Neden-sonuç ilişkileri birer yaratış ilişkisi değil ise 'neden-sonuç ilişkisi' diye birşey neden vardır? Yani, nedenleri de sonuçları da yaratan Allah ise, ki amentümüz tastamam budur, böyle bir ilişki ağı neden kurulmuştur? Neden aralarına bu kadar yakın mesafeler bırakılmıştır? Neden beşerin kafası/kalbi bu sûretle karıştırılmıştır? Hâşâ, yoksa, Rabbü'l-Âlemîn olan Allahımız, kullarına tuzak mı kurmaktadır? Onlara şaşırtmaca mı yapmaktadır? Yanılmalarını mı dilemektedir çokça? Kandırmayı mı istemektedir? Vitamin hep elmanın dokusunda saklanırken, elma hep ağacın dalında asılırken, ağaç hep topraktan yeşerirken, benim 'evvelkileri ahirkilerin yaratıcıları olarak görmem' kaçınılmaz değil midir?
el-Cevap: Değildir. Hem tuzak da değildir. Tamamen insanın galatıdır. Şöyle ki:
Mürşidim bir yerde, yok, iki yerde diyor: "Bütün kâinattan dergâh-ı İlâhiyeye çıkan/giden, bir duadır." (Sözler'de 'giden' Mektubat'ta ise 'çıkan' diyor.) Ve her iki bahiste de duayı, yalnızca dil ile söylenen birşey değil, bütün oluşların merkezine yerleştiriyor. Yani "Her yaratılış süreci aslında/evvelinde bir dua sürecidir!" manasına getiriyor. Şimdi bir miktar iktibasın tam sırası işte:
"Ya istidat lisanıyladır—bütün nebâtat ve hayvanâtın duaları gibi ki, herbiri lisan-ı istidadıyla Feyyâz-ı Mutlaktan bir suret talep ediyorlar ve esmâsına bir mazhariyet-i münkeşife istiyorlar. Veya ihtiyac-ı fıtrî lisanıyladır—bütün zîhayatların, iktidarları dahilinde olmayan hâcât-ı zaruriyeleri için dualarıdır ki, herbirisi o ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla Cevâd-ı Mutlaktan idame-i hayatları için bir nevi rızık hükmünde bazı metâlibi istiyorlar. Veya lisan-ı ıztırariyle bir duadır ki, muztar kalan herbir zîruh, kat'î bir iltica ile dua eder, bir hâmî-i meçhulüne iltica eder, belki Rabb-i Rahîmine teveccüh eder."
İlgili metinlerin cümlesini karşınıza alıp baktığınızda şöyle bir manzara zuhur ediyor âdeta: Birbirlerinin yaratıcısı olamayacaklar, birbirlerine yakın yaratılıyorlarsa, bu onların birbirlerinin duaları olmalarındandır. Yani, kainattaki sebep-netice, neden-sonuç vs. ilişkilerinin tamamı 'yaratış ilişkisi' değil 'dua ilişkisi'dir. Dua ilişkisi de birşeyin yaratılışa çıkması için mahlukatın Rabbü'l-Âlemîn'e dönük oluşturduğu 'talep'tir. Talep hilkati açıklamaz. Hilkatse talebi açıklar. Ve hem talep bize hilkatin nasıl vücuda getirildiğini de anlatmaz. Hilkate dönük talebin nasıl oluşturulacağını söyler sadece.
"Şu istidat lisanıyla dua nev'inden birisi de şudur ki: Esbabın içtimaı, müsebbebin icadına bir duadır. Yani, esbab bir vaziyet alır ki, o vaziyet bir lisan-ı hal hükmüne geçer; ve müsebbebi, Kadîr-i Zülcelâlden dua eder, isterler. Meselâ su, hararet, toprak, ziya, bir çekirdek etrafında bir vaziyet alarak, o vaziyet bir lisan-ı duadır ki, 'Bu çekirdeği ağaç yap, yâ Hâlıkımız!' derler. Çünkü, o mu'cize-i harika-i kudret olan ağaç, o şuursuz, câmid, basit maddelere havale edilmez, havalesi muhaldir. Demek, içtima-ı esbab bir nevi duadır."
Bediüzzaman Hazretlerinin bu öğrettiğini neden önemsiyorum? Zira ateistlerin çoklukla istimal ettikleri bir argümanın çürütülmesini sağladığını düşünüyorum. En azından mevzuun bizcesini ortaya koyuyor. İşin içinden nasıl çıkacağımızı belletiyor. Hani onlar derler: "Eğer yaratan sebepler/nedenler değil de Allah'sa, sebebi/nedeni yapma, yerine getirme, eyleme, bırak, Allah yaratsın. Yok, süreç bu şekilde işlemiyorsa, o zaman kabul edeceksiniz ki, ey müslümanlar, yaratan Allah değil sebeplerdir."
Bu tuzaklı argümanı yukarıdaki ferasetle şöyle çürütüyorum arkadaşım: Evet. İmanıma göre, ki nefsü'l-emirdeki hakikat de zaten budur, sebepler neticelerin, nedenler sonuçların yaratıcısı değildir. Fakat, bununla birlikte, onlar 'hiçbirşey' de değildir. Onlar yaratılış sürecinin başlaması için gönderilmesi gereken taleplerdir. Eğer talep gönderilmezse süreç başlamaz. Allah, hâşâ, yaratmaya mecbur edilemez. Zorunda bırakılamaz. Ancak Ondan rahmeti dilenir. Rahmeti şefaatiyle kudreti çağrılır. Her talep illa yaratılış sürecine çıkacak değildir gerçi. Ama o Sultan-ı Zülcelal'in izzeti diler ki: Bana önce bir duası edilsin bu yaratışın. Varoluşun yeni boyutları için varlık bir hazırola geçsin. Onun bu hazırlığının nisbetince de ona lütfedeyim. Fazlımdan fazla fazla verdiğim de olur. Hikmetimden az az azalttığım da olur. Ancak nihayetinde herşeyin duası ehemmiyetidir. "Duanız olmasa ne ehemmiyetiniz var?" buyurmuşum. Bu buyruğum yalnız insana değildir. Cümle mahlukatımadır.
"İkinci nevi dua: İhtiyac-ı fıtrî lisanıyladır ki, bütün zîhayatların iktidar ve ihtiyarları dahilinde olmayan hâcetlerini ve matlaplarını ummadıkları yerden, vakt-i münasipte onlara vermek için, Hâlık-ı Rahîmden bir nevi duadır. Çünkü, iktidar ve ihtiyarları haricinde, bilmedikleri yerden, vakt-i münasipte onlara bir Hakîm-i Rahîm gönderiyor. Elleri yetişmiyor; demek o ihsan, dua neticesidir."
Yaratmak yaratışın bütün sorumluluklarını/gereklerini taşımakla mümkün olur. Elmanın yaratılışı, yaratabilecek bir ilmin, iradenin ve kudretin varlığını neyin üzerinden açıklanabiliyorsa ona verilir. Ağaca verilmez mesela. Neden? Çünkü ağacın elma yaratacak türden bir ilmi, iradesi, kudreti yoktur. Mahlukatın en kabiliyetlisi insandır fakat insanın dahi elmayı sıfırdan yaratacak ilmi, iradesi, kudreti yoktur. O kainatta işletilen mevcud yaratılış sistemlerini taklid ederek, yani "Nasıl dualanılırsa şu yaratılır?" sorusuna cevap bulmaya çalışarak, rahmete mazhariyette ilerler. Mürşidim bu bağlamda 'havarık-ı medeniyet' denilen teknolojilerin dahi hem bir 'dua' hem bir 'dua neticesi' olduğunu söyler:
"Üçüncü nevi dua: İhtiyaç dairesinde zîşuurların duasıdır ki, bu da iki kısımdır. Eğer ıztırar derecesine gelse veya ihtiyac-ı fıtrîye tam münasebettar ise veya lisan-ı istidada yakınlaşmışsa veya sâfi, hâlis kalbin lisanıyla ise, ekseriyet-i mutlaka ile makbuldür. Terakkiyât-ı beşeriyenin kısm-ı âzamı ve keşfiyatları, bir nevi dua neticesidir. Havârık-ı medeniyet dedikleri şeyler ve keşfiyatlarına medar-ı iftihar zannettikleri emirler, mânevî bir dua neticesidir. Hâlis bir lisan-ı istidatla istenilmiş, onlara verilmiştir. Lisan-ı istidatla ve lisan-ı ihtiyac-ı fıtrî ile olan dualar dahi, bir mâni olmazsa ve şerâit dahilinde ise, daima makbuldürler."
Buradan artık neden-sonuç ilişkileriyle öğretilenin esasında 'nasıl dua edeceğimiz' olduğu anlaşılıyor. Fakat biz, ne yazık, 'dua etmek'le 'yaratma'yı karıştırıyoruz. Zira, Hüda, dualarımızı o kadar sık kabul ediyor ki, o kadar cömert ki, o kadar merhametli ki, o kadar kerim ki... Bahşının bolluğundan dolayı dua eden de kendini/olageleni şaşırıyor. Dua etmekle yaratmayı ayıramıyor. Yaratışa dönüşmesinin sıklığından yapanın nedenler (yani duaları) olduğunu sanrılıyor. En özünde düşülen hata, diafondan çay isteyen birinin, 'çayı diafonun getirdiğini sanması' gibi oluyor. Evet. "Bu hep bu şekilde oluyorsa 'Bu şunu kaldırır mı?' diye sormaya gerek yok!" kolaycılığı bizi körleştiriyor. "Zira nazar-ı sathî böyle yerlerde çok halteder."
"Cehl-i mürekkebi intaç eden, nazar-ı sathîyi tevlid eden ülfetten tecrid-i nazar etsen ve akla karşı sedd-i turuk eden evhamın âşiyânı olan mümâresât-ı ilzâmiyattan nefsini tahliye etsen, hurdebinî bir hayvanın sureti altında olan makine-i dakika-i bedia-i İlâhiyenin şuursuz, mecrâ ve mahrekleri tahdit olunmayan ve imkânâtında evleviyet olmayan esbab-ı basita-i camide-i tabiiyeden husûl-pezîr ve o destgâhın masnuu olduğunu, kendi nefsini kandırıp mutmain ve ikna edemezsin."
Hani İmam Ali radyallahu anha atfedilen bir söz var: "Dualarımı kabul etmemesinden bildim ben Onu!" el-Hak. Bu söz hakikati söylüyor. Zira, insan, eğer her istediği yaratışa çıkan bir mahluk olsaydı, o zaman (tıpkı yukarıda olduğu gibi) istemekle yaratmayı birbirine karıştırırdı. Ülfetinden ayıramaz olurdu. Öyleyse Allah, insana, her istediğini vermeyerek de ona 'kendini bilme lütfunu' bağışlamıştır. Şükrolsun. Her istediği olmadığından istemekle yapmanın arası açılmıştır. Yalnız istemekle olmadığı anlaşılmıştır. İstemek her çeşidiyle sadece yaratışın duasıdır. Yaratacaksa isteyenden çok başkasıdır.
Neden-sonuç ilişkileri bize bağışlanmasaydı nasıl dua edeceğimizi bilemezdik arkadaşım. Bilginin hiçbir türüne erişemezdik. Zira bir sistem üzerinde yaşıyor olmazdık. Allah'ın Sadıku'l-Vaad olduğunu, yani vaadinde en sâdık bulunduğunu, neden-sonuç ilişkileri sayesinde öğrendik. Fizikle öğrendik. Kimyayla öğrendik. Biyolojiyle öğrendik...
Nedenlerle edilen dualar bollukla sonuç hediyelerini verdi. Kanunlar hep işledi. Ancak neden-sonuç ilişkisinin bu derece lutf u kereme ulaşma sıklığı, yani Rabbimizin bağışlama şiddeti, kereminin şiddet-i zuhuru, nefsimizin de gözünü kör etti. Cömertlik savrukluğa yoruldu. Bolluk tesadüfe verildi. Şiddet-i zuhurundan, heyhat, zuhurunu reddetmeye cür'etlendik. Halbuki ne haddimizeydi? İstemekle yaratmak hiç bir olur muydu? Hülasa: Bize kurulmuş bir tuzak yoktu arkadaşım. Tuzaklarını gafletiyle kendine kuran insan vardı. Dikkatsizlik, rikkatsizlik, dadikatsizlik, hakikatsizlik... her nimeti pusata dönüştüren galat buydu. O kadar üzerine konuştuk şimdi. Bak, yine de gözümüz hâlâ açılmıyor, emmâre nefsimiz yedi başlı ejder, çünkü bilmek yaşamanın garantisi değilmiş, vesselam.
30 Kasım 2025 Pazar
27 Kasım 2025 Perşembe
Nasreddin Hoca neden bir Allah'a inanıyor?
Ateistin birisi "Neden bir tanrı (bizcesi Allah'tır onun) tasavvuruna ihtiyaç duyuyorsun?" diye soracak olsa cevabım hazırdır benim. Nedir? Şudur: "Çünkü kainata dair her soruya kainattan çıkmadan cevap veremiyorum." Evet. En özet söylenişi böyle. Tafsil edersem de şunları ekleyebilirim: Kainat, kendisi hakkındaki bütün sorulara, salt kendi içinde kalınarak cevap verilebilecek gibi değildir. Çünkü kendisiyle ilgili bütün meseleler 'dört boyutlu âlem'de çözülebilecek gibi değildir.
Tablo misalinden hareket edelim. Hatta belirgin bir örnek olsun. Meşhur 'Monalisa' ablayı sahaya sürelim. Monalisa tablosuna bakarak şu soruya cevap bulabilirim: "Bu tabloda kaç farklı renk kullanılmış?" Yine Monalisa tablosuna bakarak şu soruya cevap verebilirim: "Bu tabloda hangi tür boyalar kullanılmış?" Ve yine Monalisa tablosuna bakarak şu soruya bir cevap üretebilirim: "Monalisa tablosunda fırça vuruşları ne şekilde yapılmış?" Tamam. Bütün bu sualler tablo üzerinden tetkiklerle cevap bulabilir. Fakat dönüp bir de şunu sorduğumda Monalisa artık cevap veremez: "Neden bir başkasının değil de bu kadının tablosu çizildi?" Veya "Bu kadını bu tabloya kim çizdi?" Veyahut "Bir kadın bu tabloya nasıl olup da çizilebildi?"
Böyle sorduğumda ağzı var dili yok tablomuz ellerini iki yana açıp şöyle yanıt verir: "Bu bilgileri bende bulamazsın. Çünkü 'benle ilgili olmayan' şeylerden de bahsediyorsun. Sözgelimi: 'Neden bir başkasının değil de benim çizildiğim' sualinin muhatabı 'başkalarının varlığı' ve 'o başkalar yerine beni seçecek olanın varlığı' ile açıklanabilir. Fakat 'benim varoluşum kadarında' ne benden başkaları vardır ne de o başkaların yerine beni seçecek birisi. Yani tabloda bunları bulamazsın. 'Kimin çizdiği' sorusu da bende kalınarak cevap bulunabilecek gibi değildir. Zira beni çizen benim içimde olamaz. Beni çizebilmesi için benden aşkın olması gerekir. Hiçbir tablonun ressamı tablonun içinde kalamaz. Bediüzzaman Hazretlerinin tabiriyle 'hem hâkim hem mâhkum' olamaz. Hem çizen hem çizilen olamaz. Çizen çizilen değildir. Çizilen de çizen değildir. Fiili eyleyenle fiilin neticesi olarak ortaya çıkan aynı şey olamaz. Bu en temel mantık kaidelerine dahi takla attıracak bir hezeyan olur.
Üçüncü sorunun maruz kalacağı muamele de bundan farklı değil. Hülasa: Tablo bize kendisi hakkında bazı veriler sunuyor, tamam, amma her sualin cevabı da veremiyor. Yani kendisi hakkında yapacağı açıklamaların bir sınırı var. İçinden çıkmayacağınıza ahdederseniz muhtemel diğer cevaplardan mahrum kalırsınız-kalacaksınız. İşte 'materyalist bilim' ile 'mü'minane iman' birbirinden böyle ayrılır. Materyalizm herşeye 'o şeyin içinde çıkmayarak' cevap vermeye ahdetmiştir. Bu metodolojik hatası nedeniyle de doğru cevaplara körelmiştir. Nasreddin Hoca'nın karanlıkta kaybolan parasını sokak fenerinin altında araması gibi bir yöntem hatasına sapılmıştır. Para nerede kaybolduysa orada aranmalıdır. Aydınlıkta aramak daha kolay diye kaybolduğu yerden uzakta aynı para bulunmaz. Bununla fıkra anlatılır. Ama bilim yapılmaz.
Bilim bunu yapıyor fakat. O yüzden de doğru cevabı bulamıyor. Tıpkı 'Doğruyu Söyle' filminde Will Smith'in "Tanrı insanı futbol oynasın diye yaratmamış!" demesine editörün itirazında olduğu gibi. "Tanrıyı karıştırmayalım." Bugün bilimsellik dediğimiz şeyin neredeyse tamamı 'tanrıyı karıştırmama' üzerine kuruludur. İşte biz müslümanların tam da buraya ciddi bir itirazımız var. Hem şimdi 'hudûs delili'nin de bize yardımcı olacağını düşünüyorum. TDV İslam Ansiklopedisi'nin Hudûs Maddesi'nde deniyor ki:
"Her asırda insanlar, varlık ve olaylara bakarak evreni yaratan ve yöneten üstün bir kudretin mevcudiyetini kavramaya ve kanıtlamaya çalışmışlardır. Bu amaçla başvurulan delillerden biri de varlık ve olayların bir yokluğun ardından yaratıldığı öncülüne dayanarak bu durumda bir var edicinin (muhdis) ve yaratıcının bulunmasının aklî bir zorunluluk olduğu şeklindeki istidlâldir; kelâm ilminde bu şekildeki kozmolojik delile 'hudûs' denilmiştir."
Allah tasavvurumuzu kenarda tuttuğumuzu düşünelim. Ve bir elmayı açıklamaya çalışıyoruz. Elma hep 'sonradan varolan' birşey olarak nazarımızda olduğundan, yani hep bunu müşahade ediyoruz, ona fail aramak kaçınılmaz oluyor. Zira ezelî olmayanın, yani zamandan aşkın olmayanın, yani başlangıçsız olmayanın, yani 'hep olagelen'in bir failinin bulunması gerekmez. Fakat, öyle değilse, illa bu eserin ortaya çıkışının bir açıklanması lazım. Hop. İlk herzemizi yumurtladık: "Dal!" Ama? Ama dal sorunumu çözmüyor ki. Çünkü dal da sonradan olan birşey. "Peki ağaç?" Hayır. O da sonradan oldu. "Toprak?" Toprağın da sonradan olduğu belli. "Kaya?" Kaya da sonradan. "Dünya?" Dünya da sonradan. "Güneş?" Güneş de sonradan...
Bunların hepsi fani oldukları için, yani tablonun dışına çıkamadıkları için, benim aradığım cevabı vermekte acizler. Bu yaptığımız arka ayakları olmayan sandalyeleri birbirine yaslamaya benziyor. En arkaya bir dört ayaklı sandalye gelmediği sürece ayakta durmayı açıklamaları mümkün değil. Veya bir vagon zincirinin hareketini lokomotife bağlanmadan açıklamaya çalışmaya benziyor. Vagon vagona bağlı, o vagon başka bir vagona bağlı, o da bir başkasına... Fakat hiçbirinde 'kimseye bağlanmadan hareket edebilme yeteneği' yok. Onların cinsinden olmayan lokomotifi kabul etmediğim sürece bu hareket vagon-vagon ilişkisiyle açıklanabilecek gibi değil. Vagon-vagon ilişkisi bir muğalata. Vagon-vagon ilişkisi bir lâf salatası...
La teşbih ve la temsil! Kainatı kainat içinde kalarak açıklamaya çalışmak da böyle. Fanileri açıklamak fanilikten kurtulmadan mümkün görünmüyor. Bigbangin kenarına gittiğinizde de yine aynı soru kulağınızı çınlatıyor: "Peki neydi ki hiçi varolmaya itti?" Yani hiç olmak gayet kararlı bir halken neden bu kararlılığı terkedip varoluşa çıktı? Ona kim 'Ol!' dedi? Madde türünden hiçbirşeyin olmadığı, dolayısıyla neden-sonuç zincirinin bütün sözde halkalarının/açıklamalarının tükendiği, o eşikte kimdi bizi varlığa çıkaran? Şimdi arkadaşım baştaki yanıtımı yeniden tekrarlarım: "Çünkü kainata dair her soruya kainattan çıkmadan cevap veremiyorum."
Yetmiyor. Karşılamıyor. Kurtarmıyor. Arka ayağı kırık sandalyeleri ayakta tutmak için, onlar gibi olmayan, arka ayağı kırık olmaktan münezzeh, bir sandalye lazım. Evet. Vagonların hareketini açıklamak için, vagon cinsinden olmayan, başka bir çekiciyle çekilmeye muhtaçlıktan münezzeh, bir lokomotifin bulunması gerekir. Bunlar mahlukat perspektifinden bakınca böyle. Bize gelince de işin rengi tam mürşidimin dediği gibi olur. Biz böyle bir Allah'a iman ediyoruz. Böyle bir Allah'a iman etmeye de mecburuz. Çünkü böyle bir Allah olmadan kainatı açıklamak biteviye sözü uzatmaktan başka işe yaramıyor:
"Madem âlemde ve herşeyde tagayyür ve tebeddül var; elbette fânidir, hâdistir, kadîm olamaz. Madem hâdistir, elbette onu ihdas eden bir Sâni var. Ve madem herşeyin zâtında vücudî ve ademî bir sebep bulunmazsa müsâvidir; elbette vâcip ve ezelî olamaz. Ve madem muhal ve bâtıl olan devir ve teselsül ile birbirini icad etmek mümkün olmadığı kat'î burhanlarla ispat edilmiş; elbette öyle bir Vâcibü'l-Vücudun mevcudiyeti lâzımdır ki, nazîri mümteni, misli muhal ve bütün mâadâsı mümkün ve mâsivâsı mahlûku olacak."
Tablo misalinden hareket edelim. Hatta belirgin bir örnek olsun. Meşhur 'Monalisa' ablayı sahaya sürelim. Monalisa tablosuna bakarak şu soruya cevap bulabilirim: "Bu tabloda kaç farklı renk kullanılmış?" Yine Monalisa tablosuna bakarak şu soruya cevap verebilirim: "Bu tabloda hangi tür boyalar kullanılmış?" Ve yine Monalisa tablosuna bakarak şu soruya bir cevap üretebilirim: "Monalisa tablosunda fırça vuruşları ne şekilde yapılmış?" Tamam. Bütün bu sualler tablo üzerinden tetkiklerle cevap bulabilir. Fakat dönüp bir de şunu sorduğumda Monalisa artık cevap veremez: "Neden bir başkasının değil de bu kadının tablosu çizildi?" Veya "Bu kadını bu tabloya kim çizdi?" Veyahut "Bir kadın bu tabloya nasıl olup da çizilebildi?"
Böyle sorduğumda ağzı var dili yok tablomuz ellerini iki yana açıp şöyle yanıt verir: "Bu bilgileri bende bulamazsın. Çünkü 'benle ilgili olmayan' şeylerden de bahsediyorsun. Sözgelimi: 'Neden bir başkasının değil de benim çizildiğim' sualinin muhatabı 'başkalarının varlığı' ve 'o başkalar yerine beni seçecek olanın varlığı' ile açıklanabilir. Fakat 'benim varoluşum kadarında' ne benden başkaları vardır ne de o başkaların yerine beni seçecek birisi. Yani tabloda bunları bulamazsın. 'Kimin çizdiği' sorusu da bende kalınarak cevap bulunabilecek gibi değildir. Zira beni çizen benim içimde olamaz. Beni çizebilmesi için benden aşkın olması gerekir. Hiçbir tablonun ressamı tablonun içinde kalamaz. Bediüzzaman Hazretlerinin tabiriyle 'hem hâkim hem mâhkum' olamaz. Hem çizen hem çizilen olamaz. Çizen çizilen değildir. Çizilen de çizen değildir. Fiili eyleyenle fiilin neticesi olarak ortaya çıkan aynı şey olamaz. Bu en temel mantık kaidelerine dahi takla attıracak bir hezeyan olur.
Üçüncü sorunun maruz kalacağı muamele de bundan farklı değil. Hülasa: Tablo bize kendisi hakkında bazı veriler sunuyor, tamam, amma her sualin cevabı da veremiyor. Yani kendisi hakkında yapacağı açıklamaların bir sınırı var. İçinden çıkmayacağınıza ahdederseniz muhtemel diğer cevaplardan mahrum kalırsınız-kalacaksınız. İşte 'materyalist bilim' ile 'mü'minane iman' birbirinden böyle ayrılır. Materyalizm herşeye 'o şeyin içinde çıkmayarak' cevap vermeye ahdetmiştir. Bu metodolojik hatası nedeniyle de doğru cevaplara körelmiştir. Nasreddin Hoca'nın karanlıkta kaybolan parasını sokak fenerinin altında araması gibi bir yöntem hatasına sapılmıştır. Para nerede kaybolduysa orada aranmalıdır. Aydınlıkta aramak daha kolay diye kaybolduğu yerden uzakta aynı para bulunmaz. Bununla fıkra anlatılır. Ama bilim yapılmaz.
Bilim bunu yapıyor fakat. O yüzden de doğru cevabı bulamıyor. Tıpkı 'Doğruyu Söyle' filminde Will Smith'in "Tanrı insanı futbol oynasın diye yaratmamış!" demesine editörün itirazında olduğu gibi. "Tanrıyı karıştırmayalım." Bugün bilimsellik dediğimiz şeyin neredeyse tamamı 'tanrıyı karıştırmama' üzerine kuruludur. İşte biz müslümanların tam da buraya ciddi bir itirazımız var. Hem şimdi 'hudûs delili'nin de bize yardımcı olacağını düşünüyorum. TDV İslam Ansiklopedisi'nin Hudûs Maddesi'nde deniyor ki:
"Her asırda insanlar, varlık ve olaylara bakarak evreni yaratan ve yöneten üstün bir kudretin mevcudiyetini kavramaya ve kanıtlamaya çalışmışlardır. Bu amaçla başvurulan delillerden biri de varlık ve olayların bir yokluğun ardından yaratıldığı öncülüne dayanarak bu durumda bir var edicinin (muhdis) ve yaratıcının bulunmasının aklî bir zorunluluk olduğu şeklindeki istidlâldir; kelâm ilminde bu şekildeki kozmolojik delile 'hudûs' denilmiştir."
Allah tasavvurumuzu kenarda tuttuğumuzu düşünelim. Ve bir elmayı açıklamaya çalışıyoruz. Elma hep 'sonradan varolan' birşey olarak nazarımızda olduğundan, yani hep bunu müşahade ediyoruz, ona fail aramak kaçınılmaz oluyor. Zira ezelî olmayanın, yani zamandan aşkın olmayanın, yani başlangıçsız olmayanın, yani 'hep olagelen'in bir failinin bulunması gerekmez. Fakat, öyle değilse, illa bu eserin ortaya çıkışının bir açıklanması lazım. Hop. İlk herzemizi yumurtladık: "Dal!" Ama? Ama dal sorunumu çözmüyor ki. Çünkü dal da sonradan olan birşey. "Peki ağaç?" Hayır. O da sonradan oldu. "Toprak?" Toprağın da sonradan olduğu belli. "Kaya?" Kaya da sonradan. "Dünya?" Dünya da sonradan. "Güneş?" Güneş de sonradan...
Bunların hepsi fani oldukları için, yani tablonun dışına çıkamadıkları için, benim aradığım cevabı vermekte acizler. Bu yaptığımız arka ayakları olmayan sandalyeleri birbirine yaslamaya benziyor. En arkaya bir dört ayaklı sandalye gelmediği sürece ayakta durmayı açıklamaları mümkün değil. Veya bir vagon zincirinin hareketini lokomotife bağlanmadan açıklamaya çalışmaya benziyor. Vagon vagona bağlı, o vagon başka bir vagona bağlı, o da bir başkasına... Fakat hiçbirinde 'kimseye bağlanmadan hareket edebilme yeteneği' yok. Onların cinsinden olmayan lokomotifi kabul etmediğim sürece bu hareket vagon-vagon ilişkisiyle açıklanabilecek gibi değil. Vagon-vagon ilişkisi bir muğalata. Vagon-vagon ilişkisi bir lâf salatası...
La teşbih ve la temsil! Kainatı kainat içinde kalarak açıklamaya çalışmak da böyle. Fanileri açıklamak fanilikten kurtulmadan mümkün görünmüyor. Bigbangin kenarına gittiğinizde de yine aynı soru kulağınızı çınlatıyor: "Peki neydi ki hiçi varolmaya itti?" Yani hiç olmak gayet kararlı bir halken neden bu kararlılığı terkedip varoluşa çıktı? Ona kim 'Ol!' dedi? Madde türünden hiçbirşeyin olmadığı, dolayısıyla neden-sonuç zincirinin bütün sözde halkalarının/açıklamalarının tükendiği, o eşikte kimdi bizi varlığa çıkaran? Şimdi arkadaşım baştaki yanıtımı yeniden tekrarlarım: "Çünkü kainata dair her soruya kainattan çıkmadan cevap veremiyorum."
Yetmiyor. Karşılamıyor. Kurtarmıyor. Arka ayağı kırık sandalyeleri ayakta tutmak için, onlar gibi olmayan, arka ayağı kırık olmaktan münezzeh, bir sandalye lazım. Evet. Vagonların hareketini açıklamak için, vagon cinsinden olmayan, başka bir çekiciyle çekilmeye muhtaçlıktan münezzeh, bir lokomotifin bulunması gerekir. Bunlar mahlukat perspektifinden bakınca böyle. Bize gelince de işin rengi tam mürşidimin dediği gibi olur. Biz böyle bir Allah'a iman ediyoruz. Böyle bir Allah'a iman etmeye de mecburuz. Çünkü böyle bir Allah olmadan kainatı açıklamak biteviye sözü uzatmaktan başka işe yaramıyor:
"Madem âlemde ve herşeyde tagayyür ve tebeddül var; elbette fânidir, hâdistir, kadîm olamaz. Madem hâdistir, elbette onu ihdas eden bir Sâni var. Ve madem herşeyin zâtında vücudî ve ademî bir sebep bulunmazsa müsâvidir; elbette vâcip ve ezelî olamaz. Ve madem muhal ve bâtıl olan devir ve teselsül ile birbirini icad etmek mümkün olmadığı kat'î burhanlarla ispat edilmiş; elbette öyle bir Vâcibü'l-Vücudun mevcudiyeti lâzımdır ki, nazîri mümteni, misli muhal ve bütün mâadâsı mümkün ve mâsivâsı mahlûku olacak."
24 Kasım 2025 Pazartesi
Neden elimden yaratılanların yaratıcısı ben olamıyorum?
Bediüzzaman Hazretleri 18. Söz'de diyor ki: "Hem deme ki: 'Ben mazharım. Güzele mazhar ise güzelleşir.' Zira, temessül etmediğinden, mazhar değil, memer olursun." Ben bu sırrı şöyle anlıyorum: İnsan kendisinde tecelli edenlerle bir 'müstakillik' kazanamıyor. Yahut da üzerinden yaratılanlarla bir müstakillik elde edemiyor. Ne demek bu? Açayım:
Güzel bir sûretin/manzaranın fotoğrafını çektiğiniz zaman, o fotoğraf, bir nevi 'güzele mazhar olmuş' olur. Yani o güzelliğin bir parçasını kendisinde hapseder. Yahut hıfzeder. Veyahut kaydeder. Her neyse. Güzellik bizzat kendisinin değildir yine, fakat, güzelliği 'aldığı yerden bağımsız olarak da' kendinde tutabilmektedir. Bu meziyete sahip olduğu için o resmi alıp duvarınıza asarsınız. Baktığınızın bizzat manzara olmadığını bilirsiniz. Tamam. Ama manzara gibi de birşeye bakmaktasınızdır. Güzeldir. İç açar. Veya ikinci bir misale geçelim:
Bir güzel sûretin/şeyin heykelini yaptığınızı düşünelim. Elbette o heykel güzelliğin bizzat yaratıcısı değildir. Güzellik başka birşeyden alınarak üzerinde tecelli ettirilmiştir. Mazhar edilmiştir. Fakat artık o heykeli yapılan kişi/şey heykelden uzaklaştırılsa da heykel güzel kalmaya devam eder. Yani güzelliğinde bir müstakillik kazanır tabir-i caizse. O güzelliğin bir parçası ayrılmaz bir şekilde onun olur. Hatta o güzellik sahibi ölse, kara toprağa dönüşse, yine de heykelinde yüzünün güzelliği bâkidir. İşte, yukarıdaki iki durumda, ve daha benzerlerinde, hâdiseye bakarak denilebilir ki: "Güzele mazhar ise güzelleşir." Yani ondan bir parça güzellik ötekine geçer. Ayrılmamak üzere geçer. Kalmak üzere geçer. Ötekinden bağımsız olarak kalır.
Ancak mürşidim, tam da bu noktada, üzerimizden yaratılışın 'mazhar olmak' değil 'memer olmak' seviyesinde kaldığını belirtir. Memer nedir? Memer 'oluk'tur. Oluk ile fotoğraf, oluk ile resim, oluk ile heykel, oluk ile... vs. aynı şey değildir. Zira oluğa bunlara benzer bir misal vermek istesek onu ancak 'gözlüğe' benzetebiliriz. Veyahut bizzat 'göz' diyebiliriz. Yani bir güzelliğe/güzele bakarker göz size bir oluk hizmeti sunar. Lakin o güzellik sahibi bakış alanınızı terkettiğinde göz bu güzelliği elinde tutamaz. Zira onunla şekillenmemiştir. Onu sadece taşımıştır. Ondan size aktardığı sıfatların mazharı olmamıştır. Memeri kalmıştır. Pili çıkardığınızda devrede elektrik bulamazsınız. Aktarıcı bizzat kaynak olamaz. Müstakillik kazanmadığımızın en belirgin delili de o şeylerde acze düşmemizdir.
Evet. Birşey başka birşeyin mazharı olsa onda acze düşmemeye başlar. Ancak mazharı değil memeriyse acze düşer. Sözgelimi: Ben sağlığa mazhar mıyım memer miyim? Eğer mazhar olsam onda acze düşmemem, hep taşımam, hep benimle olması gerekir. Fakat, hayır, öyle olmuyor. Hasta oluyorum, sıhhat buluyorum, bir devr-i daim içinde bu işler sürüyor. Nitekim, yine gençliğim, bende hep kalmıyor. Yaşlanıyorum, eksiliyorum, yavaşlıyorum. Bütün bu 'acze düşmelerim' gösteriyor ki, ben yaratıcıları değilim, ancak oluk mesabesindeyim. Oluğa bu bereketi sevkeden onları keserse ben de yokluğunu çekiyorum. Tıpkı bir musluğun suyun kaynağı olmayışı gibi. İSKİ kestiğinde hiçbir boru 'Sulu olan benim' diyemiyor. Yani memer olmak, üzerinden yaratılıyor olmak ama yaratamamak, en özünde düpedüz arızîliktir.
Peki arızîlik nedir? Arızîlik dolayısıyla-dolaylı varlıktır. Sizin birşeyi yaratamamanız ama sizin üzerinizden yaratılmasıdır. Yani suya musluk gibi olmanızdır. Bunu ben hep 'su dolu kova ve farklı derecelerde ıslak üç bez' misaliyle anlatıyorum. Size de aynı misalle izah etmeyi deneyeyim. Diyelim ki: Bir kova suyumuz var. Bu kovaya elimizdeki üç tane bezden birisini batırıp çıkardık. Sonra da sıkabildiğimiz kadar sıktık. Onu bir yere koyduk. İkincisini batırdık. İyice su yedirdik. Sonra hiç sıkmadan bir yere koyduk. Ve üçüncüsünü ise hiç ıslatmadık. Şimdi, ben bu üç bez hakkında şunu sorabilirim, hakkında da konuşabilirim: "Bu bezler ne kadar ıslak?" Birinci bez az ıslak. İkinci bez sırılsıklam. Üçüncü bez kupkuru. Tamam. Fakat dönüp suya soramam: "Sen ne kadar ıslaksın?" Çünkü suyun ıslaklığı, tabir-i caizse, zatîye misaldir. Su sonsuz derecede ıslaktır. Çünkü ıslaklığın kaynağı sudur. Fakat bezler ıslak olma sıfatını arızî şekilde aldıkları için, yani bizzat kendilerinden olmadığı için, çeşitli derecede ıslaktırlar. Suyla temasları kesildiği ölçüde de yoksunluk çekmeye başlarlar.
Aynen öyle de: Cenab-ı Hak bizim üzerimizden ilminin, iradesinin, kudretinin eserlerini gösteriyor. Çeşitli yaratışlarını, herşeyle birlikte, bizden de varlığa katıyor. Fakat bunlarda bize bir müstakillik vermiyor. Bizi kendisinden ayrı, hâşâ, yaratıcılar yapmıyor. Sadece memer kılıyor. Üzerimizden yaratıyor. Oluk gibi akıtıyor. Kestiği anda oluk acze düşüyor.
Fakat Rabbü'l-Âlemîn kendisi asla acze düşmez. Zira yaratan acze düşemez. Hiçten vara çıkaran hiçbirşeyin eksikliğini çekmez. Onun kudretine nihayet olmaz. Zira bütün kudretlerin kaynağı bizzat Onun kudretidir. Bu yüzden Onun kudretine "Sen ne kadar kuvvetlisin?" diye sorulmaz. Onun kudretinin misali, la teşbih ve la temsil, ıslaklığın suyla hukuku gibidir. Ondandır. Kaynağı Odur. Her kuvvet sahibi kuvvetini Ondan almaktadır. Onlara "Ne kadar kuvvetlisiniz?" diye sorulabilir. Fakat Allah Teala hakkında böyle birşey sorulamaz. O nihayetsiz kudret sahibidir. Gücü herşeye yetendir. Ona zor-kolay olmaz. Bin-bir aynıdır.
Yalnız burada benim temsilimin şöyle bir kusuru var: Islaklık bezde, kova bezden uzaklaştırılsa bile, kalabiliyor. Aslında güneşin aydınlıkla nisbeti bizim halimizi daha iyi anlatır. Güneşle bağı kesildiği anda hiçbirşeyin aydınlığı kalmaz. Allah'ın yaratışı kesildiği anda da biz vardan yoka gideriz. Hiçliğe düşeriz. Dünyadaki konumumuza göre bize "Ne kadar aydınsın?" diye sorulabilir. Azlık-çokluk devreye girebilir. Fakat güneşin kendisine "Ne kadar aydınlıksın?" denmez. Çünkü güneş aydınlığın kaynağıdır. Hakikatte ise güneşin aydınlığının kaynağı da Cenab-ı Hakkın en-Nur ismidir. Hepsi, tıpkı uzay denizinde birer kabarcık gibi, Hüda'nın nurunun tecellisiyle yıldız olmuşturlar. Onları öyle ışıldatan Rabbü'l-Âlemîn'dir.
İşte benim dünyama açılan 'mazhar-memer farkı' budur arkadaşım. İnşaallah faydam dokunmuştur fehmine. Nihayetinde ilminin hazinelerinden bizi böyle hakikatlere mazhar kılan rahmet sahibi Hüda'mız olduğu için fazl u keremini yine Ondan dileyelim. Âmin. Âmin.
Güzel bir sûretin/manzaranın fotoğrafını çektiğiniz zaman, o fotoğraf, bir nevi 'güzele mazhar olmuş' olur. Yani o güzelliğin bir parçasını kendisinde hapseder. Yahut hıfzeder. Veyahut kaydeder. Her neyse. Güzellik bizzat kendisinin değildir yine, fakat, güzelliği 'aldığı yerden bağımsız olarak da' kendinde tutabilmektedir. Bu meziyete sahip olduğu için o resmi alıp duvarınıza asarsınız. Baktığınızın bizzat manzara olmadığını bilirsiniz. Tamam. Ama manzara gibi de birşeye bakmaktasınızdır. Güzeldir. İç açar. Veya ikinci bir misale geçelim:
Bir güzel sûretin/şeyin heykelini yaptığınızı düşünelim. Elbette o heykel güzelliğin bizzat yaratıcısı değildir. Güzellik başka birşeyden alınarak üzerinde tecelli ettirilmiştir. Mazhar edilmiştir. Fakat artık o heykeli yapılan kişi/şey heykelden uzaklaştırılsa da heykel güzel kalmaya devam eder. Yani güzelliğinde bir müstakillik kazanır tabir-i caizse. O güzelliğin bir parçası ayrılmaz bir şekilde onun olur. Hatta o güzellik sahibi ölse, kara toprağa dönüşse, yine de heykelinde yüzünün güzelliği bâkidir. İşte, yukarıdaki iki durumda, ve daha benzerlerinde, hâdiseye bakarak denilebilir ki: "Güzele mazhar ise güzelleşir." Yani ondan bir parça güzellik ötekine geçer. Ayrılmamak üzere geçer. Kalmak üzere geçer. Ötekinden bağımsız olarak kalır.
Ancak mürşidim, tam da bu noktada, üzerimizden yaratılışın 'mazhar olmak' değil 'memer olmak' seviyesinde kaldığını belirtir. Memer nedir? Memer 'oluk'tur. Oluk ile fotoğraf, oluk ile resim, oluk ile heykel, oluk ile... vs. aynı şey değildir. Zira oluğa bunlara benzer bir misal vermek istesek onu ancak 'gözlüğe' benzetebiliriz. Veyahut bizzat 'göz' diyebiliriz. Yani bir güzelliğe/güzele bakarker göz size bir oluk hizmeti sunar. Lakin o güzellik sahibi bakış alanınızı terkettiğinde göz bu güzelliği elinde tutamaz. Zira onunla şekillenmemiştir. Onu sadece taşımıştır. Ondan size aktardığı sıfatların mazharı olmamıştır. Memeri kalmıştır. Pili çıkardığınızda devrede elektrik bulamazsınız. Aktarıcı bizzat kaynak olamaz. Müstakillik kazanmadığımızın en belirgin delili de o şeylerde acze düşmemizdir.
Evet. Birşey başka birşeyin mazharı olsa onda acze düşmemeye başlar. Ancak mazharı değil memeriyse acze düşer. Sözgelimi: Ben sağlığa mazhar mıyım memer miyim? Eğer mazhar olsam onda acze düşmemem, hep taşımam, hep benimle olması gerekir. Fakat, hayır, öyle olmuyor. Hasta oluyorum, sıhhat buluyorum, bir devr-i daim içinde bu işler sürüyor. Nitekim, yine gençliğim, bende hep kalmıyor. Yaşlanıyorum, eksiliyorum, yavaşlıyorum. Bütün bu 'acze düşmelerim' gösteriyor ki, ben yaratıcıları değilim, ancak oluk mesabesindeyim. Oluğa bu bereketi sevkeden onları keserse ben de yokluğunu çekiyorum. Tıpkı bir musluğun suyun kaynağı olmayışı gibi. İSKİ kestiğinde hiçbir boru 'Sulu olan benim' diyemiyor. Yani memer olmak, üzerinden yaratılıyor olmak ama yaratamamak, en özünde düpedüz arızîliktir.
Peki arızîlik nedir? Arızîlik dolayısıyla-dolaylı varlıktır. Sizin birşeyi yaratamamanız ama sizin üzerinizden yaratılmasıdır. Yani suya musluk gibi olmanızdır. Bunu ben hep 'su dolu kova ve farklı derecelerde ıslak üç bez' misaliyle anlatıyorum. Size de aynı misalle izah etmeyi deneyeyim. Diyelim ki: Bir kova suyumuz var. Bu kovaya elimizdeki üç tane bezden birisini batırıp çıkardık. Sonra da sıkabildiğimiz kadar sıktık. Onu bir yere koyduk. İkincisini batırdık. İyice su yedirdik. Sonra hiç sıkmadan bir yere koyduk. Ve üçüncüsünü ise hiç ıslatmadık. Şimdi, ben bu üç bez hakkında şunu sorabilirim, hakkında da konuşabilirim: "Bu bezler ne kadar ıslak?" Birinci bez az ıslak. İkinci bez sırılsıklam. Üçüncü bez kupkuru. Tamam. Fakat dönüp suya soramam: "Sen ne kadar ıslaksın?" Çünkü suyun ıslaklığı, tabir-i caizse, zatîye misaldir. Su sonsuz derecede ıslaktır. Çünkü ıslaklığın kaynağı sudur. Fakat bezler ıslak olma sıfatını arızî şekilde aldıkları için, yani bizzat kendilerinden olmadığı için, çeşitli derecede ıslaktırlar. Suyla temasları kesildiği ölçüde de yoksunluk çekmeye başlarlar.
Aynen öyle de: Cenab-ı Hak bizim üzerimizden ilminin, iradesinin, kudretinin eserlerini gösteriyor. Çeşitli yaratışlarını, herşeyle birlikte, bizden de varlığa katıyor. Fakat bunlarda bize bir müstakillik vermiyor. Bizi kendisinden ayrı, hâşâ, yaratıcılar yapmıyor. Sadece memer kılıyor. Üzerimizden yaratıyor. Oluk gibi akıtıyor. Kestiği anda oluk acze düşüyor.
Fakat Rabbü'l-Âlemîn kendisi asla acze düşmez. Zira yaratan acze düşemez. Hiçten vara çıkaran hiçbirşeyin eksikliğini çekmez. Onun kudretine nihayet olmaz. Zira bütün kudretlerin kaynağı bizzat Onun kudretidir. Bu yüzden Onun kudretine "Sen ne kadar kuvvetlisin?" diye sorulmaz. Onun kudretinin misali, la teşbih ve la temsil, ıslaklığın suyla hukuku gibidir. Ondandır. Kaynağı Odur. Her kuvvet sahibi kuvvetini Ondan almaktadır. Onlara "Ne kadar kuvvetlisiniz?" diye sorulabilir. Fakat Allah Teala hakkında böyle birşey sorulamaz. O nihayetsiz kudret sahibidir. Gücü herşeye yetendir. Ona zor-kolay olmaz. Bin-bir aynıdır.
Yalnız burada benim temsilimin şöyle bir kusuru var: Islaklık bezde, kova bezden uzaklaştırılsa bile, kalabiliyor. Aslında güneşin aydınlıkla nisbeti bizim halimizi daha iyi anlatır. Güneşle bağı kesildiği anda hiçbirşeyin aydınlığı kalmaz. Allah'ın yaratışı kesildiği anda da biz vardan yoka gideriz. Hiçliğe düşeriz. Dünyadaki konumumuza göre bize "Ne kadar aydınsın?" diye sorulabilir. Azlık-çokluk devreye girebilir. Fakat güneşin kendisine "Ne kadar aydınlıksın?" denmez. Çünkü güneş aydınlığın kaynağıdır. Hakikatte ise güneşin aydınlığının kaynağı da Cenab-ı Hakkın en-Nur ismidir. Hepsi, tıpkı uzay denizinde birer kabarcık gibi, Hüda'nın nurunun tecellisiyle yıldız olmuşturlar. Onları öyle ışıldatan Rabbü'l-Âlemîn'dir.
İşte benim dünyama açılan 'mazhar-memer farkı' budur arkadaşım. İnşaallah faydam dokunmuştur fehmine. Nihayetinde ilminin hazinelerinden bizi böyle hakikatlere mazhar kılan rahmet sahibi Hüda'mız olduğu için fazl u keremini yine Ondan dileyelim. Âmin. Âmin.
17 Kasım 2025 Pazartesi
Bediüzzaman 2082'ye karşı neden uyarıyor?
"Ve herkesin çocuklarını kendine alıp karâbet ve milliyeti izale eden..." Şualar'dan.
Ahirzamanda kimsenin çocuğu sadece kendisinin olamıyor. Ya okul ya arkadaş ya internet yahut da çevre... Bir şekilde ortaklığa oturuyor. Parçasını koparıyor. Yeğenlerimden birisi beş yaşında. Bu sene anaokuluna başladı. Geçenlerde odama gelip bana şöyle söyledi: "Ben Atatürk'ü seviyorum!" Tabii, bir nurcu için, yaşaması zor bir tecrübe bu. Çünkü böyle tecrübeleri yaşarken bir taraftan da Türkiye'nin müslümanların elinden kayışını izler gibi oluyorsunuz. Milli eğitim zaten dindarlar için her zaman netameli bir mesele oldu. Devlet, mecburî tuttuğu tedrisin eliyle, Osmanlı sosyolojisini 'Laik Türkiye sosyolojisine' çevirmeye çalıştı. (Ulus-devlet sistemlerinin tamamı eğitimi hem yaygınlaştırıp hem mecburileştirerek toplumlarına ideolojik şekiller vermeye çalıştılar.) Büyük ölçüde başarılı olduğunu kabul etmek gerekiyor. Bugün bile milli eğitim sistemimiz 'CHP seçmeni yetiştirmek üzere' çalışır.
Allah'ın hidayet lütfettikleri dışında, hususi ana-baba gayretiyle muhafaza edilenleri ayrı tutuyorum, hepsi kemalizmi içselleştirmiş bir şekilde büyür çocukların. Sınıflarında asılı Mustafa Kemal fotoğrafının kendilerini izlediğine inanırlar. Onun gibi olmak isterler. Mustafa Kemal onları, başta hilafet olmak üzere, nelerden nelerden kurtarmıştır. Sonra gözü açılan nasibliler hikâyenin aslına vâkıf olurlar.
Kabul edelim. Osmanlı bakiyesini yedik şimdiye kadar. Ceddimizden kalan maneviyata, o maneviyata bağlı alışkanlıklara, reflekslere, düşünme şekillerine, amel etme şekillerine, öfkeye, hınça, hürmete dayanarak ayakta kaldık. Ama her nesilde dökülenlerin sayısı arttı. Cumhuriyet kurulurken dindarlığın oranıyla bugünkü oran elbette bir değil. Şerif Mardin'in Türkiye'de Toplum ve Siyaset'te yaptığı şu okuma gayet isabetlidir:
"Atatürk'ün 'hürriyet'in Batı anlamındaki şeklini memlekette kökleştirmek için başvurduğu çare, Batı'nın 'ferdi gaye bilen' hukuk normlarının Türkiye'de yerleşmesini mümkün kılacak olan değişikliği meydana getirmek olmuştur. Birçok kimselerin göremediği bir noktayı Atatürk sezmişti: 'Hürriyetin' hakiki manasında yerleşmesi için halkçı bir politika takip etmek yeterli değildi. Hangi politika olursa olsun insan hak ve hürriyetlerine hürmeti temin için muayyen kurallara uymak zorundadır. Bu da ancak memlekette bu ana kuralların işler durumda bulunduğu belirli bir hukuk nizamını yerleştirmek suretiyle olacaktır. Zamanla, Batı hukuk sisteminin yerleştirilmesi neticesinde, Batı hukuk normları içinde düşünmeye alışan, başka türlü düşünemeyen bir nesil ortaya çıkacaktır. Bu neslin benimsediği normlar da hürriyet mefhumunun Batılı bir çerçeve ile çerçevelenmesini mümkün kılacaktı. Bu bakımdan Atatürk'ün Batı hukuki sistemlerini memleketimizde yerleştirme çabası çoğu zaman üzerinde durulmayan derin bir mana taşımaktadır. Zaman zannedersem Atatürk'ün bu düşüncelerini doğruladı."
Ne acı ki, hakkında büyük umutlara sahip olduğumuz AK Parti hükümeti de, bir ölçüde kemalizme limanına yanaştı. Teknesini bağladı. 10 Kasım ve devamında yaşananlar, bizzat Diyanet'in de dahil olduğu olaylar silsilesi, 'muhafazakâr siyasiyyûnun silah bırakması' gibi birşey oldu. Zaten ben eskiden beri Erdoğan'ı 'seçilmiş kişi' gibi görenleri uyarırdım: Bediüzzaman Hazretleri bize "Delil ve akıbete bakınız!" diyor. Lord Acton'a atfedilen "Güç bozar, mutlak güç mutlaka bozar!" cümlesini hatırlayalım. 'Siyasi mehdi, manevi vazifeli, cehcah vs...' Bunlar gaybî meselelerdir. Zâhirle amel etmek daha güvenlidir. Baştan Erdoğan'a bu şekilde bağlanırsak sonra sorgulayamayız. Yeniasya'nın Demirel'le düştüğü durumlara düşeriz.
Bununla birlikte, hamiyetini de reddetmeyelim, gayet gayretli adamdır. Dindarlara da, maşaallah, epeyce faydası dokunmuştur. Tamam. Bu kıvamda bakarak kalalım. Yahut da kalarak bakalım. O mesleğinden ayrılmadıkça biz de illa yanındayız. Ama o mesleğinden ayrılırsa biz de yanından ayrılabiliriz. Bu kapıyı açık tutalım. Yine mürşidimin Divan-ı Harb-i Örfî'de dediği gibi: "Ben talebeyim. Onun için herşeyi mizan-ı şeriatla muvazene ediyorum. Ben milliyetimizi yalnız İslâmiyet biliyorum. Onun için herşeyi de İslâmiyet nokta-i nazarından muhakeme ediyorum." Derdimiz yalnız dinimizdir. Ona faydası olan, oldukça, canımız-ciğerimizdir. Zararı dokunan, dokundukça, hasmımızdır-ötekimizdir. "Düşmanın düşmanı düşman kaldıkça dosttur. Nasıl ki düşmanın dostu dost kaldıkça düşmandır." Düşmanımın düşmanı 'düşmanlığı bıraktığı zaman' ne derece dostum kalabilir ki?
Son bir ilavem var: Yaşadıklarımız üzerinden Kastamonu Lahikası'ndaki bir istihracı da bir nebze anladığımı belirtmeliyim. Evet. Evvelden meraklanırdım: "Bediüzzaman Hazretleri 'Ümmetimden bir taife Allah'ın emri gelinceye kadar hak üzere galip olacaktır!' hadisinden hareketle diyor: '(...) şedde sayılır—fıkrası dahi, makam-ı cifrîsi 1506 edip, bu tarihe kadar zahir ve aşikârâne, belki galibane, sonra tâ 'kırk iki (42)'ye kadar gizli ve mağlûbiyet içinde vazife-i tenviriyesine devam edeceğine remze yakın ima eder.' Yani, hristiyan takvimine göre, 2082 yılına kadar, bir tür 'zahir, aşikârâne, galibane dönemi' yaşayacağız. Sonra 2117'ye kadar da 'gizli, mağlubiyet içinde' nurlandırma vazifemizi sürdüreceğiz. Bizim bu 'tekrar mağlubiyetimiz' nasıl olacak?"
Şimdi, Allahu a'lem, nasıl olacağını bir parça kavrıyorum. İşte, Osmanlı sosyolojisinin, daha doğrusu İslam devleti sosyolojisinin, belki 'şeriat üzere yaşayan sosyolojinin' denmeli, bakiyesiyle bir yalancı bahar dönemi yaşayıp geçirmekteyiz. Belki 'koltukları' sol/kemalist kesimin elinden almaktayız. Ancak onların 'adam yetiştirme sistemine' dokunamamaktayız. Bu da belli ki, sahada 'günübirlik zafer' kazandırırken, geleceğe 'mağlubiyet yazmaya' doğru gitmekte. Çünkü nesiller gün gün değişmekte. 'Biz' sırf bedenen varolmakta. Manevi soyumuzsa aslından kesilmekte.
Kabul edelim. Osmanlı bakiyesini yedik şimdiye kadar. Ceddimizden kalan maneviyata, o maneviyata bağlı alışkanlıklara, reflekslere, düşünme şekillerine, amel etme şekillerine, öfkeye, hınça, hürmete dayanarak ayakta kaldık. Ama her nesilde dökülenlerin sayısı arttı. Cumhuriyet kurulurken dindarlığın oranıyla bugünkü oran elbette bir değil. Şerif Mardin'in Türkiye'de Toplum ve Siyaset'te yaptığı şu okuma gayet isabetlidir:
"Atatürk'ün 'hürriyet'in Batı anlamındaki şeklini memlekette kökleştirmek için başvurduğu çare, Batı'nın 'ferdi gaye bilen' hukuk normlarının Türkiye'de yerleşmesini mümkün kılacak olan değişikliği meydana getirmek olmuştur. Birçok kimselerin göremediği bir noktayı Atatürk sezmişti: 'Hürriyetin' hakiki manasında yerleşmesi için halkçı bir politika takip etmek yeterli değildi. Hangi politika olursa olsun insan hak ve hürriyetlerine hürmeti temin için muayyen kurallara uymak zorundadır. Bu da ancak memlekette bu ana kuralların işler durumda bulunduğu belirli bir hukuk nizamını yerleştirmek suretiyle olacaktır. Zamanla, Batı hukuk sisteminin yerleştirilmesi neticesinde, Batı hukuk normları içinde düşünmeye alışan, başka türlü düşünemeyen bir nesil ortaya çıkacaktır. Bu neslin benimsediği normlar da hürriyet mefhumunun Batılı bir çerçeve ile çerçevelenmesini mümkün kılacaktı. Bu bakımdan Atatürk'ün Batı hukuki sistemlerini memleketimizde yerleştirme çabası çoğu zaman üzerinde durulmayan derin bir mana taşımaktadır. Zaman zannedersem Atatürk'ün bu düşüncelerini doğruladı."
Ne acı ki, hakkında büyük umutlara sahip olduğumuz AK Parti hükümeti de, bir ölçüde kemalizme limanına yanaştı. Teknesini bağladı. 10 Kasım ve devamında yaşananlar, bizzat Diyanet'in de dahil olduğu olaylar silsilesi, 'muhafazakâr siyasiyyûnun silah bırakması' gibi birşey oldu. Zaten ben eskiden beri Erdoğan'ı 'seçilmiş kişi' gibi görenleri uyarırdım: Bediüzzaman Hazretleri bize "Delil ve akıbete bakınız!" diyor. Lord Acton'a atfedilen "Güç bozar, mutlak güç mutlaka bozar!" cümlesini hatırlayalım. 'Siyasi mehdi, manevi vazifeli, cehcah vs...' Bunlar gaybî meselelerdir. Zâhirle amel etmek daha güvenlidir. Baştan Erdoğan'a bu şekilde bağlanırsak sonra sorgulayamayız. Yeniasya'nın Demirel'le düştüğü durumlara düşeriz.
Bununla birlikte, hamiyetini de reddetmeyelim, gayet gayretli adamdır. Dindarlara da, maşaallah, epeyce faydası dokunmuştur. Tamam. Bu kıvamda bakarak kalalım. Yahut da kalarak bakalım. O mesleğinden ayrılmadıkça biz de illa yanındayız. Ama o mesleğinden ayrılırsa biz de yanından ayrılabiliriz. Bu kapıyı açık tutalım. Yine mürşidimin Divan-ı Harb-i Örfî'de dediği gibi: "Ben talebeyim. Onun için herşeyi mizan-ı şeriatla muvazene ediyorum. Ben milliyetimizi yalnız İslâmiyet biliyorum. Onun için herşeyi de İslâmiyet nokta-i nazarından muhakeme ediyorum." Derdimiz yalnız dinimizdir. Ona faydası olan, oldukça, canımız-ciğerimizdir. Zararı dokunan, dokundukça, hasmımızdır-ötekimizdir. "Düşmanın düşmanı düşman kaldıkça dosttur. Nasıl ki düşmanın dostu dost kaldıkça düşmandır." Düşmanımın düşmanı 'düşmanlığı bıraktığı zaman' ne derece dostum kalabilir ki?
Son bir ilavem var: Yaşadıklarımız üzerinden Kastamonu Lahikası'ndaki bir istihracı da bir nebze anladığımı belirtmeliyim. Evet. Evvelden meraklanırdım: "Bediüzzaman Hazretleri 'Ümmetimden bir taife Allah'ın emri gelinceye kadar hak üzere galip olacaktır!' hadisinden hareketle diyor: '(...) şedde sayılır—fıkrası dahi, makam-ı cifrîsi 1506 edip, bu tarihe kadar zahir ve aşikârâne, belki galibane, sonra tâ 'kırk iki (42)'ye kadar gizli ve mağlûbiyet içinde vazife-i tenviriyesine devam edeceğine remze yakın ima eder.' Yani, hristiyan takvimine göre, 2082 yılına kadar, bir tür 'zahir, aşikârâne, galibane dönemi' yaşayacağız. Sonra 2117'ye kadar da 'gizli, mağlubiyet içinde' nurlandırma vazifemizi sürdüreceğiz. Bizim bu 'tekrar mağlubiyetimiz' nasıl olacak?"
Şimdi, Allahu a'lem, nasıl olacağını bir parça kavrıyorum. İşte, Osmanlı sosyolojisinin, daha doğrusu İslam devleti sosyolojisinin, belki 'şeriat üzere yaşayan sosyolojinin' denmeli, bakiyesiyle bir yalancı bahar dönemi yaşayıp geçirmekteyiz. Belki 'koltukları' sol/kemalist kesimin elinden almaktayız. Ancak onların 'adam yetiştirme sistemine' dokunamamaktayız. Bu da belli ki, sahada 'günübirlik zafer' kazandırırken, geleceğe 'mağlubiyet yazmaya' doğru gitmekte. Çünkü nesiller gün gün değişmekte. 'Biz' sırf bedenen varolmakta. Manevi soyumuzsa aslından kesilmekte.
Gerçi bu 'manevi ebterlik' belli ki 'maddi ebterlik' sonucuna da götürecek bizi. Doğurganlık oranımızın düşüşü buna işaret ediyor. Devlet dahi tüm uzuvlarıyla 'tehlike çanlarının çaldığını' kabul ediyor. Fakat kökten bir harekete girişemiyor. Sinir uçları uyuşturulmuş. Yanıyor, ancak yine de, bütün bu şahitliklere rağmen, temelden bir meydan okuyuş gerçekleşmiyor. Düğüm çözen dokunuşlar yapılamıyor. Âkillerimizin elinden sanki 'yalnız günü kurtaracak adımlar' gelebiliyor. Ötesi onları da ilgilendirmiyor. Yahut da dünyevîleşme adına çok da uğraşmak istemiyorlar. Ne diyelim? Hüda ahirimizi hayreylesin. Evvelimizi-akıbetimizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Neslimizi imandan mahrum bırakmasın. Âmin. Âmin.
9 Kasım 2025 Pazar
'Kızılını' beğenmediyse kemalizmin 'yeşilinden' vereyim mi abime?
Tabii insanın ağırına gidiyor. Zamanında, FETÖ'nün Zaman'a 10 Kasım'da aldığı tam sayfa ilan nedeniyle ortalığı yıkan muhafazakâr aydınların ekserisi Kocaeli'deki mevlid faciasına karşı sessizliğini koruyor. Çünkü bu aydınlarımız aynı zamanda hükümete de yakın isimler. Kemalizme karşı muamele 'hükümetin dahli olabilecekler' ve 'düşmanlarının dahli olanlar' olarak değişiyor demek ki. Yahut da dertleri kemalizme karşı olmak falan değildi. 'Dindarları gaza getirmek'le ilgiliydi. (Eskisi kadar hüsnüzan edemiyorum. Yaşım artık kırkı geçtiği için olabilir mi?)
Neyse. Bundan da kötüsü Kocaeli'deki facianın daha yukarılardan tertip edilmiş olması. Aynen. Yani daha büyük bir organizasyonun pilot bölgesi olabilir Kocaeli. Hafazanallah. Vali bu kararı inisiyatifiyle almamış olabilir. Müftü de 'büyük yerlerden gelen emir nedeniyle' bu işte böyle gayrete gelmiş bulunabilir. İnsan her komplo teorisine ihtimal vermeye başlıyor giderek. Zira hükümet bir süredir kemalizme doğru kalça kırmaya başlamıştı. Yaşananın MHP etkisi olduğunu söyleyenler de var. Fakat MHP için bile büyük bir iş bu. Daha yukarısı... Devletin içindeki asıl devlet sanki... Evet. O şey her neyse Erdoğan'ı da ikna etmiş gibi hissettiriyor. Oradan da bağlantı kurdukları bütün damarlara aynı eğilim şırınga ediliyor. Hepsi hep beraber dindarlarla Atatürk arasındaki mesafeyi kapatmaya çalışıyorlar. (Hatta cuma hutbesinin içeriği bile mü'minleri birşeylere hazırlıyor gibiydi.) En doğrusunuysa Allah bilir.
Mürşidim Mektubat'taki Hakikat Çekirdekleri'nde diyor ki: "Fert mütekellim-i vahde olsa, müsamahası ve fedakârlığı amel-i salihtir; mütekellim-i maalgayr olsa hıyanettir, amel-i tâlihtir. Bir şahıs kendi namına hazm-ı nefis eder, tefahur edemez; millet namına tefahur eder, hazm-ı nefis edemez." Yani, hiçkimse, başkasının adına affedicilikte bulunamaz. Yahut yine başkasının adına fedakârlık taslayamaz. Ya? Ancak kendi adına, şahsı namına affedebilir, fedakârlıkta bulunabilir. Ahmed, Mehmed'in rızası rağmına, parasından sadaka dağıtamaz. Ali, Veli'nin gönlü olmadıkça, evinde misafir ağırlayamaz. Kimse diğerinin adına vazgeçme yetkisine sahip değildir. Eğer bir kul hakkına girilmişse, o hakkı bağışlayacak olan, hakkına girilenin bizzat kendisidir. Yoksa çevresindekiler onun adına bağış yapamazlar. Bu tek kişide bile böyledir. Hele bir de mevzu milletin tamamı olsa... Onda helalliği kim verebilir?
Sözgelimi: İskilipli Atıf Hoca merhumun kanını kim helal edebilir? Erbilli Esad Efendi merhumun hakkını kim helal edebilir? Süleyman Hilmi Tunahan Efendi'nin çektiklerini kim helal edebilir? Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin yaşadıklarını kim helal edebilir? Şeyh Said-i Nakşibendî'nin şehadetini kim helal edebilir? Dersim'de katledilenlerin hakkını kim helal edebilir? Şapka takmadığı için asılanların hakkını kim helal edebilir? 18 sene okunmayan ezanın hakkını kim helal edebilir? Yasaklanan İslam harflerinin hakkını kim helal edebilir? Kapanan medreselerin, tekkelerin, türbelerin hakkını kim helal edebilir? Tek Parti Dönemi boyunca bu millete edilmiş sayısız zulmü, gadri, eziyeti, bizzat yaşayanların ruh-i muazzezleri dışında, kim helal edebilir? Kim böyle birşeye cesaret edebilir? Kim-nasıl bu helalleşmeyi bürokrasi marifetiyle 'oldu-bitti' yapmakla çözer? Kim buna cesaret eder?
Fakat, maalesef, en muhafazakâr saydığımız hükümetler bile, kuyunun başında biraz oturunca, tıpkı içmeleri yasak sudan içen İsrailoğulları gibi, kollarını iki yana açıyorlar: “Bugün bizim Câlût ve ordusuyla savaşacak gücümüz kalmadı!” diyorlar. Halbuki, ayet devamında onları değil, ötekileri övüyor: "Allah'a kavuşacaklarını bilenler ise dediler ki: Nice küçük topluluklar, Allah'ın izniyle, nice kalabalık topluluklara üstün gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir."
Sabır sadece musibete gösterilmez. Sabır sadece ibadete gösterilmez. Sabır sadece mâsiyete gösterilmez. Sabır husumeti de kapsar. Mü'min düşmanlığında da sabırlıdır. Yani sebatkârdır. Sabittir. Mesela Bediüzzaman Hazretlerine göre 'garp husumeti baki kalmalı'dır. Çünkü, İslam'ın ittihadına, uhuvvetin inkişafına sebeptir. Hem Kur'an da birçok ayetinde 'kâfirleri dost edinmemek' hususunda uyarmıştır. Zira bu dostluk duruşumuzu da zayıflatır. Bu sadedden olarak, Kastamonu Lahikası'nda, mürşidim, 'geçen Ramazan-ı Şerifte, Ehl-i Sünnetin selâmet ve necatı için edilen pek çok duaların şimdilik âşikâre kabulleri görünmemesi' şeklindeki bir müşkile şöyle izahat verir:
"Bu asırdaki ehl-i İslâmın fevkalâde safderunluğu ve dehşetli cânileri de âlicenâbâne affetmesi; ve bir tek haseneyi, binler seyyiatı işleyen ve binler mânevî ve maddî hukuk-u ibâdı mahveden adamdan görse, ona bir nevi taraftar çıkmasıdır. Bu suretle, ekall-i kalîl olan ehl-i dalâlet ve tuğyan, safdil taraftarla ekseriyet teşkil ederek, ekseriyetin hatâsına terettüp eden musibet-i âmmenin devamına ve idamesine, belki teşdidine kader-i İlâhiyeye fetva verirler; 'Biz buna müstehakız' derler. Evet, elması bildiği (âhiret ve iman gibi) halde, yalnız zaruret-i kat'iye suretinde şişeyi (dünya ve mal gibi) ona tercih etmek ruhsat-ı şer'iye var. Yoksa, küçük bir ihtiyaçla veya hevesle veya tamâh ve hafif bir korkuyla tercih edilse, eblehâne bir cehalet ve hasârettir, tokata müstehak eder. Hem âlicenâbâne affetmek ise, yalnız kendine karşı cinayetini affedebilir. Kendi hakkından vazgeçse hakkı var; yoksa başkalarının hukukunu çiğneyen cânilere afüvkârâne bakmaya hakkı yoktur, zulme şerik olur."
23 senedir tek başımıza sürdürdüğümüz iktidara rağmen hâlâ Anıtkabir kapısında dikilmemiz mağlubiyetin en sarih tezahürüdür. Dindar bir kimse olarak bildiğim Ergün Yıldırım Hoca'nın da şöyle bir paylaşımını gördüm dün:
"Atatürk dini inkar etmedi, sert laiklik uyguladı. Yeni din de ihdas etmedi. Kemalistler onun adına amentü icat ettiler. Kemalistler, Atatürk'ü tamamen batıcı ve din karşıtı yorumladılar. Biz neden Atatürk'e kemalistlerle bakalım ki? Her 10 Kasım'da Kuzey Koreli olmanın manası nedir? Atatürk mü 'Böyle yapın' dedi? Hayır. Bunun yerine mevlit ile anmak daha insani. İsteyen gider, isteyen gitmez. Atatürk üzerinden devlet ile dini çatıştıranların siyasetinden kurtulmalıyız artık. Maalesef aşırı Atatürk karşıtları da farklı biçimde bunu yapıyor. Aşırı yorumları ile onlar da 'karşı kemalizm!' Murat Bardakçı neden Atatürk ile sürekli kavgalı olmamızı istiyor? Hayatı devlet ile geçmiş birisi bunu neden yapar? İki seçeneğimiz var: Ya Atatürk devlet ile özdeş olmaktan çıkarılmalı ya da Atatürk bu milletin inancı ve kültürü ile barışık biçimde yorumlanmalı. Bunu yapmadıkça Atatürk etrafında yürüyen bu anlamsız çekişme ve çatışmanın bitmesi zor."
Eh, evet, kızıl kemalizmin ardından bir de 'yeşil kemalizm'le muhatap olacağız gibi görünüyor arkadaşlar. Gerçi bu yeşili kızılından da beter. Çünkü daha çok gövdenin içinde. Mustafa Kemal'e karşı, yaşananları unutmayı teklif ederek, affedici bakmayı öğütlüyor. Barışmayı salık veriyor. Bediüzzaman Hazretleri yukarıda ne dedi peki: "Kendi hakkından vazgeçse hakkı var; yoksa başkalarının hukukunu çiğneyen cânilere afüvkârâne bakmaya hakkı yoktur, zulme şerik olur." Zulme şerik olmak az tehdit midir? Değildir. Fakat bu zamanın dindarında da bir haller var. Dünyevî faydalar uğruna kimliğini oluşturan haklı düşmanlıkları da gömmeyi mâkul görüyorlar. Ne diyelim? Allah sonumuzu hayreylesin. Ve fakat azmimiz kat'îdir. Kemalizm bize hangi sûretle gelirse gelsin, ister AK Parti sûretini giysin, ona tokadımızı hiç düşünmeden vuracağız. Şüphesiz bizden evvel tokatlayacak olan da Mevlâ Teala'dır. 'Tokata müstehak eder!' demedi mi mübarek mürşidim? Bu işe gönül verenler de illa beklesinler. Hüda Sadıku'l-Vaad'dir. 23 senelik gayreti süfyaniyete peşkeş çekenler, elbette, en acı pişmanlıkları da kalplerinde hissedecekler.
Neyse. Bundan da kötüsü Kocaeli'deki facianın daha yukarılardan tertip edilmiş olması. Aynen. Yani daha büyük bir organizasyonun pilot bölgesi olabilir Kocaeli. Hafazanallah. Vali bu kararı inisiyatifiyle almamış olabilir. Müftü de 'büyük yerlerden gelen emir nedeniyle' bu işte böyle gayrete gelmiş bulunabilir. İnsan her komplo teorisine ihtimal vermeye başlıyor giderek. Zira hükümet bir süredir kemalizme doğru kalça kırmaya başlamıştı. Yaşananın MHP etkisi olduğunu söyleyenler de var. Fakat MHP için bile büyük bir iş bu. Daha yukarısı... Devletin içindeki asıl devlet sanki... Evet. O şey her neyse Erdoğan'ı da ikna etmiş gibi hissettiriyor. Oradan da bağlantı kurdukları bütün damarlara aynı eğilim şırınga ediliyor. Hepsi hep beraber dindarlarla Atatürk arasındaki mesafeyi kapatmaya çalışıyorlar. (Hatta cuma hutbesinin içeriği bile mü'minleri birşeylere hazırlıyor gibiydi.) En doğrusunuysa Allah bilir.
Mürşidim Mektubat'taki Hakikat Çekirdekleri'nde diyor ki: "Fert mütekellim-i vahde olsa, müsamahası ve fedakârlığı amel-i salihtir; mütekellim-i maalgayr olsa hıyanettir, amel-i tâlihtir. Bir şahıs kendi namına hazm-ı nefis eder, tefahur edemez; millet namına tefahur eder, hazm-ı nefis edemez." Yani, hiçkimse, başkasının adına affedicilikte bulunamaz. Yahut yine başkasının adına fedakârlık taslayamaz. Ya? Ancak kendi adına, şahsı namına affedebilir, fedakârlıkta bulunabilir. Ahmed, Mehmed'in rızası rağmına, parasından sadaka dağıtamaz. Ali, Veli'nin gönlü olmadıkça, evinde misafir ağırlayamaz. Kimse diğerinin adına vazgeçme yetkisine sahip değildir. Eğer bir kul hakkına girilmişse, o hakkı bağışlayacak olan, hakkına girilenin bizzat kendisidir. Yoksa çevresindekiler onun adına bağış yapamazlar. Bu tek kişide bile böyledir. Hele bir de mevzu milletin tamamı olsa... Onda helalliği kim verebilir?
Sözgelimi: İskilipli Atıf Hoca merhumun kanını kim helal edebilir? Erbilli Esad Efendi merhumun hakkını kim helal edebilir? Süleyman Hilmi Tunahan Efendi'nin çektiklerini kim helal edebilir? Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin yaşadıklarını kim helal edebilir? Şeyh Said-i Nakşibendî'nin şehadetini kim helal edebilir? Dersim'de katledilenlerin hakkını kim helal edebilir? Şapka takmadığı için asılanların hakkını kim helal edebilir? 18 sene okunmayan ezanın hakkını kim helal edebilir? Yasaklanan İslam harflerinin hakkını kim helal edebilir? Kapanan medreselerin, tekkelerin, türbelerin hakkını kim helal edebilir? Tek Parti Dönemi boyunca bu millete edilmiş sayısız zulmü, gadri, eziyeti, bizzat yaşayanların ruh-i muazzezleri dışında, kim helal edebilir? Kim böyle birşeye cesaret edebilir? Kim-nasıl bu helalleşmeyi bürokrasi marifetiyle 'oldu-bitti' yapmakla çözer? Kim buna cesaret eder?
Fakat, maalesef, en muhafazakâr saydığımız hükümetler bile, kuyunun başında biraz oturunca, tıpkı içmeleri yasak sudan içen İsrailoğulları gibi, kollarını iki yana açıyorlar: “Bugün bizim Câlût ve ordusuyla savaşacak gücümüz kalmadı!” diyorlar. Halbuki, ayet devamında onları değil, ötekileri övüyor: "Allah'a kavuşacaklarını bilenler ise dediler ki: Nice küçük topluluklar, Allah'ın izniyle, nice kalabalık topluluklara üstün gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir."
Sabır sadece musibete gösterilmez. Sabır sadece ibadete gösterilmez. Sabır sadece mâsiyete gösterilmez. Sabır husumeti de kapsar. Mü'min düşmanlığında da sabırlıdır. Yani sebatkârdır. Sabittir. Mesela Bediüzzaman Hazretlerine göre 'garp husumeti baki kalmalı'dır. Çünkü, İslam'ın ittihadına, uhuvvetin inkişafına sebeptir. Hem Kur'an da birçok ayetinde 'kâfirleri dost edinmemek' hususunda uyarmıştır. Zira bu dostluk duruşumuzu da zayıflatır. Bu sadedden olarak, Kastamonu Lahikası'nda, mürşidim, 'geçen Ramazan-ı Şerifte, Ehl-i Sünnetin selâmet ve necatı için edilen pek çok duaların şimdilik âşikâre kabulleri görünmemesi' şeklindeki bir müşkile şöyle izahat verir:
"Bu asırdaki ehl-i İslâmın fevkalâde safderunluğu ve dehşetli cânileri de âlicenâbâne affetmesi; ve bir tek haseneyi, binler seyyiatı işleyen ve binler mânevî ve maddî hukuk-u ibâdı mahveden adamdan görse, ona bir nevi taraftar çıkmasıdır. Bu suretle, ekall-i kalîl olan ehl-i dalâlet ve tuğyan, safdil taraftarla ekseriyet teşkil ederek, ekseriyetin hatâsına terettüp eden musibet-i âmmenin devamına ve idamesine, belki teşdidine kader-i İlâhiyeye fetva verirler; 'Biz buna müstehakız' derler. Evet, elması bildiği (âhiret ve iman gibi) halde, yalnız zaruret-i kat'iye suretinde şişeyi (dünya ve mal gibi) ona tercih etmek ruhsat-ı şer'iye var. Yoksa, küçük bir ihtiyaçla veya hevesle veya tamâh ve hafif bir korkuyla tercih edilse, eblehâne bir cehalet ve hasârettir, tokata müstehak eder. Hem âlicenâbâne affetmek ise, yalnız kendine karşı cinayetini affedebilir. Kendi hakkından vazgeçse hakkı var; yoksa başkalarının hukukunu çiğneyen cânilere afüvkârâne bakmaya hakkı yoktur, zulme şerik olur."
23 senedir tek başımıza sürdürdüğümüz iktidara rağmen hâlâ Anıtkabir kapısında dikilmemiz mağlubiyetin en sarih tezahürüdür. Dindar bir kimse olarak bildiğim Ergün Yıldırım Hoca'nın da şöyle bir paylaşımını gördüm dün:
"Atatürk dini inkar etmedi, sert laiklik uyguladı. Yeni din de ihdas etmedi. Kemalistler onun adına amentü icat ettiler. Kemalistler, Atatürk'ü tamamen batıcı ve din karşıtı yorumladılar. Biz neden Atatürk'e kemalistlerle bakalım ki? Her 10 Kasım'da Kuzey Koreli olmanın manası nedir? Atatürk mü 'Böyle yapın' dedi? Hayır. Bunun yerine mevlit ile anmak daha insani. İsteyen gider, isteyen gitmez. Atatürk üzerinden devlet ile dini çatıştıranların siyasetinden kurtulmalıyız artık. Maalesef aşırı Atatürk karşıtları da farklı biçimde bunu yapıyor. Aşırı yorumları ile onlar da 'karşı kemalizm!' Murat Bardakçı neden Atatürk ile sürekli kavgalı olmamızı istiyor? Hayatı devlet ile geçmiş birisi bunu neden yapar? İki seçeneğimiz var: Ya Atatürk devlet ile özdeş olmaktan çıkarılmalı ya da Atatürk bu milletin inancı ve kültürü ile barışık biçimde yorumlanmalı. Bunu yapmadıkça Atatürk etrafında yürüyen bu anlamsız çekişme ve çatışmanın bitmesi zor."
Eh, evet, kızıl kemalizmin ardından bir de 'yeşil kemalizm'le muhatap olacağız gibi görünüyor arkadaşlar. Gerçi bu yeşili kızılından da beter. Çünkü daha çok gövdenin içinde. Mustafa Kemal'e karşı, yaşananları unutmayı teklif ederek, affedici bakmayı öğütlüyor. Barışmayı salık veriyor. Bediüzzaman Hazretleri yukarıda ne dedi peki: "Kendi hakkından vazgeçse hakkı var; yoksa başkalarının hukukunu çiğneyen cânilere afüvkârâne bakmaya hakkı yoktur, zulme şerik olur." Zulme şerik olmak az tehdit midir? Değildir. Fakat bu zamanın dindarında da bir haller var. Dünyevî faydalar uğruna kimliğini oluşturan haklı düşmanlıkları da gömmeyi mâkul görüyorlar. Ne diyelim? Allah sonumuzu hayreylesin. Ve fakat azmimiz kat'îdir. Kemalizm bize hangi sûretle gelirse gelsin, ister AK Parti sûretini giysin, ona tokadımızı hiç düşünmeden vuracağız. Şüphesiz bizden evvel tokatlayacak olan da Mevlâ Teala'dır. 'Tokata müstehak eder!' demedi mi mübarek mürşidim? Bu işe gönül verenler de illa beklesinler. Hüda Sadıku'l-Vaad'dir. 23 senelik gayreti süfyaniyete peşkeş çekenler, elbette, en acı pişmanlıkları da kalplerinde hissedecekler.
31 Ekim 2025 Cuma
Altay tankı Kur'an'da geçiyor mu?
Bizi aptallaştıran hasma karşı hüsnüzannımızdır. Ancak bir aptal düşmanına karşı hüsnüzan eder. Ve başına gelecek felaketlere böylece davetiye çıkarır. Aslolan tedbirli olmaktır. Tetikte durmaktır. Hazırlıktır. O yüzden ârifane denilmiştir ki: "Su uyur düşman uyumaz." Burada zikredilen 'su' içilen su manasına değil 'asker' demektir. (Nitekim 'subaşı' da 'komutan' manasınadır.) Yani "Senin askerini uyku tutar, gaflet gösterir, dalgınlaşır, ama düşmanını 'hiç uyumaz gibi' düşüneceksin!" öğütlemektir. Ecdadımızın bize öğrettiği feraset budur.
Mü'mine yakışan da budur. Fakat, maalesef, hümanizm-liberalizm rüzgârlarıyla öyle saflaşmalar, aptallaşmalar, ahmaklaşmalar yaşanmaktadır ki bugün, vaktiyle kırk hançeri yenmiş kalleşe bile, "Bize saldırmazlar artık caanııım!" şeklinde bakılabilmektedir. Elbette, bu ham halimizden razı olmayan Rabbimiz de, bizi düşmanımız eliyle hırpalar-hırpalamıştır. Evet, zira, yine bu manayı destekler mahiyette söylenmiştir ki: “Zâlim yeryüzünde Allah’ın adâletidir. Allah onunla intikâm alır. Sonra ondan da intikâmını alır.” (bk. Keşfu’l-Hafâ, 2/64)
Cüneyt Zapsu'nun 2023 yılında MİAD'da (Malatyalı İşadamları Derneği) yaptığı konuşma da mezkûr hakikati doğrular niteliktedir:
"Ben, Sayın Cumhurbaşkanımız ile beraber, çok yakın çalıştım. İlk başlarda hele, neredeyse günde 18-19 saat. O sıralar anlaşamadığım bir tane önemli husus vardı. 2000’li yılların başları işte. Ben diyordum ki: 'Parayı savunma sanayiine değil, şuralara yatıralım.' Haklı çıktı. Hem de öyle haklı çıktı ki. Bunu da açıkça söyleyeyim. Ben bu kadar böyle anti-militarist, globalist bir adamım, haklı çıktı. Çünkü bizim şu anda savunma sanayimiz bu durumda. Tâ o zamanlar yatırımlar başladı. Rahmetli babam söylerdi. 'Ya baba komplo teorileri bunlar...' diye düşünüyordum. Babam, özür dilerim, öyle değil. Paramparça ederlerdi. 'Lübnan, Suriye, Irak, Libya... Bir de Türkiye...' derlerdi. Olur biterdi."
Cüneyt Zapsu'nun dikkatimizi çektiği 'yanılgı' aslında 'liberal emperyalizm'in bütün dünyaya zerkettiği bir afyondur. Batı, Asya'ya-Afrika'ya karşı, sadece kendi gücüne güvenmez asla. Ya? Bir de muhataplarının güçsüzlüğüne güvenir. Eğer onları silahsızlanmaya ikna ederse güçsüzleştirebilecektir de. Bu yüzden siyasetini bir 'barış ülküsü' olarak lanse eder. Öyle ki, işgal ânı gelip çatıncaya kadar, hedef tahtasındaki nâdânlar, kendilerine kurşun atılacağına dahi inanmazlar. (CHP ex-başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun, S-400 hava savunma sistemlerinin alınmasına itiraz ederek, "Bize kim saldıracak?" diye sormasını hatırlayalım.) Hatta tornalarından geçen 'ismi müslüman' aydınlara nazar edin. Genelde savunma sanayiine kötü gözle bakarlar. Heba görürler. Sanki askerî harcamaların tamamı boşa gitmektedir. Hepsi yanlış yerlere sarfedilen kaynaklardır. Çöpe giden paralardır. Böyle görür-gösterirler. Batı, işte bu kem kayıtsızlığı sömüreceklerine enjekte ederse, artık iklimi hazırlamış demektir. Sonrasını, Allah memleketimizi de bilâd-ı İslam'ı da korusun çok, yaşayarak görürsünüz.
Üstelik 'savunma sanayiine harcananların boşa gittiği' iddiası nasslarımız itibariyle de yanlıştır. Yanlışlanmaktadır. Yani imanımıza zıttır. Evet. Zira, Cenab-ı Hak, Enfâl sûre-i celilesinin 60. ayetinde kısa bir mealiyle buyurmaktadır ki: "Onlara karşı gücünüzün yettiği her türlü kuvveti ve savaş için eğitilmiş atları hazırlayın—tâ ki, bunlarla Allah'ın düşmanını ve sizin düşmanınızı ve bunlardan başka Allah'ın bildiği, sizin ise bilemediğiniz düşmanlarınızı korkutasınız. Siz Allah yolunda ne harcarsanız, hiçbir haksızlık yapılmadan, onun karşılığı size ödenir."
Bakınız, ayet-i kerime itibariyle, savunma sanayii müslümanlara Allah'ın emridir. Ve Altay tankını üretmek de 'savaş için eğitilmiş atlar hazırlamak' mesabesindedir. (Ki mezkûr ayete benzer içerikte daha birçok ayet-i kerime de bulunmaktadır.) Hem de Rabbimiz ayetin ahirinde buyurmaktadır ki: "Karşılığı size ödenir!" Yani, sanki, böylesi çabaların da 'tam aksini savunur argümanlarla' engelleneceğini yahut da 'engellenilmeye çalışılacağını' haber verir gibi, "Böyle gayelere harcadığınızı asla ziyan etmem. Size fazla fazlasıyla döner. Kazandırır..." manası buyrulmaktadır. Nitekim bugün, yüzbin elhamdülillah, Türkiye'nin gelişen savunma sanayii, 'ihracaatından en çok para kazandığı' kalemlerden birisi haline gelmiştir. İlaveten, savunma sanayiinde yaşanan gelişmeler, diğer kalemlerde de çok berekete sebep olmaktadır.
Ayet bizim ayetimiz. Mana bizim manamız. Sır bizim sırrımız. Fakat gavurlar arkasını daha gayretli kovalıyorlar. Âlem-i İslam'a "Boşver bu işleri. Önemli(!) şeylere bak!" derken, kendileri, hiç durmadan silah üretiyorlar. Üretimlerinin çok bereketini de ticaretlerinde-siyasetlerinde görüyorlar. Hatta, Cüneyt Zapsu gibi zekâvetli isimler bile, itiraflarıyla, narkozun etkisinden ancak yıllar sonra ayılabiliyorlar.
Mü'mine yakışan da budur. Fakat, maalesef, hümanizm-liberalizm rüzgârlarıyla öyle saflaşmalar, aptallaşmalar, ahmaklaşmalar yaşanmaktadır ki bugün, vaktiyle kırk hançeri yenmiş kalleşe bile, "Bize saldırmazlar artık caanııım!" şeklinde bakılabilmektedir. Elbette, bu ham halimizden razı olmayan Rabbimiz de, bizi düşmanımız eliyle hırpalar-hırpalamıştır. Evet, zira, yine bu manayı destekler mahiyette söylenmiştir ki: “Zâlim yeryüzünde Allah’ın adâletidir. Allah onunla intikâm alır. Sonra ondan da intikâmını alır.” (bk. Keşfu’l-Hafâ, 2/64)
Cüneyt Zapsu'nun 2023 yılında MİAD'da (Malatyalı İşadamları Derneği) yaptığı konuşma da mezkûr hakikati doğrular niteliktedir:
"Ben, Sayın Cumhurbaşkanımız ile beraber, çok yakın çalıştım. İlk başlarda hele, neredeyse günde 18-19 saat. O sıralar anlaşamadığım bir tane önemli husus vardı. 2000’li yılların başları işte. Ben diyordum ki: 'Parayı savunma sanayiine değil, şuralara yatıralım.' Haklı çıktı. Hem de öyle haklı çıktı ki. Bunu da açıkça söyleyeyim. Ben bu kadar böyle anti-militarist, globalist bir adamım, haklı çıktı. Çünkü bizim şu anda savunma sanayimiz bu durumda. Tâ o zamanlar yatırımlar başladı. Rahmetli babam söylerdi. 'Ya baba komplo teorileri bunlar...' diye düşünüyordum. Babam, özür dilerim, öyle değil. Paramparça ederlerdi. 'Lübnan, Suriye, Irak, Libya... Bir de Türkiye...' derlerdi. Olur biterdi."
Cüneyt Zapsu'nun dikkatimizi çektiği 'yanılgı' aslında 'liberal emperyalizm'in bütün dünyaya zerkettiği bir afyondur. Batı, Asya'ya-Afrika'ya karşı, sadece kendi gücüne güvenmez asla. Ya? Bir de muhataplarının güçsüzlüğüne güvenir. Eğer onları silahsızlanmaya ikna ederse güçsüzleştirebilecektir de. Bu yüzden siyasetini bir 'barış ülküsü' olarak lanse eder. Öyle ki, işgal ânı gelip çatıncaya kadar, hedef tahtasındaki nâdânlar, kendilerine kurşun atılacağına dahi inanmazlar. (CHP ex-başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun, S-400 hava savunma sistemlerinin alınmasına itiraz ederek, "Bize kim saldıracak?" diye sormasını hatırlayalım.) Hatta tornalarından geçen 'ismi müslüman' aydınlara nazar edin. Genelde savunma sanayiine kötü gözle bakarlar. Heba görürler. Sanki askerî harcamaların tamamı boşa gitmektedir. Hepsi yanlış yerlere sarfedilen kaynaklardır. Çöpe giden paralardır. Böyle görür-gösterirler. Batı, işte bu kem kayıtsızlığı sömüreceklerine enjekte ederse, artık iklimi hazırlamış demektir. Sonrasını, Allah memleketimizi de bilâd-ı İslam'ı da korusun çok, yaşayarak görürsünüz.
Üstelik 'savunma sanayiine harcananların boşa gittiği' iddiası nasslarımız itibariyle de yanlıştır. Yanlışlanmaktadır. Yani imanımıza zıttır. Evet. Zira, Cenab-ı Hak, Enfâl sûre-i celilesinin 60. ayetinde kısa bir mealiyle buyurmaktadır ki: "Onlara karşı gücünüzün yettiği her türlü kuvveti ve savaş için eğitilmiş atları hazırlayın—tâ ki, bunlarla Allah'ın düşmanını ve sizin düşmanınızı ve bunlardan başka Allah'ın bildiği, sizin ise bilemediğiniz düşmanlarınızı korkutasınız. Siz Allah yolunda ne harcarsanız, hiçbir haksızlık yapılmadan, onun karşılığı size ödenir."
Bakınız, ayet-i kerime itibariyle, savunma sanayii müslümanlara Allah'ın emridir. Ve Altay tankını üretmek de 'savaş için eğitilmiş atlar hazırlamak' mesabesindedir. (Ki mezkûr ayete benzer içerikte daha birçok ayet-i kerime de bulunmaktadır.) Hem de Rabbimiz ayetin ahirinde buyurmaktadır ki: "Karşılığı size ödenir!" Yani, sanki, böylesi çabaların da 'tam aksini savunur argümanlarla' engelleneceğini yahut da 'engellenilmeye çalışılacağını' haber verir gibi, "Böyle gayelere harcadığınızı asla ziyan etmem. Size fazla fazlasıyla döner. Kazandırır..." manası buyrulmaktadır. Nitekim bugün, yüzbin elhamdülillah, Türkiye'nin gelişen savunma sanayii, 'ihracaatından en çok para kazandığı' kalemlerden birisi haline gelmiştir. İlaveten, savunma sanayiinde yaşanan gelişmeler, diğer kalemlerde de çok berekete sebep olmaktadır.
Ayet bizim ayetimiz. Mana bizim manamız. Sır bizim sırrımız. Fakat gavurlar arkasını daha gayretli kovalıyorlar. Âlem-i İslam'a "Boşver bu işleri. Önemli(!) şeylere bak!" derken, kendileri, hiç durmadan silah üretiyorlar. Üretimlerinin çok bereketini de ticaretlerinde-siyasetlerinde görüyorlar. Hatta, Cüneyt Zapsu gibi zekâvetli isimler bile, itiraflarıyla, narkozun etkisinden ancak yıllar sonra ayılabiliyorlar.
Hülasa: Batı'nın fiilî işgalinden önceki bela, Duhân sûresinde anılan duman gibi, her tarafa sirayet ettirdiği bu 'kafa yapıcı tütsü'dür arkadaşım. Sarhoşluğudur. Kandırmışlığıdır. Ağır uykusudur. Müslümanlar, mezkûr hümanist-liberal telkin sebebiyle, gözlerini kolay kolay gerçeğe açamazlar. Başlarını kaldırıp gidişata bakamazlar. İşte, belki, bu tehlikeyi sezdiği için de biraz, Bediüzzaman Hazretleri, şöyle ikaz etmiştir bizleri: "Şark husumeti, İslâm inkişafını boğuyordu; zâil oldu ve olmalı. Garp husumeti, İslâmın ittihadına, uhuvvetin inkişafına en müessir sebeptir; bâki kalmalı!" Evet. Hakikat! Kâfirlere düşmanlık uyandırıcıdır. Husumetini diri tut arkadaşım. Ki gözlerini uyku tutmasın.
28 Ekim 2025 Salı
Kazanınca 'Türk' oluyoruz kaybedince 'Türkiye...'
Türkiye'de yeni yeni alınganlıklar türedi. Mesela: 'Türk sineması' yerine 'Türkçe sinema' veya 'Türkiye sineması' derseniz kimi Türkçüler sizi taşlıyorlar. Bunu 'Türklüğe husumete' yoruyorlar. Ben öyle anlamıyorum. Çünkü Türkiye'yi sadece Türk unsurundan ibaret olmayan halita şeklinde görüyorum. Burada yapılan şeyler, evet, ağırlıkla 'Türkçe' oluyor fakat sadece 'Türkî' olmuyor. Nitekim bunun üzerine yazılmış makaleler de var. Türk sinemasının içinde birçok Kürt, Çerkes, Arab, Arnavut vs. öğe de barınıyor. Öyle analım-anmayalım. Varolduklarını biliyoruz. Şivesinden, giysisinden, âdetinden bu öğenin de 'Türkiye sinemasına' dahil edildiğini okuyoruz.
O yüzden 'Türk sineması' demek yerine 'Türkiye sineması' demeyi tercih ediyoruz. Husumet etmiyoruz. (En azından benim böyle bir niyetim yok.) Kardeşane bir fikirle isabet ediyoruz. Mehmed Niyazi Hoca merhum da, bir söyleşisinde, efsanesi Malazgirt savaşına dayandırılan Türk bayrağının 'aynı zamanda Kürt-Arab bayrağı da sayılması gerektiğini' söylemişti. (Mehmed Niyazi Hoca'yı müslüman Türkçüler herhalde tanır severler.) Çünkü, savaşan o mübarek orduda çok sayıda Kürt de vardı, Arap da vardı. Eğer efsane hakikatse, yani şüheda kanı akıp biriktiyse, o kırmızılıkta ayla yıldız yansıdıysa, Arapların-Kürtlerin kanı siyah değildir, onlar da vardır.
Üstelik "Türkiyeli değil Türküüüüm!" deme meraklıları da, iş sıkıya geldiğinde, 'Türkiye' demeyi ihmal etmiyorlar. Geçen Erhan Afyoncu'ya takıldığım mevzu mesela. Evet. Twitine 'manşet' atıyor: "Türkiye yaşlanıyor!" Mesud Özil, yıllar önce, Alman milli takımını bırakırken şöyle bir cümle yazmıştı: "Kazanınca Alman kaybedince göçmen oluyorum!" Bizimki de o hesap. Dayağı beraber yiyoruz. Her güçlüğü beraber çekiyoruz. Cihadı beraber ediyoruz. Fakat iş 'iyi sonuçların sahibini açıklamaya' geldiğinde manşetler değişiyor. Hani Risale-i Nur'da Arapça bir deyim anıyor Bediüzzaman Hazretleri: "Musibet geldikçe bana bağırıyorlar. Tatlı yendikçe Cündüb çağrılıyor." Kavmi hakkında 'Türkiyeli' kelimesinden alınacak kadar hamiyet(!) sahibi Erhan Afyoncu bile, nasıl oluyorsa, kaybederken hiç oralı olmuyor. "Türkler yaşlanıyor!" demiyor da "Türkiye yaşlanıyor!" diyor. Acaba tesbitin menfiyetinden mi? Ki devamı şöyle mesajının:
"Türkiye nüfus meselesinde dönülemez bir kâbusa doğru gidiyor. Nüfus artış hızımız durma noktasına geldi. Doğurganlık hızımızın nüfusun yenilenme düzeyi olan 2.1'in altına inmesi nüfusun yaşlanma eğilimimine girdiğini gösterir. Türkiye'nin doğurganlık hızının 1.48'e inmesi ise nüfusumuzun yaşlanmasının çok hızlandığına işaret ediyor. 1970'lerde Avrupa Birliği ve OECD ülkelerinde doğurganlık hızı 2-3 çocuk civarındayken, Türkiye'nin doğurganlık hızı 5 çocuğun üzerindeydi. 2000'de Türkiye'nin doğurganlık hızı 2.49, OECD ülkelerinin ortalaması 1.83, Avrupa Birliği ortalaması ise 1.44'tü. Bu yıllarda Türkiye çok iyi durumdaydı. Genç nüfusuyla öne çıkıyordu. 2023'te Avrupa Birliği ülkelerinin doğurganlık hızı ortalaması 1.39'a, Türkiye'ninki ise 1.51'e düştü. 2024'te ise doğurganlık hızımız 1.48'e kadar düştü. Türkiye'nin en önemli meselesi nüfustur."
Hocanın paylaşımına elbette hakveriyoruz. Nüfus meselesi mühimdir. Fakat bir şerh düşmeden edemiyoruz. Zira, bizce, her meselenin altındaki mesele, her nedenin altındaki neden, her derdin altındaki dert, 'iman'dır. "Milletin kalp hastalığı zaaf-ı diyanettir." İman zaafiyeti nedeniyle Türkiye, veya gönülleri olsun Türkler, bereketlerini kaybetmişlerdir. Eskiden sürekli harpte-darpte olunduğu halde, maşaallah, bu topraklarda nüfus krizi yaşamamıştır. Böylesi bir durağanlığa uğranılmamıştır. Ancak şimdi, "Yurtta sulh, cihanda sulh!" şartları sağlandığı halde, kimse çocuk sahibi olmak, hatta evlenmek, evlenirse de evli kalmak istememektedir. Nüfus krizi sorunun görünüşlerinden-sonuçlarından birisidir sadece. Asıl mesele Türkiyeli müslümanların eskisi kadar müslüman olamamasıdır.
Jared Diamond'ın "Çöküş: Toplumlar Başarısızlığı ya da Başarıyı Nasıl Seçerler?" isimli eserini yıllar önce okumuştum. Kitapta tarih sahnesinde bir dönem 'çok yüksek medeniyet misalleriyle' varolmuş, sonra 'neredeyse hiç izi kalmayacak şekilde' kaybolmuş, toplumlar inceleniyordu. Sonra da bugünün medeniyetinin ömrünün ne kadara olabileceğine dair çıkarımlar yapılıyordu. İlginç bilgiler vardı. Alıntılarla sizi boğmayayım. Ben, Jared Diamond'ın okumalarında, azaba uğramış kavimlerin kıssalarına benzer şeyler gördüm.
Yani aslında Kur'an-ı Hakîm de, nurlu kıssalarıyla, bize bunu anlatıyordu defaatle. Evet. Hiçkimse "Bir zamanlar biz şöyleydik!" övünmelerine güvenmemeliydi. Bugün ne olduğuna, ne yaptığına, neler yapabileceğine bakmalıydı. Eğer haktan sapılırsa 'dağları oyup sapasağlam evler yapanlar' bile 'korkunç bir sesle' helak edilebilirlerdi. Hatta, yine Kur'an'ın haber verdiği gibi, kendilerine lütfedilen emanete sahip çıkamayanlar da, toplu bir şekilde görevden alınıp yerlerine başkaları getirilebilirdi. Bediüzzaman Hazretlerinin, bu manadaki ayetlerden birisini, İslam'ın sancaktarlığının 'Araplardan Türklere geçmesi bağlamında' değerlendirişi gayet manidardır:
"İşte, ey ehl-i Kur'ân olan şu vatanın evlâtları! Altı yüz sene değil, belki Abbasîler zamanından beri, bin senedir Kur'ân-ı Hakîmin bayraktarı olarak bütün cihana karşı meydan okuyup Kur'ân'ı ilân etmişsiniz. Milliyetinizi Kur'ân'a ve İslâmiyete kal'a yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müthiş tehâcümâtı def ettiniz. Tâ 'Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar Allah'ı sever. Onlar mü'minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı izzetlidirler; Allah yolunda cihad ederler; dil uzatanın kınamasından da korkmazlar. Bu Allah'ın lütfudur ki, dilediğine verir. Allah ise lütuf ve keremi pek geniş olan ve herşeyi hakkıyla bilendir.' (Maide sûresi, 5:54) âyetine güzel bir mâsadak oldunuz. Şimdi Avrupa'nın ve frenk-meşrep münafıkların desiselerine uyup şu âyetin evvelindeki hitaba mâsadak olmaktan çekinmelisiniz ve korkmalısınız."
Tekrar dikkat buyurunuz lütfen. Bahsin ahirinde musırrane şöyle uyarıyor mürşidim: "(...) âyetin evvelindeki hitaba mâsadak olmaktan çekinmelisiniz ve korkmalısınız." Ben, şimdilerde yaşadığımız nüfus krizinin de, mezkûr hikmetler üzerinden okunabileceğini düşünüyorum. Kabul edelim: Kemalizmin Türkiye'ye yaptığı yüzyıllık kötülükle hesaplaşamadık. Herkes putlarını yıktı. Heykellerini kırdı. Kendi diktatörüne sevdasından vazgeçti. Biz hâlâ vazgeçemedik. Veremediğimiz bu imtihanın bedeli olarak artık geriletiliyoruz.
Ne manada geriletiliyoruz? Sanayi değil. Ekonomi değil. Bunlar aşılır. Aşarız da... İşte, evvela hazır misal, nüfus manasında. Türkiye halklarının nüfusu azalıyor. Engel olamıyoruz. Mecburen, tıpkı aynı sorunu yaşayan Avrupa'nın yaptığı gibi, göçmen alıyoruz. Daha da alacağız. Alacağımız göçmenler illa başka tutumlara sahip olacak. Evet. Ve, ne mutlu, kemalizmin zihnî prangalarıyla bağları kurulamayacak. (En azından hepsinde tutmayacak.) Zira bir kere 'Türkiyeli' değiller. Resmi tarih, milli eğitim vs. endoktrinasyonlarına bizim gibi nesillerdir maruz kalmamışlar. Göçmenler olarak adaptasyon konusundaki dezavantajları ikballeri için avantaja dönüşebilir.
Yani, belki de, hem Hakîm hem Kadîr olan Rabbimiz, hikmeti ve kudretiyle, verdiği emaneti koruyamayan bizleri, bu mübarek topraklardan silecek, yerimize başkalarını getirecek. Ancak ümmet-i Muhammede aleyhissalatuvesselam vaadettiği rahmeti şânıyla hepimizi birden azabına uğratmayacak. Birden ortadan kaldırmayacak. Yavaş yavaş, gıdım gıdım, azala azala biteceğiz. Ve nihayet emanetin asıl sahipleri gelip bizim beceremediklerimizi becerecekler. Kemalizmden kurtulacaklar. Filistin'i kurtaracaklar. Tekrar şu cihanın başına İslam'ın sarığını saracaklar. Bu mutlaka olacak. Ahirzaman rivayetleri bunun mutlaka olacağını bize haber veriyor. Fakat bizimle olup olmayacağını söylemiyor. Eh, eğer kendimize çekidüzen vermezsek, herhalde iş bizimle olmayacaktır. Yine de Hüda'nın rahmetinden dileriz ki, mübarek ceddimiz hürmetine, bizi çöllerde mahvettirmesin. Rüşdümüzü tekrar ilham etsin. Âmin. Âmin. Âmin.
O yüzden 'Türk sineması' demek yerine 'Türkiye sineması' demeyi tercih ediyoruz. Husumet etmiyoruz. (En azından benim böyle bir niyetim yok.) Kardeşane bir fikirle isabet ediyoruz. Mehmed Niyazi Hoca merhum da, bir söyleşisinde, efsanesi Malazgirt savaşına dayandırılan Türk bayrağının 'aynı zamanda Kürt-Arab bayrağı da sayılması gerektiğini' söylemişti. (Mehmed Niyazi Hoca'yı müslüman Türkçüler herhalde tanır severler.) Çünkü, savaşan o mübarek orduda çok sayıda Kürt de vardı, Arap da vardı. Eğer efsane hakikatse, yani şüheda kanı akıp biriktiyse, o kırmızılıkta ayla yıldız yansıdıysa, Arapların-Kürtlerin kanı siyah değildir, onlar da vardır.
Üstelik "Türkiyeli değil Türküüüüm!" deme meraklıları da, iş sıkıya geldiğinde, 'Türkiye' demeyi ihmal etmiyorlar. Geçen Erhan Afyoncu'ya takıldığım mevzu mesela. Evet. Twitine 'manşet' atıyor: "Türkiye yaşlanıyor!" Mesud Özil, yıllar önce, Alman milli takımını bırakırken şöyle bir cümle yazmıştı: "Kazanınca Alman kaybedince göçmen oluyorum!" Bizimki de o hesap. Dayağı beraber yiyoruz. Her güçlüğü beraber çekiyoruz. Cihadı beraber ediyoruz. Fakat iş 'iyi sonuçların sahibini açıklamaya' geldiğinde manşetler değişiyor. Hani Risale-i Nur'da Arapça bir deyim anıyor Bediüzzaman Hazretleri: "Musibet geldikçe bana bağırıyorlar. Tatlı yendikçe Cündüb çağrılıyor." Kavmi hakkında 'Türkiyeli' kelimesinden alınacak kadar hamiyet(!) sahibi Erhan Afyoncu bile, nasıl oluyorsa, kaybederken hiç oralı olmuyor. "Türkler yaşlanıyor!" demiyor da "Türkiye yaşlanıyor!" diyor. Acaba tesbitin menfiyetinden mi? Ki devamı şöyle mesajının:
"Türkiye nüfus meselesinde dönülemez bir kâbusa doğru gidiyor. Nüfus artış hızımız durma noktasına geldi. Doğurganlık hızımızın nüfusun yenilenme düzeyi olan 2.1'in altına inmesi nüfusun yaşlanma eğilimimine girdiğini gösterir. Türkiye'nin doğurganlık hızının 1.48'e inmesi ise nüfusumuzun yaşlanmasının çok hızlandığına işaret ediyor. 1970'lerde Avrupa Birliği ve OECD ülkelerinde doğurganlık hızı 2-3 çocuk civarındayken, Türkiye'nin doğurganlık hızı 5 çocuğun üzerindeydi. 2000'de Türkiye'nin doğurganlık hızı 2.49, OECD ülkelerinin ortalaması 1.83, Avrupa Birliği ortalaması ise 1.44'tü. Bu yıllarda Türkiye çok iyi durumdaydı. Genç nüfusuyla öne çıkıyordu. 2023'te Avrupa Birliği ülkelerinin doğurganlık hızı ortalaması 1.39'a, Türkiye'ninki ise 1.51'e düştü. 2024'te ise doğurganlık hızımız 1.48'e kadar düştü. Türkiye'nin en önemli meselesi nüfustur."
Hocanın paylaşımına elbette hakveriyoruz. Nüfus meselesi mühimdir. Fakat bir şerh düşmeden edemiyoruz. Zira, bizce, her meselenin altındaki mesele, her nedenin altındaki neden, her derdin altındaki dert, 'iman'dır. "Milletin kalp hastalığı zaaf-ı diyanettir." İman zaafiyeti nedeniyle Türkiye, veya gönülleri olsun Türkler, bereketlerini kaybetmişlerdir. Eskiden sürekli harpte-darpte olunduğu halde, maşaallah, bu topraklarda nüfus krizi yaşamamıştır. Böylesi bir durağanlığa uğranılmamıştır. Ancak şimdi, "Yurtta sulh, cihanda sulh!" şartları sağlandığı halde, kimse çocuk sahibi olmak, hatta evlenmek, evlenirse de evli kalmak istememektedir. Nüfus krizi sorunun görünüşlerinden-sonuçlarından birisidir sadece. Asıl mesele Türkiyeli müslümanların eskisi kadar müslüman olamamasıdır.
Jared Diamond'ın "Çöküş: Toplumlar Başarısızlığı ya da Başarıyı Nasıl Seçerler?" isimli eserini yıllar önce okumuştum. Kitapta tarih sahnesinde bir dönem 'çok yüksek medeniyet misalleriyle' varolmuş, sonra 'neredeyse hiç izi kalmayacak şekilde' kaybolmuş, toplumlar inceleniyordu. Sonra da bugünün medeniyetinin ömrünün ne kadara olabileceğine dair çıkarımlar yapılıyordu. İlginç bilgiler vardı. Alıntılarla sizi boğmayayım. Ben, Jared Diamond'ın okumalarında, azaba uğramış kavimlerin kıssalarına benzer şeyler gördüm.
Yani aslında Kur'an-ı Hakîm de, nurlu kıssalarıyla, bize bunu anlatıyordu defaatle. Evet. Hiçkimse "Bir zamanlar biz şöyleydik!" övünmelerine güvenmemeliydi. Bugün ne olduğuna, ne yaptığına, neler yapabileceğine bakmalıydı. Eğer haktan sapılırsa 'dağları oyup sapasağlam evler yapanlar' bile 'korkunç bir sesle' helak edilebilirlerdi. Hatta, yine Kur'an'ın haber verdiği gibi, kendilerine lütfedilen emanete sahip çıkamayanlar da, toplu bir şekilde görevden alınıp yerlerine başkaları getirilebilirdi. Bediüzzaman Hazretlerinin, bu manadaki ayetlerden birisini, İslam'ın sancaktarlığının 'Araplardan Türklere geçmesi bağlamında' değerlendirişi gayet manidardır:
"İşte, ey ehl-i Kur'ân olan şu vatanın evlâtları! Altı yüz sene değil, belki Abbasîler zamanından beri, bin senedir Kur'ân-ı Hakîmin bayraktarı olarak bütün cihana karşı meydan okuyup Kur'ân'ı ilân etmişsiniz. Milliyetinizi Kur'ân'a ve İslâmiyete kal'a yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müthiş tehâcümâtı def ettiniz. Tâ 'Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar Allah'ı sever. Onlar mü'minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı izzetlidirler; Allah yolunda cihad ederler; dil uzatanın kınamasından da korkmazlar. Bu Allah'ın lütfudur ki, dilediğine verir. Allah ise lütuf ve keremi pek geniş olan ve herşeyi hakkıyla bilendir.' (Maide sûresi, 5:54) âyetine güzel bir mâsadak oldunuz. Şimdi Avrupa'nın ve frenk-meşrep münafıkların desiselerine uyup şu âyetin evvelindeki hitaba mâsadak olmaktan çekinmelisiniz ve korkmalısınız."
Tekrar dikkat buyurunuz lütfen. Bahsin ahirinde musırrane şöyle uyarıyor mürşidim: "(...) âyetin evvelindeki hitaba mâsadak olmaktan çekinmelisiniz ve korkmalısınız." Ben, şimdilerde yaşadığımız nüfus krizinin de, mezkûr hikmetler üzerinden okunabileceğini düşünüyorum. Kabul edelim: Kemalizmin Türkiye'ye yaptığı yüzyıllık kötülükle hesaplaşamadık. Herkes putlarını yıktı. Heykellerini kırdı. Kendi diktatörüne sevdasından vazgeçti. Biz hâlâ vazgeçemedik. Veremediğimiz bu imtihanın bedeli olarak artık geriletiliyoruz.
Ne manada geriletiliyoruz? Sanayi değil. Ekonomi değil. Bunlar aşılır. Aşarız da... İşte, evvela hazır misal, nüfus manasında. Türkiye halklarının nüfusu azalıyor. Engel olamıyoruz. Mecburen, tıpkı aynı sorunu yaşayan Avrupa'nın yaptığı gibi, göçmen alıyoruz. Daha da alacağız. Alacağımız göçmenler illa başka tutumlara sahip olacak. Evet. Ve, ne mutlu, kemalizmin zihnî prangalarıyla bağları kurulamayacak. (En azından hepsinde tutmayacak.) Zira bir kere 'Türkiyeli' değiller. Resmi tarih, milli eğitim vs. endoktrinasyonlarına bizim gibi nesillerdir maruz kalmamışlar. Göçmenler olarak adaptasyon konusundaki dezavantajları ikballeri için avantaja dönüşebilir.
Yani, belki de, hem Hakîm hem Kadîr olan Rabbimiz, hikmeti ve kudretiyle, verdiği emaneti koruyamayan bizleri, bu mübarek topraklardan silecek, yerimize başkalarını getirecek. Ancak ümmet-i Muhammede aleyhissalatuvesselam vaadettiği rahmeti şânıyla hepimizi birden azabına uğratmayacak. Birden ortadan kaldırmayacak. Yavaş yavaş, gıdım gıdım, azala azala biteceğiz. Ve nihayet emanetin asıl sahipleri gelip bizim beceremediklerimizi becerecekler. Kemalizmden kurtulacaklar. Filistin'i kurtaracaklar. Tekrar şu cihanın başına İslam'ın sarığını saracaklar. Bu mutlaka olacak. Ahirzaman rivayetleri bunun mutlaka olacağını bize haber veriyor. Fakat bizimle olup olmayacağını söylemiyor. Eh, eğer kendimize çekidüzen vermezsek, herhalde iş bizimle olmayacaktır. Yine de Hüda'nın rahmetinden dileriz ki, mübarek ceddimiz hürmetine, bizi çöllerde mahvettirmesin. Rüşdümüzü tekrar ilham etsin. Âmin. Âmin. Âmin.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
Allah varsa Epstein adasına neden izin verdi?
'Epstein adası skandalını' ilk duyduğum zamanlardan beri aklıma bir hadis-i şerif geliyor: "Şeytanın tahtı deniz üzerindedir....
-
Hatırlarsanız, bir hafta kadar önce Cemil Tokpınar abiye dair bir analizimi yazmıştım. Çok derinlemesine sayılmayacak, kısacık birşey. Şim...
-
Tabii insanın ağırına gidiyor. Zamanında, FETÖ'nün Zaman'a 10 Kasım'da aldığı tam sayfa ilan nedeniyle ortalığı yıkan muhafazakâ...
-
" Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın müminlerin, kendi vicdanları ile hüsnüzanda bulunup da: 'Bu, apaçık bir iftiradır...