Cemaatsiznurcu
yenirenkler@gmail.com
22 Temmuz 2026 Çarşamba
Mustafa İslamoğlu'nun küçük görmediği bir Kur'an kalmıştı
'Mahlukiyetin yaralarıyla sıfatlanmak' ne demek? Öncelikle sınırlı/zamansal olmak demek. Öyle ya. Mahluk olan ezelî değildir. 'Zamandan aşkın' değildir. Aksine zamanın içindedir. Zamanın içinde olansa başı-sonu olandır. Mukayyet olandır. Kur'an'ın Kelam-ı Ezelî olduğuna inanmayanlar için beyanlarının anlam, makam, zaman, muhatap vs. açılardan sınırları vardır. Bu 'sınır' iddiasını bugün en çok 'tarihselcilerde' görüyoruz. Mustafa Öztürk'ün sözde imamlığına oynadığı bu fırka-i dâlle Kur'an'ı bazı açılardan arkada bırakmayı öneriyorlar. Çünkü 'zamandan aşkın' şeyler söylediğini kabullenemiyorlar. Bu iddia "Kur'an mahluktur!" iddiasının benzeridir. Ehl-i sünnet ulemanın beyanları o zamanki mutezîlilere cevap olduğu gibi bu zamanın tarihselcilerine de tam cevaptır.
Geçen gün internete düşen bir videosundan anladığım kadarıyla Mustafa İslamoğlu da aynı vartaya düşmüş. Hoş, onun düştüğü varta çoktur, say say bitmez. Amma bu sonuncusunu daha evvel kendisinden işitmemiştik. Diyor ki mesela: "Hayat Kur'an'dan büyüktür." Çok tehlikeli bir söylem bu. Neden? Çünkü 'ezelî' olanı 'mahluk' olanla kıyaslıyor. Hani, Bediüzzaman Hazretlerinin, Kur'an'da arzın semaya denk tutulmasının hikmetini tefekkür ederken verdiği bir örnek vardır. Daimî akan bir çeşmeyle varidatı olmayan bir gölü veya denizi kıyaslar. 15. Söz'deki Hâşiye'de geçer. En iyisi yerinden alıntılayalım da yazımız balından şekerlensin:
"Evet, küre-i arz, küçüklüğüyle beraber semâvâta karşı gelebilir. Çünkü, nasıl ki daimî bir çeşme, varidatsız büyük bir gölden daha büyük denilebilir. Hem bir ölçekle birşey ölçerek başka yere nakledilen ve onun elinden geçmiş ve ona girmiş çıkmış bir mahsulâtla, zahiren binler defa ölçekten büyük ve dağ gibi bir cisimle o ölçek muvazeneye çıkabilir. Aynen öyle de, küre-i arz, Cenâb-ı Hak onu san'atına bir meşher ve icadına bir mahşer ve hikmetine medar ve kudretine mazhar ve rahmetine mezher ve Cennetine mezraa ve hadsiz kâinata ve mahlûkat âlemlerine ölçek ve mazi denizlerine ve gayb âlemine akacak bir çeşme hükmünde icad etmiş. Her sene kat kat ve katmerli, yüz bin tarzda masnuattan dokunmuş gömleklerini değiştirdiği ve çok defa dolup maziye boşaltarak gayb âlemine döktüğü bütün o müteceddid âlemleri ve arzın müteaddit gömleklerini nazara al. Yani bütün mazisini hazır farz et, sonra yeknesak ve bir derece basit semâvâta karşı muvazene et. Göreceksin ki, arz, ziyade gelmezse, noksan da kalmaz. İşte 'Rabbü's-semavati ve'l-arz!' sırrını anla!"
İşte bu temsildeki sırrı anlayan İslamoğlu'nun mezkûr okumasında(!) nasıl bir yanlışa düştüğünü de anlar. Nasıl? Şöyle: Zamandan da aşkın bir şekilde hakkı-hakikati beyan eden Kur'an, nasıl olur da, zamanın içinde bir mahluk olarak varolan hayattan daha küçük kalır? Hayat dediğiniz şey zamanla mukayyettir. Yani kainatın bir ömrü vardır. Onun içinde hayat dediğimiz şeyin de bir ömrü vardır. Daha onun içinde 'insan hayatı' dediğimiz şey de gayet kısa ömürlüdür. Bu gibi şeylerin Kur'an'dan daha büyük olduğu nasıl söylenebilir? Bu, bir anlamda, ezelî olanın mahluktan küçük olduğunu söylemektir. Zaman yokken bile akan, hiç durmamış, hiç 'hiç' olmamış, bir nehrin gölden küçük olduğunu iddia etmektir. Halbuki mahluk olan ezelî olanı mantıksal olarak dahi geçemez. Sonradan varedilmiş olan hiçbirşey kadîm olanın önüne geçemez. Peki İslamoğlu safsatasını nereye yaslıyor?
Devamında zehrini döktüğü yer şurası: "Kur'an yokken hayat da vardı hakikat de vardı! Kur'an tarihin belli bir döneminde sahneye girdi. Miladî 610 yılında sahneye girdi. Ondan evvel yoktu." Yani Kur'an'ın Aleyhissalatuvesselam Efendimize vahyolunmasının 'sonralığını' onun varlığının da 'sonralığına' yoruyor. (Bir nevi mahlukiyet ithamıdır bu.) Halbuki sonradan varolan bir kelam Allah kelamı olamaz. Çünkü Allah zamanın içinde değildir. Zat-ı Subhanîsi zaman içinde olmadığı gibi konuşması da zamanın içinde olamaz. Yani, dolayısıyla, kelamı da zamanın içinde olmamalıdır. Zamanın içinde konuşan mahluktur. O yüzden ehl-i sünnet müslümanlar Kur'an için Kelam-ı Ezelî der. Peki 'ezel' nedir? Bediüzzaman Hazretleri bir yerde şöyle tarif ediyor:
"Hem ezel, mazi silsilesinin bir ucu değil ki, eşyanın vücudunda esas tutulup ona göre bir mecburiyet tasavvur edilsin. Belki ezel, mazi ve hal ve istikbali birden tutar, yüksekten bakar bir âyine-misaldir. Öyle ise, daire-i mümkinat içinde uzanıp giden zamanın mazi tarafında bir uç tahayyül edip, ona 'ezel' deyip, o ezel ilmine, eşyanın tertiple girmesini ve kendisini onun haricinde tevehhüm etmesi, ona göre muhakeme etmek hakikat değildir. Şu sırrın keşfi için şu misale bak: Senin elinde bir âyine bulunsa, sağ tarafındaki mesafe mazi, sol tarafındaki mesafe müstakbel farz edilse, o âyine yalnız mukabilini tutar. Sonra o iki tarafı bir tertiple tutar, çoğunu tutamaz. O âyine ne kadar aşağı ise, o kadar az görür. Fakat o âyine ile yükseğe çıktıkça, o âyinenin mukabil dairesi genişlenir. Git gide, bütün iki taraf mesafeyi birden, bir anda tutar. İşte, şu âyine, şu vaziyette, onun irtisamında, o mesafelerde cereyan eden hâlât birbirine mukaddem, muahhar, muvafık, muhalif denilmez. İşte, kader, ilm-i ezelîden olduğu için; ilm-i ezelî, hadisin tabiriyle, manzar-ı âlâdan, ezelden ebede kadar herşey, olmuş ve olacak, birden tutar, ihata eder bir makam-ı âlâdadır. Biz ve muhakemâtımız onun haricinde olamaz ki, mazi mesafesinde bir âyine tarzında olsun."
Demek ki, Mustafa İslamoğlu'nun Kur'an tasavvurundaki arıza daha gerilerden, kader tasavvurundaki bir arızadan ileri geliyor. Kendisinin kader itikadının arızalı olduğunu evvelden de biliyoruz zaten. Elbette kader tasavvurundaki arıza da Cenab-ı Hakkın ezeliyetini kavrayamamasından ileriye geliyor. Cenab-ı Hüda'nın geçmiş gelecek bir gören, ezelden-ebede olmuş-olacak birden tutan, ihata eden bir makam sahibi olduğunu düşünemiyor. Onu da kendisi gibi zamana mahkum zannediyor. O yüzden de Kur'an'ın hayattan sonra varolduğunu sanrılıyor. Elbette bu söylediği ehl-i sünnet itikadında bâtıldır. Kur'an zamandan önce de vardır. Nüzûlü zaman içinde olmuştur. Bu nedenle zamanın içinde tuttuğu yerden hareketle "Hayat büyüktür, Kur'an küçüktür!" demek doğru değildir. Yukarıda da belirtiğimiz gibi, bu, 'zaman üstü' olanla 'zamana mahkum olanı' kıyaslamaktır, hatadır. Allah ilmiyle bütün mahlukatını kuşattığı gibi kelamıyla bütün mahlukatını kuşatmıştır. Aşkındır. Üstündür.
Videonun devamında diyor ki: "İyilik Kur'an'la gelmedi. Güzellik Kur'an'la gelmedi. Hakikat Kur'an'la gelmedi. Kur'an'da kendisinden önce söylenmemiş hiçbir hakikatin olmadığını açık yüreklilikle söyleyebilirim." Bu kısımda da Mustafa İslamoğlu'nun aldatanın tarihselciliğinden kaynaklanan bir anakronizm olduğunu söyleyebiliriz. Neden? Çünkü, varlığın aslının yaslandığı, zamandan aşkın olan ilmi/kelamı yine nüzûlünün sonra oluşu sebebiyle hiyerarşide daha geriye itiyor. Nur-u Muhammedî bahsinde Bediüzzaman Hazretlerinin beyan buyurduğu gibi, birşey, bir şecerenin hem 'tohumu' hem 'meyvesi' olabilir. Hem başlangıcı hem sonu olabilir. Hem bidayeti hem nihayeti olabilir. Sonralığı önceliğini engellemez. Yine yerinden bir iktibasla ballanalım:
"Madem şu şecere-i kâinattan daha evvel o neviden başka şecere yok. Öyle ise, ona menşe ve çekirdek hükmünde olan mânâ ve nur, elbette yine şecere-i kâinatta bir meyve libasının giydirilmesi, yine Hakîm isminin muktezasıdır. Çünkü çekirdek daima çıplak olamaz. Madem evvel-i fıtratta meyve libasını giymemiş. Elbette âhirde o libası giyecektir. Madem o meyve insandır. Ve madem insan içinde, sabıkan ispat edildiği üzere, en meşhur meyve ve en muhteşem semere ve umumun nazar-ı dikkatini celb eden ve arzın nısfını ve beşerin humsunun nazarını kendine hasreden ve mehâsin-i mâneviyesiyle âlemi ya nazar-ı muhabbet veya hayretle kendine baktıran meyve ise, zât-ı Muhammediye aleyhissalâtü vesselâmdır. Elbette, kâinatın teşekkülüne çekirdek olan nur, onun zâtında cismini giyerek en âhir bir meyve suretinde görünecektir."
Biz de Üstad Hazretlerinden öğrendiğimiz bu perspektif üzerinden diyebiliriz ki: Mustafa İslamoğlu'nun (kendi hayatında izlerini pek göremesek de) iyilik, doğruluk, güzellik, hakikat gibi şeylerin Kur'an'dan evvel gördüğü vücudlarının, aslında Kur'an'ın ezelden gelen tereşşuhatı olduğunu söylesek ne kusur iktiza eder? Yani belki de "Kur'an'la gelmedi!" dediği şeylerin tamamı ezelde Kur'an'la takdir edilmiş şeylerdir. Bunların dünyadaki tezahürleri, Kur'an'ın cismaniyet âlemine nüzûlünden evvel olsalar bile, özlerinin yine Kelam-ı Ezelî ile tesbit edilmiştir. Sokrates'in Savunması'nda geçen "Bilmek öğrenmek midir hatırlamak mıdır?" sorgulamasına girmeyeceğim burada. Oraya girersek yazı uzar. Fakat belki de mahluk olan insanda bunların varlığı zaten Kelam-ı Ezelî'de Allah'ın ona öyle buyuracağından dolayıdır. Zira mahlukat dediğimiz ömürlü şeylerin anlamlarının yaslandığı yer ilm-i İlahîdir. İlm-i İlahî'nin mahlukat gibi, hâşâ, ömrü yoktur. O zamandan aşkındır. Cenab-ı Hakkın ilmi zamandan aşkın olduğu gibi kelamı da zamandan aşkındır. Zamanlı herşey ondan illa küçüktür.
"Kur'an'da kendisinden önce söylenmemiş hiçbir hakikatin olmadığını açık yüreklilikle söyleyebilirim..." demesine de bir 'acaba' diyelim ki, böyle bir hükmü vermek, bütün zamanlarda söylenmiş bütün hakikatlere hâkim olmakla mümkündür. Sonra Kelamullahtaki beyanın bütün anlam tabakalarını da zaten kuşatmış olduğunu, farkında olduğunu, anlıyor olduğunu iddia etmekle, ikisi karşı karşıya konulup, 'söylenmemiş hiçbir hakikatin olmadığı' herzesi savrulabilir. Yani İslamoğlu'nun bu iddiasının arkasında büyük bir 'çokbilmişlik kibri' bulunmaktadır. Kimse, ne bütün zamanlardaki bütün hakikatlere hâkim olabilir, ne de Kelam-ı İlahî'nin bütün mana tabakalarına aşina olduğunu söyleyebilir. Hâşâ, haddini bilen bunu iddia etmez, nâdânlar elbette serbesttir. Mürşidim, bu nâdânlığı, Ayetü'l-Kübra'da şöyle tesbit eder: "(...) Belki kâinatı ihâta edecek ve âhireti görecek ve hadsiz zamanın her tarafını temaşâ edecek bir nazar lâzımdır, tâ o gibi nefiyler ispat edilebilsin."
Her neyse. Benim gibi bir cahilin bu konuya tastamam bir cevap vermesi beklenemezdi. İlmi kifayet etmezdi. Fakat, o Rahman u Rahim, incir çekirdeğinden incir ağacı yaratmak şânında olduğu gibi Ahmed'den de böyle cevaplar yaratabilir. Ben de yukarıda dilim döndüğünce İslamoğlu'nun söylemindeki tuzağa dikkat çektim. Hidayetimi Hüda'dan dilerim. Mustafa İslamoğlu örneği hepimiz için bir ibrettir. Bir derstir. Güya, hâşâ, Kur'an'ın büyüklüğünü göstermek için hadislere saldırıyla başlayan sapkınlık en ahirinde Kur'an'ı da mahlukattan küçük görmeye varmıştır. Hâtimemizin de imanla olması için Rabbimize çokça dua edelim. Vesselam.
20 Temmuz 2026 Pazartesi
Darwin'le Bediüzzaman hangi konuda anlaşamaz?
"Papaz Thomas Robert Malthus, 'Nüfus İlkesi Üzerine Bir Deneme (Essay on the Principle of Population, 1798-1803)' adlı çalışmasında, denetlenemeyen nüfusun geometrik bir dizi olarak, geçim kaynaklarının ise aritmetik bir dizi şeklinde arttığını ve rakamları çok az tanıyanların bile bu ikisi arasındaki farkın büyük olacağını anlayabilecekleri sonucuna varmıştı. Başka bir deyişle; nüfus artışı yiyecek artışından fazla olduğunda, kaynaklar için rekabet giderek şiddetlenir ve bu rekabet içinde daha hızlı, güçlü, dayanıklı ve kurnaz olanların yaşama ve üreme şansı artar. Kaynaklar üzerinde 'türlerin savaşmasıyla' sonuçlanan 'nüfus baskısı anlayışı, Darwin'e, kesin sonuca götüren bulmaca parçasını vermiştir. Malthus bu ilkeyi toplumsal değişime uygulamıştı. Darwin ise ilkeyi bitki ve hayvanlara uygulamıştır. 1838'de artık doğal bir ayıklama yoluyla oluşan evrim kuramı sahibiydi: Tür nüfusları, yüksek üreme hızlarına rağmen bireyler kaynaklar için çatışırken ortaya çıkan yüksek ölüm oranlarıyla denetim altında tutulur ve çevrelerine en iyi uyum gösterenlerin yaşama ve üreme şansları daha fazla olur..."
Ancak elbette teori dediğiniz şey şişede durduğu gibi durmuyordu. Sahada ister-istemez bazı sınamalara tâbi tutuluyordu. (Çünkü, saha, kuram gibi hayalgücünden değil, gerçeklikten beslenir.) İşte, bu sınamalardan birisine, Melikşah Sezen Hoca'nın Eşref-i Mahlukatı Anlamak eserinde, şöyle bir iktibasla dikkat çekiliyordu:
"(...) Çeşitliliğin altında yatan temel, Charles Darwin'den bugüne, biyologların başını ağrıtmaya devam ediyor. 'Türlerin Kökeni' adlı eserinde Darwin bir 'Irksama (Divergence) İlkesi' önermişti; ama bu anıtsal eserde; Irksama İlkesi'nin, Darwin'in asıl ilkesi olan 'Doğal Seçilim İlkesi'nin bir çıkarımı mı olduğu, yoksa bağımsız bir ilke olarak mı değerlendirilmesi gerektiği hususunda bir açıklık yoktur. Darwin'in kendisi bile bu noktada çelişkili düşünceler içerisindeydi. Çelişkinin kaynağı açık: Irksama (ya da farklılaşma/çeşitlenme) az sayıda birimden (türden) daha çok birimin çıkması anlamını taşırken, seçilim (ister doğal olsun ister yapay) çoktan az sayıya inmek demektir. Bu iki kavram özünde çelişkilidir ve hiçbir beyin jimnastiği çelişkinin etrafından dolanamaz. Uzlaştırılamayacak iki şeyi uzlaştırma çabalarının günümüz biyologlarını böyle zorlamasına şaşmamak gerek..." Melikşah Hoca'nın bu iktibası yaptığı eseri de belirtelim: Addy Pross, Yaşam Nedir?, (çev. Raşit Gülek), s. 35.
Yani Darwin bize bir tür 'cem-i zıddeyn' öneriyor. Cem-i zıddeyn nedir? Zıtlıkları aynı şeyde birden kabul etmektir. Mesela benim şöyle demem gibidir: "Mehmed abi çok cömert bir insandır. Bir kibrit çöpünü dahi kimseyle paylaşmaz." Veya şöyle demem gibidir: "Selim abi kebabı çok sever. Bir ay aç kalsa yine de dönüp bakmaz." Böylesi cümleler işitmek/okumak herkese garip gelir. Çünkü ikinci cümle birincisinin tam zıttını söylemektedir. Mehmed abi sahiden ilk cümlede söylendiği kadar cömertse nasıl kibrit çöpünü dahi kimseyle paylaşmaz? Hiç olur mu öyle şey? Selim abi hakikaten kebabı çok seviyorsa nasıl olup da bir aylık açlıkla dönüp yüzüne bakmaz? Olamaz ki bu. Tezattır. İkinci cümlelerim 'hoşlanmazlığı' birinci cümlelerimse 'çok hoşlanmayı' imâ eder. Böyle cem-i zıddeyn sayılacak şeyler birarada bulunmaz. İnsanın mantığı böyle şeylere 'muhal' der.
Darwin de evrim teorisinde 'Irksama İlkesi' ile 'Doğal Ayıklanma İlkesi' dediği şeyleri aynı anda savunarak buna benzer birşey yapıyor. Bir yandan türlerin 'daha fazla tür olmaya çalıştığını/çeşitlendiğini' ilke olarak iddia ediyor, diğer yandan aynı türlerin 'en güçlüyü ayakta tutacak şekilde azalmaya çalıştığını' bize söylüyor. Doğal olarak bu iki iddiayı aynı anda kucağında bulanların da şunu sorması kaçınılmaz oluyor: "Abe Darwin efendi, bir karar veresin, türler çeşitlenmeye mi çalışıyor, yoksa azalmaya mı çalışıyor? İkisi birden olmaz bunların be ya!"
Benim bu noktada bir diğer itirazım da Bediüzzaman Hazretlerinin öğrettiği Kur'anî bir hakikatten kaynaklanıyor. Nedir? Şudur: 'Doğal Seçilim/Ayıklanma İlkesi' denilen iddia-yı meşkuk bize varlığın doğru bir resmini sunmamaktadır. Peki Bediüzzaman Hazretleri bunu nerede dilegetiriyor. Hemen iktibasımızı yapalım:
"Evet, en parlak bir mucize-i san'at-ı Samedâniye ve bir harika-i hikmet-i Rabbâniye olan hayatı kim vermiş, yapmış ise, rızıkla o hayatı besleyen ve idâme eden de Odur, Ondan başkası olmaz. Delil mi istersin? En zayıf, en aptal hayvan, en iyi beslenir (meyve kurtları ve balıklar gibi). Hem en âciz, en nazik mahlûk, en iyi rızkı o yer (çocuklar ve yavrular gibi). Evet, vasıta-i rızk-ı helâl iktidar ve ihtiyar ile olmadığını, belki acz ve zaaf ile olduğunu anlamak için, balıklarla tilkileri, yavrularla canavarları, ağaçlarla hayvanları muvazene etmek kâfidir."
Bakınız burada Bediüzzaman Hazretleri evrimin "Güçlü olan ayakta kalır!" iddiasına temelden bir tenkid getiriyor. "En zayıf, en aptal hayvan, en iyi beslenir!" diyor. Bu ne demek? "Doğal Ayıklanma İlkesi biraz masala benziyor!" demek. Kainattaki gerçeklik böyle değil. Cenab-ı Hak hayatı bu kanunla hayatta tutmuyor. Belki bazı lokal alanlarda bu tarz tezahürler görünüyor olabilir. Daha güçlü bir aslan daha zayıf bir aslanı sürüden kovalıyor görünebilir. Ancak bu şekilde cereyan etmeyen büyük bir düzen de var. Bedeninin zayıflığı itibariyle hayata tutunması çok müşkül görünen öyle canlılar var ki, Hazret-i Hüda, onların türlerine büyük bereketler bahşediyor. Rızıklanmaları o güçlü hayvanlardan bile daha kolay oluyor. Aslanlar on günde bir yiyecek buluyorlarsa bunlar yiyeceklerinin içinde yaşıyorlar. Yani, Kur'an'ın da öğrettiği üzere, Hüda'nın rahmeti 'zayıfın elenmesine' değil 'özel rahmet tecellileriyle hayatta tutulmasına' bakıyor. O yüzden Ankebût sûresinin 60. ayetinde buyruluyor: "Nice canlı var ki rızkını sırtında taşımıyor; onları da sizi de besleyip barındıran Allah'tır."
Sonuç olarak şunun da altını çizmeliyiz ki: Evrim teorisi sadece 'insanın yaratılışını anlatan' ayetlerle çelişmiyor. Ya? Daha fazlası da var. Evet. Evrim teorisi bizim Kur'an'dan öğrendiğimiz Allah'ın rahmetiyle, rezzakiyetiyle, tasarrufuyla da uyumsuzluklar taşıyor. O nedenle evrim teorisiyle beyni yıkanmış insanların âlem telakkisi de Kur'an'ın öğrettiğiyle uyum içinde olmuyor. Daha determinist bir varlık algısıyla şekilleniyorlar. Evet. Ahmed Kavlak Hoca'nın güzel bir sözü var: "Evrim teorisi biyoloji değil felsefedir!" Ben de aynen katılıyorum. Bu felsefeyi elsiz-ayaksız yalayıp yutanlar düşünsünler artık: Gayrı kalplerindeki iman ne hale gelir/gelebilir?
18 Temmuz 2026 Cumartesi
Haluk Levent'in AHBAP'ları ne zaman "Yaşasın şeriat!" der?
Bu bahsi bir mecliste müzakere ettik bazı arkadaşlarla. "Şeriattan nasıl delil olur?" diye tartıştık. Şöyle bir mana tebarüz etti sonuçta: "Beşerî hukuk kaç asır daha ıkınırsa ıkınsın İslam'ın pir u pak fıkhı kadar kemalde bir yasa sistemi ortaya koyamaz. Tedbir itibariyle de koyamaz. Müeyyide itibariyle de koyamaz. Özellikle çocuk cinayetlerinden sonra sosyalmedyada kopan 'Kısasta hayat vardır!' fırtınaları bu hakikatin bariz ispatıdır."
Evet, beşer, kendi aklını vahyin önüne koyup kurduğu düzenle bizzat kendisini cendereye almıştır. Allah'ın vâzettiği nizamın üstünde bir nizamı İsviçre'den, İlgiltere'den, İtalya'dan, Fransa'dan, bilmem nereden dilenen devletler-hükümetler müzmin suçlara çare bulamamaktadırlar. Bundan mütevellid 'aydınlanmacılığın' dine üstenci bakışı artık epeyce kırılmıştır. Kibrinin şevketi baya baya sönmüştür. Çünkü karşı teşebbüsleri epeyce boşa düşmüştür. Yine de bundan dersini çıkarmaz. Hâlâ 'değiştire değiştire' bir kemale ulaşacağını sanır.
Haluk Levent'in AHBAP'ları meselesinde de ben bu hakikatin bir ucunu görüyorum. Nasıl? Mesela: Olayın mağduru(!) olan bu ahbaplardan hangisinin kapağını azıcık kaldırsanız size şöyle birşey söylüyor: "Geçmişte dolandırıcılık yaptığını bilmiyordum!" Veya diyorlar: "Geçmişte hırsızlık yaptığını duymamıştım."
Yani, sözlerine inanırsanız, kandırılan insanların büyük çoğunluğu Haluk Levent'in geçmişte yüz kızartıcı suçlardan mahkemelere düştüğünden haberdar değiller. Hapis yattığını bile bilmiyorlar. Bu da şunu gösteriyor:
Beşerî hukukun yaptırımları 'unutulmaya müheyya' içeriklere sahip. İsterse beş banka soymuş olsun, araya birazcık zaman girince, insanlar o kişizadeye tekrar güvenebiliyorlar. Zira zâhirine bakıldığı zaman 'daha önce suç işlediği' anlaşılmıyor. Ancak sabıka kaydına bakacaksınız da... Uzun hikâye. Fakat şeriat-ı Ahmediye'de bu işe güzel bir çözüm bulunmuş. Eğer bir insan hırsızlık gibi bir suça girerse (Elbette bu hırsızlığın derecesi de fıkıhta ayrıca değerlendiriliyor. Yani her hırsızlık hemen el kesmeyle cezalandırılmıyor) onun eli hem bir 'müeyyide' hem de bir 'tedbir' olarak 'kesiliyor.' Peki 'müeyyideyi' anladık da 'tedbir' nasıl oluyor?
İşte onun cevabını Bediüzzaman Hazretleri İlk Dönem Eserleri'nde şöyle veriyor:
"(...) Had ve ceza, emr-i İlâhî ve adalet-i Rabbaniye namına icra edildiği vakit, hem ruh, hem akıl, hem vicdan, hem insaniyetin mahiyetindeki lâtifeleri müteessir ve alâkadar olurlar. İşte bu mânâ içindir ki, elli senede bir ceza, sizin hergün müteaddit hapsinizden ziyade bize fayda veriyor. Sizin adalet namı altındaki cezalarınız, yalnız vehminizi müteessir eder. Çünkü biriniz hırsızlığa niyet ettiği vakit, millet, vatan maslahatı ve menfaati hesabına cezaya çarpılmak vehmi gelir. Yahut insanlar eğer bilseler ona fena nazarla bakarlar. Eğer aleyhinde tebeyyün etse, hükûmet de onu hapsetmek ihtimali hatırına geliyor. O vakit yalnız kuvve-i vâhimesi cüz'î bir teessür hisseder. Hâlbuki nefis ve hissinden çıkan—hususan ihtiyacı da varsa—kuvvetli bir meyelân galebe eder. Daha o fenalıktan vazgeçmek için o cezanız fayda vermiyor. Hem de emr-i İlâhî ile olmadığından, o cezalar da adalet değil. Abdestsiz, kıblesiz namaz kılmak gibi battal olur, bozulur. Demek, hakikî adalet ve tesirli ceza odur ki, Allah'ın emri namıyla olsun. Yoksa tesiri yüzden bire iner. İşte bu cüz'î sirkat meselesine sair küllî ve şümullü ahkâm-ı İlâhiye kıyas edilsin. Ta anlaşılsın ki, saadet-i beşeriye dünyada adaletle olabilir. Adalet ise, doğrudan doğruya Kur'ân'ın gösterdiği yol ile olabilir."
'El kesme' cezasının bir de şöyle tedbir yönü var: Böyle bir arsızlığı işleyerek elini adalete kaptırmış insan bir nevi 'mimlenmiş' oluyor. Yani daha ilk nazarda 'elinin yokluğu' ile karşısındakinin zihninde bir şimşek çaktırıyor. "Bu adamın eli niye kesik?" Mesela: Zemahşerî'nin, rıhle yaparken donma tehlikesi atlattığı için, bir elinin hekimler tarafından kesildiğini okumuştum. O âlim, bu vaziyetinden dolayı hırsız sanılacağını bildiğinden, "Elinin kesilmesi bir sağlık tehlikesi nedeniyledir!" diyen bir belgeyle gezermiş. Gittiği yerlere önce onu gösterirmiş ki insanlar suizan etmesinler. İşte, tıpkı misalde olduğu gibi, Haluk Levent'in de geçmişteki suçları nedeniyle eli kesilmiş olsaydı, dolandırmak için müracaat ettiği insanlar 'acaba' diyeceklerdi. Hemen zâhirinden geçmişte girdiği suçları anlayacaklardı. Veya en azından araştıracaklardı. Bu da tuzağa düşürmesini güçleştirecekti. Lakin modern hukukumuz herşeyi çok biliyor. Hırsızların bir yerine zarar gelmesine izin vermiyor. Böylece hapiste dinlenip çıktıktan sonra kem sanatlarına kaldıkları yerden devam edebiliyorlar.
Her neyse. Yazıyı uzatmayalım. Yukarıdaki metnin devamında Bediüzzaman Hazretlerinin söylediği şu önemli cümleleri iktibas ederek bahsi bitirelim: "Eğer beşer çabuk aklını başına alıp adalet-i İlâhiye namına ve hakaik-i İslâmiye dairesinde mahkemeler açmazsa, maddî ve mânevî kıyametler başlarına kopacak, anarşilere, Ye'cüc ve Me'cüclere teslim-i silâh edecekler diye kalbe ihtar edildi."
14 Temmuz 2026 Salı
Domuz yağından pastayı hilal şeklinde süslemek
Bir tartışmayı doğru kavramlar üzerinden yürütmediğinizde yolunuz bir türlü doğruya çıkmıyor. Yeni anayasa tartışmalarını da doğru ıstılahlar üzerinde yürütmeye ihtiyaç var bence. Birinci adım: Türkiye'nin 'sivil bir anayasaya' ihtiyacı yok. Ya? Şer'-i Şerif merkezli bir anayasaya ihtiyacı var. Bu anayasanın sivil olması da şart değil. Sivil olmasını neden anıyoruz peki? Çünkü demokratik bir ülkede demokrasiden başka bir yolla anayasa değiştirmek mümkün değil. Aslında mümkün de... Bu yol sistemin kendisine göre illegal sayılıyor. Şimdiye kadar yönetildiğimiz darbe anayasalarının hiçbiri sivil değildi mesela. Fakat şu günlere onlarla geldik. Bir şekilde varoluşumuzu sürdürdük. İyi günler geçirmedik doğrusu. Fakat yokolmadık da.
Ben, standart bir sünni müslüman olarak, anayasanın nasıl bir yolla 'geçerlilik' kazandığından ziyade, o anayasanın İslam'la ilişkisi üzerine yoğunlaşmam gerektiğini düşünüyorum. Zira 'demokratiklik' veya 'siviliyet' en azından manevî sahada benim için yeterli meşruiyeti oluşturmuyor. Türkiye'de "Faiz serbest mi olsun yasak mı?" diye referandum yapılsa; referandum sonucunda da, muhtemeldir ya, "Serbest olsun!" seçeneği daha yüksek oy alsa; bu karar sapına kadar 'demokratik' olur ama bu demokratiklik onun haramlığını değiştirmez. Çünkü haramlar-helaller halkın oyuyla belirlenmez. Onları belirleyip bize haber veren Cenab-ı Haktır. Ve hakikat ancak Hakkın buyurduğu şekilde sabit olur. En azından müslümanlar için itikad sahasında bu böyledir. Bir müslüman, ne denli sivil görünürse görünsün, harama 'Helaldir!' diyemez.
Halkın yüksek oranda İslam kodlarını koruduğu bir sosyolojide 'dindarlık' ile 'demokrasi' birbirine yakın görünebilir. Hatta, Türkiye gibi misallerinde, demokrasi savunusu otoriter-totaliter rejime karşı mücadele etmenin silahlarından birisi gibi istimal de edilebilir. Ancak, bu silahın kendi ayağımıza sıkmaması, sonuçların yine İslamiyete doğru götürür şekilde çıkmasıyla mümkün olur. Sözgelimi: AK Parti, sözcüsü Ömer Çelik'in mükerreren beyan ettiği gibi, laikliği muhafaza ederek yeni bir anayasa yapacaksa, bu anayasa teklifine müslümanların 'acaba' demek hakkı vardır. Çünkü siviliyet silahının istimali bu defa karşı tarafın altını oymaya değil tahkim etmeye yaramıştır. Yani, şimdiye kadar zorba rejimin dayatmasıyla uygulanan laiklik, görece dindar bir hükümetin manipülasyonuyla, artık 'sivil' bir mahiyet de kazanabilir. Bu mahiyeti kazanması dindarlar için elbette bir kazanç olmaz. Düpedüz kendi ayaklarına sıkmak olur. Zira artık laiklik 'zorba rejimin dayatmasıyla' değil, bizzat kendilerinin de sandıkta 'Evet' dediği, sivil bir seçimin meşruiyetiyle otoritesini sürdürebilir.
Laikliğin 'sivil bir anayasa' kremasıyla dindarlara yedirilmesi cidden büyük bir handikap olacaktır. Çünkü artık bizzat kendilerinin oylarıyla devletin omurgasını oluşturacaktır. "Bir dahaki anayasa seçiminde düzeltiriz!" gibi meçhule dönük bir umutla bu düzen devam ettirilirse, dikkat edelim, askerisini değiştirmek bu kadar sene süren anayasanın sivilini düzeltmek acaba kaç sene sürecektir? Acaba bir daha hiç gündem edilecek midir? Bence dindar seçmenin bu hususta da dikkatli olması lazım. 'AK Parti yapıyor' diye herşey doğru olmaz. Doğruyu-yanlışı önce Şer'-i Şerife uygunluğu/yakınlığı üzerinden okuruz.
Bir de şöylesi ikinci bir 'acaba' daha var bende: AK Parti'nin hukuki mevzularda gözünün yeterince açık olmadığını düşünüyorum. Böylesi işlere kim bakıyor bilmiyorum. O kadar ilgili değilim. Lakin gerek 'İstanbul Sözleşmesi' gerek 'Başıboş Köpek Sorunu' gibi başlıklar beni AK Parti'nin hukuka bakışı konusunda şüpheye itti. Normalde, dindar bir hükümetin, yeni bir yasa çıkarırken/alırken önce Şer'-i Şerife bakmasını beklerim ben. İslam hukuku muktesebatından yararlanmasını, oradaki tecrübeye mümkün olduğunca yakın bir şekilde, yeni uygulamalara başlamasını ümit ederim. Serde İslamcılık varsa sonuçta da 'Dört Mezhep Fıkhı'nın olması gerekir. Çünkü İslamcılık İslam'ın devletten kışkışlanmasına tepki olarak çıkmıştır. Fakat AK Parti'de işlerin böyle dönmediğini acı şekilde tecrübe ettiğimizi düşünüyorum. AK Parti yeni bir yasa çıkarırken, tıpkı sâbık dönem hükümetlerinin yaptığı gibi, Batılı normları esas alıyor. Onlara uygun adım yürüyor. Elbette CHP döneminde yapıldığı gibi en otoriter-totaliter şablonları seçmiyor. Daha liberal bir yaklaşımla çalışmalarını yürütüyor. Lakin, sonuçta merkeze aldığı şey Allah'ın rızası olmadığı için, sonuçta ulaşılan şey de Allah'ın rızası olmuyor. Halk da razı gelmiyor.
Yani AK Parti'nin yapacağı 'sivil anayasa' yine liberal turpun/turpların yutulduğu bir anayasa olabilir. Başımıza İstanbul Sözleşmesi'nden beter işler gelebilir. AK Partili büyüklerimiz camilerde pek güzel aşr-ı şerifler okuyabilirler. Allah kabul etsin. Lakin hukukta İslam'ın üstünlüğünü pek idrak etmiş değiller. Süslerinin hilal şeklinde olmasına dikkat etseler de pastaya domuz yağı katıldığını farketmiyor gibiler. Nitekim İstanbul Sözleşmesi meselesinde bunu yaşadık. AB üzerinden gelen zokalar yutulmakta. Ve bu yutmakların en kem sonuçları aile üzerinde okunuyor. Öyleyse, hukuk meselesinde bu kadar bocalayan bir AK Parti'nin yapacağı sivil anayasa da benzeri zokalar yutabilir-yutturabilir, diye düşünüyorum ben. Belki suizan ediyorum. Ancak AK Parti son zamanlarda bu suizannı hakedecek epeyce tecrübe biriktirdi.
Hülasa: Yeni anayasanın 'sivil' olmasından ziyade 'şer'î' olması bizim lazımımız. En azından kalbinde Allah'ın rızasına açlık bulunanlar için durum böyle. O yüzden "Mutlaka sivil bir anayasamız olması lazım!" dayatmasıyla değil de "Mutlaka Allah'ın rızasına uygun bir anayasamız olması lazım!" mülahazasıyla anayasaya bakmalıyız. Aslında herşeye öyle bakmalıyız. Bence, anayasanın ilk dört maddesine dokunulmadıktan sonra, bu noktada umut vaadedecek bir gelişme gözükmüyor. Birilerinin gönlü illa edilir. Feministlerin gönlü edilir. İtperestlerin gönlü edilir. LGBT'cilerin gönlü edilir. Açılacak hürriyet koridorundan illa çapraz koşuya çıkanlar olur. Ancak bu koşuya birtek dindarlar çıkamaz. Onlar alan kaybetmeye devam ederler. Zira hâlâ devletle ilişkileri pamuk ipliğine bağlıdır. "Devletin dini din-i İslam'dır!" yazmamaktadır o anayasada.
Bilgiler Kitabı'ndaki söyleşisinde, Regis Debray, din-devlet ilişkisindeki ikiliğin kem sonuçlarına dair şunları söyler:
"Seküler iktidarın tinselliği ne kadar azsa tinsel iktidar sekülerliği de o kadar çoktur. Burada birleşik kaplar ilkesiyle karşı karşıyayız. Eğer seküler iktidar tinsel içeriğe sahip değilse tinsel iktidar seküler içerikleri üstlenir. Başka deyişle: Eğer devlet kutsaldan vazgeçerse kilise ve ruhban dindışına yönelir. Politik otoritenin düşüşü tinsel otoritenin politikleşmesiyle atbaşı gider. Eski Sovyetler Birliği uygun bir örnektir. Komünizm koşullarındaki dinsel devlet sekülerleşmeye tâbidir. Sonuçta ortadoks kilisesi günümüzün önemli bir seküler gücü olarak ortaya çıkıyor..."
Bu metin bana Bediüzzaman Hazretlerinin Birinci Meclis'e sunduğu şu beyanları hatırlatıyor:
"Şu inkılâb-ı azîmin temel taşları sağlam gerek. Şu meclisin şahsiyet-i mâneviyesi, sahip olduğu kuvvet cihetiyle, mânâ-yı saltanatı deruhte etmiştir. Eğer şeâir-i İslâmiyeyi bizzat imtisal etmek ve ettirmekle mânâ-yı hilâfeti dahi vekâleten deruhte etmezse, hayat için dört şeye muhtaç, fakat an'ane-i müstemirre ile günde lâakal beş defa dine muhtaç olan şu fıtratı bozulmayan ve lehviyat-ı medeniyeyle ihtiyâcât-ı ruhiyesini unutmayan milletin hâcât-ı diniyesini Meclis tatmin etmezse, bilmecburiyye mânâ-yı hilâfeti, tamamen kabul ettiğiniz isme ve resme ve lâfza verecek. O mânâyı idame etmek için kuvveti dahi verecek. Halbuki, Meclis elinde bulunmayan ve Meclis tarikiyle olmayan öyle bir kuvvet, inşikak-ı âsâya sebebiyet verecektir."
Bizim AK Parti'den talebimiz, Cumhuriyet'in tâ başında atılmış, aramızda inşikak-ı âsâya sebep olmuş, yanlış adımları 'din lehine' düzeltmesidir. Yoksa, din lehine düzeltmeyecekse, "Bizim de sivil bir anayasamız olsun!" diye özel bir talebimiz yoktur. Nihayetinde o da laik olacaktır ve zaten şu yaşadığımız da laikliktir. Bizi laiklikten kurtarmadıktan sonra zulmün adı 'askerî' olmuş, 'sivil' olmuş, ne değişir? Kabına bakıp durmamak lazım. İçindeki şerbetin şekerini yoklamak gerekiyor. Eğer Şer'-i Şerife uygunluk yerine Avrupa normlarına uygunluk kollanacaksa, ne diyelim, Allah sonumuzu hayretsin, vesselam.
10 Temmuz 2026 Cuma
Bir evrimperest kendi ayağına nasıl sıkar?
"Az bilim sahibini dinden eder!" derler. "Çok bilimse dindar eder." Gün geçmiyor ki şu hakikatin yeni bir nümunesini daha yaşamayalım. Bir evrimperestle münakaşa ettim ben de geçenlerde. 'Evrimperest' diyorum. Zira cidden onunla ilişkileri mü'minânedir. Yani mezkûr teorinin imanlı kullarıdır. Hem de, öyle-böyle değil, sebatkâr kullardır. Nice mantıksızlıklarını ortaya koysanız da dönmezler.
O arkadaş da tartışmanın bir yerinde bana yazdı ki:
"Bilim, yalnızca deneye dayanmaz, gözleme de dayanır. Bu tanımı geri çeviren hiçkimse bilimle ilgili konuşamaz. Bilimi inançlarına feda eden hiçkimse bilim adamı olamaz. 'Büyük Patlama' kuramı da gözlemsel yönü ağırlıklı bir kanıt omurgasına sahip olduğu halde ona hiç 'Bilim değildir' videosu yapmıyorsunuz. Çünkü kafanızdaki dinle çelişmiyor. İşinize öyle geliyor. Ama konu evrim olunca, binbir dereden su getirip, hatta bilimin tanımını değiştirip, bilimi kafanızdaki dine uydurmaya çalışıyorsunuz. Evrim bilimsel bir gerçektir ve gerçeği inkar etmek en büyük inkarcılıktır. Özet olarak: Evrimi değil, dini tartışın. Evrimin dine uygun olup olmadığını değil, dinin evrimle nasıl bütünleştirilebileceğiyle ilgilenin. Bunu yapan çok müslüman var. Her müslüman sizin gibi gerçeği inkar etmeye çalışmıyor..."
Ben de cevaben yazdım:
"Evet. 'Büyük Patlama' teorisi de kesin değildir. 'Çoklu Patlama' gibi başka alternatifleri vardır. İlerleyen yıllarda daha farklı 'varlığa çıkış' teorileri ortaya atılabilir. Bunların tamamı da bazı gözlemlere dayanabilirler. Müslümanlar da, eğer nasslarıyla çelişmiyorsa, onları, davalarını desteklemek için 'yan deliller' olarak istimal edebilirler. Fakat, dikkat ediniz, davalarının esasâtını asla böylesi 'sezonluk' teorilere yaslamaz müslümanlar. Bunlar sadece yan delil mesabesindedir. O günün bilim yaklaşımına göre üretilen argümanlar İslam tefekküründe 'destekleyici' olarak sevkedilir ancak. Fazlası değil. Biz bu yüzden Büyük Patlamaya da kesinlik atfetmiyoruz. Sadece nasslarımızla çelişmediğinden dolayı istimal ediyoruz. Yoksa 'Kesin olmuştur!' topuna onda da girmeyiz. Buna hiçbir mecburiyet hissetmeyiz. Biz sadece nasslarımızın inanmamızı istediği şeye inanırız. Evrime inanmak zorunda da değiliz. Çünkü tecrübe edilemiyor. Sadece 'mış gibi' yapılıyor. Üstelik şu nokta önemlidir: Evrimperestler, kendileri dışında herkesin evrimi konuşmasını yasaklıyorlar, sonra da yaptıklarına bilim diyorlar. Bu da biraz garip duruyor açıkcası. Evrim konusunda sadece evrimciler konuşacaksa bunun tenkidi nasıl yapılacak? 'Düzdür!' diyenlerin sadece dünya hakkında konuşmasına izin verilirse 'Yuvarlaktır!' diyenler nasıl hakikati duyuracak?"
Bu cevabım üzerine o da şöyle yazdı:
"Evrim yerçekimi yasasından bile daha fazla geçerli bir yasadır. Yalnızca canlılarda değil herşeyde vardır. Bu yasayı açıklamak için ortaya atılan Darwin'in doğal seçilimle evrim kuramı da geçen yüzelli yılda kendini yeterince kanıtlamıştır. Yalnızca gözlemsel değil deneysel kanıtlara da sahiptir. Biraz literatür görmüş herkes tecrübe temelli kanıtların da olduğunu bilir. Çok rahat dökerim bunları gerekirse. Gerçekle olan savaşınızda cahilliğinizden başka silahınız yok."
Halbuki bu cevabı benim cahilliğimi değil kendi cahilliğini ortaya koyuyordu. Neden? Şöyle arzettim:
"Evrimperestlerin evrime tıpkı bir din gibi iman etmesi bizim için yeni birşey değil. Alışığız. Fakat, işte, aynı soruna geliyoruz: Bilim adamlarının dahi kesinlik atfetmediği şeylere siz evrimperestler kesinlik atfediyorsunuz. Mesela: Misal olarak verdiğiniz yerçekimi kanunu. Yerçekimi kanunu da 'kesin' değil. Einstein'a sorarsanız 'yerçekimi yasası' diye birşey yok. Ona göre yaşadığımız şey uzayın bükülmesinden ibarettir. Yerçekimi bizim bunu okuyuş şeklimizdir. Yani yorumumuzdur. Yoksa kütleler arasında çekim kuvvetini açıklayacak bir 'iplik' henüz bulunamamıştır. O yüzden Einstein kütlenin uzayı çukurlaştırdığını, yerçekimi olarak okunan şeyin de, bu uzay-mekan bükülmesinin sonuçları olduğunu söyler. Siz 'Evrim yerçekimi yasası kadar kesindir!' derken aslında tanrınızın altını boşaltmış oldunuz. Bilimadamlarının kesinliğini tartıştığı birşeyi evrime nisbet ettiniz. Boom! Bizzat kendi ayağınıza sıktınız yani. Ancak burada yerçekiminin şu hakkını verelim: Yerçekimi iddiası her an tecrübe edilebilen bir gözleme/deneye dayanıyor. Yeterli yakınlık mevcutsa, uzayda, kütleli cisimler birbirlerine doğru (veya az kütleliler çok kütlelilere doğru) hareket ediyor. Ancak evrimin dayandığı böyle bir olgu var mı? Hayır. Evrimperestlerin dayandığı tek şey koltuklarının arkası. Tecrübe edilebiliyor mu? Yok. Peki bilinen tarih içinde kayda alınmış bir türden türe geçiş tecrübesi var mı? Yok. Eee, ne var, illa masallar var. Tamamı evrimperestlerin yorumlarından ibaret. Dolayısıyla ortaya çıkan cehalet size aittir."
Görüldüğü üzere bu münazarada birşey kendisini tebeyyün ettiriyor. Evrimperestler 'olgu' ile 'yorum'u birbirinden ayıramama hastalığıyla muzdaripler. Bu da elbette, sandıklarının aksine, bilimsel meselelerde papağan seviyesinde olmalarından kaynaklanıyor. Yani Batılı efendileri ne sufle verirse onu burada ötüyorlar. 'Kütleli cisimlerin birbirlerine doğru hareketlerinin' olgu fakat 'yerçekimi yasası' denilen şeyin sadece yorum olduğunu bilemiyorlar. Bir olgunun birden fazla yorumu olabilir. Bunların hiçbiri de doğru çıkmayabilir. Veya bunlar o olgunun farklı parçalarında işe yarar görünebilirler. (Tıpkı, makro düzeyde Newton fiziğinin, mikro düzeyde ise Kuantum fiziğinin işe yarar görünmesi gibi.) Fakat hiçbir yorumun 'nihaî sonuç' olduğunu bilimden gerçekten anlayanlar iddia etmezler. Zira her zaman o yorumun üstünde bir bakış açısına sahip daha başkası ortaya çıkabilir. Bilim yolculuğu aslında budur. Bilim parçadan parçaya yolculuktur.
Sonrasında tarafıma yeni bir cevap yazılmadı. Tartışma sürerse onların içeriğini de buradan paylaşmayı siz değerli okurlarıma bir borç bilirim. Çünkü böyle münazaraları bir ölçüde kendi bilgimi sınamanın da yolu olarak görüyorum. Mevlam doğrunun yardımcısıdır. Onun inayetiyle doğruya hidayet olunuruz inşaallah. Ve's-selamün aleyküm ve rahmetullah.
5 Temmuz 2026 Pazar
Deniz'i öldürmeye değil kurutmaya taraftarım!
Fıkradır. Anlatılır. Nasreddin Hoca merhum birgün evde tesbih çekiyormuş. Hanımı gelip sarsmış: "Hoca, hoca!" demiş. "Kalk! Senin Karakaçan firar etmiş." Hoca'nın da keyfi kaçmış tabii. Kalkıp eşeğini aramaya koyulmuş. Fıkra o ya. Yolda Profesör Dalâl Tamkör'e rastlamış. O da "Hazır yakalamışken evrenin kaotikliğinden, evrimden, ateizmden felan bahsedeyim Hoca'ya!" diye düşünmüş. "Belki bu defa imanını çalarım!" Halbuki Hoca'nın imanını çalmak göle maya çalmaktan zor. Maşaallah. Neyse. Soru-cevap derken epey bir kafası ütülenmiş bizim Nasreddin Hoca'nın. Dönmüş evine gelmiş. Hanımı sormuş: "Hoca, buldun mu eşeği, ne oldu?" Cevap yok. Tesbih çekiyor yine. Ahıra bakmış. Eşek yok. Tekrar Hoca'yı sıkıştırmış: "Ah şaşkın Hoca, madem bulamadın daha eşeği, neye dönüp şükredersin?" Hoca, hiç tesbihi bırakmadan, cevap vermiş: "Hanım, hanım; biz bir eşeği kaybediyoruz da, şükrü bırakıp şekvaya başlıyoruz. Halbuki dışarıda imanını kaybedenler var, kayıplarının farkında bile değiller, dönüp aranmıyorlar hiç! Onları bulunca eşeğimin kaybından razı oldum. Sen de Hazret-i Mevlaya çok şükret ki öyle e... olmadık."
Bu da mizah. Herşeyin, tıpkı meşrutiyet gibi, 'meşruası' var. Evet. Hürriyetin de şer'îsi var. Bediüzzaman Hazretleri şer'î olmayan hürriyete 'şeytanın istibdadı' diyor hatta. O yüzden 'neyin özgürlük diye satıldığına' da dikkat etmek gerek. Sözgelimi: Bu modern zaman meddahlarına, ahirzamanın standupçılarına, elsiz-ayaksız teslim olursak, bir 'sınırsız hürriyet' verirsek, döner yedi ceddimize söverler, sırf kendileri gibi denî birileri gülecek diye, birşey diyemez oluruz. Üstelik dediğimin bir tık ilerisinde şu var: Gençler arasında prim yapan tek metâ 'ciddiyetsizlik' olur. Yani kimseyle oturup konuşamaz hale geliriz. Zira nasihatin de tesir edebilmesi için muhatabında ciddiyetin bulunması gerekir. Herşeyin tesiri ciddiyetle mümkündür. Ciddiyeti olmayanla yürünmez. Ciddiyeti olmayanla iş yapılmaz. Ciddiyeti olmayana emanet verilmez. Ciddiyeti olmayanı bakkala bile gönderemezsiniz. O derece.
Bununla ilgili de bir hatıram var. Evet. Lisede 'Ahmed' isminde bir arkadaşım vardı. Aslen Sivaslıydı fakat ailesi Ankara'da yaşardı. Muzipliğiyle meşhurdu. Bu muzipliğinin bir tarafı da insanların konuştukları sözcüklere 'komik yan anlamlar yüklemek' üzerine şekillenirdi. İşin edebsizliğe de vardığını tahmin edersiniz. Namazsız-abdestsiz bir çocuk değildi amma bu kötü huyu vardı. Bir cuma namazı çıkışında düşünceli görünce sormuştum: "Ne oldu?" Dedi ki: "Benim bu kötüye çekme işini bırakmam lazım." Hayret ettim tabii. Öğrencilikten daha ziyade mesleği gibi birşey. "Neden?" diye üsteledim. "Camide bir ermişe falan mı denk geldin?" Düşündüğüm gibi değilmiş. Duyduğu herşeyi komik-kötü yan anlamlara yormak öyle pis bir meleke kesbetmiş ki hoca hutbe verirken bile aklına onlar geliyormuş. Daha imanını kaybetmediği için de endişeliymiş. Çarpılmaktan korkuyormuş. Vaaay.
Buradan şuraya geçeceğim: Her fiil/eylem tekrar edildikçe, üzerine düşüldükçe, dikkat kesildikçe, alışkanlığa dönüşüyor. Alışkanlıklar da âdeta sunî birer fıtrat halini alıyorlar. Uzun süre su içmeyen insan ölür. Bedeni bunu kaldıramaz. Çünkü su içmek fıtrattandır. Fakat, kem madde bağımlıları da, uzun süre alamadıklarında, tıpkı çok ihtiyaçları olan birşeyi almamışlar gibi tepki verirler. Bazıları bu 'yoksunluk krizleri' sırasında ölürler hatta. Yani vücud alıştığı o şeyin yokluğunu kaldıramaz. O nedenle bu derece bağımlılara uyuşturucu birden bıraktırılmıyor. Önce aynı etkiyi yapan ilaçlarla alışkanlığı zayıflatılıyor. Dozaj düşürülüyor. Sonra kesiliyor. Zira tekrar ettiğimiz her fiil bizde bir yola dönüşüyor. Artık hep orayı kullanıyoruz. Beynimizin içinde 'düşünme yolları' oluştuğu gibi bedenimizde de 'amel yolları' oluşuyor. O yüzden zaten Bediüzzaman Hazretleri 2. Lem'a'da şöyle diyor:
"Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırıyor."
Örneklerinden birisini de alıntılayalım: "Hem meselâ, farz namazını kılmayan ve vazife-i ubudiyeti yerine getirmeyen bir adamın, küçük bir âmirinden küçük bir vazifesizlik yüzünden aldığı tekdirden müteessir olan o adam, Sultan-ı Ezel ve Ebedin mükerrer emirlerine karşı farzında yaptığı bir tembellik, büyük bir sıkıntı veriyor. Ve o sıkıntıdan arzu ediyor ve mânen diyor ki, keşke o vazife-i ubudiyeti bulunmasaydı! Ve bu arzudan, bir mânevî adâvet-i İlâhiyeyi işmam eden bir inkâr arzusu uyanır. Bir şüphe, vücud-u İlâhiyeye dair kalbe gelse, kat'î bir delil gibi ona yapışmaya meyleder; büyük bir helâket kapısı ona açılır."
İşte lâubalilik de böylesi berbat bir alışkanlıktır. Bugün 'komedyen olma sevdasıyla' kimi gençlerimiz bazı 'mutfak'larda pişirilmektedir. Bu mutfaklarda ne alınıp ne satılmaktadır? Daha dikkatli bakmak gerektiğini düşünüyorum. Zira bu gençlerdeki lâubaliliğin kem tezahürlerini sıklıkla görmeye başladık. Sonuncusu Deniz Göktaş. Fakat Göktaş'ın ilk olmadığı malum. Üstelik aşılanan bu alışkanlığın arkasında büyük bir destek de var. Neden? Çünkü o 'alaycılık' sayesinde 'ciddiyetle' yapılamayacak şeyler yapılabiliyor. Ciddiyetle söylense ciddi ciddi cevap alacak şeyler fısıldanabiliyor. Bir de şu oluyor bence: Hayatı böyle lâubalilikle tartmaya alışmış gençler için hiçbirşeyin çok bir önemi/değeri kalmıyor. Yazık. Sokakta çok rastladığım için burada da anmaktan çekinmeyeceğim. Birbirlerinin mübarek annelerine söverek gülüşen gençlere rastlıyoruz. Halbuki bizim neslimizde bunun için cinayet işlenirdi. Annesine sövülünce pişmiş kelle gibi sırıtan gençten ne tür bir 'vatan müdafaası' bekleyebilirsin? Ne şekilde ciddi birşey yapabilirsin? Kalbinde mübarek annesi için gayrete gelecek kadar bile hiss-i ulvî kalmamış. Öyle iğdiş edilmiş. Mahvolmuş.
Hülasa: Deniz Göktaş'ı almakla mesele çözülmüyor aslında. Çünkü bataklık kurutulmuş olmuyor. Sivrisinek kovalanmış oluyor sadece. Halbuki Ebu Leheb'in elini kırmak çözüm değil. Ebu Leheb'in eli yine iyileşir. Mümkünse Ebu Leheb'in elini kurutmak lazım. Ki tekrar hayırsızlık yaşanmasın. Şol sebebden Göktaş'ın yetiştirildiği 'mutfak' mizah faaliyetlerine bakılmalıdır. Oralarda gençler, kendilerine ne vaadedilerek, ne yöne doğru yetiştiriliyor, bir dikkat kesilmeli. Daha arkası da gelecek gibi çünkü.
Yine Üstad Hazretlerinin 'İttihatçıların lâubaliliği' ile 'Tek Parti Dönemi lâubaliliği' arasında kurduğu ilgiyi hatırlamadan geçemiyorum:
"Evet, Hürriyetçilerin ahlâk-ı içtimaiyede ve dinde ve seciye-i milliyede bir derece lâubalilik göstermeleriyle, yirmi-otuz sene sonra dince, ahlâkça, namusça şimdiki vaziyeti gösterdiği cihetinden, şimdiki vaziyette de, elli sene sonra bu dindar, namuskâr, kahraman seciyeli milletin nesl-i âtisi, seciye-i diniye ve ahlâk-ı içtimaiye cihetinde ne şekle girecek, elbette anlıyorsunuz. Bin seneden beri bu fedakâr millet, bütün ruh u canıyla Kur'ân'ın hizmetinde emsalsiz kahramanlık gösterdikleri halde, elli sene sonra o parlak mâzisini dehşetli lekedar, belki mahvedecek bir kısım nesl-i âtinin eline elbette Risale-i Nur gibi bir hakikati verip, o dehşetli sukuttan kurtarmak en büyük bir vazife-i milliye ve vataniye bildiğimizden, bu zamanın insanlarını değil, o zamanın insanlarını düşünüyoruz..."
İşte biz, maalesef, Bediüzzaman Hazretlerinin tahayyülünden ürktüğü o zamanları yaşıyoruz. O nesli görüyoruz. Artık tebliğde ne denli sanatlı/hakikatli olduğumuzun da bir değeri kalmıyor. Zira tebliğin tesiri için de ciddiyet lazım. "Lâkaydâne ve ihmalkârâne müsbet bir iş görülmez." Ne diyelim? Hüda bize tekrar rüştümüzü, ciddiyetimizi, asaletimizi ilham eylesin. Âmin.
28 Haziran 2026 Pazar
Allah'ın 'sevinmesini' anlamaya çalışırken dikkat edilmesi gerekenler
İnsan, Allah'ı 'anlamanın' bir yoludur, ama 'sınırlandırmanın' yolu değildir. Yani, biz, üzerimizdeki sanatına bakarak Cenab-ı Mevla'yı anlamaya çalışabiliriz, fakat sınırlarımızı Ona taşıyamayız. 'Teşbih' tefekkürün kapısıdır, eyvallah, fakat 'tenzih' de tefekkürün yegane sıhhatidir. Hak Teala ve Tekaddes Hazretlerini düşünürken teşbih-tenzih arasındaki dengede kalabilmek, tefhim için lazım geldiğinde dikkatle temsile-teşbihe, lakin sapıtmamak içinse daima takdise-tenzihe başvurmak elzemdir. (Tıpkı kullukta 'havf-reca/korku-ümit' dengesini korumak gerektiği gibi. Fazla korku yeise düşürür. Fazla ümitse ucba...) Hem zaten şu teşbih; esmasını, sıfatlarını, şuunatını, "Ve lillahil meselül a'lâ!/En yüce mesel ve temsiller Allah'a aittir!" (Nahl sûresi, 60) sırrınca bir nebze kavramak içindir. Yoksa münezzeh-mukaddes Hüda'yı insanlaştırmak için, yüzbin hâşâ, değildir. Bediüzzaman Hazretleri de bu hakikatin altını şöyle çizer:
"Evet, bütün kâinatı bir saray, bir ev gibi muntazam idare eden ve yıldızları zerreler gibi hikmetli ve kolay çeviren ve gezdiren ve zerrâtı muntazam memurlar gibi istihdam eden Zât-ı Akdes-i İlâhînin şerîki, nazîri, zıddı, niddi olmadığı gibi, 'Ona benzer hiçbir şey yoktur. O herşeyi işiten, herşeyi görendir. (Şûrâ sûresi, 11)' sırrıyla, sureti, misli, misali, şebîhi dahi olamaz. Fakat, 'Göklerde ve yerde en yüce mesel ve temsiller Ona aittir. Onun kudreti herşeye üstündür, her işi de hikmet iledir. (Rûm sûresi, 27)' sırrıyla, mesel ve temsil ile şuûnâtına ve sıfât ve esmâsına bakılır. Demek, mesel ve temsil, şuûnât nokta-i nazarında vardır."
Cenab-ı Hakkın 'şuunatını' anlarken de bu manaları akılda tutmak kritik bir öneme sahiptir. Rabbü'l-Âlemîn'in, bir tenezzül-i ilahî olarak, bizim anlayabilmemiz için, görmek-işitmek gibi şeyler şeklinde haber verdiği 'bilmesinin ünvanları' sıfatları asla bizim görmemiz-işitmemiz cinsinden olmadığı gibi; sevinmesi-gazaplanması gibi şeylere benzettiği şuunatı da yine bizim sevinmemiz-öfkelenmemiz türünden değildir. Yani, Cenab-ı Mevla, hâşâ, insan gibi göze, ışığa, sinirlere, karşısında bir nesneye, görüş açısına vs. muhtaç şekilde görmez. Onun görmesi aracılara muhtaç şekilde olmaz. Yahut işitmesi de sese, kulağa, sinirlere, kulak zarına, ses titreşimlerine vs. muhtaç değildir. Bunlar sadece 'Onu anlamaya muhtaç olan bizler için' verilmiş temsillerdir. Temsiller hakikatin tâ kendisi gibi görülürlerse hata ettirirler. Onları birer tefekkür açısı, birer rasat penceresi, birer başlangıç noktası gibi kabul etmek lazımdır.
Şimdi 'şuunat' ile Bediüzzaman Hazretlerinin neyi kastettiğini bir parça alıntılayalım:
"İşte, madem evsâf-ı âliyedeki hakikî lezzet ve hüsün ve saadet ve kemâl, akran ve ezdâda bakmıyor, belki mezâhir ve müteallikatına bakıyor. Elbette, Hayy-ı Kayyûm ve Hannân-ı Mennân ve Rahîm ve Rahmân olan Zât-ı Zülcemâl ve Kemâlin rahmetindeki cemâl ise, merhumlara bakar. Merhametine mazhar olanların, hususan Cennet-i bâkiyede nihayetsiz envâ-ı rahmet ve şefkatine mazhar olanların derece-i saadetlerine ve tena'umlarına ve ferahlarına göre, o Zât-ı Rahmânü'r-Rahîm, Ona lâyık bir tarzda bir muhabbet, bir sevmek gibi, Ona lâyık şuûnâtla tabir edilen ulvî, kudsî, güzel, münezzeh mânâları vardır. 'Lezzet-i kudsiye, aşk-ı mukaddes, ferah-ı münezzeh, mesruriyet-i kudsiye' tabir edilen, izn-i şer'î olmadığından yad edemediğimiz gayet münezzeh, mukaddes şuûnâtı vardır ki, herbiri, kâinatta gördüğümüz ve mevcudat mâbeyninde hissettiğimiz aşk ve ferah ve mesruriyetten nihayetsiz derecelerde daha yüksek, daha ulvî, daha mukaddes, daha münezzeh olduğunu çok yerlerde ispat etmişiz."
Metnin devamında şöyle bir temsille mevzuu açıyor Hazret-i Üstad:
"Meselâ, nasıl ki sehâvetli, âlicenap, müşfik bir zât, güzel bir ziyafeti, gayet fakir ve aç ve muhtaç olanlara vermek için, seyahat eden güzel bir gemisine serer. Kendi de üstünde seyreder. O fukaranın minnettârâne tena'umları ve o aç olanların müteşekkirâne telezzüzleri ve o muhtaç olanların senâkârâne memnuniyetleri, ne derece o kerîm zâtı mesrur ve müferrah eder, ne kadar onun hoşuna gider, anlarsın. İşte, küçücük bir sofranın hakikî mâliki olmayan ve bir tevziat memuru hükmünde olan bir insanın mesruriyeti böyle ise, cin ve insi ve hayvânâtı feza-yı âlem denizinde seyir ve seyahat ettiren ve bir sefine-i Rabbâniye olan koca zeminin üstüne bindirip, yüzünde hadsiz envâ-ı mat'umâtı câmi' bir sofrayı serip, bütün zîhayatı küçük bir kahvaltı nev'inde o ziyafete davet etmekle beraber, gayet mükemmel ve bütün envâ-ı lezâizi câmi', sermedî, ebedî bir dâr-ı bekâda Cennetleri, herbirisini birer sofra-i nimet ederek hadsiz lezâizi ve letâifi câmi' bir tarzda, nihayetsiz bir zamanda, nihayetsiz muhtaç, nihayetsiz müştak, nihayetsiz ibâdına, hakikî yemek için ziyafet açan bir Rahmân-ı Rahîme ait ve tabirinde âciz olduğumuz maânî-i mukaddese-i muhabbeti ve netâic-i rahmeti kıyas edebilirsin."
Yani, Cenab-ı Hak sürekli bir yaratış içerisinde, çünkü yaratmaktan, bahşetmekten, rahmet etmekten, kerem etmekten, vücuda getirmekten, tecelli etmekten vs. memnun oluyor. Bu 'memnuniyet' elbette bizim memnuniyetimiz cinsinden değil. Ondaki kusurlardan münezzeh. Fakat bizim memnuniyetimiz o şuunat-ı ilahîyi kavramaya bir yol. Evet. İnsan, Allah'ı 'anlamanın' bir yoludur, ama 'sınırlandırmanın' bir yolu değildir. Çünkü bizdeki herşey mahlukiyetin sınırlarıyla yaralıdır, kusurludur, nakıstır. Sözgelimi: Biz bir duygu hissettiğimizde, bu duygu kendinden öncekileri siler, sonra insandaki tahtına geçer. Yani insanda bir değişim hâsıl olur. Hatta bu değişim bedenine de akseder. İnsan kemalde değil kararsız bir mahluk olduğu için bu değişiklik onda hoşgörülür. Lakin Mevla Teala nihayetsiz kemaldedir. Kemalde olan değişmekten münezzehtir. Değişen eksikliğinden ötürü değişir çünkü. Değişerek eksikliğini tamamlar. Cenab-ı Hakkın değiştiğini söylemekse Onun da, hâşâ, 'daha kemalini bulmamış' olduğunu söylemek gibidir. Yeri-göğü yoktan vareden, kainat dolusu eseriyle kemalini anlatan, ilmi varlığın en derinlerine nüfuz eden bir Kemal Sahibi nasıl eksik olabilir?
Uluhiyetin şânı kemalde olmaktır. Kemalde olmayana ilah denmez. Müslümanların ilah tasavvuru şirkin 'süpermenden hallice' ilah tasavvuru gibi değildir. Hal böyle olunca Cenab-ı Mevla'nın bu gibi şuunatını 'sıfata yakın' anlamak gerekiyor. Yani Cenab-ı Hak, hâşâ, bazen ferahta bazen kederde bulunmuyor. O, bir sıfat gibi, yani Zat-ı Subhanîsinin ayrılmaz özelliği gibi, devamlı, hep ferah-ı münezzeh üzere oluyor. Peki, hadislerde haber verilen, bizim hayırlı işlerimize sevinmesini, kötü işlerimize gazaplanmasını nasıl anlamalıyız? Onu anlamanın yolunu da el-Hâdî olan Mevla Teala benim fehmime şöyle yaklaştırdı. Ben de size arzetmeyi deneyeyim:
Ben bir odada karanlıkta bulunuyorum diyelim. Aydınlanmamın iki yolu vardır: 1) Odada bir değişiklik meydana getirmek. Evet. Odanın yanmayan lambasını açarsam içerisi ışıkla dolar. Mekanı ziya yönüyle değiştirdiğim için ben de değişirim. Ancak burada önceki halde bir kemalsizlik vardır. Oda bir önceki halinde ışıksızdır. Karanlıktan ziyaya dönmüştür. Tekrar karanlığa dönmesi hikmetli olduğunda da ışıklı hali kemalsizlik olur. Ve karanlık ışığa galip getirilir. Bu insandaki duyguların değişimi şeklidir. Duygular bizi değiştirir. 2) Karanlık odadan ışıkları yanan başka bir odaya geçerim. Yahut da ben geçmem. Ev konumumu değiştirir. Böylece mekanda hiçbir değişiklik yaşanmaz. Ev aynı evdir. Yalnız benim konumum değişir. Benim konumum değiştiği için ışıktan faydalanmam mümkün olur.
İşte yine, lâ teşbil velâ temsil, Cenab-ı Hakkın gazabı da rahmeti de birer sıfat gibi Onda hep vardır. Fakat kul hakettiğine göre onlardan birisine geçer-geçirilir. Burada, hâşâ, Mevla Teala'da hiçbir değişiklik meydana gelmez. O bundan münezzehtir. Biz konumumuzu değiştirerek farklı tecellilerin gölgesine geçeriz. Öyle ya: Aynı resimde hem dostunuzun hem de düşmanınızın yüzleri bulunsa, herbirine baktığınızda başka hisler yaşarsınız, lakin farklılaşmak zorunda olan sizsinizdir. Resim sizin bakışınızla değişmez.
Evet. Kabul edelim ki: 'Şuunat' bahsi hakkında konuşması güç bir bahistir. Muvazeneyi koruyamayacaklar için de tehlikelidir. Ancak Bediüzzaman Hazretlerinin bu bahsi açması çok hikmetlidir. Zira bu bahis üzerinden bize Cenab-ı Hakkın yaratışının kendi Zat-ı Sübhanîsiyle ilişkisini de öğretmiş olur. 'Samediyet'in bir başka boyutu da bu 'şuunat' ile anlaşılır. Rabbü'l-Âlemîn olan güzeller güzeli Allahımız, her an sayısız yaratıştadır, çünkü bu Onun uluhiyetinin şânıdır. Uluhiyet bu şân ile birlikte kemalini izhâr eder. Yoksa, hâşâ, yarattıklarına herhangi bir muhtaciyetten ötürü yaratıyor değildir. O kendisi öyle olduğu için öyledir. Yoksa, hâşâ, mahlukatı birşey katacağı için değildir. Şuunatı sayısınca Ona hamdolsun: "İşte, madem evsâf-ı âliyedeki hakikî lezzet ve hüsün ve saadet ve kemâl, akran ve ezdâda bakmıyor, belki mezâhir ve müteallikatına bakıyor. Elbette, Hayy-ı Kayyûm ve Hannân-ı Mennân ve Rahîm ve Rahmân olan Zât-ı Zülcemâl ve Kemâlin rahmetindeki cemâl ise, merhumlara bakar..."
Mustafa İslamoğlu'nun küçük görmediği bir Kur'an kalmıştı
İmam Ahmed rahimehullaha Mevla rahmet eylesin. Onun gibi salihler, "Kur'an mahluktur!" fitnesine karşı canları pahasına "...
-
Hatırlarsanız, bir hafta kadar önce Cemil Tokpınar abiye dair bir analizimi yazmıştım. Çok derinlemesine sayılmayacak, kısacık birşey. Şim...
-
Bu defa hakkında vaktinizi almak istediğim konu Bediüzzaman'ın Yavuz Sultan Selim Han’a 'selefi' olarak işaret etmesi meselesi...
-
Tabii insanın ağırına gidiyor. Zamanında, FETÖ'nün Zaman'a 10 Kasım'da aldığı tam sayfa ilan nedeniyle ortalığı yıkan muhafazakâ...