3 Mayıs 2026 Pazar

Bediüzzaman hem İblis'e hem Cündioğlu'na cevap veriyor

Dücane Cündioğlu'na ait bir kısa video dolaştı geçenlerde nette. Özetle şöyle birşey söylüyordu orada: "Tanrı yoktur!" diyenler değil "Tanrı vardır!" diyenler kanıt getirmek zorundadır. Çünkü, birşeyin varlığını öne süren kişi, o şeyin varlığına dair kanıt getirmek zorundadır. Birşeyin yokluğunu öne süren kişi ise yokluğunu ispat etmek zorunda değildir... Peki acaba bu sahiden hep böyle midir? Adalet hakkında yapılan tartışmalardan aşina olduğumuz üzere, hakikaten de, birisine suç isnad ettiğinizde, o suçu 'iddia sahibi olarak' sizin ispatlamanız bekleniyor. "Müddei iddiasını ispatla mükelleftir." Mesela, birisine "Katilsin!" deseniz, o adam "Değilim!" diye aklanmaya çalışmaz. Siz 'o adamın cinayet işlediğini' ispatlamaya çalışırsınız. En azından bizdeki sistem böyle işliyor. Ve yeterli kanıt bulunmadığında da 'masumiyet karinesi' gereğince berât ettiriliyor. Cündioğlu haklı(!) gibi.

Fakat adalet her zaman böyle mi işler?

"İBLİS'İ İLZAM, şeytanı ifham, ehl-i tuğyanı iskât eden Birinci Mebhas, bîtarafâne muhakeme içinde şeytanın müdhiş bir desisesini, kat'î bir surette reddeden bir vakıadır..." cümlesiyle girilen 15. Söz'ün Zeyli'nde, buna da bir cevap verildiğini düşünüyorum ben. En azından adaletin 'hep bu basitlikte işlemediğini' seziyorum.

Efendim, bahsin başlangıcı, İblis'in şu sualidir: "Sen Kur'ân'ı pek âli, çok parlak görüyorsun. Bîtarafâne muhakeme et, öyle bak. Yani, bir beşer kelâmı farz et, bak. Acaba o meziyetleri, o ziynetleri görecek misin?"

Fakat, mürşidim, bu 'güya tarafsızlık' içinde bir hile olduğuna hidayet edilir: "Hakikaten ben de ona aldandım. Beşer kelâmı farz edip öyle baktım. Gördüm ki, nasıl Bayezid'in elektrik düğmesi çevrilip söndürülünce ortalık karanlığa düşer; öyle de, o farz ile, Kur'ân'ın parlak ışıkları gizlenmeye başladı. O vakit anladım ki, benimle konuşan şeytandır; beni vartaya yuvarlandırıyor. Kur'ân'dan istimdad ettim. Birden, bir nur kalbime geldi, müdafaaya kat'î bir kuvvet verdi. O vakit, şöylece Şeytana karşı münazara başladı."

Burada bir nefes alalım. Çünkü Bediüzzaman Hazretleri ilerleyen kısımda çok 'göz açıcı' şeyler söyleyecek. Ve Cündioğlu'nun argümanındaki hatayı teşhis etmemizi sağlayacak... "Dedim: Ey Şeytan! Bîtarafâne muhakeme, iki taraf ortasında bir vaziyettir. Halbuki hem senin, hem insandaki senin şakirtlerin, dediğiniz bîtarafâne muhakeme ise, taraf-ı muhalifi iltizamdır. Bîtaraflık değildir, muvakkaten bir dinsizliktir. Çünkü Kur'ân'a kelâm-ı beşer diye bakmak ve öyle muhakeme etmek, şıkk-ı muhalifi esas tutmaktır. Bâtılı iltizamdır, bîtarafâne değildir. Belki bâtıla tarafgirliktir..."

Metinde ilk dikkatimizi çeken şey şu: Bize tarafsızlık gibi sunulan zeminleri 'hakiki tarafsızlık' olarak görmemeliyiz. Tarafsızlık sûretine büründürülmüş (modern tabirle 'objektif olmak' diyelim buna) taraf tutmalar da vardır. Bunlar hakikatte 'bâtılı iltizam'dır, karşı tarafa geçmektir, tarafsızlık değildir. Bizden "Yokluğun değil varlığın ispatlaması lazım!" beklentisi içine girenler de aslında yukarıdakine benzer bir tarafsızlık teklifinde bulunmaktadırlar. Çünkü norm olarak kabul edilmesi gereken doktrini bize onlar dayatmaktadırlar. Nitekim 'masumiyet karinesi' dediğimiz şeyin zemini "İnsanlar genellikle böyle yapmazlar!" hüsnüzannıdır. Bu hüsnüzannı hukukun temeline koyduğunuz zaman 'o güveni bozacak bir delil bulunmadıktan sonra' masumiyete hükmedilir.

Lakin hukukta da her zaman işler bu tarafsızlıkta gitmez. "Şeytan dedi ki: 'Öyle ise ne Allah'ın kelâmı, ne de beşer kelâmı deme. Ortada farz et, bak!' Ben dedim: O da olamaz. Çünkü, münâzaun fîh bir mal bulunsa, eğer iki müddeî birbirine yakınsa ve kurbiyet-i mekân varsa, o vakit, o mal ikisinden başka birinin elinde veya ikisinin elleri yetişecek bir surette bir yere bırakılacak. Hangisi ispat etse, o alır. Eğer o iki müddeî birbirinden gayet uzak, biri maşrıkta, biri mağripte ise, o vakit, kaideten, sahibülyed kim ise onun elinde bırakılacaktır. Çünkü ortada bırakmak kabil değildir. İşte, Kur'ân kıymettar bir maldır. Beşer kelâmı Cenâb-ı Hakkın kelâmından ne kadar uzaksa, o iki taraf o kadar, belki hadsiz birbirinden uzaktır. İşte, serâdan Süreyya'ya kadar birbirinden uzak o iki taraf ortasında bırakmak mümkün değildir. Hem ortası yoktur. Çünkü, vücut ve adem gibi ve nâkızeyn gibi iki zıttırlar; ortası olamaz. Öyle ise, Kur'ân için sahibülyed, taraf-ı İlâhîdir. Öyle ise, Onun elinde kabul edilip, öylece delâil-i ispata bakılacak. Eğer öteki taraf, Onun kelâmullah olduğuna dair bütün burhanları birer birer çürütse, elini ona uzatabilir; yoksa uzatamaz."

Yani 'ortası olmayan hususlar'da, mecbursunuz, bir zemini esas kabul ederek hareket edersiniz. Bu 'sahibülyed' kim olduğu kararıdır aslında. 'Aslolanın ne olduğu' sorusunun cevabıdır ortaya konulan. Kur'an insan-Allah arasındaki o sonsuz mesafede 'ortada bırakılamaz.' Çünkü bu sonsuzluğun ortası yoktur. Dolayısıyla, en azından mü'minler tarafından, 'taraf-ı ilahîde' kabul edilecektir. Mü'min olmak bu taraftarlığı gerektirir. Karşı tarafın alabilmesi için, kelamullah olduğuna dair delilleri birbir çürütmesi gerekir, o zaman alabilir. Yoksa alamaz. (Kitab-ı Kebir-i Kainatı da, tıpkı Kur'an-ı Hakîm gibi, 'kıymettar bir mal' olarak görmenizi istirham edeceğim.)

Şöyle bir temsille bir parça açmayı deneyeceğim: Türkiye'de bir hanımefendi Amerikan Başkanı Trump'ın kızı olduğunu iddia etti birara. Sitelerde illa vardır. Google'da aratınca çıkar. Her neyse... Şimdi, adalet sistemi, tutup Trump'a şöyle birşey demez: "Bu kızın babası olmadığını ispat et!" Hayır. Böyle yapmaz. Çünkü Trump'ın Türkiye'de bir kız evlat sahibi olması çok uzak bir ihtimaldir. Bunun yerine kızdan delil ister. "Trump'ın baban olduğunu neyle iddia ediyorsun?" Elinde sağlam bir delil bulunmadıktan sonra davaya konu olmaz. Yani, bir nevi adalet, "Trump'ın bu kızın babası olmayacağı ihtimaline..." yatkınlıkla yola başlar. Zira coğrafî olarak da, tarihsel olarak da, sosyolojik olarak da... Trump'ın bu kızın babası olması ihtimali zayıftır. (Belki imkansızdır da zaten.)

Ancak aynı iddiayı Trump'a yakınlığıyla(?) bilinen bir kadının kızı dilegetirse... Coğrafî, tarihsel, sosyolojik imkanı da yüksek olsa, bu davadan dolayı Trump'tan bir DNA testi istenebilir. Türkiye'de de bu türden davalar yaşanmıştı. Ve sanıyorum mezkûr test marifetiyle evlatlarının babası olduklarını kabul etmek zorunda kalan ünlülerimiz olmuştu. (Metin Akpınar, Emrah, Hacı Sabancı vs.) Burada şunu görüyoruz: Kimden ispat istediğimiz neyi asıl gördüğümüzle yakından ilintili... "Heyhat! Binler berâhin-i kat'iyenin mıhlarıyla Arş-ı Âzama çakılan bu muazzam pırlantayı, hangi el bütün o mıhları söküp, o direkleri kesip, onu düşürebilir? İşte, ey şeytan, senin rağmına, ehl-i hak ve insaf bu suretteki hakikatli muhakeme ile muhakeme ederler. Hattâ, en küçük bir delilde dahi Kur'ân'a karşı imanlarını ziyadeleştirirler..." derken Bediüzzaman Hazretlerinin dikkat çektiği de bu.

Aksi duruma ise şöyle diyor: "Bir kere beşer kelâmı farz edilse, yani Arşa bağlanan o muazzam pırlanta yere atılsa, bütün mıhların kuvvetinde ve çok burhanların metanetinde birtek burhan lâzım ki onu yerden kaldırıp Arş-ı Mânevîye çaksın—tâ küfrün zulümatından kurtulup imanın envârına erişsin. Halbuki buna muvaffak olmak pek güçtür. Onun için, senin desisenle, şu zamanda, bîtarafâne muhakeme sureti altında çokları imanlarını kaybediyorlar."

Neyi asıl buluyorsak ona göre ispat istiyoruz. İnsanların masumiyetine inanıyorsak suçun ispatını istiyoruz. Kur'an'ın beşer kelamı olduğunu inanıyorsak, o zaman da, müslümanların bize mucizeler göstermesini bekliyoruz. (Belki görsek bile inanmıyoruz.) Cündioğlu'nun söyleminde de bu zehir kendisini gösteriyor. Allah'ın yokluğunu bir şüphe olarak dilegetirenlerden delil beklemiyor da, delil getirme yükümlülüğünü sadece "Allah vardır!" diyenlere yüklüyorsak, geçmiş olsun, çoktan tarafımızı değiştirmişiz demektir. Ve 'aslolana dair imanımız da yerinden oynamış' demektir. Yani aslolanda bu oynama olduğu için 'delil beklentisi' de yerini değiştirmiştir.

Fakat mü'minler, elbette, ne cahiliyede Ebu'l-Hikem denilen Asr-ı Saadet'in Ebu Cehil'i gibi, ne de eskilerde 'İslamcı aydın' fakat yenilerde 'bir acayip şey Cündioğlu' gibi, hareket etmezler. İmanlarının gereği olan "Hiçbirşey yoktur ki Allah'ı hamd ile tesbih etmesin!" itikadıyla 'masumiyet karinesini' imanları yönünde kullanırlar. Karşı taraftan da iddialarını ispatlarını beklerler. Sonra o delil diye sunulan o herzeleri kalplerindeki mü'min taraftarlığıyla sigaya çekip yanlışlarını ortaya dökerler. (Objektif değil mü'min olurlar.) Nitekim Allah'ın fakir kulu Ahmed de, tamamen Rabbinin fazl-ı ilahîsi ile, hidayet edildiği bu ameli işlemeye çalıştı. Becerdi-beceremedi. Becerdiği kısmı yine fazl-ı ilahî ile oldu. Beceremediği kusurlarından ibarettir. Allah taksiratımızı affetsin. Bize rüşdümüzü ilham eylesin. Ne İblis'in ne de İblis misal insanların tuzağına düşürmesin. Âmin.

Derkenar: Enis Doko'nun Cündioğlu'na cevap sadedinde dediği "Tanrının varolduğu iddiası da, var olmadığı iddiası da eşit derede bilgi iddiasıdır..." cümlesine yukarıdaki perspektiften hareketle itiraz ediyorum. Bu söyleyiş bir mü'min için yanlıştır. Çünkü bizim için Allah'ın varlığı-yokluğu eşit bir bilgi iddiası sayılmaz. İmanımız gereğince böyle bir eşitlik gözetmeyiz. Varolmadığı iddiasına 'şüphe' gözüyle bakarız. Varolduğu iddiasına 'iman' ederiz. Yazıda buna da değinmek isterdim. Lakin epey uzadı. Daha fazlasına mecali kalmadı.

30 Nisan 2026 Perşembe

Celal Şengör Nasreddin Hoca'yı ziyarete gelirse...

Fıkra bu ya. Nasreddin Hoca'yı birgün Celal Şengör ziyaret etmiş. 'Mühim suallerle geldiğini' belirtmiş. Hoca da "Sor bakalım!" buyurmuş. Şengör sormuş: "Dünyanın ortası neresidir?" Hoca cevaplamış: "Eşeğimin ayağını bastığı yerdir." Şengör "Ne ile belli?" deyu suali ilerletince eklemiş: "İnanmazsan kendin ölç!" Sonra Şengör tekrar sormuş: "Yıldızların sayısı ne kadar?" Hoca cevaplamış: "Eşeğimin postundaki kıl kadar." Şengör yine itiraz etmiş: "Ne ile belli?" Hoca da cevabı yapıştırmış: "İnanmazsan otur say!" En son Celal Şengör "Peki hocam sakalımın kaç kılı var?" diye sormuş. Hoca da "Karakaçanın kuyruğundaki kıl kadar!" diye yanıtlamış. "Ne ile belli?" deyince de "Bunu tecrübe etmek kolay. Bir senin sakalından bir onun kuyruğundan kıl koparırız! Denk gelmezse haklı çıkarsın. Denk gelirse de benim doğru söylediğim ortaya çıkar." Elbette Şengör böyle 'can acıtıcı' bir deneyi göze alamamış. Gerçi neden alamamış? Adam deney için neleri yemeyi göze aldığını kendisi itiraf ediyor.

Görüldüğü üzere anlattığım fıkrada bir mantıksızlık buldum. Zaten fıkranın orijinalinde "Sual sahibi bilgeler müslüman oluyorlar!" deniyor. Fakat benimkinin gidişatına bakılırsa Şengör'ün müslüman olması zor. Çünkü Şengör aslında bir cevap almadı. Nasreddin Hoca suallerin yüklerini 'kuşatılamayana' attı. Son cevap hariç. Orada ise 'korkutucu bir tecrübeyi' teklif ettiği için muhatabı bunu göze alamadı. Hocanın bu fıkrasında suallerin gerçek cevapları yok. Hoca hakikatte hakiki cevapları vermekten kaçıyor. Çünkü sualleri saçma buluyor. Bunun beyanını da alaycılığıyla yapıyor. Evet. Biz de bazen böyle yaparız. Sorular cevaplamaya değmeyecek kadar saçma gelirse alaycılığımızla "Ben bu saçmalıkla uğraşmak istemiyorum!" deriz. Hicvin böyle bir fonksiyonu da vardır.

Fakat Nasreddin Hoca'nın cevaplarında başka incelik de var. O da şudur: Hoca 'kuşatılamayana dair' suallere 'yine kuşatılamayana gönderme yaparak' karşılık veriyor. Özellikle 'yıldızların sayısı' sorulduğunda verilen cevapta bu çok bariz. Soralım: Eşeğin vücudundaki kılları saymak mümkün müdür? Hayalinin bir köşesinde her insan "Neden olmasın ya?" dese de sahada kimse tecrübeye kalkmaz. Tarih boyunca kimsenin cür'et etmediği kadar müşkül bir iştir posttaki kılları saymak. (Hatta, bir zamanlar, deliyi âkilden ayırmak için böyle teklifte bulunurlarmış. Saymayı denerse aklının yerinde olmadığına hükmederlermiş. Çocukların akıl bâliğ olup olmadığını test için de böyle tecrübeler yapıldığını duymuştum.) Her neyse. Özetle: Kuşatılamayana dair sorular-cevaplar, insanı, 'hakkında konuşamayacağı bir vüs'at bataklığına' çekiyorlar. Ve bu alana çekildiğinizde 'hayalen mümkün, aklen mümkün, tecrübeten mümkün' vs. hepsi birbirine karışıyor.

Ateist/evrimci herzelerini de biraz buna benzetiyorum ben. Sözgelimi, ateistler, varoluşun düzenliliği karşısında 'normalde kaotik olması gereken' gelişigüzelliğin/tesadüfün bu sonucu vermesini şöyle açıklıyorlar: "Evrende o kadar çok zar atılmıştır ki, ne var canım ya, bir tanesinde de hep altı-altı gelmiştir, olamaz mı? Ve böylece düzenlilik, fizik-kimya-biyoloji, karşımıza dikilmiştir..." deniliyor.

Evrimcilerin de 'canlılığın oluşumu' hakkındaki argümanları buna benzer. Onlar da "Kumarda kaybeden biyoloji de kazanırmış!" usûlüyle milyonlarca yıllık bir maziye yapıyorlar bütün göndermeleri... "Olmuştur, yaşanmıştır, neden olmasın?" Matematik hesaplarına sığmayacak bir incelikte tesadüfler birbirini izlemiştir de canlılık ortaya çıkmıştır. Vay babam vay.

Aslında 'gerçekleşmesi mümkün' gördükleri ihtimal sadece hayalen mümkün. Çünkü hayaller çoğu zaman pek de gerçekçi sayılmazlar. "Bir eşeğin postundaki kılları sayabilmek mümkün mü?" Hadi bakalım. Hayalen mümkün. Oturup sayılabilir. Ancak sahiden hiç oturup eşeğin postunu sayan olmuş mudur? Yok. Böyle birşey olmamıştır. Yani hayalen mümkün olan varlık sahasına hiç mi hiç çıkmamıştır. Zira birşeyin hayalen mümkün olması ne aklen mümkün olmasına ne de 'tecrübeten mümkün olmasına' işaret etmez. Hayalen mümkün olan sadece hayalen mümkündür. Fazlası değildir. Ve bazen de hayalen mümkün olan aklen ve de tecrübeten muhaldir. Yani imkansızdır. Olmamıştır.

Hayalin şöyle bir yanı var: Birşeyi hayal edebilmeniz için onun bütün 'gerek-şart' veya 'yeter-şart'larını mevcut bulmanız gerekmez. Ben hayalî bir imkan olarak uçtuğumu düşünüyorum mesela. Kanatsız, tüysüz, tıpkı süpermen gibi. Keyif benim değil mi? Hayalini kuruyorum. Filmini de çekiyoruz. Oh, milyon da izleniyor, peki. Fakat gerçekten bir insanın bu şekilde uçması mümkün müdür? Soruyu hayalin elinden alıp aklın eline verdiğinizde akıl neye uğradığını şaşırır. Çünkü hayalin aksine olarak akıl maliyet hesabı yapar. Bir insanın kanatsız, tüysüz, araçsız, sadece "Uçayım!" istediği anda uçması nasıl sağlanabilir? Bilimadamları henüz böyle birşeyin başarılacağının kapısını açmadılar.

Peki tecrübeten böyle birşey oldu mu? Hayır. Böyle birşey tecrübeten hiç olmadı. (Mucize-keramet türü Allah'ın inayeti harikaları şimdilik bir kenara koyalım ey sünniler! Çünkü karşı tarafın böyle birşeye imanları yok.) Yani hayalen mümkün olan aklen mümkün değil ve hiç de tecrübe edilmedi. Tecrübe sahasında 'mümkün' olmadı. Düpedüz 'Olmadı!' yani. İşte, ateistlerin/evrimcilerin, yeterli dirayete sahip olmayan zihinleri iğdiş etmek için kullandıkları cerbeze böyle birşey.

Onlar 'hayalen mümkün' olanla 'aklen mümkün' olanı ve hatta 'tecrübeten mümkün' olanı birbirine karıştırıyorlar. "Hayalen mümkünse mutlaka tecrübe edilmiştir!" gibi bir yere çekiyorlar. Halbuki hayalen mümkün milyonlarca şey aklen mümkün derecesine henüz gelmedi. (Büyük bir kısmı asla gelmeyecek.) Ve aklen mümkün olan birçok şey de tecrübeten mümkün sahasına çıkmadılar. (Büyük bir kısmı asla çıkmayacak.) Yani "Milyon tane zar milyar kere atılmıştır. İlla bir tanesinde hepsi altı gelmiştir!" herzesi aslında bir çözüm değil. Burada uygulanan taktik yükün 'kuşatılamayana atılması'dır. Yani Nasreddin Hoca'nın alayını sonuna kadar hakeden bir durumdur.

O milyar senede bu milyon tane zarın tesadüfen altı-altı geldiğinin delili nedir? Yoktur. Hiçtir. Safsatadır. Çünkü zaten o milyar sene kuşatılamaz. Görülemez. Yaşanamaz. Deneylenemez. Eşeğin postu sayılamaz. Ancak mevzuu eşeğin postuna getirirseniz karşı tarafa kuşatamayacağı bir alan sunmuş olursunuz. Bu size hayalen mümkün olanı aklen/tecrübeten mümkün, hatta vâki, gibi göstermeye yarar. Çünkü karşı tarafın da o milyar seneye uzanıp "Ulan hani evrim ya? Ulan hani tesadüflerin düzen yaratışı? Ulan hani..." deme gücü yoktur. Esasında burada artık mantıklı cevap vermeye de gerek duymuyorum ben. Evet. Nasreddin Hoca alaycılığına başvurmak en iyisi belki. Celal Şengör'ün vaktiyle yediğini söylediği şeyinden oluşmuş olma ihtimaliyle canlıların tesadüfen oluşma ihtimali bir gibi görünüyor bana. Katılmayanlara cevabım belli abiciğim: "İnanmıyorsan ölç de gör!"

Yine mürşidimin beyanatıyla bitirmek isterim: "İmkânın envâı var. İmkân-ı aklî, imkân-ı örfî, imkân-ı âdî gibi kısımları vardır. Bir hadise, eğer imkân-ı aklî dairesinde olmazsa reddedilir; imkân-ı örfî dairesinde olmazsa dahi mu'cize olur, fakat kolayca keramet olamaz. Eğer örfen ve kaideten nazîri bulunmazsa, şuhud derecesinde bir burhan-ı kat'î ile ancak kabul edilir."

23 Nisan 2026 Perşembe

Bediüzzaman Maraş saldırısını nasıl haber verdi?

Kemalizmin sonu geliyor. Elhamdülillah. İmanım bu yöndedir. Sağ iktidarlar hakkıyla mücadele ettikleri için değil. Çünkü, maalesef, bunu başaramadılar. Fakat Hüda'nın kanunu böyle emir buyurduğu için sonu geliyor. Evet. Her ideolojinin bahtiyar bir çağı olur. Zira, denenmemişi denemek, hassaten sıkıntılı dönemler yaşayan insanların karşı koyamadığı bir temayüldür. Ve ideolojiler ilk ortaya çıktıklarında 'denenmemiş' olurlar. "Belki ha?" şaşkınlığını yaşatabilirler o tazelikle. Ancak zaman geçtikçe, daha doğrusu 'zamanın müfessirliği' kendisini gösterdikçe, herşeyin sâhisi sahtesinden ayrılır. Yalancının mumu söner. At diye satılan eşeğin foyası ortaya çıkar. Boyası dökülür. Hüda'nın ikbal verip vermeyişi, sürece şahit olanlar için, hak ile bâtıl arasında tayin kolaylığı sağlar. "Hüsn-ü zannınızı kabul etmem. Zira bir müfside, bir dessasa da hüsn-ü zan edebilirsiniz. Delil ve âkıbete bakınız!" diyen Bediüzzaman Hazretlerinin 'akıbet' vurgusunda da bu gizlidir. Hem Hakîm olan Kur'an'ımız da aynı hakikati söyler: "Akıbet takva sahiplerinindir." Diğerleri illa yolda döküleceklerdir. Şevketleri sönecektir.

Kemalizmin de, bu fıtraten zorunlu süreç nedeniyle, boyası dökülüyor. Şevketi sönüyor. Foyası meydana çıkıyor. Halbuki, ilk zıpçıktığı dönemde, yani daha yeni 'tecrübe edileceği' dönemde, yaşanan tüm sıkıntıları, kabahatleri, daralmaları Osmanlı'nın, İslam'ın, Asyalılığın üzerine boca edip kurtuluyordu. "Ben başka birşeyim!" diyordu. "Benden sonra herşey çok başka olacak!" Ancak yüzüncü senesini devirdiğimiz bugünlerde bize bıraktığı 'başarısızlıkla dolu' bir yakın tarihten ibarettir. Osmanlı'ya, İslam'a, Asyalılığa çamur attığı hiçbir hususu kendisi de çözememiş, hatta sorunları daha fazla giriftleştirmiştir. Her ne kadar Orwell'ın 1984'ündeki gibi bir 'Gerçek Bakanlığı' (daha doğrusu 'Resmi Tarih') marifetiyle herşeyi silbaştan yazmayı denemiş olsa da, hayır, müslümanlar hafızalarına ellerinden geldiğince korumuşlardır. Ve kemalizme "Kral çıplak!" diyecek kadar bir malzeme artık birikmiştir. Bugünlerde CHP'den kamuya yansıyan skandallar dizisi de birşeylerin ömrünün sonuna işaret ediyor. Gafil olmayalım. Kader bunların hitâmına fetva verdi. Cibali Babalık yaparak bu müstakbelin önüne geçmeye çalışanlar gülleyi de suratlarına yemeye mecbur olurlar. "Ölenle ölünmez!" tabirinden cesaret almasınlar. Çünkü ölecek olana doğru giden okun önünde duranlar da illa ölürler.

Yalnız birşeyi artık öğrenelim. Yalnız birşeye artık alışalım. Yalnız birşeyi izzetle yapalım. Gayrı bu kemalist zümreye parmak sallayan biz olalım. Yeter. Onlar senelerce, yerine zekatı kadar bir muvaffakiyet koyamadıkları, Osmanlı'nın, Selçuklu'nun vs. mirasına sövüp durdular. Sarığını-şalvarını, örtüsünü-çarşafını, yazısını-duasını dillerine doladılar. "Bizi İslam geri bıraktı!" diye göğüslerini goril gibi dövdüler. Rejimlerinin yüzüncü yılı geçilirken görüyoruz ki, ne alaka, geri kalmak onların eseriymiş. Yine Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle: "(...) müşkilü't-tahsil olan Avrupa mehasinini terk ederek, çocuk gibi hevâ ve hevese muvafık zünub ve mesâvî-i medeniyeti tuti gibi taklittendir ki, bu netice-i seyyie zuhur ediyor." Bu papağanlar da, Selçuk Bayraktar gibi müşkilü't-tahsil olana talip olup teknoloji üreteceklerine, senelerce bizi şapkayla, yazıyla, dansla, rakıyla vs. uğraştırdılar. Sadece uğraştırmak da değil zehirlediler. Milyonlarca gencin gayreti heba oldu. Zekası ziyana gitti. Birer Selçuk Bayraktar olabilecek nice delikanlı Tarkan Tevetoğlu gibi kalçasını sallamakla teselli buldu. Yani 'çocuk gibi hevâ ve hevese muvafık zünub ve mesâvî-i medeniyeti tuti gibi taklit' bizi mahvetti. Halen de etmektedir.

Maraş'taki okul katliamını da bundan uzakta görmüyorum ben. Evet. Hiç kusura bakmasınlar. Bu cinayet de her rezalet gibi yine onlara yazar. Zira bu gençlerin kalplerine insaniyet-i kübra olan İslamiyetin yerleşmesine müsaade etmediler. Laik rejimlerinin gücüyle Kur'an'ı, sünneti, maneviyatı tedrisin her aşamasından söktüler. Halen de, hatta çocuklara bir ilahî söyletmek kadar olsun, varlığından mutlu olmuyorlar. Sonra ne oluyor peki? Varlık boşluk kabul etmiyor. Senin meleklere yakışır bir faziletle gönüllerini besleyemediğin çocuklar, internetin karanlık ağlarında, şeytanlara özeniyorlar. Camiye götürülmesine gücendiğin gençler keşhanelerden toplanıyorlar. Tesettürüne gücendiğin hanımkızları fuhuş bataklığından kurtarmaya çalışıyorsun artık. Belki çalışmıyorsun da... Zira sen de o sistemin bir parçasısın zaten. Evet. Zihnen çoktan Batı'nın veled-i zinası oldun. Onlarda ne denaet varsa "Bizde de mutlaka bulunması lazım!" diyenler korosuna katıldın. Ancak yağma yok. Senin 'denenmemişliğine güvenerek' bize parmak salladığın günler geride kaldı. Şimdi biz parmak sallayacağız.

Ve hesap soracağız: "Ey Müslümanları dünyaya şiddetle teşvik eden ve san'at ve terakkiyât-ı ecnebiyeye cebir ile sevk eden bedbaht hamiyetfuruş! Dikkat et, bu milletin bazılarının din ile bağlandıkları rabıtaları kopmasın. Eğer böyle ahmakane, körükörüne topuzların altında bazıların dinden rabıtaları kopsa, o vakit hayat-ı içtimaiyede bir semm-i kàtil hükmünde o dinsizler zarar verecekler..." derken Bediüzzaman Hazretleri haksız mıymış? Böyle ahmakane, körükörüne, rejim topuzlarıyla dinden kopardığın gençler toplumsal hayat için bir öldürücü zehir haline gelmediler mi? Maraş'ta, Urfa'da, başka yerlerde yaşananlar sende de artık bu hissi oluşturmuyor mu? Yine bize suçu atarak işin içinden sıyrılabileceğini mi sanıyorsun? Yağma yok. Âdem gözünü açtı. Daha bundan sonra kimseyi kandıramazsınız. Çünkü yüzyıldır siz varsınız. Her sınıfta resimleriniz var. Her binanın önünde büstleriniz var. Her yerde sözleriniz asılı. Her yerde 10. Yıl Marşı çalınıyor. Peki karşılığında ne alınıyor? Yine ülkede bir gelişme oluyorsa dindarlarla oluyor. Üretiyorlarsa yine onlar üretiyor. Sahi ya, II. Dünya Savaşı döneminde, nal çivisini için İngiltere'ye sipariş geçtiğiniz de mi yalan? Bes! Yeter! Gayrı yalanın ömrü bitti.

21 Nisan 2026 Salı

Neye dikkat kesiliyorsan o kesilirsin

Bediüzzaman Hazretleri Mesnevî-i Nuriye'sinin bir yerinde şöyle diyor: "İnsanda öyle bir lâtife, öyle bir hâlet vardır ki, o lâtife lisanıyla her ne sual edilirse—velev ki fâsık da olsun—Cenâb-ı Hak o lâtifeye hürmeten o matlubu yerine getirir." Devamında ekliyor: "O lâtife pek uzaktan bana göründü ise de teşhis edemedim."

Mürşidimin teşhis edemediği o şeyi elbette ben de haddimin yüzbin fevkinde olarak teşhis edemiyorum. Fakat, ona en yakın bulduğum şey, 'dikkat'tir. Evet. Dikkat öyle bir yetenektir ki, her neye yoğunlaşsa, onun açılmasına vesile olur. Yani, âdemoğlu/kızı, dikkatini ihlasla kuşanıp yöneldiğinde matlubu pek çabuk fikrine/kalbine kavuşturulur. Bir metne dikkat edersiniz, dikkatiniz ölçüsünde, metin size açılır. Bir nesneye dikkat kesilirsiniz, dikkatiniz ölçüsünde, nesne sizin için detaylanır. Kulağınızla dikkat kesilirseniz kulağınıza bağış yapılır. Dilinizle dikkat kesilseniz dilinize bağışlanır. Hangi duyunuzla olursa olsun 'dikkat' duası pek çabuk/genel kabul gören bir latifedir. Ancak bu dikkat meselesinin hoşlukları kadar tehlikeleri de vardır.

Dikkatinizi hevaya verdiğinizde dünyanız boş şeylerle dolar. Dikkatinizi günaha verdiğinizde dünyanıza günahlar doluşur. O yüzden 'dikkat yönetimi' aynı zamanda 'irade yönetimi'dir. İrade, dikkate adımlarını izletebildiği gibi, dikkatin adımlarını da izler. Nereye doğru dikkat kesilirseniz temeyyülatınızın o yöne doğru aktığını hissedersiniz. "Onlar ki boş ve yararsız şeylerden yüzçevirirler." (Mü'minun, 23/3) ayeti ve/veya "Kişinin malayaniyi terki müslümanlığının kemalindendir." (Tirmizî, Zühd, 11) hadisi bu bağlamda tefekkür edilebilir. Evet. Dikkatinizi yönetemediğinizde hayatınızda başka şeylerin de kontrolünüzden çıkmasını engelleyemezsiniz. Başta hayaliniz dikkatinizin dünyanıza topladığı şeylerle çalışır. (Ve zihin her sıkıldığında sizi oraya sürükler.) Sonrasında iradeyle bağlı bütün latifeler dikkatin arkasını izler. Dikkat hakikaten duasına dikkat edilesi bir şeydir.

"Nasıl ki, şükür nimeti ziyadeleştirir; öyle de, şekvâ, hastalığı, musibeti tezyid eder..." diyen mürşidimin başka bir yerde söylediği ise şudur: "Çünkü, şükür nimeti ziyadeleştirir, gaflet ise kaçırır." Yani önümüzde üç şık duruyor gibidir: 1) Şükür nimeti ziyadeleştirir. 2) Gaflet nimeti kaçırır. 3) Şekva musibeti tezyid eder. Dikkat edilirse bu üç hâlin üçünün de dikkatle bir ilgisi vardır. Öyle. Zira şükrün arkaplanında 'şeylerin nimetiyet yönlerine dikkat kesilme' saklanır. Yani şükreden bir insan herşeyle "Allah bununla bana ne hayır veriyor?" merakı eşliğinde muhatap olur. Gözlerinin 'güzeli görme' temayülü/alışkanlığı onun dünyasında 'güzel düşünme'yi netice verir. "Bana bununla ne güzellikler bağışlandı?" diye aranıldığında her nesnenin, tecrübenin, hissin şakıyacağı bir bülbül terennümü vardır. Ve bu dikkat kesilişle nimet insanın gözünde çoğalmaya başlar. Aranılan ziyadeleşir. Neyi aranırsak o ziyadeleşir. Tıpkı bir manzarada görülmek istenen şeye 'dikkat kesilmek' gibi. Buna şimdilerde fokuslanmak diyorlar. Yahut da odaklanmak. Her ne isim verilirse verilsin, gereği yapıldığında, dünyanız o şeyin varlığıyla daha çok doluyor. Merak, edildiği şeyi, dünyamıza çağırıyor.

Gaflet böyle değil ama. Gaflet dikkatin zıttıdır. Yokluğudur. Gaflet ettiğinizde göremez olursunuz. Duyamaz olursunuz. Farkedemez olursunuz. Sinyallere alıcılarınızı kapatırsınız. Kapandığınız şeyin sizden kaçması doğaldır. Üçüncüsü ise, gaflet değil, ama dikkatin yanlış noktaya sarfı. Bu defa da nesnedeki olumlu yanlar yerine olumsuz yanları görmeye konsantre oluyorsunuz. "Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen hayatından lezzet alır..." Bu iki cümlenin Münazarat içinde bir kardeşi daha vardır: "Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen güzel rüya görür. Güzel rüya gören hayatından lezzet alır..." Yukarıda dikkatin hayal ile ilgisini anmıştık. Artık rüya ile de ilgisini anabiliriz. Hakikatin tersten söylenişi için de biz kalemimizi oynatalım: "Kötü gören kötü düşünür. Kötü düşünen kötü rüya görür. Kötü rüya gören hayatından elem alır..." Öyle olur. Zira dikkat kesildiği kötülüktür. Dikkat kesildiği kötülük olduğu için bulduğu da kötülüktür. Gördüğü ancak bardağın boş tarafıdır. Yani dikkat öyle bir latifedir ki, Allah Teala, duasını bollukla kabul eder. Hemen karşılığını verir.

Batı'nın fısk u fücuru ile dünyamıza çökmesinin arkasında da bu sır var. Onlar 'medeniyet fantaziyeleri'yle öncelikle dikkatimize çöküyorlar. Nefsanî albeniyle dolu medyaları, sinemaları, şovları, sosyalmedyaları vs. müslüman dikkatini elimizden alıyor. Onların konuştuklarını konuşuyoruz. Bakmamızı istedikleri şeylere bakıyoruz. Dünyamıza yığdıkları enformasyon ile meşgulüz. Bu muhatabiyet görüşümüzü, hayallenişimizi, düşlerimizi, akledişimizi ve hatta komple yaşayışımızı etkiliyor. Şu an bunu başarmaya çok uzağız. Tamam. Fakat, yapabilsek, önce dikkatimizi bu deccalî saltanatın elinden kurtarmamız gerekir. Dikkatimizi bu yaban ellerden kurtarmadığımız sürece müslüman rüyaları görmemiz çok zor. Olsa bile yarım yamalak. 'Edğasu ahlam' denilmeye seza meşguliyetlerle yoğrulmuşuz. Cenab-ı Hak rüşdümüzü bize yeniden ilham eylesin. Âmin.

17 Nisan 2026 Cuma

Nurcular kişilere reddiye yapmaz mı?

Zorluk bazen keyfî bir zindandır. Kendimizi kapattığımız bir zindan. İçeri girip, kapısını kilitleyip, sonra da anahtarını yuttuğumuz. Evet. Hani Hadîd sûresinin 27. ayetinde kısa mealiyle buyrulur: "Ruhbanlığa gelince. Biz onu farz kılmamıştık. Allah’ın rızasını kazanmak için kendileri icat etmişlerdi. Fakat ona da gereği gibi uymadılar." Bu hükmün hakikatinin delili bugün dahi Katoliklerin yaşamaktan kurtulamadıkları cinsel skandallardır. Vatikan her sene 'sapık rahipler' yüzünden açılmış davalarlar uğraşır. Yüksek tazminatlar öder. Özürler diler. Çünkü nikah fıtrîdir. Bekarlığı din adamlığı için mecburî tutarsanız bedelini de böyle rezaletlerle ödersiniz. Burada kabahat elbette ruhbanlığı uyduranlara aittir. Hâşâ, Allah'a ait değildir, zira Hak Subhanehu ve Teala hakiki İsevîlikte rahiplere böyle bir zorunluluk yüklememiştir. Zorluğu kendilerine kendileri uydurmuştur.

Tabii, ayet-i celile, evvelemirde muharref hristiyanlığı muhatap alıyor. Fakat, elbette, sadece onlarla konuşmuyor. Hepimize bir uyarıda bulunuyor. "Cenab-ı Hakkın rahmetiyle cadde kadar geniş tuttuğu yollarda, siz dar sokakları dayatırsanız illa, isterse takva niyetiyle olsun bu, altından kalkamayabilirsiniz!" deniliyor. O yüzden, âdemoğlunun özbir nefsine 'azimet' gözüyle bakması övülmüş, fakat kardeşlerine 'ruhsat dairesi genişliğinde' acıması tavsiye edilmiştir. Eğer kendi nefsine 'ruhsat dairesi genişliğinde' bakıp da kardeşlerinden 'azimeti' bekliyorsa, bu, muvazenesizliğe hamledilmiştir. Zira Fetih sûresinin 29. ayetinde de denilmiştir ki: "Onlar, kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında pek merhametlidirler." Merhametin şânı 'caddeyi dar sokak kılmak' değildir.

Bazen biz nurcular da, mürşidimizin hiç böyle bir muradı olmamasına rağmen, kardeşlerimize dar sokaklar sunabiliyoruz. Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat caddesini ellerinden alıyoruz. "Adalet namazında kıbleniz dört mezhep olsun!" ölçüsünde konuşmuyoruz. Niyetimiz iyi aslında. Daha müttaki bir meslek inşa etmeye çalışıyoruz. Ancak ruhbanlığın ortaya çıkışı da böyle değil miydi? Onlar Allah'ın helal dairesini daralttılar. Ve helal dairesini daraltmak 'rahmetten kaçmak' manasına da gelirdi. Çünkü ruhsat da rahmettendir. Bedeliniyse sonraki nesiller öder.

Geçenlerde, tevafuk, çeşitli meclislerde 'reddiye meselesini' müzakere etmek nasip oldu. Mevzu gidip şöyle bir eşiğe dayandı nihayet: "Risale-i Nur mesleğinde kişilere değil fikirlere reddiye yapılır." Kaide çıkarmanın tatbik/tefekkür kolaylığı sağladığını kabul etmekle birlikte, isterim ki, o kaide yanlış olmasın. Yani cümlenin dilegeliş güzelliği bizi hakikati budama hamakatine düşürmesin. Çünkü kişi reddiyesinin reddedildiğine dair Bediüzzaman Hazretlerinin sarih bir beyanı yoktur. Bu daha çok çıkarıma benzemektedir. Ancak bu çıkarımın da metinlerle mizana vurulması gerekir. Umberto Eco'nun da tarifiyle, yorumun 'aşırı yorum' olmaması, ancak 'bütüne uyumuyla' ortaya çıkar. Ve, evet, bu kaidenin Risale-i Nur'la mihenge vurulması başının-gözünün yaralanmasıyla sonuçlanmaktadır.

Çünkü Bediüzzaman Hazretleri de kişileri anarak tenkidlerde bulunmaktadır. Mesela? Mesela: "Biraderim Derviş Vahdetî Bey'e..." makalesinde isim vererek uyarmıştır. Yine, İşaratü'l-İ'caz'da, "Mısır Müftüsü Şeyh Muhammed Abduh'un telâkkisine göre..." diye başlayan bölümde hatasına dikkat çekilmektedir. Buna mümasil Eski Said döneminde, isimleri zâhiren geçmese de, kişilere yazıldığı meşhur makaleler mevcuttur. Bunlar içinde, Cenab Şehabeddin'e yazılmış olan, İçtihad Risalesi'nin de özünü içeren, makale sayılabilir. Necmeddin Şahiner abi, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî'de, bu makalenin Cenab Şehabeddin'in Daru'l-Hikmeti'l-İslamiye'ye yaptığı tenkide cevap olduğunu aktarmaktadır. Başkaları da vardır. Uzatmamak için bu kadarla iktifa edeyim.

Tabii, ben bu misalleri getirince, "Eski Said döneminde öyleydi. Yeni Said döneminde terketmiştir. Artık kişileri anmamıştır!" gibi birşey de söyleniyor. Efendim, bu da hatalıdır, yanlıştır. Başta Vahdetü'l-Vücud meselesinin tenkidinde İbn-i Arabî Hazretlerini ismen anmaktan geri durmayışı apaçık bir delildir. Yine, konuyla ilgili olarak, Mustafa Sabri Efendi merhum ile Musa Bekûf'un görüşlerini kıyasladığı mektubunda da bundan teberri etmemiştir. Hatta, 8. Mektub'un başlarında, "Bir üstadım olan İmam-ı Rabbânî'ye muhalif olarak diyorum ki..." diyerek söze girmesi kişileri anmakta sakınca görmediğine misaldir.

Böyle sarih anmalar haricinde "Eğirdir Müftüsüne son ihtar!" denilerek başlayan metnin de kime yazıldığı müdakkiklerce bilinir. Yine 'İhtiyar Hoca' hakkında yazılmış mektuplarda kastedilenin kim olduğu ehline malumdur. Yahut "İmam Ömer Efendinin suali ki, bedbaht bir doktor, Hazret-i İsâ aleyhisselâmın pederi varmış diye..." başlayan mektubun bir meşhuru nişan aldığı pek bellidir. Bizim bu kişileri 'peşine düşmediğimizden' bilmeyişimiz 'kişilerin olmadığı' anlamına gelmez. (Ayetlerin esbab-ı nüzûlü de avam-ı müslimîn için böyledir. Ama bizim bilmeyişimiz esbabı ortadan kaldırmaz.) Metnin dokusu "Kişi de konuya dahildir!" demektedir çünkü. Eğer kişi hiç hesaba katılmayacak olsa metnin yapısının buna göre kurulması gerekirdi. Sözgelimi: Ayetü'l-Kübra Risalesi gibi olabilirdi. Ancak Bediüzzaman Hazretleri bu gibi metinlerde hedefine kişileri de aldığını üslûbuyla belli etmiştir.

Toparlarsam: Kişilere reddiye yapmak da fikirlere reddiye yapmak da Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat ulemasının İslam tarihi boyunca istimal ettikleri yollardır. Bazen sadece fikirlere reddiye yapılır. Bazen de gerekli görülüp kişilere reddiye yapılır. Kişilere reddiye yapmanın cevazının Tebbet sûresinden alındığı söylenir. (Orada, bizzat Cenab-ı Hak, Ebu Leheb'i anmıştır.) Buna mümasil sünnette de delilleri vardır. Ulemamız da zaten bu hikmetlerden hareketle tarih boyunca kişilere reddiye yapmayı sürdürmüşlerdir. Bunu yapmalarının sebebi sorunun kaynağı olan kişinin mü'minlerce tanınmasının gerekliliğidir. Kişinin arızası bilinmezse mü'minler onu müstakim görerek istifadeye devam edebilirler. (Cerh ve Ta'dîl ulemasına binler rahmet olsun.) Böyle bir sapmadan hassaten avam-ı müslimîni korumak salih ulemanın vazifelerindedir. Ki Bediüzzaman Hazretleri de İşaratü'l-İ'caz'da der:

"Bir şahıs, bir şahsı, nasîhatle fena birşeyden menetmek üzere şöyle tevcih-i kelâmda bulunur: Ey kişi! Aklın varsa şu yapmak istediğin şey muhaldir, hem nefsine zarardır. Hem iyiyi kötüyü tefrik edecek bir hissin yok mudur? Anlaşılan, hakikatı hurafe, tatlıyı acı gösteren seciyende bir hastalık vardır. Şüphesiz o hastalıktan kurtulup şifayab olmak istiyorsun. Fakat senin bu halin, o hastalığı izale değil, tezyid ediyor. Eğer bu halinle bir lezzet, bir zevk istersen, en şedit bir elemi intaç eden bir azap eline geçer. En nihayet sarhoşluktan ayrılıp, kötü halinden vazgeçmediğin takdirde, fesadın başkalara geçmemek üzere hortumun üzerine, bir damganın vurulmasıyla seni teşhir ve ilân etmek lâzımdır."

Evet. Öyledir. Zehirlemekten vazgeçmeyenlerin fesadının başkalarına sirayet etmemesi için burunlarına damga vurmak lazımdır. Hırsızın eli kesilir. İslam uleması tarih boyunca bunu yapmıştır. Bediüzzaman Hazretleri de, hikmeti iktiza ettiğinde, bu yola başvurmuştur. Durum böyle olduğu halde "Risale-i Nur mesleğinde kişilere değil fikirlere reddiye yapılır!" demek, tıpkı ruhbanlığın icadı gibi, kendine bir güçlük inşa etmektir. Bence nurcular da, tıpkı ruhbanlar gibi, icad ettikleri bu güçlüğün altından kalkamıyorlar. Kişilere çok sayıda reddiye yapıyorlar. Bunları medyada veya sosyalmedyada sıklıkla neşrediyorlar. (Mesela: Mustafa İslamoğlu'nun, Mustafa Öztürk'ün vs. Bediüzzaman Hazretlerine yaptıkları bühtanlardan sonra yazılan cevapları hatırlayalım.) Fakat şöyle birşey oluyor:

Diyelim bir nurcu başka bir nurcunun yaptığı tenkidi, herhangi bir hikmetle, doğru bulmazsa onu bu şekilde vazgeçirmeye çalışıyor: "Risale-i Nur mesleğinde kişilere değil fikirlere reddiye yapılır!" Eğer tenkidi beğenirse hiç bu konuya girmiyor. Neyse. Bence bu taktiksel uygulama artık rafa kalkmalı. Elbette Risale-i Nur mesleğinde de kişilere tenkid/reddiye yapılabilir. (Yapılıyor da!) Zira Risale-i Nur'un dairesi Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat dairesidir. Başka birşey değiliz ki caddemiz elimizden alınsın. Ha kişi kendisine sokağı meslek tutar. Takvasıdır, seçimidir, birşey demeyiz. Ama dayatmak? Aslaaa!

13 Nisan 2026 Pazartesi

Aşağı tükürsen Cem Yılmaz, yukarı tükürsen Tuba Ulu!

Mizah tarafsız değildir. Her mizah ait olduğu ideolojik dünyadan doğar. Ve güldürdüğü yere kendi itikadını taşır. Bunun Kur'an-ı Hakîm'deki en açık delillerinden birisi Nisâ sûresinin 140. ayetidir. Orada kısa bir mealiyle buyrulur ki: "Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini yahut alaya alındığını işittiğinizde, onlar başka bir söze dalıncaya kadar beraberlerinde oturmayın. Yoksa siz de onlar gibi olursunuz." İşte Hüda'nın 'alaya aldıklarında' ile 'onlarla beraber oturmayın'ı ve 'Yoksa siz de onlar gibi olursunuz'u birbirine bağlayışı mizahın ideolojik-itikadî işlevini sarihan beyan eden hükümlerdendir. Bugün de mü'min gençlerin salabetlerini en sessiz/sinsi yitirdikleri alan mizah alanıdır. Orada, müslüman bir kalple asla gülünmeyecek şeylere gülmeye alışmaları, bir noktadan sonra güldükleri şeyleri değersizleştirmeye, normalleştirmeye, ardından da sakınmaz hale gelmeye-işlemeye neden olmaktadır. Sokakta, hatta küçücük kız çocuklarının ağzında bile, küfrün bu kadar yaygınlaşmasında mizah yapımlarının payı büyüktür. Allah onları millete zerkettikleri zehrin bin beteriyle zehirlesin. Âmin.

O yüzden ben Tuba Ulu olayını kısa geçmeyelim istiyorum. Mizah atölyelerinin ardında neler neler daha çalışıldığını kavramaya yönelelim. Hem Osmanlı padişahlarını böyle belaltı esprilere ilk konu eden Tuba Ulu değildir. Evet. Tuba Ulu işi iyice dibe vurdurmuştur. Kanuni Sultan Süleyman Han'ın Hürrem Sultan'la İslam hukuku çerçevesindeki birlikteliğini, değil yalnız İslamiyet'te insaniyette dahi yeri olmayan, ancak hayvanlarda (ve hayvanlaşmış insanlarda) görüp bildiğimiz bir nikahsız birleşmeye denk saymıştır. Öyle tesmiye etmiştir.

Kendisi eylediğini mizah sanabilir. Ancak müslümanlar için hakarettir. Ve eğer büyüklerimize yapılırsa büyük hakarettir. Dolayısıyla böyle mizahın özgürlüğü olmaz. Zira, başta da belirttiğimiz gibi, mizah tarafsız değildir. Bir ideolojiden doğar. Ve kamuya bir ideolojiyi dayatır. Sözgelimi: Tuba Ulu'nun aynı espriyi Mustafa Kemal ve Latife Hanım ilişkisi hakkında yaptığını görebilir miyiz? Elbette göremeyiz. Çünkü Tuba Ulu'nun ait olduğu sosyolojide Atatürk kutsaldır. Hatta, öyle bir kutsaldır ki, korunması için yasa bile konulmuştur. 5816 sayılı kanun her sene binlerce kişiyi süründürmektedir. Kanuni Sultan Süleyman Han'a dair bu denî laubaliliği hoşgören, özgürlük çerçevesinde savunanlar, aynı şakanın Mustafa Kemal'e yapılmış versiyonunu duysalar hemen lince koşarlar. Halbuki, Said Alpsoy Hoca'nın youtube kanalında konuyla ilgili dersleri izleyenler, mezkûr evliliğin hikâyesinde de Tuba Ulu'ya malzeme çıkaracak epeyce detay olduğunu bilirler.

Eh, fakat, yine mesele Bediüzzaman Hazretlerinin o muazzam tesbite gelip dayanır: "Mutaassıplara hücum eden Avrupa'nın kâselisleri, her biri yüz mutaassıp kadar meslek-i sakîminde mutaassıptır. Bunlardan birisi Shakespeare medhinde ettiği ifratı, şayet bir hoca o ifratı Şeyh Geylânî medhinde etseydi, tekfir olunacaktı."

Sadece Ulu üzerinden de konuşmayalım. Daha geçen Ocak'ta, Cem Yılmaz, Netflix'te de yayınlanan gösterisinde benzer birşey yapıyordu. Ve diyordu ki: "Bana güzel bir rol vermezler ya. Hee? Çok büyük bir sultan vermezler en azından. Yani öyle büyük Beyazıt Meyazıt, Sultan Murad, öyle birşey yok. Büyük bir ihtimal, belki Cem Sultan, belki... O da böyle Rodos'a kaçıyor, Papa'ya sığınıyor, yani böyle p.çlik-p.ştluk var, onun için..."

Şimdi, Yılmaz'ın yaptığı da Tuba Ulu'nunki kadar büyük bir terbiyesizlik değil midir? Osmanlı'yı ceddi bilen hangi müslüman Cem Sultan hakkında böyle bir ifade kullanmayı hayalinden geçirir? Kim onun sergüzeşt-i hayatında mecbur kaldığı hâdiselere o galiz tabirleri yakıştırır? Elbette böyle şeyleri bir müslüman evladı kendi büyüğü-büyükleri hakkında söylemez. Çünkü Cem Sultan'ın yapmaya çalıştığı şey, yeğeni Yavuz Sultan Selim'in seneler sonra yapacağı şeyden, farklısı değildir. Birisi, ağabeyi olan Bayezit-i Veli'yi tahttan indirememiş, fakat diğeri babasına karşı muvaffak olmuştur. Ne inene ne indirilene kötü konuşmaz bir Osmanlı evladı. İkisini de mübarek saydığı için. Ancak piyasa mebzul miktarda Netflix çocuğuyla dolduğundan eski edep de kalmamıştır.

Tekrar beyan edelim bitirirken: Mizah tarafsız birşey değildir. Mizah nötr birşey değildir. Her mizah bir itikaddan doğar ve güldürmeye çalıştığı meclise de o itikadı taşır. Yaymaya çalışır. Aşılamaya çalışır. Sinsice kabullendirir. Güldürdükçe alıştırır. Güldürdükçe uyuşturur. Güldürdükçe normalleştirir. Güldürdükçe meyillendirir. Güldürdükçe işlevselleştirir. Ve güldürdükçe ila yaptırır, eyletir, söyletir. Türkiye'de mizah maalesef hâlâ solcuların, kemalistlerin, sekülerlerin tekelindedir. Meş'um kıssadan hisse: Bizim de kendi mizahımızı üretebilmemiz gerek. Zira alaycılık da bir güçtür. Hem de kem tesiri çok bir güçtür. Hatırlayalım: Aleyhissalatuvesselam Efendimizin, kâfirlerin müslümanları hicvettikleri şiirlere misilleme olarak, müslümanlar tarafından da kâfirleri hicvettirdiği şairleri vardı. Onlar üzerinden bu tarz cihadı da eksik bırakmazdı. Bugün de müslümanca bir mizah 'kültürel misilleme aygıtı olarak' bize lazımdır, vesselam. Yoksa, hep kalemize giren golleri çıkarmakla uğraşacak, fakat karşıya asla gol atamayacağız. Böyle maç kazanılmayacağı da malumdur.

10 Nisan 2026 Cuma

Hızlı yaşa, genç öl, cesedin laik olsun!

Bu sıralar ünlüler dünyası 'Escobar'ın rüyası' tadında. Magazin bültenleriyse narkotik dizisi gibi. Emniyet, haftada bir-iki, grup grup, aşiret aşiret içeriye alıyor. Sorgulama, adliyeye sevk, adlî tıp... Uyuşturucu kullanıp kullanmadıklarına bakılıyor. İlişkilerinin boyutu araştırılıyor. Çoğusu halihazırda bir dizinin başrolü. Eh, Türkiye'deki ünlü sayısını düşündüğünüz zaman, polisin soruşturmayı 'parça parça' götürmesi mantıklı tabii. Sahi. Niye? Al al bitmez çünkü. Nezarete sığmaz. Karakolu yıkar. Öyle kalabalık bir kitle. Neyse. Benim dikkatimi çeken daha başka birşey var: Çoğunun instagram profiline girdiğinizde 'Mustafa Kemal paylaşımı' görüyorsunuz. İlginç bir şekilde hepsi Ata'larına müteşekkir. Halbuki, gidişata göre, daha çok Meksika kartellerine müteşekkir olmaları gerekirdi. Değil mi ama? Belki de bu teşekkürün sebebi doğrudan kokain değil. Evet. Yani ben yanlış düşünüyorum. Onların Mustafa Kemal'e teşekkür etmelerinin sebebi Türkiye'yi daha seküler hale getirmesidir.

Peki sekülerlik ne demek? Efendim, biliyorsunuz, Ahmed kardeşiniz lâfı kıvırmayı pek beceremez. Dan, dan, daaan! Doğrudan söyler. O yüzden yine öyle yapıyor: Sekülerlik 'daha kolay günah işlemek' demektir. (Dinî terminolojide bunun karşılığı 'fısk'tır.) O nedenle, rahat rahat günah işleyen herkes, devleti laik kıldığı için Mustafa Kemal'e teşekkür eder. Ne bileyim, daha rahat zina ediyorsa mesela, daha rahat rakı içiyorsa, daha rahat anadan üryan geziyorsa, daha rahat madde kullanıyorsa, daha rahat faiz yiyorsa... Bunların hepsi için Mustafa Kemal'e teşekkür etmek şarttır onlara göre. Savcılarımız lütfen bu kardeşlerini okuyup celallenmesinler. "Her günahtan Mustafa Kemal mesuldür!" demiyorum. Yanlış anlaşılmasın. Hayır. "Sahadaki yansımaları itibariyle enteresan bir tevafuk var!" demek istiyorum. Yani laiklikten memnun/müteşekkir olanların yasaklı maddelere erişim oranı her şekilde daha yüksektir. Zaten bu işler biraz da para işidir. Nakit işidir. Cukka işidir. Kemalistler de, hey yavrum hey, beytülmâl kuyularını tâ en başından tuttuklarından cüzdanları sağlamdır. Herhalde mezkûr sırlı 'oran yüksekliğinden' dolayı profillerinde Mustafa Kemal'e daha yüksek bir ilgi görülmektedir.

Bir de bu meş'um vakıada şöyle bir yan seziliyor: Hani mübarek Kur'an'da kısacık bir mealiyle buyruluyor: "O Allah'ı unutanlar gibi olmayın ki Allah da onlara kendilerini unutturmuştur!" Yani Allah'ı unutmak ile kendini unutmak arasında merakâver bir ilgi var. Her kim ki, Allah'ı unutmayı kendisi için bir yol olarak seçiyor, bir süre sonra kendisini de unutuyor. Yahut yaşanılan misaller üzerinden daha bedihî konuşalım: Her kim ki, daha günahkâr bir hayat yaşamaya ahdediyor, bir süre sonra kendisi de kendisine/hayatına katlanamıyor, çeşitli 'uyuşturucular' eliyle şuurunu kapatmaya çalışıyor. Bir anlamda sarhoşluğunu dikkatine karşı kalkan kılıyor. Hani gözümün nuru Bediüzzaman Efendimin de 2. Söz'de dediği gibi: "Kendisi şu elîm ve muzlim haleti hissetmemek için sarhoşluktan başka çare bulamaz!" Veya başka bir yerde dediği gibi: "Gaflet hissi iptal ediyor!" veyahut daha başka bir yerde tam isabet ettirdiği gibi: "Elbette o ehl-i dalâlet ve sefahet, yüzbin lezzeti ve zevki alsa da, yine o mânevî bir cehennem kalbinde yaşar ve yakar. Fakat pek kalın gaflet sersemliği muvakkaten hissettirmez."

İşte bu 'hissetmemenin' çok araçları var. Tiktok, instagram, facebook... Yeter ki dikkati dağıtsın. Onlardan birisi de madde bağımlılığı. Şu sıralar en popüler türüyle de 'kokain.' Allah'ı unutarak yaşadığı kem hayattan dolayı sızısına katlanamaz hale gelen âdemoğlu/kızı vicdanını susturmanın çaresini de buralarda arıyor. Buralara dadandıkça da fıskı artıyor. Dikkat buyurun, hayatı, en 'anadan üryan' arsızlıkta yaşayan kadınların bu kerih işlerdeki testleri pozitif çıkıyor. Zaten 'hızlı yaşamak' diye tesmiye ettikleri tükeniş türüyle çabaladıkları da bu idi. Sürat dikkati köreltir. Sürat acıyı azaltır. Süratiniz arttıkça hissedilen seyrelir. (Sıcak bir nesneye hızla dokunmak gibi.) Hızınız arttıkça hakkında derinlik/dakikat kazanamayacağız kadar çok şey dünyanıza girer. Ve nihayetinde hız bir sarhoşluk çeşididir. Trafik kazaları ya sarhoşluktan olur ya hızdan. Çünkü dikkatin katilleridir.

Niçe "Tanrı öldü. Onu biz öldürdük!" diyordu. Kendisi frengiden delirip öldü. Fakat Allah bâkidir. Tanrısını öldürdüğünü sananların ne delirmesine ne ölmesine şaşırıyoruz. Onu unutmanın bedelinin 'insan'ı unutarak ödeneceğini bilmekteyiz zira. Nitekim, ahirzaman, insanlığa en çok insanlığını unutturmamış mıdır? İki Dünya Savaşı, nice daha küçüğü, katliamlar, sömürü, ırkçılık, diktatörlükler, nükleer silahlar, kimyasal silahlar, türlü sapıklıklar vs... Yerine cennet maskeli ne cehennemler yutturursa yuttursun. Kusturduğunun yerini hiçbir yutturduğu tutamaz. İnsan Allah'ı unutmasının bedeli olarak içindeki insanı kusmuştur. Gerisi hayvandır artık.

Bediüzzaman hem İblis'e hem Cündioğlu'na cevap veriyor

Dücane Cündioğlu'na ait bir kısa video dolaştı geçenlerde nette. Özetle şöyle birşey söylüyordu orada: "Tanrı yoktur!" diyenle...