Bana da "Şunu-bunu şöyle-böyle kabul edeceksin!"
denirse çabuk kabul etmem. Delilsiz de teslim olmam. Nitekim mevzuda bazı
müşkülat vardır. Zira Bediüzzaman Hazretlerinin bizzat kendisine ait olduğunu
bildiğimiz 'birincil metinler' ile hatıralarla gelen 'ikincil metinler' arasında
zâhiren tenakuz bulunmaktadır. Bediüzzaman Hazretlerinin, Risale-i Nur
külliyatında, yani bizzat kendisine ait olan metinlerde, nesebine dair
seyyidlik iddiası yok gibidir. Hatta "Meşhur bir nesebim yok ki mazisini
muhafazaya çalışayım..." gibi ifadeler kullanmaktadır. Âl-i beytle
kurduğu rabıta ise, yine kendisinin beyanıyla, 'manevî âl-i beytten olmak'
üzerinedir. Onun da gerekçesini Hata-Savab Cetveli'nde 'Aleyhissalatuvesselam
Efendimizin âline edilen duadan hissedar olmak' şeklinde beyan buyurur. Çünkü
kimi müçtehidler "Seyyid olmayan
fakat ehl-i takvâ bulunanlar o duada dahildirler..." demişlerdir.
Meselenin bu yanını anmakla birlikte, ben demiyorum ki,
Bediüzzaman Hazretlerinin kat'iyyen âl-i beytle nesebî hiçbir bağı yoktur. Asla
demiyorum. Olabilir. Zira, hassaten Anadolu'da, nesebler birbirine çok
karışmıştır. Ve senedli seyyidler kadar senedi bulunmayan seyyidler de vardır.
Hatta kendisi de bir yerde der ki: "Şu
dünya yüzü, hususan şu memleketimiz, eski zamandan beri çok muhaceretlere ve tebeddülâta
maruz olmakla beraber, merkez-i hükûmet-i İslâmiye bu vatanda teşkil olduktan
sonra, akvâm-ı saireden pervane gibi çokları içine atılıp tavattun etmişler.
İşte, bu halde Levh-i Mahfuz açılsa, ancak hakikî unsurlar birbirinden tefrik
edilebilir..." Belki, bu anlamda, Bediüzzaman Hazretlerinin âl-i
beytle nesebî bir rabıtası da olabilir. Ancak sadece 'olabilir.' Zira sahih bir
sened bulunmadığı sürece, en azından İslamî ilimler açısından, bunun ispatı
mümkün değildir. Lakin şöyle olur:
'Kazıye-i makbule' derecesinde, "Ben bu hatıralara da
sahiplerine de itimat ediyorum!" denilerek, Üstadın neseben seyyidliği
savunulabilir. Fakat Üstad Hazretleri yine Emirdağ Lahikası'nda der ki: "Hatta ilm-i mantıkta 'kaziye-i makbule'
tâbir ettikleri, yani 'büyük zatların delilsiz sözlerini kabul etmek'tir;
mantıkça yakîn ve kat'iyyeti ifade etmiyor, belki zann-ı galiple kanaat verir. İlm-i
mantıkda; burhan-ı yakînî, hüsn-ü zanna ve makbul şahıslara bakmıyor, cerh
edilmez delile bakar..." Yani, bu hatıralar üzerinden Hazret-i Üstadın
seyyidliğine inanan bir milyon nur talebesi var diyelim, onlar bunu bir dava
olarak iki milyar müslümana ispat edemezler. Zira İslamî ilimlere göre
nesebî seyyidliğin ispatı sahih senedle olur. Hatıralarla ispatı, en azından herkese
karşı, mümkün gelmiyor.
Önemli bir soruya gelelim şimdi: Bediüzzaman Hazretleri,
eğer neseben seyyidse, bunu neden eserlerinde hiç anmıyor? Çünkü diyor: "Seyyid olmayan 'Seyyidim' ve seyyid
olan 'Değilim' diyenler, ikisi de günahkâr; ve duhûl ile hurûc haram oldukları
gibi… " Buna kendimce şöyle 'çok seçenekli şekilde' cevap veriyorum:
1) Üstad Hazretleri neseben sahiden seyyid olmayabilir. O yüzden böyle bir
iddiaya metinlerde hiç girmemiştir. 2) Üstad Hazretlerinin ceddinden neseben
seyyid olduğuna dair bir bilgisi vardır. Ancak bu bilgi 'herkese ispat edilebilir'
bir şekilde değildir. Senedsizdir. O yüzden İslamî ilimler açısından ispat
edemediği bir seyyidliğin iddiasına girmemiştir. 3) Üstad bu seyyidliği daha
sonraları keşfen, yani manevî âlemlerde aldığı işaretlerle de, bilmiş olabilir.
(Bu ihtimal velayetine inanmayanlara sevkedilmez.) Evet. Belki evvelen
kendisinin de böyle bir bilgisi yoktur. Çünkü, hassaten Eski Said dönemine
bakıldığında, Bediüzzaman Hazretlerinin böyle birşeye hiç temas etmediğini
görürüz. Orada neseb bağı olarak andığı tek şey 'Kürtlüğü'dür. Ve ilmî
çevrelerde de genelde 'el-Kürdî' olarak anılmaktadır.
Peki, Eski Said dönemi hep böyleyse, bu 'seyyidlik' meselesi
nereden çıkmıştır? Ona da cevaplarım yine 'çok seçenekli bir şekilde' geliyor:
1) Bediüzzaman Hazretleri, sâbık dönemde, Türklere rejim eliyle aşılanan
'Türkçülüğün' ve de bağlantılı 'Kürt düşmanlığının' zemin tuttuğunu görmüştür.
"Eğirdir Müftüsüne son ihtar!" gibi mektuplarda işaretlerini
gördüğümüz bu durum şu gibi metinlerde onun gündemini daha fazla işgal
edecektir:
"Şeytanın telkiniyle
ve ehl-i dalâletin ilkaâtıyla, bana karşı propaganda ile hücum eden ve mühim
mevkileri işgal eden bazı mülhidler, kardeşlerimi aldatmak ve asabiyet-i
milliyetlerini tahrik etmek için diyorlar ki: Siz Türksünüz. Maşaallah,
Türklerde her nevi ulema ve ehl-i kemal vardır. Said bir Kürttür. Milliyetinizden
olmayan birisiyle teşrik-i mesai etmek hamiyet-i milliyeye münâfidir..."
İlerleyen yıllarda Hazretin bu durumdan çok rahatsız olduğu
anlaşılmaktadır. Hasan Feyzi abi gibilerin, Lahikalara da girmiş 'Üstadın
seyyidliğine dair' metinleri, içerik itibariyle, âdeta Türkleri Üstadın
mübarekliğine iknaya çalışmaktadır. Onun 'Kürtlüğünden dolayı' Risale-i Nur'dan
uzak duranları daireye dahil etme çabası gütmektedir. Ben buradan hareketle
diyorum ki: Hazret-i Üstad 'seyyidliğinin konuşulmasını' Kürtlüğüne vurguyla
küstürülmeye çalışılan 'Türklerin irşadından ayrılmaması için' hoşgörmüştür. Ve
belki, neseben seyyid olmasa bile, hakikatli bir âlim olarak 'manevî âl-i
beyt'e dahil olduğu için, böyle şeylerin konuşulmasına cevaz vermiştir.
Mehdiyet meselesinin konuşulmasına kısmen gösterdiği
hoşgörüyü de böyle anlıyorum ben. Yani, kendisi hakkında 'ahirzamanın büyük mehdisi'
diyenleri, 'eserlerini hidayete vesile gördüğü' için 'o kanunun bir ferdi'
mesabesinde kabul ederek küstürmemiştir. Çünkü 'mehdi' kelimesi 'hidayete
sevkeden' demektir. Risale-i Nur'un intişarı emeliyle 'zaten binbir sopayla
dövülen' talebelerini 'etrafında tutmaya bir vesile' saymıştır. Allahu a'lem.
2) Bir önceki şıkkın sonunda bu meseleye de bağlandık zaten.
Talebeleri arasında, özellikle II. Dünya Harbi atmosferiyle ortaya çıkan,
'Zaman bu zamandır' okumasının 'mehdiyet' iddialarını güçlendirdiğini
görüyoruz. Ahmed Feyzi abi merhum gibi kimileri, Üstadın bile tehlikeli bulduğu
şekillerde, mehdiyet konusunu sarahatle anmaya başlıyorlar. Fakat mehdiyetin
şartları var. Bu şartlardan birisi de, rivayetle geçtiği üzere, Efendimiz
aleyhissalatuvesselamın soyundan gelmesi. Yani, birisi hakkında 'mehdi'
derseniz, o kişinin soyunu da bir şekilde Aleyhissalatuvesselam Efendimize
bağlamak zorundasınız. (Bağlanması zorunlu mu? Bunu da ayrıca konuşmak lazım.
Ama genel kabul bu şekildedir.) Bence Bediüzzaman Hazretlerinin mehdiyetinin
konuşulması da seyyidlik meselesini ateşliyor. Yani mehdiyetinin konuşulmasının
ardından onun gereği olarak seyyidliği de sıkça gündem oluyor. Hatta kendisi de
mahkemede böylesi sorulara cevap vermek zorunda kalıyor: "Eğer Said mehdiliğini ortaya atsa bütün şakirtleri kabul edecek,
dediklerine mukabil, Said, itiraznamesinde demiş ki: 'Ben Seyyid değilim. Mehdi
Seyyid olacak...' diye onları reddetmiş." Hazret-i Üstad mahkemelerde
bu iddiaları bariz şekilde reddediyor.
Toparlarsam: Üstad Hazretleri 'seyyidliğinin konuşulmasına'
iki nedenden bir derece müsaade ediyor: 1) 'Türklerin seyyidlere hürmeti'
üzerinden Risale-i Nur dairesinde onları tutabilmek için. 2) Türklerin
mehdiyete imanı üzerinden Risale-i Nur dairesine onları çekebilmek için. Burada
şuna dikkat isterim: Bizzat kendisi kesinlikle propaganda olarak anmıyor. Ancak
'talebelerinin arasında konuşulmasına' bir derece müsaade ediyor. Müsaadesi de
devrin zorlukları açısından anlaşılabilir duruyor. Ebced-cifir ile iştigali de bu
mecburiyetin tahtındadır biraz. Yine Ahmed Feyzi abiler gibi başkalarının da
telifatından anlıyoruz ki, ebced-cifir ile meşguliyete, genel bir temayül
bulunmaktadır. Zevkli bir meslektir. Cazibedardır. Merakâverdir. Yoksa cifir
ilmi, Bizzat Üstadın da ifadesiyle, 'şarlatanların istifade etmeleri' mümkün bir
alandır. Kendisi de bu konudaki duruşunu Hulusi abiye şöyle açıklıyor:
"İlm-i cifre
anahtar olacak bir ders istiyorsunuz. el-Cevap: Biz kendi arzu ve tedbirimizle
bu hizmette bulunmuyoruz. İhtiyârımızın fevkinde, bize, daha hayırlı bir ihtiyar
işimize hâkimdir. İlm-i cifir, meraklı ve zevkli bir meşgale olduğundan, vazife-i
hakikiyeden alıkoyup meşgul ediyor. (...) Hakâik-ı esâsiye-i imâniye ve
Kur'âniyenin berâhîn-i kat'iye ile ümmete ders vermek hizmeti ise, ilm-i cifir
gibi ulûm-u hafiyenin yüz derece daha fevkinde bir meziyet ve kıymeti vardır. O
vazife-i kudsiyede kat'î hüccetler ve muhkem deliller sûiistimâle meydan
vermiyorlar. Fakat cifir gibi, muhkem kaidelere merbut olmayan ulûm-u hafiyede sûiistimâl
girip şarlatanların istifade etmeleri ihtimâlidir. Zaten hakikatlerin hizmetine ne vakit
ihtiyaç görülse, ihtiyâca göre, bir nebze ihsân edilir."
Şimdi konunun asıl düğüm noktasına gelelim: Bediüzzaman
Hazretlerinin seyyidliği Kürt olmadığı anlamına gelir mi? Aslında gelmez. Ama
getirilebilir. Veya getiriliyor da... Bunu da 'çok seçenekli bir şekilde'
tahlil edelim:
1) Bediüzzaman Hazretleri 'kültürel olarak' Kürt müdür?
el-Cevap: Kesinlikle. Kürtçe konuşur. Kürt gibi giyinir. Kürt gibi davranır.
Eski Said'in yazdığı "Fahr olmasın,
derim: Biz ki hakikî Müslümanız; aldanırız, fakat aldatmayız..."
cümlesinin asıl metinlerde 'Müslümanız' diye değil 'Kürdüz' diye geçtiği söylenir.
(Sâbık dönemde, elbette, bunun gibi pekçok yerde rejimin bu yollu saldırısına
maruz kalmamak için Kürt, Kürdistan, el-Kürdî gibi ifadeleri değiştirmiştir. Bu
değişikliğin de aslında iki sebebi vardır: 1) Şeyh Said kıyamından itibaren
devletin Kürtlere karşı yürüttüğü yıkıcı politikadan kurtulmaya çalışmak. Kırk
türlü bühtan ile zaten uğraştırılan eserlerinin bir de buradan saldırıya
uğramasını engellemek. 2) Türkçülüğün tuttuğu Türklerde Risale-i Nur'a karşı bir
antipati oluşturmamak. Yani 'o ifadeleri kullanırken derdinin ırkçılık
olmadığını' anlatamayacağı kişileri uzaklaştırmamak.)
2) Bediüzzaman Hazretleri coğrafî olarak Kürt müdür?
el-Cevap: Evet. Kendisinin de müteaddit şekillerde doğrulamasıyla Kürdistan
coğrafyasında dünyaya gelmiştir. Buradan kastedilen 'devlet' değil
'coğrafya'dır. Zaten Osmanlı'da ve hatta Cumhuriyet'in ilk devirlerinde
Kürdistan kelimesi serbest bir şekilde kullanılmaktadır. Şeyh Said kıyamıyla
birlikte oluşturulan atmosferde bu tip kelimeler, hatta Kürtçenin bizzat
kendisi, yasaklanmıştır.
3) Bediüzzaman Hazretleri genetik olarak Kürt müdür?
el-Cevap: Evet. Fakat burada %100 şart değildir. Neden? Çünkü Türkiye'de
yaşayan hiçbir Kürdün, Türkün, Arabın %100 Kürt, Türk, Arap çıkacağını
sanmıyorum ben. Zira müslümanlar birbirlerinden çoklukla kız alıp-vermişlerdir.
(Malum, bazen, gen testi yapılan insanların onlarca ırkla bağlantısı çıkıyor.
Youtube'da bununla ilgili mebzul miktarda video var. İzlenebilir.) Bediüzzaman
Hazretlerinin, işte bu anlamda, Kürtlüğü %100 olmayabilir. Ama hiçkimsenin
böyle bir garantisi asla yoktur zaten.
Bir de şu var: Efendimiz aleyhissalatuvesselamın pâk nesli,
bütün ırklar için, bir 'kesişim kümesi' gibidir. Matematiği iyi olanlar
hatırlayacaklar hemen, kesişim kümesi, bütün kümeleri birbirine bağlayan bir
alandır. Hem hepsindendir hem de kendisidir. Mübarek seyyidler-şerifler cemaati
de, gittikleri her bölgede, o bölgelerin insanlarıyla kaynaşmışlar, onlardan
kız almışlar-vermişler, böylece ırken de onlara benzemişlerdir. Hindistan
coğrafyasındaki seyyidler Hintlilere benzerler. Afrika'daki seyyidler Afrikalılara
benzerler. Türkistanlı seyyidler Türklere benzerler vs. Çünkü seyyidlik
müslümanlar açısından çok itibarlıdır. Ve herkes âl-i Resulullah ile akrabalık
bağı kurmak ister. Bu yüzden seyyidlerin toplantığı meclislerde her renkten
insan bulursunuz. (Bendeniz böyle bir toplantıyı gördüm. Renkliliğe hayret
ettim. Hatta muhterem Faris Kaya abi, eski Nesil Yayınları binasında,
"Lütfen senedli seyyidler bir ayağa kalksın da cemaat onların mübarek
simasını görsün!" deyince ayağa da kalkmışlardı. Esmerinden bembeyazında
çeşit çeşit insan vardı.) Teni siyah olandan gözü çekiğe... Çeşit çeşit seyyid
bulunur.
Bu şu demektir: Seyyidler hem seyyiddirler hem de arasında
bulundukları kavimdendirler. Yani bir seyyid, eğer Türkler arasında
bulunuyorsa, hem seyyiddir hem de Türktür. Eğer, Kürtler arasında bulunuyorsa,
hem seyyiddir hem de Kürttür. Eğer Çerkesler arasında bulunuyorsa, hem
seyyiddir hem de Çerkestir. Ve hakeza... Yani bir insanın seyyid olması 'Araplık
dışında intisabda bulunduğu diğer bütün ırklardan kovulması' anlamına gelmez.
Bugün İslam tarihinde bir millete malolmuş nice âlim vardır ki, mübarek
soylarına baktığınız zaman, sahabeye gider. Akşemseddin Hazretleri ki, evvela Türklerin
medar-ı fahrıdır, sonra hepimizin medar-ı fahrıdır, soyca Hz. Ebu Bekir
radyallahu anha dayandığı söylenir. Hazret-i Mevlana Celaleddin (k.s.) ki, yine
evvela Türklerin medar-ı fahrıdır, sonra hepimizin medar-ı fahrıdır, Hz. Osman
radyallahu anha dayandığı söylenir. Ancak onlar içlerinde yaşadıkları kavimden
de olmuşlardır. Onların dilleriyle konuşmuşlardır. Onların kıyafetlerini
giymişlerdir. Allah hepsine rahmet eylesin. Hepsinin şefaatini bizleri nasib
eylesin. Hepsinin nur u feyzini kalbimizden eksik etmesin.
Demek istiyorum ki: Genetik olarak baksak, belki,
Bediüzzaman Hazretlerinin genlerinde Arap geni, Türk geni vs. buluruz. Belki...
Ancak onlardan çok şekilde Kürt geni buluruz. Zira nesiller boyunca Kürtlerin
arasında yaşamış bir aileye mensubdur. Ailenin akrabaları halen, maşaallah
onlara, hayattadır. Onlar da kendilerinin Kürt bilmektedir. O yüzden
Bediüzzaman Hazretlerini, seyyidliği üzerinden, güya 'Kürtlükten kurtarmak'
isteyenler olmayacak bir işin kapısını zorlamaktadırlar. Birgün kabr-i şerifi
tekrar ortaya çıkarsa, mübarek dokusundan bir örnek alaraktan, götürüp test ettirebilirler.
(Bakalım cür'etimiz Tekâsür sûresinde anlatılanlardan ileriye varır mı?)
İnşaallah, bu defa, Mimar Sinan'ın kafatasının kaybedilmesi gibi bir kaza
yaşanmaz. Yoksa yaşanır mı? Kimbilir...
Yazı çok uzadı. Buraya kadar sabredenler haklarını helal
etsinler. Şuna da dokunmadan geçmeyeyim: Peki, Bediüzzaman Hazretleri neseben
seyyid değilse, en azından senedle bunu ispat edemiyorsa, neden talebelerine
'Hasanîyim-Hüseynîyim' gibi şeyler söyledi? Hatıralarda neden bu yollu çok
bilgi var? Ahmed kardeşiniz uzlaşmacı bir insandır. Zaten salih selefimiz de
nasslar arasında zâhiren tenakuz içeren ifadeler bulurlarsa barıştırmanın
yollarını aramayı öğretmişlerdir. Ben de barıştırmanın yollarını ararım.
Bulduğum yol yine şöyle 'çok seçenekli'dir:
1) Üstad Hazretleri elinde kat'î senedle bulunmayan bir
bilgiyi müsait gördüğü talebelerine açıyor olabilir. 2) Üstad Hazretleri bu tür
ifadelerde yine 'manevî âl-i beyte atıf yaparak' konuşuyor olabilir. Yani, o
türden bağının kuvvetini bildiği için, "Ben de âl-i beytten
sayılabilirim!" diyerek talebelerini bu neviden 'kıymetini bilmeye' de
davet ediyor olabilir. 3) Üstad Hazretleri âl-i beytten olduğu bilgisine,
keşfen, Yeni Said döneminde erişmiş de olabilir. O yüzden görece eski
metinlerinde seyyidlik iddiasını reddederken bunlarda hususi kabuller
görünebilir. 4) Üstad Hazretleri 'seyyid' kelimesinden kinaye ile bazen
'efendilik' manasını da kastediyor olabilir. Buna ilave bir bilgi: Arkadaşlar,
hatıralarda, 'Üstadın kendisine seyyid dediği' nakledilen Seyyid Salih Özcan
abinin yeğeni mesabesindeki bir akrabası Avcılar'da ders arkadaşımızdı. Çok
kıymetli bir abimizdi. Hatta Salih Özcan abi merhum onun kirveliğini bile
yapmış. Her neyse... Seyyidlikle, neseben seyyidlikle, hiçbir bağlarının
olmadığını tekrar tekrar şu fakire söyledi. Onlar da Arap imiş. Tamam. Hatta
aşiretlerini falan da söylemişti. Ellerinde neseblerini gösteren senedler de
bulunmaktaymış. Fakat seyyidlikle hiçbir bağları yokmuş. Bunu o abimiz büyük
bir güvenle söyledi. Üstadın 'seyyid' ifadesiyle 'efendi' manasını kastettiğini
düşündüğünü belirtti. Bunu da bir bilgi olarak arzedeyim.
Sonuç olarak, Ahmed kardeşiniz, Hazret-i Üstadı büsbütün
seyyidlikten ihraç etmeyi doğru bulmuyorum. Amma Kürtlükten ihracını ondan yüz
kez daha fazla doğru bulmuyorum. Seyyidleri 'sadece aile içinde evlenen' hayal
etmeyi hiç mi hiç anlamıyorum. Bir kişinin babası da annesi de seyyidse
'es-Seyyid' denilir. es-Seyyid sayısı seyyidler içinde kaç tanedir peki? Azdır.
Büyük çoğunluğu başka neseblerle akrabalık bağı kurmuşlardır. Her aile
seyyidlerden kız almak ister, kız vermek ister, çünkü bu Allah Resulü
aleyhissalatuvesselamın pâk nesebiyle akraba olmaktır. O akrabalıkta herkes
için bereket vardır. Seyyidler de, gittikleri her yerde, mübarek ailelerden kız
alıp-vermişlerdir. Şimdi, sanki böyle şeyler hiç olmamış gibi, "Seyyidse
Kürt değildir!" demek doğru değildir.
Aksini söyleyene de karşıyım ben. "Kürtse seyyid
değildir!" diyen de doğru yapmıyor. Yine böyle bir şıkka angaje olup
kalalım ki? Çözümü yukarıda söyledim. Seyyidler hem kendi nesebleriyle hem de
içinde bulundukları kavimle bağlıdırlar. Onlar ümmeti birbirine bağlayan
mübarek bir cemaattirler. Zaten Üstadımız da ahirzamanda bu seyyidler
cemaatinin mehdinin hizmetinde büyük bir fonksiyon göreceğini söylüyor. Nasıl
yapacaklar bunu?
Çünkü herbiri bir kavmin içinde girmiş. Hem 'onlardan biri'
olmuş hem de 'onlara baş' olmuş. Onların bu 'kesişim kümesi' ahirzamanda
kurtaracak bizi. Yeter ki, ırkçılık illetiyle, Firavun'un kavminin Musa ve Harun
aleyhimüsselama dedikleri gibi demeyelim. Hani Mü'minûn sûresinin 47. ayetinde
kısa bir mealiyle buyruluyor: "Kavimleri bize kul-köle iken bizim gibi
iki insana mı inanacağız?" Çünkü
incir çekirdeğinden incir ağacını yaratmak Sânî-i Zülcelal'in kudretinin
şânıdır. Allah mütekebbirleri böyle de sınar. Evet. Benî İsrail'i Benî İsmail'e
(Araplara) gelen hidayetten alıkoyan, Benî Ümeyye'yi Benî Hâşim'e gelen nurdan
çekindiren, bizi de Risale-i Nur'un muazzez feyzinden etmesin. İslam uleması,
hangi kavmin içinden çıkarsa çıksın, başımızın tâcıdır. Onlar seyyidlerimizdir.
Efendilerimizdir. Canımız o mübareklere feda olsun. Ulemaya ırkçılık illetiyle
bakan dinine hainlik ediyor demektir.