13 Ekim 2026 Salı

Berna Laçin AK Parti'yi neden Yunan ordusu sanıyor?

Hülya Soyşekerci, Bornova'dan Gün Rengi Sayfalar'da, İzmir'in Yunan işgalinden kurtuluşunu şöyle aktarıyor:

"Takvimler 9 Eylül 1922'yi gösterinceye kadar Bornova'da halktan hiçkimse gelişmelerden haberdar olamamıştı. Birşeyler hissediliyordu ama Rumların yanısıra Türkler de tedirgindiler. Bir özel görüşmede Cafer Arıcan şunları anlatıyor: 9 Eylül sabahı silah sesleriyle uyandık. Çatışmanın kimlerle olduğunu hâlâ bilmiyoruz. Bu yüzden herkes evine kapanmıştı. Türk birlikleri akşamdan Çiçekli köyüne kadar gelmişler ama haberimiz yoktu. Saat 9-10 gibi Türk askerleri Manisa ve Belkahve yönünden olmak üzere iki yönden Bornova'ya girdiler. Hemen Büyük Cami'nin minaresine bayrak çekildi ve salâ okundu. Hâdiselerin lehimize cereyan ettiğini o zaman anladık."

Hatırlarsınız, neredeyse yüzyıl sonra aynı İzmir'de, Narlıdere Kutlu Yalvaç Camii'nde, 'halkı darbe teşebbüsüne karşı direnişe çağırmak için' salâ okuyan müezzin Mehmet Kuzgun darbedilmişti. Olay emniyete de yansımıştı. Saldırganlar küçük cezalar aldılar. (Bir ibretli tevafuk olarak da, saldırıyı yapan ailenin babası, yine bir 15 Temmuz'da, aynı camiden salâsı okunarak defnedilmişti.) Yani bir zamanlar düşman işgalinden kurtuluşunu salâ okuyarak duyuran İzmir'de, ne olmuşsa olmuş, salâ okuyana saldırılacak kadar fıtratlar bozulmuştu. Ve şimdi, İzmir'in CHP'li büyükşehir belediye başkanı AK Parti'ye geçtiği için, İzmirli oyuncu Berna Laçin de şöyle tivit atıyordu:

"İzmir daha önce de işgal edildi. Korkma!"

Bediüzzaman Hazretleri 'Lemeat' isimli eserinde ahirzamanın 'kafa karıştırıcı' şu özelliğine dikkat çekiyor:

"Zaman olur ki, zıd, zıddını saklarmış. Lisan-ı siyasette lâfz mânânın zıddıdır. Adalet külâhını zulüm başına geçirmiş. Hamiyet libasını, hıyanet ucuz giymiş. Cihad ve hem gazâya, bağy ismi takılmış. Esaret-i hayvanî, istibdad-ı şeytanî, hürriyet nam verilmiş. Zıdlarda emsal olmuş, suretlerde tebâdül, isimlerde tekabül, makamlarda becâyiş-i mekânî."

İşte bu 'zıdlarda emsal, suretlerde tebadül, isimlerde tekabül, makamlarda becayiş' meselesini 1984 romanında Orwell 'Karşıt Söylem' olarak tanımlıyor. Ve 'vatandaşın gerçeklik algısını karıştırmak için' özellikle böyle yapıldığına dikkat çekiyor. Sözgelimi: Hikâyede işkence faaliyetlerini 'Sevgi Bakanlığı' yönetiyor. Savaşı 'Barış Bakanlığı' yürütüyor. 'Doğruluk Bakanlığı' tarihi çarpıtıyor, arşivleri değiştiriyor ve sürekli yalan haber yapıyor:

"Parti, yürüttüğü faaliyetlerin tam tersi adlara sahip bakanlıklar kurarak, karşıt söylemi kurumsallaştırmıştır. Özetle: Orwell, 1984'te, gücü elinde tutan otoritelerin kelimelerin anlamlarını tersyüz ederek, gerçeği nasıl manipüle ettiğini ve insan zihnini nasıl köleleştirdiğini anlatır."

Buna günümüzden bir misal de ben vermek istiyorum: 'Cumhuriyet Halk Partisi.' Evet. Kurulmasından, mecbur bırakıldığı 1950 yılına kadar hiç seçim yaptırmayan bir elitler iktidarı kendisini hem 'cumhuriyet'e hem de 'halk'a nisbet ediyorsa, bu elbette düpedüz karşıt söylemdir. O iktidarın 'Türkleştirme' çalışmaları da düpedüz 'Türklükten çıkarma'dır. Ve yine, dikkat edelim, yakın tarihte ABD'nin 'özgürlük götürmek' için yaptığı 'kanlı işgaller' pek meşhurdur. Onlar da pekâla 'karşıt söylem'e misal olarak verilebilir.

Berna Laçin'in paylaşımında da neyin 'karşıt söylem' neyin 'gerçek' olduğunu kavramak için mevzuun hakikatine inmek gerekiyor galiba. İzmir nasıl kurtarıldı? İzmir kimden kurtarıldı? İzmir'i kimler kurtardı? Bu sorulara vereceğiz cevaplar doğruysa karşıt söylemi hemen teşhis edebilirsiniz. 1) İzmir müslüman ordunun cihadıyla kurtarıldı. 2) İzmir zalim Yunan ordusunun işgalinden kurtarıldı. 3) İzmir'i sarıklı mücahidler, çarşaflı mücahideler kurtardı. Eğer cevaplarınız bu isabetteyse, maşaallah, elbette halis cevaplarınıza göre hakiki bir karşılığınız olacak. Yok, cevaplarınız başka şekildeyse, yani tâ oradan hakikati çarpıtmaya başlatmışsanız, geçmiş olsun, salâdan rahatsız olduğunuz gibi AK Partili bir belediye başkanından da rahatsız olursunuz. Hatta o belediye başkanı eski CHP'li olsa bile rahatsız olursunuz. 'İşgal' sayarsınız.

Aslında işgale uğrayan belki de sizsinizdir. Sizin düşünme şeklinizdir. Sizin mahiyetinizdir. Evet. Fakat, işte, kendindeki asırlık işgali farketmeyenler başkalarını işgalci sayabilirler. Tıpkı rahatsızlıklarını idrak edemeyecek durumdaki psikiyatrik hastaların çevrelerindeki tüm dostları düşman bellemesi gibi, siz de, yardımcı olmaya çalışanlara 'Yunan ordusu' gözüyle bakarsınız. Eh, yazık, geriye "Allah şifa versin!" demekten başka çare kalmaz artık. Biz de kemalistlere aynı şifayı dilemekten başka çare bulamıyoruz. Zira kurtarılmayı bile anlamıyorlar.

9 Ekim 2026 Cuma

Fon skandalına bakarken Saddam'ın çakmağını hatırlamak

Hikmet mü'minin yitiğidir. Nerede bulsa alır. Aleyhissalatuvesselam Efendimiz öyle buyuruyor. O yüzden, Cem Yılmaz'ın, Az Önce Konuştum programına konuk olduğunda anlattığı, Saddam'ın Çakmağı anekdotunu sık sık hatırlıyorum. "Sen evde otururken neden iki tane altın çakmağın birden oluyor?" diye soruyor Yılmaz orada. Kolay dolandırılmamızın bir sebebinin de "Sahip olmak istediklerimizi gerçekten hakediyor muyuz?" sualini kendimize sormamamız olduğunu söylüyor. Ve şöyle bağlıyor: "Bedava peynir ancak fare kapanında olur." Aynen öyle... Aynı programda, Candaş Tolga Işık, meseleyi milletimizin zekasına getirse de, hayır, bence mesele zekavete bakmıyor. Aksine, zeki olmak, tuzağa daha kolay düşülebilmesini de sağlayabiliyor. Neden? Çünkü mümkün dairesindeki ihtimaller zekiye daha çok görünür. Ve her ihtimal bir manipülatördür. Manipüle olmamak için zekadan ziyade temkin gerekir. O temkine bir usûl veren, ismet veren, takva gerekir. Vehimli olmak bu makamda bir nimete dönüşür. İşte bundan Devaü'l-Ye's'de şöyle denilmiştir: "Ben zannederim ki, bu milletin perişaniyetine, fazla cehaletten ziyade, nur-u kalb ile müterafık olmayan fazla zekâvet-i betrâ tesir etmiştir."

Bediüzzaman Hazretleri de "Adâvet kadar hayat-ı İslâmiyeye en müthiş bir maraz-ı muzır dahi hırstır!" dedikten sonra ekliyor: "Hırs, sebeb-i haybettir ve illet ve zillettir; ve mahrumiyet ve sefaleti getirir." Eyvallah. 22. Mektub'un şu 2. Mebhas'ı yakında yaşadığımız 'fon skandalına' da epeyce ışık tutuyor bence. İşin kaymağını götürenleri ayrı tutuyorum. Devlet de muhtemelen onları ayrı tutacaktır. Fakat aşağı tabakadan olup bu tuzağa düşenlerin ayrıca kabahatleri var. Nedir? Helal-haram demeyecek noktaya varmış hırslarıdır. Ve böylesi bir hırs en akıllıyı bile aptallaştırır. Mektubun devamında ne diyor mürşidim: "Hırs maden-i zillet ve hasârettir." Zira, dünyayı hırsla talep edenler, onu istemenin mâkul usûlünü dahi görmezden gelmeye başlarlar. Ne gösterilmesi gereken teenniye dikkat ederler ne de arzulanmaması gereken hedefleri kestirirler. Fon hâdisesinde zarara uğrayanların başını yakan da bu olmuştur. O kadar çok istemişlerdir ki talep edilmesi mâkul olmayan rakamlara çıktıklarını görmemişlerdir. Öyle rakamların kimlerin hakkına bedel istendiğini unutmuşlardır.

Ve hırsla şişirilen bu balon en nihayet "Güüüüm!" diye gürültüyle patlamıştır. Kimilerinin şahsiyetini, kimilerinin hayatını, kimilerinin izzetini, kimilerinin kariyerini, kimilerinin güvenlerini, kimilerinin de cüzdanını yakmıştır. 'İstemenin mâkul usûlü' nasıl olur peki? Ona da Bediüzzaman Hazretleri, aynı metnin devamında, şöyle bir temsille cevap veriyor:

"Eğer malı çok seversen, hırsla değil, belki kanaatle malı talep et, tâ çok gelsin. Ehl-i kanaat ile ehl-i hırs, iki şahsa benzer ki, büyük bir zâtın divanhanesine giriyorlar. Birisi kalbinden der: 'Beni yalnız kabul etsin; dışarıdaki soğuktan kurtulsam bana kâfidir. En aşağıdaki iskemleyi de bana verseler, lütuftur.' İkinci adam, güya bir hakkı varmış gibi ve herkes ona hürmet etmeye mecburmuş gibi, mağrurâne der ki: 'Bana en yukarı iskemleyi vermeli.' O hırsla girer, gözünü yukarı mevkilere diker, onlara gitmek ister. Fakat divanhane sahibi onu geri döndürüp aşağı oturtur. Ona teşekkür lâzımken, teşekküre bedel kalbinden kızıyor. Teşekkür değil, bilâkis, hane sahibini tenkit ediyor. Hane sahibi de ondan istiskal ediyor. Birinci adam mütevaziâne giriyor. En aşağıdaki iskemleye oturmak istiyor. Onun o kanaati divanhane sahibinin hoşuna gidiyor. 'Daha yukarı iskemleye buyurun' der. O da gittikçe teşekkürâtını ziyadeleştirir; memnuniyeti tezayüd eder."

Demek ki hırsın zıttı kanaattir. Fakat yukarıdaki metinde bir acayiplik var. Biz kanaati 'elindekiyle yetinme' gibi öğrenmişiz hep. Lakin Üstad 'kanaatle malı talep etmek'ten falan bahsediyor. Bu müşkülü nasıl halledeceğiz? Bu müşkülü bizim için halledecek olan 'şükür'dür. Evet. Şükür-kanaat ikilisi, aslında, bizim kullandığımız anlamda 'yetinme' ifadeleri değil. İstemeye devam ederken 'elindekinin kıymetini bilme' ifadeleridir. Çünkü yine Bediüzzaman Hazretleri başka bir yerde bizi uyarıyor: "Semere-i sa'yine ve kısmetine rıza kanaattir, meyl-i sa'yi kuvvetlendirir; mevcuda iktifâ, dûn-himmetliktir." İslam'ın bizden arzuladığı 'himmetsizlik' değil. Elbette helalinden rızkımızı kazanmaya bakacağız. Fakat, kazanmanın bir 'helal çerçevesi' var, bir de "Bir koyup yüz alayım!" şekli var. Hiçbirşey üretmeden, emek sarfetmeden, gayretsiz, 'Portakalı soydum, başucuma koydum...' basitliğinde bir kazanca talip oluyorsak, eyvah, hırs bizi de bir miktar ele geçirmiş sayılır.

Ben bu eşikte "Şükür nimeti ziyadeleştirir!" hikmetini 'elindekilerin kıymetine dikkat kesilme' olarak da anlıyorum. Hani yarısı dolu, diğer yarısı boş, bir bardak temsili var psikolojide. Bardağa bakıp "Yarısı dolu!" diyenler müsbet/iyimser, "Yarısı boş!" diyenler menfi/karamsar sayılıyor. İşte, bence, nesnenin hâli değişmediği halde, hükmü değiştiren 'neye dikkat kesildiğimiz.' Varolanın varlığına dikkat kesilenlerin kanaati müsbetleşiyor. Yokolanın yokluğuna dikkat kesilenlerin kanaati menfileşiyor. Dikkat duasını insan her neye karşı etse, yani onu her neye karşı yöneltse, Cenab-ı Mevla hemen kabul edip dünyasında 'onu çoğaltıyor.' Güzel görenler güzel düşünüyor. Çirkin görenler çirkin düşünüyor. Çünkü dikkatiyle âlemine onu çağırmış oluyor. Onu çoğaltmış oluyor. Onu dilemiş sayılıyor. Şükür de bu manada dikkatini varolana keskinleştirmektir.

Evet. Şükür nimeti ziyadeleştirir. Zira size 'doluluk yargısı' edinme imkânı verir. "Bardağın yarısı dolu!" diyebilmek için "Ne kadarında su var?" gözüyle bakmanız lazım. Varolana baktığınızda 'dolmak' da başlıyor. Bardak bütünüyle dolu olmayabilir. Ama mutlaka dolu olduğu bir yer var. Dolu olduğu yeri gördüğünüzde o nimet sahiden sizde varolmaya başlar. Hiçbir hastalık görmemişler için belki de parmağa kıymık batması dahi şekva sebebidir. Ancak büyük hastalıklar atlatanlar için küçük bâdireler "Aman, şükrolsun, bu ne ki!" tavrıyla karşılanır. Demek, boşluğun artmasının nelere mâlolduğu bilindiğinde, doluluğu görmek kolaylaşır. Lakin, hüner, öyle birşey yaşamadan daha, varolana konsantre olabilmek. Yokolana baktığınız sürece dünyanız yokluktan ibaret olacak. Bu da şevka üretecek. Şevka/şikayet ne yapar peki? "Şekvâ, hastalığı, musibeti tezyid eder." Gözünü yalnız geceye açan karanlıktan şikayet etmemeli. Çünkü onu çağırdı. O da geldi.

Doymasını bilmeyen balıklar gibi yaşadığımızdan çatlıyoruz sık sık. Hırsımız arttıkça oburluğumuz da artıyor. Açlığımız yememekten değil yani. Açlığımız doymak bilmemekten. Halbuki arasıra şöyle bir karnımızı yoklayıp "Ne kadar doydum?" diye sormamız lazım. Durmak lazım. Dolduğunu bilmek... "Ne kadar doldum?" sorusuna aldığımız her cevap aslında bize bir varlık öğretecek. Hem sadece bu da değil. Biraz da gözümüzü âlem-i İslam'ın haline açmalıyız. "Ne kadar yemeye hakkımız var?" sorusunu da sormalıyız. "Yüz aç adamın huzurunda kemâl-i lezzetle fazla yenilmez!" diyor mürşidim İktisat Risalesi'nde. Bugün müslümanlar içinde aç yüz değil yüzlerdir, binlerdir, milyondur. Göğsündeki hamiyet yalan olmayan elbette garibanın ağzındaki lokmayı yutacak şeylere göz dikmez-dikemez. İster siyasette bir hizmet yürütsün, ister dinî bir hizmet yapsın, ister başka birşey! Hakkı olmadığını düşünür böyle şeylere. Amma, vakit de ahirzamandır, daha düşülecek çok denaet vardır. Belki, kıyameti haketmemize sebep olacak da bu beladır, vesselam. Hüda bizi kemalimize irşad eylesin. Âmin.

3 Ekim 2026 Cumartesi

MasterChef Allah'ı nasıl anlatıyor?

Bu hakikat Risale-i Nur'da iki yerde geçiyor. İlk geçtiği yer Mu'cizât-ı Ahmediye'nin hemen başları. (Makamı 'peygamberlere iman.') Orada deniliyor: "Madem yapan bilir, elbette bilen konuşur." Diğeriyse Lem'alar'da: "Nasıl ki yapan bilir, öyle de bilen konuşur." (Makamı 'kitaplara iman.') Göremce şöyle ifade edeyim: Bediüzzaman Hazretleri 'yapmak' ile 'konuşmak' arasındaki mezkûr ilgiyi aslında 'yaratılış' ile 'nübüvvet/vahiy' arasındaki 'zorunluluk ilişkisini' kavrayabilmemiz için anıyor. Yani, 'yaratılış' diye birşey varsa, 'nübüvvet/vahiy' de mutlaka olmalı. Çünkü yaratan mutlaka konuşur. Elbette arada bir 'bilen' de var. Konuşmanın evvelki basamağı gibi duruyor o da. Üçünü bir görmek istersek yazarız: "1)Yapmak, 2)Bilmek, 3)Konuşmak." Bağlamıyla tekrarlarsak da şöyle diyebiliriz: "1)Yaratmak, 2)Bilmek, 3)Vahyetmek..."

Yirmidört yıldır Risale-i Nur okuyorum ama "Herşeyi tastamam kavradım!" diyemem. Herhalde bu yolculuk hiç bitmeyecek. Hep "Daha yeni anladım!" dediğim birşeyler olacak. Bazı kapılar bekledikçe açılacak. Demek dilenmek bazı eşiklerin mehri olacak. Hani müellif-i muhterem kendisi de Muhakemat'ında diyor: "Evet, nazlanan ve istiğna gösteren nazeninlerin mehirleri dikkattir. Ve menzilleri dahi kalbin süveydasıdır..." En derin kuyulardan çekilecek bazı sırlar. En karanlık noktalardan... O yüzden çekilmeleri de uzun sürecek. Her neyse...

İşte öylelerden birisi de mezkûr hakikattir. Yaratmak, bilmek, vahyetmek arasında kurulan zaruret ilişkisidir. Fakat hakikatin ilk yarısına, elhamdülillah, çabuk hidayet edildiğimi kabul ederim. Yani 'yaratmak' ile 'bilmek' arasındaki bağlantıyı kurmaya daha kolay muvaffak kılındım. Zaten oradaydı. Birazcık dikkat etmemi bekliyordu. Edince de bağışlanıverdi. Özeti şöyledir: Herşeyin ilmi evvelinde bulunmak zorundadır. Gündelik hayatta da hep yaşadığımız birşey. Mükerrer tecrübelerle sabit. Çay yapmasını bilmeyen çay yapamaz. Yemek yapmasını bilmeyen yemek yapamaz. Vücuda gelen herşey, eğer yıkım değilse, kaotik bir mahiyeti yoksa, adem amaçlamıyorsa, bir dizi fiilin bazı zaman/miktar kayıtlarına uygun şekilde işlenmesiyle ancak varlığa çıkabilir.

Bir pencereyi güya tesafüden kırabilirsiniz. (Kader penceresinden o da tesadüf değildir, ama bu bir bahs-i diğer, hem de gayet yüksek bir bakış istiyor.) Arkadaşınıza attığınız bir eşyanın yanlışlıkla ona çarptığını falan söyleyebilirsiniz. Ancak yeni bir pencerenin gelip eskisiyle değişmesini tesadüflerle açıklayamazsınız. Zira, vücudî olan bu değişim, ancak bir dizi fiilin ilmî bir şekilde bilinip, iradî bir şekilde amaçlanıp, kudretî bir şekilde işlenmesiyle varlığa çıkabilir. "Havaya bir pencere attım. Uçtu, uçtu, uçtu. Gitti yerine takıldı!" falan derseniz insanlar size epeyce gülerler. Artık nereleriyle gülerler o konuya hiç girmiyorum. Ateistleri gücendirmeyelim.

O yüzden Kur'an-ı Hakîm'de de buyrulur: "Yaratan bilmez olur mu hiç?" Yani matematiğin, fiziğin, kimyanın, biyolojinin vs. beynine takla attıran bu mevcud âlemi/âlemleri hiçten kuracaksınız, ancak bütün bunları 'evvelinde ne yapacağınızı bilmeden' yapacaksınız. Böyle birşey mümkün değildir. Çay yapmasını bilmeyenin çay yapamadığı bir uzayda uzayın kendisi kör, sağır, dilsiz, sersem tesadüflerin eseri olamaz. Tesadüflerden ancak kaos çıkar, adem çıkar, yıkım çıkar. Ancak vücudîlik çıkmaz. Vücudîlik fiilerin zaman/miktar sistemlerine uygun işlenmesiyle vukû bulabilir. Hiçbir sanatta/meslekte tecrübesi olmayanlar bile tek bölüm MasterChef izleseler şurada belini kırdığımız kelimelerle hangi manayı canlandırmaya çalıştığımızı anlarlar.

Yalnız şuna dikkat etmek gerekir: Biz zamanlı/sınırlı mahluklar için bilgi 'öncesinde' olarak, yani yine zamanın içinde kalarak, tarif edilir. Hak Subhanehu, bizim için geçerli böylesi zaman/mekan sınırlarıyla kayıtlı olmadığından, zaman/mekan Onun mahluku bulunduğundan, bilişini 'ezel' ile tâbir etmek daha doğru olur. 'İlm-i ezelî' denildiğinde de kastedilen budur. Allah herşeyi zamandan aşkın olarak bilir. Zaman diye birşey yokken de bilir. Zaman zaten bizim gibi sınırlara sahip olanlar için vardır. Susan Sontag'ın o meşhur sözüne atıf yapalım hemen: “Zaman herşey bir anda olmasın ve mekân ise hepsi bizim başımıza gelmesin diye var." Sınırlarımızın varlığı bizim için herşeyi zamanlı/mekanlı hale getirdi. O sınırları olmayana, subhanallah, bunlar da yoktur.

Tam bu sadedde mürşidim yine der: "İşte, kader, ilm-i ezelîden olduğu için; ilm-i ezelî, hadisin tabiriyle, manzar-ı âlâdan, ezelden ebede kadar herşey, olmuş ve olacak, birden tutar, ihata eder bir makam-ı âlâdadır. Biz ve muhakemâtımız onun haricinde olamaz ki, mazi mesafesinde bir âyine tarzında olsun..." Meselenin bu tarafı tamam. Yapanın bilmesi gerektiğinin zarureti anlaşıldı. Oradan da kadere neden iman ettiğimiz vuzuh etti. Kadere iman ediyoruz. Çünkü Allah'ın herşeyi bilerek yarattığına iman ediyoruz. O imandan kader ortaya çıkıyor.

Şimdi gelelim 'bilmek' ile 'konuşmak' yahut da 'bilmek' ile 'vahyetmek' arasındaki zaruret ilişkisine...

Mevzuun bu yanı bana daha geç açıldı. Çünkü her bilenin mutlaka konuştuğu gibi bir zarureti gündelik hayatta tecrübe edemiyordum. Yani, evet, bilenlerin konuştuğu çok oluyordu. Ancak bu bir zaruret değildi. Konuşmayabilirlerdi de. Lakin, cümlenin ilk kısmına geri dönmek, yaratmanın da aslında bir nevi konuşmak olduğunu hatırlattı bana. Ben Allah'ın herşeyi bildiğini nereden biliyordum? el-Cevap: Herşeyi yaratmış olmasından biliyordum. Yahut biraz daha kendi seviyemize indirelim meseleyi: Ben bir ressamın resim yapabildiğini nereden bilebilirdim? Elbette resim yapmasından bilirdim. Yani eseriyle bana konuşmuş olurdu.

"Ben bir ressamım. İşte bu da resmim. Bu resim benim ressam olduğumu gösterir..." derdi. Böylelikle yaratışın tamamı da bir tür konuşmaya dönüşürdü. Ressam resmiyle konuşurdu. Terzi diktiğiyle... Zaten bilim felsefecileri de son minvalde tüm oluşların 'bir bilgi naklinden ibaret olabileceğini' öngörmeye başlamışlardı. Soğuk birşey sıcak birşeyin yanına konduğunda, soğuk sıcağa soğuk olmayı öğretirdi, sıcak da soğuğa sıcak olmayı öğretirdi. Böylece, soğuk ısınır, sıcak da soğurdu. Tepkime dediğimiz olaylar bu konuşmalardı.

Müslümanca bakarsak, aslında bütün bu nesneler/oluşlar, Cenab-ı Hakkın Hayy'dan Hû'ya, el-Evvel'den el-Âhir'e, neticesinde her esmasında/sıfatında el-Muhît olana, yani herşeyi kuşatana, kendi Zât-ı Subhanîsinden yine kendi Zât-ı Subhanîsine yani, bir bilgi akışının iletkenlerinden ibarettiler. 'Ondan gelip Ona dönme' sırrının bir tezahürüydü bütün yaratılış. Ben "Bildim!" sanıyordum. Fakat esasında bilen Allah'tı. Ben "Bildirdim!" sanrılıyordum ama aslında bildiren de Allah'tı. 'Mazhar değil memer olma' hakikati de buradan kaynıyordu. Hilkatin tümü, marifete dair yoğun bilginin, tüm celaliyle ve cemaliyle, üzerinden aktığı bir kablo ağı gibiydi.

O yüzden, belki de, şöyle düşünmek daha mantıklıydı: Zamanın başlangıcından bu yana varlığa çıkan her varsa, hepsini kemalinin bilgisini aktarmak için yaratan bir Allah; yani bu kadar rakamlara sığmaz dillerle kendini anlatan Allah; mikrodan makroya her puntoda, fontta, harfle marifetini yazan Allah; insan dilini/kalbini bu konuşmalarının haricinde bırakır mı? O dili/mahluku ihmal eder mi? Suskunlukla geçiştirir mi? Öyle ya: Yapanın bilmesi, bilenin konuşması, en özünde hepsinin de anlattığı şey, Yaratanın yarattığına duyduğu ilginin remzidir. O ilginin imâsıdır. Ki bu ilgiden dolayı onu yokluk karanlıklarında bırakmayıp varlık ferahına kavuşturmuştur. Fakat varlık ferahına kavuşturduğu bu mahlukattan bir kısmı zişuurdur. Ve zişuurlar konuşmaktan da anlarlar. Onların bu açlığı da, tıpkı diğer bütün varoluşlarda gösterildiği şekilde, bir vahyî bilgi nakliyle tatmin edilmez mi?

"Karıncayı emirsiz, arıyı yâsupsuz bırakmayan kudret-i ezeliye, elbette./Beşeri de bırakmaz şeriatsiz, nebîsiz. Sırr-ı nizam-ı âlem böyle ister elbette."

Konuşmak da yaratmak gibi 'iletişim kanununun' bir parçasıdır. Yaratmak 'konuşmak kanununun' daha kapsamlı görünüşüdür. Rahmeti Hüda'nın 'bildiğini bildirme' şeklidir. Şakk-ı Kamer bir yaratıştır. Fakat aynı zamanda bir konuşuştur da. Allah o mucizesiyle de konuşmuştur. Tefekkür edenler için herşey bir dildir. Hazret-i Necmüddin-i Kübra'nın ifadesiyle "Allah'a giden yollar mahlukatın nefesleri sayısıncadır!" Cümle Lisanların Sahibinin âdemoğluyla konuşmaması da bilmesinin şânına yakışmaz elbet. Zira cömertliğin şânına haberdar olduğu muhtacın yardımına koşmamak yakışmaz. Yiğitliğin şânına mazlumun yardımına koşmamak yakışmaz. Âlimin şânına da ilmine muhtaç olanlara iletmemek yakışmaz. Bilen konuşur. Çünkü Alîm-i Mutlak olan Allah'a sessizlik asla yakışmaz.

"Madem konuşacak; elbette zîşuur ve zîfikir ve konuşmasını bilenlerle konuşacak. Madem zîfikirle konuşacak; elbette zîşuurun içinde en cemiyetli ve şuuru küllî olan insan nev'iyle konuşacaktır. Madem insan nev'iyle konuşacak; elbette insanlar içinde kàbil-i hitap ve mükemmel insan olanlarla konuşacak. Madem en mükemmel ve istidadı en yüksek ve ahlâkı ulvî ve nev-i beşere muktedâ olacak olanlarla konuşacaktır. Elbette, dost ve düşmanın ittifakıyla, en yüksek istidatta ve en âli ahlâkta ve nev-i beşerin humsu ona iktidâ etmiş ve nısf-ı arz onun hükm-ü mânevîsi altına girmiş ve istikbal onun getirdiği nurun ziyasıyla bin üç yüz sene ışıklanmış ve beşerin nuranî kısmı ve ehl-i imanı mütemadiyen günde beş defa onunla tecdid-i biat edip ona dua-yı rahmet ve saadet edip ona medih ve muhabbet etmiş olan Muhammed aleyhissalâtü vesselâm ile konuşacak ve konuşmuş; ve resul yapacak ve yapmış; ve sair nev-i beşere rehber yapacak ve yapmıştır."

27 Eylül 2026 Pazar

Meleklerin duası bize ne lazım?

Meleklerin ahlakı 'bilmediğini bilmek'tir. Yani 'bilmediğini kabullenmek'tir. Eğer insan bilmediğini kabullenmekte çabuklaşırsa melekleşmeye de başlar. Zaten 'cehl-i mürekkep' tâbir edilen bed halin tasvirini de Bediüzzaman Hazretleri şöyle yapar: "Bilirsiniz ki, eğer dalâlet cehaletten gelse, izalesi kolaydır. Fakat, dalâlet fenden ve ilimden gelse, izalesi müşküldür. Eski zamanda ikinci kısım binde bir bulunuyordu. Bulunanlardan ancak binden biri irşadla yola gelebilirdi. Çünkü öyleler kendilerini beğeniyorlar. Hem bilmiyorlar hem kendilerini bilir zannediyorlar." Şol sebeple, tâlim-i esma meselesinde, melek kardeşler pişmanlıklarını hemen izhar ettiler: "Melekler, 'Seni her türlü noksandan yüce tutarız,' dediler. 'Senin bize öğrettiklerinden başka bilgimiz yoktur. Herşeyi bilen ve herşeyi hikmetle yapan Sensin.'" İblis gibi inad etmediler. Bilmezken 'Bilirim!' demediler. Bilmediklerini bildiler. Bilmediklerini kabullendiler. Fakat İblis bu yola girmedi. Tevbesizliği için de lanetlendi.

Tevbe kapısından girmek, demek, 'bilmediğini bilmekle' yakından ilişkilidir. Yani bilmediğini bilenler ancak tevbe ederler. Bilmediğini kabullenenler ancak tevbe kapısını bulurlar. Oraya varılmadan şuraya çıkılmaz.

Denilebilir ki: "Nasıl 'bilmediğini bilmekle' bir ilişkisi var? Halbuki bazı günahkârlar işledikleri amelin nice günah olduğunu bilirler. Yine de işlerler. Yine de o yanlışı yaparlar." Doğrudur. Günah böyle de işlenir. Ancak aklın başa gelip pişmanlığın hissedildiği ân yeni bir bilinç ânıdır. Pişman kişi de yeni bir kişidir. Eskisi değildir. Kendisinde meydana gelen bu değişiklik neticesinde keyifle işlediğine karşı bir pişmanlık duymuştur. Elhamdülillah. İşte o da, o pişmanlıkla karılmış yeni benliği eşliğinde, eskisine bakıp, "O bilmiyormuş!" diyebilir. "O cahilmiş!" görebilir. Burada cehaletten kastı 'hakkıyla bilmemek'tir. Yahut da aklının bilip nefsinin bilmemesiyle ilgilidir. Her temsilde biraz da kendini ara. Her kıssada içinin izlerini bul. Zira insan tek parçadan ibaret değildir. Çok sayıda lâtifenin özerkliğinde bir devlettir. Devletin bir parçası birşeyi bildiğinde bütün parçaları aynı şeyi biliyor olmazlar her zaman. Aklın ilmi 'bütün lâtifelerin malumu' haline gelmez.

Ne diyor mürşidim yine bu sadedde?

"Tasavvur-u dalâlet, dalâlet olmadığı gibi, tefekkür-ü dalâlet dahi dalâlet değildir. Çünkü hem tahayyül, hem tevehhüm, hem tasavvur, hem tefekkür, tasdik-i aklîden ve iz'ân-ı kalbîden ayrıdırlar, başkadırlar. Onlar bir derece serbesttirler. Cüz-ü ihtiyariyeyi pek dinlemiyorlar. Teklif-i dinî altına çok giremiyorlar. Tasdik ve iz'an öyle değiller. Bir mizana tâbidirler..." Veya yine şurası: "Madem insanda bazı letâif var ki, teklif altına giremez; o lâtife hâkim olduğu vakit, tekâlif-i şer'iyeye muhalefetiyle mes'ul tutulmaz. Ve madem insanda bazı letâif var ki, teklif altına girmediği gibi, ihtiyar altına da girmez, hattâ aklın tedbiri altına da girmez; o lâtife, kalbi ve aklı dinlemez. Elbette, o lâtife bir insanda hâkim olduğu zaman—fakat o zamana mahsus olarak—o zat, şeriata muhalefette velâyet derecesinden sukut etmez, mâzur sayılır. Fakat bir şartla ki, hakaik-i şeriata ve kavâid-i imanîye karşı bir inkâr, bir tezyif, bir istihfaf olmasın."

Tevbe kapısından girmek 'hakaik-i şeriata' ve 'kavâid-i imaniye' karşı 'bir inkâr, bir tezyif, bir istihfaf'ta bulunulmadığını doğrulamaktır. Tevbe eden kişi içindeki pişmanlığı diri tutar. Hatayı kendisine alır. Böylece Cenab-ı Hak'tan güya çaldığı subhaniyeti iade etmiş olur. Eğer bunu yapmazsa, Hüda yerine nefsini temize çıkarmaya başlar, o zaman da (farketsin/etmesin) subhaniyeti kendi nefsine atfeder. Gasbeder. Melek kardeşlerin pişmanlıklarını izhara 'Subhaneke' diyerek başlamaları nedendir? Subhanallah. Kusurlardan münezzehiyeti Allah'a verirsen, sen, 'gayet kusur işleyebilir' olarak kalırsın. Ardından 'bilmediğini kabullenmek' kolaylaşır. Bilmemenin arkası yanlışa baktığı için de 'hatayı kabullenmek' kolaylaşır. Öyleyse Zât-ı Zülcelal'in subhaniyetinin kabulü arkasında hemen bir mükafat var. Bu kabul, edende, melekleşmeye sebep oluyor.

Melekleşmek hiç hata yapmamak değil. Âdem aleyhisselam ile Havva annemizin melekleşmesi, kusursuzluktan değil, kusurlarını kabulden doğmuştu. Onlar Cenab-ı Mevla'dan sağlam bir tevbe ile aflarını dilediler. Mevla Teala da onları ne güzel affetti. Zaten şânına bu yakışırdı. İblisse inatlaşmayı seçti. Hatalarında ısrarı seçti. Heyhat. Yanlışında inadı/ısrarı seçenlere dikkat et. Ne kadar da İblis'e benziyorlar. Bir de hatalarını kabule yatkınlara bak. Ne kadar melekleri andırıyorlar. Bu durum bile Kur'an'da bize meleklerin dualarının ne hikmetle aktarıldığını anlatmaya yetmiyor mu? Ki, nurcular, derslerini bitirdikten sonra, Fatiha'dan hemen önce, bu ayetleri tekrar ediyorlar. Ve mahlukiyetin yükünü, tıpkı melek kardeşleri gibi, bilmediklerini itiraf etmekle hafifletiyorlar. Evet. Evet. Evet. Allah öğretirse biliriz. Allah nasip ederse yaparız. Allah lütfederse olur. Onun öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. İddiamız yoktur. Âdemiyetin Allah'a karşı ademinde vücud vardır. Kemal vardır. Fazilet vardır. Allah'a karşı vücudunda adem vardır. İddialaşma vardır. İnat vardır. Ne kadar yokluğuna yok derse varolur. Ne kadar yokluğuna var derse yokolur. Çünkü yok 'yok' ise o vardır. Yok 'var' ise o yoktur.

Bu içimizin fiziğidir. Dışımızın değil. Bu bahiste fiziğin kuralları da tersine işler:

"Nasıl ki, yıldızböceği kendi ışıkçığına itimat eder, gecenin hadsiz zulümatında kalır. Balarısı kendine güvenmediği için gündüzün güneşini bulur; bütün dostları olan çiçekleri, güneşin ziyasıyla yaldızlanmış müşahede eder. Öyle de, kendine, vücuduna ve enaniyetine dayansan, yıldızböceği gibi olursun. Eğer sen fâni vücudunu, o vücudu sana veren Hâlıkın yolunda feda etsen, balarısı gibi olursun, hadsiz bir nur-u vücut bulursun. (...) Çünkü nefy-i nefy ispattır. Yani, yok yok ise, o vardır. Yok, yok olsa, var olur."

Berna Laçin AK Parti'yi neden Yunan ordusu sanıyor?

Hülya Soyşekerci, Bornova'dan Gün Rengi Sayfalar'da, İzmir'in Yunan işgalinden kurtuluşunu şöyle aktarıyor: "Takvimler 9 Ey...