Rümeysa Eker etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rümeysa Eker etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Haziran 2026 Pazar

Bize lazım 'Fevzi Çakmak' mı 'Rümeysa Eker' mi?

02 Haziran 2026 tarihli "Bediüzzaman Tabiat Risalesi'nde hangi üç kişiye işaret ediyor?" yazıma ilgi yoğun oldu. Elhamdülillah. Yazının merkezini oluşturan tesbit, orada da andığım gibi, Çantacı Necmi İlgen abi merhuma aitti. Hüda gani gani rahmet eylesin. O bulmuş, maşaallah, ben sadece nakledici oldum. Yalnız 'Ankara' bağlamını kattım. (Tabiat Risalesi'nin başında geçen ihtar.) Öyle yapınca taşlar yerine daha bir oturuyor gibi geldi. Ve elbette okurlarım da "Sağır, kör, düşüncesiz sembollerinin işaret ettiği kişiler kimler olabilir?" merakıyla bazı tahminlerde bulundular. O tahminlerin hepsi hakkında ağzımı açamıyorum. Zira 5816 gadrine uğramak istemiyorum. Bu yasa öyle bir giyotin ki, körün körlüğünü yalnızca 'fiziksel durum ifadesi olarak' zikretseniz bile, hakaret sayarak cezai işlem başlatabilirler. (En azından mahkemenin tozunu şöyle bir yutarsınız yani.) Bu vesileyle Cenab-ı Mevla'dan bu gadrin de son bulmasını dilerim. Âmin. Ha, bunu derken, AK Parti'den büyük beklentilerim yok artık. (Küçüğü de yok.) O iş başkalarıyla olacak gibime geliyor. Ne diyelim? Rabb-i Rahîmimiz rüştümüzü de ilham eylesin. Âmin.

Gelelim bu yazıdaki meselemize. Aslında aynı hakikat toprağını kazmaya devam edeceğiz. Çünkü o yazıyı yazdıktan sonra Risale-i Nur külliyatında benzer terkiplerin çoklukla bulunduğunu keşfettim. Hepsi aynı şekilde gelmiyor. Bazen sıralama değişiyor. Bazen de 'üçüncünün' tanımlanışı başkalaşıyor. Mesela: Bir yerde 'kör, sağır, dilsiz' deniyor. Bir yerde 'kör, sağır, şuursuz' söyleniyor. Başka bir yerde 'kör, sağır, düşüncesiz' anılıyor. Buna mümasil başka anılış şekilleri de var. Eğer okurlarımın çoklukla ifade ettikleri şekilde üçüncü kişi 'Fevzi Çakmak' ise, gördüğünüz gibi yazar yine 5816'nın gadrinden korktu, o zaman bu ifadelerin 'onun öne çıkan yönlerine' vurgu yaptığı söylenebilir. Evet. Hakikaten de yakın tarihe dair malumatı olanlar bilirler ki: Fevzi Çakmak, gayet dindar bilinmesine rağmen, sâbık dönemin bütün din karşıtı icraatlarını, tabir-i caizse, idare etmiştir. Yani, tıpkı işaret edildiği gibi, 'dilsiz' takılmıştır. Onun bu dilsizliği de başımıza onulmaz işler açmıştır. Halbuki eğer dindarlığıyla eşdeğer derecede olması gereken şuurunu, düşüncesini, dilini kullansaydı kötülüğü durdurabilecek güce sahipti.

Fakat daha da ilginç başka birşey söyleyeceğim: Bediüzzaman Hazretleri bu 'kör, sağır, dilsiz' bahsini 'yakın tarihin meşhur şahsiyetlerini' bizzat tanımadan önce de açıyor. Mesela: I. Cihan Harbi sırasında yazılmasıyla meşhur İşaratü'l-İ'câz'ında, Üstad Hazretleri, Bakara sûresindeki "Artık sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; geri de dönemezler..." ayetini tefsir ederken diyor ki: "Yani 'Sağır, lâl, kör şahıslar gibi o zulmetten çıkıp kurtulamazlar.' Bu cümlede bulunan sıfât-ı erbaa, münafıklarla ateş yakanlar arasında müşterek olup, her iki taraftan haber verir, vaziyetlerini bildirir, âyine gibi hallerini gösterir..." Demek bu 'üç özellik' bizzat Kur'an'ın nazarımıza verdiği bir 'üç özellik'tir. Dördüncüsü ise 'zulmetten çıkmayı becerememek'tir. (Sıfât-ı erbaa böylece tamamlanmış oluyor işte.)

Yakın tarihteki meşhur isimlerden birisinin 'bir gözünün körlüğüyle' meşhur olması, diğerinin 'kulaklarının ağır işitmesiyle' anılması, üçüncülerinin ise 'sesini hiç çıkarmamasıyla' müslümanlar tarafından kınanması 'Bir mucizeye de işaret ediyor!' sayılabilir. Yani "Kur'an-ı Hakîm, ta 1400 yıl öteden, i'câz parmağını bu hakikate de uzatıyor!" denilebilir. Elbette doğrusunu Allah bilir. Biz sadece gönlümüze düşen manaları yazıyoruz. Bu anlamda, biraz daha ileriye gidip belki, 5816'nın gadrine uğramamaya da dikkat ederek tabii, şöyle şeyler de zikredilebilir: Kur'an'daki bu ifadelerde umumî kanunlara işaretler de olabilir. Hani 20. Söz'de Üstad Hazretleri yine söylüyor: "Kur'ân-ı Hakîmde bazı hâdisât-ı tarihiye suretinde zikredilen cüz'î hadiseler, küllî düsturların uçlarıdır." İşte bu zeminde de okunabilir ki: Hakikati görmeyecek körlük, halkı işitmeyecek sağırlık, doğruyu beyan edemeyen dilsizlik, gücü eline alırsa, bunların yaratılışa getireceği şey ancak yıkım olur. Üçlünün birliği fitneyi dehşetlendirir.

Ve belki 'dilsiz'in sembolize ettiği 'dindar tipi' de ayrıca irdelenmelidir. Bugün Türkiye'nin özellikle siyasette nasıl bir dindarlığa ihtiyacı vardır? Beş vaktini kılan, camilerde aşr-ı şerif okuyan, hafız, fakat kemalist sisteme tenkid getirmeyen müslüman tipine mi? Yoksa, ilk bakışta dindarlığının alametleri görünmese de, mübarek dilini oynattığında sistemdeki yanlışların yanlışlığını dilegetiren müslüman tipine mi? Yani bizim eksiğimiz acaba 'Fevzi Çakmak' mıdır? Yoksa 'Rümeysa Eker' midir? Bu konuda ben de Said Alpsoy Hoca'nın "Öteki Fevzi Çakmak" youtube dersindeki gibi düşünüyorum. Şahsî dindarlığı kendine... Lakin yanlışa yanlış diyemeyen ezik, bencil, izzetsiz, nemelazımcı dindarlık bu memleketin bahtının kararmasının en müessir sebeplerinden birisidir. Evet. Ve öyle bir mesuliyet sahasında şahsî dindarlık kurtarıcı olamaz. O yüzden Rümeysa Eker kardeşimi tebrik ediyorum. Cenab-ı Hak ona ecr-i kesir versin. Kemalistlerin şerrinden muhafaza eylesin. AK Parti de lütfetsin. Bir dikkat buyursun: Bu 'ilk tepkide derhal geri basma psikolojisiyle' acaba ayetin dördüncü sıfatını kapmış olmuyorlar mı? Siyasette dindarlık "Aradabir camilerde aşr-ı şerif okumak!" cenderesine hapsolmamalı. 'Zulmetten çıkmak' ile de mükellefiz. Mükellefiyetimizi yerine getiremezsek, dördüncü sıfattan bir pay bize de kesilecek, Allah muhafaza...

Bize lazım 'Fevzi Çakmak' mı 'Rümeysa Eker' mi?

02 Haziran 2026 tarihli "Bediüzzaman Tabiat Risalesi'nde hangi üç kişiye işaret ediyor?" yazıma ilgi yoğun oldu. Elhamdülillah...