Trump'tan aldığım ders aslında Trump'tan aldığım bir ders değil. O dersin sahibi mürşidim. Evet. Bediüzzaman Hazretlerinin bir dersini anlamaya Trump'ı yol yapıyorum. Veyahut dersin dediğini zaten anladım da yakînimi ziyadeleştirmek için Trump'ı delil tutuyorum. Nedir? Ne değildir? Bütün soruların cevabı Trump'ın bize karakteriyle çizdiği karikatürde gizlidir. Trump bir yanıyla alabildiğine kibirlidir. Açıklamalarını beş-on dakika izlemiş herkes bunu kabul eder. Hem şahsına dair övgülere bayılır hem de bizzat kendisi şahsını över. Yanısıra ülkesi adına da övünmeye bayılır. Ve basın toplantılarında yabancı ülkeleri aşağılar, gazetecileri aşağılar, bazen muhalifi olan Amerikalıları da aşağılar. Fakat bunun yanısıra çok da dindar geçinir. Rahiplerden bir ordusu vardır. Ve bu ordu bazen toplaşıp Trump'a dua eder. Konuşmalarında İncil'e atıflar yapar. Hatta 'manevî ordusunun' beyanlarına bakılırsa Trump 'seçilmiş kişi'dir. Hristiyanlığın tekrar yükselişine vesile olacaktır.
Böyle bir karakter müslümanların dünyasında anlaşılmazdır. Çünkü müslümanlar mezkûr iki şeyin beraber bulunmasını yadırgarlar. 'İmkansızın bahsi' olarak görürler. Evet. Müslümanlar hem muazzez Kur'an'dan hem de mübarek Sünnet-i Resulullah'tan öğrenmişlerdir ki, kibir ile iman, beraber bulunamazlar. Kibir ziyadeleştikçe iman geriler. İman ziyadeleştikçe kibir geriler. Bu nedenle müslümanlar mütekebbiri gördükleri zaman Allah katında makbul olduğuna ihtimal vermezler. Kibrinin fazlalığı ölçüsünde onu zelil bulurlar. Hüda'nın dostluğunun tezahürü o kimsenin tevazua yönelmesidir. Yani müslümanın itikadında kibir ile iman arasında 'gerek' değil 'zıtlık' ilişkisi vardır. Fakat küfürde bu zıtlık ilişkisi yoktur. Kâfirler böyle düşünmezler.
Risale-i Nur'dan iktibas yapmanın zamanı geldi:
"İslâmiyetin, Hıristiyanlık ve sâir dinlere cihet-i farkının sırr-ı hikmeti şudur ki: İslâmiyetin esası, mahz-ı tevhiddir; vesâit ve esbaba tesir-i hakikî vermiyor, icad ve makam cihetiyle kıymet vermiyor. Hıristiyanlık ise, 'velediyet' fikrini kabul ettiği için, vesâit ve esbaba bir kıymet verir, enâniyeti kırmaz. Adeta rububiyet-i İlâhiyenin bir cilvesini azizlerine, büyüklerine verir. 'Onlar hahamlarını ve papazlarını kendilerine Allah'tan başka rabler edindiler.' (Tevbe sûresi, 31) âyetine mâsadak olmuşlar. Onun içindir ki, Hıristiyanların dünyaca en yüksek mertebede olanları, gurur ve enâniyetlerini muhafaza etmekle beraber, sabık Amerika Reisi Wilson gibi, mutaassıp bir dindar olur. Mahz-ı tevhid dini olan İslâmiyet içinde, dünyaca yüksek mertebede olanlar ya enâniyeti ve gururu bırakacak veya dindarlığı bir derece bırakacak. Onun için, bir kısmı lâkayt kalıyorlar, belki dinsiz oluyorlar."
İşte bu yüzden onlarda öyle bizde böyle oluyor. Biz şirki tüm mertebeleriyle reddettiğimiz için gizli/açık şirkten doğan 'kibir hakkını(!)' da reddediyoruz. "Herşeyi Allah yaratıyorsa herşeyin hamdı da Ona aittir!" diyoruz. Başkası bir övgüyü sahiplenmek istediğinde, bir kibir emaresi gösterdiğinde, bunu sakîl buluyoruz. Hamlığına veriyoruz. Kemale dönük okumuyoruz. Hatta yine mürşidim gibi diyoruz: "Velâyetin, şeyhliğin, büyüklüğün şe'ni tevazu ve mahviyettir, tekebbür ve tahakküm değildir. Demek, tekebbür eden sabiyy-i müteşeyyihtir. Siz de büyük tanımayınız." Fakat gavurlar, şirkle alude itikadlarından dolayı, kibre/gurura hem kendilerinde hem büyüklerinde bir hak görüyorlar. O nedenle hem gayet mütekebbir hem gayet dindar olduklarını sanabiliyorlar. Hem de toplumsal olarak bunu kabul ediyorlar. Cemiyetlerinin midesi kaldırıyor.
Trump tecrübesine bu gözle de nazar edebiliriz arkadaşlar. Dikkat edin. Abes görmeyin. Çünkü Allah şahitliğimize soktuğu herşeyde bizler için dersler saklamıştır. İyinin iyiliğinden ders alırız. Kötünün kötülüğünden ders alırız. Birisinden 'olmamız gerekeni' öğreniriz. Ötekinden 'olmamamız gerekeni' belleriz. Bütün insanlığın hayatı bir insanın hayatında mündemiçtir. Ki âlem-âlemler tek bir insanın hakikatinde dürülmüştür. Bizler Firavun'u, Samiri'yi, Karun'u görmedik. Fakat demeyelim ki o kanunların fertlerine rastlamadık. Hüda bize de Netanyahu'yu, Trump'ı ve daha nicelerini gösterdi. Şirkin nasıl çirkin birşey olduğunu onlar üzerinden de resmetti. Bâri Teala ve Tekaddes Hazretleri verdiği derslerden hakkıyla ibret alabilmeyi de nasip eylesin. Âmin.
Trump etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Trump etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
4 Nisan 2026 Cumartesi
28 Eylül 2025 Pazar
Bayram değil, seyran değil, Trump enişte bizi niye öptü?
İmam Şafiî rahimehullaha atfedilen bir söz var: “Fitne zamanı düşman oklarını takip edin. O sizi Hak ehline götürür.” Doğrusu o büyük imamın böyle bir sözü gerçekten var mıdır bilmiyorum. Google'da yaptığım aramalardan da bir sonuca ulaşamadım. Kaynağını bulamadım. Akıbetinin, İmam Ali radyallahu anha atfen sosyalmedyada çokça gezdirilen, “Bir zulme engel olamıyorsanız, onu duyurun!" sözüne benzemesinden korkuyorum. Zira, mezkûr kelamın Hz. Ali radyallahu anha değil, Ali Şeriatî'ye ait olduğunu İranlı bir yazarın kitabından öğrenmiştim. (Sorularlaislamiyet sitesinde de 'kaynaklarda böyle bir sahabi sözüne rastlanmadığı' belirtilmiş.) Eh, evet, günümüzdeki anlamda basın-yayın olmayan bir devirde 'zulmü duyurmak' nasıl olabilirdi ki? İşin içinde bir gariplik bulunduğu belli...
Fakat, Bediüzzaman Hazretlerinin de ifade ettiği gibi, ilm-i siyasette maslahat mülahazasıyla böyle yollara çok sülûk ediliyor. Hatta, şu sadece siyasetin hastalığı değil, zamanın hastalığı: "Şu zamanda, kizb ve sıdkın ortasındaki mesafe o kadar kısalmış ki, adeta omuz omuza vermişler. Sıdktan yalana geçmek, pek kolay gidiliyor. Hatta, siyaset propagandası vasıtasıyla yalancılık, doğruluğa tercih ediliyor..." Tuttuğu partinin propagandasına yardımcı olacak diye İmam Şafiî rahimehullanın ağzına böyle bir beyanı yerleştirmeyi hoşgörmüş olabilir birileri. Peki seçilen neden o olmuş olabilir bu defa? Herhalde Kürtler arasındaki itibarından kaynaklanmıştır. Eğer propagandanın hedefinde Hanefîler değil Şafiîler varsa, sözü elbette İmam-ı Âzâm rahimehullah yerine, İmam Şafiî'nin ağzına koymak daha mantıklı. Ancak baştaki beyanımı tekrar edeyim: O büyük imamın hakikaten böyle bir sözü bulunup bulunmadığını bilmiyorum.
Focus filminde, Will Smith, yalan hakkında şöyle demişti vurulmadan hemen önce: "Yalanın sorunu şu: Seçeneklerini kısıtlıyor. Seni giderek bir köşeye sıkıştırıyor." Her yalancı hissetmiştir bunun sancısını. Evet. Yalanın doğurgan bir vücudu vardır. Yalan yalanı doğurur. Onu itiraftan başka hiçbir şey onaramaz. Çünkü kurgu dünya artık başlamıştır. Gerçekten bir kere çıkılmıştır. Tekrar itiraf/tevbe ile dönülmezse giderek ayaklar yerden kesilir. Yalancı, gün gelir öyle bir hale gelir ki, söylediği yalanlara 'yalnız kendisinin inandığı' bir doğruluk atfeder. Kıyas ölçüsünü yitirdikten sonra yalan neden yalan olsun? Fakat, Rahman sûresi, ikinci bir gerçekliğin olmadığını ne kadar açık söyler bize: "Ey cinler ve insanlar topluluğu! Göklerin ve yerin sınırlarından çıkmaya gücünüz yeterse çıkın."
Bediüzzaman Hazretleri de yine diyor ki: "Kizb kudret-i İlâhiyeye bir iftiradır." Neden Allah'a iftira olsun yalan? Çünkü, O öyle yaratmadığı halde, sen öyle olduğunu söylüyorsun. Yalan söylemenin hakikate vurduğu kılıç bu: 'Paralel' fakat 'vehmî' evrenler oluşturmak. Hakikati olmayan spekülasyon vücutlar... Yine mürşidimin dediği gibi: "Dalalet vehmîdir." Öyle olmayana 'öyleymiş' gibi davranmaya başladıktan sonra seni hakikatin yanında kim tutabilir? Kezzâbı sıkıştıran çember bir önceki yalanının ne olduğunu hatırlamakta zorlanmasıdır. Vehmin hafızası yoktur. Hakikatinse öncesiyle çelişkisi yoktur. Zamanın müfessirliği vehim ile hakikati ayırır. Bir adım ilerisiyse, yalanlarının, sonraki yalanlarının da ayaklarına dolanmasıdır. Bunu, aynı yöne gitmeyen, eninde sonunda çakışacak doğrular gibi düşünün. Yalana söylemekle vehmî bir vücut veriyorsunuz. O vücut başladığı yerde bitmiyor. Ekilmiş bir tohum gibi büyümeye devam ediyor. Belki biraz da bu yüzden 2. Lem'a'da şöyle deniliyor: "Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var."
Haydi, küfre gitmese bile, şu tehlike mevcut: Artık kendinizle çelişmeye başlıyorsunuz. Sözgelimi: Erdoğan'ın son ABD ziyareti sırasında gördüğü ilgiden dolayı 'itibarının büyüklüğüne' hükmedenler, daha önceleri İmam Şafiî rahimehullaha atfettikleri o cümleyi unutuyorlar. Bu defa düşmanın okunu aramıyorlar. Düşmanın öpücüğünü arıyorlar. O zamanlar Erdoğan'la uğraştığı için bize hakikati işaret eden ABD, şimdi Erdoğan'a değer verdiği için hakikati işaret eder hale geliyor. Elbette bu tastamam pragmatizmdir. 'Dün dündür, bugün bugündür'cülüktür. Bu hususta da Üstad Hazretlerinin şu sözü çok gözaçıcıdır:
"Düşmanın düşmanı, düşman kaldıkça dosttur. Düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır."
Yanlış anlaşılmasın. Şu hayatta pragmatizmin hiç yeri olmadığını söylemiyoruz. Vardır. Ancak 'kâfir gözünde değer aramanın' sakıncalı olduğuna dikkat çekiyoruz. Onlarla elbette belli düzeylerde 'ortak düşmanlara karşı' ittifak ilişkileri sürdürülebilir. Lakin onların dostluklarına asla güvenilmez. Nitekim, ABD de, 'ne delikanlı bir dost olduğunu' yakında Katar'a gösterdi. NATO dışından en büyük müttefiki gibi gördüğü bir ülkeyi itine ısırttı. Hem de ne ısırtma! Hainliğin daniskası. Gözlerimiz bu yüzden hep açık tutulmalıdır.
Hakkını yemeyeyim. Bence Erdoğan da bu durumun kendi içinde farkındadır. Trump'ın yüzüne gülmesinin, elini sıkmasının, iltifatlarının 'koparacağı anlaşmalarla' ilgili olduğunu bilmektedir. Zaten Trump kendisine haraç vermeye gelmiş hiçbir İslam ülkesine kötü davranmamıştır. Hepsini cilalayıp ağırlamıştır. Alacağını aldıktan sonra da kendi işine dönmüştür. Trump'ın husumet gösterdiği 'para vermeye gelenler' değil 'para almaya gelenler'dir ki, Zelenski mesela, bunlardan birisidir. O yüzden Trump'ın veya daha genel manada Amerika'nın veyahut en geniş manada ehl-i küfrün gösterdiği iltifata itibar edilmez. "Bu bizi niye oklamıyor?" diye huylanılır.
Fakat, Bediüzzaman Hazretlerinin de ifade ettiği gibi, ilm-i siyasette maslahat mülahazasıyla böyle yollara çok sülûk ediliyor. Hatta, şu sadece siyasetin hastalığı değil, zamanın hastalığı: "Şu zamanda, kizb ve sıdkın ortasındaki mesafe o kadar kısalmış ki, adeta omuz omuza vermişler. Sıdktan yalana geçmek, pek kolay gidiliyor. Hatta, siyaset propagandası vasıtasıyla yalancılık, doğruluğa tercih ediliyor..." Tuttuğu partinin propagandasına yardımcı olacak diye İmam Şafiî rahimehullanın ağzına böyle bir beyanı yerleştirmeyi hoşgörmüş olabilir birileri. Peki seçilen neden o olmuş olabilir bu defa? Herhalde Kürtler arasındaki itibarından kaynaklanmıştır. Eğer propagandanın hedefinde Hanefîler değil Şafiîler varsa, sözü elbette İmam-ı Âzâm rahimehullah yerine, İmam Şafiî'nin ağzına koymak daha mantıklı. Ancak baştaki beyanımı tekrar edeyim: O büyük imamın hakikaten böyle bir sözü bulunup bulunmadığını bilmiyorum.
Focus filminde, Will Smith, yalan hakkında şöyle demişti vurulmadan hemen önce: "Yalanın sorunu şu: Seçeneklerini kısıtlıyor. Seni giderek bir köşeye sıkıştırıyor." Her yalancı hissetmiştir bunun sancısını. Evet. Yalanın doğurgan bir vücudu vardır. Yalan yalanı doğurur. Onu itiraftan başka hiçbir şey onaramaz. Çünkü kurgu dünya artık başlamıştır. Gerçekten bir kere çıkılmıştır. Tekrar itiraf/tevbe ile dönülmezse giderek ayaklar yerden kesilir. Yalancı, gün gelir öyle bir hale gelir ki, söylediği yalanlara 'yalnız kendisinin inandığı' bir doğruluk atfeder. Kıyas ölçüsünü yitirdikten sonra yalan neden yalan olsun? Fakat, Rahman sûresi, ikinci bir gerçekliğin olmadığını ne kadar açık söyler bize: "Ey cinler ve insanlar topluluğu! Göklerin ve yerin sınırlarından çıkmaya gücünüz yeterse çıkın."
Bediüzzaman Hazretleri de yine diyor ki: "Kizb kudret-i İlâhiyeye bir iftiradır." Neden Allah'a iftira olsun yalan? Çünkü, O öyle yaratmadığı halde, sen öyle olduğunu söylüyorsun. Yalan söylemenin hakikate vurduğu kılıç bu: 'Paralel' fakat 'vehmî' evrenler oluşturmak. Hakikati olmayan spekülasyon vücutlar... Yine mürşidimin dediği gibi: "Dalalet vehmîdir." Öyle olmayana 'öyleymiş' gibi davranmaya başladıktan sonra seni hakikatin yanında kim tutabilir? Kezzâbı sıkıştıran çember bir önceki yalanının ne olduğunu hatırlamakta zorlanmasıdır. Vehmin hafızası yoktur. Hakikatinse öncesiyle çelişkisi yoktur. Zamanın müfessirliği vehim ile hakikati ayırır. Bir adım ilerisiyse, yalanlarının, sonraki yalanlarının da ayaklarına dolanmasıdır. Bunu, aynı yöne gitmeyen, eninde sonunda çakışacak doğrular gibi düşünün. Yalana söylemekle vehmî bir vücut veriyorsunuz. O vücut başladığı yerde bitmiyor. Ekilmiş bir tohum gibi büyümeye devam ediyor. Belki biraz da bu yüzden 2. Lem'a'da şöyle deniliyor: "Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var."
Haydi, küfre gitmese bile, şu tehlike mevcut: Artık kendinizle çelişmeye başlıyorsunuz. Sözgelimi: Erdoğan'ın son ABD ziyareti sırasında gördüğü ilgiden dolayı 'itibarının büyüklüğüne' hükmedenler, daha önceleri İmam Şafiî rahimehullaha atfettikleri o cümleyi unutuyorlar. Bu defa düşmanın okunu aramıyorlar. Düşmanın öpücüğünü arıyorlar. O zamanlar Erdoğan'la uğraştığı için bize hakikati işaret eden ABD, şimdi Erdoğan'a değer verdiği için hakikati işaret eder hale geliyor. Elbette bu tastamam pragmatizmdir. 'Dün dündür, bugün bugündür'cülüktür. Bu hususta da Üstad Hazretlerinin şu sözü çok gözaçıcıdır:
"Düşmanın düşmanı, düşman kaldıkça dosttur. Düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır."
Yanlış anlaşılmasın. Şu hayatta pragmatizmin hiç yeri olmadığını söylemiyoruz. Vardır. Ancak 'kâfir gözünde değer aramanın' sakıncalı olduğuna dikkat çekiyoruz. Onlarla elbette belli düzeylerde 'ortak düşmanlara karşı' ittifak ilişkileri sürdürülebilir. Lakin onların dostluklarına asla güvenilmez. Nitekim, ABD de, 'ne delikanlı bir dost olduğunu' yakında Katar'a gösterdi. NATO dışından en büyük müttefiki gibi gördüğü bir ülkeyi itine ısırttı. Hem de ne ısırtma! Hainliğin daniskası. Gözlerimiz bu yüzden hep açık tutulmalıdır.
Hakkını yemeyeyim. Bence Erdoğan da bu durumun kendi içinde farkındadır. Trump'ın yüzüne gülmesinin, elini sıkmasının, iltifatlarının 'koparacağı anlaşmalarla' ilgili olduğunu bilmektedir. Zaten Trump kendisine haraç vermeye gelmiş hiçbir İslam ülkesine kötü davranmamıştır. Hepsini cilalayıp ağırlamıştır. Alacağını aldıktan sonra da kendi işine dönmüştür. Trump'ın husumet gösterdiği 'para vermeye gelenler' değil 'para almaya gelenler'dir ki, Zelenski mesela, bunlardan birisidir. O yüzden Trump'ın veya daha genel manada Amerika'nın veyahut en geniş manada ehl-i küfrün gösterdiği iltifata itibar edilmez. "Bu bizi niye oklamıyor?" diye huylanılır.
"Şark husumeti, İslâm inkişafını boğuyordu; zâil oldu ve olmalı. Garp husumeti, İslâmın ittihadına, uhuvvetin inkişafına en müessir sebeptir; bâki kalmalı."
Maşaallah Erdoğan'ın siyasetine ki, şark husumetini, siyasete ilk girdiği günden beri boğuyor. Boğmaya da devam eder inşaallah. İslam'ın inkişafı buradan doğacaktır. Türkiye'nin bahtı da buradan aydınlacaktır. Varsın İslam ülkelerinin tamamı yeterince müsbet yaklaşmasınlar. İlanihayet kâfirin zulmü bizi birbirimize yakınlaştıracaktır. Gönlümüzle olmazsa, Hak Teala, zalimler eliyle bizi birbirimize mecbur edecektir. Fakat, Erdoğan'ın etrafında, Batı'ya teşne, kâfirin yanağından makas almasından sevince boğulan pek acayip tipler de var. Yukarıdaki cümlenin ikinci yarısı onlara bakıyor. Aman, dikkat, teyakkuz! "Garp husumeti bâki kalmalı!" Çünkü Batı'yla dostlaşmak kendi felaketimizi çağırmaktır. Yaptıkları iltifata dahi 'hasmın gülümsemesi' gibi şüpheyle yaklaşılmalıdır. Bu şüphe ancak bizi onlardan gelecek saldırılara karşı tedbirli kılar. Allah ululemrimizi istikametten ayırmasın. Âmin.
31 Ocak 2017 Salı
Trump'a karşı bu sessizlik neden?
"Şark husumeti, İslâm inkişafını boğuyordu; zâil oldu ve olmalı. Garp husumeti, İslâmın ittihadına, uhuvvetin inkişafına en müessir sebeptir; bâki kalmalı." Rüyada Bir Hitabe'den...
Bu yazıya çok yakışacak bir hikayem var. Onunla başlayalım: Bir zaman krallardan birisi halkına ağır vergiler koymuş. Sonra yardımcısını halkı teftişe yollamış. Yardımcısı teftişini yapmış ve dönmüş. "Kralım söyleniyorlar!" demiş. Kral gülmüş. "İyi!" demiş. Biraz daha arttırmış vergileri. Tekrar teftişe göndermiş. Yardımcısı teftişini yapmış. "Kralım bağırıp çağırıyorlar!" demiş. Kral yine gülmüş. "İyi!" demiş. Biraz daha arttırmış vergileri. Yardımcısı tekrar teftişe çıkmış. Halk içinde tebdil-i kıyafet dolaşmış. Şaşkınlık içinde geri dönmüş: "Kralım" demiş, "çok acayip, ama gülüyorlar." Kral endişeyle emir vermiş: "Başka vergi yok!"
Trump'ın başkanlığı İslam âleminde neden 'yoğun bir endişe kaynağı' olarak değil de, aksine, 'olursa o kız olsun' üslûbunda karşılanıyor? Bencileyin verebileceğim cevap: İslam âleminin Batı'dan çıkacak bir mehdiye artık inanmadığıdır. Evet, ben, Sovyet tehditine karşı ABD ile beraber hareket edilen dönemde, belki biraz da liberalizmin yumuşak dili nedeniyle, Batı'nın kurtarıcılığının müslümanların dünyasına bir inanç olarak yerleştiğini düşünüyorum. Hatta, bu iş, kıyametten önce güneşin batıdan doğacağı ile ilgili rivayetlerin 'buhranlardan kurtuluşun yine Batı eliyle olacağı' şeklinde tevil edilmesine kadar vardı kimilerinde. Hayır, FETÖ konusuna girmeyeceğim, fakat zaten yalnızca onunla da ilgili değil bu mesele. Bu arıza, merhum Muhammed İkbal gibi kimi isimlerin, İslam dünyasının İngilizlerce işgalini olumlanmasıyla başlıyor.
Müslümanların Batı karşısındaki (daha önce benzerini hiç yaşamadıkları) mağlubiyet(!) durumu, bir noktadan sonra, mazlum ve mağdur olanı 'kusuru kendisine alıp işgalciyi tenzih etme' hastalığına itti. İçinde bulunduğu güç duruma rağmen yaşamaya devam edebilmek için yaptı bunu. Aynalara tekrar bakabilmek için yaptı. Mağlubiyet içinde sahte bir zafer sağlıyordu bu yaptığı ona. Boğazınıza basılmış zalim ayağını, bir hakaret olarak değil de, bir iltifat olarak anlamlandırmak üzerindeki baskıyı da azaltıyordu.
Psikolojik arkaplanı da olan birşeydir şu söylediğim. Vazgeçemeyeceğiniz/karşı koyamayacağınız bir insanın kaldıramayacağınız bir tavrıyla karşılaşırsanız, onu, bazen görmezden gelerek, bazen de (elinizden geldiğince) yanlış anlayarak rahatsızlığınızı azaltmaya çalışırsınız. Yanından geçerken size laf atan hasmın sözünü duymazdan gelmeniz bundandır. Sevdiğiniz birisinin hakkınızdaki ağır sözünü tevil edip yutmaya çalışmanız bundandır. Ve yine, mürşidimin, İstanbul'un işgali sırasında İngilizlere karşı şu sözleri sarfetmesi de müslümanlarda böyle bir halet-i ruhiyenin oluşmasından korkmasındandır:
Katılır mısınız bilmem, ama ben bu umudun son balonunun (çok şükür) Arap Baharı ve Obama sayesinde patladığını düşünüyorum. İslam coğrafyasında kendi menfaatine ters olacağını düşündüğü her demokratik dirilişi örseleyen, gelişimine taş koyan ve hatta binlerce kişiyi katleden Sisi gibi diktatörlerin ellerini sıkmaktan utanmayan Batı; kurtarıcılığına dair müslümanlarda varolan yıkılası umuda sağlam bir darbe vurdu. Trump'a karşı sessizliğimiz de biraz bundan. Yani umutsuzluk ve şaşkınlığımızdan..
Ülkemizde 15 Temmuz üzerinden tecrübe ettiğimiz bu ayılma, ABD'de artık başa kimin geçtiğini umursamaz bir hale getirdi bizi. Bence bu çok kıymetli birşey. Trump'ın İslam coğrafyasına yapacağı en büyük iyilik de, selefleri gibi 'yarım elma gönül alma' oyunlarına girmeyerek, ona karşı uyanıklığımızı diri tutmaktır. Belki de şu yanlış mehdiye duyulan ümittir hakiki mehdilerin içimizde yeşermesine engel olan. Şuna alıcı gözüyle bakışımızdır bunu üretmekte elimizi zayıflatan. Şimdi ondan soğusak fena mı olur? En nihayet, Bediüzzaman'ın Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra dediği yerdeyim:
Bu yazıya çok yakışacak bir hikayem var. Onunla başlayalım: Bir zaman krallardan birisi halkına ağır vergiler koymuş. Sonra yardımcısını halkı teftişe yollamış. Yardımcısı teftişini yapmış ve dönmüş. "Kralım söyleniyorlar!" demiş. Kral gülmüş. "İyi!" demiş. Biraz daha arttırmış vergileri. Tekrar teftişe göndermiş. Yardımcısı teftişini yapmış. "Kralım bağırıp çağırıyorlar!" demiş. Kral yine gülmüş. "İyi!" demiş. Biraz daha arttırmış vergileri. Yardımcısı tekrar teftişe çıkmış. Halk içinde tebdil-i kıyafet dolaşmış. Şaşkınlık içinde geri dönmüş: "Kralım" demiş, "çok acayip, ama gülüyorlar." Kral endişeyle emir vermiş: "Başka vergi yok!"
Trump'ın başkanlığı İslam âleminde neden 'yoğun bir endişe kaynağı' olarak değil de, aksine, 'olursa o kız olsun' üslûbunda karşılanıyor? Bencileyin verebileceğim cevap: İslam âleminin Batı'dan çıkacak bir mehdiye artık inanmadığıdır. Evet, ben, Sovyet tehditine karşı ABD ile beraber hareket edilen dönemde, belki biraz da liberalizmin yumuşak dili nedeniyle, Batı'nın kurtarıcılığının müslümanların dünyasına bir inanç olarak yerleştiğini düşünüyorum. Hatta, bu iş, kıyametten önce güneşin batıdan doğacağı ile ilgili rivayetlerin 'buhranlardan kurtuluşun yine Batı eliyle olacağı' şeklinde tevil edilmesine kadar vardı kimilerinde. Hayır, FETÖ konusuna girmeyeceğim, fakat zaten yalnızca onunla da ilgili değil bu mesele. Bu arıza, merhum Muhammed İkbal gibi kimi isimlerin, İslam dünyasının İngilizlerce işgalini olumlanmasıyla başlıyor.
Müslümanların Batı karşısındaki (daha önce benzerini hiç yaşamadıkları) mağlubiyet(!) durumu, bir noktadan sonra, mazlum ve mağdur olanı 'kusuru kendisine alıp işgalciyi tenzih etme' hastalığına itti. İçinde bulunduğu güç duruma rağmen yaşamaya devam edebilmek için yaptı bunu. Aynalara tekrar bakabilmek için yaptı. Mağlubiyet içinde sahte bir zafer sağlıyordu bu yaptığı ona. Boğazınıza basılmış zalim ayağını, bir hakaret olarak değil de, bir iltifat olarak anlamlandırmak üzerindeki baskıyı da azaltıyordu.
Psikolojik arkaplanı da olan birşeydir şu söylediğim. Vazgeçemeyeceğiniz/karşı koyamayacağınız bir insanın kaldıramayacağınız bir tavrıyla karşılaşırsanız, onu, bazen görmezden gelerek, bazen de (elinizden geldiğince) yanlış anlayarak rahatsızlığınızı azaltmaya çalışırsınız. Yanından geçerken size laf atan hasmın sözünü duymazdan gelmeniz bundandır. Sevdiğiniz birisinin hakkınızdaki ağır sözünü tevil edip yutmaya çalışmanız bundandır. Ve yine, mürşidimin, İstanbul'un işgali sırasında İngilizlere karşı şu sözleri sarfetmesi de müslümanlarda böyle bir halet-i ruhiyenin oluşmasından korkmasındandır:
"Bir zaman İngiliz devleti, İstanbul Boğazının toplarını tahrip ve İstanbul'u istilâ ettiği hengâmda, o devletin en büyük daire-i diniyesi olan Anglikan Kilisesinin Başpapazı tarafından, Meşihat-ı İslâmiyeden dinî altı sual soruldu. Ben de o zaman, Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiyenin âzâsı idim. Bana dediler: 'Bir cevap ver. Onlar, altı suallerine altı yüz kelimeyle cevap istiyorlar.' Ben dedim: 'Altı yüz kelimeyle değil, altı kelimeyle değil, hattâ bir kelimeyle değil, belki bir tükürükle cevap veriyorum. Çünkü o devlet, işte görüyorsunuz, ayağını boğazımıza bastığı dakikada, onun papazı mağrurane üstümüzde sual sormasına karşı yüzüne tükürmek lâzım geliyor. Tükürün o ehl-i zulmün o merhametsiz yüzüne!' demiştim."
"Madem ki öldürüyorsun. Ölmek iki sûretledir: Birinci sûret: Senin ayağına düşmek, teslim olmak sûretinde ruhumuzu, vicdanımızı ellerimizle öldürmek, cesedi de güya ruhumuza kısasen sana telef ettirmektir. İkinci sûret: Senin yüzüne tükürmek, gözüne tokat vurmakla ruh ve kalbimiz sağ kalır, ceset de şehit olur. Akide faziletimiz tahkir edilmez; İslâmiyetin izzetiyle istihza edilmez. Elhasıl: İslâmiyet muhabbeti, senin husumetini istilzam eder. Cebrail, şeytan ile barışamaz."
Katılır mısınız bilmem, ama ben bu umudun son balonunun (çok şükür) Arap Baharı ve Obama sayesinde patladığını düşünüyorum. İslam coğrafyasında kendi menfaatine ters olacağını düşündüğü her demokratik dirilişi örseleyen, gelişimine taş koyan ve hatta binlerce kişiyi katleden Sisi gibi diktatörlerin ellerini sıkmaktan utanmayan Batı; kurtarıcılığına dair müslümanlarda varolan yıkılası umuda sağlam bir darbe vurdu. Trump'a karşı sessizliğimiz de biraz bundan. Yani umutsuzluk ve şaşkınlığımızdan..
Ülkemizde 15 Temmuz üzerinden tecrübe ettiğimiz bu ayılma, ABD'de artık başa kimin geçtiğini umursamaz bir hale getirdi bizi. Bence bu çok kıymetli birşey. Trump'ın İslam coğrafyasına yapacağı en büyük iyilik de, selefleri gibi 'yarım elma gönül alma' oyunlarına girmeyerek, ona karşı uyanıklığımızı diri tutmaktır. Belki de şu yanlış mehdiye duyulan ümittir hakiki mehdilerin içimizde yeşermesine engel olan. Şuna alıcı gözüyle bakışımızdır bunu üretmekte elimizi zayıflatan. Şimdi ondan soğusak fena mı olur? En nihayet, Bediüzzaman'ın Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra dediği yerdeyim:
"Şu millet-i İslâmın felâket-i mazisi, getirecek de elbet İslâmın âlemine saadet ve hürriyet. Olur geçen musibet istikbalde telâfi. Üçü veren, üç yüzü kazandıran etmiyor elbette hiç hasâret. Halini istikbale tebdil eder zîhimmet. Zira ki şu musibet, hayatımız mâyesi olan şefkat, uhuvvet, tesanüd-ü İslâmı harikulâde etti, inkişaf-ı uhuvvet, tesri-i ihtizazı, tahrib-i medeniyet. Deniyet-i hazıra sureti değişecek, sistemi bozulacak. Zuhur edecek o vakit İslâmî medeniyet."
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
Trump Bediüzzaman'ı nasıl haklı çıkardı?
Trump'tan aldığım ders aslında Trump'tan aldığım bir ders değil. O dersin sahibi mürşidim. Evet. Bediüzzaman Hazretlerinin bir dersi...
-
Hatırlarsanız, bir hafta kadar önce Cemil Tokpınar abiye dair bir analizimi yazmıştım. Çok derinlemesine sayılmayacak, kısacık birşey. Şim...
-
Tabii insanın ağırına gidiyor. Zamanında, FETÖ'nün Zaman'a 10 Kasım'da aldığı tam sayfa ilan nedeniyle ortalığı yıkan muhafazakâ...
-
" Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın müminlerin, kendi vicdanları ile hüsnüzanda bulunup da: 'Bu, apaçık bir iftiradır...
