21 Nisan 2026 Salı

Neye dikkat kesiliyorsan o kesilirsin

Bediüzzaman Hazretleri Mesnevî-i Nuriye'sinin bir yerinde şöyle diyor: "İnsanda öyle bir lâtife, öyle bir hâlet vardır ki, o lâtife lisanıyla her ne sual edilirse—velev ki fâsık da olsun—Cenâb-ı Hak o lâtifeye hürmeten o matlubu yerine getirir." Devamında ekliyor: "O lâtife pek uzaktan bana göründü ise de teşhis edemedim."

Mürşidimin teşhis edemediği o şeyi elbette ben de haddimin yüzbin fevkinde olarak teşhis edemiyorum. Fakat, ona en yakın bulduğum şey, 'dikkat'tir. Evet. Dikkat öyle bir yetenektir ki, her neye yoğunlaşsa, onun açılmasına vesile olur. Yani, âdemoğlu/kızı, dikkatini ihlasla kuşanıp yöneldiğinde matlubu pek çabuk fikrine/kalbine kavuşturulur. Bir metne dikkat edersiniz, dikkatiniz ölçüsünde, metin size açılır. Bir nesneye dikkat kesilirsiniz, dikkatiniz ölçüsünde, nesne sizin için detaylanır. Kulağınızla dikkat kesilirseniz kulağınıza bağış yapılır. Dilinizle dikkat kesilseniz dilinize bağışlanır. Hangi duyunuzla olursa olsun 'dikkat' duası pek çabuk/genel kabul gören bir latifedir. Ancak bu dikkat meselesinin hoşlukları kadar tehlikeleri de vardır.

Dikkatinizi hevaya verdiğinizde dünyanız boş şeylerle dolar. Dikkatinizi günaha verdiğinizde dünyanıza günahlar doluşur. O yüzden 'dikkat yönetimi' aynı zamanda 'irade yönetimi'dir. İrade, dikkate adımlarını izletebildiği gibi, dikkatin adımlarını da izler. Nereye doğru dikkat kesilirseniz temeyyülatınızın o yöne doğru aktığını hissedersiniz. "Onlar ki boş ve yararsız şeylerden yüzçevirirler." (Mü'minun, 23/3) ayeti ve/veya "Kişinin malayaniyi terki müslümanlığının kemalindendir." (Tirmizî, Zühd, 11) hadisi bu bağlamda tefekkür edilebilir. Evet. Dikkatinizi yönetemediğinizde hayatınızda başka şeylerin de kontrolünüzden çıkmasını engelleyemezsiniz. Başta hayaliniz dikkatinizin dünyanıza topladığı şeylerle çalışır. (Ve zihin her sıkıldığında sizi oraya sürükler.) Sonrasında iradeyle bağlı bütün latifeler dikkatin arkasını izler. Dikkat hakikaten duasına dikkat edilesi bir şeydir.

"Nasıl ki, şükür nimeti ziyadeleştirir; öyle de, şekvâ, hastalığı, musibeti tezyid eder..." diyen mürşidimin başka bir yerde söylediği ise şudur: "Çünkü, şükür nimeti ziyadeleştirir, gaflet ise kaçırır." Yani önümüzde üç şık duruyor gibidir: 1) Şükür nimeti ziyadeleştirir. 2) Gaflet nimeti kaçırır. 3) Şekva musibeti tezyid eder. Dikkat edilirse bu üç hâlin üçünün de dikkatle bir ilgisi vardır. Öyle. Zira şükrün arkaplanında 'şeylerin nimetiyet yönlerine dikkat kesilme' saklanır. Yani şükreden bir insan herşeyle "Allah bununla bana ne hayır veriyor?" merakı eşliğinde muhatap olur. Gözlerinin 'güzeli görme' temayülü/alışkanlığı onun dünyasında 'güzel düşünme'yi netice verir. "Bana bununla ne güzellikler bağışlandı?" diye aranıldığında her nesnenin, tecrübenin, hissin şakıyacağı bir bülbül terennümü vardır. Ve bu dikkat kesilişle nimet insanın gözünde çoğalmaya başlar. Aranılan ziyadeleşir. Neyi aranırsak o ziyadeleşir. Tıpkı bir manzarada görülmek istenen şeye 'dikkat kesilmek' gibi. Buna şimdilerde fokuslanmak diyorlar. Yahut da odaklanmak. Her ne isim verilirse verilsin, gereği yapıldığında, dünyanız o şeyin varlığıyla daha çok doluyor. Merak, edildiği şeyi, dünyamıza çağırıyor.

Gaflet böyle değil ama. Gaflet dikkatin zıttıdır. Yokluğudur. Gaflet ettiğinizde göremez olursunuz. Duyamaz olursunuz. Farkedemez olursunuz. Sinyallere alıcılarınızı kapatırsınız. Kapandığınız şeyin sizden kaçması doğaldır. Üçüncüsü ise, gaflet değil, ama dikkatin yanlış noktaya sarfı. Bu defa da nesnedeki olumlu yanlar yerine olumsuz yanları görmeye konsantre oluyorsunuz. "Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen hayatından lezzet alır..." Bu iki cümlenin Münazarat içinde bir kardeşi daha vardır: "Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen güzel rüya görür. Güzel rüya gören hayatından lezzet alır..." Yukarıda dikkatin hayal ile ilgisini anmıştık. Artık rüya ile de ilgisini anabiliriz. Hakikatin tersten söylenişi için de biz kalemimizi oynatalım: "Kötü gören kötü düşünür. Kötü düşünen kötü rüya görür. Kötü rüya gören hayatından elem alır..." Öyle olur. Zira dikkat kesildiği kötülüktür. Dikkat kesildiği kötülük olduğu için bulduğu da kötülüktür. Gördüğü ancak bardağın boş tarafıdır. Yani dikkat öyle bir latifedir ki, Allah Teala, duasını bollukla kabul eder. Hemen karşılığını verir.

Batı'nın fısk u fücuru ile dünyamıza çökmesinin arkasında da bu sır var. Onlar 'medeniyet fantaziyeleri'yle öncelikle dikkatimize çöküyorlar. Nefsanî albeniyle dolu medyaları, sinemaları, şovları, sosyalmedyaları vs. müslüman dikkatini elimizden alıyor. Onların konuştuklarını konuşuyoruz. Bakmamızı istedikleri şeylere bakıyoruz. Dünyamıza yığdıkları enformasyon ile meşgulüz. Bu muhatabiyet görüşümüzü, hayallenişimizi, düşlerimizi, akledişimizi ve hatta komple yaşayışımızı etkiliyor. Şu an bunu başarmaya çok uzağız. Tamam. Fakat, yapabilsek, önce dikkatimizi bu deccalî saltanatın elinden kurtarmamız gerekir. Dikkatimizi bu yaban ellerden kurtarmadığımız sürece müslüman rüyaları görmemiz çok zor. Olsa bile yarım yamalak. 'Edğasu ahlam' denilmeye seza meşguliyetlerle yoğrulmuşuz. Cenab-ı Hak rüşdümüzü bize yeniden ilham eylesin. Âmin.

17 Nisan 2026 Cuma

Nurcular kişilere reddiye yapmaz mı?

Zorluk bazen keyfî bir zindandır. Kendimizi kapattığımız bir zindan. İçeri girip, kapısını kilitleyip, sonra da anahtarını yuttuğumuz. Evet. Hani Hadîd sûresinin 27. ayetinde kısa mealiyle buyrulur: "Ruhbanlığa gelince. Biz onu farz kılmamıştık. Allah’ın rızasını kazanmak için kendileri icat etmişlerdi. Fakat ona da gereği gibi uymadılar." Bu hükmün hakikatinin delili bugün dahi Katoliklerin yaşamaktan kurtulamadıkları cinsel skandallardır. Vatikan her sene 'sapık rahipler' yüzünden açılmış davalarlar uğraşır. Yüksek tazminatlar öder. Özürler diler. Çünkü nikah fıtrîdir. Bekarlığı din adamlığı için mecburî tutarsanız bedelini de böyle rezaletlerle ödersiniz. Burada kabahat elbette ruhbanlığı uyduranlara aittir. Hâşâ, Allah'a ait değildir, zira Hak Subhanehu ve Teala hakiki İsevîlikte rahiplere böyle bir zorunluluk yüklememiştir. Zorluğu kendilerine kendileri uydurmuştur.

Tabii, ayet-i celile, evvelemirde muharref hristiyanlığı muhatap alıyor. Fakat, elbette, sadece onlarla konuşmuyor. Hepimize bir uyarıda bulunuyor. "Cenab-ı Hakkın rahmetiyle cadde kadar geniş tuttuğu yollarda, siz dar sokakları dayatırsanız illa, isterse takva niyetiyle olsun bu, altından kalkamayabilirsiniz!" deniliyor. O yüzden, âdemoğlunun özbir nefsine 'azimet' gözüyle bakması övülmüş, fakat kardeşlerine 'ruhsat dairesi genişliğinde' acıması tavsiye edilmiştir. Eğer kendi nefsine 'ruhsat dairesi genişliğinde' bakıp da kardeşlerinden 'azimeti' bekliyorsa, bu, muvazenesizliğe hamledilmiştir. Zira Fetih sûresinin 29. ayetinde de denilmiştir ki: "Onlar, kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında pek merhametlidirler." Merhametin şânı 'caddeyi dar sokak kılmak' değildir.

Bazen biz nurcular da, mürşidimizin hiç böyle bir muradı olmamasına rağmen, kardeşlerimize dar sokaklar sunabiliyoruz. Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat caddesini ellerinden alıyoruz. "Adalet namazında kıbleniz dört mezhep olsun!" ölçüsünde konuşmuyoruz. Niyetimiz iyi aslında. Daha müttaki bir meslek inşa etmeye çalışıyoruz. Ancak ruhbanlığın ortaya çıkışı da böyle değil miydi? Onlar Allah'ın helal dairesini daralttılar. Ve helal dairesini daraltmak 'rahmetten kaçmak' manasına da gelirdi. Çünkü ruhsat da rahmettendir. Bedeliniyse sonraki nesiller öder.

Geçenlerde, tevafuk, çeşitli meclislerde 'reddiye meselesini' müzakere etmek nasip oldu. Mevzu gidip şöyle bir eşiğe dayandı nihayet: "Risale-i Nur mesleğinde kişilere değil fikirlere reddiye yapılır." Kaide çıkarmanın tatbik/tefekkür kolaylığı sağladığını kabul etmekle birlikte, isterim ki, o kaide yanlış olmasın. Yani cümlenin dilegeliş güzelliği bizi hakikati budama hamakatine düşürmesin. Çünkü kişi reddiyesinin reddedildiğine dair Bediüzzaman Hazretlerinin sarih bir beyanı yoktur. Bu daha çok çıkarıma benzemektedir. Ancak bu çıkarımın da metinlerle mizana vurulması gerekir. Umberto Eco'nun da tarifiyle, yorumun 'aşırı yorum' olmaması, ancak 'bütüne uyumuyla' ortaya çıkar. Ve, evet, bu kaidenin Risale-i Nur'la mihenge vurulması başının-gözünün yaralanmasıyla sonuçlanmaktadır.

Çünkü Bediüzzaman Hazretleri de kişileri anarak tenkidlerde bulunmaktadır. Mesela? Mesela: "Biraderim Derviş Vahdetî Bey'e..." makalesinde isim vererek uyarmıştır. Yine, İşaratü'l-İ'caz'da, "Mısır Müftüsü Şeyh Muhammed Abduh'un telâkkisine göre..." diye başlayan bölümde hatasına dikkat çekilmektedir. Buna mümasil Eski Said döneminde, isimleri zâhiren geçmese de, kişilere yazıldığı meşhur makaleler mevcuttur. Bunlar içinde, Cenab Şehabeddin'e yazılmış olan, İçtihad Risalesi'nin de özünü içeren, makale sayılabilir. Necmeddin Şahiner abi, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî'de, bu makalenin Cenab Şehabeddin'in Daru'l-Hikmeti'l-İslamiye'ye yaptığı tenkide cevap olduğunu aktarmaktadır. Başkaları da vardır. Uzatmamak için bu kadarla iktifa edeyim.

Tabii, ben bu misalleri getirince, "Eski Said döneminde öyleydi. Yeni Said döneminde terketmiştir. Artık kişileri anmamıştır!" gibi birşey de söyleniyor. Efendim, bu da hatalıdır, yanlıştır. Başta Vahdetü'l-Vücud meselesinin tenkidinde İbn-i Arabî Hazretlerini ismen anmaktan geri durmayışı apaçık bir delildir. Yine, konuyla ilgili olarak, Mustafa Sabri Efendi merhum ile Musa Bekûf'un görüşlerini kıyasladığı mektubunda da bundan teberri etmemiştir. Hatta, 8. Mektub'un başlarında, "Bir üstadım olan İmam-ı Rabbânî'ye muhalif olarak diyorum ki..." diyerek söze girmesi kişileri anmakta sakınca görmediğine misaldir.

Böyle sarih anmalar haricinde "Eğirdir Müftüsüne son ihtar!" denilerek başlayan metnin de kime yazıldığı müdakkiklerce bilinir. Yine 'İhtiyar Hoca' hakkında yazılmış mektuplarda kastedilenin kim olduğu ehline malumdur. Yahut "İmam Ömer Efendinin suali ki, bedbaht bir doktor, Hazret-i İsâ aleyhisselâmın pederi varmış diye..." başlayan mektubun bir meşhuru nişan aldığı pek bellidir. Bizim bu kişileri 'peşine düşmediğimizden' bilmeyişimiz 'kişilerin olmadığı' anlamına gelmez. (Ayetlerin esbab-ı nüzûlü de avam-ı müslimîn için böyledir. Ama bizim bilmeyişimiz esbabı ortadan kaldırmaz.) Metnin dokusu "Kişi de konuya dahildir!" demektedir çünkü. Eğer kişi hiç hesaba katılmayacak olsa metnin yapısının buna göre kurulması gerekirdi. Sözgelimi: Ayetü'l-Kübra Risalesi gibi olabilirdi. Ancak Bediüzzaman Hazretleri bu gibi metinlerde hedefine kişileri de aldığını üslûbuyla belli etmiştir.

Toparlarsam: Kişilere reddiye yapmak da fikirlere reddiye yapmak da Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat ulemasının İslam tarihi boyunca istimal ettikleri yollardır. Bazen sadece fikirlere reddiye yapılır. Bazen de gerekli görülüp kişilere reddiye yapılır. Kişilere reddiye yapmanın cevazının Tebbet sûresinden alındığı söylenir. (Orada, bizzat Cenab-ı Hak, Ebu Leheb'i anmıştır.) Buna mümasil sünnette de delilleri vardır. Ulemamız da zaten bu hikmetlerden hareketle tarih boyunca kişilere reddiye yapmayı sürdürmüşlerdir. Bunu yapmalarının sebebi sorunun kaynağı olan kişinin mü'minlerce tanınmasının gerekliliğidir. Kişinin arızası bilinmezse mü'minler onu müstakim görerek istifadeye devam edebilirler. (Cerh ve Ta'dîl ulemasına binler rahmet olsun.) Böyle bir sapmadan hassaten avam-ı müslimîni korumak salih ulemanın vazifelerindedir. Ki Bediüzzaman Hazretleri de İşaratü'l-İ'caz'da der:

"Bir şahıs, bir şahsı, nasîhatle fena birşeyden menetmek üzere şöyle tevcih-i kelâmda bulunur: Ey kişi! Aklın varsa şu yapmak istediğin şey muhaldir, hem nefsine zarardır. Hem iyiyi kötüyü tefrik edecek bir hissin yok mudur? Anlaşılan, hakikatı hurafe, tatlıyı acı gösteren seciyende bir hastalık vardır. Şüphesiz o hastalıktan kurtulup şifayab olmak istiyorsun. Fakat senin bu halin, o hastalığı izale değil, tezyid ediyor. Eğer bu halinle bir lezzet, bir zevk istersen, en şedit bir elemi intaç eden bir azap eline geçer. En nihayet sarhoşluktan ayrılıp, kötü halinden vazgeçmediğin takdirde, fesadın başkalara geçmemek üzere hortumun üzerine, bir damganın vurulmasıyla seni teşhir ve ilân etmek lâzımdır."

Evet. Öyledir. Zehirlemekten vazgeçmeyenlerin fesadının başkalarına sirayet etmemesi için burunlarına damga vurmak lazımdır. Hırsızın eli kesilir. İslam uleması tarih boyunca bunu yapmıştır. Bediüzzaman Hazretleri de, hikmeti iktiza ettiğinde, bu yola başvurmuştur. Durum böyle olduğu halde "Risale-i Nur mesleğinde kişilere değil fikirlere reddiye yapılır!" demek, tıpkı ruhbanlığın icadı gibi, kendine bir güçlük inşa etmektir. Bence nurcular da, tıpkı ruhbanlar gibi, icad ettikleri bu güçlüğün altından kalkamıyorlar. Kişilere çok sayıda reddiye yapıyorlar. Bunları medyada veya sosyalmedyada sıklıkla neşrediyorlar. (Mesela: Mustafa İslamoğlu'nun, Mustafa Öztürk'ün vs. Bediüzzaman Hazretlerine yaptıkları bühtanlardan sonra yazılan cevapları hatırlayalım.) Fakat şöyle birşey oluyor:

Diyelim bir nurcu başka bir nurcunun yaptığı tenkidi, herhangi bir hikmetle, doğru bulmazsa onu bu şekilde vazgeçirmeye çalışıyor: "Risale-i Nur mesleğinde kişilere değil fikirlere reddiye yapılır!" Eğer tenkidi beğenirse hiç bu konuya girmiyor. Neyse. Bence bu taktiksel uygulama artık rafa kalkmalı. Elbette Risale-i Nur mesleğinde de kişilere tenkid/reddiye yapılabilir. (Yapılıyor da!) Zira Risale-i Nur'un dairesi Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat dairesidir. Başka birşey değiliz ki caddemiz elimizden alınsın. Ha kişi kendisine sokağı meslek tutar. Takvasıdır, seçimidir, birşey demeyiz. Ama dayatmak? Aslaaa!

13 Nisan 2026 Pazartesi

Aşağı tükürsen Cem Yılmaz, yukarı tükürsen Tuba Ulu!

Mizah tarafsız değildir. Her mizah ait olduğu ideolojik dünyadan doğar. Ve güldürdüğü yere kendi itikadını taşır. Bunun Kur'an-ı Hakîm'deki en açık delillerinden birisi Nisâ sûresinin 140. ayetidir. Orada kısa bir mealiyle buyrulur ki: "Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini yahut alaya alındığını işittiğinizde, onlar başka bir söze dalıncaya kadar beraberlerinde oturmayın. Yoksa siz de onlar gibi olursunuz." İşte Hüda'nın 'alaya aldıklarında' ile 'onlarla beraber oturmayın'ı ve 'Yoksa siz de onlar gibi olursunuz'u birbirine bağlayışı mizahın ideolojik-itikadî işlevini sarihan beyan eden hükümlerdendir. Bugün de mü'min gençlerin salabetlerini en sessiz/sinsi yitirdikleri alan mizah alanıdır. Orada, müslüman bir kalple asla gülünmeyecek şeylere gülmeye alışmaları, bir noktadan sonra güldükleri şeyleri değersizleştirmeye, normalleştirmeye, ardından da sakınmaz hale gelmeye-işlemeye neden olmaktadır. Sokakta, hatta küçücük kız çocuklarının ağzında bile, küfrün bu kadar yaygınlaşmasında mizah yapımlarının payı büyüktür. Allah onları millete zerkettikleri zehrin bin beteriyle zehirlesin. Âmin.

O yüzden ben Tuba Ulu olayını kısa geçmeyelim istiyorum. Mizah atölyelerinin ardında neler neler daha çalışıldığını kavramaya yönelelim. Hem Osmanlı padişahlarını böyle belaltı esprilere ilk konu eden Tuba Ulu değildir. Evet. Tuba Ulu işi iyice dibe vurdurmuştur. Kanuni Sultan Süleyman Han'ın Hürrem Sultan'la İslam hukuku çerçevesindeki birlikteliğini, değil yalnız İslamiyet'te insaniyette dahi yeri olmayan, ancak hayvanlarda (ve hayvanlaşmış insanlarda) görüp bildiğimiz bir nikahsız birleşmeye denk saymıştır. Öyle tesmiye etmiştir.

Kendisi eylediğini mizah sanabilir. Ancak müslümanlar için hakarettir. Ve eğer büyüklerimize yapılırsa büyük hakarettir. Dolayısıyla böyle mizahın özgürlüğü olmaz. Zira, başta da belirttiğimiz gibi, mizah tarafsız değildir. Bir ideolojiden doğar. Ve kamuya bir ideolojiyi dayatır. Sözgelimi: Tuba Ulu'nun aynı espriyi Mustafa Kemal ve Latife Hanım ilişkisi hakkında yaptığını görebilir miyiz? Elbette göremeyiz. Çünkü Tuba Ulu'nun ait olduğu sosyolojide Atatürk kutsaldır. Hatta, öyle bir kutsaldır ki, korunması için yasa bile konulmuştur. 5816 sayılı kanun her sene binlerce kişiyi süründürmektedir. Kanuni Sultan Süleyman Han'a dair bu denî laubaliliği hoşgören, özgürlük çerçevesinde savunanlar, aynı şakanın Mustafa Kemal'e yapılmış versiyonunu duysalar hemen lince koşarlar. Halbuki, Said Alpsoy Hoca'nın youtube kanalında konuyla ilgili dersleri izleyenler, mezkûr evliliğin hikâyesinde de Tuba Ulu'ya malzeme çıkaracak epeyce detay olduğunu bilirler.

Eh, fakat, yine mesele Bediüzzaman Hazretlerinin o muazzam tesbite gelip dayanır: "Mutaassıplara hücum eden Avrupa'nın kâselisleri, her biri yüz mutaassıp kadar meslek-i sakîminde mutaassıptır. Bunlardan birisi Shakespeare medhinde ettiği ifratı, şayet bir hoca o ifratı Şeyh Geylânî medhinde etseydi, tekfir olunacaktı."

Sadece Ulu üzerinden de konuşmayalım. Daha geçen Ocak'ta, Cem Yılmaz, Netflix'te de yayınlanan gösterisinde benzer birşey yapıyordu. Ve diyordu ki: "Bana güzel bir rol vermezler ya. Hee? Çok büyük bir sultan vermezler en azından. Yani öyle büyük Beyazıt Meyazıt, Sultan Murad, öyle birşey yok. Büyük bir ihtimal, belki Cem Sultan, belki... O da böyle Rodos'a kaçıyor, Papa'ya sığınıyor, yani böyle p.çlik-p.ştluk var, onun için..."

Şimdi, Yılmaz'ın yaptığı da Tuba Ulu'nunki kadar büyük bir terbiyesizlik değil midir? Osmanlı'yı ceddi bilen hangi müslüman Cem Sultan hakkında böyle bir ifade kullanmayı hayalinden geçirir? Kim onun sergüzeşt-i hayatında mecbur kaldığı hâdiselere o galiz tabirleri yakıştırır? Elbette böyle şeyleri bir müslüman evladı kendi büyüğü-büyükleri hakkında söylemez. Çünkü Cem Sultan'ın yapmaya çalıştığı şey, yeğeni Yavuz Sultan Selim'in seneler sonra yapacağı şeyden, farklısı değildir. Birisi, ağabeyi olan Bayezit-i Veli'yi tahttan indirememiş, fakat diğeri babasına karşı muvaffak olmuştur. Ne inene ne indirilene kötü konuşmaz bir Osmanlı evladı. İkisini de mübarek saydığı için. Ancak piyasa mebzul miktarda Netflix çocuğuyla dolduğundan eski edep de kalmamıştır.

Tekrar beyan edelim bitirirken: Mizah tarafsız birşey değildir. Mizah nötr birşey değildir. Her mizah bir itikaddan doğar ve güldürmeye çalıştığı meclise de o itikadı taşır. Yaymaya çalışır. Aşılamaya çalışır. Sinsice kabullendirir. Güldürdükçe alıştırır. Güldürdükçe uyuşturur. Güldürdükçe normalleştirir. Güldürdükçe meyillendirir. Güldürdükçe işlevselleştirir. Ve güldürdükçe ila yaptırır, eyletir, söyletir. Türkiye'de mizah maalesef hâlâ solcuların, kemalistlerin, sekülerlerin tekelindedir. Meş'um kıssadan hisse: Bizim de kendi mizahımızı üretebilmemiz gerek. Zira alaycılık da bir güçtür. Hem de kem tesiri çok bir güçtür. Hatırlayalım: Aleyhissalatuvesselam Efendimizin, kâfirlerin müslümanları hicvettikleri şiirlere misilleme olarak, müslümanlar tarafından da kâfirleri hicvettirdiği şairleri vardı. Onlar üzerinden bu tarz cihadı da eksik bırakmazdı. Bugün de müslümanca bir mizah 'kültürel misilleme aygıtı olarak' bize lazımdır, vesselam. Yoksa, hep kalemize giren golleri çıkarmakla uğraşacak, fakat karşıya asla gol atamayacağız. Böyle maç kazanılmayacağı da malumdur.

10 Nisan 2026 Cuma

Hızlı yaşa, genç öl, cesedin laik olsun!

Bu sıralar ünlüler dünyası 'Escobar'ın rüyası' tadında. Magazin bültenleriyse narkotik dizisi gibi. Emniyet, haftada bir-iki, grup grup, aşiret aşiret içeriye alıyor. Sorgulama, adliyeye sevk, adlî tıp... Uyuşturucu kullanıp kullanmadıklarına bakılıyor. İlişkilerinin boyutu araştırılıyor. Çoğusu halihazırda bir dizinin başrolü. Eh, Türkiye'deki ünlü sayısını düşündüğünüz zaman, polisin soruşturmayı 'parça parça' götürmesi mantıklı tabii. Sahi. Niye? Al al bitmez çünkü. Nezarete sığmaz. Karakolu yıkar. Öyle kalabalık bir kitle. Neyse. Benim dikkatimi çeken daha başka birşey var: Çoğunun instagram profiline girdiğinizde 'Mustafa Kemal paylaşımı' görüyorsunuz. İlginç bir şekilde hepsi Ata'larına müteşekkir. Halbuki, gidişata göre, daha çok Meksika kartellerine müteşekkir olmaları gerekirdi. Değil mi ama? Belki de bu teşekkürün sebebi doğrudan kokain değil. Evet. Yani ben yanlış düşünüyorum. Onların Mustafa Kemal'e teşekkür etmelerinin sebebi Türkiye'yi daha seküler hale getirmesidir.

Peki sekülerlik ne demek? Efendim, biliyorsunuz, Ahmed kardeşiniz lâfı kıvırmayı pek beceremez. Dan, dan, daaan! Doğrudan söyler. O yüzden yine öyle yapıyor: Sekülerlik 'daha kolay günah işlemek' demektir. (Dinî terminolojide bunun karşılığı 'fısk'tır.) O nedenle, rahat rahat günah işleyen herkes, devleti laik kıldığı için Mustafa Kemal'e teşekkür eder. Ne bileyim, daha rahat zina ediyorsa mesela, daha rahat rakı içiyorsa, daha rahat anadan üryan geziyorsa, daha rahat madde kullanıyorsa, daha rahat faiz yiyorsa... Bunların hepsi için Mustafa Kemal'e teşekkür etmek şarttır onlara göre. Savcılarımız lütfen bu kardeşlerini okuyup celallenmesinler. "Her günahtan Mustafa Kemal mesuldür!" demiyorum. Yanlış anlaşılmasın. Hayır. "Sahadaki yansımaları itibariyle enteresan bir tevafuk var!" demek istiyorum. Yani laiklikten memnun/müteşekkir olanların yasaklı maddelere erişim oranı her şekilde daha yüksektir. Zaten bu işler biraz da para işidir. Nakit işidir. Cukka işidir. Kemalistler de, hey yavrum hey, beytülmâl kuyularını tâ en başından tuttuklarından cüzdanları sağlamdır. Herhalde mezkûr sırlı 'oran yüksekliğinden' dolayı profillerinde Mustafa Kemal'e daha yüksek bir ilgi görülmektedir.

Bir de bu meş'um vakıada şöyle bir yan seziliyor: Hani mübarek Kur'an'da kısacık bir mealiyle buyruluyor: "O Allah'ı unutanlar gibi olmayın ki Allah da onlara kendilerini unutturmuştur!" Yani Allah'ı unutmak ile kendini unutmak arasında merakâver bir ilgi var. Her kim ki, Allah'ı unutmayı kendisi için bir yol olarak seçiyor, bir süre sonra kendisini de unutuyor. Yahut yaşanılan misaller üzerinden daha bedihî konuşalım: Her kim ki, daha günahkâr bir hayat yaşamaya ahdediyor, bir süre sonra kendisi de kendisine/hayatına katlanamıyor, çeşitli 'uyuşturucular' eliyle şuurunu kapatmaya çalışıyor. Bir anlamda sarhoşluğunu dikkatine karşı kalkan kılıyor. Hani gözümün nuru Bediüzzaman Efendimin de 2. Söz'de dediği gibi: "Kendisi şu elîm ve muzlim haleti hissetmemek için sarhoşluktan başka çare bulamaz!" Veya başka bir yerde dediği gibi: "Gaflet hissi iptal ediyor!" veyahut daha başka bir yerde tam isabet ettirdiği gibi: "Elbette o ehl-i dalâlet ve sefahet, yüzbin lezzeti ve zevki alsa da, yine o mânevî bir cehennem kalbinde yaşar ve yakar. Fakat pek kalın gaflet sersemliği muvakkaten hissettirmez."

İşte bu 'hissetmemenin' çok araçları var. Tiktok, instagram, facebook... Yeter ki dikkati dağıtsın. Onlardan birisi de madde bağımlılığı. Şu sıralar en popüler türüyle de 'kokain.' Allah'ı unutarak yaşadığı kem hayattan dolayı sızısına katlanamaz hale gelen âdemoğlu/kızı vicdanını susturmanın çaresini de buralarda arıyor. Buralara dadandıkça da fıskı artıyor. Dikkat buyurun, hayatı, en 'anadan üryan' arsızlıkta yaşayan kadınların bu kerih işlerdeki testleri pozitif çıkıyor. Zaten 'hızlı yaşamak' diye tesmiye ettikleri tükeniş türüyle çabaladıkları da bu idi. Sürat dikkati köreltir. Sürat acıyı azaltır. Süratiniz arttıkça hissedilen seyrelir. (Sıcak bir nesneye hızla dokunmak gibi.) Hızınız arttıkça hakkında derinlik/dakikat kazanamayacağız kadar çok şey dünyanıza girer. Ve nihayetinde hız bir sarhoşluk çeşididir. Trafik kazaları ya sarhoşluktan olur ya hızdan. Çünkü dikkatin katilleridir.

Niçe "Tanrı öldü. Onu biz öldürdük!" diyordu. Kendisi frengiden delirip öldü. Fakat Allah bâkidir. Tanrısını öldürdüğünü sananların ne delirmesine ne ölmesine şaşırıyoruz. Onu unutmanın bedelinin 'insan'ı unutarak ödeneceğini bilmekteyiz zira. Nitekim, ahirzaman, insanlığa en çok insanlığını unutturmamış mıdır? İki Dünya Savaşı, nice daha küçüğü, katliamlar, sömürü, ırkçılık, diktatörlükler, nükleer silahlar, kimyasal silahlar, türlü sapıklıklar vs... Yerine cennet maskeli ne cehennemler yutturursa yuttursun. Kusturduğunun yerini hiçbir yutturduğu tutamaz. İnsan Allah'ı unutmasının bedeli olarak içindeki insanı kusmuştur. Gerisi hayvandır artık.

4 Nisan 2026 Cumartesi

Trump Bediüzzaman'ı nasıl haklı çıkardı?

Trump'tan aldığım ders aslında Trump'tan aldığım bir ders değil. O dersin sahibi mürşidim. Evet. Bediüzzaman Hazretlerinin bir dersini anlamaya Trump'ı yol yapıyorum. Veyahut dersin dediğini zaten anladım da yakînimi ziyadeleştirmek için Trump'ı delil tutuyorum. Nedir? Ne değildir? Bütün soruların cevabı Trump'ın bize karakteriyle çizdiği karikatürde gizlidir. Trump bir yanıyla alabildiğine kibirlidir. Açıklamalarını beş-on dakika izlemiş herkes bunu kabul eder. Hem şahsına dair övgülere bayılır hem de bizzat kendisi şahsını över. Yanısıra ülkesi adına da övünmeye bayılır. Ve basın toplantılarında yabancı ülkeleri aşağılar, gazetecileri aşağılar, bazen muhalifi olan Amerikalıları da aşağılar. Fakat bunun yanısıra çok da dindar geçinir. Rahiplerden bir ordusu vardır. Ve bu ordu bazen toplaşıp Trump'a dua eder. Konuşmalarında İncil'e atıflar yapar. Hatta 'manevî ordusunun' beyanlarına bakılırsa Trump 'seçilmiş kişi'dir. Hristiyanlığın tekrar yükselişine vesile olacaktır.

Böyle bir karakter müslümanların dünyasında anlaşılmazdır. Çünkü müslümanlar mezkûr iki şeyin beraber bulunmasını yadırgarlar. 'İmkansızın bahsi' olarak görürler. Evet. Müslümanlar hem muazzez Kur'an'dan hem de mübarek Sünnet-i Resulullah'tan öğrenmişlerdir ki, kibir ile iman, beraber bulunamazlar. Kibir ziyadeleştikçe iman geriler. İman ziyadeleştikçe kibir geriler. Bu nedenle müslümanlar mütekebbiri gördükleri zaman Allah katında makbul olduğuna ihtimal vermezler. Kibrinin fazlalığı ölçüsünde onu zelil bulurlar. Hüda'nın dostluğunun tezahürü o kimsenin tevazua yönelmesidir. Yani müslümanın itikadında kibir ile iman arasında 'gerek' değil 'zıtlık' ilişkisi vardır. Fakat küfürde bu zıtlık ilişkisi yoktur. Kâfirler böyle düşünmezler.

Risale-i Nur'dan iktibas yapmanın zamanı geldi:

"İslâmiyetin, Hıristiyanlık ve sâir dinlere cihet-i farkının sırr-ı hikmeti şudur ki: İslâmiyetin esası, mahz-ı tevhiddir; vesâit ve esbaba tesir-i hakikî vermiyor, icad ve makam cihetiyle kıymet vermiyor. Hıristiyanlık ise, 'velediyet' fikrini kabul ettiği için, vesâit ve esbaba bir kıymet verir, enâniyeti kırmaz. Adeta rububiyet-i İlâhiyenin bir cilvesini azizlerine, büyüklerine verir. 'Onlar hahamlarını ve papazlarını kendilerine Allah'tan başka rabler edindiler.' (Tevbe sûresi, 31) âyetine mâsadak olmuşlar. Onun içindir ki, Hıristiyanların dünyaca en yüksek mertebede olanları, gurur ve enâniyetlerini muhafaza etmekle beraber, sabık Amerika Reisi Wilson gibi, mutaassıp bir dindar olur. Mahz-ı tevhid dini olan İslâmiyet içinde, dünyaca yüksek mertebede olanlar ya enâniyeti ve gururu bırakacak veya dindarlığı bir derece bırakacak. Onun için, bir kısmı lâkayt kalıyorlar, belki dinsiz oluyorlar."

İşte bu yüzden onlarda öyle bizde böyle oluyor. Biz şirki tüm mertebeleriyle reddettiğimiz için gizli/açık şirkten doğan 'kibir hakkını(!)' da reddediyoruz. "Herşeyi Allah yaratıyorsa herşeyin hamdı da Ona aittir!" diyoruz. Başkası bir övgüyü sahiplenmek istediğinde, bir kibir emaresi gösterdiğinde, bunu sakîl buluyoruz. Hamlığına veriyoruz. Kemale dönük okumuyoruz. Hatta yine mürşidim gibi diyoruz: "Velâyetin, şeyhliğin, büyüklüğün şe'ni tevazu ve mahviyettir, tekebbür ve tahakküm değildir. Demek, tekebbür eden sabiyy-i müteşeyyihtir. Siz de büyük tanımayınız." Fakat gavurlar, şirkle alude itikadlarından dolayı, kibre/gurura hem kendilerinde hem büyüklerinde bir hak görüyorlar. O nedenle hem gayet mütekebbir hem gayet dindar olduklarını sanabiliyorlar. Hem de toplumsal olarak bunu kabul ediyorlar. Cemiyetlerinin midesi kaldırıyor.

Trump tecrübesine bu gözle de nazar edebiliriz arkadaşlar. Dikkat edin. Abes görmeyin. Çünkü Allah şahitliğimize soktuğu herşeyde bizler için dersler saklamıştır. İyinin iyiliğinden ders alırız. Kötünün kötülüğünden ders alırız. Birisinden 'olmamız gerekeni' öğreniriz. Ötekinden 'olmamamız gerekeni' belleriz. Bütün insanlığın hayatı bir insanın hayatında mündemiçtir. Ki âlem-âlemler tek bir insanın hakikatinde dürülmüştür. Bizler Firavun'u, Samiri'yi, Karun'u görmedik. Fakat demeyelim ki o kanunların fertlerine rastlamadık. Hüda bize de Netanyahu'yu, Trump'ı ve daha nicelerini gösterdi. Şirkin nasıl çirkin birşey olduğunu onlar üzerinden de resmetti. Bâri Teala ve Tekaddes Hazretleri verdiği derslerden hakkıyla ibret alabilmeyi de nasip eylesin. Âmin.

18 Mart 2026 Çarşamba

Ali Şeriatî tartışması nurcuları neden teğet geçti?

Efendim, tanıyanlar zaten biliyor, bilmeyenler şimdi bilecek, bende biraz 'kitap oburluğu' var. Eline her geçeni okuyan cinstenim. 'Hünerdir' diye söylemiyorum. Belki değildir. (En azından her zaman değildir.) Fakat, biraz da meslek hastalığı olarak, bu illete bulaştım. İflahım da pek mümkün görünmüyor. Her neyse... Mezkûr kusurumdan dolayı nurcular mabeyninde bazı tatsızlıklar yaşadığım da olmuştur. Mesela: Daha yirmili yaşların başındayken, 'prof' titrili bir ağabeye, İbrahim Hakkı Hazretlerinin Marifetname'sinde rastladığım bir bilgiden bahsetmiştim. Beni gayet şiddetle fırçalamıştı. Risale-i Nur'dan başkasını okumaktan menetmişti. Tabii, söyleşinin şiddetinden, biraz da edebimden, yüzüne birşey demedim. İçimden ise sayıklıyordum: "Be mübarek, sen, Risale-i Nur'dan başka kitap okumadan mı profesör oldun?"

"Risale-i Nur'dan başka kitap okumamak" meselesinde nurculara bir riyakârlığın hâkim olduğunu düşünmekteyim. Herkese teşmil etmekten teberri ederim. Fakat, alelekser, başka kitapları da okuyorlar, fakat biraraya geldiklerinde 'sanki okumuyormuş gibi' yapıyorlar. Çünkü hepsinin az-çok bir tahsil hayatı var. Bazıları, tıpkı yukarıda ismini vermek istemediğim 'prof' ağabey gibi, en zirvelere kadar çıkmış. Kimseye sadece Risale-i Nur okuduğu için böyle payeleri vermezler. Risale-i Nur profesörü, doçenti, doktoru vs. yoktur. Kaldı ki, isterse gönülleri olmasın, hayat mecburiyetlerle örülü bir süreçtir. Hepsi ilgilendikleri mesleklerle meşguliyetleri içinde başka bazı metinleri okumak mecburiyetinde kalırlar. Ancak, kendi meclislerinde buluştuklarında, kimse birbirine böyle şeyler yaptığını söylemek istemez. "Risale-i Nur'la iktifa etmek" bu manada, en azından şahitliklerim kadarıyla, hiçbir nurcunun başaramadığı birşeydir. İlla önünüze metinler çıkarılır. İlla gönüllü-gönülsüz okursunuz. Ancak onları elbette mürşidinizin metinlerini okur gibi okumazsınız.

Burada benim "Risale-i Nur'la iktifa etmek" meselesini anladığım şekil tebarüz ediyor: Risale-i Nur'la iktifa etmek bahsinde Bediüzzaman Hazretlerinin, bence, kastettiği "meslek olarak Risale-i Nur'da kalmaktır." Yani pergelin sabit ayağını Risale-i Nur'da tutmaktır. Ki, sadece nurcular değil, bütün terbiye ekolleri böyle yapar. Hatta cümle meslek erbabı zaten bu hassasiyeti gözetir. Televizyonun keşşâfı John Logie Baird hakkında okuduğumu anımsıyorum. (İnşaallah hafızam beni yanıltmıyordur.) Üniversite hayatında iki bilimdalıyla birden ilgilenince, hocası, bir kenara çekip 'gayretini birisine teksif etmesini' öğütlüyor. Zira bizim irfanımızda da "Herşeye elini atan herşeyden mahrum kalır!" denmiştir. En azından herkes bu kadar herşeyi kuşatamaz. Nakşibendi, Kadirî, Rufaî, Şazelî veya Halvetî vs. tarikatına da girseniz, eğer başka ekollerle de bağınız varsa, size onları kesmenizi salık verirler. Çünkü mesafe almak için 'tevhid-i kıble etmek' şarttır. Bediüzzaman Hazretleri de İmam-ı Rabbanî kuddisesirruhtan ders aldığı bu 'tevhid-i kıble' meselesini talebelerine "Risale-i Nur'la iktifa etmek" olarak yansıtmıştır. Lakin burada vurgulanan 'Risale-i Nur okuyan herhangi birinin bir daha başka hiçbir kitabı okumaması gerektiği' değildir. Hayır. Böyle anlarsak yanlış olur. Vurgulanan 'odak noktası olarak Risale-i Nur mesleğinden ayrılmaması' gerektiğidir. Aynısını, hangi mürşide gitseniz, o da söyler. Kendisine birden fazla mürşid tutmaya çalışanı tasavvuf mesleğinde de hoşgörmezler. Dikkat, gayret, dirayet, hamiyet dağınıklığına sebep olur çünkü.

Ancak, bununla beraber, şunu da kabul ediyorum: Avam-ı nâsın metinlerle ilişkisi havassın ilişkisi kadar serbest olamaz. Çünkü avam okuyacağı metinlerin, eğer varsa, kem tesirlerinden kendisini koruyacak yeterli donanıma sahip değildir. Bu nedenle ulemamız avama İncil'i, Tevrat'ı vs. okumayı yasak etmiştir mesela. Fakat Hüseyin-i Cisrî Hazretleri gibi niceleri bu metinleri sıhhatle analiz ederek Aleyhissalatuvesselam Efendimizi müjdeleyen detayları beyanda bulunmuşlardır. Veyahut, mesela, tahrif olmuş böylesi metinlerin tutarsızlıklarını analiz eden eserler vardır.

Nasıl? Çünkü onlar âlimdir. Biz değiliz. Onların okudukları pâk denizlerini bulandırmaz. Bizim küçük havuzumuz bir damla pislikle bile çamur olur. O yüzden Bediüzzaman Hazretlerinin bu tür uyarılarını "Risale-i Nur'dan başka kitap okumamak" olarak algılayıp anlatanları da büsbütün silip atmıyorum. Yalnızca bu hususta ehl-i sünnet ve'l-cemaat ulemasının geçmişten günümüze takip ettiği yola bağlı kalalım istiyorum. O da nedir? Eğer kafası karışacaksa kişinin okumamasıdır. Eğer göğsü kaldırabilecek çaptaysa okuyabilir. Şayet siz herhangi bir ilim adamına Risale-i Nur mesleğini anlatırken "Bu meslekte gidecekler bir daha Risale-i Nur'dan başka kitap okumayacaklar!" derseniz, gülmesini geçtim, arkasını dönüp gider. Böyle bir yasağı hiçbir İslam âlimi şimdiye kadar koymamıştır. Bence Bediüzzaman Hazretleri de koymamıştır. En azından herkes için böyle bir yasak yoktur.

Hakikat aşkına şunu da dillendirmeden geçmeyelim: Nurcuların kendilerini Risale-i Nur'dan başka metinlere kapatmaları bazı iyi sonuçlar vermiş olabilir mi? el-Cevap: Olabilir. Evet. Elhamdülillah. Nurcuların Risale-i Nur metinlerine kapanmaları, ehl-i sünnet itikadına uygun olmayan, hatta bazı bazı şirk-bid'a propagandası da içeren, kimi popüler eserlerin 'tesirsizliğini' sağlamıştır. Buna misal olarak yakın zamandaki Ali Şeriatî tartışmalarını analım mesela. İslamcılık ekolüne mensup olanlar, uzunca bir süre, 'ellerine ne geçse okuyarak' zamanlarına hâkim olmaya çalışmışlardır. Özellikle Mısır'dan, Pakistan'dan, İran'dan kimi parlatılan isimler (ve daha başkaları) İslamcıların düşünce dünyasını etkilemiştir. İyisine birşey demeyiz ama çok kötü etkilenmeler de olmuştur. Hatta ehl-i sünnet itikadını bırakıp başka modernist, şiî veya selefî yollara düşenler az değildir. Bu düşüşlerde temel etken, daha ehl-i sünnet olmanın ne demek olduğunu bilmeden, istikametsiz metinlerle muhatap edilen avamın yaşadığı savrulmadır. Nümunesi çoktur. Nurcular, bu tarz savrulmalardan epeyce korunmuşlardır, zira o popüler eserleri ekseriya hiç bilmezler. Yazarlarını da tanımazlar. Kapanışları bu anlamda bir kalkandır desek yalan olmaz. Ancak...

Ancak bir de terazinin öteki kefesi var. Mürşidim diyor: "Sevâd-ı âzama ittibâ edilmeli. Ekseriyete ve sevâd-ı âzama dayandığı zaman, lâkayt Emevîlik, en nihayet Ehl-i Sünnet cemaatine girdi. Adetçe ekalliyette kalan salâbetli Alevîlik, en nihayet az bir kısmı Râfızîliğe dayandı." Nass-ı hadisle 'dalalet üzere birleşmeyeceği' haber verilen ümmet, aynı zamanda, kuşattığı bütün cemaatler, tarikatler, meslekler için bir istikamet ayarıdır. İstikamet aynasıdır. İstikamet cetvelidir. Kendi adımlarının yörüngesini o aynada sorgulamayan ve "Mü'min mü'minin aynasıdır!" sırrına mazhar olamayan gruplar, bir süre sonra, istikametten de saparlar. Buz parçası olan enaniyetini havuza atmayı başarmak güzel birşeydir. Maşaallah. Fakat o cemaat de kendini ümmet havuzuna atmıyorsa 'cemaat kadar bir buzdağıyla' maraz çıkarmaya başlar. Üstad Hazretleri yukarıda Alevilik-Emevilik kıyası yapıyor. Biz buna en yakın tecrübemiz FETÖ'yü de ekleyelim. Bu tehlike her cemaat için vardır.

Bunun sebebi de, üzerine kapanılan metinlerin, üzerine kapanıldıkça, yanlış yorumlanmaya başlanmasıdır. Bediüzzaman Hazretlerinin bir meselede 'ne demek istediğini' anlamaya çalışırken, üstadları olan, İmam-ı Rabbanî gibi, İmam Gazâlî gibi, Abdülkadir-i Geylanî gibi mürşidlerin 'neler söylediğine' bakmayanlar, yani ümmet siğasına kendi görüşlerini çekmeyenler, büyük ihtimal o hazretin cümlelerini de saptırırlar. Haricîlik, Mutezîle, Cebriye, Müşebbihe, Mürcie, Şia vs. nasıl kendi anlayışlarını nasslara dayatarak ümmetin ekserinin, yani fırka-i nâciyenin, fehmindeki selametten mahrum kalmışlardır; aynen öyle de; nurcular da 'acaba' dedikleri yerde ehl-i sünnet ve'l-cemaat aynasına bakmazlarsa 'aşırı yorumlarına' kapılıp giderler. Dışarıya kapanmak her idraki güdükleştirir. Her cemaati sapkınlaştırır. Hatta seküler alanlarda bile iletişim/etkileşim yoksunluğu bilgi fakirliğine sebep olur. Bu ümmetin istikameti cemaattedir. Ancak o cemaat kendi 'grubumuz' değil ehl-i sünnet ve'l-cemaattir. Bizim grubumuz sünniliğin bir küçük şubesidir sadece.

Çok konuştum. Sizi de sıktım. Bu konuları çok tartışıyoruz. Herhalde iyi-kötü kimi değişimler de hâsıl oluyor. İnşaallah istikametimiz hayra olur. Haklı başlamanın haklı kalmanın garantisi olmadığını Alevilik misali bize açıklıyor. Haksız başlamanın haksız kalmanın garantisi olmadığını da Emevilik misali bize gösteriyor. Kim ümmete uygun adım yürümeye çalışırsa o istikamet kazanıyor. Kim kendi sanrısına, güya biricikliğine kapılırsa, işte o da, tıpkı FETÖ'nün uğradığı gibi bir kem akıbete uğruyor. Allahu Teala ayaklarımızı ehl-i sünnet ve'l-cemaat istikametinden ayırmasın. Âmin. Âmin. Âmin.

14 Mart 2026 Cumartesi

Ülkende bir rejim değişikliğine hazır mısın?

Bu yazıya bir fotoğraf sebep oldu arkadaşım. Daha doğrusu, el-Hâdî ismiyle her hidayetin Halıkı olan Sultanımız, bu yazıyı yazdırmaya bir fotoğrafı vesile etti. O fotoğrafın uyandırıcılığıyla kalbime türlü ilhamını bağışladı. Uyandırdı. Farkettirdi. Nefsimdeki kusurları gösterdi. Onlar gözükünce cennetteki yasağı ihlalden çıplak kalan Âdem aleyhisselam gibi kapanmaya çalışmak gerekti. Zaten bütün bu karalamalarımız da yaralarımızı kapatmaya çalışmaktan sâdır gürültülerdir. O fotoğraf da şöyle birşeydir: Bir ağacı kesmişler. Henüz yaşken toprağa kazık etmişler. Ancak kazık yazıklanmamış da yeşillenmiş. Bağrından filizler fışkırmış. Bu filizler o ağacın ölmediğini gösteriyor. Onun ölümü gözlerimden saklanmasıymış hayatının.

Tohumun ölümü yeşermesi değildir. Yeşeren tohuma kimse "Öldü!" demez. Fakat, eğer tohum tohumluğunu yerine getiremediyse, bağrından yeni bir ağaç çıkarmak nasip olmadıysa, işte o zaman "Zâyi oldu!" denilebilir. Nitekim kelebek olmuş hiçbir tırtıl da izleyenlerin gözünde ölü sayılmaz. O halde biz şunu kabul ediyoruz: Hayat, eğer başka bir hayat için kendinden vazgeçiyorsa, vazgeçiriliyorsa, dönüştürülüyorsa, o hayatın gidişi ölüm değildir. Ölüm ancak 'arkasından başka bir hayat gelsin diye gitmemiş hayatlar' hakkında söylenebilir. Nitekim şair de o minvalde demiş: "Uktulûnî uktulûnî yâ sikât/İnne fî katlî hayâten fî hayât." Yani "Dostlarım, öldürün beni, öldürün beni./Benim ölümümde hayat içinde hayat vardır." Ve yine bu hakikat üzerine Kur'an-ı Hakîm'de buyrulmuştur: "Allah yolunda öldürülenler için 'ölüler' demeyin. Hayır, onlar diridirler, fakat siz bilemezsiniz." Evet. Biz bilmeyiz. Çünkü Rabbü'l-Âlemîn'in ümmetin, hakikatin, şeriatın hayatı için hayatlarından vazgeçmiş bu hayatlara ne tür bir metamorfoz, ne tür bir yeşerme, ne tür bir 'üstün hayat' bahşettiğini idrak edemeyiz.

Anlamak için en az onlar kadar vazgeçmiş olmak gerekir. Neml sûresinde Belkıs'ın dilinden aktarılan o hakikat ki, "Hükümdarlar bir memlekete girdiler mi, orada bozgun çıkarırlar, oranın büyüklerini zelil-sefil ederler..." sırrı hepimizin hayatlarında câridir. Kalbimizin hükümdarı kim olmuştur? Hayatımız neyin merkezinde yaşanmaya başlamıştır? "Bir sinede iki kalp olmaz!" hükmünce merkeziyet 'tekilliği' ister. Tevhidi çağırır. Ve artık merkezdeki şeyin hiyerarşisiyle şekillenir hayat.

Vazgeçilenler, vazgeçebilecekler, vazgeçilmezler hep onunla belirlenir. Eğer göğsümüzü şekillendiren Hüda'nın sultanlığı ise, maşaallah, artık Onun katında değerli olan değerlidir bizim için. Onun katında değeri olmayanın da hiçbir değeri kalmaz. O Sultan-ı Zîşân göğsümüzün hükümdarı olduğu anda hayatımızın da hükümdarı olur. Rejim değişir. Sevilen-sevilmeyen hep Onun rızasıyla şekillenir. Kişi nefsine büsbütün hâkim olamasa bile itikad düzleminde, akıl düzleminde, hakikat düzleminde 'Âmentü'sünü bilir. Ona bağlanır. Ondan başkasının doğruluğuna hakvermez. Bu anlamda müslümanın şeriat talebi tutarlılığının ifadesidir. Madem ki, cümle âlemleri yoktan vareden; herşeyi bilen, herşeyi gören, herşeyi en kemalde takdir eden bir Allah'a inanmıştır; o halde; hayatını, o hayatın hukukunu, iyilerini-kötülerini, helallerini-haramlarını da bu imanın dışında tutamaz. Yani diyemez: "Allahım, evet, evreni çok güzel yarattın ama insanlar nasıl yönetilir bilmiyorsun. O konuda ben beşerî hukuku tercih edeceğim." Bunun imanında bir tutarsızlık olduğunu bilir. Tutarsızlıksa imanın zıttıdır.

"Hayr-ı kesir için şerr-i kalil kabul edilir. Eğer şerr-i kalil olmamak için, hayr-ı kesiri intac eden bir şer, terk edilse, o vakit şerr-i kesir irtikâp edilmiş olur. Meselâ, cihada asker sevk etmekte, elbette bazı cüz'î ve maddî ve bedenî zarar ve şer olur. Fakat o cihadda hayr-ı kesir var ki, İslâm, küffârın istilâsından kurtulur. Eğer o şerr-i kalil için cihad terk edilse, o vakit hayr-ı kesir gittikten sonra, şerr-i kesir gelir. O ayn-ı zulümdür. Hem meselâ, kangren olmuş ve kesilmesi lâzım gelen bir parmağın kesilmesi hayırdır, iyidir. Halbuki zâhiren bir şerdir. Parmak kesilmezse el kesilir, şerr-i kesir olur..." diyen mürşidimin de dikkatlerimizi çektiği biraz bu gibidir: Hayat kendisinden daha üst bir hayat için feda ediliyorsa ölmemiştir. Çünkü o ölümde hayat vardır. Hayat hayat için ölüyorsa aslında ölüm hayatla hayatlanıyor demektir. Bilakis, ism-i Hayy'ın küçücük bir tecellisi olan bedenî hayatını korumak için çalışıyorsa sırf, haram-helal demeyip yiyorsa, onun yaşaması bir ölümdür. Yeni bir ağaca dönüşmeyen tohumun ziyanıdır. Potansiyelin açığa çıkamamaktaki israfıdır.

O minvalde yine der ki Bediüzzaman Hazretleri:

"İ'lem eyyühe'l-aziz! Şu dünya hayatına muhabbetle müptelâ olan bazı insanlar, o hayatın vücuda gelmesinden maksat ve gaye, yalnız o hayata hizmet ve o hayatın bekası olup, başka bir faidesi olmadığını, yani, Fâtır-ı Hakîmin zevilhayatta ve cevher-i insaniyette vedia olarak koyduğu bütün cihâzat-ı acibe ve teçhizat-ı harikanın, seri-ü'zzevâl olan şu hayatın hıfzıyla bekası için verildiğini zannediyorlar. Halbuki, kaziye öyle olduğu takdirde, kâinattaki gayr-ı mütenahi nizamların şehadetleriyle, sath-ı âlemde görünen hikmet, inayet, intizam, adem-i abesiyete olan delil ve burhanların, mâkûse olarak, abesiyete, israfa, intizamsızlığa, adem-i hikmete delil ve burhan olmaları lâzım gelecektir."

"Ölmeden önce ölünüz!" sırr-ı nebevîsi de zâhir oluyor işte. Aleyhissalatuvesselam Efendimiz bizi 'ölmeden önce öldürmekle' neyi murad ediyor? Hayattan büsbütün çekilmemizi mi? Hayır. Onun murad buyurduğu, Belkıs'ın da diliyle vahy-i ilahî içinde dikkatimiz çekilen, o büyük değişimdir. Acaba biz şu gündelik yaşam içinde kalbimizi o Sultan'ın ele geçirmesine izin veriyor muyuz? Eskiden aziz bildiklerimizi zelil edecek o Sultan'ın içimizde 'yeni bir hiyerarşi' kurmasına razı mıyız?

Helaller-haramlar dediğimiz zaten o yeni hiyerarşinin kurulmasından ibarettir. Şeriat dediğimiz de, işte, O Sultan-ı Zülcelal'in bizi yönetim şeklidir. Devletten önce kendimizde, evet, bizzat kendimizde, böyle bir rejim değişikliğine hazır mıyız? Değilsek, eyvah, büyük rüyalar görmeyi bırakalım. Sultan beldemize gelmemiştir. Firavunlar efendiliğe, Musalar köleliğe, Karunlar sömürüye, Samirîler fırsatçılığa devam etmektedir. Taşlar hiç yerinden oynamamıştır. Halbuki O Sultan gerçekten beldemize gelseydi, iklimimize girseydi, bize hâkim olsaydı yani, herşeyi yerinden oynatacaktı. Ölenler dirilecek, diriler ölecekti; üstünler aşağıya inecek, aşağılar yükselecekti; taşımız altınlaşacak, altınlar taşlaşacaktı. İman esasında bunu yapma sanatıdır. Batılılaşma? O da tersine benzer. Ki baksana, her hiyerarşiyi, İslam'ın rağmına nasıl da bozuyor! Rezillikleri muteber, muteberleri rezillik addediyor. Her sultanın bir şevketi var arkadaşım. Sultanını hayatındaki şevketinden sor.

Neye dikkat kesiliyorsan o kesilirsin

Bediüzzaman Hazretleri Mesnevî-i Nuriye'sinin bir yerinde şöyle diyor: "İnsanda öyle bir lâtife, öyle bir hâlet vardır ki, o lâtife...