24 Kasım 2025 Pazartesi

Neden elimden yaratılanların yaratıcısı ben olamıyorum?

Bediüzzaman Hazretleri 18. Söz'de diyor ki: "Hem deme ki: 'Ben mazharım. Güzele mazhar ise güzelleşir.' Zira, temessül etmediğinden, mazhar değil, memer olursun." Ben bu sırrı şöyle anlıyorum: İnsan kendisinde tecelli edenlerle bir 'müstakillik' kazanamıyor. Yahut da üzerinden yaratılanlarla bir müstakillik elde edemiyor. Ne demek bu? Açayım:

Güzel bir sûretin/manzaranın fotoğrafını çektiğiniz zaman, o fotoğraf, bir nevi 'güzele mazhar olmuş' olur. Yani o güzelliğin bir parçasını kendisinde hapseder. Yahut hıfzeder. Veyahut kaydeder. Her neyse. Güzellik bizzat kendisinin değildir yine, fakat, güzelliği 'aldığı yerden bağımsız olarak da' kendinde tutabilmektedir. Bu meziyete sahip olduğu için o resmi alıp duvarınıza asarsınız. Baktığınızın bizzat manzara olmadığını bilirsiniz. Tamam. Ama manzara gibi de birşeye bakmaktasınızdır. Güzeldir. İç açar. Veya ikinci bir misale geçelim:

Bir güzel sûretin/şeyin heykelini yaptığınızı düşünelim. Elbette o heykel güzelliğin bizzat yaratıcısı değildir. Güzellik başka birşeyden alınarak üzerinde tecelli ettirilmiştir. Mazhar edilmiştir. Fakat artık o heykeli yapılan kişi/şey heykelden uzaklaştırılsa da heykel güzel kalmaya devam eder. Yani güzelliğinde bir müstakillik kazanır tabir-i caizse. O güzelliğin bir parçası ayrılmaz bir şekilde onun olur. Hatta o güzellik sahibi ölse, kara toprağa dönüşse, yine de heykelinde yüzünün güzelliği bâkidir. İşte, yukarıdaki iki durumda, ve daha benzerlerinde, hâdiseye bakarak denilebilir ki: "Güzele mazhar ise güzelleşir." Yani ondan bir parça güzellik ötekine geçer. Ayrılmamak üzere geçer. Kalmak üzere geçer. Ötekinden bağımsız olarak kalır.

Ancak mürşidim, tam da bu noktada, üzerimizden yaratılışın 'mazhar olmak' değil 'memer olmak' seviyesinde kaldığını belirtir. Memer nedir? Memer 'oluk'tur. Oluk ile fotoğraf, oluk ile resim, oluk ile heykel, oluk ile... vs. aynı şey değildir. Zira oluğa bunlara benzer bir misal vermek istesek onu ancak 'gözlüğe' benzetebiliriz. Veyahut bizzat 'göz' diyebiliriz. Yani bir güzelliğe/güzele bakarker göz size bir oluk hizmeti sunar. Lakin o güzellik sahibi bakış alanınızı terkettiğinde göz bu güzelliği elinde tutamaz. Zira onunla şekillenmemiştir. Onu sadece taşımıştır. Ondan size aktardığı sıfatların mazharı olmamıştır. Memeri kalmıştır. Pili çıkardığınızda devrede elektrik bulamazsınız. Aktarıcı bizzat kaynak olamaz. Müstakillik kazanmadığımızın en belirgin delili de o şeylerde acze düşmemizdir.

Evet. Birşey başka birşeyin mazharı olsa onda acze düşmemeye başlar. Ancak mazharı değil memeriyse acze düşer. Sözgelimi: Ben sağlığa mazhar mıyım memer miyim? Eğer mazhar olsam onda acze düşmemem, hep taşımam, hep benimle olması gerekir. Fakat, hayır, öyle olmuyor. Hasta oluyorum, sıhhat buluyorum, bir devr-i daim içinde bu işler sürüyor. Nitekim, yine gençliğim, bende hep kalmıyor. Yaşlanıyorum, eksiliyorum, yavaşlıyorum. Bütün bu 'acze düşmelerim' gösteriyor ki, ben yaratıcıları değilim, ancak oluk mesabesindeyim. Oluğa bu bereketi sevkeden onları keserse ben de yokluğunu çekiyorum. Tıpkı bir musluğun suyun kaynağı olmayışı gibi. İSKİ kestiğinde hiçbir boru 'Sulu olan benim' diyemiyor. Yani memer olmak, üzerinden yaratılıyor olmak ama yaratamamak, en özünde düpedüz arızîliktir.

Peki arızîlik nedir? Arızîlik dolayısıyla-dolaylı varlıktır. Sizin birşeyi yaratamamanız ama sizin üzerinizden yaratılmasıdır. Yani suya musluk gibi olmanızdır. Bunu ben hep 'su dolu kova ve farklı derecelerde ıslak üç bez' misaliyle anlatıyorum. Size de aynı misalle izah etmeyi deneyeyim. Diyelim ki: Bir kova suyumuz var. Bu kovaya elimizdeki üç tane bezden birisini batırıp çıkardık. Sonra da sıkabildiğimiz kadar sıktık. Onu bir yere koyduk. İkincisini batırdık. İyice su yedirdik. Sonra hiç sıkmadan bir yere koyduk. Ve üçüncüsünü ise hiç ıslatmadık. Şimdi, ben bu üç bez hakkında şunu sorabilirim, hakkında da konuşabilirim: "Bu bezler ne kadar ıslak?" Birinci bez az ıslak. İkinci bez sırılsıklam. Üçüncü bez kupkuru. Tamam. Fakat dönüp suya soramam: "Sen ne kadar ıslaksın?" Çünkü suyun ıslaklığı, tabir-i caizse, zatîye misaldir. Su sonsuz derecede ıslaktır. Çünkü ıslaklığın kaynağı sudur. Fakat bezler ıslak olma sıfatını arızî şekilde aldıkları için, yani bizzat kendilerinden olmadığı için, çeşitli derecede ıslaktırlar. Suyla temasları kesildiği ölçüde de yoksunluk çekmeye başlarlar.

Aynen öyle de: Cenab-ı Hak bizim üzerimizden ilminin, iradesinin, kudretinin eserlerini gösteriyor. Çeşitli yaratışlarını, herşeyle birlikte, bizden de varlığa katıyor. Fakat bunlarda bize bir müstakillik vermiyor. Bizi kendisinden ayrı, hâşâ, yaratıcılar yapmıyor. Sadece memer kılıyor. Üzerimizden yaratıyor. Oluk gibi akıtıyor. Kestiği anda oluk acze düşüyor.

Fakat Rabbü'l-Âlemîn kendisi asla acze düşmez. Zira yaratan acze düşemez. Hiçten vara çıkaran hiçbirşeyin eksikliğini çekmez. Onun kudretine nihayet olmaz. Zira bütün kudretlerin kaynağı bizzat Onun kudretidir. Bu yüzden Onun kudretine "Sen ne kadar kuvvetlisin?" diye sorulmaz. Onun kudretinin misali, la teşbih ve la temsil, ıslaklığın suyla hukuku gibidir. Ondandır. Kaynağı Odur. Her kuvvet sahibi kuvvetini Ondan almaktadır. Onlara "Ne kadar kuvvetlisiniz?" diye sorulabilir. Fakat Allah Teala hakkında böyle birşey sorulamaz. O nihayetsiz kudret sahibidir. Gücü herşeye yetendir. Ona zor-kolay olmaz. Bin-bir aynıdır.

Yalnız burada benim temsilimin şöyle bir kusuru var: Islaklık bezde, kova bezden uzaklaştırılsa bile, kalabiliyor. Aslında güneşin aydınlıkla nisbeti bizim halimizi daha iyi anlatır. Güneşle bağı kesildiği anda hiçbirşeyin aydınlığı kalmaz. Allah'ın yaratışı kesildiği anda da biz vardan yoka gideriz. Hiçliğe düşeriz. Dünyadaki konumumuza göre bize "Ne kadar aydınsın?" diye sorulabilir. Azlık-çokluk devreye girebilir. Fakat güneşin kendisine "Ne kadar aydınlıksın?" denmez. Çünkü güneş aydınlığın kaynağıdır. Hakikatte ise güneşin aydınlığının kaynağı da Cenab-ı Hakkın en-Nur ismidir. Hepsi, tıpkı uzay denizinde birer kabarcık gibi, Hüda'nın nurunun tecellisiyle yıldız olmuşturlar. Onları öyle ışıldatan Rabbü'l-Âlemîn'dir.

İşte benim dünyama açılan 'mazhar-memer farkı' budur arkadaşım. İnşaallah faydam dokunmuştur fehmine. Nihayetinde ilminin hazinelerinden bizi böyle hakikatlere mazhar kılan rahmet sahibi Hüda'mız olduğu için fazl u keremini yine Ondan dileyelim. Âmin. Âmin.

17 Kasım 2025 Pazartesi

Bediüzzaman 2082'ye karşı neden uyarıyor?

"Ve herkesin çocuklarını kendine alıp karâbet ve milliyeti izale eden..." 
Şualar'dan.

Ahirzamanda kimsenin çocuğu sadece kendisinin olamıyor. Ya okul ya arkadaş ya internet yahut da çevre... Bir şekilde ortaklığa oturuyor. Parçasını koparıyor. Yeğenlerimden birisi beş yaşında. Bu sene anaokuluna başladı. Geçenlerde odama gelip bana şöyle söyledi: "Ben Atatürk'ü seviyorum!" Tabii, bir nurcu için, yaşaması zor bir tecrübe bu. Çünkü böyle tecrübeleri yaşarken bir taraftan da Türkiye'nin müslümanların elinden kayışını izler gibi oluyorsunuz. Milli eğitim zaten dindarlar için her zaman netameli bir mesele oldu. Devlet, mecburî tuttuğu tedrisin eliyle, Osmanlı sosyolojisini 'Laik Türkiye sosyolojisine' çevirmeye çalıştı. (Ulus-devlet sistemlerinin tamamı eğitimi hem yaygınlaştırıp hem mecburileştirerek toplumlarına ideolojik şekiller vermeye çalıştılar.) Büyük ölçüde başarılı olduğunu kabul etmek gerekiyor. Bugün bile milli eğitim sistemimiz 'CHP seçmeni yetiştirmek üzere' çalışır. 

Allah'ın hidayet lütfettikleri dışında, hususi ana-baba gayretiyle muhafaza edilenleri ayrı tutuyorum, hepsi kemalizmi içselleştirmiş bir şekilde büyür çocukların. Sınıflarında asılı Mustafa Kemal fotoğrafının kendilerini izlediğine inanırlar. Onun gibi olmak isterler. Mustafa Kemal onları, başta hilafet olmak üzere, nelerden nelerden kurtarmıştır. Sonra gözü açılan nasibliler hikâyenin aslına vâkıf olurlar.

Kabul edelim. Osmanlı bakiyesini yedik şimdiye kadar. Ceddimizden kalan maneviyata, o maneviyata bağlı alışkanlıklara, reflekslere, düşünme şekillerine, amel etme şekillerine, öfkeye, hınça, hürmete dayanarak ayakta kaldık. Ama her nesilde dökülenlerin sayısı arttı. Cumhuriyet kurulurken dindarlığın oranıyla bugünkü oran elbette bir değil. Şerif Mardin'in Türkiye'de Toplum ve Siyaset'te yaptığı şu okuma gayet isabetlidir:

"Atatürk'ün 'hürriyet'in Batı anlamındaki şeklini memlekette kökleştirmek için başvurduğu çare, Batı'nın 'ferdi gaye bilen' hukuk normlarının Türkiye'de yerleşmesini mümkün kılacak olan değişikliği meydana getirmek olmuştur. Birçok kimselerin göremediği bir noktayı Atatürk sezmişti: 'Hürriyetin' hakiki manasında yerleşmesi için halkçı bir politika takip etmek yeterli değildi. Hangi politika olursa olsun insan hak ve hürriyetlerine hürmeti temin için muayyen kurallara uymak zorundadır. Bu da ancak memlekette bu ana kuralların işler durumda bulunduğu belirli bir hukuk nizamını yerleştirmek suretiyle olacaktır. Zamanla, Batı hukuk sisteminin yerleştirilmesi neticesinde, Batı hukuk normları içinde düşünmeye alışan, başka türlü düşünemeyen bir nesil ortaya çıkacaktır. Bu neslin benimsediği normlar da hürriyet mefhumunun Batılı bir çerçeve ile çerçevelenmesini mümkün kılacaktı. Bu bakımdan Atatürk'ün Batı hukuki sistemlerini memleketimizde yerleştirme çabası çoğu zaman üzerinde durulmayan derin bir mana taşımaktadır. Zaman zannedersem Atatürk'ün bu düşüncelerini doğruladı."

Ne acı ki, hakkında büyük umutlara sahip olduğumuz AK Parti hükümeti de, bir ölçüde kemalizme limanına yanaştı. Teknesini bağladı. 10 Kasım ve devamında yaşananlar, bizzat Diyanet'in de dahil olduğu olaylar silsilesi, 'muhafazakâr siyasiyyûnun silah bırakması' gibi birşey oldu. Zaten ben eskiden beri Erdoğan'ı 'seçilmiş kişi' gibi görenleri uyarırdım: Bediüzzaman Hazretleri bize "Delil ve akıbete bakınız!" diyor. Lord Acton'a atfedilen "Güç bozar, mutlak güç mutlaka bozar!" cümlesini hatırlayalım. 'Siyasi mehdi, manevi vazifeli, cehcah vs...' Bunlar gaybî meselelerdir. Zâhirle amel etmek daha güvenlidir. Baştan Erdoğan'a bu şekilde bağlanırsak sonra sorgulayamayız. Yeniasya'nın Demirel'le düştüğü durumlara düşeriz.

Bununla birlikte, hamiyetini de reddetmeyelim, gayet gayretli adamdır. Dindarlara da, maşaallah, epeyce faydası dokunmuştur. Tamam. Bu kıvamda bakarak kalalım. Yahut da kalarak bakalım. O mesleğinden ayrılmadıkça biz de illa yanındayız. Ama o mesleğinden ayrılırsa biz de yanından ayrılabiliriz. Bu kapıyı açık tutalım. Yine mürşidimin Divan-ı Harb-i Örfî'de dediği gibi: "Ben talebeyim. Onun için herşeyi mizan-ı şeriatla muvazene ediyorum. Ben milliyetimizi yalnız İslâmiyet biliyorum. Onun için herşeyi de İslâmiyet nokta-i nazarından muhakeme ediyorum." Derdimiz yalnız dinimizdir. Ona faydası olan, oldukça, canımız-ciğerimizdir. Zararı dokunan, dokundukça, hasmımızdır-ötekimizdir. "Düşmanın düşmanı düşman kaldıkça dosttur. Nasıl ki düşmanın dostu dost kaldıkça düşmandır." Düşmanımın düşmanı 'düşmanlığı bıraktığı zaman' ne derece dostum kalabilir ki?

Son bir ilavem var: Yaşadıklarımız üzerinden Kastamonu Lahikası'ndaki bir istihracı da bir nebze anladığımı belirtmeliyim. Evet. Evvelden meraklanırdım: "Bediüzzaman Hazretleri 'Ümmetimden bir taife Allah'ın emri gelinceye kadar hak üzere galip olacaktır!' hadisinden hareketle diyor: '(...) şedde sayılır—fıkrası dahi, makam-ı cifrîsi 1506 edip, bu tarihe kadar zahir ve aşikârâne, belki galibane, sonra tâ 'kırk iki (42)'ye kadar gizli ve mağlûbiyet içinde vazife-i tenviriyesine devam edeceğine remze yakın ima eder.' Yani, hristiyan takvimine göre, 2082 yılına kadar, bir tür 'zahir, aşikârâne, galibane dönemi' yaşayacağız. Sonra 2117'ye kadar da 'gizli, mağlubiyet içinde' nurlandırma vazifemizi sürdüreceğiz. Bizim bu 'tekrar mağlubiyetimiz' nasıl olacak?"

Şimdi, Allahu a'lem, nasıl olacağını bir parça kavrıyorum. İşte, Osmanlı sosyolojisinin, daha doğrusu İslam devleti sosyolojisinin, belki 'şeriat üzere yaşayan sosyolojinin' denmeli, bakiyesiyle bir yalancı bahar dönemi yaşayıp geçirmekteyiz. Belki 'koltukları' sol/kemalist kesimin elinden almaktayız. Ancak onların 'adam yetiştirme sistemine' dokunamamaktayız. Bu da belli ki, sahada 'günübirlik zafer' kazandırırken, geleceğe 'mağlubiyet yazmaya' doğru gitmekte. Çünkü nesiller gün gün değişmekte. 'Biz' sırf bedenen varolmakta. Manevi soyumuzsa aslından kesilmekte. 

Gerçi bu 'manevi ebterlik' belli ki 'maddi ebterlik' sonucuna da götürecek bizi. Doğurganlık oranımızın düşüşü buna işaret ediyor. Devlet dahi tüm uzuvlarıyla 'tehlike çanlarının çaldığını' kabul ediyor. Fakat kökten bir harekete girişemiyor. Sinir uçları uyuşturulmuş. Yanıyor, ancak yine de, bütün bu şahitliklere rağmen, temelden bir meydan okuyuş gerçekleşmiyor. Düğüm çözen dokunuşlar yapılamıyor. Âkillerimizin elinden sanki 'yalnız günü kurtaracak adımlar' gelebiliyor. Ötesi onları da ilgilendirmiyor. Yahut da dünyevîleşme adına çok da uğraşmak istemiyorlar. Ne diyelim? Hüda ahirimizi hayreylesin. Evvelimizi-akıbetimizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Neslimizi imandan mahrum bırakmasın. Âmin. Âmin.

9 Kasım 2025 Pazar

'Kızılını' beğenmediyse kemalizmin 'yeşilinden' vereyim mi abime?

Tabii insanın ağırına gidiyor. Zamanında, FETÖ'nün Zaman'a 10 Kasım'da aldığı tam sayfa ilan nedeniyle ortalığı yıkan muhafazakâr aydınların ekserisi Kocaeli'deki mevlid faciasına karşı sessizliğini koruyor. Çünkü bu aydınlarımız aynı zamanda hükümete de yakın isimler. Kemalizme karşı muamele 'hükümetin dahli olabilecekler' ve 'düşmanlarının dahli olanlar' olarak değişiyor demek ki. Yahut da dertleri kemalizme karşı olmak falan değildi. 'Dindarları gaza getirmek'le ilgiliydi. (Eskisi kadar hüsnüzan edemiyorum. Yaşım artık kırkı geçtiği için olabilir mi?)

Neyse. Bundan da kötüsü Kocaeli'deki facianın daha yukarılardan tertip edilmiş olması. Aynen. Yani daha büyük bir organizasyonun pilot bölgesi olabilir Kocaeli. Hafazanallah. Vali bu kararı inisiyatifiyle almamış olabilir. Müftü de 'büyük yerlerden gelen emir nedeniyle' bu işte böyle gayrete gelmiş bulunabilir. İnsan her komplo teorisine ihtimal vermeye başlıyor giderek. Zira hükümet bir süredir kemalizme doğru kalça kırmaya başlamıştı. Yaşananın MHP etkisi olduğunu söyleyenler de var. Fakat MHP için bile büyük bir iş bu. Daha yukarısı... Devletin içindeki asıl devlet sanki... Evet. O şey her neyse Erdoğan'ı da ikna etmiş gibi hissettiriyor. Oradan da bağlantı kurdukları bütün damarlara aynı eğilim şırınga ediliyor. Hepsi hep beraber dindarlarla Atatürk arasındaki mesafeyi kapatmaya çalışıyorlar. (Hatta cuma hutbesinin içeriği bile mü'minleri birşeylere hazırlıyor gibiydi.) En doğrusunuysa Allah bilir.

Mürşidim Mektubat'taki Hakikat Çekirdekleri'nde diyor ki: "Fert mütekellim-i vahde olsa, müsamahası ve fedakârlığı amel-i salihtir; mütekellim-i maalgayr olsa hıyanettir, amel-i tâlihtir. Bir şahıs kendi namına hazm-ı nefis eder, tefahur edemez; millet namına tefahur eder, hazm-ı nefis edemez." Yani, hiçkimse, başkasının adına affedicilikte bulunamaz. Yahut yine başkasının adına fedakârlık taslayamaz. Ya? Ancak kendi adına, şahsı namına affedebilir, fedakârlıkta bulunabilir. Ahmed, Mehmed'in rızası rağmına, parasından sadaka dağıtamaz. Ali, Veli'nin gönlü olmadıkça, evinde misafir ağırlayamaz. Kimse diğerinin adına vazgeçme yetkisine sahip değildir. Eğer bir kul hakkına girilmişse, o hakkı bağışlayacak olan, hakkına girilenin bizzat kendisidir. Yoksa çevresindekiler onun adına bağış yapamazlar. Bu tek kişide bile böyledir. Hele bir de mevzu milletin tamamı olsa... Onda helalliği kim verebilir?

Sözgelimi: İskilipli Atıf Hoca merhumun kanını kim helal edebilir? Erbilli Esad Efendi merhumun hakkını kim helal edebilir? Süleyman Hilmi Tunahan Efendi'nin çektiklerini kim helal edebilir? Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin yaşadıklarını kim helal edebilir? Şeyh Said-i Nakşibendî'nin şehadetini kim helal edebilir? Dersim'de katledilenlerin hakkını kim helal edebilir? Şapka takmadığı için asılanların hakkını kim helal edebilir? 18 sene okunmayan ezanın hakkını kim helal edebilir? Yasaklanan İslam harflerinin hakkını kim helal edebilir? Kapanan medreselerin, tekkelerin, türbelerin hakkını kim helal edebilir? Tek Parti Dönemi boyunca bu millete edilmiş sayısız zulmü, gadri, eziyeti, bizzat yaşayanların ruh-i muazzezleri dışında, kim helal edebilir? Kim böyle birşeye cesaret edebilir? Kim-nasıl bu helalleşmeyi bürokrasi marifetiyle 'oldu-bitti' yapmakla çözer? Kim buna cesaret eder?

Fakat, maalesef, en muhafazakâr saydığımız hükümetler bile, kuyunun başında biraz oturunca, tıpkı içmeleri yasak sudan içen İsrailoğulları gibi, kollarını iki yana açıyorlar: “Bugün bizim Câlût ve ordusuyla savaşacak gücümüz kalmadı!” diyorlar. Halbuki, ayet devamında onları değil, ötekileri övüyor: "Allah'a kavuşacaklarını bilenler ise dediler ki: Nice küçük topluluklar, Allah'ın izniyle, nice kalabalık topluluklara üstün gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir."

Sabır sadece musibete gösterilmez. Sabır sadece ibadete gösterilmez. Sabır sadece mâsiyete gösterilmez. Sabır husumeti de kapsar. Mü'min düşmanlığında da sabırlıdır. Yani sebatkârdır. Sabittir. Mesela Bediüzzaman Hazretlerine göre 'garp husumeti baki kalmalı'dır. Çünkü, İslam'ın ittihadına, uhuvvetin inkişafına sebeptir. Hem Kur'an da birçok ayetinde 'kâfirleri dost edinmemek' hususunda uyarmıştır. Zira bu dostluk duruşumuzu da zayıflatır. Bu sadedden olarak, Kastamonu Lahikası'nda, mürşidim, 'geçen Ramazan-ı Şerifte, Ehl-i Sünnetin selâmet ve necatı için edilen pek çok duaların şimdilik âşikâre kabulleri görünmemesi' şeklindeki bir müşkile şöyle izahat verir:

"Bu asırdaki ehl-i İslâmın fevkalâde safderunluğu ve dehşetli cânileri de âlicenâbâne affetmesi; ve bir tek haseneyi, binler seyyiatı işleyen ve binler mânevî ve maddî hukuk-u ibâdı mahveden adamdan görse, ona bir nevi taraftar çıkmasıdır. Bu suretle, ekall-i kalîl olan ehl-i dalâlet ve tuğyan, safdil taraftarla ekseriyet teşkil ederek, ekseriyetin hatâsına terettüp eden musibet-i âmmenin devamına ve idamesine, belki teşdidine kader-i İlâhiyeye fetva verirler; 'Biz buna müstehakız' derler. Evet, elması bildiği (âhiret ve iman gibi) halde, yalnız zaruret-i kat'iye suretinde şişeyi (dünya ve mal gibi) ona tercih etmek ruhsat-ı şer'iye var. Yoksa, küçük bir ihtiyaçla veya hevesle veya tamâh ve hafif bir korkuyla tercih edilse, eblehâne bir cehalet ve hasârettir, tokata müstehak eder. Hem âlicenâbâne affetmek ise, yalnız kendine karşı cinayetini affedebilir. Kendi hakkından vazgeçse hakkı var; yoksa başkalarının hukukunu çiğneyen cânilere afüvkârâne bakmaya hakkı yoktur, zulme şerik olur."

23 senedir tek başımıza sürdürdüğümüz iktidara rağmen hâlâ Anıtkabir kapısında dikilmemiz mağlubiyetin en sarih tezahürüdür. Dindar bir kimse olarak bildiğim Ergün Yıldırım Hoca'nın da şöyle bir paylaşımını gördüm dün:

"Atatürk dini inkar etmedi, sert laiklik uyguladı. Yeni din de ihdas etmedi. Kemalistler onun adına amentü icat ettiler. Kemalistler, Atatürk'ü tamamen batıcı ve din karşıtı yorumladılar. Biz neden Atatürk'e kemalistlerle bakalım ki? Her 10 Kasım'da Kuzey Koreli olmanın manası nedir? Atatürk mü 'Böyle yapın' dedi? Hayır. Bunun yerine mevlit ile anmak daha insani. İsteyen gider, isteyen gitmez. Atatürk üzerinden devlet ile dini çatıştıranların siyasetinden kurtulmalıyız artık. Maalesef aşırı Atatürk karşıtları da farklı biçimde bunu yapıyor. Aşırı yorumları ile onlar da 'karşı kemalizm!' Murat Bardakçı neden Atatürk ile sürekli kavgalı olmamızı istiyor? Hayatı devlet ile geçmiş birisi bunu neden yapar? İki seçeneğimiz var: Ya Atatürk devlet ile özdeş olmaktan çıkarılmalı ya da Atatürk bu milletin inancı ve kültürü ile barışık biçimde yorumlanmalı. Bunu yapmadıkça Atatürk etrafında yürüyen bu anlamsız çekişme ve çatışmanın bitmesi zor."

Eh, evet, kızıl kemalizmin ardından bir de 'yeşil kemalizm'le muhatap olacağız gibi görünüyor arkadaşlar. Gerçi bu yeşili kızılından da beter. Çünkü daha çok gövdenin içinde. Mustafa Kemal'e karşı, yaşananları unutmayı teklif ederek, affedici bakmayı öğütlüyor. Barışmayı salık veriyor. Bediüzzaman Hazretleri yukarıda ne dedi peki: "Kendi hakkından vazgeçse hakkı var; yoksa başkalarının hukukunu çiğneyen cânilere afüvkârâne bakmaya hakkı yoktur, zulme şerik olur." Zulme şerik olmak az tehdit midir? Değildir. Fakat bu zamanın dindarında da bir haller var. Dünyevî faydalar uğruna kimliğini oluşturan haklı düşmanlıkları da gömmeyi mâkul görüyorlar. Ne diyelim? Allah sonumuzu hayreylesin. Ve fakat azmimiz kat'îdir. Kemalizm bize hangi sûretle gelirse gelsin, ister AK Parti sûretini giysin, ona tokadımızı hiç düşünmeden vuracağız. Şüphesiz bizden evvel tokatlayacak olan da Mevlâ Teala'dır. 'Tokata müstehak eder!' demedi mi mübarek mürşidim? Bu işe gönül verenler de illa beklesinler. Hüda Sadıku'l-Vaad'dir. 23 senelik gayreti süfyaniyete peşkeş çekenler, elbette, en acı pişmanlıkları da kalplerinde hissedecekler.

31 Ekim 2025 Cuma

Altay tankı Kur'an'da geçiyor mu?

Bizi aptallaştıran hasma karşı hüsnüzannımızdır. Ancak bir aptal düşmanına karşı hüsnüzan eder. Ve başına gelecek felaketlere böylece davetiye çıkarır. Aslolan tedbirli olmaktır. Tetikte durmaktır. Hazırlıktır. O yüzden ârifane denilmiştir ki: "Su uyur düşman uyumaz." Burada zikredilen 'su' içilen su manasına değil 'asker' demektir. (Nitekim 'subaşı' da 'komutan' manasınadır.) Yani "Senin askerini uyku tutar, gaflet gösterir, dalgınlaşır, ama düşmanını 'hiç uyumaz gibi' düşüneceksin!" öğütlemektir. Ecdadımızın bize öğrettiği feraset budur.

Mü'mine yakışan da budur. Fakat, maalesef, hümanizm-liberalizm rüzgârlarıyla öyle saflaşmalar, aptallaşmalar, ahmaklaşmalar yaşanmaktadır ki bugün, vaktiyle kırk hançeri yenmiş kalleşe bile, "Bize saldırmazlar artık caanııım!" şeklinde bakılabilmektedir. Elbette, bu ham halimizden razı olmayan Rabbimiz de, bizi düşmanımız eliyle hırpalar-hırpalamıştır. Evet, zira, yine bu manayı destekler mahiyette söylenmiştir ki: “Zâlim yeryüzünde Allah’ın adâletidir. Allah onunla intikâm alır. Sonra ondan da intikâmını alır.” (bk. Keşfu’l-Hafâ, 2/64)

Cüneyt Zapsu'nun 2023 yılında MİAD'da (Malatyalı İşadamları Derneği) yaptığı konuşma da mezkûr hakikati doğrular niteliktedir:

"Ben, Sayın Cumhurbaşkanımız ile beraber, çok yakın çalıştım. İlk başlarda hele, neredeyse günde 18-19 saat. O sıralar anlaşamadığım bir tane önemli husus vardı. 2000’li yılların başları işte. Ben diyordum ki: 'Parayı savunma sanayiine değil, şuralara yatıralım.' Haklı çıktı. Hem de öyle haklı çıktı ki. Bunu da açıkça söyleyeyim. Ben bu kadar böyle anti-militarist, globalist bir adamım, haklı çıktı. Çünkü bizim şu anda savunma sanayimiz bu durumda. Tâ o zamanlar yatırımlar başladı. Rahmetli babam söylerdi. 'Ya baba komplo teorileri bunlar...' diye düşünüyordum. Babam, özür dilerim, öyle değil. Paramparça ederlerdi. 'Lübnan, Suriye, Irak, Libya... Bir de Türkiye...' derlerdi. Olur biterdi."

Cüneyt Zapsu'nun dikkatimizi çektiği 'yanılgı' aslında 'liberal emperyalizm'in bütün dünyaya zerkettiği bir afyondur. Batı, Asya'ya-Afrika'ya karşı, sadece kendi gücüne güvenmez asla. Ya? Bir de muhataplarının güçsüzlüğüne güvenir. Eğer onları silahsızlanmaya ikna ederse güçsüzleştirebilecektir de. Bu yüzden siyasetini bir 'barış ülküsü' olarak lanse eder. Öyle ki, işgal ânı gelip çatıncaya kadar, hedef tahtasındaki nâdânlar, kendilerine kurşun atılacağına dahi inanmazlar. (CHP ex-başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun, S-400 hava savunma sistemlerinin alınmasına itiraz ederek, "Bize kim saldıracak?" diye sormasını hatırlayalım.) Hatta tornalarından geçen 'ismi müslüman' aydınlara nazar edin. Genelde savunma sanayiine kötü gözle bakarlar. Heba görürler. Sanki askerî harcamaların tamamı boşa gitmektedir. Hepsi yanlış yerlere sarfedilen kaynaklardır. Çöpe giden paralardır. Böyle görür-gösterirler. Batı, işte bu kem kayıtsızlığı sömüreceklerine enjekte ederse, artık iklimi hazırlamış demektir. Sonrasını, Allah memleketimizi de bilâd-ı İslam'ı da korusun çok, yaşayarak görürsünüz.

Üstelik 'savunma sanayiine harcananların boşa gittiği' iddiası nasslarımız itibariyle de yanlıştır. Yanlışlanmaktadır. Yani imanımıza zıttır. Evet. Zira, Cenab-ı Hak, Enfâl sûre-i celilesinin 60. ayetinde kısa bir mealiyle buyurmaktadır ki: "Onlara karşı gücünüzün yettiği her türlü kuvveti ve savaş için eğitilmiş atları hazırlayın—tâ ki, bunlarla Allah'ın düşmanını ve sizin düşmanınızı ve bunlardan başka Allah'ın bildiği, sizin ise bilemediğiniz düşmanlarınızı korkutasınız. Siz Allah yolunda ne harcarsanız, hiçbir haksızlık yapılmadan, onun karşılığı size ödenir."

Bakınız, ayet-i kerime itibariyle, savunma sanayii müslümanlara Allah'ın emridir. Ve Altay tankını üretmek de 'savaş için eğitilmiş atlar hazırlamak' mesabesindedir. (Ki mezkûr ayete benzer içerikte daha birçok ayet-i kerime de bulunmaktadır.) Hem de Rabbimiz ayetin ahirinde buyurmaktadır ki: "Karşılığı size ödenir!" Yani, sanki, böylesi çabaların da 'tam aksini savunur argümanlarla' engelleneceğini yahut da 'engellenilmeye çalışılacağını' haber verir gibi, "Böyle gayelere harcadığınızı asla ziyan etmem. Size fazla fazlasıyla döner. Kazandırır..." manası buyrulmaktadır. Nitekim bugün, yüzbin elhamdülillah, Türkiye'nin gelişen savunma sanayii, 'ihracaatından en çok para kazandığı' kalemlerden birisi haline gelmiştir. İlaveten, savunma sanayiinde yaşanan gelişmeler, diğer kalemlerde de çok berekete sebep olmaktadır.

Ayet bizim ayetimiz. Mana bizim manamız. Sır bizim sırrımız. Fakat gavurlar arkasını daha gayretli kovalıyorlar. Âlem-i İslam'a "Boşver bu işleri. Önemli(!) şeylere bak!" derken, kendileri, hiç durmadan silah üretiyorlar. Üretimlerinin çok bereketini de ticaretlerinde-siyasetlerinde görüyorlar. Hatta, Cüneyt Zapsu gibi zekâvetli isimler bile, itiraflarıyla, narkozun etkisinden ancak yıllar sonra ayılabiliyorlar. 

Hülasa: Batı'nın fiilî işgalinden önceki bela, Duhân sûresinde anılan duman gibi, her tarafa sirayet ettirdiği bu 'kafa yapıcı tütsü'dür arkadaşım. Sarhoşluğudur. Kandırmışlığıdır. Ağır uykusudur. Müslümanlar, mezkûr hümanist-liberal telkin sebebiyle, gözlerini kolay kolay gerçeğe açamazlar. Başlarını kaldırıp gidişata bakamazlar. İşte, belki, bu tehlikeyi sezdiği için de biraz, Bediüzzaman Hazretleri, şöyle ikaz etmiştir bizleri: "Şark husumeti, İslâm inkişafını boğuyordu; zâil oldu ve olmalı. Garp husumeti, İslâmın ittihadına, uhuvvetin inkişafına en müessir sebeptir; bâki kalmalı!" Evet. Hakikat! Kâfirlere düşmanlık uyandırıcıdır. Husumetini diri tut arkadaşım. Ki gözlerini uyku tutmasın.

28 Ekim 2025 Salı

Kazanınca 'Türk' oluyoruz kaybedince 'Türkiye...'

Türkiye'de yeni yeni alınganlıklar türedi. Mesela: 'Türk sineması' yerine 'Türkçe sinema' veya 'Türkiye sineması' derseniz kimi Türkçüler sizi taşlıyorlar. Bunu 'Türklüğe husumete' yoruyorlar. Ben öyle anlamıyorum. Çünkü Türkiye'yi sadece Türk unsurundan ibaret olmayan halita şeklinde görüyorum. Burada yapılan şeyler, evet, ağırlıkla 'Türkçe' oluyor fakat sadece 'Türkî' olmuyor. Nitekim bunun üzerine yazılmış makaleler de var. Türk sinemasının içinde birçok Kürt, Çerkes, Arab, Arnavut vs. öğe de barınıyor. Öyle analım-anmayalım. Varolduklarını biliyoruz. Şivesinden, giysisinden, âdetinden bu öğenin de 'Türkiye sinemasına' dahil edildiğini okuyoruz.

O yüzden 'Türk sineması' demek yerine 'Türkiye sineması' demeyi tercih ediyoruz. Husumet etmiyoruz. (En azından benim böyle bir niyetim yok.) Kardeşane bir fikirle isabet ediyoruz. Mehmed Niyazi Hoca merhum da, bir söyleşisinde, efsanesi Malazgirt savaşına dayandırılan Türk bayrağının 'aynı zamanda Kürt-Arab bayrağı da sayılması gerektiğini' söylemişti. (Mehmed Niyazi Hoca'yı müslüman Türkçüler herhalde tanır severler.) Çünkü, savaşan o mübarek orduda çok sayıda Kürt de vardı, Arap da vardı. Eğer efsane hakikatse, yani şüheda kanı akıp biriktiyse, o kırmızılıkta ayla yıldız yansıdıysa, Arapların-Kürtlerin kanı siyah değildir, onlar da vardır.

Üstelik "Türkiyeli değil Türküüüüm!" deme meraklıları da, iş sıkıya geldiğinde, 'Türkiye' demeyi ihmal etmiyorlar. Geçen Erhan Afyoncu'ya takıldığım mevzu mesela. Evet. Twitine 'manşet' atıyor: "Türkiye yaşlanıyor!" Mesud Özil, yıllar önce, Alman milli takımını bırakırken şöyle bir cümle yazmıştı: "Kazanınca Alman kaybedince göçmen oluyorum!" Bizimki de o hesap. Dayağı beraber yiyoruz. Her güçlüğü beraber çekiyoruz. Cihadı beraber ediyoruz. Fakat iş 'iyi sonuçların sahibini açıklamaya' geldiğinde manşetler değişiyor. Hani Risale-i Nur'da Arapça bir deyim anıyor Bediüzzaman Hazretleri: "Musibet geldikçe bana bağırıyorlar. Tatlı yendikçe Cündüb çağrılıyor." Kavmi hakkında 'Türkiyeli' kelimesinden alınacak kadar hamiyet(!) sahibi Erhan Afyoncu bile, nasıl oluyorsa, kaybederken hiç oralı olmuyor. "Türkler yaşlanıyor!" demiyor da "Türkiye yaşlanıyor!" diyor. Acaba tesbitin menfiyetinden mi? Ki devamı şöyle mesajının:

"Türkiye nüfus meselesinde dönülemez bir kâbusa doğru gidiyor. Nüfus artış hızımız durma noktasına geldi. Doğurganlık hızımızın nüfusun yenilenme düzeyi olan 2.1'in altına inmesi nüfusun yaşlanma eğilimimine girdiğini gösterir. Türkiye'nin doğurganlık hızının 1.48'e inmesi ise nüfusumuzun yaşlanmasının çok hızlandığına işaret ediyor. 1970'lerde Avrupa Birliği ve OECD ülkelerinde doğurganlık hızı 2-3 çocuk civarındayken, Türkiye'nin doğurganlık hızı 5 çocuğun üzerindeydi. 2000'de Türkiye'nin doğurganlık hızı 2.49, OECD ülkelerinin ortalaması 1.83, Avrupa Birliği ortalaması ise 1.44'tü. Bu yıllarda Türkiye çok iyi durumdaydı. Genç nüfusuyla öne çıkıyordu. 2023'te Avrupa Birliği ülkelerinin doğurganlık hızı ortalaması 1.39'a, Türkiye'ninki ise 1.51'e düştü. 2024'te ise doğurganlık hızımız 1.48'e kadar düştü. Türkiye'nin en önemli meselesi nüfustur."

Hocanın paylaşımına elbette hakveriyoruz. Nüfus meselesi mühimdir. Fakat bir şerh düşmeden edemiyoruz. Zira, bizce, her meselenin altındaki mesele, her nedenin altındaki neden, her derdin altındaki dert, 'iman'dır. "Milletin kalp hastalığı zaaf-ı diyanettir." İman zaafiyeti nedeniyle Türkiye, veya gönülleri olsun Türkler, bereketlerini kaybetmişlerdir. Eskiden sürekli harpte-darpte olunduğu halde, maşaallah, bu topraklarda nüfus krizi yaşamamıştır. Böylesi bir durağanlığa uğranılmamıştır. Ancak şimdi, "Yurtta sulh, cihanda sulh!" şartları sağlandığı halde, kimse çocuk sahibi olmak, hatta evlenmek, evlenirse de evli kalmak istememektedir. Nüfus krizi sorunun görünüşlerinden-sonuçlarından birisidir sadece. Asıl mesele Türkiyeli müslümanların eskisi kadar müslüman olamamasıdır.

Jared Diamond'ın "Çöküş: Toplumlar Başarısızlığı ya da Başarıyı Nasıl Seçerler?" isimli eserini yıllar önce okumuştum. Kitapta tarih sahnesinde bir dönem 'çok yüksek medeniyet misalleriyle' varolmuş, sonra 'neredeyse hiç izi kalmayacak şekilde' kaybolmuş, toplumlar inceleniyordu. Sonra da bugünün medeniyetinin ömrünün ne kadara olabileceğine dair çıkarımlar yapılıyordu. İlginç bilgiler vardı. Alıntılarla sizi boğmayayım. Ben, Jared Diamond'ın okumalarında, azaba uğramış kavimlerin kıssalarına benzer şeyler gördüm.

Yani aslında Kur'an-ı Hakîm de, nurlu kıssalarıyla, bize bunu anlatıyordu defaatle. Evet. Hiçkimse "Bir zamanlar biz şöyleydik!" övünmelerine güvenmemeliydi. Bugün ne olduğuna, ne yaptığına, neler yapabileceğine bakmalıydı. Eğer haktan sapılırsa 'dağları oyup sapasağlam evler yapanlar' bile 'korkunç bir sesle' helak edilebilirlerdi. Hatta, yine Kur'an'ın haber verdiği gibi, kendilerine lütfedilen emanete sahip çıkamayanlar da, toplu bir şekilde görevden alınıp yerlerine başkaları getirilebilirdi. Bediüzzaman Hazretlerinin, bu manadaki ayetlerden birisini, İslam'ın sancaktarlığının 'Araplardan Türklere geçmesi bağlamında' değerlendirişi gayet manidardır:

"İşte, ey ehl-i Kur'ân olan şu vatanın evlâtları! Altı yüz sene değil, belki Abbasîler zamanından beri, bin senedir Kur'ân-ı Hakîmin bayraktarı olarak bütün cihana karşı meydan okuyup Kur'ân'ı ilân etmişsiniz. Milliyetinizi Kur'ân'a ve İslâmiyete kal'a yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müthiş tehâcümâtı def ettiniz. Tâ 'Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar Allah'ı sever. Onlar mü'minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı izzetlidirler; Allah yolunda cihad ederler; dil uzatanın kınamasından da korkmazlar. Bu Allah'ın lütfudur ki, dilediğine verir. Allah ise lütuf ve keremi pek geniş olan ve herşeyi hakkıyla bilendir.' (Maide sûresi, 5:54) âyetine güzel bir mâsadak oldunuz. Şimdi Avrupa'nın ve frenk-meşrep münafıkların desiselerine uyup şu âyetin evvelindeki hitaba mâsadak olmaktan çekinmelisiniz ve korkmalısınız."

Tekrar dikkat buyurunuz lütfen. Bahsin ahirinde musırrane şöyle uyarıyor mürşidim: "(...) âyetin evvelindeki hitaba mâsadak olmaktan çekinmelisiniz ve korkmalısınız." Ben, şimdilerde yaşadığımız nüfus krizinin de, mezkûr hikmetler üzerinden okunabileceğini düşünüyorum. Kabul edelim: Kemalizmin Türkiye'ye yaptığı yüzyıllık kötülükle hesaplaşamadık. Herkes putlarını yıktı. Heykellerini kırdı. Kendi diktatörüne sevdasından vazgeçti. Biz hâlâ vazgeçemedik. Veremediğimiz bu imtihanın bedeli olarak artık geriletiliyoruz.

Ne manada geriletiliyoruz? Sanayi değil. Ekonomi değil. Bunlar aşılır. Aşarız da... İşte, evvela hazır misal, nüfus manasında. Türkiye halklarının nüfusu azalıyor. Engel olamıyoruz. Mecburen, tıpkı aynı sorunu yaşayan Avrupa'nın yaptığı gibi, göçmen alıyoruz. Daha da alacağız. Alacağımız göçmenler illa başka tutumlara sahip olacak. Evet. Ve, ne mutlu, kemalizmin zihnî prangalarıyla bağları kurulamayacak. (En azından hepsinde tutmayacak.) Zira bir kere 'Türkiyeli' değiller. Resmi tarih, milli eğitim vs. endoktrinasyonlarına bizim gibi nesillerdir maruz kalmamışlar. Göçmenler olarak adaptasyon konusundaki dezavantajları ikballeri için avantaja dönüşebilir.

Yani, belki de, hem Hakîm hem Kadîr olan Rabbimiz, hikmeti ve kudretiyle, verdiği emaneti koruyamayan bizleri, bu mübarek topraklardan silecek, yerimize başkalarını getirecek. Ancak ümmet-i Muhammede aleyhissalatuvesselam vaadettiği rahmeti şânıyla hepimizi birden azabına uğratmayacak. Birden ortadan kaldırmayacak. Yavaş yavaş, gıdım gıdım, azala azala biteceğiz. Ve nihayet emanetin asıl sahipleri gelip bizim beceremediklerimizi becerecekler. Kemalizmden kurtulacaklar. Filistin'i kurtaracaklar. Tekrar şu cihanın başına İslam'ın sarığını saracaklar. Bu mutlaka olacak. Ahirzaman rivayetleri bunun mutlaka olacağını bize haber veriyor. Fakat bizimle olup olmayacağını söylemiyor. Eh, eğer kendimize çekidüzen vermezsek, herhalde iş bizimle olmayacaktır. Yine de Hüda'nın rahmetinden dileriz ki, mübarek ceddimiz hürmetine, bizi çöllerde mahvettirmesin. Rüşdümüzü tekrar ilham etsin. Âmin. Âmin. Âmin.

25 Ekim 2025 Cumartesi

Bismillah neden her hayrın başı?

Başlangıcımız şurası olmalı bence arkadaşım: "Maneviyat bize neden lazım?" Evet. Ancak bu soruya cevap verdikten sonra manevî olanın bilgisine erişebiliriz. Yoksa rüzgârın kayadan hiçbirşey koparamaması gibi üzerimizden eser gider. İlimler ihtiyaçlar üzerine kuruludur. Yara ışığın vücudumuza sızdığı yerdir. İhtiyacı olmayanın ilmi de olmaz. Sorusu olmayanın da ihtiyacı olmaz. O yüzden bizi önce sorularımızla tanıştırmak gerek. Ben de şimdi bunu yapıyorum. En azından deniyorum. Hem sana hem kendime soruyorum: "Maneviyat bize neden lazım?" Onsuz yaşanmaz mıydı? Varlığını bilmeden geçmez miydi hayat? Şol düğümü çözebilirsek inanmayı da konuşabiliriz. Çözümün ilk hamlesini deneyeceğim bir de. Ve yine çiçek gibi ortamıza bırakacağım bir soruyu: "Varolan herşeyin en temel isteği nedir?"

Varolan herşeyin en temel isteği 'var kalmak'tır. Çünkü tanıdığı herşeyi varolarak tanımıştır. Varolmamanın ne olduğunu bilmez. Tanımlayamaz. Kestiremez. İstemez. O yüzden hiçliği düşleyemez bile. Bu var kalmanın da iki vechi vardır: 1) Varolan herşey varlığının eksilmemesini ister. 2) Varolan herşey varlığının artmasını ister. Bunlara şimdilerde 'korunma güdüsü' ile 'menfaat güdüsü' gibi isimler veriyorlar. Onları da kulağımıza küpe edelim. Ancak bizim ulemamız mezkûr iki temel kuvveyi şöyle isimlendiriyor: 1) Kuvve-i gadabiye. 2) Kuvve-i şeheviye... Bir de üçüncüsünün gerekliliğini katmışlar işin içine. Maşaallah. 3) Kuvve-i akliye. Bu da lazım. Zira zararlıyı menfaatliden ayıramadan diğer ikisinin görebileceği bir fonksiyon olamaz. Yani 'kuvve-i akliye' diğer 'temel güdüler'imizin çalışabilmesinin tek yoludur. Aklı olmayanın yükümlülüğü yoktur. Aklı olmayanın imtihanı yoktur. Aklı olmayanın dini de olmaz. Bunlar bize nicedir zaten öğretilmiştir.

Varlıkta bir yer tutmak kendisine bahşedilmiş herşeyin bu kuvveleri ya bizzat vardır yahut da dahil olduğu küllî hayat nedeniyle vardır. Eğer tek tek atomların kendi iç sistemlerini korumaktaki temayüllerini görmeyip onları cansızlardan sayıyorsan, dahil oldukları hayatlı vücudlar sayesinde, yine bir çeşit hayata mazhar olduklarını düşünebilirsin. O zaman bu kuvveler dahil oldukları hayatların kuvveleri olurlar. Ve o cansız addettiklerin de o kuvvelerden izler taşırlar. Çünkü, mesela, hücremizin zarı 'bir hayat tezahürü olarak' seçici-geçirgen olduğu gibi dünyamızın atmosferi de 'seçici-geçirgen'dir. Güneşten gelen ışıkları süzer. Isının ne kadarı kalacak ne kadarı gidecek o atmosfer sayesinde kontrol edilir. Meteorları mümkün mertebe parçalaya parçalaya içine alır. Büyük lokmalar halinde yutmaz. Yani sanki küremiz de hayata mazhar gibidir. Ancak onunkisi beşerinki kadar yüksekçe değil. Daha çok bir hücrenin tepkilerine benzemektedir.

Hayata mazhar olan herşey kendi iç sistemini dışından ayırmayı biliyor. Tek hücreli seviyesinde veyahut insan kadar... Her şekilde aynı temel bilinç var. (Tezahür şiddeti değişik tabii.) O nedenle kendisine zararlı olan şeylerden kaçıyor. Faydalı olan şeyleri de elde etmeye gayret ediyor. Ve ikisini birbirinden ayırabiliyor. Varlığını devam ettirme arzusunun bir delili bu. Yani varolan herşeyin 1) Varlığını arttırmak istediğini 'menfaatini kovalamasından' anlıyoruz. Besleniyor, büyüyor, çoğalıyor vs. 2) Varlığının eksilmemesini istediğini 'zararlardan kaçmasından' kavrıyoruz. Savunma sistemleri var, sakınıyor, yaralanırsa iyileşmeye çalışıyor vs. Bu iki kuvvenin hayatımızdaki varlığını kabul ettikten sonra iş şimdi bu varoluşun kaç boyutu olduğunu kavramaya kalıyor arkadaşım. Onu da ulemamız bize böyle öğretmişler: Birşeyin yoktan vara veya vardan daha başka bir vara geçebilmesi için üç şey lazım. 1) İlim 2) İrade 3) Kuvvet. Peki bu ne demek oluyor?

Yapmak yıkmak gibi değil. Varlık da yokluk gibi değil. Birşeyin yapılması uzun/sistemli emekler gerektirirken yıkımı çok çabuk gerçekleşebilir. Bir yılda yapılan bina bir günde yakılabilir. O yüzden biz vücuda gelen herşeyi 'takip edilmiş sonuçlar' ile açıklayabiliriz. Yani bu şeyde kudret gelişi güzel kullanılmamış. Belli ölçüler içinde tatbik edilmiş. Bir tarlanın sulanması gibi kontrollü şekilde olmuş hepsi. Sel gibi akmaya bırakılmamış. Zaten selden varlık çıkmaz. Sel olanı da yokeder. Ama tarlanızı düzenli suladığınızda bol bol ekininiz olur. İşte, kudretten varlık çıkması için gerekli olan kardeşleri irade ve ilmin gerekliliğini farkettiğin an, kaos ile düzeni de birbirinden ayırırsın.

Mesela: Çay yapmak bir gelişigüzellik değildir. Çay yapmayı bilirsin. Kurallarına riayet edersen ancak çay sahibi olursun. O kuralları bilmek sende çay yapmak fiilinin 'ilim' yanını ifade eder. Fakat ilminde sadece çay yapmak yok ki. Sen kahve yapmayı da bilirsin. Belki yemek yapmayı da bilirsin. Kudretinin bu ilimlerden birisine akabilmesi lazım. Onu da sağlayan iradendir. İrade kudretin akacağı ilmi seçer. Eğer iraden olmasaydı ilmi sende bulunan herhangi birşeyi seçemeyeceğin için vücudu mümkün olamayacaktı. Üçüncü olarak gerekense kudrettir. Eğer çok hasta olsaydın, ne kadar iyi bilirsen bil ve ne kadar istekle seçersen seç, yine de bana çay yapmayı beceremeyecektin.

Vücudda, yani varlıkta, kudret maddeye bakarken, ilim ve irade ise maneviyata bakar. Fâtır-ı Hakîm olan Sultanımın beni hangi ilim-irade üzerine yarattığını bilmem, en özünde kendi anlamımı bilmem, yani maneviyatımı bilmemdir. Benden muradını anlamam beni varlıkta tutar. Beni hangi marifetle donanmak için yarattığını bilmem beni varlıkta tutar. Varoluşumun madde tarafına dair çabalarım bir noktadan sonra içimdeki kararsızlığı engelleyemez. Bir süpernova gibi patlayıp kendi içime çökebilirim. Bir karadeliğe dönüşebilirim. Nasıl ki binaları onların maneviyatı diyebileceğimiz planları, o plana göre inşaları ayakta tutar, beni de kendi planıma göre yaşamak tutar. Ben de Hâlık-ı Rahîm olan Sultanımdan maneviyatımı öğrenmezsem zamanda/mekanda inşa edilmiş varlığım illa ki yıkılmaya yüz tutacaktır.

Şeriat dediğimizde kastettiğimiz bu oluyor. Din de aslında budur. Vahiy de bize bunun için gönderilmiştir. Sünnet-i Seniyyenin rehberliği de bunun için vardır. Hepsi bizde, varlık kalıbımızda, 'içerik de bulunsun' diye bağışlanmış hediyelerdir. İçeriksiz kalıp boştur. Manasız madde boştur. Çünkü madde mana üzerinde kuruludur. Her inşanın arkasında fikir var. Her tasarımın arkasında bir hayal saklanır. Maddî vücuda ulaşmadan önce o şeylerin maneviyatları vücuda gelmiştir-getirilmiştir. Maddeleri o manevi kalıpların üzerine dikilmiştir. Mesela: Sürekli bilim bilim diye birşeyin altını kazıyoruz. Peki aslında ne yapıyoruz? Belki de o şeyin maneviyatını araştırmaktan ibarettir.

Hayatıma tutunabilmem için ben de anlamımı arıyorum. Anlamımı aramak maneviyatımı aramaktır. Maneviyatımı aramak da maddemi tamamlayan kardeşleri aramaktır. Onları bulduğumda varlığım tamam olur. Onları bulamazsam kuvvelerim tatmin olmaz. Ben de bu tatminsizlik içinde boşluğa savrulurum. "Kalpler ancak Allah'ın zikriyle tatmin olur!" hakikati buradan bize gözkırpmaya başladı. Anlamımı bulamadığımda herşey yarım kalmaya başlıyor. O kadar anlamlandıramadığım şey birikir ki masamda, kalbimde, ruhumda, kafamda. En nihayet onları taşıyamaz olurum. Boğulurum. Varlığımın yarımlığı vücudumu eziyete çevirir. İşte ihtiharların müzmin nedeni.

"Bismillah her hayrın başıdır!" cümlesine bir de buradan bakalım. Bediüzzaman Hazretleri elbette bu cümleyi söylerken 'hayır' ile 'varlık' arasındaki bağlantıyı biliyordu. Hayır demek varlık demek. Varlığa dair olan demek. Eğer kangren olmuşsam, Allah muhafaza, kolumu kesmek hayırdır. Eğer tokluk beni şımartıyorsa oruç tutmam hayırdır. Varlığın en hayırlı şekliyse elbette sonsuzluktur. Yani âdemoğlu sonsuzluktan daha şiddetli bir varlık türü tahayyül edemez. Varlık türlerinin en devamlısı sonsuzluktur. Biz, iki şey arasında hayırlı/hayırsız ayrımı yaparken bile, aslında onun devamlılığına bakarız. "Bunu alman senin için daha hayırlı olur!" dediğimizde genelde kastettiğimiz o seçeneğin daha kalıcılık barındırdığıdır. İnsan, fanilikleri şiddetlendikçe, şeylerde hayır bulamaz hale gelir. Bunun istisnası ademdir. Yokluk ancak geçicilik kazandıkça güzelleşir. "Zeval-i elem lezzettir." Varlık geçicilik kazandıkça acıtır. "Zeval-i lezzet elemdir."

Cehennemde kalmak acıdır. Çünkü o yoksunluğumuzu büyütür. Cennette kalmak lezzettir. Çünkü o varlığımızı besler. Sonsuz bir varlığa ise ancak yine kendisi sonsuz bir Sultanın sayesinde ulaşabiliriz. 'Allah' diye dünyamıza girmiş hakikat, esasında bize, varlığın bu faniyat âleminden ibaret olmadığının müjdesini taşır. Bu fâniyat âleminin ötesinde hiçten vara çıkaran bir Sonsuz Sultan vardır. O 'zaman ötesi'dir. Zamandan aşkındır. Mekansızdır. Mekanlardan yücedir. Mahlukatı cinsinden olmaktan münezzehtir. Zaten faniyatı açıklamak için faniyat cinsinden olmayan birşey gerekir. Böylece dünyamıza Allah tasavvuru/tefekkürü girer. Bu tasavvur/tefekkür girdikten sonra da işte, biz, gerçek varlığa erişiriz. Sonsuz bir Allah'ın marifetiyle başlayan cümlemiz en nihayet varabileceğimiz en hakiki hayra erer. Allah varsa sonsuzluk ümidi vardır. Allah varsa varlık gerçekten vardır. Allah varsa hakikat vardır. O yüzden deriz: "Bismillah her hayrın başıdır."

"Maneviyat bize neden lazım?" diye sorduk, bak, nerelere geldik arkadaşım? İyisi mi seni de kendimi de daha fazla yormayayım. Zaten bu yazı da epey karışık birşey oldu. Düğüm çözmeye niyetlenmiştik, heyhat, düğümleri çözen ancak Allah'tır. Ona hamdedelim. Ve içimizdeki düğümleri çözmesi için ona dua edelim. Zira çözenlerin en hayırlısı da yine Odur. Diğer bütün bilmekler Onu bilmenin vesilesidir.

20 Ekim 2025 Pazartesi

Yeyiniz, içiniz, işgal etmeyiniz

İstanbul'a taze misafir olduğumuz dönemde Ataköy'de gezinmeyi pek severdim arkadaşım. (Orası daha ferah gelirdi sanki. Yenibosna'da âdeta boğulurdum.) Evet. Sessiz binaları arasında çok dolaştığım olmuştur. Bir keresinde hatta kayboldum. Fakat serde Sivaslı gururu da var. Yön sormak istemedim. Bir saate yakın boşuboşuna sağa-sola yoruldum. En nihayet kibrim "Ben biliyorum!" zalimliğinden taviz verince birisinden istikameti öğrendim. O zaman farkettim ki, ne tuhaftır, aynı daire içinde dönüp duruyormuşum.

Bediüzzaman Hazretleri 19. Lem'a'da (ki nâm-ı diğerle İktisat Risalesi'dir) iktisat için 'sebeb-i bereket' diyor. Mürşidimin sözü, hâşâ, yersiz değil. Hele yalnız hiç değil. Kalbimle yanındayım. Aklımla yanındayım. Hayatımla yanındayım. Çünkü iktisatta bir bereket olduğunu en çok kendimden biliyorum. Bir kere iktisadım beni, ona muvaffak olabildiğimde tabii, 'dünyayı işgal etmekten' alıkoyuyor. Önümü bizzat kendi hamlıklarımla kapatıp hareket edemez, göremez, işitemez, bilemez, sezemez vs. hale gelmekten koruyor. Evet. Elhamdülillah. İktisat ettiğim her yerde kendime 'Duuur!' demiş oluyorum. Yememe 'Duuur!' demiş oluyorum. İçmeme 'Duuur!' demiş oluyorum. Konuşmama 'Duuur!' demiş oluyorum. Tüketmeme 'Duuur!' demiş oluyorum. Durmalarımdan başkalıklara da alan açılıyor.

Başkalarının bize misafir olabilmesi için öncelikle bizim kendimize 'Dur!' dememiz lazım. Bereket, biraz da başkalarının bizde misafir olabilmesi ise, aynalar yansımayla zenginleşiyorsa şayet, mezkûr 'Dur!' ihtarına cidden ihtiyacımız var. Heryer 'ben' olmamalı. Heryer 'benim' olmamalı. Heryer 'ben' olursa ben heryerde yalnız kalırım. Kendime kalırım. Fehmime sıkışırım. Görüşüme körleşirim. Duyuşuma sağırlaşırım. Başkası kalmadığında, eyvah, ben aynasının bulacağı bir bereket de kalmaz. Kendimi frenlemeliyim. İrademi frenlemeliyim. Kuvvetimi frenlemeliyim. Eylemimi frenlemeliyim. Ancak varolmak arzusunda frenlersem beni gayrıma şahit olacağım.

Biteviye kendimle, eylemlerimle, seçimlerimle, düşüncelerimle, görüşümle, konuşmamla, yediğimle vs. dolu bir dünyada bana başkası konuk olamaz. Kibir biraz da 'dünyana girilmesine koyduğun engel'dir bu açıdan. Kibirliyle konuştuğunda sen konuşamazsın. O konuşur. O bilir. O söyler. O yapar, zulmeder... O, o, o, o! 'O'nunla dolu dünyada hiçbir 'o'nun, 'o'nun hiçbir, göreceği bereket yoktur.

Misal vereyim de yaklaş arkadaşım. Beni tanıyorsun. Düşük çeneliyim. Dost meclislerinde de bu huyumun kem yansımaları görülür. Fakat durabilirsem, kendimi durdurabilirsem, bu defa başkaları da konuşmaya başlar. Bense, ne güzel, dinlemeye başlarım. Bu defa meclisteki insan sayısınca sözcüklerim olur. Meclistekilerin dedikleri kadar bildiklerim olur. Gözüm olur. Kulağım olur. "Güya on hakikî müttehid adamın herbiri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda mânevî kıymeti ve kuvvetleri vardır..." sırrı bende câri olur. Bu benim gibi küçük akıllılar için büyük hazinedir. Kıymetini bilebilirsem gerçekten.

Sonra "Herşeyi biliyorum!" tavrımdan vazgeçip, hakikati işgalden gerileyip yani, bilmekte "İstişareye muhtacım!" iktisadına ersem, o zaman da sorduğum-cevap aldığım şeyler sayısınca bende bir zenginleşme olur. Evet. İnşaallah. Çünkü bereket başkalarıdır. Ancak başkalarıyla bereket olur. Başkasız bereket olmaz. Başkaları Rabbü'l-Âlemîn'in bağışlama şeklidir. Yoludur. Duasıdır. İmkânıdır.

Bereketim illa birimi bine çıkaracaktır. Hem Hüda lütfetmek için cömertlik kapıları açık bırakmış zaten. Herşeyi bir bilgi alanı olarak ilgime müheyya kılmış. Hep mehirleri olan dikkati bekliyorlar. Hem bütün bu bilim, teknoloji, edebiyat, irfan vs. alanı özünde 'başkalarıyla edinilmiş bereketler' değil midir? O kapılardan giremediysem sebebi benim. Ben beni 'heryeri işgal etmek' fikrinden bir vazgeçirsem herşey bende misafir olacak zaten. (Tembelliğim de benim. Ukalalığım da benim. Cahilliğim de benim.) Herşey bir anlamda benim olacak. Çünkü 'ben'i varlık arzusunda sınırlamakla ancak başkalara açılıyorum. Hem böylelikle herşeye açık oluyorum. "Kimin için Allah var, ona herşey var. Ve kimin için yoksa, herşey ona yoktur, hiçtir!" ikazı buna işaret eder şekilde de düşünemez miyiz?

İnsan, güzeller güzeli Allah'ı dünyasına sokarsa, şükrolsun, kendi uluhiyet iddiasından-marazından da kurtulmuş olur. Kendi uluhiyet iddiasından kurtulan dünyayı/dünyasını işgal eden Firavun'undan, Nemrud'undan, Karun'undan vs. da kurtulmuş olur. (Ki onlar bizzat kendisidir.) Dünyayı/dünyasını işgal etmekten kurtulana da, inşaallah, cümle varlık misafir olur. Melekler duacısı olur. Mahlukat yardımcısı olur. Yani herşeyden istifade etmenin kapısı ona açılır. O yüzden belki de şu manada denilmiştir: "İnsanın tanrıya inanabilmesi için öncelikle özgürlüğünün sınırsızlığından rahatsız olması gerekir. Zira tanrıya inanmak 'kendinin tanrı olamayacağına' inanmaktır..." Eğer zararlı işgalinden rahatsız değilsen, istediğini-istediğince yapman gerektiğini düşünüyorsan, evrenle ilişkini böyle kurguluyorsan artık, o zaman zaten güzeller güzeli Allah'ı sinene-dünyana misafir edemezsin. Bir sinede iki kalp yoktur. Kendisiyle lebaleb dolana hiçbir başkası sığışamaz. Dolu bardaklar dolamaz. Göğe bakmayanın gökyüzü yoktur. Köstebekler için güneş nafiledir.

Yani, arkadaşım, iktisadımız evveliyetle varlıkla ilişkimizi belirliyor. "Herkes yalnız bana şahit olsun!" diyorsan, eyvah, yandın, çünkü kendin kadar kaldın. "Ben herkese şahit olayım!" dersen, maşaallah, yaşadın, çünkü şahit olabildiklerin kadar geniş bir aynalığa talip oldun. Varlık da, ne güzel, sana açıklığın nisbetinde misafir oldu. Yani yokluğundan varlık hâsıl oldu. Yemekten iktisat ettin, ettinse, kimbilir neleri o açlıkta misafir ettin. Alışverişten iktisat ettin, ettinse, kimbilir neleri o telaşsızlıkta ağırladın. Konuşmaktan iktisat ettin, ettinse, kimbilir kimler o sessizlikte sende konakladı. Bir tane daha misal vereyim. Değerini bilirsin çünkü. Mesela: Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat olmayı seçtin, uleması kadar deniz bilgi hazinesine eriştin, hiç zararın gördün mü? Fakat 'Benim aklım, ben biliyorum, bana göre...' diyenlerin meclisinde emzikli firancuklarla, nemrutçuklarla karşılaştın. O hidayetsizlik de bereketsizlik kokmuyor muydu? 

Hâtime: İktisat Risalesi'nde de anılan ayette kısa bir mealiyle şöyle buyruluyor: "Yeyiniz, içiniz, israf etmeyiniz!" Neden? Çünkü yemek-içmek varlığımız için yapmamız en kaçınılmaz amellerden. Onlarsız sıhhatimiz yıkılır. Beden devamlılığını koruyamaz. Fakat, israf ettiğinizde, haddini aştığınızda, yemek-içmek gibi en zaruri ameller bile 'meşru varolma eylemleri'nden 'varlığı zalimane işgal'e dönüşebilirler. O halde fehmimize şu mana da fısıldanmış oluyor sanki: "Varolun ama işgalci olmayın!" Evet. Yemek-içmekle israfın beraber anılmasının böyle bir hikmeti de bulunabilir arkadaşım. Ama her sözümüzün ardını 'En doğrusunu Allah bilir' ile toparlayalım.

Allah varsa Epstein adasına neden izin verdi?

'Epstein adası skandalını' ilk duyduğum zamanlardan beri aklıma bir hadis-i şerif geliyor: "Şeytanın tahtı deniz üzerindedir....