24 Aralık 2025 Çarşamba
Görmek için önce kör olduğunu kabullenmen gerek
'Yaratılış' deyu bahsolunan hâdisenin 'hiçbir noktası gizli kalmayacak şekilde' nazarına, tasarrufuna, hâkimiyetine sığdığı yegane var Allah'tır. Bilmek yaratmanın hem evvelidir hem sonucudur. Allah yaratan olduğu için yarattığını her detayıyla bilir. Her detayıyla kuşatır. Her boyutuyla görür. İnsansa dört boyutlu âleme bir sıkışmışlık içindedir. En, boy, derinlik, zaman... Bunlardan daha aşkın kavrayamaz âlemi. Hayali, aklı vs. ötelere uzanması için bazı kapılar aralasa da, acizdir, müşahedatı dört âleme sınırlıdır. Bu sınırlılık gafletinin de başlangıcıdır. Mahluk olan illa gafil olur yani. Demek mahlukiyetin bir ismi de el-Gafîl'dir. Zira gafil olmamak için el-Muhît olmak gerekir. er-Rakîb olmak gerekir. el-Alîm olmak gerekir. Bunlarınsa hakikati mahlukiyette asla barınamaz.
Böylesi subhanî isimlerin sahibi yalnız Allah olduğu için gafil olmayan da yalnız Odur. Onun kudreti, iradesi, ilmi gibi nazarı da kısıtlanmaz. Yani, Rabbimiz, mahlukatı gibi gaflet etmekten de münezzehtir. Herşeyi bilmesi herşeyi yaratmasının bir gereğidir. Herşeyi bilmeyen hiçbirşeyi yaratamaz. Çünkü herşey herşeyle bağlıdır. Herşey herşeyle ilgilidir.
Sicim teorisyenleri bile varlığın 20'den fazla boyutu olduğunu öngörüyorlar şimdilerde. Bu ancak onların öngördükleri miktardır. Hakikatte daha kaç boyut olduğunuysa ancak Rabbü'l-Alemîn Halıkımız bilir. Belki 99 bin âlem denilen, belki Allah'ın isimleri kadar çok olan, âlemler de varlığın başka başka boyutlarıdır. Her neyse... Biz o ilimlerin cahili olduğumuzdan kısa keselim. Haddimizi bilelim. Fazla şakk-ı şefe edersek pot kırmamız da kaçınılmaz olacak.
İşte, varlığın varoluşu ne kadar boyutluysa, yaratılışının da o kadar çok vechi var demektir, ki bunlardan yalnız dört tanesine şahitlik edebildiğimizi yukarıda andık. O zaman yapımızın ayrılmaz bir parçası olan 'parçalı görüşümüz' yani 'gafletimiz' onlardan hareketle verdiğimiz hükümlerde de bizi hataya sürüklüyor. Bilim felsefecileri de 'bilimsel bakışı' en çok bu metodolojik hatasından dolayı eleştiriyorlar. Bilim, âlemde tuttuğu konumu hakkı olmayarak 'mutlak' kavrıyor, 'mutlak' lanse ediyor. Yani el-Muhît'in, hâşâ, nazarıyla kendi nazarını bir tutuyor. Gözüne, kulağına, aklına, okuyuşuna, fehmine, basiretine vs. sığan miktar üzerinden yaptığı yorumu 'herşeyi görenin yorumu' gibi yansıtıyor.
Halbuki görüşü öyle bir görüş değildir. Bizim şahitliğimize giren miktarı, asıl varoluşun, devede kulak bir miktarı sayılabilir. (Buzdağının görünen kısmı bile değil yani.) Bu nedenle oradan yaptığımız okumalar da hakikati kuşatamazlar. Fakat, evet, işimize yararlar. Nerede yararlar? Ancak dört boyut içindeyken yararlar. Elmanın varoluşunu hep ağacı üzerinden müşahede etmemiz 'elma ağacı gördüğümüzde elma bulacağımız' yönünde bir yol gösterir. Orada gördüğümüz aslında Cenab-ı Hakkın Sadıku'l-Vaad oluşudur. Kanunların nizamatıyla iş görmesidir. Evet, Hüda, ağacı ile elması arasına bir mukarenet varetmiştir. Mukarenet ise yakınlıktır. Eğer sözkonusu yakınlıklar olmasaydı, yaratışta bir tutarlılık da olmazdı, o zaman imtihan âleminde bilgi diye birşeye de rastlanamayacaktı. Yaşamak bir hayli müşkülleşecekti.
Elmayı birgün ağacından, başka gün tencereden, daha başka gün inekten alsaydık, bu kaotik varoluş, bizi amel edemez hale getirirdi. Elma almak için sebepler dairesinde nasıl dualanacaktık? Mukarenet bize aslında 'nasıl dua edeceğimizi' öğretiyor. 'Nasıl yaratıldığını' söylemiyor. Yaratmak için elmayı hiçten vara çıkaracak ilmi, iradeyi, kudreti açıklamak gerekir. Mukarenet asla bize bunu vermez. Fakat, mukarenet, o yaratılış için hangi yakınlıkları kollamamız, onlarla dualanmamız, Allah'ın kerem düzenini kavramamız için yollar gösterir.
"Gafletten neş'et eden dalâlet, pek garip ve aciptir. Mukareneti, illiyete kalb eder. İki şey arasında bir mukarenet olursa, yani daima beraber vücuda gelirlerse, birisinin ötekisine illet gösterilmesi o dalâletin şe'nindendir. Halbuki, devamlı mukarenet, illiyete delil olamaz."
Gaflet, Allah'ı hesaba katmadan kainata bakma, yaşama, amel etme vs. gibi manalarla tâbir edilir. Kemal manası böyledir. Doğrudur. Ancak gafletin özü sınırlılıktır. Ve o sınırlılığın yaralarını aşmak için, Hüda'nın, 'sınırlılığımızın yaralarını aşalım diye' bağışladığı vahye/nübüvvete sığınmak gerekir. Vahiyle/nübüvvetle gelen bilgi dört boyutlu âlemin mağdurlarına üstboyutların ufuklarını açar. İmkanlarını, düşünüşlerini, istikametini öğretir.
Eğer imandan yoksun bir anlam dünyasına, düpedüz materyalizme, naturalizme veya determinizme vs. kapanırsanız, işte, o zaman denizin derinliklerinde olan şeyleri yüzeyindeki parıltılarla, görüntülerle, şıpıltılarla açıklamaya çalışan insanın durumuna düşersiniz. Denizde olanlar denizin yüzeyine bakılarak açıklanamaz. Denizin yüzeyinde olanlar derinlere inilerek anlaşılabilir.
İnmeye imkânımız yok. Cismimizin yapabilecekleri belli. O zaman o derinlerin ilmini bağışlayan Rabb-i Rahîmimizin gönderdiği marifete sığınacağız. Bakara sûresinin hemen başında övülen 'gayba iman edenler'den olacağız. Dört boyutla sınırlı olmadığımızı bileceğiz. Bileceğiz ki, göremesek de, bu bilmek bizi körlüğün tehlikelerinden kurtaracak. Kör, körlüğün belasını çekmemek için, en azından kör olduğunu bilmelidir. Körün gözünün açılması körlüğünü bilmesiyle başlar. Kör körlüğünü itiraf etmezse görenlerden yardım isteyemez. Gündüzü inkâr edense yalnız kendine gece yapar. Ancak öyle bir yapar ki, artık o gecenin içinden de çıkılamaz, boğulur, herşeyi gecenin ilişki ağıyla açıklamaya çalışır. Allah muhafaza...
17 Aralık 2025 Çarşamba
Köpek gibi değil kedi gibi batılılaşmalıydık!
Namık Kemal, Hürriyet Kasidesi'nden...
Halbuki bu hususta köpek güzel bir misal değildir: "Meselâ, kelp, bütün hayvanlar içerisinde birkaç sıfat-ı haseneyle muttasıftır ve o sıfatlar ile iştihar etmiştir. Hattâ, sadakat ve vefâdarlığı darb-ı mesel olmuştur. Bu güzel ahlâkına binaen, insanlar arasında kendisine mübarek bir hayvan nazarıyla bakılmaya lâyık iken, maalesef, insanlar arasında mübarekiyet değil, necisü'l-ayn addedilmiştir. Tavuk, inek, kedi gibi sair hayvanlarda, insanların onlara yaptıkları ihsanlara karşı şükran hissi olmadığı halde, insanlarca aziz ve mübarek addedilmektedirler." Düğüm noktasıysa Nokta'nın hemen başındaki cümlede gibidir: "Arkadaş, esbab ve vesaiti insan kucağına alıp yapışırsa, zillet ve hakarete sebep olur."
Kucağa almakta ne vardır? Kucağa almakta varlık hiyerarşisini şaşırmak vardır. İnsan neyi kucağına alır? Canı pahasına koruyacakları kucağına alır. Bebeğini kucağına alır mesela. Ve bu kesinlikle bed karşılanmaz. Evet. Yavrusu için canını feda eden kahramandır. Fakat kendisinin varlığına hizmet etmek için yaratılmış vesileleri, o vesileleri yaratan Allah'ın rızası rağmına, kendinden daha ileri bir yere koymak, neredeyse kendini onlara feda eder dereceye getirmek, işte bu bir anlamda şirkin kapısıdır. Ve her şirk böylesi bir kem temayülden doğmuştur. Dünya coğrafyasının değişik bölgelerinde ineğe, file, maymuna vs... her neye tapar vaziyette bir kavme rastlasak, o hayvanla girdiği ihtiyaç ilişkisini 'ilahlık ilişkisine' dönüştürme görürüz. Yani, Cenab-ı Hakkın, nimetlerini üzerlerinden alıp şükrünü Kendisine (c.c.) sunalım diye bağışladığı mahlukata 'esas kaynak' gözüyle bakılmaya başlanmıştır. Böyle bir bakış da, eşref-i mahluk olan insanı dahi, o hayvandan aşağı görmekle neticelenir. Nitekim bugün de, 'itperestlik' dediğimiz bir vakıa Türkiye'de yayılmaktadır ki, müptelası olanlar, köpekleri 'tanrı' görecek sapkınlığa dahi varmaktadır. Halbuki başlangıçları itlerle aralarındaki ihtiyaç hukukundan ibarettir.
Evet. Köpeklerin birçok güzel hasleti var. Fakat bu hasletler, şefkatin ifratıyla birlikte, onları hayatın en ileri mevkisine koymayı netice verebiliyor. Hatta insanlar 'kendi evladını büyütmek' yerine, daha vefalı gördükleri için, 'köpek yetiştirmeyi' seçebiliyorlar. Tesadüf değildir. Köpek besleme alışkanlığının yayıldığı toplumlarda doğum oranı giderek düşüyor.
Benzer bir okumayı Constantin Von Barloewen'ın 'Bilgiler Kitabı' isimli eserinde de görmüştüm. Kitabın altbaşlığı şöyle: 'Çağımızın Önemli Düşünce İnsanlarıyla Söyleşiler.' Sohbet edilenlerden birisi de, Vatikan'ın eski kültür bakanlarından, 'Kardinal Paul Paupard'dı. İşte orada, Paupard da, ilginç bir gözlemde bulunuyordu Batı hakkında:
"Parisli dostlarım, ben Bangkok'tan, Bangalor'dan, Marakeş'ten ya da Salvador de Bahia'dan döndüğümde 'beni etkileyenin ne olduğunu' sorduklarında, orada olağanüstü gözlerle bakan birçok güzel çocuğa rastladığımı söylüyorum. Medicis sokağında, Luxembourg parkındaysa, köpeklerini gezdiren hanımlar görüyorum. O zaman dünyanın geleceğinin, gezdirilen köpeklerden ziyade, gördüğüm bu çocuklarda olduğunu düşünüyorum. (...) Ve erkekle kadının evlilik ilişkileri kısırlaştığında bir uygarlık kısırlaşıp tükeniyor."
Belki biraz da bu kem alışkanlığının insanda yayılması tehlikesine münasip olarak, şeriat, köpeği necis saymıştır. Evet. Elhamdülillah. Bugün bile bu necaset hissinin hâkim olduğu ailelerde köpek beslemeye mesafeyle bakılır. Dindar insanlar evlerine köpek sokmazlar. Çünkü pistir. Köpek beslenen evde rahatlıkla ibadet edilemez. Köpek beslenen eve melekler girmez. Şeriatın bizi 'mesafeli ilişkiye' zorlaması, Allahu a'lem, daha bunun gibi birçok arızanın önlenmesine yöneliktir. Çünkü fıkıh bir açıdan da koruyucu hekimliktir:
"Bunun esbabı ise, kelpte hırs marazı fazla olduğundan esbab-ı zahiriyeye öyle bir derece ihtimam ile yapışır ki, Mün'im-i Hakikîden bütün bütün gafletine sebep olur. Binaenaleyh, vasıtayı müessir bilerek Müessir-i Hakikîden yaptığı gaflete ceza olarak necis hükmünü almıştır ki tâhir olsun. Çünkü hükümler, hadler, günahları affeder. Ve beynennâs tahkir darbesini, gaflete kefaret olarak yemiştir."
Buradan şuraya geçelim: Bediüzzaman Hazretleri 'müfritane sevginin tahkire sebep olacağını' yalnız köpekler için söylemiyor. Ya? Bize de bu yollu nasihatleri mevcuttur ki bir tanesi 'Avrupa muhabbeti' hakkındadır: "Tarik-i gayr-ı meşru ile bir maksadı takip eden, galiben maksudunun zıddıyla ceza görür. Avrupa muhabbeti gibi gayr-ı meşru muhabbetin âkıbetinin mükâfâtı, mahbubun gaddârâne adâvetidir." Yani, 'köpekleşme' sadece köpeğe ait bir özellik değil, ihtiyaç ilişkisini 'kulluk ilişkisiyle' karıştıran herkeste varolabilecek bir problemdir. Ve nasıl insanlara aşırı bir ilgi gösteren köpek onlardan 'pis bulunma' tokadını yemişse, aynen öyle de, Batı'ya hakettiğinden fazla değer verenler de onlardan nefret damgası yemiştir. Türkiye'nin bir asrı bulan hikâyesinde geldiği nokta, ne zaman yakınlaşsa kendisinden tiksinilme, ne zaman uzaklaşsa kendisine meyledilme şeklinde devam etmektedir. Yani Batı da bize 'ilgimiz' değil 'izzetimiz' ölçüsünde değer vermektedir. Budalası olmadığımızda daha ölçülü davranmaktır. Köpek değil kedi olduğumuz sürece ilişkimiz dengededir. Karakteri olmayana kimse saygı göstermez. Duruşu olmayanı kimse beğenmez. Hatta, insandan sevgililer dahi, aşırı ilgiyi reddeder:
"Görmüyor musun ki, mecazî aşklarda yüzde doksan dokuzu, mâşukundan şikâyet eder. Çünkü, Samed âyinesi olan bâtın-ı kalble sanem-misal dünyevî mahbuplara perestiş etmek, o mahbupların nazarında sakildir ve istiskal eder, reddeder. Zira, fıtrat, fıtrî ve lâyık olmayan şeyi reddeder, atar."
Fakat, maalesef, bizim Batı'yla ilişkimiz nicedir, Cemil Meriç merhumun Bu Ülke'de tarif ettiği şekilde olmuştur: "Bu ülke 89'dan beri su alan bir gemi... Fransız İhtilali yalnız Batı feodalitesinin değil, ihtiyar Şark’ın da ölüm çanı. Osmanlı bir başka medeniyetin varlığını o zaman fark eder. Henüz ne imanını kaybetmiştir, ne haysiyetini. Zirvelerden bakar diyâr-ı küfre. Avrupa maddedir, kendisi ruh. Bu tanımadığı dünyanın kesif ve müselsel taarruzları karşısında kuvvetinden şüphe etmeğe başlar. Hayret, yerini hayranlığa bırakır, hayranlık teslimiyete..."
Arkadaşım, mürşidimin bazı yaraları 'derinden' ve de 'gürültüsüz' tedavi ettiği kanısındayım, evet. Şu metinden 'batılılaşma'ya çıkmam da bu uyanıklıkla olmuştur. Çünkü, bence, batılılaşmada kaçan ayar da yine Nokta'nın başındaki o cümlede gizlidir: "Arkadaş, esbab ve vesaiti insan kucağına alıp yapışırsa, zillet ve hakarete sebep olur." Kucağımıza aldığımızın elimizi ısırdığı yeter. Şu iti artık kalbimize değil bahçeye bağlayalım.
11 Aralık 2025 Perşembe
Yaparsa dünyayı garipler yapar
el-Cami‘ li Ahkamil-Kuran IV, 172, Ayrıca bk. Sahihu’l-Müslim 232, 251. Hadisler, Sunenu İbn-i Mace II, 1319 (no: 3987, 3988).
Antoine Compagnon 'Edebiyat Karşılığını Verir'de küçük yaşlarından itibaren 'okumaya duyduğu merak' ile 'annesinin kanser süreci' arasında bir bağlantı kuruyor. Ona göre, eğer böyle sıkıntılı bir süreç yaşanmış olmasaydı, ki annesini de o sürecin sonunda kaybetmiştir, kitaplara kaçmayacaktı. Yani okuma alışkanlığı kazanmasında cansıkıntısı, derdi, üzüntüsü değerli bir teşvik kamçısı oldu. Cemil Meriç merhumun da bu minvalde bir cümlesi olduğunu hatırlıyorum: "İnsanlar kıyıcıydılar, kitaplara kaçtım!"
Bu hâlet bir ölçüde 'ilim/edebiyat açlığının' hayatın içinde sizi 'arayışa iten boşluklara/yaralara sahip olmanızla' ilgili olduğunu sezdiyor. Kaçmıyorsanız okuyamazsınız yani. Yaralı değilseniz yazamazsınız. Aramazsınız. Zaten, yazara göre, gençlerin artık okumaya bu denli az rağbet göstermesi de 'kaçacak şeylerinin azlığıyla' intisablıdır. Yahut da tam tersi. Kaçmayı unutturacak kadar çok deliğin bulunmasıyla irtibatlıdır. O şöyle söylüyor:
"Okumanın savunulması artık gereklilik. Gençler fazla okumuyorlar. Hatta genç yetişkinler, okul yılları ve zorunlu kitaplar devri geçtikten sonra, daha da az okuyorlar. Boş zamanlarında, 7-19 yaşları arasındaki gençler, hergün kitap okumaktan ziyade ekranlarda vakit geçirmeye 10 kat, 16-19 yaş arasındakilerse 25 kat daha fazla vakit harcıyorlar. Başka bir deyişle 20'li yaşlara gelindiğinde neredeyse hiç kitap okumuyorlar. (...) Eskiden, yaz tatillerinde, zaman geçirmek için klasik Rus romanlarını okuduğumu anlatmıştım. Bugün insanlara cansıkıntısı yasaklanmış. Buna fırsat bile verilmiyor. Artık neredeyse tüm kamusal ve özel hayatımızın içinden geçtiği ekran, içerikler arasındaki ayrımı, (bilgi, eğlence ve kültür; iletişim, eğlence ve sanat arasındaki ayrımı) bulanıklaştırıyor. (...) Dolayısıyla artık daha az kitap okunuyor."
Bediüzzaman Hazretleri birkaç yerde 'medeniyet fantaziyeleri' diye bir kavramlaştırma yapar. Hatta birisinde "Deccalın yalancı cenneti ise medeniyetin cazibedar lehviyâtı ve fantaziyeleridir..." diyerek ahirzamanın bir fitnesinin de bu olduğuna dikkat çeker. Ona göre, II. Cihan Harbinin yaşatılmasının çok hikmetlerinden biri, 'medeniyet fantaziyelerinin aldatıcı ve uyutucu olduğu umuma görünmesi'dir. (Fakat, şartlar, mürşidimin hayal ettiği derecede büyük bir uyanışın yaşanmasını engellemiştir. Belki bir 3. Dünya Savaşından sonra? Kimbilir.) Hatta Tiktok, instagram, facebook gibi platformlarda aile mahremiyetinin aldığı yara hatırlanınca şu serzenişi de yerine cuk oturur sanki: "Veyl o zevc ve zevceye ki, birbirini ateşe atmakta yardım eder, yani medeniyet fantaziyelerine birbirini teşvik eder."
Evet, sarhoşluk, en özünde insanın hayata/kendine gösterdiği dikkatin yitimidir. Başta bizzat kendi varoluşu olmak üzere, kainattaki herşeyin varoluşuna gösterdiği dikkat, bununla irtibatlı duyduğu rikkat, beşeri 'insan' kılar. Eğer birisi çevresine ilgisini yitirmişse 'ot gibi, taş gibi, odun gibi' ithamlarına maruz kalır. Zira insanî hayat mertebesinden aşağı düşmüş gibi olur. Bugün sosyalmedyanın da bize yaptığı 'parmakla kaydırmak marifetiyle' nazara girenlerin sayısını korkunç bir sayıya çıkarmaktır. Telefonunuza bakarken herşey nazarınıza 'şöyle bir uğrar' fakat cansıkıntısı yapacak kadar da boşluk oluşturmaz. Hemen ardından gelen bir başkasıyla dikkat tekrar baştan çıkarılır. Yani, bu zamanın sarhoşluğu, dikkat edileceklerin sayısını dikkat edilebilecek seviyenin üstüne çıkararak, kişiyi sahte bir ilgiyle donanmış kılmasıdır. Çok şeyden malumat alırsınız ama hakikatin pekazını bilirsiniz.
Buradan şuraya geçeceğim: Bize yaratılış bahşedilmesi için de bir miktar cansıkıntısı yaşamamız gerekiyor. 18. Söz'ün 1. Nokta'sının hâtimesinde denilen: "Hem deme ki, 'Halk içinde ben intihap edildim. Bu meyveler benimle gösteriliyor. Demek bir meziyetim var.' Hayır, hâşâ! Belki herkesten evvel sana verildi; çünkü herkesten ziyade sen müflis ve muhtaç ve müteellim olduğundan en evvel senin eline verildi!" hakikatinde de bu sırrın hissesi var. Ne kadar eksiksen o kadar tamamlanırsın. Ne kadar açsan o kadar doyurulursun. Ancak burada eksiklik/açlık hâllerinin, sadece bir potansiyel olarak değil, şuur düzeyinde de bulunması lazım sende. Yaralarını bilmelisin. Yaralarını yaşamalısın. Yaralarını çekmelisin. Cenab-ı Hakîm, hikmetinin bir muktazisi olarak belki, sarhoşlara bahşetmiyor. Yaralılara, acıyanlara, sıkılanlara bahşediyor. Çünkü onlar ihtiyaçlarını 'ıztırar'a dönüştürme potansiyeli taşıyorlar. Dualarını 'farkındalık seviyesine' çıkarıyorlar. Fakat ihtiyaçlarına şuuru taalluk etmeyenler, yani sarhoşlar, 'lisan-ı ıztırarî' makamına asla ulaşamıyorlar. Duaları da bundan netice makbul olmuyor. Çünkü esasında duaları 'dua' olmuyor. Dua insanın derdine dikkat kesilmesiyle olur. Sarhoşlar dikkat kesilemezler.
Üç evladınız olduğunu düşünelim. Üçü de bin altın değerinde birer ev almak istiyorlar. Birisinin yüz, diğerinin üçyüz, ötekinin ise yediyüz altını var. Hangisine daha çok bağışlarsınız? Elbette açığı en çok olana. Yani en eksik olana. Kim, ne kadar eksikse, o kadar tamamlanır.
Bediüzzaman Hazretlerinin yukarıda dikkatimizi çektiği durum da böyle birşey. Bu 'daha az bilmek' demek değildir, hâşâ, yaralarını daha çok uyandırmış olmaktandır. Yine kendisinin ifadesiyle 'fakrın tezyidi'dir. İnsaniyetimizin değişmeyen meselelerine, açıklarına, firâklarına daha çok kafa patlatmaktandır. Gönül adamaktandır. Mesai sarfetmektendir. Ve, evet, bu eşikten bakılınca Bediüzzaman Hazretleri 'herkesten ziyade müflis ve muhtaç ve müteellim'dir. Talib olduğu dertten ötürüdür bu durum. Sırtındaki dağdan dolayıdır. Yoksa, hâşâ, imanda/amelde bizden geri olduğundan değil. Bizim sarhoşluktan bu mevzulara, değil ilgimiz-mesaimiz, farkındalığımız bile yoktur. Ancak o, hep dikkatleri çektiği üzere, yaralıdır. Yaralarını kabul eder. Çaresine dualanır. Duaya sarılır.
O yine diyor ki: "Arkadaş! Kalb ile ruhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur. O hastalık marazı da ulûm-i akliyeye tavaggul etmek nisbetindedir. Demek mânevî olan hastalıklar, insanları aklî ilimlere teşvik ve sevk eder. Ve akliyat ile iştigal eden, emraz-ı kalbiyeye müptelâ olur." Ve yine diyor: "Maatteessüf, o vakte kadar ulûm-u felsefeyi ulûm-u İslâmiye ile beraber havsalama doldurup, o ulûm-u felsefeyi, pek yanlış olarak, maden-i tekemmül ve medar-ı tenevvür zannetmiştim. Halbuki, o felsefî meseleler ruhumu çok fazla kirletmiş ve terakkiyât-ı mâneviyemde engel olmuştu."
Hepimiz Allah'a karşı nihayetsiz aciziz, fakiriz ve de yaralıyız. Ancak bazılarımız cansıkıntısını göze alıp o yaralarla muhatap oluyorlar, meşgul oluyorlar, hem deva buluyorlar hem de başkalarının bulmasına vesile oluyorlar. Diğer bazılarımızsa 'oyun ve oyalanma' peşindeyiz. Kaçıştayız. Firardayız. Dikkat dağınıklığının birnevi sarhoşluk olmasından faydalanıyoruz. 'Fefirru ilallah' sırrına mazhar olmak yerine gafletimize doğru koşuyoruz. Bin dermana değiştirilmeyecek dertler yerine hissetmeye/düşünmeye engel olacak 'zihin dağıtmaları' peşindeyiz. Bazen 'felsefeyi' bazen 'bilimi' bazen de 'sosyalmedyayı' bu maksadda istimal ediyoruz. Deva da, elbette bize değil, Hüda'ya kaçanlara bahşediliyor. Çünkü 'Pek kalın gaflet sersemliği muvakkaten hissettirmez.' Hissetmeyenin şuuru taalluk etmez. O yüzden Mevlana Hazretleri de böyle diyor işte: "Yara ışığın bedenimize sızdığı yerdir." Yarası olmayanın ışıktan da nasibi yok demektir bu. Demek, "Ne mutlu o gariplere!" müjdesinde "Ne mutlu o yaralılara!" makamı da var.
Bulabilene aşkolsun.
8 Aralık 2025 Pazartesi
Hayalimizin sinematografını nasıl çaldılar?
Mürşidim, 29. Mektub'u, birşeyin 'imkansızlığını' göstermek için yazmış gibidir. Nedir? Şudur: "(...) âyâtın hakikî tercümesi mümkün müdür? Elbette değildir. Olsa olsa ya kısa bir meâl-i icmâlî veya âyetin her cümlesi için beş-altı satır tefsir yazmak lâzım gelir." Evet, bilcümle ehl-i sünnet ve'l-cemaat ulemasına göre, Allah hepsinden razı olsun, Kur'an'ın başka dile 'birebir tercümesi' yapılamaz. Hatta yapılana 'tercüme' dahi denemez. Ya? 'Meal' denir ki o da 'anlamca yoksullaşmış' manasına gelmektedir. O yüzden, Türkçe Kur'an tartışmalarına dair, Elmalılı Hamdi Yazır merhum da, Hak Dini Kur'an Dili isimli eserinde şöyle demektedir:
"Kur’an’dan bahsetmek isteyenler, onu, hiç olmazsa 'harekesiz olarak' yüzünden okuyabilmelidir. Mamafih, öyle kimseler görüyoruz ki, Kur’an’ı harekesiz olarak şöyle dursun, harekesiyle bile dürüst okuyamadığı halde, onun ahkâm ve maânisinden içtihada kalkışıyor. Öylelerini görüyoruz ki: Kur’an’ı anlamıyor ve tefsirlere 'Müfessirlerin te’vîlleri karışmıştır' diye onları da kaale almak istemiyor da, eline geçirdiği tercemeleri okumakla Kur’an’ı tetkik etmiş olacağını iddiâ ediyor. Düşünmüyor ki: Okuduğu tercemeye, âlim müfessirlerin te’vîli değilse, cahil mütercimin re’yi ve te’vîli, hatası, noksanı karışmıştır. Bazılarını da duyuyoruz ki: 'Kur’ân tercemesi' demekle ifâ etmiyor da 'Türkçe Kur’ân!' demeye kadar gidiyor. Türkçe Kur'an mı var be hey şaşkın!"
29. Mektub'un 4. Nükte'sinin ahirinde mezkûr cümleleri sarfeden Bediüzzaman Hazretleri, 5. Nükte'nin finalindeyse şunları söyler:
"(...) zihni cüz'î, şuuru kısa, fikri müşevveş, kalbi karanlıklı bazı insanların kelimât-ı tercümiyesi nasıl o mukaddes kelimat yerini tutabilir? Hattâ diyebilirim ve belki ispat edebilirim ki, herbir harf-i Kur'ân, bir hakaik hazinesi hükmüne geçer; bazan birtek harf, bir sahife kadar hakikatleri ders verir."
6. Nükte'ye de burada açtığı 'harf bahsini' misallendireceğini sezdirir şekilde şöyle başlar: "Bu mânâyı tenvir için, kendi başımdan geçmiş nurlu bir hali ve hakikatli bir hayali söylüyorum..."
Ve na'büdü'nün 'nun'u konusuna gelir. Malum, Fatiha sûresinde, mü'minler, "Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz!" demekle 'biz' şeklinde yakarırlar. ('Ben' diyerek ferdî değil yani.) İşte onu manaya katan da 'nun' harfinin varlığıdır. Devamında şöyle diyor mürşidim:
"(...) nun-u mütekellim-i maalgayri düşündüm ve mütekellim-i vahde sıygasından na'büdü sıygasına intikalin sebebini kalbim aradı. Birden, namazdaki cemaatin fazileti ve sırrı, o 'nun'dan inkişaf etti."
Burada bir nefes alalım. Çünkü mevzuu başka bir yöne çevireceğiz. Bediüzzaman Hazretleri, İşaratü'l-İ'câz gibi, Muhakemat gibi, Eski Said Dönemi eserlerinde, Kur'an'ın harflerine kadar inen bir i'cazdan bahsederken 'hayale getirdiklerini' de dikkatlere veriyor.
Mesela İşaratü'l-İ'câz'da diyor ki:
"Şeyler arasında öyle münasebetler vardır ki onları âyine gibi yapıyor. Herbirisi ötekisini gösteriyor. Birisine bakıldığı zaman ötekisi görünür. Meselâ bir parça cam büyük bir sahrayı gösterdiği gibi; bazan olur ki, bir kelime, uzun ve hayalî bir macerayı sana gösterir. Bir kelime, pek acip bir vukuatı senin gözünün önüne getirir, temessül ettirir. Yahut bir kelâm, zihnini alır; misalî âlem-i misallere kadar götürür, gezdirir. Meselâ: 'beraze' kelimesi muharebe meydanını, 'semerât' kelimesi büyük bir meyve bahçesini insanın fikrine getirir. Buna binaen, buradaki 'alâ' kelimesi, temsilî bir üslûba pencere açar, gösterir kastıyla zikredilmiştir. Şöyle ki: Sanki hidayet-i İlâhî bir burak olup mü'minlere gönderilmiştir. Mü'minler tarik-i müstakimde ona binerek arş-ı kemalâta yürürler."
Muhakemat'ta ise der ki: "Bak, nerede olursa olsun, 'mübâreze' lâfzı, pencere gibi, meydan-ı harbi, içinde harp olarak sana gösterir. Evet, çok böyle kelimeler vardır. Hayalin sinematografisi denilse câizdir." Sonra İşaratü'l-İ'câz'da da bu tâbiri tekrarlar: "Sanki o parçalar, 'meyve' lâfzının meyve bahçesini, 'mübareze' lâfzının meydan-ı harbi göstermesi gibi, birer hayalî sinematograftır. Hem temsiller, eşya mabeynindeki münasebetlerin ve nizam-ı kâinattaki in'ikâsatın sırrı üzerine müessestir. Ve her bir iş bir şeyleri hatırlatır."
Hülasa: Benim anladığım, 'Allahu a'lem' kaydıyla konuşayım, İslam harflerinin-kelimelerinin 'resimsel değerleri' de vardır. Ve sûretleri görüldüğü zaman, ifade ettikleri manaları da çağrıştırırlar, hayale getirirler. Mesela: 'Mübareze' kelimesindeki 'r' ve 'z' harfleri 'ellerinde kılıçlar olan' insanları çağrıştırır. 'semerât/meyveler' kelimesindeki 's' harfi yukarıdaki üç noktasıyla 'dallarda asılı yemişler' görünümünü katar. 'Alâ' kelimesinin zâhiri bile 'bir bineğe oturmuş insan' ihtarına sahiptir. Ve seni alıp 'yücelere' götüreceğini sezdirir.
İşte, Bediüzzaman Hazretleri, na'büdü 'nun'u bahsinde de 'hayalinin harekete geçtiğinden' bahsediyor. Hatta metnin devamında bir itiraz da geliyor: "Kalb ve hayal, o nun-u na'büdü'den çıktıktan sonra, akıl karşılarına çıktı, dedi: Ben de hisse isterim. Sizin gibi uçamam. Ayaklarım delildir, hüccettir." Peki, mürşidim, 'bidayeti hayal olan bu tefekküre' nereden başlıyor? Kendimce buna bir cevabı yine 'nun' harfinin İslamca yazılışında buldum.
Evet, 'nun' harfi, sırf zâhirine bakılsa bile, bir cemaat görünüşü vermektedir. Çünkü yukarısında birtek nokta vardır. (Kabe'yi nokta gibi düşünürseniz alt kısmı da hatim gibidir.) Ama arkasında onunla beraber saf tutan bir yarım halka bulunmaktadır. Âdeta 'nun' harfinin noktası imamdır. Altındaki hilali de cemaatidir. Yani, belki, mürşidimin hayaline bu siganın 'kainat büyüklüğüne kadar çıkan cemaatler şeklinde düşünülmesini' yine bir Kur'an harfi vermiştir? Ve, evet, yine mürşidimin dediği gibi: Kur'an'ın harfleri itibariyle de eşi yoktur. Zira o harfler, sadece birer harf değil, zaman zaman sırlarını bağışlayan bir tür resimdirler.
Harf inkılabıyla bize yapılan kötülüklerden birisi de bu 'çağrışım dünyası'ndan mahrum bırakılmamızdır belki. Daha fecisi olacak 'Türkçe ibadet' bu topraklarda tutturulamamıştır. Elhamdülillah. Bediüzzaman, Elmalılı Hamdi Yazır vs. gibi müstakim ulemanın şiddeti muhalefetiyle ümmet bu vartayı atlatmıştır. Ancak harflerin unutturulması bile muhtemelen hayal dünyamıza epey bir bıçak sallamıştır. Bu tahribatı tayin edecek kuvvetimiz bile yoktur.
Yine mürşidimin 29. Mektub'daki şu veciz ifadeleriyle bitirelim:
"Şeâir-i İslâmiyedeki tabirat-ı Nebeviye ve İlâhiye, hayattar ve sevabdar bir cilt, bir deri hükmündedir. Onların soyulmasıyla, maânîdeki bir nuraniyet, muvakkaten çıplak, bir derece görünür. Fakat, ciltten cüdâ olmuş bir meyve gibi, o mübarek mânâların ruhları uçar, zulmetli kalb ve kafalarda beşerî postunu bırakıp gider. Nur uçar, dumanı kalır. Her ne ise..."
3 Aralık 2025 Çarşamba
Papa'yı ısıtınca Bediüzzaman'ı dondurmak
"Kur'ân hakikatlerine ve naşirlerine sarsılmaz bir rabıta ve iltizam
ve bağlılık gibi hayat-ı içtimaiyeyi esasıyla temin eden bu râbıtaları inkâr etmekle
ve şimaldeki dehşetli anarşistlik tohumu saçan ve nesil ve milliyeti mahveden
ve herkesin çocuklarını kendine alıp karâbet ve milliyeti izale eden ve medeniyet-i
beşeriyeyi ve hayat-ı içtimaiyeyi bütün bütün bozmaya yol açan kızıl tehlikeyi kabul etmekle ancak Nur
şakirtlerine medâr-ı mes'uliyet 'cemiyet' namını verebilir."
Aynı dönemde
Bediüzzaman'ın Amerika'ya bakışında da bazı ümitler bulunmaktadır. Çünkü,
Amerika, dünya siyasetinde 'en ağır top' olmaya yeni başlamış, komünizmle de mücadeleye
çalışan bir devlettir. Özellikle DP iktidarına yazılan mektuplarda bu argümanın
altı çok çizilir:
"Ve dinde lâübali kısmını dahi cidden îkaz edip 'Aman, çabuk hakikat-i
İslâmiyeye yapışınız!' ihtar ediyoruz ki, vatan ve millet ve onların hayatı ve saadeti,
hakaik-i Kur'âniyeye dayanmak ve bütün âlem-i İslâmı arkasında ihtiyat kuvveti
yapmak ve uhuvvet-i İslâmiye ile dört yüz milyon kardeşi bulmak ve Amerika gibi din lehinde ciddî çalışan muazzam
bir devleti kendine hakikî dost yapmak, iman ve İslâmiyetle olabilir."
"Demokratlar mecburdurlar ki hem Nurcuları, hem ulemâyı, hem
milleti memnun ve minnettar etmek, hem Amerika
ve müttefiklerinin yardımlarını kaybetmemek için bütün kuvvetleriyle ezan
meselesi gibi şeâir-i İslâmiyeyi ihyâ için mümkün oldukça tamire çalışmaları
lâzım ve elzemdir."
"Şimdi milletin arzusuyla şeâir-i İslâmiyenin serbestiyetine
vesile olan Demokratlar, hem mevkilerini muhafaza, hem vatan ve milletini
memnun etmek çâre-i yegânesi, ittihad-ı İslâm cereyanını kendine nokta-i
istinad yapmaktır. Eski zamanda İngiliz,
Fransız, Amerika siyasetleri ve menfaatleri buna muarız olmakla mâni olurdular.
Şimdi menfaatleri ve siyasetleri buna muarız değil, belki muhtaçtırlar.
Çünkü komünistlik, masonluk, zındıklık, dinsizlik, doğrudan doğruya anarşistliği
intaç ediyor. Ve bu dehşetli tahrip edicilere karşı ancak ve ancak hakikat-ı
Kur'âniye etrafında ittihad-ı İslâm dayanabilir."
"Hem Salâhaddin'in, Asâ-yı Mûsâ'yı amerikalıya vermesi
münasebetiyle deriz: Misyonerler ve Hıristiyan ruhanîleri, hem Nurcular, çok
dikkat etmeleri elzemdir. Çünkü, herhalde şimal cereyanı, İslâm ve İsevî
dininin hücumuna karşı kendini müdafaa etmek fikriyle, İslâm ve misyonerlerin
ittifaklarını bozmaya çalışacak."
Uzatmayayım. Herhangi bir
Risale arama motoruna 'Amerika' yazmakla bile epeyce bir metin bulunabilir. Dikkat
edilirse Bediüzzaman Hazretlerinin buradaki hamleleri iki maksada mâtuf olarak
görünüyor: 1) Mevcud siyasette 'en tehlikeli dış güç' tayininde bulunduktan
sonra, ona göre 'daha az tehlikeli dış güç' ile, değil 'ittihad' ama 'ittifak'
yapabilmeyi öngörüyor. Yani hınzırın saldırısına karşı ayıyla 'geçici bir
birlikte hareket etme' tasarlıyor. Ki, İslam tarihi boyunca, İslam
devletlerinden bunu yapanlar çok olmuştur. Haçlılarla savaşılırken dahi
müttefik olunan hristiyanlar/yahudiler vardır. Hatta haçlıların bir grubuna
karşı başka bir grubuyla ittifak yapıldığı olmuştur. Bunları Emin Mâlûf
'Arapların Gözünden Haçlı Seferleri' eserinde genişçe anlatıyor. Her neyse... 2)
Siyasilerin, özelde nurculara, genelde dindarlara karşı kem tavrı 'siyasi
menfaat' hatırlatmasıyla 'desteğe' dönüştürülmek istenmiştir. Yani siyaseten de
dindarlar-nurcular desteklenmesi gereken gruplardır.
Fakat mürşidim zaten bu
mevzuda nerede durduğunu ta en baştan bir ilkeyle ortaya koyuyor: "Düşmanın düşmanı, düşman kaldıkça
dosttur. Düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır." Veya yine vecizane
ifade ediyor:
"Gâvurlardaki iki cereyanları nasıl görüyorsun?
"Şimdilik biri necis, biri encestir. Tâhir-i mutlak yalnız desatir-i
İslâmiyettir."
"Öyleyse iki cereyana da lânet!"
"Evet. Lâkin bize bulaşmış olan encesin temizliği hesabına, onun izalesine
çalışan necise necis demekle onu da kendimize sıçratmak, maslahat olmasa
gerektir. Meselâ, bir hınzır seni boğuyor. Bir ayı da onu boğuyor. Ayının
bağrına dürtmekle kendine musallat etmek, akıldan ziyade cünundur."
Şimdi denilebilir ki:
Erdoğan'ın da bu şekilde hareket etmeye ehvenü'ş-şerreyn bir hakkı vardır.
Evet. Maalesef. Va esefa! Kâfirlere karşı tek başımıza mücadele edebilecek bir
kuvvette değiliz. Zaten İslam âlemi olarak kendi çapımızda bir ittihadı bile
tam anlamıyla becerebilmiş değiliz. (Gazze katliamında güçsüzlüğümüz ortaya
döküldü. İki sene çekirdek çıtlatarak bir soykırım izledik. Hiçbirşey
eyleyemedik.) O nedenle Sultan Abdülhamid Han merhum tarzı bir 'denge
siyaseti'ni Erdoğan da öyle-böyle götürmek zorunda kalıyor gibi...
Siyasidir. Âlim değildir.
Hoca değildir. "Selef-i Salihînden
başka, siyasetçi, ekserce tam müttakî dindar olamaz. Tam ve hakikî dindar, müttakî
olanlar, siyasetçi olmazlar. Yani, maksad-ı aslî siyasetini yapanlarda din,
ikinci derecede kalır, tebeî hükmüne geçer." Bazen Rusya'ya bazen
Amerika'ya yanaşabilir. Bazen Çin'e bazen Japonya'ya yüklenebilir. Bunlar
siyasetin içinde hep olan şeyler. Hep olmuşlar zaten. Yeni değiller.
Selçukluların Bizans'a karşı Ermeni prenslikleriyle ittifak ilişkileri kurduğu
ve Osmanlı'nın yükselen güç Almanya'ya karşı Fransızları kendi yanına çekmeye
çalıştığı, kapitülasyonlar bu fayda umularak Kanuni Sultan Süleyman zamanında
yürürlüğe konmuştur, bilinen gerçeklerdendir. Erdoğan da bunu pekâlâ deneyebilir.
Amaa...
Peki biz ne yapmamalıyız?
Biz kendi duruşumuzu
bozmamalıyız. Erdoğan ne tarafa doğru meyillenirse biz de nassları o tarafa
doğru bükmemeliyiz. İslam'ın küfür karşısındaki tavrı nettir. Ve mürşidimizin
de ifadesiyle 'Garp husumeti bâki
kalmalıdır.' Buralarda bizim sağa-sola kıvırmamıza gerek yoktur. Üstelik,
böylesi okumalar eşliğinde, Batı'ya karşı her zaman korumamız gereken temkini
yitirmek de mümkündür! Nitekim, Papa'nın Türkiye ziyaretiyle pek heyecanlanan
bazı dindarlarda yeniden 'dinler arası diyalog' halayları çekilmeye
başlanmıştır. Böyle birşey 'FETÖ yapınca yanlış' ama 'AK Parti yaparsa doğru'
olmaz. Papa'yla din üzerinden rabıta kurmak lüzumsuzdur. Papa siyasi bir
figürdür bizim için. Kanaat önderlerimizden değildir. Evliyamız değildir.
Hocamız değildir. Siyaseten konuşulacak hususlar olabilir. Tamam. Ama illa ortak
düşmanlar sözkonusuysa... O da niyetleri halisse...
"Bediüzzaman'ı
dondurmak" endişem de tam bu zeminde şekilleniyor. Onun mevcud
konjonktürler hakkında söylediği şeyleri alıp 'değişmez şeriat yasaları' gibi
görmek hoş durmuyor. Mürşidim, bir İslam âlimi olarak, elbette şeriat hakkında
konuşurken değişmez yasalar söyler. Ama siyasete dair okumalarında elindeki
verileri kullanır. Nitekim, Amerika hakkındaki hüsnüzannı, o zamanlar Amerika'nın
pek tanınmamasıyla da ilgilidir. Ve, evet, Bediüzzaman onlardan ümit etmiştir.
Neyi? Öncekilerin hatalarını tekrarlamamayı... Fakat netice ne olmuştur? Amerika
bu ümidi kırmıştır. II. Cihan Harbi'nden sonra İngiltere'nin vazifesini kendi
omuzlarına almıştır. Bugün İslam dünyasındaki işgallerin sorumlusu Amerika'dır.
Samuel Huntington'ın 'Medeniyetler Çatışması' tezini yayınlamasından beri
bilinmektedir ki: Soğuk Savaş Dönemi ardından Batı dünyasının yeni düşmanı
bilâd-ı İslam'dır. Hamleleri hep buna dönüktür. Irak, Afganistan, Gazze vs...
Ancak şu var ki: Çin'in
yükselişi ve Rusya'nın Putin'le yeniden kendini toparlaması, bazılarının
gözünde, genelde İslam dünyasını, özelde ise Türkiye'yi tekrar kıymete
bindirmiştir. Zaten Rusya ne zaman güçlense Batı siyaseti Türklere-Müslümanlara
gaz verir. Dost görünür. Ve Rusya'nın karasal işgal yapabileceği her bölgede
dindarlığı/milliyetçiliği destekler. Finanse eder. Silahlandırır. Örgütler.
Ancak bu muhatabımızın canavarlığı konusunda bizi yanıltmamalıdır. Bediüzzaman'ın
Eski Said döneminde İngilizler hakkında söylediği herşey bugün Amerika hakkında
câridir. Eh, evet, dikkat. Papa'ya bakarken mürşidimizin 'Anglikan kilisesine
verdiği cevabı' da unutmayalım. Dengeli olalım. Kendimize gelelim. Siyaset
kendi işini yapsın. Ona birşey diyen yok. Ama 'müslüman gibi müslüman' kâfire
emniyet etmemede kendinden emin olmalıdır. Her tebessüme içimizin yağları
hemencecik erimesin yahu. Siyasilerin günahı kendine... Siyaset için dansözlük
yapmaya ne gerek var?
Risale-i Nur'da geçen
'Hakiki İseviler' bahsi ise 'öyle İsevîler gördüğümüz zaman' gündem edilecek
birşeydir. Hem burada da tâbi biz değil onlar olacak. Biz 'metbû' makamında
olacağız. Ortada bir yerde değil 'bizde' buluşulacak. İsa aleyhisselam,
Aleyhissalatuvesselam Efendimizin ümmetinden olacak, Mehdi'nin arkasında namaz
kılacak. Bugün Papa İslam'a bunu mu teklif etmektedir? Safderunluğa ihtiyaç yok
be abi.
30 Kasım 2025 Pazar
Sonuçları yaratmıyorlarsa nedenler neden var?
el-Cevap: Değildir. Hem tuzak da değildir. Tamamen insanın galatıdır. Şöyle ki:
Mürşidim bir yerde, yok, iki yerde diyor: "Bütün kâinattan dergâh-ı İlâhiyeye çıkan/giden, bir duadır." (Sözler'de 'giden' Mektubat'ta ise 'çıkan' diyor.) Ve her iki bahiste de duayı, yalnızca dil ile söylenen birşey değil, bütün oluşların merkezine yerleştiriyor. Yani "Her yaratılış süreci aslında/evvelinde bir dua sürecidir!" manasına getiriyor. Şimdi bir miktar iktibasın tam sırası işte:
"Ya istidat lisanıyladır—bütün nebâtat ve hayvanâtın duaları gibi ki, herbiri lisan-ı istidadıyla Feyyâz-ı Mutlaktan bir suret talep ediyorlar ve esmâsına bir mazhariyet-i münkeşife istiyorlar. Veya ihtiyac-ı fıtrî lisanıyladır—bütün zîhayatların, iktidarları dahilinde olmayan hâcât-ı zaruriyeleri için dualarıdır ki, herbirisi o ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla Cevâd-ı Mutlaktan idame-i hayatları için bir nevi rızık hükmünde bazı metâlibi istiyorlar. Veya lisan-ı ıztırariyle bir duadır ki, muztar kalan herbir zîruh, kat'î bir iltica ile dua eder, bir hâmî-i meçhulüne iltica eder, belki Rabb-i Rahîmine teveccüh eder."
İlgili metinlerin cümlesini karşınıza alıp baktığınızda şöyle bir manzara zuhur ediyor âdeta: Birbirlerinin yaratıcısı olamayacaklar, birbirlerine yakın yaratılıyorlarsa, bu onların birbirlerinin duaları olmalarındandır. Yani, kainattaki sebep-netice, neden-sonuç vs. ilişkilerinin tamamı 'yaratış ilişkisi' değil 'dua ilişkisi'dir. Dua ilişkisi de birşeyin yaratılışa çıkması için mahlukatın Rabbü'l-Âlemîn'e dönük oluşturduğu 'talep'tir. Talep hilkati açıklamaz. Hilkatse talebi açıklar. Ve hem talep bize hilkatin nasıl vücuda getirildiğini de anlatmaz. Hilkate dönük talebin nasıl oluşturulacağını söyler sadece.
"Şu istidat lisanıyla dua nev'inden birisi de şudur ki: Esbabın içtimaı, müsebbebin icadına bir duadır. Yani, esbab bir vaziyet alır ki, o vaziyet bir lisan-ı hal hükmüne geçer; ve müsebbebi, Kadîr-i Zülcelâlden dua eder, isterler. Meselâ su, hararet, toprak, ziya, bir çekirdek etrafında bir vaziyet alarak, o vaziyet bir lisan-ı duadır ki, 'Bu çekirdeği ağaç yap, yâ Hâlıkımız!' derler. Çünkü, o mu'cize-i harika-i kudret olan ağaç, o şuursuz, câmid, basit maddelere havale edilmez, havalesi muhaldir. Demek, içtima-ı esbab bir nevi duadır."
Bediüzzaman Hazretlerinin bu öğrettiğini neden önemsiyorum? Zira ateistlerin çoklukla istimal ettikleri bir argümanın çürütülmesini sağladığını düşünüyorum. En azından mevzuun bizcesini ortaya koyuyor. İşin içinden nasıl çıkacağımızı belletiyor. Hani onlar derler: "Eğer yaratan sebepler/nedenler değil de Allah'sa, sebebi/nedeni yapma, yerine getirme, eyleme, bırak, Allah yaratsın. Yok, süreç bu şekilde işlemiyorsa, o zaman kabul edeceksiniz ki, ey müslümanlar, yaratan Allah değil sebeplerdir."
Bu tuzaklı argümanı yukarıdaki ferasetle şöyle çürütüyorum arkadaşım: Evet. İmanıma göre, ki nefsü'l-emirdeki hakikat de zaten budur, sebepler neticelerin, nedenler sonuçların yaratıcısı değildir. Fakat, bununla birlikte, onlar 'hiçbirşey' de değildir. Onlar yaratılış sürecinin başlaması için gönderilmesi gereken taleplerdir. Eğer talep gönderilmezse süreç başlamaz. Allah, hâşâ, yaratmaya mecbur edilemez. Zorunda bırakılamaz. Ancak Ondan rahmeti dilenir. Rahmeti şefaatiyle kudreti çağrılır. Her talep illa yaratılış sürecine çıkacak değildir gerçi. Ama o Sultan-ı Zülcelal'in izzeti diler ki: Bana önce bir duası edilsin bu yaratışın. Varoluşun yeni boyutları için varlık bir hazırola geçsin. Onun bu hazırlığının nisbetince de ona lütfedeyim. Fazlımdan fazla fazla verdiğim de olur. Hikmetimden az az azalttığım da olur. Ancak nihayetinde herşeyin duası ehemmiyetidir. "Duanız olmasa ne ehemmiyetiniz var?" buyurmuşum. Bu buyruğum yalnız insana değildir. Cümle mahlukatımadır.
"İkinci nevi dua: İhtiyac-ı fıtrî lisanıyladır ki, bütün zîhayatların iktidar ve ihtiyarları dahilinde olmayan hâcetlerini ve matlaplarını ummadıkları yerden, vakt-i münasipte onlara vermek için, Hâlık-ı Rahîmden bir nevi duadır. Çünkü, iktidar ve ihtiyarları haricinde, bilmedikleri yerden, vakt-i münasipte onlara bir Hakîm-i Rahîm gönderiyor. Elleri yetişmiyor; demek o ihsan, dua neticesidir."
Yaratmak yaratışın bütün sorumluluklarını/gereklerini taşımakla mümkün olur. Elmanın yaratılışı, yaratabilecek bir ilmin, iradenin ve kudretin varlığını neyin üzerinden açıklanabiliyorsa ona verilir. Ağaca verilmez mesela. Neden? Çünkü ağacın elma yaratacak türden bir ilmi, iradesi, kudreti yoktur. Mahlukatın en kabiliyetlisi insandır fakat insanın dahi elmayı sıfırdan yaratacak ilmi, iradesi, kudreti yoktur. O kainatta işletilen mevcud yaratılış sistemlerini taklid ederek, yani "Nasıl dualanılırsa şu yaratılır?" sorusuna cevap bulmaya çalışarak, rahmete mazhariyette ilerler. Mürşidim bu bağlamda 'havarık-ı medeniyet' denilen teknolojilerin dahi hem bir 'dua' hem bir 'dua neticesi' olduğunu söyler:
"Üçüncü nevi dua: İhtiyaç dairesinde zîşuurların duasıdır ki, bu da iki kısımdır. Eğer ıztırar derecesine gelse veya ihtiyac-ı fıtrîye tam münasebettar ise veya lisan-ı istidada yakınlaşmışsa veya sâfi, hâlis kalbin lisanıyla ise, ekseriyet-i mutlaka ile makbuldür. Terakkiyât-ı beşeriyenin kısm-ı âzamı ve keşfiyatları, bir nevi dua neticesidir. Havârık-ı medeniyet dedikleri şeyler ve keşfiyatlarına medar-ı iftihar zannettikleri emirler, mânevî bir dua neticesidir. Hâlis bir lisan-ı istidatla istenilmiş, onlara verilmiştir. Lisan-ı istidatla ve lisan-ı ihtiyac-ı fıtrî ile olan dualar dahi, bir mâni olmazsa ve şerâit dahilinde ise, daima makbuldürler."
Buradan artık neden-sonuç ilişkileriyle öğretilenin esasında 'nasıl dua edeceğimiz' olduğu anlaşılıyor. Fakat biz, ne yazık, 'dua etmek'le 'yaratma'yı karıştırıyoruz. Zira, Hüda, dualarımızı o kadar sık kabul ediyor ki, o kadar cömert ki, o kadar merhametli ki, o kadar kerim ki... Bahşının bolluğundan dolayı dua eden de kendini/olageleni şaşırıyor. Dua etmekle yaratmayı ayıramıyor. Yaratışa dönüşmesinin sıklığından yapanın nedenler (yani duaları) olduğunu sanrılıyor. En özünde düşülen hata, diafondan çay isteyen birinin, 'çayı diafonun getirdiğini sanması' gibi oluyor. Evet. "Bu hep bu şekilde oluyorsa 'Bu şunu kaldırır mı?' diye sormaya gerek yok!" kolaycılığı bizi körleştiriyor. "Zira nazar-ı sathî böyle yerlerde çok halteder."
"Cehl-i mürekkebi intaç eden, nazar-ı sathîyi tevlid eden ülfetten tecrid-i nazar etsen ve akla karşı sedd-i turuk eden evhamın âşiyânı olan mümâresât-ı ilzâmiyattan nefsini tahliye etsen, hurdebinî bir hayvanın sureti altında olan makine-i dakika-i bedia-i İlâhiyenin şuursuz, mecrâ ve mahrekleri tahdit olunmayan ve imkânâtında evleviyet olmayan esbab-ı basita-i camide-i tabiiyeden husûl-pezîr ve o destgâhın masnuu olduğunu, kendi nefsini kandırıp mutmain ve ikna edemezsin."
Hani İmam Ali radyallahu anha atfedilen bir söz var: "Dualarımı kabul etmemesinden bildim ben Onu!" el-Hak. Bu söz hakikati söylüyor. Zira, insan, eğer her istediği yaratışa çıkan bir mahluk olsaydı, o zaman (tıpkı yukarıda olduğu gibi) istemekle yaratmayı birbirine karıştırırdı. Ülfetinden ayıramaz olurdu. Öyleyse Allah, insana, her istediğini vermeyerek de ona 'kendini bilme lütfunu' bağışlamıştır. Şükrolsun. Her istediği olmadığından istemekle yapmanın arası açılmıştır. Yalnız istemekle olmadığı anlaşılmıştır. İstemek her çeşidiyle sadece yaratışın duasıdır. Yaratacaksa isteyenden çok başkasıdır.
Neden-sonuç ilişkileri bize bağışlanmasaydı nasıl dua edeceğimizi bilemezdik arkadaşım. Bilginin hiçbir türüne erişemezdik. Zira bir sistem üzerinde yaşıyor olmazdık. Allah'ın Sadıku'l-Vaad olduğunu, yani vaadinde en sâdık bulunduğunu, neden-sonuç ilişkileri sayesinde öğrendik. Fizikle öğrendik. Kimyayla öğrendik. Biyolojiyle öğrendik...
Nedenlerle edilen dualar bollukla sonuç hediyelerini verdi. Kanunlar hep işledi. Ancak neden-sonuç ilişkisinin bu derece lutf u kereme ulaşma sıklığı, yani Rabbimizin bağışlama şiddeti, kereminin şiddet-i zuhuru, nefsimizin de gözünü kör etti. Cömertlik savrukluğa yoruldu. Bolluk tesadüfe verildi. Şiddet-i zuhurundan, heyhat, zuhurunu reddetmeye cür'etlendik. Halbuki ne haddimizeydi? İstemekle yaratmak hiç bir olur muydu? Hülasa: Bize kurulmuş bir tuzak yoktu arkadaşım. Tuzaklarını gafletiyle kendine kuran insan vardı. Dikkatsizlik, rikkatsizlik, dadikatsizlik, hakikatsizlik... her nimeti pusata dönüştüren galat buydu. O kadar üzerine konuştuk şimdi. Bak, yine de gözümüz hâlâ açılmıyor, emmâre nefsimiz yedi başlı ejder, çünkü bilmek yaşamanın garantisi değilmiş, vesselam.
27 Kasım 2025 Perşembe
Nasreddin Hoca neden bir Allah'a inanıyor?
Tablo misalinden hareket edelim. Hatta belirgin bir örnek olsun. Meşhur 'Monalisa' ablayı sahaya sürelim. Monalisa tablosuna bakarak şu soruya cevap bulabilirim: "Bu tabloda kaç farklı renk kullanılmış?" Yine Monalisa tablosuna bakarak şu soruya cevap verebilirim: "Bu tabloda hangi tür boyalar kullanılmış?" Ve yine Monalisa tablosuna bakarak şu soruya bir cevap üretebilirim: "Monalisa tablosunda fırça vuruşları ne şekilde yapılmış?" Tamam. Bütün bu sualler tablo üzerinden tetkiklerle cevap bulabilir. Fakat dönüp bir de şunu sorduğumda Monalisa artık cevap veremez: "Neden bir başkasının değil de bu kadının tablosu çizildi?" Veya "Bu kadını bu tabloya kim çizdi?" Veyahut "Bir kadın bu tabloya nasıl olup da çizilebildi?"
Böyle sorduğumda ağzı var dili yok tablomuz ellerini iki yana açıp şöyle yanıt verir: "Bu bilgileri bende bulamazsın. Çünkü 'benle ilgili olmayan' şeylerden de bahsediyorsun. Sözgelimi: 'Neden bir başkasının değil de benim çizildiğim' sualinin muhatabı 'başkalarının varlığı' ve 'o başkalar yerine beni seçecek olanın varlığı' ile açıklanabilir. Fakat 'benim varoluşum kadarında' ne benden başkaları vardır ne de o başkaların yerine beni seçecek birisi. Yani tabloda bunları bulamazsın. 'Kimin çizdiği' sorusu da bende kalınarak cevap bulunabilecek gibi değildir. Zira beni çizen benim içimde olamaz. Beni çizebilmesi için benden aşkın olması gerekir. Hiçbir tablonun ressamı tablonun içinde kalamaz. Bediüzzaman Hazretlerinin tabiriyle 'hem hâkim hem mâhkum' olamaz. Hem çizen hem çizilen olamaz. Çizen çizilen değildir. Çizilen de çizen değildir. Fiili eyleyenle fiilin neticesi olarak ortaya çıkan aynı şey olamaz. Bu en temel mantık kaidelerine dahi takla attıracak bir hezeyan olur.
Üçüncü sorunun maruz kalacağı muamele de bundan farklı değil. Hülasa: Tablo bize kendisi hakkında bazı veriler sunuyor, tamam, amma her sualin cevabı da veremiyor. Yani kendisi hakkında yapacağı açıklamaların bir sınırı var. İçinden çıkmayacağınıza ahdederseniz muhtemel diğer cevaplardan mahrum kalırsınız-kalacaksınız. İşte 'materyalist bilim' ile 'mü'minane iman' birbirinden böyle ayrılır. Materyalizm herşeye 'o şeyin içinde çıkmayarak' cevap vermeye ahdetmiştir. Bu metodolojik hatası nedeniyle de doğru cevaplara körelmiştir. Nasreddin Hoca'nın karanlıkta kaybolan parasını sokak fenerinin altında araması gibi bir yöntem hatasına sapılmıştır. Para nerede kaybolduysa orada aranmalıdır. Aydınlıkta aramak daha kolay diye kaybolduğu yerden uzakta aynı para bulunmaz. Bununla fıkra anlatılır. Ama bilim yapılmaz.
Bilim bunu yapıyor fakat. O yüzden de doğru cevabı bulamıyor. Tıpkı 'Doğruyu Söyle' filminde Will Smith'in "Tanrı insanı futbol oynasın diye yaratmamış!" demesine editörün itirazında olduğu gibi. "Tanrıyı karıştırmayalım." Bugün bilimsellik dediğimiz şeyin neredeyse tamamı 'tanrıyı karıştırmama' üzerine kuruludur. İşte biz müslümanların tam da buraya ciddi bir itirazımız var. Hem şimdi 'hudûs delili'nin de bize yardımcı olacağını düşünüyorum. TDV İslam Ansiklopedisi'nin Hudûs Maddesi'nde deniyor ki:
"Her asırda insanlar, varlık ve olaylara bakarak evreni yaratan ve yöneten üstün bir kudretin mevcudiyetini kavramaya ve kanıtlamaya çalışmışlardır. Bu amaçla başvurulan delillerden biri de varlık ve olayların bir yokluğun ardından yaratıldığı öncülüne dayanarak bu durumda bir var edicinin (muhdis) ve yaratıcının bulunmasının aklî bir zorunluluk olduğu şeklindeki istidlâldir; kelâm ilminde bu şekildeki kozmolojik delile 'hudûs' denilmiştir."
Allah tasavvurumuzu kenarda tuttuğumuzu düşünelim. Ve bir elmayı açıklamaya çalışıyoruz. Elma hep 'sonradan varolan' birşey olarak nazarımızda olduğundan, yani hep bunu müşahade ediyoruz, ona fail aramak kaçınılmaz oluyor. Zira ezelî olmayanın, yani zamandan aşkın olmayanın, yani başlangıçsız olmayanın, yani 'hep olagelen'in bir failinin bulunması gerekmez. Fakat, öyle değilse, illa bu eserin ortaya çıkışının bir açıklanması lazım. Hop. İlk herzemizi yumurtladık: "Dal!" Ama? Ama dal sorunumu çözmüyor ki. Çünkü dal da sonradan olan birşey. "Peki ağaç?" Hayır. O da sonradan oldu. "Toprak?" Toprağın da sonradan olduğu belli. "Kaya?" Kaya da sonradan. "Dünya?" Dünya da sonradan. "Güneş?" Güneş de sonradan...
Bunların hepsi fani oldukları için, yani tablonun dışına çıkamadıkları için, benim aradığım cevabı vermekte acizler. Bu yaptığımız arka ayakları olmayan sandalyeleri birbirine yaslamaya benziyor. En arkaya bir dört ayaklı sandalye gelmediği sürece ayakta durmayı açıklamaları mümkün değil. Veya bir vagon zincirinin hareketini lokomotife bağlanmadan açıklamaya çalışmaya benziyor. Vagon vagona bağlı, o vagon başka bir vagona bağlı, o da bir başkasına... Fakat hiçbirinde 'kimseye bağlanmadan hareket edebilme yeteneği' yok. Onların cinsinden olmayan lokomotifi kabul etmediğim sürece bu hareket vagon-vagon ilişkisiyle açıklanabilecek gibi değil. Vagon-vagon ilişkisi bir muğalata. Vagon-vagon ilişkisi bir lâf salatası...
La teşbih ve la temsil! Kainatı kainat içinde kalarak açıklamaya çalışmak da böyle. Fanileri açıklamak fanilikten kurtulmadan mümkün görünmüyor. Bigbangin kenarına gittiğinizde de yine aynı soru kulağınızı çınlatıyor: "Peki neydi ki hiçi varolmaya itti?" Yani hiç olmak gayet kararlı bir halken neden bu kararlılığı terkedip varoluşa çıktı? Ona kim 'Ol!' dedi? Madde türünden hiçbirşeyin olmadığı, dolayısıyla neden-sonuç zincirinin bütün sözde halkalarının/açıklamalarının tükendiği, o eşikte kimdi bizi varlığa çıkaran? Şimdi arkadaşım baştaki yanıtımı yeniden tekrarlarım: "Çünkü kainata dair her soruya kainattan çıkmadan cevap veremiyorum."
Yetmiyor. Karşılamıyor. Kurtarmıyor. Arka ayağı kırık sandalyeleri ayakta tutmak için, onlar gibi olmayan, arka ayağı kırık olmaktan münezzeh, bir sandalye lazım. Evet. Vagonların hareketini açıklamak için, vagon cinsinden olmayan, başka bir çekiciyle çekilmeye muhtaçlıktan münezzeh, bir lokomotifin bulunması gerekir. Bunlar mahlukat perspektifinden bakınca böyle. Bize gelince de işin rengi tam mürşidimin dediği gibi olur. Biz böyle bir Allah'a iman ediyoruz. Böyle bir Allah'a iman etmeye de mecburuz. Çünkü böyle bir Allah olmadan kainatı açıklamak biteviye sözü uzatmaktan başka işe yaramıyor:
"Madem âlemde ve herşeyde tagayyür ve tebeddül var; elbette fânidir, hâdistir, kadîm olamaz. Madem hâdistir, elbette onu ihdas eden bir Sâni var. Ve madem herşeyin zâtında vücudî ve ademî bir sebep bulunmazsa müsâvidir; elbette vâcip ve ezelî olamaz. Ve madem muhal ve bâtıl olan devir ve teselsül ile birbirini icad etmek mümkün olmadığı kat'î burhanlarla ispat edilmiş; elbette öyle bir Vâcibü'l-Vücudun mevcudiyeti lâzımdır ki, nazîri mümteni, misli muhal ve bütün mâadâsı mümkün ve mâsivâsı mahlûku olacak."
Allah varsa Epstein adasına neden izin verdi?
'Epstein adası skandalını' ilk duyduğum zamanlardan beri aklıma bir hadis-i şerif geliyor: "Şeytanın tahtı deniz üzerindedir....
-
Hatırlarsanız, bir hafta kadar önce Cemil Tokpınar abiye dair bir analizimi yazmıştım. Çok derinlemesine sayılmayacak, kısacık birşey. Şim...
-
Tabii insanın ağırına gidiyor. Zamanında, FETÖ'nün Zaman'a 10 Kasım'da aldığı tam sayfa ilan nedeniyle ortalığı yıkan muhafazakâ...
-
" Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın müminlerin, kendi vicdanları ile hüsnüzanda bulunup da: 'Bu, apaçık bir iftiradır...