İttifak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İttifak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Aralık 2025 Çarşamba

Papa'yı ısıtınca Bediüzzaman'ı dondurmak

Benim "Bediüzzaman'ı dondurmak" diye tabir ettiğim bir tehlike var. Özellikle merhumun siyasete dair beyanlarında yapılan birşeydir bu. Mesela: Hazretin 'Eski Said hayatı' boyunca husumetini en çok izhâr ettiği devlet İngiltere'dir. Hatta bir yerde "Neden İngilizden bu kadar nefret ediyorsun?" sualini dahi şöyle cevaplar: "Sebep bir değil, bindir. Bana en ziyade şedid görünen, mânen ahlâkımıza vurduğu darbedir. Çekirdek halinde olan secâya-yı seyyieyi içimizde inkişaf ettirdi..." Fakat, II. Cihan Harbi'nden sonra, tehlikesine en çok işaret edilen ülke Sovyetler'e dönüşür. Zira, o dönemde, hem komünizm en şaşaalı devrini yaşamaktadır hem de Türkiye'den toprak talebinde bulunmaktadır. Özellikle mahkeme müdafaalarında bu mana çok tekerrür eder:

"Kur'ân hakikatlerine ve naşirlerine sarsılmaz bir rabıta ve iltizam ve bağlılık gibi hayat-ı içtimaiyeyi esasıyla temin eden bu râbıtaları inkâr etmekle ve şimaldeki dehşetli anarşistlik tohumu saçan ve nesil ve milliyeti mahveden ve herkesin çocuklarını kendine alıp karâbet ve milliyeti izale eden ve medeniyet-i beşeriyeyi ve hayat-ı içtimaiyeyi bütün bütün bozmaya yol açan kızıl tehlikeyi kabul etmekle ancak Nur şakirtlerine medâr-ı mes'uliyet 'cemiyet' namını verebilir."

Aynı dönemde Bediüzzaman'ın Amerika'ya bakışında da bazı ümitler bulunmaktadır. Çünkü, Amerika, dünya siyasetinde 'en ağır top' olmaya yeni başlamış, komünizmle de mücadeleye çalışan bir devlettir. Özellikle DP iktidarına yazılan mektuplarda bu argümanın altı çok çizilir:

"Ve dinde lâübali kısmını dahi cidden îkaz edip 'Aman, çabuk hakikat-i İslâmiyeye yapışınız!' ihtar ediyoruz ki, vatan ve millet ve onların hayatı ve saadeti, hakaik-i Kur'âniyeye dayanmak ve bütün âlem-i İslâmı arkasında ihtiyat kuvveti yapmak ve uhuvvet-i İslâmiye ile dört yüz milyon kardeşi bulmak ve Amerika gibi din lehinde ciddî çalışan muazzam bir devleti kendine hakikî dost yapmak, iman ve İslâmiyetle olabilir."

"Demokratlar mecburdurlar ki hem Nurcuları, hem ulemâyı, hem milleti memnun ve minnettar etmek, hem Amerika ve müttefiklerinin yardımlarını kaybetmemek için bütün kuvvetleriyle ezan meselesi gibi şeâir-i İslâmiyeyi ihyâ için mümkün oldukça tamire çalışmaları lâzım ve elzemdir."

"Şimdi milletin arzusuyla şeâir-i İslâmiyenin serbestiyetine vesile olan Demokratlar, hem mevkilerini muhafaza, hem vatan ve milletini memnun etmek çâre-i yegânesi, ittihad-ı İslâm cereyanını kendine nokta-i istinad yapmaktır. Eski zamanda İngiliz, Fransız, Amerika siyasetleri ve menfaatleri buna muarız olmakla mâni olurdular. Şimdi menfaatleri ve siyasetleri buna muarız değil, belki muhtaçtırlar. Çünkü komünistlik, masonluk, zındıklık, dinsizlik, doğrudan doğruya anarşistliği intaç ediyor. Ve bu dehşetli tahrip edicilere karşı ancak ve ancak hakikat-ı Kur'âniye etrafında ittihad-ı İslâm dayanabilir."

"Hem Salâhaddin'in, Asâ-yı Mûsâ'yı amerikalıya vermesi münasebetiyle deriz: Misyonerler ve Hıristiyan ruhanîleri, hem Nurcular, çok dikkat etmeleri elzemdir. Çünkü, herhalde şimal cereyanı, İslâm ve İsevî dininin hücumuna karşı kendini müdafaa etmek fikriyle, İslâm ve misyonerlerin ittifaklarını bozmaya çalışacak."

Uzatmayayım. Herhangi bir Risale arama motoruna 'Amerika' yazmakla bile epeyce bir metin bulunabilir. Dikkat edilirse Bediüzzaman Hazretlerinin buradaki hamleleri iki maksada mâtuf olarak görünüyor: 1) Mevcud siyasette 'en tehlikeli dış güç' tayininde bulunduktan sonra, ona göre 'daha az tehlikeli dış güç' ile, değil 'ittihad' ama 'ittifak' yapabilmeyi öngörüyor. Yani hınzırın saldırısına karşı ayıyla 'geçici bir birlikte hareket etme' tasarlıyor. Ki, İslam tarihi boyunca, İslam devletlerinden bunu yapanlar çok olmuştur. Haçlılarla savaşılırken dahi müttefik olunan hristiyanlar/yahudiler vardır. Hatta haçlıların bir grubuna karşı başka bir grubuyla ittifak yapıldığı olmuştur. Bunları Emin Mâlûf 'Arapların Gözünden Haçlı Seferleri' eserinde genişçe anlatıyor. Her neyse... 2) Siyasilerin, özelde nurculara, genelde dindarlara karşı kem tavrı 'siyasi menfaat' hatırlatmasıyla 'desteğe' dönüştürülmek istenmiştir. Yani siyaseten de dindarlar-nurcular desteklenmesi gereken gruplardır.

Fakat mürşidim zaten bu mevzuda nerede durduğunu ta en baştan bir ilkeyle ortaya koyuyor: "Düşmanın düşmanı, düşman kaldıkça dosttur. Düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır." Veya yine vecizane ifade ediyor:

"Gâvurlardaki iki cereyanları nasıl görüyorsun?

"Şimdilik biri necis, biri encestir. Tâhir-i mutlak yalnız desatir-i İslâmiyettir."

"Öyleyse iki cereyana da lânet!"

"Evet. Lâkin bize bulaşmış olan encesin temizliği hesabına, onun izalesine çalışan necise necis demekle onu da kendimize sıçratmak, maslahat olmasa gerektir. Meselâ, bir hınzır seni boğuyor. Bir ayı da onu boğuyor. Ayının bağrına dürtmekle kendine musallat etmek, akıldan ziyade cünundur."

Şimdi denilebilir ki: Erdoğan'ın da bu şekilde hareket etmeye ehvenü'ş-şerreyn bir hakkı vardır. Evet. Maalesef. Va esefa! Kâfirlere karşı tek başımıza mücadele edebilecek bir kuvvette değiliz. Zaten İslam âlemi olarak kendi çapımızda bir ittihadı bile tam anlamıyla becerebilmiş değiliz. (Gazze katliamında güçsüzlüğümüz ortaya döküldü. İki sene çekirdek çıtlatarak bir soykırım izledik. Hiçbirşey eyleyemedik.) O nedenle Sultan Abdülhamid Han merhum tarzı bir 'denge siyaseti'ni Erdoğan da öyle-böyle götürmek zorunda kalıyor gibi...

Siyasidir. Âlim değildir. Hoca değildir. "Selef-i Salihînden başka, siyasetçi, ekserce tam müttakî dindar olamaz. Tam ve hakikî dindar, müttakî olanlar, siyasetçi olmazlar. Yani, maksad-ı aslî siyasetini yapanlarda din, ikinci derecede kalır, tebeî hükmüne geçer." Bazen Rusya'ya bazen Amerika'ya yanaşabilir. Bazen Çin'e bazen Japonya'ya yüklenebilir. Bunlar siyasetin içinde hep olan şeyler. Hep olmuşlar zaten. Yeni değiller. Selçukluların Bizans'a karşı Ermeni prenslikleriyle ittifak ilişkileri kurduğu ve Osmanlı'nın yükselen güç Almanya'ya karşı Fransızları kendi yanına çekmeye çalıştığı, kapitülasyonlar bu fayda umularak Kanuni Sultan Süleyman zamanında yürürlüğe konmuştur, bilinen gerçeklerdendir. Erdoğan da bunu pekâlâ deneyebilir. Amaa...

Peki biz ne yapmamalıyız?

Biz kendi duruşumuzu bozmamalıyız. Erdoğan ne tarafa doğru meyillenirse biz de nassları o tarafa doğru bükmemeliyiz. İslam'ın küfür karşısındaki tavrı nettir. Ve mürşidimizin de ifadesiyle 'Garp husumeti bâki kalmalıdır.' Buralarda bizim sağa-sola kıvırmamıza gerek yoktur. Üstelik, böylesi okumalar eşliğinde, Batı'ya karşı her zaman korumamız gereken temkini yitirmek de mümkündür! Nitekim, Papa'nın Türkiye ziyaretiyle pek heyecanlanan bazı dindarlarda yeniden 'dinler arası diyalog' halayları çekilmeye başlanmıştır. Böyle birşey 'FETÖ yapınca yanlış' ama 'AK Parti yaparsa doğru' olmaz. Papa'yla din üzerinden rabıta kurmak lüzumsuzdur. Papa siyasi bir figürdür bizim için. Kanaat önderlerimizden değildir. Evliyamız değildir. Hocamız değildir. Siyaseten konuşulacak hususlar olabilir. Tamam. Ama illa ortak düşmanlar sözkonusuysa... O da niyetleri halisse...

"Bediüzzaman'ı dondurmak" endişem de tam bu zeminde şekilleniyor. Onun mevcud konjonktürler hakkında söylediği şeyleri alıp 'değişmez şeriat yasaları' gibi görmek hoş durmuyor. Mürşidim, bir İslam âlimi olarak, elbette şeriat hakkında konuşurken değişmez yasalar söyler. Ama siyasete dair okumalarında elindeki verileri kullanır. Nitekim, Amerika hakkındaki hüsnüzannı, o zamanlar Amerika'nın pek tanınmamasıyla da ilgilidir. Ve, evet, Bediüzzaman onlardan ümit etmiştir. Neyi? Öncekilerin hatalarını tekrarlamamayı... Fakat netice ne olmuştur? Amerika bu ümidi kırmıştır. II. Cihan Harbi'nden sonra İngiltere'nin vazifesini kendi omuzlarına almıştır. Bugün İslam dünyasındaki işgallerin sorumlusu Amerika'dır. Samuel Huntington'ın 'Medeniyetler Çatışması' tezini yayınlamasından beri bilinmektedir ki: Soğuk Savaş Dönemi ardından Batı dünyasının yeni düşmanı bilâd-ı İslam'dır. Hamleleri hep buna dönüktür. Irak, Afganistan, Gazze vs...

Ancak şu var ki: Çin'in yükselişi ve Rusya'nın Putin'le yeniden kendini toparlaması, bazılarının gözünde, genelde İslam dünyasını, özelde ise Türkiye'yi tekrar kıymete bindirmiştir. Zaten Rusya ne zaman güçlense Batı siyaseti Türklere-Müslümanlara gaz verir. Dost görünür. Ve Rusya'nın karasal işgal yapabileceği her bölgede dindarlığı/milliyetçiliği destekler. Finanse eder. Silahlandırır. Örgütler. Ancak bu muhatabımızın canavarlığı konusunda bizi yanıltmamalıdır. Bediüzzaman'ın Eski Said döneminde İngilizler hakkında söylediği herşey bugün Amerika hakkında câridir. Eh, evet, dikkat. Papa'ya bakarken mürşidimizin 'Anglikan kilisesine verdiği cevabı' da unutmayalım. Dengeli olalım. Kendimize gelelim. Siyaset kendi işini yapsın. Ona birşey diyen yok. Ama 'müslüman gibi müslüman' kâfire emniyet etmemede kendinden emin olmalıdır. Her tebessüme içimizin yağları hemencecik erimesin yahu. Siyasilerin günahı kendine... Siyaset için dansözlük yapmaya ne gerek var?

Risale-i Nur'da geçen 'Hakiki İseviler' bahsi ise 'öyle İsevîler gördüğümüz zaman' gündem edilecek birşeydir. Hem burada da tâbi biz değil onlar olacak. Biz 'metbû' makamında olacağız. Ortada bir yerde değil 'bizde' buluşulacak. İsa aleyhisselam, Aleyhissalatuvesselam Efendimizin ümmetinden olacak, Mehdi'nin arkasında namaz kılacak. Bugün Papa İslam'a bunu mu teklif etmektedir? Safderunluğa ihtiyaç yok be abi.

2 Mayıs 2019 Perşembe

Kardeşimiz muhalifimizken neden düşmanımızdan daha çok can sıkar?

Geçenlerde twitter'da birşey paylaştım. Görmüş olanlar tekrar okuyunca hatırlayacaklar: "Doğrularda hırs 'cevap kağıdında kaydırma yapmak' gibidir. Yalancılarda hırs 'kopya çekmek' gibidir. İkincilerin iyi not aldığı görülür de birincilerin geçer not aldığı görülmez!" demiştim. Eh, elbette, bu kapalı ifadelerim 'daha fazla açmam gerektiğini' belirtir sorularla muhatap oldu. Ne diyebilirim? Hakları var. Lakin beni de anlamalısınız muhterem kârilerim. Bazen yazacaklarım hemen o gün dört başı mamur bir şekilde zihnimde toplanmış olmuyor. Zaman içinde 'yazılabilir' bir kıvama kavuşuyorlar. Böyle cümleleri kurmamın sebebiyse üzerlerine işaret taşı bırakmak istemem. Unutmamak için yapıyorum. Yani tekrar dönüp baktığımda mevzuu hatırlıyorum. Not almak gibi birşey sizin anlayacağınız.

Her ne ise. Şimdi kafamdakileri bir nebze daha sistematize ettiğimden gönül rahatlığıyla sizinle paylaşabilirim. Meselenin özü şu: Sosyal mecralarda dikkatimi çeken şöyle bir durumum var. Bazı seküler isimlerin, mesleğime çok muhalif bile olsa, paylaşımlarından pek az rahatsız oluyorum. Ancak kendimle bir meslekte gördüğüm başka isimlerin, diğerlerine göre belki çok daha hafif sayılabilecek, tenkidlerinden epeyce sıkıntılar duyuyorum. Bu neden böyle oluyor veya ben neden böyle hissediyorum? Hem genel temayüle bakıyorum: Başkaları da az-çok bana yakın tavırlar takınıyorlar. Tıpkı bencileyin, onlara karşı öyle, bunlara karşı böyle bir refleks sergiliyorlar.

Halbuki ikinciler onların din kardeşleri. Hem niyetleri de elbette birincilere göre çok sâfî. Hatta belki bu paylaşımların dışında kendilerine büyük muhabbetler de duyuluyor. Peki, o zaman neden ona böyle, buna böyle yapılıyor? Neden ötekine 'küçük görür bir alaycılıkla' diğerine 'büyük görür bir ğayzla' cevap veriliyor? Yaşananların kalplerimizin karalığından, pest ahlakımızdan, düşük seviyeli merhametimizden veya eksik sabrımızdan başka hikmeti var mıdır? İşte, muhterem kârilerim, yukarıda zikrettiğim cümlem buna dair bir tefekkürüme dayanıyordu. İlhamını da yine Risale-i Nur'dan almıştı. "'Aldı' demekle olur mu a şaşkın? Neresinden? Onu da hemen söyleyeceksin!" derseniz çarçabuk döküleyim:

Hani, müellifinin, 'mühim ve müthiş bir sual' diyerek andığı ve cevaplamaya çalıştığı bir soru var 20. Lem'a'nın hemen başında: "Neden ehl-i dünya, ehl-i gaflet, hattâ ehl-i dalâlet ve ehl-i nifak rekabetsiz ittifak ettikleri halde, ehl-i hak ve ehl-i vifak olan ashâb-ı diyanet ve ehl-i ilim ve ehl-i tarikat, neden rekabetli ihtilâf ediyorlar? İttifak ehl-i vifakın hakkı iken ve hilâf ehl-i nifakın lâzımı iken, neden bu hak oraya geçti ve şu haksızlık şuraya geldi?" İşte, orada, cevap sadedinde 2. Sebeb'te deniliyor:

"Ehl-i dalâletin zilletindendir ittifakları; ehl-i hidayetin izzetindendir ihtilâfları. Yani, ehl-i gaflet olan ehl-i dünya ve ehl-i dalâlet, hak ve hakikate istinad etmedikleri için, zayıf ve zelildirler. Tezellül için, kuvvet almaya muhtaçtırlar. Bu ihtiyaçtan, başkasının muavenet ve ittifakına samimî yapışırlar. Hattâ, meslekleri dalâlet ise de, yine ittifakı muhafaza ederler. Adeta o haksızlıkta bir hakperestlik, o dalâlette bir ihlâs, o dinsizlikte dinsizdârâne bir taassup ve o nifakta bir vifak yaparlar, muvaffak olurlar. Çünkü samimî bir ihlâs, şerde dahi olsa neticesiz kalmaz. Evet, ihlâs ile kim ne isterse Allah verir."

Devamındaysa mevzunun mü'minlere bakan tarafına dokunuluyor ve onun da altı şöyle çiziliyor: "Amma ehl-i hidayet ve diyanet ve ehl-i ilim ve tarikat, hak ve hakikate istinad ettikleri için ve herbiri bizzat tarik-i hakta yalnız Rabbini düşünüp tevfikine itimad ederek gittiklerinden, mânen o meslekten gelen izzetleri var. Zaaf hissettiği vakit, insanların yerine Rabbisine müracaat eder, medet Ondan ister. Meşreplerin ihtilâfıyla, zâhir-i meşrebine muhalif olana karşı muavenet ihtiyacını tam hissetmiyor, ittifaka ihtiyacını göremiyor. Belki hodgâmlık ve enâniyet varsa, kendini haklı ve muhalifini haksız tevehhüm ederek, ittifak ve muhabbet yerine, ihtilâf ve rekabet ortaya girer. İhlâsı kaçırır, vazifesi zîrüzeber olur."

Ben bu analizlerin arkasında ihlasın 'büyük resmi görür' yapısına dikkat çekildiğini düşünüyorum. Yani, ihlas, kişinin 'salt kendi eylemini' değil 'o eylemin büyük resimde gördüğü vazifeyi' de kollamasını istiyor. 'Buz parçalarının havuzda eritilmesi' tavsiyesinde de belki bu var. Bu elbette bir kişiliksizleşme değil. Fakat ayağını atarken yalnızca 'kendi yürüdüğünü' değil 'nereye bastığını' da hesap etme. Beraber yürüdüğün mü'minler arasında yürüyüşünün nasıl bir noktaya tekabül ettiğini de kollama. Mürşidimin, "Mü'minde hırs sebeb-i hasarettir ve sefalettir!" derken de, İktisad Risalesi'nde hırsı mü'minler için 'muvaffakiyetsizlik sebebi' olarak gösterirken de söylemek istediği bu belki. İnsan hırslandığı zaman çevresiyle uyumunu kaybeder. Önden gitmeye ve belki çevresini de rızalı-rızasız peşinden sürüklemeye çalışır. Halbuki bizim hakikatimiz uyum üzerinde durur. Fıtratımız dahi uyum üzerinedir.

Yani: Müslümanlar olarak, yalnızca doğruyu söylemekle değil, 'doğruyu hırssız savunmakla da' görevliyiz. Birşeyi hırsla savunduğumuz zaman, o şeyde yanlışı dile getirdiğimizden değil, ama uyumsuzluğumuz da bir yanlışı çağrıştırdığından muhalefet görürüz. Kalbimiz kırılır. Kalpleri kırarız. Çünkü hırsın bir sonucu da yaratılıştaki ilahî düzenden başını çıkarmaktır. Hani yine mürşidim der: "Nasıl ki bir ekmeğin vücudu, tarla, harman, değirmen, fırına terettüp eder. Öyle de tertib-i eşyada bir teennî-i hikmet vardır. Hırs sebebiyle, teennî ile hareket etmediği için, o tertipli eşyadaki mânevî basamakları müraat etmez; ya atlar, düşer veyahut bir basamağı noksan bırakır, maksada çıkamaz."

İşte siyasî, sosyolojik veya dinî herhangi bir hususta 'vazife-i ilahîyeye karışacak derecede' bir hırsla, yani bunu çağrıştırır bir dil, vurgu veya üslûpla paylaşımlarda bulunmak da 'tertipli eşyadaki manevi basamaklara müraat etmemeye' sebep oluyor. Cevap doğru olsa da 'vaktinden evvel verildiği için' cevap kağıdında kaydırma yaşanıyor. Hepsinin doğru yanıtını bilse bile bu paylaşımların sahibi, cevap kağıdını eline alıp bakanlar, hiçbir soruya doğru cevap verememiş görüyorlar. Yani zann-ı acizanemce bu arıza 'doğrucu hırs'tan kaynaklanıyor.

Diğer tarafta ise yalancının hırsı var. Yalancının hırsının doğrucunun hırsından farkı nedir? Yalancının hırsı izzetsizdir. Eyleme değil sonuca dönüktür. Tek başına ayakta durmayı bilmez. Doğrulanmak için uyumun yardımına muhtaçtır. Yalanının yalan olduğunu en çok kendisi bildiği için ona güvenmez. Destek arar. Manipülasyon, aldatmaca veya algı yönetimi için uygun zamanı kollar. Bu nedenle onun paylaşımları da mü'minleri evvelkiler kadar rahatsız etmez. 'Rahatsız edilmeyecekleri vakitler/tarzlar' kollanmıştır çünkü. Konsantrasyonunun 'büyük resme' veya tabir-i diğerle 'sonuca' yönelik olması onu bir tür ihlas sahibi kılar. Kopyacılık da böyledir. Güvensizdir. Amelde 'yanlış' ama amaçta 'büyük resme matuf' çabalamadır. İyi not aldırdığı çoktur.

Hani başta demiştim ya: İhlas biraz da 'büyük resmi kollamakta' saklıdır. Aynen öyle. Halbuki içimizdeki 'Doğrucu Davudlar' ancak doğruları kabul ettirmeye itibar ederler. Uyumu ıskalarlar. Bu da ihlaslarını kırar. Kabul etmeseler de kırar. Ve Bediüzzaman'ın 'izzetten ihtilaf doğmasını' izah ettiği metin de hakikatini böylece bulur. Subhanallah. Benim 'göre'me göre mesele böyle birşeydir sabırlı kârilerim. Allah cümlemizi istikametten ayırmasın. Ve o kardeşlerimize uyumu kollamayı bize de onlara karşı merhametli olmayı nasip eylesin. Âmin.

Allah varsa Epstein adasına neden izin verdi?

'Epstein adası skandalını' ilk duyduğum zamanlardan beri aklıma bir hadis-i şerif geliyor: "Şeytanın tahtı deniz üzerindedir....