21 Şubat 2026 Cumartesi

Celal Karatüre'den nurculara da bir mesaj var!

Selim İleri'den okuduğumu hatırlıyorum arkadaşım. Fakat notlarımda aratınca bulamadım. Yazık ki düzgün kaydetmemişim. Hatırımda kaldığı kadarıyla 'manaca' nakledeyim. Şöyle birşey söylüyordu İleri: Bizdeki arabesk müzik Awara Hoon'un, galat-ı meşhur söylenişiyle Avaramu'nun, çocuğudur. Her alanda olduğu gibi, müzik alanında da kemalist rejim tarafından uzun süre baskı altında tutulan Asyalı kodlarımız, 1955'de gösterime giren Hint filmi 'Avâre' ile birden uyanıvermiştir. Özünde kim olduğunu hatırlamıştır. Hem film hem de şarkısı, öyle ilgi çekmiştir ki, birçok yerli versiyonu da yapılmıştır. Bir dönem Türkiye'yi kasıp kavuran arabesk müzik furyası da yine Awara Hoon'un sonuçlarındandır. Gösterim zamanının 'körkütük-zorba Batıcı' CHP'nin tek parti diktasından nisbeten 'ananevî değerlere saygılı' DP iktidarına geçtiğimiz bir aralığa denk gelmesi de Avâre'ye çarpan etkisi yapmıştır.

Özgürlüklerinin 'AK Parti başa geçince kalktığını sanan' Z kuşağı gençlerine küçük bir malumat vermek kabilinden Murat Bardakçı'nın ilgili makalesinden alıntı yapalım:

"1926'da, İstanbul'daki Sarayburnu Parkı'nda, dinleyicilerinin arasında Reisicumhur Mustafa Kemal'in de bulunduğu bir konser vardır ve konsere Mısır'ın o senelerdeki meşhur hanım seslerinden olan Müniretü'l-Mehdiyye de katılmaktadır. Mısırlılar'dan sonra sıra Rebâbî Mustafa Bey'in çalıştırdığı Eyüplü gençlere gelir. Onların da programlarını tamamlamalarından sonra Mustafa Kemal bir konuşma yapar ve 'Burada icra edilen musiki, yüz ağartıcı olmaktan uzaktır!' der.

O günler inkılâp günleridir ve ortalığı birden bir 'musiki inkilâbı' tartışması kaplar. Tartışmalar birkaç gün içerisinde resmiyet kazanır ve zamanın Maarif Vekâleti Sanayi-i Nefise Encümeni yani Eğitim Bakanlığı Güzel Sanatlar Komisyonu, resmî belgelerde 'alaturka' diye geçen Türk müziğinin eğitiminin yasaklanmasına karar verir. Resmî açıklama, kararı Talim ve Terbiye Heyeti'nin de kabul etmesinden sonra yapılır. Karara göre biri Ankara'da, diğeri de İstanbul'da olmak üzere iki yeni konservatuvar kurulacak ve bu okullarda sadece Batı müziği öğretilecektir. (...) Kararı, 1926'nın 25 Ekim'inde, o sırada İstanbul Valisi olan Muhittin Üstündağ açıklar. Haberi, gazeteler de 'Alaturka musikiye elveda! Resmî müesseselerde alaturka musiki ilga edildi, artık bu musikiden tarih derslerinde bahsolunacaktır' gibi başlıklarla verirler.

İlk alaturka musiki yasağı işte böyle konmuş ve yasak tam 50 sene boyunca, Süleyman Demirel'in meşhur Milliyetçi Cephe hükümetininin İstanbul'da, 1976'da, bir Türk Müziği Konservatuvarı açmasına kadar titizlikle uygulanmıştır. Diğer yasak ise, 1934 yılında Atatürk'ün Meclis'i açış konuşmasında musikiden bahsetmesinden hemen sonra gelir, sekiz ay devam eder ve bu müddet zarfında radyolarda alaturkanın icrası yasaklanır."

Yani, arkadaşlar, Mustafa Kemal o kadar özgürlükçü(!) bir lider ki, bir halkın bin yılları aşkın geçmişe uzanan yerli müzik muktesebatını devlet gücüyle silip atabileceğini düşünüyor. (Bir benzerini Çin bugün Uygur müslümanlarına uygulamaktadır.) Halk muziği, tasavvuf musikisi, sanat müziği vs... İçinde Asyalılık-Müslümanlık-Araplık kokan hiçbirşeye acımıyor. Çiziyor. Tıpkı diğer alanlarda yapmayı denediği gibi 'yalnız emir/yasak koymakla' bir milleti koyun gibi istediği tarlaya sürebileceğini sanıyor. Fakat elbette kazın ayağı öyle olmuyor. Halk, devletin ulaşamadığı yerlerde, kimliğini yaşatmaya devam ediyor. Bazen de, Awara Hoon'da olduğu gibi, dışarıdan gelen bir ses ona 'aslında nereli olduğunu' çağrıştırıyor. Ve tavuk kümesine alıştırılmaya çalışılan kartal kanatlarını şöyle bir açıp havayı yokluyor.

Tıpkı Celal Karatüre kardeşin bir def, bir ses, bir zikirle yaptığı şekilde...

Evet. Sanki tarih tekerrür etti. Önceleri pop, sonraları rap müzikle, zihinleri iğdiş edilen gençler, çocuklar, hatta hepimiz 'aslında kim olduğumuzu' birden hatırladık. Neyle oldu bu uyanış? Çok büyük bir inkılap hamlesiyle mi? Büyük büyük yatırımlarla mı? Devletçe güdülen komplike bir siyasetle mi? Hayır. Hiçbiri. Hiçbiri değil. Koca incir ağacını küçücük incir çekirdeğine taşıttıran Azamet-i Kudret Sahibi yine hem azametini hem kudretini gösterdi. Kimilerinin 'roman' deyu küçük gördüğü, üzerindeki dervişlik kisvesini belki hiç yakıştırmadığı, esmer tenli bir mübareği vesile etti. Onunla kendi muazzez adını 'Allah, Allah, Allah!' nidalarıyla milyonlara söylettirdi. Zaten öyledir. Bil ey öyledir. Hep öyledir. Mürşidim Bediüzzaman da demiştir: "Bir zerre ihlâslı amel batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır."

Seyyid Hüseyin Nasr da, İslam Sanatı ve Maneviyatı'nda, mutasavvıfların musiki sevgisini izah eden iktibaslar yapar. Hatta bu iktibaslardan birisinde denir ki: "Beden olarak canlı olsalar da kalpleri ölü olanlar için de müzik dinlemek uygun değildir. (...) Ancak, ister ruhunu keşfetsin isterse de keşfetmesin, kalbi zevkli olanların müzik dinlemesi zorunludur. Müzikte üçyüzbin keyif vardır ki, bir tanesinin yardımıyla bile, ibadetin herhangi bir biçimi aracılığıyla hiçbir ârifin başaramayacağı bir şekilde, marifet yolunun bin yılı birden yaşanır."

Bugünlerde bir ilahi vesilesiyle yaşadıklarımız da şu sözün delili gibidir.

Evet. Bu insanlar, gençler, çocuklar; onlara akılla-fikirle anlatabileceklerimizin çok daha fazlasını; "Kâbe'de hacılar 'Hû' der Allah!" diyerek zevketmektedirler. Belki manasını tam bilmemektedirler ama heyecanını emmektedirler. Tecrübe cidden çok gözaçıcıdır. MEB'e, Diyanet'e, hatta doğrudan Külliye'ye 'dindar bir gençlik' yetiştirmenin yöntemlerinden ehemmiyetli bir tanesini öğretmektedir. Dersimiz sarihtir: Eğer çocuklarımızı 'Hav-hav'a teslim etmek istemiyorsak 'Allah' demeyi sevdirecek ezgilere yatırım yapmalıyız. Müzisyenlerimizi buna teşvik etmeliyiz. Belediyelerimize bunların konserlerini verdirmeliyiz. Eşi-dostu zengin etmeye değil, cidden ilgi çekecek, sevilecek, rağbet görecek ilahiler-marşlar ürettirmeliyiz. Ve bu ezgileri üretirken nazar edeceğimiz şey yine kökümüzdeki zikrullah heyecanıdır.

Bediüzzaman Hazretleri müzik konusuna bakışını ifade ederken diyor ki:

"Sanki kâinat İlâhî bir musikî dairesidir. Türlü türlü avazlarla, çeşit çeşit terennümatla kalblere hüzünleri ve Rabbânî aşkları intiba ettirmekle kalbleri, ruhları, nuranî âlemlere götürür, pek garip misalî levhaları göstermekle o ruhları ve kalbleri lezzetlere, zevklere garkeder. Fakat o kulak, küfürle tıkandığı zaman, o leziz, mânevî, yüksek savtlardan mahrum kalır. Ve o lezzetleri îras eden avazlar, mâtem seslerine inkılâp eder. Kalbde, o ulvî hüzünler yerine, ahbabın fıkdanıyla ebedî yetimlikler, mâlikin ademiyle nihayetsiz vahşetler ve sonsuz gurbetler hasıl olur. Bu sırra binaendir ki, şeriatça bazı savtlar helâl, bazıları da haram kılınmıştır. Evet, ulvî hüzünleri, Rabbânî aşkları îras eden sesler helâldir. Yetimâne hüzünleri, nefsânî şehevâtı tahrik eden sesler haramdır. Şeriatın tayin etmediği kısım ise, senin ruhuna, vicdanına yaptığı tesire göre hüküm alır." 

Evet, Celal Karatüre kardeş, elhamdülillah, bize bir işaret fişeği attı. Yahut da Hazret-i Allah, Celal Karatüre kardeşimizi, böyle bir uyanışa vesile eyledi. Şimdi bu atılan fişeğin peşine istikametle düşmek gerekiyor. Kültür Bakanlığı'ndan bu hususta birşey ummuyorum. Peh. Orasının zihniyeti bambaşka bir zihniyet. Fakat gençlerin-çocukların dünyasında maneviyatın varlığını önemseyen her kurum-kişi dillerine dolanacak böylesi ezgilere mesai sarfetmelidir. Devlet yapmazsa cemaatler. Cemaatler yapmazsa kişiler. Nurcular da bu hususa kulaklarını kapatmasınlar. Zira mürşidimizin bize ne dediği açıktır. Üstadın kulağı da, tıpkı mutasavvıflar gibi, Rahmanî musikîye meyillidir. O halde biz de tefekkürümüzü müziklendirerek bu zikirhaneye yordamımızla katılabiliriz. Hüda hayırda yardımcımız olsun. Âmin. Âmin.

17 Şubat 2026 Salı

Bediüzzaman MTO'nun neresinde?

Yusuf Kaplan Hoca'ya afiyetli-selametli ömürler dilerim. Kendisinin MTO (Medeniyet Tasavvuru Okulu) ismi altında yürüttüğü eğitim faaliyeti Türkiye için medâr-ı hayırdır. Büyük bir eksikliği gidermek için ortaya konulmuş gayrettir. Medâr-ı şükrandır. Hatta medâr-ı fahrımızdır. Öyle bilirim. Muvaffakiyetleri için dua ederim. Hem zaten nurcular içinde de MTO faaliyetlerine fiilen katılanlar bulunmaktadır. Zira Yusuf Kaplan Hoca, daha yola başlarken, ehl-i sünnet ana omurgayı bütünüyle kucaklayacak geniş bir tavır, dil, üslûp, vizyon ortaya koymuştur. Allah istikametten ayırmasın. Sa'yini meşkûr etsin. Âmin.

Hem üstelik, yine Yusuf Hoca, Bediüzzaman Hazretlerine muhabbetini her vesile ile ifade etmekten çekinmeyen merdane bir mesleğin de sahibidir. Risale-i Nur'dan bazı bölümleri/eserleri, maşaallah, MTO'nun okuma listelerine eklemiştir. Bazen mübarek tenkidleriyle kulağımızı da çeker, alınmayız, çünkü hocamızdır. Sertliğinin samimiyetinden olduğunu biliriz. Kalbi güzel olanın dilindeki sertliğe kimse gocunmaz. Gocunulmamalıdır.

Fakat, bütün bu güzellikler içinde, göğsümüzü 'çakılmış çivi gibi' rahatsız eden bir mesele de var. Evet. Belki bunu dilegetirmekte geciktim. Zira müşahhas misalini görmüşken yazmak daha etkili olacaktı. Ancak bir sebepten kalemimi/dilimi tutmayı tercih ettim. Bir küçük paylaşımlık serzenişte bulunmakla yetindim. Şimdi artık daha net ortaya koymak istiyorum. İşte kafamı/kalbimi meşgul eden rahatsızlığın hülasası şudur ki:

İsmail Halis isminde bir arkadaş var. Bu arkadaşı nurcular olarak pek tanımayız-etmeyiz. Hatta kendisi aramızdaki hukuku bozmak için hususi gayret sarfetmeseydi, her müslümana yaptığımız gibi, ona da hüsnüzanla bakmaya devam edecektik. Neyse. Bu arkadaş MTO'nun faaliyetlerine de katılıyor. Bazen bizzat Yusuf Kaplan Hoca'yla yanyana kürsülerde görünüyor. Konuşuyor. Sunumlar yapıyor. Zâhirden bu arkadaşın MTO içinde etkin birisi olduğu anlaşılıyor. Derûnunu bilemem. Müşkülatıma gelirsek:

Bu arkadaşı MTO faaliyetleri içinde görmek, bana, "Risale-i Nur MTO'nun gerçekten neresinde kalıyor?" diye sorduruyor. Cidden sormadan yapamıyorum. 'Acaba'larımı terkedemiyorum. Yani, Yusuf Hoca'nın Medeniyet Tasavvuru'nda, Türkiye için gelecek inşasında, Risale-i Nur sahiden var mı, yok mu, ne kadar var? Yoksa 'önden böyle, arkadan şöyle' bir işler mi dönüyor? Zira bu arkadaş, Diyanet İşleri'nin, tamamen dinî bir içeriğe sahip Asâ-yı Mûsâ'yı yayınlamasının ardından kudurup, içindeki zehri şu şekil kusmuştu:

"Üstüme vazife olmayan bu konuda haddimi de aşarak fakat bir okur, bir müslüman, bir Türk olarak kanaatimi - hatta mesuliyetimi paylaşmak isterim. Fetullahçı terörünün tüm sürecinden bağımlı ve bağımsız olarak; Risale külliyatının devasa bir 'boncuk oyunu' olduğu kanaatindeyim. Ne demek. Şu demek. Modern zaman müslümanlarının bugününe tek 1 lahza ve zerre faidesi olmayan büyük bir bulut hâlesidir Risale. Risale'nin inşa ettiği tek bir öncü, kurucu, yıkıcı, ihya ve inşa edici figür - insan - portre - model bulamazsınız. Bu büyük duygu ve dil balonunu, zihin kitaplığından, 'Türkiye - Müslümanlık - İslamcılık' literatüründen çıkarmalıyız. Bu, mugalata labirentinin yıvış - iddiasız - meselesiz - kendine sığınan, analog bir makine insan üretimi dışında tek faydası olmadı Türkiye'ye. Olamaz da zaten. 'Sen o baygın sevgilerin adamı değilsin' diyen İsmet Özel'e selam olsun. Her şeyin sonrasında Bu baygın senfoni bitsin - bitmeli artık."

Hâtibinin kalitesini(!) ortaya koyan bu ifadeleri analiz etmeyeceğim yazımda. 'Türk' diye altını çizmesinden işin ucunun nereye dokunduğu anlaşılıyor zaten. (İsmet Özel'e çakılmış selamı da hatırlayalım.) Hem o dönemde gereken cevabı birçokları verdiler. Fakat şuna dikkat edelim: İsmail Halis paylaşımından dolayı ne 'pişman oldu' ne de 'özür diledi.' Aksine, belli ki 'silmesine mecbur edildiğinde' dahi, husumetinin zevahirini kurtarır bir beyanda bulundu. Mesela diyor ki bir yerinde o paylaşımın:

"Paylaşımın, 1 milyona yakın görüntülenme almasının bendeki tek karşılığı şudur. Bir (kült - hatta ezoterik) yapı ve halka, bir şekilde, bu şekilde gündeme gelebildi. İlgilisi için, yazılan her yorum bile, önemli bir referans. Kamusal hafıza için bu bir hayırdır, vesile olabildi isem ne mutlu bana." Yani, ettiği hakaret, yaptığı terbiyesizlik, bunlar sorun değil. Kendisi yine de büyük bir hayır işlemiş. Çünkü mevzuu gündeme taşımış. Hey mübarek...

Ben böyle bir adamın, ki İslamcı cenahta da ikbali parlak görünüyor bu arkadaşın, görev aldığı her yere nurcuların, hatta bırakın nurcuları, sinesinde Bediüzzaman Hazretlerine öyle/böyle 'teşekkür hissi taşıyan' her müslümanın 'acaba' ile bakması gerektiğini düşünüyorum. Zira böyle bir adam nerede mekan tutsa, koltuk işgal etse, görev alsa belli ki orayı Risale-i Nur'un (zannınca) 'ortadan kaldırılmasına' vesile tutacaktır. Suyunu, suikastını samanın altından yürütür, üstüne çıkarır, o belli olmaz tabii...

Hal böyle olunca, ben de, dinen kardeşi, memleketen bir hemşehrisi, bir talebesi, kendince bir hamiyet-i İslamiyesi olan küçük bir nurcu olarak soruyorum Yusuf Hoca'ya: "Bediüzzaman MTO'nun neresinde?" İçinde mi, dışında mı, yoksa bu ilişki 'ne şiş yansın ne kebab' ilişkisi mi? Hem Risale-i Nur'u bu derece övüp hem de böyle hasmıyla yanyana oturmak oluyor mu? Allah rüşdümüzü ilham eylesin. İttihadımızı bozmasın. Âmin. Âmin.

14 Şubat 2026 Cumartesi

Mehdi sahiden Kur'an'da geçmiyor mu?

 'Mehdi' bizim umudumuzdur. Kim onu inkâr ederse 'ümmetin umuduna kastetmekle' onu itham ederiz. Evet. Birşeyin sahtelerinin bulunması gerçeğini gözden düşürmez. Kimse, sahte doktorlar var diye, doktora gitmeyi bırakmaz. Tıbbı inkâr etmez. Tabâbete zulmetmez. Herşey, kendi gerçeğine yaslanır, 'sahtesinin olmaması' imkansızlığına değil. Hem zaten, mehdi, önce 'icraat' sonra 'isim'dir. Sahtekârların sandığı gibi önce 'isim' sonra 'icraat' değildir. Belki hakiki makamı herkesçe bilinmeyecektir zaten.

Gizli kalacaktır. İsmine dair hiçbir iddiası bulunmayacaktır. Fakat icraatıyla ümmetten tasdikini alacaktır. O halde cin olmadan adam çarpmaya çalışanların yalanıyla mehdi yargılanmaz. Mehdiyet bir kanundur. Nübüvvet gibi bir kanundur. Hatta nübüvvetin alt kanunudur. Hadiste de buyrulmuştur: "Âlimler peygamberlerin vârisleridir." Cenab-ı Hak, nasıl ki, her zamana/ümmete peygamberler eliyle hidayetini bildirmiştir. Hiçbir zamanı/ümmeti sahipsiz bırakmamıştır. (Buna inanmak imanın altı temel rüknünden birisini oluşturur.) Aynen öyle de: Nübüvvete, Aleyhissalatuvesselam Efendimizle hâtem çekildikten sonra, ümmet-i Muhammed'i yine sahipsiz bırakmayacaktır. Tutunacakları dalı gönderecektir. İzleyecekleri denizfenerini yollayacaktır. Her zamanda farklı mesleklerden, meşreplerden, makamlardan mehdi-misal mürşidler gelecektir-gelmiştir. İrşad kanununun, hidayet kanununun, istikamet kanununun hep tekrar eden tezahürüdür bu. O salihlerin faziletli adlarını anmakla bile ümmetin üzerine nur yağar.

Bediüzzaman Hazretleri bir yerde bu hususa şöyle dikkat çeker:

"Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın istikbalden haber verdiği bazı hâdiseler, cüz'î birer hâdise değil, belki tekerrür eden birer hâdise-i külliyeyi, cüz'î bir surette haber verir. Halbuki o hâdisenin müteaddit vecihleri var. Her defa bir vechini beyan eder. Sonra râvi-i hadîs o vecihleri birleştirir. Hilâf-ı vaki gibi görünür. Meselâ, Hazret-i Mehdi'ye dair muhtelif rivayetler var. Tafsilât ve tasvirat başka başkadır. Halbuki, Yirmi Dördüncü Sözün bir dalında ispat edildiği gibi, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, vahye istinaden, herbir asırda kuvve-i mâneviye-i ehl-i imanı muhafaza etmek için, hem dehşetli hâdiselerde ye'se düşmemek için, hem âlem-i İslâmiyetin bir silsile-i nuraniyesi olan Âl-i Beytine ehl-i imanı mânevî raptetmek için Mehdi'yi haber vermiş. Âhirzamanda gelen Mehdi gibi herbir asır, Âl-i Beytten bir nevi mehdi, belki mehdiler bulmuş. Hattâ, Âl-i Beytten mâdud olan Abbasiye hulefasından, büyük Mehdi'nin çok evsâfına câmi bir mehdi bulmuş. İşte, büyük Mehdi'den evvel gelen emsalleri, nümuneleri olan hulefa-i mehdiyyîn ve aktâb-ı mehdiyyîn evsafları, asıl Mehdi'nin evsâfına karışmış ve ondan rivayetler ihtilâfa düşmüş."

Biz böyle hakikatlerden bahsettiğimiz zaman umudumuza kastedenlerden şöyle itirazlar geliyor: "Mehdi Kur'an'da geçmiyor." Bununla kastettikleri aslında şu: "Mehdi Kur'an'da sarahatle geçmiyor." Bununla demek istedikleri de aslında şöyle: "Biz Kur'an'ı açtığımız zaman yanan neon lambalarıyla 'Mehdi gelecek!' yazısı bulamıyoruz." Evet. Bunların Kur'an'dan, Kur'an'da geçmekten, Kur'an'daki sarahatten anladıkları budur: Mushafın kapağını açacaklar. O anda disko topları dönmeye başlayacak. Işıkları her yeri kaplayacak. Ve yapıp sönen Kur'an harfleriyle şöyle denilecek: "Mehdi gelecek!" Halbuki Kur'an'da geçmek dedikleri illa böyle birşey değildir. Üstelik Kur'an'da herşey sarahatle bulunmak zorunda da değildir.

Bu konuyu da mürşidim şöyle bir yerde açar:

"Bir kavle göre, Kitâb-ı Mübîn, Kur'ân'dan ibarettir. Yaş ve kuru herşey içinde bulunduğunu âyet-i kerime beyan ediyor. Öyle mi? Evet. Herşey içinde bulunur. Fakat herkes herşeyi içinde göremez. Zira muhtelif derecelerde bulunur. Bazan çekirdekleri, bazan nüveleri, bazan icmalleri, bazan düsturları, bazan alâmetleri, ya sarahaten, ya işareten, ya remzen, ya ibhâmen, ya ihtar tarzında bulunurlar. Fakat ihtiyaca göre ve maksad-ı Kur'ân'a münasip bir tarzda ve iktizâ-yı makam münasebetinde, şu tarzların birisiyle ifade ediliyor."

Devamında birkaç misal de verir buna:

"Ezcümle: Beşerin san'at ve fen cihetindeki terakkiyatlarının neticesi olan havârık-ı san'at ve garâib-i fen olarak tayyare, elektrik, şimendifer, telgraf gibi şeyler vücuda gelmiş ve beşerin hayat-ı maddiyesinde en büyük mevki almışlar. Elbette, umum nev-i beşere hitap eden Kur'ân-ı Hakîm, şunları mühmel bırakmaz. Evet, bırakmamış, iki cihetle onlara da işaret etmiştir. Birinci cihet: Mu'cizât-ı enbiya suretiyle. İkinci kısım şudur ki: Bazı hâdisât-ı tarihiye suretinde işaret eder..."

Yani birşeyin Kur'an'da geçmesi için illa sarahaten bulunması gerekmez. "Bazan çekirdekleri, bazan nüveleri, bazan icmalleri, bazan düsturları, bazan alâmetleri, ya sarahaten, ya işareten, ya remzen, ya ibhâmen, ya ihtar tarzında bulunurlar." Zaten Kur'an'da sarahaten bulunmamasıyla birşeyleri inkâr etmemiz gerekseydi, önce kendimizi, yani sizi-bizi, inkâr edecektik. Çünkü biz de Kur'an'da geçmiyoruz. Andromeda galaksisi de geçmiyor. Şu sıralar devletlerin üzerine boğuştuğu Grönland adası da geçmiyor.

Fakat ne açıdan geçmiyor? 'Sarahaten' geçmiyor. Açık bir şekilde geçmiyor. Yoksa 'yaş-kuru herşeyin bilgisini içerdiğini' Kur'an kendisi beyan buyuruyor. Ezcümle: Kur'an'da birşeyin sarahaten bulunmamasıyla onun inkârını birbirine bağlamak bir usûl hatasıdır. Biz Kur'an'da sarahaten bulunmayan şeyleri inkâr etmeyiz. Ya? Kur'an'daki sarih manalara muhalif olan şeyleri inkâr ederiz. Mesela: Allah Kur'an'da kendisinin tekliğinden sıklıkla bahsetmiştir. İkincisinden bahsetmek bu manalara muhalif olacağı için inkâr ederiz. Yoksa, sırf Kur'an'da sarahaten yeralmamasıyla inkâr etsek, bugün itirazsız bir şekilde 'Var' dediğimiz birçok şeye 'Yok' demek zorunda kalırız. Şeytanlara maskara oluruz.

Gelelim ikinci bir itiraza. Denilebilir ki: "Tamam. Kur'an'da herşeyden bahsedilmediğini kabullendim. Kur'an'da bahsedilmemekle inkârın birbirine bağlanmasının mantıksızlığını da kavradım. Fakat böyle önemli birşeyin Kur'an'da geçmesi gerekmez miydi? Cenab-ı Hak, mehdi gibi bir hâdiseyi, böyle zikirsiz bırakır mı?"

Buna dair de Bediüzzaman Hazretlerinden bir iktibas yapmam gerekecek:

"Eğer desen: 'Madem Kur'ân beşer için nâzil olmuştur. Neden beşerin nazarında en mühim olan medeniyet harikalarını tasrih etmiyor; yalnız gizli bir remizle, hafî bir ima ile, hafif bir işaretle, zayıf bir ihtarla iktifâ ediyor?' Elcevap: Çünkü medeniyet-i beşeriye harikalarının hakları, bahs-i Kur'ânîde o kadar olabilir. Zira Kur'ân'ın vazife-i asliyesi, daire-i Rububiyetin kemâlât ve şuûnâtını ve daire-i ubûdiyetin vezâif ve ahvâlini tâlim etmektir. Öyle ise, şu havârık-ı beşeriyenin o iki dairede hakları, yalnız bir zayıf remiz, bir hafif işaret, ancak düşer. Çünkü, onlar daire-i Rububiyetten haklarını isteseler, o vakit pek az hak alabilirler."

Devamında peşpeşe birkaç misal de veriyor mürşidim:

"Meselâ, tayyare-i beşer Kur'ân'a dese: 'Bana bir hakk-ı kelâm ver, âyâtında bir mevki ver.' Elbette, o daire-i Rububiyetin tayyareleri olan seyyârât, arz, kamer, Kur'ân namına diyecekler: 'Burada cirmin kadar bir mevki alabilirsin.' (...) Eğer havârık-ı medeniyet, dekaik-ı san'at cihetinde haklarını isterlerse ve âyetlerden makam talep ederlerse, o vakit birtek sinek onlara 'Susunuz' diyecek. 'Benim bir kanadım kadar hakkınız yoktur. Zira sizlerdeki, beşerin cüz-ü ihtiyarıyla kesb edilen bütün ince san'atlar ve bütün nazik cihazlar toplansa, benim küçücük vücudumdaki ince san'at ve nazenin cihazlar kadar acip olamaz.'"

Evet. Biz sünniler iman ederiz ki: Bütün evliyayı toplasanız bir peygamber etmez. Peygamberlerin makamca en küçüğü dahi kıymetçe bütün evliyanın fevkindedir. Ve bu peygamberlerin sayısı, rivayetlere göre, yüzbinlerin üstündedir. Kur'an-ı Hakîm, o nuranî ordusunun dahi çok az bir kısmını, 25 tanesini, açıkça anıyor. Sarahatle bahsediyor. Geri kalanını 'nübüvvet kanunu' ile 'kanuniyet olarak' zikrediyor. Sarahatle anmıyor. Hal böyleyken, bizim, 'kendi açımızdan durumu ne kadar hayatî olursa olsun' bir Allah dostunu, bir hakiki mürşidi, "Kur'an'da sarahatle bahsedilmemiş canım!" deyip inkâr etmemiz ne kadar isabetli olabilir? Yahu yüzbinlerce peygamberden 25'i anılmış sarahatle! O mübareklerden mehdiye sıra kalır mı? Mehdinin onlar yanında makamı nedir ki? Kur'an'ın merkezi bizim 'zaman algımız' değil ki!

Kanuniyet meselesini de küçük görmeyelim. Birisi "Kütlesi olan herşey kütle çekim yasasına dahildir!" dese artık ondan "Elmayı niye anmadın? Armutu niye anmadın? Taşı niye anmadın?" diye sorulmaz. Çünkü zaten kanuniyet vechiyle hepsini dahil etmiştir. Madem ki kütlesi vardır, evet, o da o kanunun bir ferdi olarak anılmıştır. İlla isminin geçmesi gerekmez. Kimse de zaten "Benim ismim geçmiyor!" deyip yüksek bir binadan atlamaz. Anlar yani kanuniyetin kendisinin de zikri olduğunu.

Son bir itiraz şekli de mehdiyete benzer şeylerin İslam'dan başka inançlarda da bulunması... Olabilir. Bundan da mantıken bir inkâr çıkarılamaz. Zira, aynı âlemde yaşamakla, zaten birçok şeye beraber iman ediyoruz. Hiçbirimiz "Ulan kâfirler de inanıyor!" diye yerçekimini, suyun kaldırma kuvvetini, havanın etkilerini inkâr etmiyoruz. Onlarda bozuk halinin bulunması bizi hakiki olanı inkâra götürmemeli. Zaten detaylara indiğinizde İslam'ın inandığı mehdi ile onların inandığı kurtarıcının bambaşka şeyler olduğu farkediliyor. İslam kendi mehdiyetini kendi nasslarından alıyor. İslam kendi mehdiyetini kendi nasslarından alıyor. Kendi nasslarıyla tanımlıyor. Ancak sahih hadislerimizin kuvveti ki dünyamızı ayakta tutuyor. Başkasına dayanmıyor. Her neyse... Çok konuştum. Hakkınızı helal edin. Cenab-ı Hak bizi hidayetin ayırmasın. Âmin. Âmin. Âmin.

11 Şubat 2026 Çarşamba

Bir mürekkeb balığı saraya hangi kapısından girer?

Ateist, deist, şiî, Kur'an müslümanı(!) veya selefî-vehhabî çizgide biriyle tartışırken (burada sayamadıklarımı da siz ekleyin lütfen) en çok neye dikkat etmek gerekir? İshak Özgel Hoca, Duhân sûresini tefsir ettiği bir dersinde, bu hususta mihenk olabilecek birşeye dikkat çekiyor. Diyor ki manaca: "Onlarla tartışırken ilk gözetilmesi gereken hassasiyet 'sonunu getirinceye kadar tek bir konu/soru üzerinde kalmak'tır. Bu şartı daha en başta koşup sağlama bağlamazsanız, geçmiş olsun, derdinizi anlatamazsınız."

Hakikaten, hasbelkader diyaloğa girdiğim nümunelerinde, ben de aynı arızaya rastlamışımdır. Onlar kesinlikle tek bir konu üzerinde devam edemezler. Özellikle de karşılarındakinin cevap verebilme yetkinliği varsa. O zaman 'mürekkeb balığı taktiği' dediğim birşeyi uygularlar. Daha bir sorunun cevabını tam konuşmadan başka bir soruya atlarlar. Ona cevap vermeye çalışırsanız bu defa daha başkasını söylerler. Zıp, zıp, zıp! Nihayetinde cevaplarının sonuna gelinememiş birçok suali üzerinize boca edilmiş bulursunuz. Halbuki cevap bir 'inşa'dır. Ve her inşa faaliyeti zaman ister. Müsaade ister. Sabır ister. Taş taş üzerine koyma süreçleri gerektirir. Sürekli bir kepçenin yeni yeni çukurlar açtığı yerde hiçbir inşaatın sonu getirilemez.

Belki takatiniz de yetmez cümlesiyle uğraşmaya. Hatta oluşan kakafoniden, karmaşadan, kaostan canınız sıkılmıştır. Sinirleriniz gerilmiştir. Dikkatiniz dağılmıştır bir hayli. Velev takatiniz yetse bile muhatabınız saldığı mürekkebin arkasına sığınıp çoktan arazi olmuştur. Ve kendisinde muhtemelen şöyle bir tatmin hissediyordur: "Adamı ne sıkıştırdım yahu! Çıkamadı işin içinden bak. Böylece tartışmada galip gelmiş oldum."

Halbuki ilm-i münazaranın insaf kaidesini mürşidim şöyle haber vermektedir:

"Eğer bir meselenin münazarasında kendi sözünün haklı çıktığına taraftar olup ve kendi haklı çıktığına sevinse ve hasmının haksız ve yanlış olduğuna memnun olsa, insafsızdır. Hem zarar eder. Çünkü haklı çıktığı vakit, o münazarada bilmediği birşeyi öğrenmiyor. Belki gurur ihtimaliyle zarar edebilir. Eğer hak hasmının elinde çıksa, zararsız, bilmediği bir meseleyi öğrenip menfaattar olur, nefsin gururundan kurtulur. Demek insaflı hakperest, hakkın hatırı için nefsin hatırını kırıyor. Hasmının elinde hakkı görse, yine rıza ile kabul edip taraftar çıkar, memnun olur..."

Halbuki bizim kerestelerin 'hakkı bulmak' gibi bir fazileti zaten yoktur. Onların asıl amaçladıkları 'muhataplarını cevap veremez duruma getirmek'tir. Taktiktir. Stratejidir. Hatta, bu tabiat, bir ölçüde ahirzaman fitnesinin mahiyetinde de vardır. 'Kalbi mühürlenmişler' denmeye seza bu nasibsizler, ola ki, kulaklarından içeri girip hakkı hatırlatabilecek seslerin varolmasını istemezler. O nedenle de cevapları çıkarken boğmaya çalışırlar. Tıpkı Firavun'un Musa aleyhisselamın vücudunu engellemek için İsrailoğullarının erkek bebeklerini öldürtmesi gibi... Bu durum Bediüzzaman Hazretlerinin Mesnevî-i Nuriye'de bahsettiği şu güçlüğü hatırlatır:

"(...) tevhidin beyanı için zikredilen delillerde vâki olan tekrarları faidesiz zannetme. Hususî makamlarda, ihtiyaca binaen zikredilmişlerdir. Evet, hatt-ı harpte siperde oturup müdafaa eden bir nefer, etrafında bulunan boş siperlere gitmeyip, bulunduğu siper içinde diğer bir pencereyi açması, elbette bir ihtiyaca binaendir..."

Bu kadar sorunun, değişik kombinasyonlarda, değişik makamlarda, sürekli bir şekilde boca edildiği bir zaman, elbette, mürşidimi de cevaplarında 'çok yönlere açılabilir' bir zihinsel çabaya mecbur etmiştir. O yüzden Risale-i Nur'da akaid konuları içinde makamdan makama geçişlere sıklıkla rastlanır. Herhangi bir mevzuun içinde başka mevzulara sıklıkla çıkılır. Ve, evet, Risale-i Nur'da tastamam bir 'konu tasnifi' yapılamaz. Bir tasnif yapmaya kalksanız bazen aynı metni beş-on konunun listesine birden dahil edebilirsiniz. Çünkü o beş-on konuya birden içerisinde temas vardır. (Mesela: Haşir Risalesi asla 'sadece haşir hakkında' değildir.)

Bu zamanda mü'minlerin de böylesi dinamik bir zihne ihtiyaçları vardır belki. (Yani konular arası hızlı geçişlere hazırlıklı olmalılar.) Ve belki Bediüzzaman Hazretleri de, metinleri aracılığıyla, fikriyatımızı böyle bir idmana tâbi tutmaktadır. Hızlı hareket etmeye muntazır kılmaktadır. Hem o yine bir yerde dikkatimizi çekiyor ki:

"Bir saray, yüzer kapalı kapıları var. Birtek kapı açılmasıyla o saraya girilebilir, öteki kapılar da açılır. Eğer bütün kapılar açık olsa, bir iki tanesi kapansa, o saraya girilemeyeceği söylenemez. İşte, hakaik-i imaniye o saraydır. Herbir delil, bir anahtardır; ispat ediyor, kapıyı açıyor. Birtek kapının kapalı kalmasıyla o hakaik-i imaniyeden vazgeçilmez ve inkâr edilemez. Şeytan ise, bazı esbaba binaen, ya gaflet veya cehalet vasıtasıyla kapalı kalmış olan bir kapıyı gösterir; ispat edici bütün delilleri nazardan iskat ediyor. 'İşte bu saraya girilmez. Belki saray değildir, içinde birşey yoktur...' der, kandırır."

Bizim mürekkeb balıklarının ahvali de Üstadın yukarıda verdiği misale benziyor. Onlar verdiğiniz cevaplara veya 'sorularının cevap verilebilir oluşuna' bakmıyorlar. Cevap veremeyeceğiniz soruyu bulana kadar yahut sizi cevap veremez hale getirinceye kadar 'kapı sayısını çoğaltıyorlar.' Sonra siz, beşeriyetiniz itibariyle, bir yerde pes etmek zorunda kalıyorsunuz. Yapay zeka değilsiniz, Google değilsiniz, ansiklopedi değilsiniz. Yoruluyorsunuz. Geriliyorsunuz. Dikkatinizi veremiyorsunuz. O zaman işte şeytanlarıyla elele hoplayıp seviyorlar: "Yehuuu! Yüz tane kapıyı açtı. Ama bu sonuncusunu açamadı. Böylece sarayın girilmez olduğunu ispatlamış olduk."

Yani kem mesailerinin kastı 'açık kapıyı bulmak' değil 'kapıyı açamaz hale getirmek.' Sizi kapıyı açamaz hale getirdikten sonra da bunun "Bu saray aslında girilmezdir!" demek için yeterli bir argüman olduğunu düşünmek. Böyle bakınca garip fakat tatbikine rastlayınca daha net. Mühür sarayın kapılarında değil onların kalplerinde. Girmek istemeyeni saraya nasıl sokacaksın? Ne diyelim: Cenab-ı Hak bizi böylesi deli saçmalarından muhafaza eylesin. Onların da, eğer mümkünse, kalplerini hidayete açsın. Değilse başımızdan defeylesin. Âmin.

7 Şubat 2026 Cumartesi

İsmet Özel Risale-i Nur'u neden anlayamıyor?

Mustafa Armağan Hoca, yıllar önce okuduğum bir yazısında, şöyle diyordu: "Burada tepkileri göze alarak şunu söyleyeyim ki: Nutuk'u bugün orijinalinden okuyup anlayacak bir Atatürkçü nesil kalmamıştır. Onu okuyup anlayabilecek olanlar ancak ve ancak nur talebeleridir! Okumazlar, ayrı mesele, ama dil devriminin yıkamadığı tek kale, onların susturulmak istenen beyinleri olmuştur..."

Ahmet Kavlak Hoca'nın da derslerinde dikkat çektiği bir husustur bu. Günümüz üniversitelilerinin kelime kapasitesi bir Afrika kabilesininki kadar düşüktür. Bu 'dil fakirleşmesi'nden kendisini kurtaran pek az zümre vardır. İşte o bahtiyar zümrelerden bir tanesi de, elhamdülillah, nur talebeleridir. Çünkü, nur talebeliği, çetin bir üslûba sahip metinlerin talebeliğidir. Emek isteyen metinlerin talebeliğidir. Çocuk kitabı öğrenciliği değildir. O yüzden de meşguliyeti zihni açar. Fehme genişletici bir tâlim olur.

Edebiyat Karşılığını Verir'de Antoine Compagnon da benzer birşeyden yakınmaktadır:

"Matematik öğretmenleri artık 'ama, çünkü, oysa' gibi bağlaçları bilmeyen, sadece 've' bağlacını kullanan öğrencilere ders vermekte zorlandıklarından şikayet ediyorlar. (...) Bu tür bilgiler hayatta yolumuzu bulmamız için gerekliydi. Bağlaçlar olmadan sadece matematik değil, tarih, fen, beden eğitimi ve hatta 'vatandaşlık ve ahlak eğitimi' dersi bile öğrenilemez hale gelir..." Yani, dilbilgisi sadece bir dersin konusu değil, bilgiyi almayla-anlamayla ilgili her dersin konusudur. Dil yitirildikçe bilgi aktarım süreçleri de zedelenir. Fehimler fakirleşir.

İrfan yolu çile yoludur. Bu yolun sâlikleri, küçüğünden büyüğüne, mertebelerine göre imtihana tutulmuşlardır. Sözgelimi: Aziz Mahmud Hüdayî Efendim, genç bir kadı olarak gittiği Üftade Hazretlerinin kapısında, 'kadı kaftanıyla ciğer satarak' sınanmıştır. Yunus Emre Efendim de yıllarca Taptuk Emre dergâhına odun taşımıştır. Daha başka Allah dostlarının hayatını da inceleseniz böylesi bir 'deneme süreci' yaşadıklarını görürsünüz. Yani, taleb edilenin kıymetine göre, talib, illa bir ateşten geçirilir. Dayananlar ancak işlenmeye başlanır.

İşte, Risale-i Nur'un üslûbunun da, böylesi bir tür 'sınama-eleme-ayıklama fonksiyonu' gördüğünü düşünüyorum ben. Yani metin talebelerini seçiyor. Zayıfları ayıklıyor. Azmedenleri kucaklıyor. Ki Bediüzzaman Hazretleri de Mesnevî-i Nuriye'sinde diyor:

"Arkadaş! Bu risale, Kur'ân'ın bazı âyâtını şuhudî bir tarzda beyan eden birnevi tefsirdir. Ve hâvi olduğu mesâil, Furkan-ı Hakîm'in cennetlerinden koparılmış, birtakım gül ve çiçekleridir. Fakat, ibaresindeki işkâl ve îcazdan tevahhuş edip, mütâlaasından vazgeçme. Mütalâasına tekrar ile devam edilirse meluf ve menus bir şekil alır..."

Yani, dersine talib olanlardan, mürşidim, üslûbuna dönük bir sabır bekliyor. Bu sabır mesafesini aşanları irşad halkasına dahil ediyor. O da, tabir-i caizse, 'sınamasını' bu şekilde yapıyor. Sebatsızlar eleniyorlar. "Anlaşılmıyor!" deyip geçiyorlar. Mantıku't-Tayr'daki kimi kuşlar gibi dökülüyorlar. Ve yine mezkûr nedenle Risale-i Nur'u sadeleştirerek 'okur-metin-idrak' mesafesini ortadan kaldırabileceğini sananlar aldanıyorlar. Neden? Şöyle:

Eğer müellif, metnini bir hikmetle böyle 'işkal' ve 'îcaz' içinde tutmuşsa, o mesafe güya 'yokedilmek' için değildir, 'sabırla yaşanmak için'dir. Gereklidir. Şayet mahiyetine bozucu bir müdahaleyle kolaylaştırma(!) yaşatılırsa, iş, yumurtasının kabuğunu kendisinin kırmasına izin verilmeyen civcivinkine döner. Bilinir ki: Civcivin işini kolaylaştırmak için yumurtasını yerine siz kırarsanız, yavrucuk oradan daha zayıf çıkar, yeterince salabet kazanamaz, belki de ölür.

Hayatı böyle 'korunaklı' alanlarda geçmiş çocukların da 'mücadele gücü' zayıflar. Avının peşinde koşturulmayan avcı gibi miskinleşir. Körelir. Kabzolur. Böyleleri zorluklara karşı koymada emsallerinden illa geride kalırlar. Yine Bediüzzaman Hazretleri bir yerde der ki:

"Bahar mevsiminde fırtınalı yağmur, çamurlu toprak perdesi altında, nihayetsiz güzel çiçek ve muntazam nebâtâtın tebessümleri saklanmış. (...) Fırtına, zelzele, veba gibi hadiselerin perdeleri altında gizlenen pek çok mânevî çiçeklerin inkişafı vardır. Tohumlar gibi neşvünemasız kalan birçok istidat çekirdekleri, zahiri çirkin görünen hadiseler yüzünden sünbüllenip güzelleşir. Güya umum inkılâplar ve küllî tahavvüller birer mânevî yağmurdur. Fakat insan, hem zahirperest, hem hodgam olduğundan, zahire bakıp çirkinlikle hükmeder. (...) Meselâ, atmaca kuşu serçelere tasliti, zahiren rahmete uygun gelmez. Halbuki, serçe kuşunun istidadı, o taslitle inkişaf eder. (...) Ve pek çok zahirî intizamsızlıklar ve karışıklıklar var ki pek muntazam bir kitabet-i kudsiyedir."

Evet. Hodgamlara 'karışıklık' görünen şey aslında 'pek muntazam bir kitabet' olabilir. Alıştığınız edebiyat içinden baktığınızda bazı metinler, mesela Divan Edebiyatı, 'anlaşılmaz' gelebilir. Ancak sebat edip özüne nüfuz ettiğinizde, bu girift üslûb, zihninize yeni okuma yolları, anlama yolları, dilegetirme yolları inşa eder-edebilir. Nitekim mürşidimin Kur'an-ı Mucizü'l-Beyan'da teşhis ettiği bir harikalık da budur. O yine 13. Söz'ünde söylüyor:

"Evet, nasıl ki semâda olan intizamsız yıldızların sureten adem-i intizamı cihetiyle herbir yıldız, kayıt altına girmeyip herbirisi ekser yıldızlara bir nevi merkez olarak daire-i muhîtasındaki birer birer herbir yıldıza, mevcudat beynindeki nisbet-i hafiyeye işaret olarak, birer hatt-ı münasebet uzatıyor. Güya herbir tek yıldız, necm-i âyet gibi, umum yıldızlara bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü vardır. İşte, intizamsızlık içinde kemâl-i intizamı gör, ibret al."

Hülasa: İsmet Özel gibi bir şairin, kendisi ağır sembolizm içeren bir üslûpla şiir yazdığı halde, Risale-i Nur'un üslûbuna takılıp kalması kolay anlaşılır birşey değildir. Zira söz şiir olduğunda 'Çok anlama gelebilir' de olur. İntizamının şiddetinden intizamsızlık sûretine girer. Bu açıdan Bediüzzaman Hazretlerinin yazım üslûbunun nüfuz edilmeyecek ne yanı vardır? Tamam. Yazdığı şiir değildir. Fakat 'intizamsızlik içindeki kemal-i intizam' da bir intizamdır. Ve her intizam şiirseldir. Öyle ya! 'Anlaşılmaz' bir metnin etrafında bu kadar talebe neden/nasıl toplansın? Yalnız kabul ederiz: Evet. Metnin bir 'çilesi' vardır. Bir 'imtihanı' vardır. Bir 'dikkat mehri' istemektedir. O yüzden duvağını hemen açmaz. Hem herkese açmaz. Muhatabını aczini kuşanmış ister. Fakrını bilir ister. Kadılık kaftanıyla ciğer satmayana böyle sırlar açılmaz:

"Evet, nazlanan ve istiğna gösteren nazeninlerin mehirleri dikkattir. Ve menzilleri dahi kalbin süveydasıdır. Bunlara giydirdiğim elbise zamanın modasına muhaliftir. Zira, Şarkî Anadolu mektebi denilen yüksek dağlarda büyümüş olduğumdan, alaturka terziliğe alışamadım. Hem de şahsın üslûb-u beyanı şahsın timsal-i şahsiyetidir. Ben ise, gördüğünüz veya işittiğiniz gibi, halli müşkil bir muammâyım."

2 Şubat 2026 Pazartesi

Allah varsa Epstein adasına neden izin verdi?

'Epstein adası skandalını' ilk duyduğum zamanlardan beri aklıma bir hadis-i şerif geliyor: "Şeytanın tahtı deniz üzerindedir." Başka bir rivayette de şöyle buyruluyor: "Şeytan, tahtını su üzerine kurar, sonra da çetelerini insanlara gönderir." Böylesi rivayetler 'ada' tarzı izole kimi yerleşimlerin 'fitne yatağı' olarak kullanılacağına da işaret ediyor olabilir mi? "Allahu a'lem!" kaydıyla konuşursak, evet, sanki. Böyle bir imâ mümkünmüş gibi geliyor. Nitekim Epstein de 'teşkilatıyla birlikte' işlediği suçlar için görece gözlerden uzak kalabileceği böyle bir bölgeyi seçmiş. Seçtiği yer onu şeytanlaşmamış insanların denetiminden de korumuş. James Bond filmlerinin kurgusunda da bu klişe hep vardır. Kötü adam hep 'izole bölgelerde' çalışır.

Fakat, bu berbat vesileyle, birşey daha müslüman dünyasında inşa olunmalıdır artık: Cenab-ı Hakkın 'daha hayırlı' kıldığı 'ümmeten vasatan' kendileridir. İnsaniyet sıfatına daha yakın sosyoloji her zaman kendi sosyolojileridir. Tamam. İstisnasız değillerdir. Kötülük işlemez değillerdir. Melek değillerdir. Evet. Ancak ortalama alındığında, kendisine 'medeniyet' diyen hiçbir 'deniyet' onlarla insaniyette boy ölçüşemez. İki Dünya Savaşı'yla dünyaya kan kusturan onlar değillerdir. Sömürgecilikle mazlumların anasını ağlatan onlar değillerdir. Vahşi kapitalizmle çeşitli küresel felaketlere sebep olanlar onlar değillerdir. Ancak, ne yazık, yaşananlara karşı kendilerini 'kötü hissedenler' de onlardır. Zira, Batı, tezgâhı öyle kârlı bir yere kurmuştur ki, hem her türlü rezilliği keyifle işler, hem de rezilliklerden doğan mesuliyeti müslümanlara kolayca satar.

Biraz da bu hikmetle, mürşidim, Risale-i Nur'unun bir yerinde şöyle söyler: "Eğer istersen hayâlinle Nurşin karyesindeki Seydânın meclisine git bak: Orada fukara kıyafetinde melikler, padişahlar ve insan elbisesinde melâikeleri bir sohbet-i kudsiyede göreceksin. Sonra Paris'e git ve en büyük localarına gir, göreceksin ki, akrepler insan libası giymişler ve ifritler adam suretini almışlar..." Evet, ahirzaman, Deccal'in 'cennet sûretinde cehennem' ve 'cehennem sûretinde cennet'lerinin zamanıdır. O nedenle, bugün seküler endoktrinasyondan geçmiş bir müslüman gencine "Doğu ile Batı arasında hangisi daha kötü durumda?" diye sorsan, büyük bir aşağılık kompleksiyle, "Doğu!" diye cevap verir. Çünkü, ona ezberletildiğine göre, kan döken Doğu'dur, yalancılıkla yoğrulan Doğu'dur, ahlaksızlıkla kavrulan Doğu'dur. "Peki Batı?" Batı bir 'melekler ülkesi'dir. Gerçi müslüman değillerdir ama müslümanlara beş basarlar. Bu gidişle Allah, Kur'an'da buyurduğunun aksine, müslümanları değil onları cennete almak zorunda kalacaktır... vs. Daha neler neler...

Bize bu 'aşağılık kompleksi' itinayla yedirilmiştir. Yüklenmiştir. Beynimiz yıkanmıştır. Sinema eliyle yıkanmıştır. Basın eliyle yıkanmıştır. Kemalist milli eğitim eliyle yıkanmıştır. Bugün, bir müslüman gencinin herhangi bir gavura güvenci, bir müslümana güvencinden daha fazladır. Einstein'ın herhangi bir cümlesine imanı İmam-ı Âzâm Ebu Hanife rahimehullahın söylediklerine imanından daha ziyadedir. Hatta içinden geçirir ki: "Keşke kâfirler bizim ülkemizi de işgal edip yönetseler. Onların postalları altında rahatça yaşarız." Bu 'tarlanın taşıyla tarlanın kuşunu öldürme taktiği' tutmuştur. Türkiye'de de durum iç açıcı değildir artık.

Hazır meş'um 'Epstein skandalı'nı tartışıyorken bir de şu mevzua değinmek istiyorum arkadaşım.

Sosyalmedyada ateistler aynı suali tevcih ediyorlar bendenize sıksık: "Allah varsa kötülük diye birşey niye var?" Hatta soruyu Epstein vakıasına özel kurgularsak: "Allah varsa Epstein adasında yaşananlara niçin müsaade etti?" Bu sual aslında müslümanlar açısından 'abesle iştigal' bir sualdir. Neden? Çünkü, mü'minler, 'kötülüklere hiçbir şekilde izin vermez bir Allah'a değil, 'kötülük-iyilik imtihanıyla insanları sınayıp sonra adaletiyle hükmünü verecek bir Allah'a inanırlar. Müslümanların Kur'an'ı budur. Sünneti budur. İmanları hep bunun üzerinedir. Yani sanki şöyle bir iddiaya girmişler gibi onlara böyle sorularla itiraz edilmiş olmaz: "Biz öyle bir Allah'a inanıyoruz ki, bu Allah, asla kötülüklerin oluşmasına müsaade etmez!" Hayır. Kat'iyyen. Biz böyle bir Rabbe iman etmiyoruz. Fakat Bediüzzaman'ın da dediği gibi diyoruz: "Kesb-i şer şerdir. Halk-ı şer şer değildir." Kötülük onu kastedip kazanmakla kötülük olur. Yoksa yaratılmasıyla asla kötülük olmaz.

Çünkü yaratılış 'umum neticelere' bakar. Cenab-ı Hak 'tenasül kanunu' dediğimiz birşeyle canlıları halketmiştir. Canlılar illa çoğalmak isterler. Buna kuvve-i şeheviye cihetleriyle kuvvetli temayülleri vardır. Cinsel ilişki de bu çoğalımın bir vesilesidir. Lezzeti de bu hikmete binaen fiilin içine konulmuştur. Ancak... Rabbü'l-Âlemîn'in bu fiilden muradı, bizim ifrat ederek, helal-haram demeden, İblis'in nefsimize düşürdüğü her şekilde onun tatminini aramak değildir. İslam yalnız nikâhlı helaline karşı uçkurunu çözmeyi caiz görür. Bundan gayrısı, Cenab-ı Hakkın bir imtihan olarak izin verdiği, ancak kesinlikle yaratışında murad etmediği şeylerdir. Evet. Allah Teala bir sapığın işlediği fiile de müsaade eder bazen. Çünkü, hikmeti, 'o kem fiili işleyen zalimi' cehenneminde ebedî cezalandırmak yahut da 'o kem fiilin kendisine karşı işlendiği' mazlumu ebedî mükafatlandırmak iktiza etmiştir. Bizim, inandığımız dünya böyle bir dünya, Rab de böyle bir Rabdir.

Nasıl ki, Kureyş müşriklerinin 'diri diri gömdüğü kız çocuğu' Kur'an'da Allah Teala tarafından 'hesabı sorulacaklar' arasında anılmıştır; aynen öyle de; Epstein müşriğinin adasına götürüp zulmettiği çocukların da hesabı Âdil-i Mutlak'ın 'adalet taahhüdü' altındadır. Azizü'n-Züntikam onlara bu dünyada da ahirette de gereken cezayı elbet verecektir. Mağdurları mesrur zalimleri dehşet içinde bırakacaktır. Onun herşeye gücü yeter. Bize göre varlık sadece bu 'dört boyutlu evren'den ibaret değildir ki, onda görmediklerimizle, yanıp yakılalım, dizlerimize vuralım, elbisemizi par par paralayıp başımıza toprak saçalım. Hayır. Biz işlerin böyle yürümediğine zaten tâ en başından iman ettik. Kötülüğün kıyamete kadar varolacağını bilmekteyiz. Hem müslüman olmak da böyle bir davaya ahdetmektir: Biz kötülüğü 'yoketmeye' değil 'engellemeye' memuruz.

29 Ocak 2026 Perşembe

Bediüzzaman'ın şeytanı neden kuvvetlidir?

Herkesin bir şeytanı var. Aleyhissalatuvesselam Efendimiz "Şeytanım bana teslim oldu!" buyurduğunun evvelinde bu sırrı fâşediyor: "Allah sizden herbiri için bir cinni arkadaş kılmıştır." Başka bir hadis-i şerifteyse şöyle buyuruyor: "Sizden hiçkimse yoktur ki, ona, biri şeytandan diğeri melekten olmak üzere, yanından ayrılmayan iki 'karin' tevkil edilmemiş olsun!" Yani dolayısıyla demektir: Herbirimizin şeytanı bir diğerinden başkadır. Hatta bundan bir adım ilerisi: Herbirimizin şeytanı bizdeki donelerden, öğelerden, eğilimlerden beslenir. Veya zaaflarımızla güçlenir. Veyahut güçlerimizle zayıflar. Kişiye özel performans sergiler.

Bu 'kişiye özel performans' nedeniyledir ki, ulemamız, kendileri muharref İncil, Tevrat veya Zebur üzerine çalışsalar da, avama bunları okumayı yasak etmişlerdir. (Hüseyin-i Cisrî Hazretlerinin Risale-i Hamidiyesi buna pek güzel bir misaldir. Bediüzzaman Hazretleri o eser hakkında der ki: "Tevrat, İncil, Zebur gibi kütüb-ü mukaddeseden, pekçok tahrifata maruz oldukları halde, şu zamanda dahi, Hüseyin-i Cisrî gibi bir muhakkik, nübüvvet-i Ahmediyeye dair yüzondört işarî beşaretleri çıkarıp Risale-i Hamidiye'de göstermiştir.") Çünkü karşı koyma yeterliliği olmayan avamın zihninde bu bilgi bir imtihana dönüşebilir. Şeytanı, dünyasına aldığı bu okumalar ile, kişiye fena oyunlar edebilir. Onu çıkamadığı vartalara sürükleyebilir.

Yine ulemamız, kendileri felsefeyle meşgul olsalar dahi, avamın felsefeyle meşguliyetine sıcak bakmamışlardır. (Bu konuda da İmam Gazalî rahimehullah önemli bir misaldir. Mekâsıdu'l-Felasife'yi yazabilecek kadar o ilme sahip olan Hazret-i İmam, daha sonra Tehâfütü'l-Felasifeyi yazarak, kendisinden sonraki mü'minleri arızalarından korumaya çalışmıştır.) Çünkü felsefeyle meşgul olan avamın oradan bulaşacak şüphelere karşı koyabilecek dirayeti bulunmayabilir. Ve dünyasına aldığı bu bilgi türü imtihanını çetrefilleştirebilir. Nitekim, daha önceleri imanlı iken, felsefeyle yoğun meşguliyetten dolayı sonraları dalalete sapanların sayısı bugün de az değildir.

Hasılı: Kişiye özel şeytanımız bizim kişiliğimize kattığımız kem donelerle silahlanır. Veya hayatımıza kattığımız kem öğelerle güçlenir. Veyahut zaman ayırdığımız kem eğilimlerle serpilir. Aynı şey nefsimiz için de geçerlidir. Kötü arkadaş ortamına rağmen takvalı yaşayacağını iddia eden birisine ancak gülünür. Çünkü, şeytanı, bir süre sonra ortamının günaha yatkınlığını kendisine karşı kullanacaktır. Herbirimizin şeytanı bizdeki malzemelerle bize karşı mücadele eder. Bilmediğimiz şeyde imtihanımız yoktur. Dünyamıza aldığımız şeyle ilgili imtihanımız başlar. Tıpkı, ortaokula kadar evrime dair hiçbir endişesi olmayan ben gibi birisinin, mevzuyla ilgili bir kitabı karıştırınca şüphe sahibi olması gibi. (Elhamdülillah. Ben tersi yöndeki okumalarımla şüphemi giderdim. Fakat herkes bu kadar bahtiyar olmayabilir.)

O yüzden dünyamıza aldığımız şeylere dikkat etmekte fayda var. Zira aldığımız anda onun müsbet/menfi imkan oluşturacağını açıktır. Eğer seviyemize uygun dinî bilgilerle mücehhez bir eser okuduysak, ne mutlu, meleğimize yardım etmişizdir. O bu malzemeyi bizim iyiliğimiz için kullanır. Cevaplar üretir. Şevke dönüştürür. Nasihat eder. Ancak kem bilgilerin dünyamıza dahil oluşuyla da şeytanımızı daha güçlü kılarız. Eğer onlara cevap üretebilecek seviyeye ulaşmamışsak bu 'enformasyon bombası'nın bize ancak zararı dokunur. Ben, mürşidimin, insanları Risale-i Nur'la düzenli meşguliyete sevketmesini böyle de anlarım. Çünkü Risale-i Nur'da varolan bilgi şeytana malzeme üretmeyen bir bilgidir. Güvenlidir. Meleklerimizin elindeyse 'tamirci bir atom bombası'na dönüşür inşaallah.

"Âlim-i mürşid koyun olmalı, kuş olmamalı. Koyun kuzusuna süt, kuş yavrusuna kay verir!" diyen mürşidim, başka bir yerde de, "Mâdem haddimden çok ziyade hüsn-ü zannınızla bana ulûm-u imaniye ve hizmet-i Kur'âniyede bir üstadlık vermişsiniz. Ben de herbirinize derecesine nisbeten eski zaman üstadlarının icazet almaya lâyık olan talebelerine icazet-i ilmiyeyi verdikleri misilli icazet veriyorum!" der. Normalde ancak 'beraber bir kitabı bitirmekle verilen' icazeti Bediüzzaman Hazretlerinin böyle bağışlaması, Allahu a'lem, metinlerinin tehlikesiz oluşundandır. Nurlar mürşidinden ders alınmadan da bir nebze anlaşılabilir. Çünkü o, Kur'an'dan, sünnetten ve muktesebatından aldığını iyi sindirmiş ve 'süt yaparak' talebelerine sunmuştur. Sütten ancak meleklere malzeme çıkar. Şeytana çıkmaz.

Bir de şu hususa dokunarak yazıyı sonlandırmak istiyorum: Bediüzzaman Hazretleri Mesnevî-i Nuriye'nin bir yerinde "Sizin nefis ve şeytanlarınız benim nefis ve şeytanımdan daha âsi, daha tâği, daha şakî değiller..." diyor. Bazılarımız da bunu tevazu olarak anlıyor. Aslında tevazu değildir. Çünkü, yukarıda zikrettiğimiz gibi, herkesin şeytanı ve nefsi ondaki doneler miktarınca kuvvetlenir. Hiçbir soruyla/şüpheyle karşılaşmamış safî kalpli bir Mehmed amcanın imtihanı, üniversitenin felsefe bölümünde dirsek çürüten Mehmed kardeşle aynı olmaz. Zira ikincisi 'şeytanını sevindirecek' birçok argümanla karşılaşmıştır. Uçurumun kenarındadır. Bediüzzaman Hazretleri de bazı metinlerinde 'felsefeyle yaralı olduğunu' anar.

"Kırk elli sene evvel, Eski Said, ziyade ulûm-u akliye ve felsefiyede hareket ettiği için, hakikatü'l-hakaike karşı ehl-i tarikat ve ehl-i hakikat gibi bir meslek aradı. Ekser ehl-i tarikat gibi yalnız kalben harekete kanaat edemedi. Çünkü, aklı, fikri hikmet-i felsefiye ile bir derece yaralıydı, tedavi lazımdı..." Bu yaralılık esasında 'şüpheleri öğrenmek' noktasındadır.

Bediüzzaman Hazretleri gençliğinde düşkün olduğu çok yönlü okumalar nedeniyle birçok yaraya da sahip kılınmıştır. Ve bu yaralara karşı devalar üretirken bizi de, elhamdülillah, şifalandırmıştır. Yani, Cenab-ı Şafî, onun yaralarını bizim yaralarımızın devasına vesile kılmıştır. O nedenle şeytanının veya nefsinin gücünden bahsettiğinde, bizim hiç vermediğimiz-veremeyeceğimiz kadar eline done verilmiş, garip-sarsıcı zamanlarda yaşamış, hareketli bir ruh olarak bunları söyler. Hülasa: Hakikaten şeytanı gayet kuvvetlidir. Sözünde mübalağa yoktur. Hatta, onun, şeytanını ilzam ederken ürettiği malzemeden cümlemizin şeytanlarının devreleri yanmıştır. O devalar sayısınca ruhuna rahmetler olsun. Âmin.

Celal Karatüre'den nurculara da bir mesaj var!

Selim İleri'den okuduğumu hatırlıyorum arkadaşım. Fakat notlarımda aratınca bulamadım. Yazık ki düzgün kaydetmemişim. Hatırımda kaldığı ...