11 Aralık 2025 Perşembe
Yaparsa dünyayı garipler yapar
el-Cami‘ li Ahkamil-Kuran IV, 172, Ayrıca bk. Sahihu’l-Müslim 232, 251. Hadisler, Sunenu İbn-i Mace II, 1319 (no: 3987, 3988).
Antoine Compagnon 'Edebiyat Karşılığını Verir'de küçük yaşlarından itibaren 'okumaya duyduğu merak' ile 'annesinin kanser süreci' arasında bir bağlantı kuruyor. Ona göre, eğer böyle sıkıntılı bir süreç yaşanmış olmasaydı, ki annesini de o sürecin sonunda kaybetmiştir, kitaplara kaçmayacaktı. Yani okuma alışkanlığı kazanmasında cansıkıntısı, derdi, üzüntüsü değerli bir teşvik kamçısı oldu. Cemil Meriç merhumun da bu minvalde bir cümlesi olduğunu hatırlıyorum: "İnsanlar kıyıcıydılar, kitaplara kaçtım!"
Bu hâlet bir ölçüde 'ilim/edebiyat açlığının' hayatın içinde sizi 'arayışa iten boşluklara/yaralara sahip olmanızla' ilgili olduğunu sezdiyor. Kaçmıyorsanız okuyamazsınız yani. Yaralı değilseniz yazamazsınız. Aramazsınız. Zaten, yazara göre, gençlerin artık okumaya bu denli az rağbet göstermesi de 'kaçacak şeylerinin azlığıyla' intisablıdır. Yahut da tam tersi. Kaçmayı unutturacak kadar çok deliğin bulunmasıyla irtibatlıdır. O şöyle söylüyor:
"Okumanın savunulması artık gereklilik. Gençler fazla okumuyorlar. Hatta genç yetişkinler, okul yılları ve zorunlu kitaplar devri geçtikten sonra, daha da az okuyorlar. Boş zamanlarında, 7-19 yaşları arasındaki gençler, hergün kitap okumaktan ziyade ekranlarda vakit geçirmeye 10 kat, 16-19 yaş arasındakilerse 25 kat daha fazla vakit harcıyorlar. Başka bir deyişle 20'li yaşlara gelindiğinde neredeyse hiç kitap okumuyorlar. (...) Eskiden, yaz tatillerinde, zaman geçirmek için klasik Rus romanlarını okuduğumu anlatmıştım. Bugün insanlara cansıkıntısı yasaklanmış. Buna fırsat bile verilmiyor. Artık neredeyse tüm kamusal ve özel hayatımızın içinden geçtiği ekran, içerikler arasındaki ayrımı, (bilgi, eğlence ve kültür; iletişim, eğlence ve sanat arasındaki ayrımı) bulanıklaştırıyor. (...) Dolayısıyla artık daha az kitap okunuyor."
Bediüzzaman Hazretleri birkaç yerde 'medeniyet fantaziyeleri' diye bir kavramlaştırma yapar. Hatta birisinde "Deccalın yalancı cenneti ise medeniyetin cazibedar lehviyâtı ve fantaziyeleridir..." diyerek ahirzamanın bir fitnesinin de bu olduğuna dikkat çeker. Ona göre, II. Cihan Harbinin yaşatılmasının çok hikmetlerinden biri, 'medeniyet fantaziyelerinin aldatıcı ve uyutucu olduğu umuma görünmesi'dir. (Fakat, şartlar, mürşidimin hayal ettiği derecede büyük bir uyanışın yaşanmasını engellemiştir. Belki bir 3. Dünya Savaşından sonra? Kimbilir.) Hatta Tiktok, instagram, facebook gibi platformlarda aile mahremiyetinin aldığı yara hatırlanınca şu serzenişi de yerine cuk oturur sanki: "Veyl o zevc ve zevceye ki, birbirini ateşe atmakta yardım eder, yani medeniyet fantaziyelerine birbirini teşvik eder."
Evet, sarhoşluk, en özünde insanın hayata/kendine gösterdiği dikkatin yitimidir. Başta bizzat kendi varoluşu olmak üzere, kainattaki herşeyin varoluşuna gösterdiği dikkat, bununla irtibatlı duyduğu rikkat, beşeri 'insan' kılar. Eğer birisi çevresine ilgisini yitirmişse 'ot gibi, taş gibi, odun gibi' ithamlarına maruz kalır. Zira insanî hayat mertebesinden aşağı düşmüş gibi olur. Bugün sosyalmedyanın da bize yaptığı 'parmakla kaydırmak marifetiyle' nazara girenlerin sayısını korkunç bir sayıya çıkarmaktır. Telefonunuza bakarken herşey nazarınıza 'şöyle bir uğrar' fakat cansıkıntısı yapacak kadar da boşluk oluşturmaz. Hemen ardından gelen bir başkasıyla dikkat tekrar baştan çıkarılır. Yani, bu zamanın sarhoşluğu, dikkat edileceklerin sayısını dikkat edilebilecek seviyenin üstüne çıkararak, kişiyi sahte bir ilgiyle donanmış kılmasıdır. Çok şeyden malumat alırsınız ama hakikatin pekazını bilirsiniz.
Buradan şuraya geçeceğim: Bize yaratılış bahşedilmesi için de bir miktar cansıkıntısı yaşamamız gerekiyor. 18. Söz'ün 1. Nokta'sının hâtimesinde denilen: "Hem deme ki, 'Halk içinde ben intihap edildim. Bu meyveler benimle gösteriliyor. Demek bir meziyetim var.' Hayır, hâşâ! Belki herkesten evvel sana verildi; çünkü herkesten ziyade sen müflis ve muhtaç ve müteellim olduğundan en evvel senin eline verildi!" hakikatinde de bu sırrın hissesi var. Ne kadar eksiksen o kadar tamamlanırsın. Ne kadar açsan o kadar doyurulursun. Ancak burada eksiklik/açlık hâllerinin, sadece bir potansiyel olarak değil, şuur düzeyinde de bulunması lazım sende. Yaralarını bilmelisin. Yaralarını yaşamalısın. Yaralarını çekmelisin. Cenab-ı Hakîm, hikmetinin bir muktazisi olarak belki, sarhoşlara bahşetmiyor. Yaralılara, acıyanlara, sıkılanlara bahşediyor. Çünkü onlar ihtiyaçlarını 'ıztırar'a dönüştürme potansiyeli taşıyorlar. Dualarını 'farkındalık seviyesine' çıkarıyorlar. Fakat ihtiyaçlarına şuuru taalluk etmeyenler, yani sarhoşlar, 'lisan-ı ıztırarî' makamına asla ulaşamıyorlar. Duaları da bundan netice makbul olmuyor. Çünkü esasında duaları 'dua' olmuyor. Dua insanın derdine dikkat kesilmesiyle olur. Sarhoşlar dikkat kesilemezler.
Üç evladınız olduğunu düşünelim. Üçü de bin altın değerinde birer ev almak istiyorlar. Birisinin yüz, diğerinin üçyüz, ötekinin ise yediyüz altını var. Hangisine daha çok bağışlarsınız? Elbette açığı en çok olana. Yani en eksik olana. Kim, ne kadar eksikse, o kadar tamamlanır.
Bediüzzaman Hazretlerinin yukarıda dikkatimizi çektiği durum da böyle birşey. Bu 'daha az bilmek' demek değildir, hâşâ, yaralarını daha çok uyandırmış olmaktandır. Yine kendisinin ifadesiyle 'fakrın tezyidi'dir. İnsaniyetimizin değişmeyen meselelerine, açıklarına, firâklarına daha çok kafa patlatmaktandır. Gönül adamaktandır. Mesai sarfetmektendir. Ve, evet, bu eşikten bakılınca Bediüzzaman Hazretleri 'herkesten ziyade müflis ve muhtaç ve müteellim'dir. Talib olduğu dertten ötürüdür bu durum. Sırtındaki dağdan dolayıdır. Yoksa, hâşâ, imanda/amelde bizden geri olduğundan değil. Bizim sarhoşluktan bu mevzulara, değil ilgimiz-mesaimiz, farkındalığımız bile yoktur. Ancak o, hep dikkatleri çektiği üzere, yaralıdır. Yaralarını kabul eder. Çaresine dualanır. Duaya sarılır.
O yine diyor ki: "Arkadaş! Kalb ile ruhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur. O hastalık marazı da ulûm-i akliyeye tavaggul etmek nisbetindedir. Demek mânevî olan hastalıklar, insanları aklî ilimlere teşvik ve sevk eder. Ve akliyat ile iştigal eden, emraz-ı kalbiyeye müptelâ olur." Ve yine diyor: "Maatteessüf, o vakte kadar ulûm-u felsefeyi ulûm-u İslâmiye ile beraber havsalama doldurup, o ulûm-u felsefeyi, pek yanlış olarak, maden-i tekemmül ve medar-ı tenevvür zannetmiştim. Halbuki, o felsefî meseleler ruhumu çok fazla kirletmiş ve terakkiyât-ı mâneviyemde engel olmuştu."
Hepimiz Allah'a karşı nihayetsiz aciziz, fakiriz ve de yaralıyız. Ancak bazılarımız cansıkıntısını göze alıp o yaralarla muhatap oluyorlar, meşgul oluyorlar, hem deva buluyorlar hem de başkalarının bulmasına vesile oluyorlar. Diğer bazılarımızsa 'oyun ve oyalanma' peşindeyiz. Kaçıştayız. Firardayız. Dikkat dağınıklığının birnevi sarhoşluk olmasından faydalanıyoruz. 'Fefirru ilallah' sırrına mazhar olmak yerine gafletimize doğru koşuyoruz. Bin dermana değiştirilmeyecek dertler yerine hissetmeye/düşünmeye engel olacak 'zihin dağıtmaları' peşindeyiz. Bazen 'felsefeyi' bazen 'bilimi' bazen de 'sosyalmedyayı' bu maksadda istimal ediyoruz. Deva da, elbette bize değil, Hüda'ya kaçanlara bahşediliyor. Çünkü 'Pek kalın gaflet sersemliği muvakkaten hissettirmez.' Hissetmeyenin şuuru taalluk etmez. O yüzden Mevlana Hazretleri de böyle diyor işte: "Yara ışığın bedenimize sızdığı yerdir." Yarası olmayanın ışıktan da nasibi yok demektir bu. Demek, "Ne mutlu o gariplere!" müjdesinde "Ne mutlu o yaralılara!" makamı da var.
Bulabilene aşkolsun.
12 Ekim 2022 Çarşamba
Bediüzzaman meal mevzuunda israf mı ediyor?
Yanlış anlaşılmasın. Bunu demekle "Asla meal okunmasın!" gibi bir yasaklamaya girişmiyorum. Yapmadığını söylemek doğru değil. Ben de meal okuyorum. Fakat, tıpkı İshak Özgel Hoca'nın dediği gibi, 'mealin Kur'an'ın kendisi olmadığına' dikkat ederek yapmaya çalışıyorum bunu. Daha ne yapıyorum peki? İstikametine inandığım kişilerin teliflerine bakmaya özen gösteriyorum. Zaten sıkı şekilde takip ettiğim bir tefsir de var. Risale-i Nur külliyatının meftun bir okuyucusuyum. Ehl-i Sünnet çizgisinin yegane fırka-i nâciye olduğunu bilmekteyim. (Adım gibi hatırımda tutmaktayım.) İtikadda-amelde sahip olduğum zırhlardan soyunmayı cehennemim sayarım. Bu tedbir-teyakkuz halinin, inşaallah, gerçekleşebilecek vartalardan koruduğunu ümit ediyorum. Tavrıma rağmen, herhangi bir anladığımın istikamete denk gelmediğini öğrenirsem, ateşe basmış hızında terketmeye hazırım. Çünkü şunda inatçılık ancak ahmaklıktan gelir.
Pek mübarek bu teenni ruhuma öyle işledi ki, meal naklederken bile, karşımdakini uyandırmaya çalışırım. (İşte yazının asıl konusuna geldik.) Hatta geçenlerde sual-cevap mevzuu oldu. Yani bir mecliste dediler: "Neden böyle yapıyorsun?" Ne yapıyorum arkadaşım? "Her meal verişin sırasında 'kısa-kısacık' gibi belirteçler kullanıyorsun. Halbuki meal zaten 'kısa anlam' demektir. Sözü ziyadeleştirmiş oluyorsun. Edebiyatta sözü ziyadeleştirmek israftır." Ben de cevaben dedim ki: "Mürşidim öyle öğrettiği için." Evet. Bana bu faydayı da yine Bediüzzaman öğretti. Metinlerinde o kadar çok böylesi ifadeler kullanılır ki, insan, bu hassasiyetin 'bir usûl öğretmek için' gösterildiğini düşünmeden edemiyor. Mesela: Bazen 'gayet kısa bir meali' diyor. Bazen 'muhtasar bir meali' ifadesini kullanıyor. Bazen 'kısacık bir meali' diye beyan buyuruyor. Bazen de 'meal-i icmalî' diye zikrediyor. Elhamdülillah. Benzeri pekçok 'uyandırıcı' istimali var. Elbette "Aman ha!" deyici bu tedbire denk gelenler önceleri şaşırıyor: Meal zaten 'kısa anlam' demekken neden böyle bir yol tercih ediliyor?
Onun da cevabını Sünuhat'ta bulduğumu zannederim:
"Mantıkça mukarrerdir ki, zihin, melzumdan tebeî olarak lâzıma intikal eder ve lâzımın lâzımına tabiî olarak etmez. Etse de ikinci bir teveccüh ve kasıtla eder. Bu ise gayr-ı tabiîdir. Meselâ: Hükmün me'hazı olan şeriat kitapları melzum gibidir. Delili olan Kur'ân ise lâzımdır. Muharrik-i vicdan olan kudsiyet lâzımın lâzımıdır. Cumhurun nazarı kitaplara temerküz ettiğinden yalnız hayal meyal lâzımı tahattur eder. Lâzımın lâzımını nâdiren tasavvur eder. Bu cihetle, vicdan lâkaytlığa alışır, cumudet peyda eder."
Karmaşık mı geldi? O halde şöyle 'gayet kusurlu bir temsil'le zihninize yaklaştırmaya çalışayım. Herhangi bir edebî eserdeki çağrışımlar dünyasını düşünün. Yahut olmadı kendimiz bir kurgu çatalım: Mecnun isimli esas oğlanımız Leyla nâm sevdiğinden bir çınar ağacının altında ayrılmış olsun. Yüzükler atılsın. İyice dramatikleşsin sahne. Son sözler söylensin. Tamam. Şimdi, romanın devamında, 'çınar ağacı' ifadesi geçtiği her anda, kaç kişinin aklı Leyla'yla ayrılık sahnesine intikal eder? Peki hatırlayanlardan kaçının hatırına Leyla'nın o günkü görünümü gelir? Peki onlardan kaçı Leyla'nın giderken bindiği otobüsü hatırlar?
Böylesi çağrışımların tamamını yakalayabilmek zordur. Zira zihin genelde kolay olana kavuştuktan sonra diğerlerini terkeder. Okuduğundan uzaklaşmaz. Direnir. O yüzden sorularım çoğaldıkça sayı giderek düşecektir. Belki 'sıfır'a dayanacaktır. Zincirdeki halka sayısı arttıkça ağırlığı da artar. Zinciri kısa tutmak isteyenlerse belki şöyle birşey yapar: "Kırmızı elbiseli kızın, altında yüzüğünü attıktan sonra, Fatih otobüsüne bindiği ağacı gördüm." Burada olmayan şey sadece ağacın ismidir. Ancak ismi dışındaki bütün detaylar çağrıştırılmıştır. Söz uzamıştır fakat okuyucuya kolaylık da sağlanmıştır. Neyse. Esasa dönelim:
Zihinde yolu kısaltmanın yolu bazen kelimeleri çoğaltmaya bakıyor. Çünkü insan zihni mesuliyet kendisine bırakıldıkça çağrışım dünyasında ilerlemekte zorlanıyor. Sözgelimi: Bugün 'meal' kelimesinin 'tercüme' demek olmadığını, özellikle başka birşeyi çağrıştırmak için seçildiğini, kaç kişi biliyor? Mealistler-modernistler kaç kişinin kafasında böyle bir duruluk bıraktı? Hadi, onların muğalatasını geçelim, ahirzamanda âdemoğlunun/kızının fehminde bu detayı kollayacak ne kadar derman kaldı?
O yüzden mürşidimin bu tarz kullanımlarının bir maksada binaen yapıldığını iddia ediyorum. Nedir? 'Meal' denildiğinde 'bizzat Kur'an'ın kendisi' gibi anlayacak olanlara, 'gayet kısacık' gibi uyarıcı ifadeler de eklenerek, ayılma şansı sunuluyor. Zahirî nazarla bakıldığında bu bir 'kelime israfı' sanılabilir. Ancak hikmete konsantre olunduğunda israf kesinlikle yok. Hatta ben bu kullanımı bütün hocalarımıza-vaizlerimize tavsiye etmekten kendimi alamıyorum. Öyle ya: Muhtemelen onların dinleyicilerinde de bu ayrımı kaçıranlar çoğalmaktadır. Meali Kur'an'ın kendisi sananlar artmaktadır. Hassaten genç kuşakta bu yara fazlasıyla bulunur. Cenab-ı Hak cümlemizi müfessirîn-i izâmın âli yolu üzere eylesin. Âmin. Allahümme Âmin.
23 Aralık 2021 Perşembe
Matematik ilhamdan anlar mı hiç?
Bu satırları okuduğumda son cümleye epeyce takıldım: "Akademik dil edebiyat dili kadar geniş nefes alamıyordu." Kalbimde hakikatini doğrulayan bir şahit buldum. Tecrübenin biberi de katıktı içinde birazcık. Şöyle ki: Geçmişte sunum yapmam istenen etkinliklere yazılar gönderdiğim olmuştu. Fakat emeklerim 'akademik üslûpta olmadıkları için' iade ediliyordu hep. Daha insaflılarsa 'düzeltip göndermemi' rica ediyorlardı. Eh. Evet. Anladınız. Ricaları boşa çıkardım. Gönlüm elvermedi. Başlarına bu niyetle her oturuşumda boğazımı sıkıyorlardı sanki. Dağlarda başınabuyruk yürümeye alışmıştım. Akışımı sırrım belirlerdi. Onların bekledikleriyse dümdüz bir cadde üzerinde yürümek gibiydi. Renksizdi. Mucizesizdi. Hayretsizdi. Beceremedim. Becermeyi istemedim. İstemeyi beceremedim. "İncinir düz caddede dağda gezen ayaklar!" demiş ya Faruk Nafız Çamlıbel. Ne güzel söylemiş. Yakalamış saçlarından. Cidden hakverdim.
Bundan fazlası da var arkadaşım. Ne zaman birisi neyi/nasıl yazmam gerektiğini söylese düşmanı olurum. Çocukluğumdan beri böyle. Sanki herşeyi en başından biliyormuşum gibi. Bu aptalca bir yanılgıdır. Elbette hiçbirşeyi en başından biliyor değilim. İçimde sadece bir sezgi var. Yok. Sezgi de denmemeli belki ona. Bir tanıdıklık. Aşinalık. Edebiyattan bana bahşedilen ilk şey başkalarının güzel cümlelerini farketmekti. Onların güzel olduğunu sanki doğuştan biliyordum. Öğrenmiyordum. Tanıyordum. Matematikle gelen birşey değildi bu. Formülü yoktu. Şablonu yoktu. Fiziği, kimyası, biyolojisi yoktu. Düzensizlik gibi görünen bir düzendi. Kaderce bir aşinalıktı. Bütünlenme hissiydi. O cümleleri güzel yapan anahtar neyse bendeki kilide uyuyordu. Kalbim seviniyordu. Tevhide bir delilim de budur sahi. Ben onları tanıyorum. Onlar da beni. Bu ferah anahtarla kilidin ustasının aynı olduğunu gösterir. Başkaları yapsaydı elbette birbirlerine böyle yakışmazlardı. Evet, arkadaşım, altını iyice çiz bu satırın: Uyum tevhidin bir delilidir.
"İntizamsızlık içinde kemâl-i intizam." Mürşidim bu ifadeyi Kur'an'ın 'cahile dağınık gibi görünen' uslûbu için söylüyor bir. Ayetlerin herbirini yıldıza benzetirken 13. Söz'de, Kur'an'ı da, o yıldızlarla bezeli uzaya bakmak gibi resmediyor. Bir de Hakkın evrendeki tasarrufunda çözemediğimiz hikmetlere bakmamız için kullanıyor benzer tâbiri: "İntizamsızlık içinde zahirî nazara görünmeyen bir intizam-ı hakîmâne!" diyor mesela dağlardan yuvarlanıp düşen taşların sırrını anlatmak için 20. Söz'de. Zaten onun tedrisinde Kur'an kainatı okuyor. Kainat Kur'an'ı tefsir ediyor. İnsanlık da hem okuyor hem okutuyor. Yani okunuyor. Nasıl hem okuyor hem de okunuyor? Taaccüb ettiysen Aleyhissalatuvesselamın sünnetine bak sen. Farketmiyor musun? "Yaratan Rabbinin adıyla oku!" emrini alan oydu. Ama aynı adla en okunuşlu olan da yine odur.
Madem 20. Söz'ün kapısını çaldık, durmayalım, buradan şuraya da geçelim: Bediüzzaman orada peygamber mucizelerinin de beşer için 'ufuk açıcı' bir mahiyeti olduğundan bahseder. Yani bugün teknoloji diye övündüğümüz ne varsa aslında bir peygamberin mucizesinden ilhamını almıştır. İnsanlığın ufkuna arzusunu o düşürmüştür. Rüyasını o gördürmüştür. Gemiciler Nuh aleyhisselamın öğrencileridir. Demirciler Davud aleyhisselamın çıraklarıdır. Hekimler İsa aleyhisselamın talebeleridir. Saatçiler Yusuf aleyhisselama teşekkür etmelidirler. Uçak mühendisleri Süleyman aleyhisselamın rüzgârı teshir eden mübarek ellerini öperler. Denizaltılarda da Yunus aleyhisselamın balıkla fırtınalı macerasının hatırası-hissesi vardır.
'Edebiyatın geniş nefesini' bilenler söylenene hayret etmezler. Zira duymuşlardır: Jules Verne henüz keşfedilmemiş çok sayıda teknolojik aygıttan bahseder hikâyelerinde. Bunlardan birçoğu ölümünden sonraki yıllarda başarılmıştır. Einstein'ın çağdaşları da onun matematik-geometri gibi konularda çok zayıf olduğundan yakınırlar. Ancak fiziğin topyekün rengini değiştirebilecek hayalgücü ondadır. (Bunlardan matematikçi David Hilbert hatta şunları söylemiştir bir keresinde: "Göttingen sokaklarındaki herhangi bir çocuk bile kuram için gerekli olan dört boyutlu geometriyi Einstein'dan daha iyi anlar. Buna karşın, çalışmayı sonuca ulaştıran matematikçiler değil, Einstein olmuştur.") Lemeat'ta geçen 'zihindeki meratip' meselesi kavrandığında bu müşkülün düğümü de açılır. Evet. Yolun başı 'tahayyül'dür. Herşey önce bir hayaldir. Sonra 'tasavvur' olur. Sonra 'taakkul'a geçer. Sonra 'tasdik' edilir. İz'an, iltizam, itikad hepsinin ilerisindedir. Demek ki: Hayale düşmemiş olana itikad edilmez. İhtimali içimize 'acaba' ile ilham edilmezse keşfin perdeleri büsbütün çekilidir. Çünkü varlık sahası tanıtılmamıştır.
Kelamullahın insanlık için önemi de buradan parıldıyor arkadaşım. Hatta bir güneş gibi ışıldıyor. Eğer Alîm-i Mutlak olan Allah, yani ki herşeyin bilgisinin sahibi Zat-ı Ehad, o bilginin gölgesinin gölgesini hayalimize düşürmeseydi biz nasıl yürüyeceğimiz yolu seçebilecektik? Nereye basılacağını, hatta basılacağını, nasıl bilecektik? Onun bildirdiğinden başka bilgi mi vardı? Bilmenin başka bir yolu mu olabilirdi? Hayalden öncesinin formülü yok ki elimizde. Bir fikir yokluktan varlığa nasıl çıkıyor bilmiyoruz ki! Meleklerin Âdem aleyhisselamın üstünlüğünü kabul ederken ettikleri dua hepimize ders. Bize açılan yollar üzerinde yürüyoruz hepimiz. Nasıl açıldığını bilmiyoruz. Neyle açıldığını biliyoruz. Bir dilenci uyanıklığıyla açılacağı sezdirilen kapıda bekliyoruz yalnızca. Açılması için de hayale ihtiyacımız var. Duaya ihtiyacımız var. Dilenmeye ihtiyacımız var. Yazmaya ihtiyacımız var. Evet. Çünkü yazmak da bir duadır. İnsana 'kalemle öğreten' Odur. Öyle ya. Kalemi elimize aldığımızda daha önce aklımıza gelmeyen birçok şey misafir olur fikirhanemize. Kelamullahla meşgul olduğumuzda gönlümüze yepyeni evrenler açılır.
Kur'an'ın mucizeliğini buradan da düşün arkadaşım. Yahut da şöyle diyeyim: Bize Kur'an gibi bir mucizenin bahşedilmesindeki hikmeti buradan da okumaya çalış lütfen: Edebiyatın imkanları eğer insanların aklını/kalbini açıyorsa 'belagatı mucize seviyesinde' bir Allah kelamının açtıkları-açacakları kimbilir ne yüksek boyutlarda olabilir-olacaktır. Bize neler katabilir-katacaktır. Neler değiştirebilir-değiştirecektir. Arada sadece bir perde var: Bizim cahilliğimiz. Hatta daha kötüsü: Cehl-i mürekkebimiz. Bilmediğimiz halde bildiğimizi sanmamız. Kibirli inadımız. Bunu aşmamız da Ehl-i Sünnet ulemanın müstakim eserleriyle mümkündür. Bana sakın meallerden bahsetme. İnsan çevirisinin sınırlılığı içinde Allah kelamının genişliği kavranmaz. Çamurdaki parıltı da güneştendir amma Everest'in başındaki müneccim sana onu çok başka anlatacaktır. Neden topraktan olana bakıp duruyorsun? Hünerliysen rasathane ehline talebe olmaya çalış.
12 Aralık 2021 Pazar
Risale-i Nur okumak sadece 'okumak' mıdır?
Bir de bahtımızı radyo misalinde deneyelim: Bir radyonun yakalayabileceği yüzlerce-binlerce frekans vardır. Ve herbir frekans aslında bir ritimdir. Ritmini yakaladığınız yayın duyulur hale gelir. Bu nedenle istasyon değişikliği istediğinizde düğmeyle oynarsınız. Düğme bir tür dikkat timsalidir. Frekanslarsa iplerin ritmi. Doğru frekansı yakaladığınızda yayına dahil olmak kolaydır. Belki biraz da bu sırrı sezdiğimizden anlaşamadıklarımız hakkında 'frekansımız tutmadı' ifadesini kullanırız. Anlatmak istediğimiz o kişiyle aramızdaki ritim farklılığıdır denilebilir. Fıtratımız, kültürümüz, dinimiz, yaşam şeklimiz, hatta herbir seçimimiz ritmimize birşeyler katar/eksiltir. Ortak paydalar çoğaldıkça kalpler birbirine yaklaşır. Bir müslüman "Selamün aleyküm!" dediğinde aynı mütebessim "Aleyküm selam!" duasını duyar dünyanın her yerinde. Bunu da bir 'istasyon kontrolü' sayarsam alınma arkadaşım. Nihayetinde her iletişim frekans kontrolüyle başlar. Sünnet-i seniyyeyse ümmetin ortak dikkatidir.
Ursula K. Le Guin 'Zihinde Bir Dalga'sında yazmayı bu zeminde açıklar. Hatta bir yerinde der ki: "(...) Vizyonlarla falan dopdolu oturuyorum ama bir türlü çıkartamıyorum onları ortaya. Çünkü doğru ritmi yakalayamıyorum. Bak, ritmin ne olduğu son derece derinlikli bir mesele, sözcüklerlerden çok daha derine gidiyor. Bir görüntü, bir duygu, zihinde henüz kendisine uygun sözcükleri yaratmazdan çok önce bir dalga yaratıyor. Yazarken de bu dalgayı yeniden yakalayıp işe koşmak gerekiyor. Görünüşte bunun sözcüklerle en ufak bir alakası yok. Sonra dalga zihinde kıyıya çarpıp kırıldığında kendisine uyacak sözcükleri oluşturuyor." Başka bir yerde ekliyor: "Her romanın karakteristik ritmi vardır. Yazar o ritme kulak vermiş ve uymuş olmasa cümleler aksar. Karakterler kukla olur. Hikâye sahte dururdu. Yazar ritme tutunmuşsa kitabın belli bir güzelliği olur."
Başarısızlık da yine ritimle ilgilidir Le Guin'e göre: "Ben bir yazarın sözcükleri bulmasını engelleyen şeyin çoğu zaman fazla erken ulaşmaya çalışması, acele edip kapmaya çalışması olduğunu düşünüyorum. Dalganın geri gelip kırılmasını beklememesi. Yazar olduğu için yazmak istiyor. Falanı söylemek ya da insanlara filanı anlatmak. (...) Ama dalganın gelip de onu bütün fikirlerin ve kanaatlerin ötesine, yanlış kelimeyi kullanmasının mümkün olmadığı yere, taşımasını beklemiyor." Tıpkı mürşidimin 'vakt-i merhun' ifadesinde kastettiği gibi. Yahut da "Senin üstünden geçen, kalbine gelen ve aklına görünen herbir nuru tenkit parmaklarıyla yoklama ve tereddüt eliyle tenkit etme. Sana ışıklanan bir nuru tutmak için elini uzatma. Belki gaflet esbabından tecerrüd et, onlara müteveccih ol, dur..." bahsinin devamında hava, su, nur temsilleriyle anlattığı gibi.
Fakat ben Le Guin'in söylediklerine ek olarak 'anlamanın da' bir ritim meselesi olduğunu düşünüyorum. Evet. Bir insanı/kitabı anlamak da, tıpkı yazmak gibi, bir ritim meselesidir. Bence Bediüzzaman'ın da "Kâmilîn insanların zevk-i maâlîsini hoşnud eden bir hâlet, çocukça bir hevese, sefihçe bir tabiat sahibine hoş gelmez. Onları eğlendirmez. Bu hikmete binaen, bir zevk-i süflî, sefih, hem nefsî ve şehvânî içinde tam beslenmiş, zevk-i ruhîyi bilmez. Avrupa'dan tereşşuh etmiş şu hazır edebiyat romanvâri nazarla, Kur'ân'da olan letâif-i ulviyet, mezâyâ-yı haşmeti göremez, hem tadamaz. Kendindeki mihengi ona ayar edemez..." derken dikkat çektiği birşeydir bu. Fehmi zorlaştıran ritim farklılaşmasıdır. 10. Söz'ün başında da şöyle özetlenir bu arıza: "Sen, anlaşılıyor ki, bir parça firengî okumuşsun. Bu İslâm yazılarını okuyamıyorsun!"
Hepimiz birşeyler okuyoruz. Birşeyler dinliyoruz. Birşeyler izliyoruz. Çoğusu yabancı kaynaklı bunların. Bu okumalar, dinlemeler, izlemeler elbette ritimlerini bizde inşa ediyorlar. Üzerimizden geçe geçe bayırlarımızı patikalara çeviriyorlar. Bizi yeni dikkatlere sahip kılıyorlar. Alışkanlık ikinci bir fıtrattır. Sunî fıtrattır. İptila fıtratıdır. Bir uyuşturucu müptelası da en az susayan kadar alıştığı şeyi ister. Halbuki suyun ihtiyacı gerçektir. Doğuştandır. Uyuşturucu ihtiyacı sahtedir. Sonradan edinilmiştir. İşte muhatap olduklarımız da ritimlerine alıştırarak bizde bir sunî fıtrat oluşturuyorlar. Elbette ahirzamanın yoğun iletişiminde maruz kaldıklarımız fehmimizi ruh-u Kur'an'dan uzaklaştırıyor. Dili yabancı geliyor. Dikkat çekişleri yabancı geliyor. Uslûbu yabancı geliyor. Mürşidimin "Avrupa'dan tereşşuh etmiş şu hazır edebiyat romanvâri nazarla, Kur'ân'da olan letâif-i ulviyet, mezâyâ-yı haşmeti göremez, hem tadamaz. Kendindeki mihengi ona ayar edemez..." dediği gibi oluyoruz. O kadar senedir gafletle yoğrulduk ki.
İslamî metinlerle ünsiyetimizde de bu tipte problemler yaşanıyor. Başka hiçbir sebep olmasa sıkılmaktan okuyamıyoruz. Sebebi bence yine ritimle ilgili bir mesele. Biz onların frekansına ayarlı değiliz. Çocukluğumuzdan bugüne maruz kaldığımız şeyler o kadar Kur'an'dan uzaktı ki. Onlara o kadar mükerrer muhatap olduk ki. Tekrar fabrika ayarlarımıza dönmek için bize epeyce dikkatli mesai gerek. Benzer birşeyi Risale-i Nur okuyanlar da yaşıyorlar. İlk başladıklarında çok değişik bir üslûp görüyorlar. Çok geçişken. Sadece Arapça-Farsça kelimelerin çokluğundan değil. Cümleleri de uzun. Konu edindiği şeyleri birinden diğerine hızlı geçişlerle anlatıyor. Sebat olan mehrini verirseniz güzeller duvaklarını elbette açıyorlar. Ama bunsuz bir muvaffakiyet dileyenlerin sonuca ulaşması kolay değil. Çünkü yaptığınız şey sadece bir kitabı okumak değil. İçinizdeki ritmi değiştirmek. Peki bu ritmi değiştirdiğinizde ne olacak?
Risale-i Nur'un ritmine alıştığınızda İslamî metinlerin ritimlerini yakalamak da kolaylaşıyor. Dilleri aşina geliyor. Yüzleri tanıdıklaşıyor. Dahası da var: Kur'an'la muhatabiyetinizde de seviye arttırdığınızı hissediyorsunuz. Onun mucize başkalığı uzağınıza düşmüyor artık. İdmanlısınız. Çalıştınız. Aşinası olanların dillerini takip ettiniz. Bu tedris sizi yetiştirdi. Merdivene çıkardı. Yeni ritmi yakaladığınız için hakikate dahil olabilirsiniz. Bütün bu süreç yaşanmadan mı istiyorsunuz herşeyi? O zaman gözlerinizi kapatıp da hızla çevrilen iplere dahil olmaya çalışın bakalım. Ne kadar başarabiliyorsunuz? Çocukken bizde başaran yoktu. O halde çocukluk etmemek lazım. Herşeyin hemen ve de emeksiz olmasını isteyen ancak çocuklardır.
18 Kasım 2018 Pazar
Kur'an sürükleyici değil mi?
Unutmam. Çünkü Bediüzzaman'ın Lemeat'ta söylediği birşeyi kenarından-köşesinden anlamamı sağladı. Ki şöyledir: "Kâmilîn insanların zevk-i maâlîsini hoşnud eden bir hâlet, çocukça bir hevese, sefihçe bir tabiat sahibine hoş gelmez, Onları eğlendirmez. Bu hikmete binaen, bir zevk-i süflî, sefih, hem nefsî ve şehvânî içinde tam beslenmiş, zevk-i ruhîyi bilmez. Avrupa'dan tereşşuh etmiş şu hazır edebiyat romanvâri nazarla, Kur'ân'da olan letâif-i ulviyet, mezâyâ-yı haşmeti göremez, hem tadamaz. Kendindeki mihengi ona ayar edemez."
Sanırım alışkanlıklarımız da zihnimizi bir tür şekillenmeye maruz bırakıyor. Misalen: (Konuyla ilgili herkesin altını çizdiği birşey.) Youtube çağında insanların 'görselin aynılığı'na karşı sabırları azaldı. Kısa zamanda anlatmalısın. Hızlı hızlı anlatmalısın. Sık sık kadraj değiştirmelisin. Herşey hareket halinde olmalı. Peki eskiden? Eskiden böyle değildi. Karşılıklı konuşan iki kişinin görüntüsü, eğer konu ilgimizi çekiyorsa, saatlerce izlenilirdi. Şimdi yapamıyoruz. Mevzu ne kadar sürükleyici olursa olsun. Gözümüz hareket istiyor. Kadrajlar değişsin istiyor. Herşey zıplasın, sıçrasın, oradan oraya hoplasın arzu ediyor. Ziyadesiyle aksiyon filmi izledik çünkü. Değişimin erişebileceği zirvelere gördük. O balı(!) tattık. Gözümüz o şehvetle tanıştı.
Onlar da beynimize yeni bir alışkanlık kazandırdı. Şekere razı olamıyoruz. Aynılığa eskisi kadar katlanamıyoruz. Örneğin: Ben şimdilerde hareketi azıcık eksik bir görsel öğenin başında yarım saatten fazla kalamıyorum. Araya birşey alıyorum. Bir mola veriyorum. Veya izleme ödevini bölüyorum. Sabrımın yeteceği parçalara ayırıyorum böylesi herşeyi. Dikkatimin zembereği kırılmış.
Romanla, hele şimdilerin 'çok satanları' ile, sık muhatap olmuş zihinlerde de benzer bir tahriş var. Bir metnin üzerinde kalabilmek için onun yükünün az olmasını istiyorlar. Yükünün azlığı ne demek? Yani üzerinde tekrar tekrar düşündürmesin. Beyni ardından çok da derinlere sürüklemesin. Rüzgar gibi geçsin. Güldürsün. Eğlendirsin. Ağlatsın. Duygulandırsın. Meşgul etsin. Bitsin. Bitsin. Bitsin. Yaşamaya devam etmesin. Sıçrama yaptırmasın. 'Acaba?' dedirmesin. Sonraya kalmasın. Dikkatimizi üzerinde eğleştirmesin. Tutmasın.
Günümüzde böyle metinler makbul. Çünkü zaten böylesi metinleri okumakla şekillenen zihinlere sahibiz. Dünya klasikleri denilerek bize dayatılan çoğu metin böyle. Bir yüzeye yayılma ürünü herbirisi. Giderek de basitleşiyoruz. Yüzeye yaklaşıyoruz. Yüzeye yayılıyoruz. Tıpkı çayda eriyen şeker gibi. Son yaklaştığında küçük bir parça yüzeye çıkıp 'daha çok görünür' oluyor. Ve en nihayet o da dağılıyor. Yani, en çok görünür olduğu an, aslında varlığının sonuna en çok yaklaştığı an. Elbette Kur'an'ın semasına çıkmakta zorlanırız. Çünkü Kur'an bu şekilde sürükleyici değil.
Peki gerçekten Kur'an sürükleyici değil mi? Evet. Elbette öyle değil. Fakat hayır. Elbette öyle. Cevabınız aslında 'nereye doğru sürüklenmek istediğinize' bağlı. Eğer varlığın Allah'a bakan yüzüne doğru sürüklenmek istiyorsanız Kur'an gayet sürükleyicidir. Kendi ifadesiyle 'kopmaz bir halat' veya 'sapasağlam bir kulp'tur. Sizi başında tutar. Heyecanla kendisini okutur. Hatta tırnaklarınızı kemirtir. Fakat aradığınız varlığın kendisine bakan yüzünde yuvarlanmaksa, elbette Kur'an'da aradığınızı bulamazsınız, sizi oralara doğru sürüklemez. Buna hizmet etmez. Canınızı sıkar. Akıp gitmenize izin vermez. Belki biraz da bu yüzden Tevbe sûresinde kısa bir mealiyle şöyle buyurulmuştur: "Herhangi bir sûre indirildiği zaman onlardan bir kısmı (alaya alarak) der ki: 'Bu sizin hanginizin imanını artırdı?' İman edenlere gelince (bu sûre) imanlarını artırır ve sevinirler. Kalplerinde hastalık olanlara gelince: Onların da inkârlarını büsbütün artırır ve onlar artık kâfir olarak ölürler."
Benim o tartışmanın makamında arzettiğim bir misal var. Yeri geldi. Burada da arzetmek istiyorum. Gerçi pek eksik bir misaldir. Ancak yine de zihne yaklaştırıcı bir tarafı vardır. Faydası olacaktır. Şimdi, hayalgücünüzü avucunuza alıp, belki biraz da çocuklaşıp, iki araba düşlemenizi istiyorum. Bu arabalardan birisi tastamam tek parça. Bölünebilitesi yok. Tecezzi kabul etmiyor. Bir makineden hiçbir ekleme yapılmadan tek seferde dökülmüş. Aldığınız gibi kalmak zorunda. Onunla ancak bu şekilde oynayabilirsiniz. Diğeri ise elinize parçalı bir şekilde ulaşıyor.
Hatta biraz daha ileri gidelim. Zahmeti arttıralım. Bu araba legodan olsun. Paketini açıyorsunuz. Parçaları ortaya döküyorsunuz. Sonra birleştiriyorsunuz. İşte arabanız hazır. Oynayın bakalım. Fakat bir saniye! Neler farkettik öyle. Bu oyuncak yalnız araba olmaktan ibaret değilmiş. İstediğiniz vakit tekrar parçalarına ayırıp onları daha farklı bir şekilde birleştirebilirmişsiniz. Örneğin: Uçak olurmuş. Gemi olurmuş. Tabanca olurmuş. Tren olurmuş. Sizin hayaliniz nereye ulaşırsa onların hepsini olurmuş. İşte, maşaallah, ikinci oyuncak böyle bir oyuncakmış. Başta zahmet gibi görünen parçalı yapısı aslında nimete dönüşesiymiş. O parçalı hali sayesinde bu oyuncak 'bir iken bin' olabiliyormuş. Ayrılabilirliği 'daha farklı şekillerde de birleşebilirliği' haline geliyormuş. Elhamdülillah.
Kanaatimce, Kur'an'ın, roman okuyucularına 'sürükleyici' gelmeyen yapısında da böyle bir meziyet var. Ayetlerin konudan konuya geçer bir mahiyette bulunması aslında bizatihi bereket sebebi... Böylece Kur'an 6666 ayetten oluşmuş bir bütün iken 'ihtimal hesaplarına sığmayacak bir çoklukta' okumalara merkez olabiliyor. Eğer tek bir serüven etrafında birleşmiş bölünmez bir metin olsaydı Kur'an, yani roman gibi 'sürükleyici' olsaydı, o zaman bu bereketin kaynağı da olamazdı. Bir/birkaç anlama gelirdi ve okuması biterdi. Eskide kalırdı. Sonuna gelinirdi. Fakat yıldız yıldız inen ayetleri, herbir parçanın kendi başına da bir varlık/bütünlük ifade etmesiyle, tıpkı lego araba örneğimizde olduğu gibi, çoklu okumaların zemini olabiliyor. Ki mürşidim de bir yerde bu manayı sema-Kur'an, yıldız-ayet benzetmesiyle şöyle tarif ediyor:
"Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyanın i'caz derecesindeki kemâl-i nizam ve intizamı ve kitab-ı kâinattaki intizâmât-ı san'atı muntazam üslûplarıyla tefsir ettikleri halde, manzum olmadığının diğer bir sebebi de budur ki: Âyetlerinin herbir necmi, vezin kaydı altına girmeyip ta ekser âyetlere bir nevi merkez olsun ve kardeşi olsun ve mâbeynlerinde mevcut münasebet-i mâneviyeye rabıta olmak için, o daire-i muhîta içindeki âyetlere birer hatt-ı münasebet teşkil etmesidir. Güya, serbest herbir âyetin ekser âyetlere bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü var. Kur'ân içinde binler Kur'ân bulunur ki, herbir meşrep sahibine birisini verir."
Evet. Kur'an'ın roman gibi sürükleyici olmamasında başka bir sürükleyicilik var. Ki ondört asırdır sayısız tefekkür erbabını peşinden sürüklüyor. Tek bir merkez etrafında şekillenmiyor belki. Tek bir yöne doğru gitmiyor. Fakat bu merkezsizlik onu 'çok merkezli bir evren' sahibi yapıyor. Hangi ayeti merkezi kılınsa diğerleri onun etrafında yeni bir düzene giriyorlar. Yeni bir okuma öğütlüyorlar. Yeni bir hikmet bağışlıyorlar. Yeni bir bakış açısı öğretiyorlar. Böylelikle serbest herbir âyetin ekser âyetlere bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü oluyor. Kur'ân içinde binler Kur'ân bulunuyor. Ama başta dedim ya: Birşeyde aradığınız sürükleyiciliği bulmanız onda ne tür bir sürükleyicilik aradığınıza bağlıdır. Ve bizim gibi, yüzeyde sürüklenmeye alışmış saman çöplerinin, mercanların indiği cennetlerden haberdar olmaması doğaldır.
5 Kasım 2018 Pazartesi
Kur'an'ın mucize olduğunu nereden biliyoruz?
Bu kitabın bana kattığı en büyük değer, Kur'an'da geçen, "Biz o Peygamber’e şiir öğretmedik. Bu ona yaraşmaz da. O(na verdiğimiz) ancak bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır!" hakikatini bir farklı pencereden daha seyretmeme vesile olmasıdır. Peki bunu nasıl başarmıştır? Bunu o döneme kadar yazılmış Arap metinlerinin zirvesi (diğer bir anlamda da en güzel özeti/seçkisi) olan şiirleri tanımama vesile olmasıyla başarmıştır. Çünkü cahiliyede Arapların edebiyat diyebileceğimiz tek şeyi şiirleridir. Başka bir edebî ürünleri yoktur. (Kitabın giriş kısmında bu konuda yeterli bilgilendirme yapılmaktadır.) Bu noktaya mürşidim bir eserinde şöyle dikkat çeker:
"Ceziretü'l-Arap ahalisi o asırda ekseriyet-i mutlaka itibarıyla ümmî idi. Ümmîlikleri için, mefahirlerini ve vukuat-ı tarihiyelerini ve mehâsin-i ahlâka yardım edecek durub-u emsallerini, kitabet yerine şiir ve belâğat kaydıyla muhafaza ediyorlardı. Mânidar bir kelâm, şiir ve belâğat cazibesiyle eslâftan ahlâfa hafızalarda kalıp gidiyordu. İşte, şu ihtiyac-ı fıtrî neticesi olarak, o kavmin mânevî çarşı-yı ticaretlerinde en ziyade revaç bulan, fesahat ve belâğat metâı idi.
Hattâ bir kabilenin beliğ bir edibi, en büyük bir kahraman-ı millîsi gibiydi. En ziyade onunla iftihar ediyorlardı. İşte, İslâmiyetten sonra âlemi zekâlarıyla idare eden o zeki kavim, şu en revaçlı ve medar-ı iftiharları ve ona şiddet-i ihtiyaçla muhtaç olan belâğatte akvâm-ı âlemden en ileride ve en yüksek mertebede idiler. Belâğat o kadar kıymettardı ki, bir edibin bir sözü için iki kavim büyük muharebe ederdi ve bir sözüyle musalâha ediyorlardı. Hattâ, onların içinde, Muallâkat-ı Seb'a namıyla, yedi edibin yedi kasidesini altınla Kâbe'nin duvarına yazmışlar, onunla iftihar ediyorlardı.
İşte böyle bir zamanda, belâğat en revaçlı olduğu bir anda, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyan nüzul etti. Nasıl ki zaman-ı Mûsâ aleyhisselâmda sihir ve zaman-ı İsâ aleyhisselâmda tıp revaçta idi; mu'cizelerinin mühimmi o cinsten geldi. İşte, o vakit, bülega-yı Arabı, en kısa bir sûresine mukabeleye davet etti."
Peki bu davetin neticesi ne oldu? Onun da cevabını metnin devamında alıyoruz: "İşte, eğer muâraza mümkün olsaydı, acaba hiç mümkün müydü ki, bir iki satırla muâraza edip dâvâsını iptal etmek gibi rahat bir çare varken, en tehlikeli, en müşkülâtlı muharebe tariki ihtiyar edilsin? Evet, o zeki kavim, o siyasî millet ki, bir zaman âlemi siyasetle idare ettiği halde, en kısa ve rahat ve hafif bir yolu terk etsin, en tehlikeli ve bütün mal ve canını belâya atacak uzun bir yolu ihtiyar etsin, hiç kabil midir? Çünkü edipleri birkaç hurufatla muâraza edebilseydi, Kur'ân dâvâsından vazgeçerdi, onlar da maddî ve mânevî helâketten kurtulurlardı. Halbuki muharebe gibi dehşetli, uzun bir yolu ihtiyar ettiler. Demek, muâraza-i bilhuruf mümkün değildi, muhaldi. Onun için muharebe-i bissüyufa mecbur oldular."
Yani küfürde kalmakta ısrar edenler, Kur'an'ın, "Kulumuz Muhammed'e indirdiğimiz Kur'an'dan şüpheniz varsa haydi bir benzerini getirin!" teklifi karşısında çaresizliklerinden dolayı 'muaraza-i bilhuruf/harflerle karşı çıkmak' yerine 'muhabere-i bissüyufa/kılıçla savaşmaya' mecbur oldular. Çünkü ona yetişemiyorlardı. Şiirdeki hünerlerine rağmen şuna muvaffak olamıyorlardı. Benzerini yapamıyorlardı. Bu tıpkı, sözlü atışmalar sırasında, muhatabının delilleri karşısında çaresiz kalan kişinin, işi yumruk kavgasına dökmesi gibiydi. Yani, davasında yenilen, hemen 'karşısındakinin fikrini/beyanını baskılama araçlarına' sarılıyordu.
Ben, işte bu hakikati, mezkûr kitabı okurken daha iyi kavradım. Zira baktım, bu yedi şiirin hiçbirisinin içeriğinin, hem biçim hem de mana olarak, Kur'an'a yaklaşması mümkün değil. Eğer Arap edebiyatının zirvesi bunlar iseler, ki öyleler, açıkça görmek lazım: Bu malzemeden Kur'an gibi bir yemek çıkmaz. Bu eserlerin en seçkin sebzeleri olduğu bir tarladan Kur'an gibi bir meyve yeşermez. O, bunu netice vermez, veremez. Mevzuyu kalbinizde netleştirmek için birkaç örnekle daha açmayı deneyeceğim:
İki masa düşünelim. Bir masanın üzerinde salatalık, domates, biber var. Diğer masanın üzerinde ise şerbeti yeni dökülmüş bir tepsi künefe. Ve birisi yanınıza yanaşıp kulağınıza fısıldıyor: "İşte bu künefe diğer masadaki malzemeden yapıldı." Nasıl alayla gülümsersiniz. Veya bu masalardan birisinde tarhana, ezo gelin ve yayla çorbaları var. Diğer tepside ise testi kebabı. Yine aynı kişi kulağınıza fısıldasa: "İşte bu testi kebabını yapan şunlardan kopyalayıp aldı." Nasıl şaşkınlıkla inkâr edersiniz. Veya bu masalardan birisinde cetvel, pergel, gönye gibi ölçüm aletleri bulunuyor. Diğerinde ise okunmasına kıyılmaz bir güzel şiir. Yine birisi kulağınıza fısıldıyor: "Bu şiiri şunlardan yararlanarak yazdı." Nasıl 'Hadi ordan!' dersiniz.
Aynen öyle de, Kur'an'ın içeriğiyle, bu şiirlerin içeriği arasında büyük bir mesafe bulunuyor. Öyle ki: Birisinin diğerisinden yapılması mümkün değil. Hem biçim olarak biri diğerine benzemiyor hem de içerdikleri anlam dünyası arasında bir bağ bulunamıyor. Zira o şiirler ya bir sevgiliden ya bir binekten yahut da savaşlardan bahsediyor. Amma Kur'an'ın kuşattığı anlam dünyasını, insanlık, bırakın yalnızca o dönemi, ondört yüzyıldır tefekkür ediyor da sonuna gelemiyor. Yani Kur'an öyle şeylerden bahsediyor, zikrediyor, tarif ediyor ki, öncesindeki malzemeden bu cennet sofrasının çıkması mümkün değil. Ve dolayısıyla da bu iş 'bir beşerin işi' değil.
İşte, biraz da bu nedenle, mezkûr kitabı okuduktan sonra "Biz ona şiir öğretmedik!" mübarek beyanının dünyamda yeni bir yansıması var. Evet. Allah Resulü aleyhissalatuvesselamın ümmetine buyurduğu şeyler şiir değildi. Zira onlardan ilham almamıştı. Şiirlerin hiçbirisi onun sözlerine yaklaşamıyordu. Onun isabetle her köşesinden haber verdiği, sınırlarını çizdiği, sırlarını söylediği ve ondört yüzyıldır insanlığın anlaya anlaya bitiremediği zengin anlam dünyasının, öncesindeki şu basit malzemeyle yapılabilmesi mümkün değildi. Onun mübarek dili, kalb-i beşere hutur etmemiş, hiçbir insanın daha önce aklına gelmemiş ve vahiysiz bir o kadar zaman daha geçse yine gelmeyecek hakikatlerden haber veriyordu. İşte, bu 'daha öncesinden aşkınlık'tır ki, müşrik Arap ediplerini çaresiz bırakıyordu.
Şimdi, kimin bu yazıdan şüphesi varsa, mezkûr kitabı alıp şöyle bir okumasını tavsiye ederim. Aleyhissalatuvesselamın ümmetine beyanının 'bir beşerin düşünüşü' olmayacağının en açık delili orada saklıdır bence. Nasıl? Belki biraz şöyle: Beşer ancak öncesindekinin üstüne koyarak yeni birşeyler yapar. Ancak kendisinden önce söylenmişlerin duvarına yaslanarak ilave birşeyler söyler. Esinlenir. Etkilenir. Geliştirir. Kur'an'ın kendisinden önceki Arap edebiyatıyla böyle bir ilişkisi yok. Alın. Okuyun. Karşılaştırın. Siz de o yedi şiirden birinin şairi olan Lebid'in kızı gibi yapmaktan kurtulamayacaksınız. Hani o babasının şiirini Kabe'nin duvarından indirirken demişti: "Ayetlere karşı bunun bir kıymeti kalmadı!" Ve babası da kendisine neden artık şiir yazmadığını soran Hz. Ömer'e (r.a.) şöyle cevap vermişti: "Allah, Bakara ve Âl-i İmran sûrelerini gönderdikten sonra, daha bana şiir söylemek düşmez."
18 Nisan 2018 Çarşamba
Bazı yaralar hep kanasınlar diye verilmiştir
Evet. Öyle. Onunla meşgul olurken hiçbir kelimeyi arkamda bırakamadığımı görüyorum. Çünkü bitiremiyorum. "Artık kullanılmaz!" sandığım terkipler tekrar karşıma çıkıyor bazen. Yeniden (tıpkı ilk kez karşılaşmışız gibi) bir tat alıyorum. Veya eskidiğini sandığım bir kelimeyle yeni bir cümle içinde buluşuyorum. Sanki birbirimizi arıyormuşuz gibi bundan memnun oluyorum. Yani edebiyat, bir açıdan, kelimelerimi bilim olmaktan kurtarıyor. Arkada bırakılmalarını engelliyor.
Bilim hayreti isimlerle öldürür. Edebiyatın hayreti isimlerle başlar. Şaşırma sözlerime. İsimler yol da açar yol da tıkar. 'Adı konulmamış şeyler' yaşamamız gönlümüzü caddeleştirir. Birçok tuhaflık geçmeye başlar kaldırımlarından. Yeni çakralar açılır. Yaşanır. Yazdırılır. Yazılır. Eğer onları teşhis edebilseydik muhtemelen böyle olmayacaktı. Çünkü ismi konulanlar bilinir.
İnsanoğlu çoğu zaman isim koymayı 'arkada bırakma'nın aracı olarak kullanır. Tıpkı basit bir raf sistemi gibi. Ürünün ne olduğu anla. Etiketini yapıştır. Doğru yeri bul. Ve koy. Sonra? Sonra tekrar ihtiyaç duyduğunda çağırırsın. Geliverir. Fakat dondurduğun kadarıyla geliverir. Veyahut da sen gidersin rafına. Bulursun. Fakat dondurduğun kadarıyla bulursun.
İşte her isim koyuş böyle değildir. Bazı isimler vardır ki onlar sadece kapıdır. Tekrar yürünmek istenen (hep yürünmek istenen) yolların ilk adımıdır. Edebiyat isimlere böyle bakar. Anıldıklarında caddeyi hatırlatırlar. Caddenin sonunu ifade etmezler. Birinci Söz'de denildiği gibi: 'Her hayrın başıdır' ve 'ona başlanır.' Bir saniye. Kalbimdeki size çok uzak kaldı. Yakınlaştıracak bir misalle anlatmaya çalışalım. Mesela: Bazı tanıdıklar vardır. Sevilmezler. Varlıkları/yoklukları birdir. Onların isimlerini anmak caddelerinin sonuna gelmektir. Yargılar kesinleşmiştir. Bilinmesi gerekenler öğrenilmiştir. Yeni birşeye merak yoktur. Tanı/teşhis konulmuştur. İşte böylesi isimlerdir yolu öldürenler. Hatta belki 'isim' bile denilmez onlara. Onlar isim görünümlü yargılardır. Yeni birşey öğretmezler. Yol tıkarlar.
Ancak bir de hep sevileceklerin isimleri vardır. Merak edilenlerin. Unutulamayanların. Sonuna gelinemeyenlerin. Hep hatırlananların. Örneğin: Üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin, bir zamanlar âşık olduğu kişinin ismini duymak, insanın göğsündeki caddeyi yeniden trafiğe açar. Yol yeniden adımlanır. Daha önce basılmamış kaldırımlar düşünceye yayılır. Şimdi ne yapıyordur? Nasıldır? Neler hissetmektedir? Neleri hatırlamaktadır? İşte böylesi isimleri andığımızda dalıp gitmemiz onların 'yol açıcı' olmasındandır. Hatta bazen böylesi isimlerden sonra dostlarınız uyarır: "... dedik daldın gittin?"
Ben 'bilimin isim koyuş tarzı'yla 'dinin isim veriş tarzı' arasında da böyle bir nüans hissediyorum. Bilim daha fazla tanımak için değil 'tanı koymak' için isimlendiriyor. Onun yapmak istediği 'şeyleri rafa dizmek.' Yolu kesmek. Arkasında bırakıp yenisine geçmek. Fakat insanın içi hep böyle çalışmıyor.
Bazı başlıklar var, tıpkı Esmaü'l-Hüsna gibi, biz onların asla sonuna gelemeyiz. Çünkü gelmek istemeyiz. Enfüsî tefekkürün özü de zaten bu 'sonuna gelemeyişler'e dayanır. İnsan sonsuzluğa buralarından inanır. Bu bahçedeki çiçekler aslında sonsuzluğa doğru yapılan çağrılardır. Tekrar cennete gireriz. Tekrar düşünmeye başlarız. Tekrar dalından bir meyve koparırız. Ve meyve, sanki biz hiç koparmamışız gibi, yerine gelir. Âdemoğlu/kızı cennete dair anlatılan 'sonsuzluk kıssalarına' böylesi tefekkürler eşliğinde iman eder. Çünkü bu isimler ne kadar anılırsa anılsınlar yeni şeyler getirirler.
Kur'an ayetlerini, hadis-i şerifleri, hatta mübarek insanların hikmetli sözlerini düşünün mesela. Hangisindeki bilginin sonuna gelmeyi başardık? Hangisinden ders almayı bitirdik veya bıraktık? Kur'an-ı Kerim üzerine yazılmış binlerce kitap var fakat hiçbirisi onun sonuna gelememiş. Kur'an bir o kadarını daha dallarından meyve verse büyümesi bitmeyecek bir cennet ağacı gibi. Dipdiri. Taptaze. Dünyada bir sonsuzluk. Bir cennet. Bir de sonuna gelinmiş şeyler var. Anmasıyla yeni bir lezzete varılamayan. Bilgisi eskiyen. Yeni birşey öğrenilmeyen. Yeni bir fikir edinilmeyen. Bilim bize sürekli böyle isimler üretiyor. Yollarımızı tıkıyor. Her hayreti bir an sürüyor. Sonra geçiliyor.
İçimizde bir dalgalanma yaşıyoruz mesela. Oradan, o dalgalanmadan, Allah'a giden bir yol bulmaya niyet etmişken (yani onu sonsuzlaştıracakken) araya bilim giriyor. Bizi teşhis ediyor. Bizi öldürüyor: "Depresyondur o."
Böylesi bir isimlendirmenin arkasında yürümeyi cesaretlendirir bir yanı var mı? Bu bir tanı. Yolun sonuna geldiğini söyler birşey. Bilindi. Bitti. Fakat İslam bize, özellikle iç meselelerimize, arkasından yürünecek isimlerle bakmayı öğütlüyor. Manevî depremlerimizden de Allah'ı bulduruyor. Yüreği daralanımız Allah'ı Esmaü'l-Hüsna'sıyla çağırıyor. Sıkıntısını tefekkür ediyor. Hayatına/geçmişine bakan izdüşümlerini düşünüyor. Ve, inşaallah, daralmasından çıktığı ferahla sonsuzlaşmış bir marifete de ulaşıyor.
Mürşidim 14. Söz'de diyor ki: "İşte, gel, belâhet ve hamâkatin nihayetsiz derecelerine bak ki, yüz sahife ile tarif edilse ve hikmetleri beyan edilse ancak tamamıyla bilinecek derin ve geniş bir hakikat-i meçhuleye bir nam takar; malûm bir şey gibi, 'Bu budur' der. Meselâ, 'Güneşin bir maddesi, elektrikle çarpmasıdır.' Hem birer irade-i külliye ve birer ihtiyar-ı âmm ve birer hâkimiyet-i nev'iyenin ünvanları bulunan ve 'âdetullah' namıyla yad edilen fıtrî kanunların birisine, hususî ve kasdî bir hadise-i Rububiyeti ircâ eder. O ircâ ile, onun nisbetini irade-i ihtiyariyeden keser; sonra tutar, tesadüfe, tabiata havale eder, Ebu Cehil'den ziyade muzaaf bir echeliyet gösterir."
Hatamız şu arkadaşım: Bazı yaralar kanaması için verilmiştir. Kurutulması için değil. İsim verişimiz de bununla ilgilidir. Ahirzaman isimleri öldürmek için kullanıyor. Ad koyup arkada bırakmayı öğütlüyor. Çünkü bu düzende yalnız yeni olan makbul. Her yeninin efendiliği ise sadece bir anlık. Sonra o da ölüyor. Yerine yenisi geliyor. Sonra gelen önce gelene 'anlık sultanlık' ediyor. (Kur'an ise besmeleden itibaren isimleri 'başlamanın' eşiği yapıyor.) Bazen soruyorum kendime: Böyle bir bıçakla budanan gençlerden zikrullahı anlamasını nasıl bekleyebiliriz ki? Nihayetinde bindörtyüz yıllık isimleri/kelimeleri tekrar tekrar anmaya dayanan birşey zikrullah. Bitmeyeceğine inandıramazsınız ki. Belki edebiyat, kelimelere dair öğütlediği derinlikle, şu hastalığa bir deva olabilir. Kur'an'ın kitap olarak gelmesinde ne çok hikmet var.
21 Eylül 2017 Perşembe
İlhamların kesilmesinden neden korkarız?
"İnsan küçük bir âlem olduğu gibi, âlem dahi büyük bir insandır. Bu küçük insan o büyük insanın bir fihristesi ve hülâsasıdır. İnsanda bulunan nümunelerin büyük asılları, insan-ı ekberde bizzarure bulunacaktır. Meselâ, nasıl ki insanda kuvve-i hafızanın vücudu, âlemde levh-i mahfuzun vücuduna kat'î delildir; öyle de, insanda kalbin bir köşesinde lümme-i şeytaniye denilen bir âlet-i vesvese ve kuvve-i vâhimenin telkinatıyla konuşan bir şeytanî lisan ve ifsad edilen kuvve-i vâhime küçük bir şeytan hükmüne geçtiğini ve sahiplerinin ihtiyarına zıt ve arzusuna muhalif hareket ettiklerini, hissen ve hadsen herkes nefsinde görmesi, âlemde büyük şeytanların vücuduna kat'î bir delildir. Ve bu lümme-i şeytaniye ve şu kuvve-i vâhime bir kulak ve bir dil olduklarından, ona üfleyen ve bunu konuşturan haricî bir şahs-ı şerîrenin vücudunu ihsas ederler."
Şimdi, kendimce kurduğum benzerlik ilgisine gelirsem, evveliyetle şunu ifade etmeliyim: Bu tefekkürüm aslında bir korkumdan besleniyor. Ben, ancak yazarak bir işe yaradığıma inandığım için, başıma gelecek en büyük musibetlerden birisinin ilhamlarımın kesilmesi olduğunu düşünürüm. Ne zaman, beyaz bir sayfayı açıp içini dolduracak birşey bulamayarak kalkarsam başından, aynı endişeyi tekrar yaşarım: "Bu hep böyle sürecek mi?"
Şükürler olsun. Sürmez. Rabbim bana hemence rahmet eder. Elimi uzun süreler boş çevirmez. Her yazımdan sonra içimden gele gele 'Elhamdülillah' derim demesine ama mutluluğumun huzuru da, tevekkülde zayıf olduğundan, pek kısadır. Bir-iki günü geçince yeniden "Hâlâ orada duruyorlar mı bakalım?" diye kontrol etmek için elimi klavyeme atarım. Beyaz sayfayı yine açarım. Kendimi yeniden test ederim: "Hâlâ yazabiliyor muyum? Hâlâ kalbime birşeyler fısıldanıyor mu? Hâlâ umutlanabilir miyim kendimden?" Bu halim tıpkı parkta oynayan çocuğunu kollayan anneye benzer. Her neyle uğraşıyor olsa dikkatinin bir kenarı oradadır, parktadır, evladındadır.
Şunu da yadsımıyorum: Hayatımı devam ettirebilmem için yazının dışında da devam etmesi gereken birçok şey var elbette. Her birine de ayrı ayrı muhtacım. Bazılarına yazıdan çok daha fazla muhtacım. (Nefes gibi an an lazım olan şeyler var.) Hiçbirini 'hazır cepte' sanamam. Fakat her nedense yazıda bu muhtaçlığımın daha bir şuurundayım. İhsan dairesinden musluk açılmazsa aklıma hiçbir güzel şeyin gelmediğini biliyorum. Deliriyorum. Böyle kabızlıklar yaşadım. Daraldım. Defter parçaladım. Tuşları tartakladım. Fakat yoksunluklarını da hikmetsiz görmedim. Onları da vahyin kesildiği dönemde Allah Resulü aleyhissalatuvesselamın nasıl bir sıkıntı çektiğini anlamaya pencerem yaptım.
Bediüzzaman bir yerde nimetin devamının o nimetle tanışmaktan daha büyük bir nimet olduğunu söylüyor. Böyle münkabız vakitlerde daha iyi idrak ediyorum sırrını o bölümün: "Ve kezâ, Esmâ-i Hüsnâdan 'Vâris' isminin tecelliyatı adedince ve babalar gibi usulün zevâlinden sonra bâki kalan fürûatın sayısınca ve âlem-i âhiretin mevcudatı adedince ve uhrevî mükâfatları almaya medar olmak üzere hıfzedilen beşerin amelleri sayısınca, sadâsı ile şu fezayı dolduracak kadar büyük bir 'Elhamdülillâh' ile hamd edilecek Hafîziyet nimetidir. Çünkü, nimetin devamı, nimetin zâtından daha kıymetlidir. Lezzetin bekàsı, lezzetten daha lezizdir. Cennette devam, cennetin fevkindedir. Ve hâkeza..."
Bir nimeti tatmak, eğer devamı yoksa, tastamam beladır. Ayrılığı cefadır. Arızanın ta kendisidir. Çünkü özlenilecek bir yâr ile daha tanışılmış olur. Mecnun birdir. Ama Leyla 'devam etmeyenler kadar' çoktur. Bu nedenle Risale-i Nur'da denir ki: Nimetlerin nikmetlere dönüşmesini engelleyen şey öncelikle ahirettir. Tadı damağımızda kalmayacaksa hiçbirşeyin, bu, ancak ahiret sayesinde olur. Ahiret de Allah'ın ilmi, iradesi, rahmeti, kudreti vs. sayesinde olur. Allah'a iman ile ahirete iman tam da bu noktada birbirine bağlanır. Ölümü nimet haline getiren dahi bu gidişlerin sancısıdır: "Hem meselâ, güzel çiçeklerin âşıkları olan güzel sineklerin, kışın şedâidi içinde hayatları ne kadar zahmet ve ölümleri ne kadar rahmet olduğu anlaşılır." (Vahiy gibi bir nimetin tamam olduğunu haber vermesinden Aleyhissalatuvesselamın gideceğini çıkaran Hz. Ebu Bekir (r.a.) ne ferasetlidir!)
Biraz dağıttım yine. Tefekkürüme geri döneyim. İşte böyle 'devamsızlık' korkusu çektiğim anlardan birinde, yanlış hatırlamıyorsam Ebubekir Sifil Hoca'nın kıyamet alâmetlerine dair dersinde dinlediğim, birşeyi hatırladım: "Kıyamet alâmetlerinden birisi de (belki de ilki) Ahirzaman Nebisî aleyhissalatuvesselamın gelişidir!" diyordu Ebubekir Sifil Hoca. Hakikaten öyleydi. O, hem Kur'an'ın hem de hadislerinin ifadesiyle, peygamberliğin mührüydü ve ondan sonra artık peygamber gelmeyecekti. Vefatıyla dünyadan vahiy 'geri dönmemek üzere' kesilmişti. Onun gelişiyle varlığın kıyamet eşiğine iyice yaklaştığı anlaşılıyordu. O zirveydi. Sonrası düşüştü. Zirveler kendilerinden sonraki düşüşü haber verirdi. Bu bana şunu düşündürdü: Birşeyin sonu yaklaştığında galiba ondan ilhamlar da kesiliyor. Kelamın kesilmesi fenanın habercisi oluyor.
Yaşlanmış güvercinler yuvalarını bulmakta zorlanıyorlar. Ölümü yaklaşan arılar kovanlarına dönmeyi beceremiyorlar. Hayvanlar âleminden ilham ile haşır-neşir hangi örneği kaldırsanız az-çok şunu görüyorsunuz: Vazifelerinin bitmesi yaklaştığında birşeyler oluyor şu masumcuklara. Birden boşluğa düşer gibi bir halet yaşıyorlar. En iyi yaptıkları görevleri bile yerine getirmekte zorlanıyorlar. Huyları değişiyor. Ahlakları değişiyor. Alışkanlıkları değişiyor. Aptallaşıyorlar. Sadece yaşlılık mı bunun sebebi? Bence değil. Ahirzamanlarının gelmiş olmasının da bunda payı var. Ötelerden, belki müekkel melek dillerden, görevlerini güzelce yerine getirmeleri için fısıldanan haberler kesiliyor. Varlıkları hikmetini eda edip bitiriyor. İnsan için de bu biraz böyle.
Nasıl ki, Allah Resulü aleyhissalatuvesselamın dar-ı bekaya gidişiyle vahiy kesildi ve büyük âlemin ölümü yaklaştı, (ki bir hadis-i şerifte de şahadet ve orta parmaklarını göstererek kendisiyle kıyametin yakınlığını onlarla ifade ettiği aktarılır), öyle de misal-i musağğar olan insanın ölümü kendisinden ilhamların kesilmesiyle yaklaşıyor. Kalbimizin en derininde hissettiğimiz o ses kısılmaya başladığında belki de bu yüzden korkuyoruz.
Eskisi gibi üretemediğimizde, yazamadığımızda (özellikle şiir yazamadığımızda), âşık olamadığımızda veya güzel heyecanlar hissedemediğimizde içimiz ürpertiyor: "Yoksa o güzel ses kesildi mi?" Kendimde varolagelen bu korkunun böyle bir zeminden beslendiğini düşünmeye başladım.
Hatta bazı ihtiyarların yaşlandıkça gençlere özenmesinde de böyle bir hissedişin payı olduğunu hissediyorum. Yanlış yerde aranan bir hayat. Alıntıyla ayakta kalmaya çalışan bir yazar. Haberin kaynağını orada sanıyorlar. Sesin menbaını bu dünyada zannediyorlar. Peki bu bağ nasıl diri tutulacak? Bir yolu yok mu şunun? Ayet-i kerime onu bize güzelce müjdeliyor zaten: "Kalpler ancak Allah'ın zikriyle mutmain olur."
"Birinizin elbisesi eskidiği gibi göğsündeki imanı da eskir. Öyle ise Allah'tan kalbinizdeki imanı tazelemesini dileyiniz!" buyruluyor bir hadis-i şerifte. Yüz kere söylüyorsak bin kere, bin kere söylüyorsak onbin kere, Allah'ı anışımızı, zikrimizi, tefekkürümüzü çoğaltmamız lazım. Kalbimize o eski heyecanlar, ilhamlar, güzel sesler gelmiyor; çünkü gitmemiz yaklaştıkça voltajımız düşüyor. Bu düşüklüğün tedavisi geçmişe özlem duymakta değil yedek bataryaların sayısını arttırmakta. 'Ahirzamanda yaşlı kadınların dinine tâbi olmayı' tavsiye eden hadisin belki böyle bir yanı da var. En çok zikrullah ile meşgul onları görüyoruz çünkü. Kalplerinde kısıldığını hissettikleri sesin desibelini kendi dualarıyla arttırıyorlar. Zaten acz de şu hissedişi arttırmanın aracı değil midir? "Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki, senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete raptedip Kadîr-i Rahîmin dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçi yapar." Şefaatçiye ihtiyacımız var. İlk şefaatçilerimiz; onun vahyi ile bize öğrettiği kelimat-ı mübarekedir, söylenmesini sevdiği kelimelerdir.
30 Mart 2017 Perşembe
Latifleşme çabaları (2): Edebiyat nasıl iyileştirir?
Edebiyatla meşgul olmanın teselli edici bir yanı var. Nasıl olduğu bilinmez bir şekilde sizi iyileştiriyor. Bunu yaparken zâhiren ortaya koyduğunuz yeni birşey yok. Kendi ekseniniz etrafında dönüyor gibisiniz. Sizden akan cümleler yine size dönüyor. O kadar... Fakat öyle değil işte. Bu işte bir iş var. Sizden çıkan cümleler çıktıkları anda yaralarınızı iyileştirirken size dönen cümleler de döndükleri zaman başka birşey oluyorlar. Yazdıklarınızla hem rahatlıyor hem öğreniyorsunuz. Yaralarınızla bu şekilde meşgul olmak, dışarıdan birşey getirmeden, deva üretiyor. Sanki zehriniz ve balınız aynı kapta yaratılmışsınız. Yazdıkça zehrinizin yaktığı yere balınız çalınıyor. İyileşiyorsunuz. Yaralarını yalayan bir aslan gibisiniz. Derdinizin devası mürekkebinizde saklı.
Yaralarıyla meşgul olan insanların metinleri onlar ve bizler için neden iyileştiricidir? Ben bunu biraz 'incelmek'le ilgili görüyorum. İncelmek berekete sebep oluyor. İncelmekten kastım nedir? Bir önceki yazımda da dikkatlerinizi çekmeye çalışmıştım: Latifleşmek. Yaratanı biz olmadığımız fiiler âleminde, kendilik adına inceldikçe, fiilerimiz daha görkemli bir hal alıyor. Sahiplendikçe yitiriyoruz. Kungfu Panda'da Usta Ugvey'in dediği gibi: "Ne kadar çok alırsan, o kadar azına sahip olursun." Aczimiz ve fakrımız da tam bu noktada kazanca dönüşüyor. Biz, kendimiz olarak daha az varoldukça, aslında, kusurlarımızla engeli olduğumuz yaratışa yolveriyoruz. Önünden çekiliyoruz. Aradan çıkıyoruz. Bizim aradaki varlığımız yaratışa bir katkı yapmıyor. Hasenat bizim değil. Biz arada oldukça yaratış zarar görüyor. Seyyiemiz bizim. O yüzden 'kibir' kötü ve 'tevazu' iyi. Çünkü kibir perdeni kalınlaştırmaktır. Tevazu inceltmektir.
Nebiler elinde zuhur eden mucizeler, bir açıdan, onların varlıklarını ne kadar incelttiklerini de gösteriyor bize. Burada, dayanamayarak, mürşidimin Mucizat-ı Ahmediye Risalesi'ndeki 'el' bahsini alıntılayacağım. "Bu parça altın ve elmasla yazılsa liyakati var..." dedikten sonra diyor ki Bediüzzaman:
"Avucunda küçük taşların zikir ve tesbih etmesi, 'Attığın zaman sen atmadın!' sırrıyla, aynı avucunda, küçücük taş ve toprak, düşmana top ve gülle hükmünde, onları inhizâma sevk etmesi, 'Ay yarıldı!' nassı ile, aynı avucunun parmağıyla kameri iki parça etmesi, ve aynı el, çeşme gibi on parmağından suyun akması ve bir orduya içirmesi, ve aynı el, hastalara ve yaralılara şifa olması, elbette o mübarek el, ne kadar harika bir mu'cize-i kudret-i İlâhiye olduğunu gösterir."
Bediüzzaman'ın reşha, katre ve zühre bahsinde 'reşha' ile bize öğretmeye çalıştığı da bu bence. İnsan, 'ben' veya 'benim' olarak tarif ettiği alanlar adına varlığını azalttıkça, arızîleştirdikçe yani, perde arkasında işleyen ilim, irade ve kudretin tecelliyatı daha görkemli bir hal alıyor. Reşhanın, kendiliği ve sahipliği adına yitirdiği vücut, Allah'ın reşha üzerinden yarattıklarını daha mucizevî bir hale getiriyor. Bunu nebilerde görsek mucize diyoruz. Veliler bu letafete ulaştıklarında kerametleri zahir oluyor. 'Sen atmadın' hakikatinde 'Allah attı' adına inceleşenler Onun atışının muhteşemliğiyle ödüllendiriliyorlar.
Hem İhlas Risalesi'nde nazarımıza verilen 'ihlasın kerameti' de buradan bakınca daha anlaşılır oluyor. Öyle ya! Sırf Allah rızası için yaptığın şeyde benliğin adına incelmiş oluyorsun. Sen ve parçasal çıkarların olmuyor orada. Bütünün adına birşey yapılıyor. 'Kendin adına'lıktan 'Allah adına'lığa geçiyorsun. 'Bismillah' demiş oluyorsun bir nevi... Perde varlığını aradan çekiyorsun. Bu aradan çekiş 'amel ediş' anlamında değil 'sahipleniş' anlamında. Bu açıdan bakınca 'Elhamdülillah' da tastamam bir şeffaflaşma çabası değil mi? Allah bize hamdı emrettiği her yerde reşhalaşmayı da öğütlemiş olmuyor mu? Bu sıralar şu konuya dair tefekkür etmekteyim. Fakat ben de aradan çekileyim: Allahu'l-alem.
14 Aralık 2016 Çarşamba
Allah bağımlılık yapar mı?
Sırf birşeyler yazmak için yazmak mümkün mü? (Nasıl sorarsın? İşte yapıyorsun ya!) Galiba bu kalem işi bende biraz bağımlılık halini aldı. Müsekkin alır gibi yazıyor ve okuyorum. Okudukça ve yazdıkça sakinleşiyorum. Bir tür kitap/kalem terapi. Her gün bir miktar onlarla ilgilenmek, bana, 'bir işe yaramışım' gibi hissettiriyor. Asıl bağımlılığım o demek ki. Bir işe yaramaya mecbur yaratılmışım. Mecbur da denmemeli belki buna. Birşey olmaya muhtaç yaratılmışım. Lezzet de alıyorum çünkü. Kendisinden ibaret kalmaması gereken. Başkasına/ötesine işaret etmek üzere yaratılan. Yani ki, mürşidimin ifadesiyle, harf olarak yaratılan. Mana-i harfî... Kendi başına anlamsız. Bir kelime bulmalı.
Allah bilmekle bitmeyecek olandır. Ona dair marifetin sonu yoktur. Ve biz bu sayede sınırlarla dolu dünyamızın kenarından düşmeyiz. Ayakları dünyaya basan, ama aklı ve kalbi dünyaya sığmayan insan, ancak böyle bir 'gayba' iman etmekle ferah bulabilir. Gayba imanın insanda yaptığı ilk etki özgürlüktür. Siz hürriyeti 'istediğini yapmakla' veya 'istemediğini yapmamakla' ölçebilirsiniz. Ben böyle yapmam. Eylemelerime değil bilişlerime yüklenirim. Esaretimi 'kendimden ibaret kalmakla' veya 'dünyadan ibaret kalmamakla' ölçerim.
Eğer herşey yaşadıklarımdan ibaretse, yaşamakla geçen zamanın, hür veya esir, hiçbir anlamı yoktur. Nihayetinde ölüm gelir ve hepimizi yokluğun esiri eder. Kendince hür olan ve kendince esir olan yoklukta eşitlenir. Ancak Allah varsa, ki vardır, o zaman kavram olarak 'hürriyet'in ele alınır bir tarafı olabilir. Çünkü Allah'ın varlığını bilmekle gayba iman edilmiş olur. Gayb, bize, bu dünyanın beş duyu organımızla algıladığımızdan ibaret olmadığını söyler. Demek ötesi de vardır. Buradan sonsuzluğa bir kapı açılır. Sonsuzluğun olduğu yerde yaşanır ancak hakiki hürriyet. Dünyamıza sonsuzluğun teşrifi ancak Allah'ın marifeti ile olur. Sonsuz olan birşeye iman ettiğimizde gerçek anlamda özgürlükten bahsedilebilecek bir alana sahip oluruz.
Onu bilişinin ve Onu bilmemizin sonu yoktur. İşte özgürüz. Onun ihsanının ve bizim muhtaçlığımızın sınırı yoktur. İşte özgürüz. Onun yaratış kudretinin ve bizim yaratılışa açlığımızın sınırı yoktur. İşte özgürüz. Özgürlük atı, kibirde değil, ancak sonsuz esmaü'l-hüsnanın dilenciliğinde kendisini hür hisseder. Münacaat-ı Veysel Karanî'nin (r.a.) okudukça ruha genişlik veren sırrı da budur belki. Bediüzzaman'ın tercüme edişiyle nakledeyim: "Yâ İlâhenâ! Rabbimiz Sensin. Çünkü biz abdiz. Nefsimizin terbiyesinden âciziz. Demek bizi terbiye eden Sensin. Hem Sensin Hâlık. Çünkü biz mahlûkuz, yapılıyoruz. Hem Rezzâk Sensin. Çünkü biz rızka muhtacız; elimiz yetişmiyor. Demek bizi yapan ve rızkımızı veren Sensin. Hem Sensin Malik. Çünkü biz memlûküz. Bizden başkası bizde tasarruf ediyor. Demek Malikimiz Sensin. (...) Ve hâkezâ, bütün mevcudatın, küllî ve cüz'î herbirisi birer Veysel Karânî gibi, bir münâcât-ı mâneviye suretinde bir âyinedarlıkları var. Acz ve fakr ve kusurlarıyla kudret ve kemâl-i İlâhîyi ilân ediyorlar."
İnsan, Allah'ı bilmekle ne elde eder? Bana öyle geliyor ki; işte, evvelce bunu elde eder. Biz Allah'a dair konuştuğumuz her anda bu farkındalıkla rahatlarız. Çünkü sonsuzluktan haberdar yaratılmış içimizdeki şeyler, haberdar oldukları, ancak vuslatına eremedikleri sonsuzluğun esintisine şu marifet ile ererler. Gaybın farkındalığında koşmak üzerine yaratılmış ruhumuz, dünya ahırından, madde ağılından memnun değildir. Önüne ne koysanız huysuzlanır. Tatmin olmaz ve sıkılır. Coşmak ister. Taşmak ister. Gayba iman etmediği sürece o alan açılmaz önünde. Acizdir. Fakirdir. Allah'a iman ettikten sonra dağlarını tanır. Ayaklarının sekerek bitiremeyeceği vadileri görür. Gözü doymadan gönlü doyar. Öyle ya, insan, ancak sonsuzluğun varlığını bilmekle tok olur. Belki bu yüzden Kur'an-ı Hakîm darlanmış ruhumuza şifa şifa fısıldar: "Kalpler ancak Allah'ın zikriyle mutmain olur..." Yazmakta ve okumakta beni rahatladan da bu galiba. At sakinleşiyor. Dünya dünyadan ibaret değil. Şükür ki, ben de kendimden...
Allah varsa Epstein adasına neden izin verdi?
'Epstein adası skandalını' ilk duyduğum zamanlardan beri aklıma bir hadis-i şerif geliyor: "Şeytanın tahtı deniz üzerindedir....
-
Hatırlarsanız, bir hafta kadar önce Cemil Tokpınar abiye dair bir analizimi yazmıştım. Çok derinlemesine sayılmayacak, kısacık birşey. Şim...
-
Tabii insanın ağırına gidiyor. Zamanında, FETÖ'nün Zaman'a 10 Kasım'da aldığı tam sayfa ilan nedeniyle ortalığı yıkan muhafazakâ...
-
" Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın müminlerin, kendi vicdanları ile hüsnüzanda bulunup da: 'Bu, apaçık bir iftiradır...






