3 Eylül 2026 Perşembe

Kur'an müslümanları(!) sünnilere neden düşmandır?

Kendilerine "Kur'an Müslümanı" diyen fakat esasında tek hünerleri "Sünnet İnkârcılığı" olan kitlenin zihinsel haritasını çıkarmakta zorlanıyorum. Evet. Zaten, detaya inince, sistemli bir düşünüşe de sahip olmadıklarını görüyorum. Yazık. Daha çok pozisyonel tavırlar takınıyorlar. Yaptıkları binanın kuvvetiyle meşgul değiller. Ayaktaki iskambil kağıtlarıyla mutmainler. Hevâlarına uygun gelene mantık(!) çatıyorlar. Çattıkları argümanın levazımatının neler olduğunu idrake niyetleri yok. Belki o kadar uzun zekavetleri de yok. Yağmur ne yandan yağsa tarlayı oraya çekiyorlar sizin anlayacağınız.

Mesela: Zikrettiğiniz iki hâdiseden mâkul olanını alabildiğine inkâr ederken muhalini körükörüne savunabiliyorlar. Halbuki, temele indiğinizde, inandıklarına inanabilmek için inanmadıklarına inanmaya lazım gelenden daha çok çaba gerekiyor. Yani inanmadıkları inandıklarından daha mâkul görünüyor. İmanları inanmadıklarından fazla imkansıza kaçıyor.

Dikkatimi çeken bir nümunesini paylaşmak istiyorum: İnsanlığın Âdem aleyhisselam ve Havva annemizden geldiğini inkâr etmekteki cür'etleri bir kenarda, fakat, aksine evrimi kabule de pek yatkınlar. Evet. Gariptir. Ama aynen böyle. Bunlar, bu nasipsizler, el-an varlıklarına şahit olduğumuz milyonlarca türün tek bir hücreden evrim geçire geçire oluştuğuna imanda hiçbir beis görmezlerken, o canlılara kıyasla tek bir türden ibaret olan insanlığın 'sadece iki insandan' gelebileceğini paşa gönüllerine sindiremiyorlar. Yani 'ortak ata' söylemini 'evrimin muhaliyetinde' kabul etmeye 'Okey' çekerlerken nasslarımızın gayet açık bildirdiği âdemiyet hakikate 'Cııık!' diyorlar. 'Âdemler ve Havvalar' gibi İslam'ın kabul etmeyeceği iddiaları sallıyorlar. Delilsiz-mesnedsiz arkasına düşüyorlar.

Peki neden böyle oluyor arkadaşım?

Çünkü akıllarını şeytanları yönetiyor. Şeytan pozisyonel aklın ustasıdır. Komünisti komünist olmanın doğruluğuna inandırır. Döner sonra kapitalisti de kapitalist olmanın doğruluğuna taptırır. Kendisi ideolojik olarak asla bir yer tutmaz. Onun için ideolojiler, iddialar, argümanlar, daha yolun başında karar verdiği birşeyin, âdemiyeti yoldan çıkarma ameliyesinin aracıdır. Yani şeytan için zeka araçsaldır. Bediüzzaman Hazretlerinin şeytan ile sofestaîlik arasında kurduğu bağın söylediği de budur. "Nefis, devekuşu gibidir. Şeytan Sofestâî, hevâ da Bektâşîdir." Sofistler aynı zamanda göreceliliğin meczuplarıdır. Şeytan da bu anlamda sofisttir. İlim vermez. Ancak retorik öğretir.

Bunun da arkasında ahlakına hâkim olan yanının duyguları olması vardır. Şeytanın yoldan çıkışı duygusal bir sapmadır. "Beni ateşten onu topraktan yarattın!" dediğinde, dayanağı, 'ateşin topraktan üstün olduğu' yönünde elde edilmiş kesin bir delil değildir. Öyle olmasını istemesindendir. Mürşidim bu duruma 'arzuya fikir sûreti giydirmek' der: "Acaba fikir dediğiniz şey—el'iyazü billâh—arzu olmasın? Bazan zâlimâne intikam-ı şahsî arzuya fikir sûretini giydirir. Yahu, pis bir çamura düşmüşsünüz, misk ü anber diye yüzünüze gözünüze bulaştırmaya ne mânâ var?"

Bence Kur'an Müslümanları asla Kur'an'la ilgilenmiyor. Kur'an'ı yaşamak gibi de bir dertleri yok. Fakat sinelerinde haksız bir intikam arzusu var. Kimisi ehl-i sünnet anasıyla-babasıyla kavgalı. Kimisi hayatta ulaşamadığı şeyler için bütün bir sünni dünyayı suçlamaya başlamış. Kimisi de başka bir intikamı bu sûretle, hâşâ, Allah'tan almaya çalışıyor. Aslında Allah'tan almaya çalışıyor, fakat, bunu böyle deyivermek şeytaniyetine zor geldiği için, 'başka sûretleri' suçluyor. İblis kem mesleğinde hasım olarak bizi seçmişti. Topyekün bizi. Yani insanlığı. Mürtedler de, bir parça eksiltmeyle, düşmanı 'müslümanlar' olarak işaretlediler. Fakat sözde Kur'an Müslümanlarının hasımları sünnilerdir. İşte, başta çıkaramadığım haritayı şimdi bir parça seçebildim gibi, buradan bir çizgi çekebilirim arkadaşım.

Çiziyorum:

"Hodgâm insan, bilmediği şeye düşman olduğu gibi, yetişmediği şeye de zıttır. Nihayetsiz bir muhabbet, hadsiz bir şevk ve istihsan ile mukabeleye lâyık olan bir cemâle karşı zımnen bir adavet ve kin ve inkâr ile mukabele eder. İşte, kâfir, Allah'ın düşmanı olduğunun sırrı bundan anlaşılıyor."

1 Eylül 2026 Salı

Mehmet Görmez'in göremediği...

Aslında tartışmayı ilk başlatan Alev Alatlı merhum idi. O demişti ki: "Her yasal hak 'helal' değildir." Dindarlar mezkûr beyanı hırz-ı can ettiler. Nasıl etmesinler? Yaşadıkları tezatın resmini çizmişti hoca. "Allah hiçbir insanın gönlünde iki kalp yaratmamıştır!" fermanıyla, Furkan-ı Hakîm de, bu manayı destekliyordu. Türkiye, halkının büyük çoğunluğu halen müslüman olan, fakat rejiminde şeriata nefes aldırılmayan bir ülkeydi. İtalya, İsviçre, Fransa vs. yasalarından devşirilen kanunlarıyla varlığını bir şekilde sürdürüyordu. Ancak kalplere hâkim olan yasa illa ki Allah'ın yasasıydı. Ve bu nurla yaşamaya devam eden bir mü'min için bazı şeyler 'yasal' olsa da 'helal' olmuyordu. Yahut da laik düzende 'helal' sayılan şeylerin bazıları müslümanın gönlünde 'yasal' değildi.

Alkollü meşrubat üretimi, satımı, tüketimi vs. yasaldı mesela. Ancak bu fiilerden hiçbirisi helal değildi. Piyango yasaldı mesela. Fakat oynamak helal değildi. Buna benzer öyle meş'um günahlar vardı ki, devletin onlara karşı bir müeyyidesi yoktu, lakin Kur'an ve sünnet haklarında dehşetli tehditlerde bulunuyordu. Böyle bir dünyada yaşayan mü'min de, elbette, içinden çıkılmaz tezatların insanı haline geliyordu. Bir ayağı gazda, diğeri frende, mütemadiyen patinaj çeken bir kem ahvale yuvarlanıyordu. İçindeki sıkıntılarının en müessir sebebi buydu. Alatlı merhum 'lök' diye ortaya dökünce de, herkes, "Evet, işte, tam da içimdeki düğümün tarifidir!" dedi.

O deyince oldu da Mehmet Görmez deyince olmadı. Neden olmadı? Çünkü Mehmet Görmez aynı yapıyı başka birşey için kullandı. Ayracını 'yasal' ile 'helal' arasına değil 'şer'î' ile 'meşru' arasına koydu. Alıntılayalım: "Benim acizane kanaatim her şer'î olan meşru değildir. Ama her meşru olan şer'îdir. Şer'î olan tikel naslara dayanır. Meşru olan külli istikra yöntemiyle vardığımız büyük ilkedir. Şer'î olan yasaldır. Meşru olan âdildir..." Müslümanlar bu beyanı yadırgadılar. Tepki gösterdiler. Sosyalmedya bir hayli karıştı. Sebep? Çünkü mü'min kalplerinde böyle bir ikilik yoktu. Şer'î olan herşeyin meşru olduğuna iman ediyorlardı. Onlara göre Mehmet Görmez'in 'demek istediği' ile 'dediği' birbirinden başka noktalara doğru gidiyordu. Konuşmanın devamında Görmez'in şöyle söylediği işitiliyordu: "Şer'î bir hükmün meşruiyet kazanması için kat edeceği mesafeler vardır. İçinden geçeceği aşamalar vardır."

Aşamalar şeriattan ayrı mıydı peki? "Birşey sâbit olsa levazımıyla sâbit olur!" sırrınca, müslümanlar, şer'î olandan bahsettiklerinde meşru olandan bahsetmiş olmuyorlar mıydı? Görmez'in dikkatleri çekmeye çalıştığı şeyin 'nasslar hakkında yürütülmesi gereken tefakkuh faaliyeti' olduğu düşünülse dahi burada denmesi gereken 'Meşru değildir' mi olmalıydı? Yoksa şöyle bir ifade kullanılsa daha mı müstakim olurdu: "Şer'î olan herşey meşrudur! Fakat meşruiyetinin bağlı bulunduğu şartlar, bağlamlar, makamlar, hikmetler vs. gibi levazımları vardır. Bunların da tesbiti yapılmalıdır. Yani, bir sözün bağlamıyla birlikte anlaşılmasına dikkat gösterildiği gibi, şeriatın her emrinin de şartlarıyla anlaşılmasına dikkat edilmelidir. Ki fakihlerimiz de bunu yapmışlardır..."

"Kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma!" Söylenmek istenen eğer buysa, bunun ifadesi, şer'î olanı meşruiyet dışına çıkarmakla olmamalıydı. Çünkü, yine Bediüzzaman Hazretlerinin isabetle ifade buyurduğu gibi, "Mecaz, ilmin elinden cehlin eline düşse, hakikate inkılâp eder, hurâfâta kapı açar."

Şer'î olanla meşru olanın arasına konulacak bir ayraç da, müslüman gönüllerde, "Kur'an'da-sünnette geçen herşey doğru/geçerli değildir!" gibi bir yanlış anlamaya götürür. Onun biraz arkasına gidilirse ortaya bedbin 'tarihselcilik' çıkar. Onun da arkasına gidildiğinde 'dinde reform' gibi berbat bir eşiğe varılır. Onun daha da arkasında 'irtidat' vardır. Allah muhafaza! Zira mürşidim der: "Kavaid-i Şeriat-ı Garrâ ve desâtir-i Sünnet-i Seniyye tamam ve kemâlini bulduktan sonra, yeni icadlarla o düsturları beğenmemek, veyahut—hâşâ ve kellâ—nâkıs görmek hissini veren bid'aları icad etmek, dalâlettir, ateştir." Meşruiyetin inkârında böyle arkayı dolaşıcı tehlikeler vardır.

Evet. 'Her söylediğin doğru olmalı!' başka şeydir. 'Her doğruyu söylemek doğru değil!' başka şeydir. Şeriatın her söylediği tastamam doğrudur. Şer'î olan herşey meşrudur. Fakat her meşruiyetin makamı vardır. Bağlamı vardır. Şartları vardır. Levazımı vardır. Her doğrunun her yerde söylenemeyişi onları doğruluktan düşürmez. Ya? Sadece 'şartların onların söylenebilecekleri şartlar olmadıkları' anlamına gelir. Şartlarını bulduklarında söylenebilir olurlar. Fakat söylenemezken de gayet doğrudurlar. Hakikattirler. İsabettirler. Şeriatın her emri de, uygulanacakları şartlar bulunsun-bulunmasın, doğrudur-meşrudur. Şartlarını bulduklarında ise güzelce tatbike konulurlar. Bu şartların neler olduğunu anlarken de, elhamdülillah, kıblemizi dört mezhepte buluruz. Çünkü Üstad Hazretleri bize yine böyle öğretmiştir: "Adalet namazında kıbleniz dört mezhep olsun. Tâ ki namaz sahih ola."

29 Ağustos 2026 Cumartesi

Cennete basmak da bir imtihandır

Annesiyle, evliliğinin bitmesine neden olacak kadar, büyük sorunlar yaşamış bir tanıdığıma "Cennet annelerin ayakları altındadır!" hadisini hatırlatmıştım bir zamanlar. O da bana şöyle cevap vermişti: "Aleyhissalatuvesselam Efendimiz elbette doğruyu söylüyor. Âmenna. Fakat benimkinin diğer ayağının altında da bir cehennem var..." Ben de aynı hadisi düşünüyorum bu sıralar. "Belki" diyorum "bunun Aleyhissalatuvesselam Efendimizin yetimliğiyle de bir ilgisi vardır." Düşünsenize, o küçük yaşlarda annesiz kalmışsınız, subhanallah, bir parça 'cenneti yitirmişlik' hissi oluşmaz mı?

Hem herşeyin cenneti, bir anlamda, geldiği yerdir. Varlığa ilk çıktığı yerdir. Sılasıdır hem. Hem sıla-i rahimidir. Âdem aleyhisselamın cenneti, dünyaya oradan indirildiği için, hakiki bir cennettir. Âdemiyet sırrıyla biz de orayı özleriz. Evet. Fakat bizim de dünyaya üzerinden gönderildiğimiz küçük cennetlerimiz var. Onları yitirdiğimizde biz de bir 'cennet yitirmiş' yoksulluğu yaşıyoruz. Elbette herbirimiz aynı şiddette yaşamıyoruz. Çünkü o cennete muhabbetimizi aynı şiddette tutamıyoruz.

Lakin, vatanı kadarcık olsun, bir cennet yitiren güçsüzleştiğini hissediyor. Öyle ya, vatan, insanın üzerinde kendisini güçlü hissettiği yerdir. Ait hissettiği yerdir. Tamam hissettiği yerdir. Tanıdık hissettiği yerdir. 'Toprağından yaratılmış' hissettiği yerdir. "Bayramlarda nerede olmayı özlerseniz orası vatanınızdır!" derler. Ben bu hakikate biraz da Bediüzzaman Hazretlerinin acz/fakr tefekkürünü eklemek istiyorum. İnsanın vatanı oradayken aczinin/fakrının dahi lezzetli geldiği yerdir. Ve annesi hakikaten böyle bir cennettir onun için. Zayıflıkların korkulası şeyler olmadığı bir kucaktır.

Ne diyor yine mürşidim, Üstadım, efendim bu makamda: "Eğer bir yaşındaki bir çocuğun aklı bulunsa ve ondan sual edilse, 'En leziz ve en tatlı haletin nedir?' Belki diyecek: 'Aczimi, zaafımı anlayıp validemin tatlı tokatından korkarak yine validemin şefkatli sinesine sığındığım halettir.' Halbuki, bütün validelerin şefkatleri, ancak bir lem'a-i tecellî-i rahmettir. Onun içindir ki, kâmil insanlar, aczde ve havfullahta öyle bir lezzet bulmuşlar ki, kendi havl ve kuvvetlerinden şiddetle teberrî edip Allah'a acz ile sığınmışlar; aczi ve havfı kendilerine şefaatçi yapmışlar."

Yetim Sultan aleyhissalatuvesselamın, cennetini, annesinin ayaklarının altında tarif etmesi o yüzden bana hiç garip gelmiyor. Mübarek kalbinin inceliğine bir delil tutuyorum bunu da. Evet. Mümkündür. Ve de öyledir. Ayaklarının altında olduğuna göre, anne nereye giderse, o cenneti de beraberinde götürür. Yahut da şöyle söyleyelim: Çocuk, annesinin ayaklarının altında, böyle bir cenneti düşler. Belki sezer. Kokusunu alır. O yüzden ayaklarının dibinden ayrılmaz. Uzakta kaldığında güvensiz hisseder. Ve, en önemlisi, ayaklarının altında cennet olan 'kadın' değil 'anne'dir. Her kadın anne olamaz. Belki her anne de 'anne' olamaz. Tıpkı her evladın hakkıyla evlat olamayışı gibi...

Yaşarken çok azımız annemizin değerini bildik. Ben de kendimi bilenlerden saymıyorum. İmtihan dünyası. Onunla tartıştığımda bazen odamda ağlardım. "Allah 'Öf bile demeyin!' buyuruyor. Benim halime bak. Nasıl olacak bu iş?" derdim. Verdik-veremedik, imtihanın süresi de oldu, annem rahmet-i Rahman'a göçtü. Arkasından hayır yollayarak aramızı düzeltmeye çalışıyoruz. "Ölülere Kur'an okunmaz!" diyenleri öldürmeyi içimden en çok geçirdiğim zamanlar böyle zamanlar oluyor. Bizim bu yangınları aşmamızın, Allah'ın bir bahşı olarak, ruhlarına hediye göndermekten başka hangi ümidi var? Şimdi bu bedbahtlar son ümidimizi de çalmaya çalışıyorlar. Eğer mezarları başında oturup, bir parça Kur'an okuyup, ölmüşlerine bağışlayamayacaksa, insan, nasıl tevbesini yapacak? Aynen. Ölülerimize Kur'an okumak yaşarken eda edemediğimiz haklarına karşı da bir teselli mesabesindedir.

Anne cennettir. Âmenna. Fakat her anne bu cennetliğin hakkını veremeyebilir. Her evlat da cennetinin kıymetini bilmeyebilir. Tamam. Amma ikisi de illa kanuna dahildirler. Cennetlik hukuku haklarında câri sayılabilir. Lakin, 'kedi-köpek anneliğini' sahici anneliğe tercih edenler, ayaklarının altında cennet gezdiremeyeceklerini de kabullenmiş olurlar. (Gezdirdikleri ancak köpek olur.) 

Hayvanlar cenneti bilmez. Hayvanlar cennete gitmez. (İstisnalar dışında.) Cennete gidecek olan insandır. Tasmasız gezdirilen insan. Annelerin de bu hadis-i şeriften bir dikkat öğrenmeleri lazım. Ayağının altında cennet gezdirenlerden olmak onlara da bir nasihattir. Ahvallerini, bu nasihatin rehberliğinde, cennet-misal hâle dönüştürebilirler. Hatta bu hadiste erkeklere dahi bir nasihat var. En azından mü'min kullar için ayaklarımızın altında cennetler gezdirmeliyiz. Bir kapıdan girdiğimizde kimse cehenneme denk gelmiş gibi ürker olmamalı... Hülasa: Cennete basmakta herkese bir imtihan var. Bastığımız yerlere toprak diyerek geçmemek gerekiyor.

25 Ağustos 2026 Salı

Allah'la görüşmek bir teknoloji midir?

Amentü yeni bir dünyadır. Bir kez ona imanınızı ikrar etseniz, maşaallah, artık başka bir şe'nlikte olursunuz. Boyunuz uzamaz fakat göğsünüzün boyu uzar. Gözünüz açılmaz fakat kalbinizin gözü açılır. Amentünüz sizi yeni bir dünyaya davet eder. Mesela: 1) Artık herşeyi yaratan tek-bir Allah'ın olmazsa olmazlığına inanılacaktır. 'Yaratıcılık kanunu.' 2) Artık canlılığın şu biyolojik dünyaya sıkışmayacak kadar geniş bir düzeyde algılanması gerektiğine inanırsınız. 'Melekler kanunu.' 3) Artık herşeyi yaratan Allah'ın vahiyler/ilhamlar vasıtasıyla kullarla iletişim kurduğuna inanırsınız. 'Kitaplar kanunu.' 4) Artık herşeyi yaratan Allah'ın seçtiği kişilerle yükünüz hakkında konuştuğuna inanırsınız. 'Nübüvvet kanunu.' 5) Artık herşeyi yaratan Allah'ın 'sadece bulunduğumuz uzayı/zamanı' değil 'sonsuz bir şeklini de yaratacağına' inanırsınız. 'Ebediyet kanunu.' 6) Artık herşeyi yaratan Allah'ın bilgi yönüyle de herşeyi ezeliyetinden kuşattığını bilirsiniz. 'Kader kanunu...' Ve daha nice kanunların kabulü bu itikadın arkasında gizlidir. Her yeni kanun kabulü insanı bu kanunlar karşısında sorumlu tutar. Ve bu kanunların tecelliyatından ümitli hale getirir. Fakat, hepsinin ötesinde, inandığınız kanunların sayısı/içeriği, algıladığınız gerçekliğin düzeyini de belirler.

Neye iman ettiğimiz Cenab-ı Hakkın katında neden bu kadar önemli arkadaşım? İnanmamıza çok muhtaç olduğu için mi? Hâşâ! Elbette hiçbirşeye muhtaç olmayan es-Samed bizim de hiçbirşeyimize muhtaç değil. O halde? O böyle birşeyi 'kendi ihtiyacından dolayı' değil, hakikatin hakkı bu olduğundan, cemali bu kemale teveccüh ettiğinden, rahmetinin şânı böyle iktiza ettiğinden ve dahi 'bizim ihtiyacımız bu bilmeye baktığından' dolayı istiyor. Yani, bize iman sorumluluğu yüklenmesi, öncelikle zayiye gitmememiz için. Çünkü zayiye gitmemiz, bir anlamda, bizdeki sanatının irade-i cüz'iyemiz tarafından heba edilmesidir.

Sanatının hebasından sakındırmak her sanatkârın hakkıdır. Cenab-ı Mevla da Sânîiyetinin gereği olarak bizden kulluk bekliyor. Sanatının hakkı olanı istiyor. Bu kulluğun hayat bulabilmesi için de kendi fizik algısına ihtiyacı var. O fizik algısının bizde inşa olabilmesi için de müstakim bir itikad lazım. Evet. Aynen. İtikad, neye inandığımız kadar, neye inanmadığımızın da belirleyicisidir. Bu ikisinin birleşmesinden fizik ortaya çıkar. Yeni bilimin yayılmasıyla irtidadın bu kadar artmasının bir sebebi de burada aranmalıdır. Yeni bilim, inananları farkında olmasalar da, onlara İslam'dakinden başka bir fizik algısı yüklemiştir. "Sadece laboratuvarda ispatlanabilen şeylere inanırım!" diyen bir insanın fizik algısına laboratuvara sığmayan hiçbirşey elbette sığamaz. Oraya doğru kaydıkça da kendi fizik algısından uzaklaşır. Mümkünler muhale dönüşür. Muhaller mümkün görünür. Metodoloji bir itikaddır. Modern bilimin bilgi üretirken kendisini hapsettiği bu itikadın yansımalarını ise kalplerimizde yaşarız.

Sözgelimi: Bir müslüman için canlılık Allah'ın el-Hayy isminin kaç şekilde tecelli edebileceğine dair kurabileceği hayaller kadar geniştir. Bediüzzaman Hazretlerinin hayallerinin gittiği yeri okuyalım mesela: "Elbette, kesafetli topraktan ve küdûretli sudan mütemadiyen letafetli hayatı ve nuraniyetli zevi'l-idraki halk eden Hâlıkın, elbette ruha ve hayata münasip şu nur denizinden ve hattâ zulmet bahrinden bir kısım zîşuur mahlûkları vardır. Hem çok kesretli olarak vardır..." Ancak canlılığın şartlarını biyoloji kitabından okuyan birisi için dünyada gördüğü/tanıdığı hayat cinslerinden başkası mümkün olamaz. Uzaya çıksa da onu arar. Atoma inse de ona iner. Nihayetinde ne orada ne ötekinde birşey bulamaz. Çünkü aradığına kapanmıştır. Aradığı şeye metodolojik kapanması diğer hayatların yanından geçse bile farketmemesine sebep olur. Piramidlerde bizimkisi gibi harflerle kurgulanmış bir yazı arayan kişi elbette okuyacak birşey bulamaz. Fakat resimle yazılabilecek bir yazıya uyanansa duvarları okuyabilecek hale gelir. Malum, antik Mısır'da yazı, hiyerogliftir. Ve hiyeroglif harflerden değil resimlerden oluşur.

Şimdi biraz da 12. Söz'ün nasihatini dinleyelim: "Feylesofun kitabı, yalnız harflerin nakışlarından ve münasebetlerinden ve vaziyetlerinden ve cevherlerinin hâsiyetlerinden ve tarifatından bahseder, mânâsına hiç ilişmez. Çünkü, o ecnebî adam, Arabî hattı okumayı hiç bilmez. Hattâ, o müzeyyen Kur'ân'ı, bilmiyor ki bir kitaptır ve mânâyı ifade eden yazıdır. Belki ona münakkaş bir antika nazarıyla bakıyor. Lâkin, çendan Arabî bilmiyor, fakat çok iyi bir mühendistir, güzel bir tasvircidir, mahir bir kimyagerdir, sarraf bir cevhercidir. İşte o adam bu san'atlara göre eserini yazdı." Peki yanlış bir metodolojiye sıkışmayan ne yaptı? "Müslüman âlim ise, ona baktığı vakit anladı ki, o, Kitâb-ı Mübîndir, Kur'ân-ı Hakîmdir. İşte bu hakperest zat, ne tezyinat-ı zahirisine ehemmiyet verdi ve ne de hurufun nukuşuyla iştigal etti. Belki öyle birşeyle meşgul oldu ki, milyon mertebe öteki adamın iştigal ettiği meselelerinden daha âli, daha galî, daha lâtif, daha şerif, daha nâfi, daha cami'... Çünkü, nukuşun perdesi altında olan hakaik-ı kudsiyesinden ve envâr-ı esrarından bahsederek gayet güzel bir tefsir-i şerif yazdı."

İşte burada da tastamam 'iki farklı fizik algısı' var. (Çünkü fizik algımız aslında evreni okuyuş şeklimizdir.) Birisi derinlik. Diğeri yataylık. Yataylık da bir nevi derinliktir. Derinlik de bir tür yataylıktır. Lakin derinlikle yataylık aynı şeyler değildir. Aynı yere götürmezler. Birisi sizi "O şey neden var?" hususunda düşündürür. Diğeri "O şey var!" kabulünün peşinden sürükler. Eşya kendisi hakkında konuşmak için mi varedilmiştir peki? Yoksa kendisi dışında birşeye işaret etmek için mi vardır? Bu din-bilim ayrımının temel noktasıdır. Bugünün bilimi eşyayı bizzat kendisi için, yani mana-i ismi ile, okuyarak körleşmiştir. Bir gözü keskinleşirken diğer gözü kararmıştır. Deccalleşmiştir. Gerçi nefsine yarar şeyler verilmiştir eline bu tek gözün. O da o faydayı hakikat sanmıştır. Öyle ya. Boşlukta yönler birbirine karışır. Kendinizi, konumunuzu, mekanı, zamanı nisbet edecek başkalık bulamazsanız siz de kaybolursunuz. Bilinç nisbetlerini kaybettiğinde kaybolmaya başlar. Hafıza nisbetlerin saklanmasıdır. Unutkanlık nisbetlerin yitirilmesidir. Alzeimer hastalarının kayboluşu biraz da bundandır. Varlığa mana-i ismî ile kapanmak da, yani salt kendisi için bakmak da, bireyin giderek kaybolmasıyla neticelenmiştir. Dinin derinlikte verdiği nisbetler kaybolmuştur.

İtikadımız bize 'nisbetler dünyası' veriyor. Ne kadar şeye inanırsak o kadar şeyin varlığına sahip oluruz. O kadar şeyin nisbetine erişiriz. Kıyaslamakla ilim elde ederiz. Neye kıyaslarsak o türden bir ilmimiz olur. Sanatıyla kıyaslanan sanatıyla değerlenir. Maddesiyle kıyaslanan maddesiyle ölçülür. "İşte, öyle antika bir san'at, antikacıların çarşısına gidilse, hârika-pîşe ve pek eski, hünerver san'atkârına nisbet ederek, o san'atkârı yad etmekle ve o san'atla teşhir edilse, bir milyon fiyatla satılır. Eğer kaba demirciler çarşısına gidilse, beş kuruşluk bir demir bahasına alınabilir. İşte, insan, Cenâb-ı Hakkın böyle antika bir san'atıdır." Varlığına inanmadığımız şeyler de birer nisbet unsuru olarak dünyamızı/algımızı terkederler. Onlarla düşünmeyiz.

Hülasa: İlim illa 'seküler faydacılığa mahkum olmak' zorunda değildir. Ve bir de şu: Bilim de bilmenin tek şekli değildir. Boğulmayalım. Kapanmayalım. Dağı bildiğimde, dağın konumuma göre, konumumu da bilirim. Nehri bildiğimde, akış yönüne göre, yönümü de tayin ederim. Amentümüz bize böyle bir 'yasalar dünyası' sunuyor. Fiziksel varlıkların zamana/mekana yayılan, bizim de ancak akılla avlayabildiğimiz, asıl varlıkları kanundur. Varlığı kanunlar düzeyinde kavramak güvenlik alanı oluşturur. Oluşlara karşı bir emniyet sağlar. Bir tahmin edilebilirlik sunar. Tâlim-i Esma sırrının arkasında Tâlim-i Kanun da var. Âdem aleyhisselam isimleri bildiğinde o isimlerle ilgili kanunları da bilmiş olmadı mı? Varolduğu fizik âlemin yasalarını meleklerden daha güzel okumuş olmadı mı? Her isim bir sıfatın unvanıdır çünkü. Cenab-ı Hakkın er-Rahman ismi Rahmaniyet sıfatının teşhisidir mesela. Sıfatlar da zatın ayrılmaz özellikleridir. Allah hep o sıfatlara sahiptir. Her yaratışında o sıfatlarla bir yaratıştadır. O sıfatlara sahip olduğunu bildiğinizde yaratılanlara dair okumalarınız da genişler. Algınız açılır. Hayalleriniz, ona göre, açılır. Bu kalp genişliğinden bambaşka bir bilim çıkar. Bu bilim telefon üretmez belki. Ancak kişiyi kalbinden tâ Allah ile görüştürür. Allah ile görüşmek de az teknoloji değildir arkadaşım. Sana marifetini küçük gördürecek tekebbürlere boyun eğme.

22 Ağustos 2026 Cumartesi

Fizikten fiziğe kürek değil tesbih çekilir

Bediüzzaman Hazretlerinin, İmam Birgivî rahimehullahın "et-Tarikatü'l-Muhammediyye" isimli eserine de bir iltifat olarak herhalde, 'Tarikat-ı Muhammediyyenin virdi' diye andığı kelimeleri düşünüyorum bu sıralar: 'Subhanallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber.' Ve bu mübareklerden herbirinin birçok şekilde eşya algımızdaki sapmalardan bizi koruduğunu tefekkür ediyorum. Yani bir nevi 'koruyucu hekimlik' yapıyorlar bize. Görüşümüzü yükseltiyorlar. 'Basar' fiziğinden 'basiret' fiziğine geçişimizi sağlıyorlar. Algımızı açıyorlar. Öyle ya: "Basar masnuatı görüp de basiret Sânii görmezse çok garip ve pek çirkin düşer..." Ne demek bu? Ona yavaşça geleceğiz. Almamız gereken bir yol var.

Mesnevî-i Nuriye'de, mürşidim, âdemiyetin imtihanının gün içinde farklı farklı dairelerde yaşandığını söyler. "Ve keza insanın vücudunda birkaç daire vardır. Çünkü, hem nebatîdir, hem hayvanîdir, hem insanîdir, hem imanî. Tezkiye muamelesi bazan tabaka-i imaniyede olur. Sonra tabaka-i nebatiyeye iner. Bazan da yirmidört saat zarfında her dört tabakada muamele vaki olur."

Yani biz 'tekillik' gibi görünsek de aslında 'çokluğuz.' Vahdet ile kendimize bir isim versek de içimizde kesretin dolapları dönüyor. Bir değil birçok seviyede sınavlar yaşanıyor. Tek değil pekçok seviyede sualler soruluyor. Yek değil yekün seviyede açlıklar çekiliyor. Nefsin eli kısaysa da hayalin kolları uzundur. Midenin rahatı kolaysa da aklın rahatı zordur. Ve bütün bu daireler insana bakar. Demek, insan, ferd görünümünde cemaattir. Cümle latifeleri, duyuları, kuvveleri... ile namaz kılar.

Bazı yanları vardır. Sonunu düşünmez. Bazı yanları vardır. Sonsuzluğu düşlemeden rahat edemez. O yüzden de Fatiha'da yakarır Rabbine böyle: "Yalnız Sana ibadet eder ve yalnız Senden yardım dileriz." Biz, biz. Akılla-kalple, kulakla-gözle, hisle-duyuyla, hücreyle-dokuyla... biz, biz.

Sözgelimi: Yaşarken, eğer kalpgözü açık bir Allah dostu değilsek, hayvanî-nebatî seviyede fizik algısıyla iz sürmekteyiz. Onların gördüğü kadar âlemi görmekteyiz. Hatta o hayvanlardan bazısının gözleri bizden daha keskin. Ve hatta bazısının kulakları bizden iyi işitiyor. Veya hatta bazısı bizden çok daha iyi koku alıyor. Fakat nihayetinde hepimiz dört boyutlu âleme sıkışmış vaziyetteyiz. Maddeden sınırlarımız var. 'Şiddet-i zuhurundan görülemeyen' hiçbirimize görünmüyor. Zâhiren görünmüyor. Ve yine zâhiri nazarda, oluşlar, deterministçe bir neden-sonuç okumasını haklı çıkarıyorlar.

Böylesi bir fizik algısında ciddi tehlikeler var. Çünkü, insanın fizik algısı, üç aşağı/beş yukarı onun itikadıdır. Eğer fiziği bundan ibaret görmeye devam edersek, Allah korusun, Hz. Ömer radyallahu anha atfedilen o hakikat tekrarlanır: İnandığı gibi yaşamayanlar yaşadığı gibi inanmaya başlar. Bunun bahsimize uygun tercümesi şu şekildedir: İnandığı gibi görmeyen gördüğü gibi inanmaya başlar. İşte, bu körlükten kurtulmak çaremiz, insaniyet dairesinden hayvaniyetimize yaptığımız hatırlatmalardır: Subhanallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber. Ve kardeşleri sair elfaz-ı mübarekeler. Bismillahlar, La ilahe illallah'lar, La havle'ler... Hepsi fizik algımızı düzelten hocalardır.

İşte, A'râf sûresinin 203. ayetinde, kısa bir mealiyle buyrulduğu gibi: "Bütün bu Kur'ân Rabbinizden gelen basiretlerdir, gönül gözlerini açan, gerçekleri gösteren nurlardır."

Mesela: 'Allahu Ekber' bizim gözümüzü nasıl açar?

"Allahu Ekber'in bir vech-i mânâsı Cenâb-ı Hakkın kudreti ve ilmi herşeyin fevkinde büyüktür; hiçbirşey daire-i ilminden çıkamaz, tasarruf-u kudretinden kaçamaz ve kurtulamaz. Ve korktuğumuz en büyük şeylerden daha büyüktür. Demek haşri getirmekten ve bizi ademden kurtarmaktan ve saadet-i ebediyeyi vermekten daha büyüktür. Her acip ve tavr-ı aklın haricindeki herşeyden daha büyüktür..."

Peki 'Elhamdülillah' bize nasıl nur tutar?

"Evet, her mü'min, namazlardan sonra, hergün hiç olmazsa yüzelliden ziyade 'Elhamdülillâh, Elhamdülillâh' şer'an demesi ve mânâsı da, ezelden ebede kadar bir hadsiz geniş hamd ve şükrü ifade etmesi, ancak ve ancak saadet-i ebediyenin ve Cennetin peşin bir fiyatı ve muaccel bir bahasıdır. Ve dünyanın kısa ve fâni elemlerle âlûde olan nimetlerine münhasır olmaz ve mahsus değil; ve onlara da, ebedî nimetlere vesile olmaları cihetiyle bakar, şükreder."

'Subhanallah' denilince ne basiretler yaşanır?

"Sübhânallah kelime-i kudsiyesi ise, Cenâb-ı Hakkı şerikten, kusurdan, noksaniyetten, zulümden, aczden, merhametsizlikten, ihtiyaçtan ve aldatmaktan ve kemâl ve cemâl ve celâline muhalif olan bütün kusurattan takdis ve tenzih etmek mânâsıyla, saadet-i ebediyeyi ve celâl ve cemâl ve kemâl-i saltanatının haşmetine medar olan dâr-ı âhireti ve ondaki Cenneti ihtar edip delâlet ve işaret eder. Yoksa, sâbıkan ispat edildiği gibi, saadet-i ebediye olmazsa, hem saltanatı, hem kemâli, hem celâl, hem cemâl, hem rahmeti, kusur ve noksan lekeleriyle lekedar olurlar."

Bütün bu nasihatler, hatırlatmalar, çağrışımlar esasında 'ikinci bir niyetle/şuurla' bizi 'birinci niyet/şuur' halinden kurtarmak mesabesindedir. Evet. Âdemoğlu dünyayı hayvanî/nebatî bir seviyede algılar. Bu algı kısırlığından dolayı bazı onu çirkin, kusurlu, eksik görür. Halbuki hakikat değil 'görüşü' eksiktir. Lakin, çok şükür, melekî yanları da vardır. Ve kendisine bahşedilmiş, vahyedilmiş, lütfedilmiş manaları zikretmekle, akletmekle, tefekkür etmekle dar daireden çıkar. Tekrar 'insaniyetin eşyayı algılama seviyesine' yükselir. Hiçbirşey göründüğü kadar değildir. Görünenden ötesi olduğunu bilir.

Bu tıpkı, sahnede, güya toprağa verilmek için tabuta konulmuş birisinin kendisine "Bu sadece bir oyun!" demesi gibidir. Eğer hakikat olduğunu düşünürse tepkileri farklılaşır. Belki kurtulmak için cinayet bile işler. Ancak sahnenin kurgusunu hatırladığında içindeki baskıdan kurtulur. Mü'min de 'Subhanallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber, Bismillah...' gibi bâkiyat-ı salihâtı tekrarla hayvanî/nebatî düzeydeki eşya algısının baskısından kurtulmuş olur. Hatta bunun bir dersi de şöyle geçer Risalelerde:

"İnsan maddî hayatında, her anda havaya, her vakit suya, her zaman ve hergün gıdaya, her hafta ziyaya muhtaçtır. Bunların tekerrürü haddizatında tekerrür olmayıp, ihtiyaçların tekerrürü içindir. Kezâlik, insan, hayat-ı ruhiyesi cihetiyle Kur'ân'da zikredilen bütün nevilere muhtaçtır. Bazı nevilere her anda muhtaçtır: Hüvallah gibi. Çünkü ruh bununla nefes alıyor. Bazı nevilere her vakit, bazılarına her zaman muhtaçtır. İşte, hayat-ı kalbiyenin ihtiyaçlarına binaen, Kur'ân tekrarlar yapıyor. Meselâ, Bismillâh, hava-i nesîmî gibi kalbi ve ruhu tatmin ettiğinden, kesret-i ihtiyaca binaen Kur'ân'da çok tekrar edilmiştir."

Hatırlamaya ihtiyacımız var. Hatırlatmaya ihtiyacımız var. Çünkü hepimiz bir sahnedeyiz. Dünya bir oyun ve oyalanma yeri. Bu oyun ve oyalanmanın aklımızı başımızdan almaması için sahnede olduğumuzu hatırımızda tutmamız gerek. Dört boyuta sıkışmamalıyız. Yalnız basarımız kadar insan olmamalıyız. Gerçekliği onun algılayabildiği kadarına sınırlamamalıyız. Bundan çok daha fazlası var. İşte bu 'çok daha fazlasını hesaba katmak' basirettir. Ki bu 'çok daha fazlasını' unutmak gaflettir.

"Onlar ki gayba iman ederler!" buyuruyor Rabbimiz. Yani bu yanımızı övüyor. Evet, biz, gaybı hesaba katabilicileriz. Hayvan bunu yapamaz. Bitki bunu yapamaz. Çocuklar da oyunlarına kendilerini fazla kaptırırlarsa başlarına kötü şeyler getirebilirler. Gereksiz yere hırs gösterebilirler. Hatta küçük bir başarı için umulmaz riskler alabilirler. Biz çocuk olmayalım. Onların kalemi yazmıyor. Ancak bizimki yazmaktadır. O halde bu kelimelerde saklı ikincil niyetlerin gücüyle birincil körlüklerimizi öldürelim.

İşte onun formülü de şurada geçiyor arkadaşım:

"İ'lem eyyühe'l-aziz! Hayrat ve hasenâtın hayatı niyet iledir. Fesadı da ucub, riyâ ve gösteriş iledir. Ve fıtrî olarak vicdanda şuur ile bizzat hissedilen vicdaniyatın esası, ikinci bir şuur ve niyet ile inkıtâ bulur. Nasıl ki amellerin hayatı niyet iledir. Onun gibi, niyet bir cihetle fıtrî ahvalin ölümüdür. Meselâ, tevâzua niyet onu ifsad eder; tekebbüre niyet onu izâle eder; feraha niyet onu uçurur; gam ve kedere niyet onu tahfif eder. Ve hâkezâ, kıyas et."

19 Ağustos 2026 Çarşamba

Mekke İttifakını Gazze'den izlemek

Mekke İttifakını olduğundan küçük görmek istemem. Fakat Mekke İttifakını olduğundan büyük görmek de istemem. Aleyhissalatuvesselam Efendimizin o duasını hatırlarım: "Allahım, bana, eşyanın hakikatini olduğu gibi göster." Hakikatiyle görülmeyende manipülasyon vardır çünkü. Aldanma vardır. Aldanmanın biraz arkasıysa illa inkisar-ı hayaldir. Kalp kırıklığıdır. Hüzündür. Acıdır. Onun da azıcık arkasında yeisi bulursunuz. Evet. Ümitsizlik özünde en yanlış ümitlerin çocuğudur. Kimse 'ümitsizlik hastalığıyla' doğmaz. Her çocuk fıtrat üzerinedir. İslamî ümit üzerinedir. Fakat inkisar-ı hayallerinin toplamı onu bu hastalığa düçar eder. O kadar çok yanlış/acele ümitler ederek dilini yakmıştır ki, 'dil'in bir manası da kalptir malum, artık yoğurdu üfleyerek de yiyemez. Yoğurdu yoğurt gibi göremez. Görse de gözünü inandıramaz. Tokluk hayalinden gayet yorulmuştur. Açlığını ümidine tercih eder.

Bilirim ki: "Evet, ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür sada İslâmın sadası olacaktır!" Ve yine bilirim ki: "Yeis, ümmetlerin, milletlerin 'seretan' denilen en dehşetli bir hastalığıdır." Ancak yine bilirim ki: "Biz müteharrik-i bizzat değiliz, bilvasıta müteharrikiz. Avrupa üflüyor, biz burada oynuyoruz. O tenvim ile telkin eder, biz kendimizden hayal edip, asammâne tahribimizde eser-i telkini icra ederiz..." Bu sözlerin söylenmesinden yüzyıl geçmesine rağmen, Gazze üzerinden hâl-i İslam'a bakıp, şöyle teşhis ederim: Henüz müslümanların siyasası 'müstakil' bir irade kazanmamıştır. Hatta 'nim-müstakil' demek bile güçtür. Bediüzzaman Hazretlerinin bu hususta bir parça övdüğü Vehhabiler dahi artık o meziyetlere sahip değillerdir.

Buna mümasil ne Pakistan ne de Türkiye 'Amerika-Avrupa kontrolünden' çıkmış hüviyettedir. O halde müslümanlarda hâsıl olan ümidin kaynağı nice oluyor? Allahu a'lem, müslümanlar, düşlemekten yandıkları bir hayalin gerçekleşeceği hüsnüzannıyla Mekke İttifakına sarılıyorlar. Lakin Gazze kışının şiddetli ihtarını çabuk unutuyorlar. Eğer bu siyasetten bize bahar gelecek olsaydı bu kadar uzun zemherir yaşamazdık. "Herşeyin bir vakt-i muayyenesi var." Doğru. Fakat ümidin de öyle olmalı. Ümidin de oranı beklentilerin karşılanma miktarıyla bir gitmeli. Henüz ellerine birşey geçmemiş kapılara büyük umutlar bağlayanlar muhtemelen dolandırılıyorlar. 

 Erdoğan hakkında suizan sahibi değilim. Ancak onu gözümde abartıyor da değilim. Bu satranç tahtasında, taşlar bu şekildeyken, onun da hamleleri bu kadar olabiliyor. Hamiyeti vardır. İnanırım. Lakin o hamiyetin de sınırları var. Dünyada, onun da varlığını kabul ettiği, dengeler var. Siyasette, onun da çekilmişliğini kabullendiği, sınırlar var. Ve bu dengeler/sınırlar nedeniyle biz Gazze'ye müdahil olamadık. Yüzbinlerce insanın kadın-çocuk denilmeden katledilişini izledik. Halen de izliyoruz. Başını çevirmeyenler için film oynamaya devam ediyor. Onu izlediğimiz sürece ben büyük hayallerin adamı olamayacağım. "Bir tane sıdk bir harman yalanları yakar. Bir tane hakikat bir harman hayalâta müreccahtır." Şimdi, ben, Allah'tan yana değil ama, siyasetten yana umudum bitik bir kenarda yeisimle boğuşmaktayım. Ne zaman Gazze'de çiçekler açar, beni uyandırın, biraz umutlanayım.

12 Ağustos 2026 Çarşamba

Allah, Haccac'ın Rabbi de, Enver Paşa'nın Rabbi değil mi?

Babanzâde Ahmed Naim Efendi merhum, 'İslam Ahlakının Esasları' nâm eserinde, şöyle bir hakikati hatırlatıyor bizlere: "Geçmiş zamanda, yüksek ruhlu, terbiyeli olmakla tanınmış birisinin yanında, bir zât, zâlimliği ile meşhur Haccac-ı Zâlim'e, zulmünden dolayı sövmüş ve şu dersi almış: Ona sövmekte o kadar ileriye gitme. Zira Allah Teala, Haccac'a, malına, canına, ırzına tecavüz ettiği kimselerden dolayı cezâ vereceği gibi, Haccac'dan yana çıkarak, onun haysiyetine tecavüz edenlere de ceza verir..." Sayfanın devamında ekliyor: "Bu zâtın verdiği terbiye dersi şüphesiz aşağıdaki hadis-i şerifin bereketinin eseridir: Bir kul zulme uğrar. Derken zâlime o kadar söver ki, bu sövmesi zâlimin zulmüne denk gelmekle kalmaz, mazlûmun sövgüde aşırıya kaçmasından dolayı, zâlim ondan hak talep edecek duruma geçer. İşte bu fazla miktar için mazlûma da ceza verilir."

Evet. Aynen. Allah hepimizin Allah'ıdır. Sadece iyilerin değil kötülerin de Allah'ıdır. Sadece mazlumların değil zâlimlerin de Allah'ıdır. Böyle söyleyince garip geliyor ama hakikat böyledir. İnsanoğlu birisini kötü bildiği için hakkında bühtana varacak şekilde konuşur ha konuşur, fakat bilmez, o insan da Hüda'nın yanında 'hakkı savunulası' birisidir belki. Ve bu yüzden zulmüne uğradığı kişiden zâlimlikte daha ileriye geçer. Biraz da bu hikmetle herhalde, Aleyhissalatuvesselam Efendimiz, münafıklığın alâmetlerini sayarken şunu da zikretmiştir: "Düşmanlık yaptığında aşırı gider. (Haddini aşar. Adaleti, insafı, ölçüyü terkeder.)"

Şiileri dalalete sürükleyen, malum, Hz. Ali radyallahu anhın haklılığına inanmaları değildir. Ya? Ona muhalefet edenlere karşı husumette aşırıya gitmeleridir. Zira sünniler de ümmetin içinde vukû bulan Sıffin, Cemel vs. gibi hâdiselerde haklı olanın Hz. Ali radyallahu anh olduğunu söylerler. Fakat bunu karşılarındaki mübarekleri incitmeden yaparlar. Hz. Muaviye radyallahu anhın da hem 'Hz.'liğini hem de 'radyallahu anh'lığını belirtirler mesela. Yine Hz. Aişe radyallahu anha annemizin makamının âli olduğunu, Hakkın bizzat Kur'an'da onu teberri ettiğini, bilirler. İşte bu itidal ehl-i sünneti/sünnileri fırka-i nâciye yapmıştır.

Bediüzzaman Hazretlerinin tâbiriyle 'Herşeyin ifrat ve tefriti iyi değildir. İstikamet ise, hadd-i vasattır ki, Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat onu ihtiyar etmiş'tir. Fakat, yazık, günümüzde uçların çok talibi var. Uçlar, yani, ifrat-tefrit. Öyle. Bugün özellikle tarih-siyaset ekseninde konuşurken insanlar çok çabuk aşırılık temayülü gösteriyorlar. Salih selefimizin gözettiği incenin incesi hassasiyetler pek kollanmıyor artık. Nitekim 'Abdülhamid Han' ekseninde dönen tartışmalarda bu durumu rahatlıkla teşhis edebiliyoruz. Bazıları hasbelkader ona muhalefet etmiş herkesi neredeyse, hâşâ, tekfir ediyorlar. Diğer bazılarıysa ona edilen muhalefetin şiddetine bakarak Abdülhamid Han'ı tekfire yelteniyorlar. Hayır. Asla. Yok. İkisine de mecbur değiliz. Abdülhamid Han'ın hakkını Abdülhamid Han'a, muhaliflerinin hakkını muhaliflere verebiliriz. Veya en azından şunu kabul edebiliriz: Her iki tarafın da hammaddesi insandır. İnsansa, nebiler hariç, hataya/günaha müsait yaratılmıştır. Yani Abdülhamid Han da gayet hata etmiş/edebilir bir mahiyettedir. Muhalifleri de gayet hata etmiş/edebilir bir yapıya sahiptir. Hal böyle olunca kimsenin tekfirine gerek yoktur. (En azından kendisinin tekfir edilmesine mücbir akidevî sapma göstermedikçe.) Daha da ileriye gidersek taraflardan birinin illa 'hain' olarak yaftalanması da gerekmez. (Eğer 'hain' denmesine seza bir artniyet sahibiyse o başkadır.)

Zamanımızda nasıl, İslamî camiada dahi, Erdoğan'ı savunanlar kadar eleştirenler varsa, o dönemde de, Abdülhamid Han'ı savunanlar-eleştirenler olmuştur. Bu münekkidlerin içinde, Mustafa Sabri Efendi merhum gibi, Elmalılı Hamdi Yazır merhum gibi, Bediüzzaman Hazretleri gibi değerli İslam âlimleri de bulunmaktadır. Elbette aralarında muhalefetlerinin şiddeti açısından farklar mevcuttur. Ancak bu muhalefetin ne 'kafirlikle' ne de 'hainlikle' ilişkisi yoktur. Bu insanlar hakkı yanlarında gördükleri için Abdülhamid Han'ı tenkid etmişlerdir. Ve, evet, birçok konuda haklı olduklarını da söylemek mümkündür. Bugün Erdoğan'ı eleştiren herkes haksız olmadığı gibi, onlar da eleştirilerinin hepsinde, her kelimesinde, her defa haksız değillerdir.

Eğer bir insan, Abdülhamid Han merhumu peygamber yerine koyup, yahut onu şiilerin inandığı şekilde 'masum imam' sayıp, onu eleştiren herkesi tekfire yelteniyorsa, dinine-vatanına hainlikle suçluyorsa, dikkat etmelidir, yazının başındaki ihtar bir parça da onadır. O insanlar, eğer Abdülhamid Han'a tenkidlerinde aşırıya gitmişlerse, elbette Abdülhamid Han'ın da Rabbi olan Âlemler Rabbi, Abdülhamid kulunun hakkını onlardan alacaktır. Yok, o insanların tenkidlerindeki aşırılıktan fazlası, bugün tarihe/siyasete bakan insanların ağzından sâdır oluyorsa, o zaman da Mevla Teala, bir Mustafa Sabri Efendinin Rabbi olarak, bir Elmalılı Hamdi Yazır'ın Rabbi olarak, bir Bediüzzaman Said Nursî'nin Rabbi olarak, o zevattan âlimlerinin haklarını soracaktır.

Ben pekâlâ Enver Paşa'yı da bu zümre içinde sayarım. Enver Paşa'nın imansız gittiğine delili olan var mıdır? Bilakis, hayatına şahit olan herkes, dindarlığına dikkat çeker. Hem zaten kanıyla da azminin altını imzalamıştır. Ruslarla çarpışırken şehid düşmüştür. Tamam. Hataları çoktur. Onun hataları nedeniyle Osmanlı büyük bedeller de ödemiştir. Fakat bu bedellerin sahipleri ile Enver Paşa arasındaki meseledir. O bedel sahiplerinin Rabbi, Enver Paşa'nın da Rabb-i Rahîmi olarak, dilerse onları birbirleriyle helalleştirir, dilerse azabına uğratır. Şânı nasıl dilerse öyle eyler. Ancak Enver Paşa hakkında ağır sözler söyleyenler şunu düşünsünler: Rabbü'l-Âlemîn Enver Paşa'nın da Rabbidir. Enver Paşa'ysa zalimlikte Haccac'dan daha ileriye gitmemiştir.

Haccac'a 'kâfir' değil 'zâlim' dedirten İslamî hassasiyet Enver Paşa'ya karşı da gösterilmelidir. Anakronik okumalarla insanlar 'hain' ilan edilemez. Sözgelimi: Hamas'ın 7 Ekim hamlesinin sonucunda Gazze'nin yaşadığı yıkım, o aslan gibi yiğitleri, "Gazze'nin felaketine sebep olan hainler falanlar filanlar..." diye suçlamayı haklı kılamaz. Hâşâ. Komutanlar hayalleriyle birşey dener. Bazen Mevla Teala muradlarını onlara verir. Bazen de başka şekillerde gerçekleşir sonuç. "Ameller niyetlere göredir!" hükmü en çok burada lazımdır bize. Onların niyeti Gazze'ye hainlik etmek değildir ki hainlikle suçlansınlar. Sonuç umdukları gibi olmamıştır. Onun garantisi de ellerinde değildir. İslam tarihinde bütün savaşların galibiyetle sonuçlandığını mı sanıyoruz?

Hülasa: Ben, istikamet için, Haccac'ın hukuku kadar/önce Enver Paşa'nın hukukunu savunurum. Yakın tarihe bakarken en azından dindar şahsiyetler hakkında ileri-geri konuşmamak gerektiğini düşünürüm. Bu dünyanın ötekisi de var. Mizan var. Sırat var. Hak var. Âdil-i Mutlak olan Allah var. Ondan adalet umuyorsak biz de âdil olmalıyız. Ondan rahmet umuyorsak biz de merhamet etmeliyiz. Ömer b. Abdülaziz rahimehullahın sahabe arasındaki savaşlar hakkında söylediği şu söz, yakın tarihe bakarken de kulaklarımıza küpe olmalıdır: "Allah, onların kanlarına ellerimizi bulaştırmadı, biz de dillerimizi bulaştırmayalım."

Kur'an müslümanları(!) sünnilere neden düşmandır?

Kendilerine "Kur'an Müslümanı" diyen fakat esasında tek hünerleri "Sünnet İnkârcılığı" olan kitlenin zihinsel harita...