17 Haziran 2026 Çarşamba

Allah bizi nasıl yaratıyor?

Güzel sorular güzel tefekkürlerin kapısıdır. Ve zaten güzel sorular güzel zekalardan haber verir. Sorusu olmayanın tefekkürü de olmaz. İmam Muhammed rahimehullahın, daha küçücük bir çocukken, İmam-ı Âzâm rahimehullaha kendisini bir soruyla farkettirdiği anlatılır. Soruyu cevaplayan İmam-ı Âzâm Hazretleri şaşkınlıkla sormuştur: "Çocuk, bu soruyu sen mi düşündün, birinden mi duydun?" İmam Muhammed rahimehullah "Ben düşündüm!" deyince onun 'derslerine gelmesini' istemiştir. Ve o güzel sorulu yiğit çocuktan Hanefî imamlarının en büyüklerinden birisi çıkmıştır. Maşaallah. Barekallah. (İmam Muhammed, Bağdat hayatında yanında misafir kalan, İmam Şafiî rahimehullahın dahi zekasını övdüğü birisidir.) İmam-ı Âzâm rahimehullahın her türlü faziletinin yanısıra hem de bir 'insan sarrafı' olduğu anlaşılıyor. Hatta yine Hanefî imamlarının en büyüklerinden İmam Ebu Yusuf rahimehullahı da, annesinin göndermek istememesi üzerine, maaşla derslerine getirttiği biliniyor. Yani, Hazret, talebenin sağlamını bulunca 'cebinden masrafını karşılamakla olsun' tutuyordu.

Benim de güzel sorular soran arkadaşlarım var. Gerçi, ahirzaman çocuğuyuz, bizim sorumuz hiç bitmez. Biraz da zamanın gereği olarak şüphelerle yaralıyız. Ancak aynı zamanda o şüphelerle imkanlıyız. Cenab-ı Mevla Furkan'ında 'uğruna cihad edenlere yollarını göstereceğini' vaadediyor. Cevap arayışlarımızın da bir cihad olduğunu düşünürsek bu ayetin kapsama alanına dahiliz demektir. Hüda elbette bizi istikamete hidayet edecektir. Yeter ki cihada ihlas ile devam edelim.

Geçenlerde de bir arkadaşım bana şöyle sordu: "Abi, herşey tamam da, Allah bizi nasıl yaratıyor?" Kimileri böyle soruları "Sen yaratmıyorsun ya! Ne düşünüyorsun? Senin işin mi?" şeklinde bastırabilir. Ben öyle bir yolu tercih etmem. Üzerine bir müddet konuştuk. Elbette bizim gibi arızî vücud dairesinde varolan şeylerin Vacibü'l-Vücud'un nasıl başka vücudları halkettiğini kavraması mümkün değil. Ancak zihnimizin gerginliğini genişliğe kalbedecek şöyle şeyleri düşündük:

Benzetmek gibi olmasın. Daha üst/çok boyutlu bir varlığın daha alt/az boyutlu bir varlığa tasarrufu üstlüğün-altlığın, çokluğun-azlığın dereceği nisbetinde, daha kolaydır. Sözgelimi: Ben bir çizgifilm çizeri olsam, o iki boyutlu çizgi âleminde, kolaylıkla yeni bir âlem kurar-kaldırırım. Dilersem Andromeda galaksisine giderim. Dilersem Mars'ta yerleşirim. Dilersem bir atomun içinde yaşarım. Bir çizer için bunları kurgulamak pek kolaydır. Zira çalıştığı âlem kendisinden daha düşük boyutludur. Yine, bir oyun tasarımcısı olsam, bilgisayarımın başında yazdığım kodlarla dünyalar kurabilirim. Dağlar koyup kaldırabilirim.

Evet. Bizler dört boyutlu canlılarız: En, boy, derinlik ve zaman. Fakat bir çizgifilmin/oyunun bizimki gibi fizikî bir derinliği yoktur. İki boyutludur. Yüzeyden ibarettir. Oradaki karakterlere istediğim şeyi yaptırabilirim bu sayede. Tabir-i caizse, ben ne dersem, o olurlar. Dilersem havada yürürler. Dilersem dağları delerler. Dilersem uçarlar. Çünkü o alt vücud sahasında rakibim olabilecek bir vücud engeli yoktur. Lakin kendi boyutuma geldiğimde işler hiç de böyle kolay yürümez.

Tom ile Jerry'iyi gerçek hayatta oluşturmam sözkonusu olamaz. Çizgifilmde yaptıklarını da gerçek hayatta yaptırmam mümkün değildir. Çünkü bu defa daha üst/çok boyutlu olan değilim. Kendi boyutumdayım. Kendi vücud dairemdeyim. Buradaki şeyler en az benim kadar 'şey'dirler. O nedenle bana karşı koyarlar. Kendi varlıklarının hakkını bana/irademe karşı savunurlar. Direnirler. Savaşırlar. Bu yüzden 'teknoloji ile' kenarlarından dolaşmaya çalışırım. Birşeyin yapılmasındaki zorluk/kolaylık, biz arızîler için, bize karşı koyan vücudların gücü nisbetindedir. Buzun üzerinde kaymak kolaydır. Buz sizi tutmaya çalışmaz. Ama bataklıkta kaymak zordur. Çünkü bataklık sizi tutar. Eğer karşımızda bize eşit veya bizden güçlü bir vücud varsa bizim eyleme gücümüz azalıyor. Eşitler birbirine diş geçirebiliyor. Bir de üst boyuttan engellendiğinizi düşünün. Hiçbirşey yapamazsınız. Zira sizin de o üst boyuttaki tasarrufa karşı nisbetiniz Tom ile Jerry'nin size nisbeti gibi olur.

Bunun birazcık ilerisi hayalimizdir. Hayalimizi tek boyut olarak düşünelim. Orada birşeyin varolması bizim onu düşünmemizle hemen gerçekleşiyor gibidir. 'Yok' değildir. Vardır. Varlığına kendi içimizde şahidizdir. "Bir hayalim var!" diye konuşuruz o yüzden. Fakat vücudu bizim vücudumuza nisbetle o kadar zayıftır ki, dilegetirmek dışında, tutup kimseye gösteremeyiz. Üstelik üzerinde işçilik yapmak da çok kolaydır bizim için. Hayallerimizi sık sık değiştirebiliriz. Detaylarıyla paşa gönlümüzün istediği şekilde oynayabiliriz. Bize bu imkanı veren onun vücud dairesinin bizim vücud dairemizden aşağı oluşudur. Duygularımızın dairesi sanki 'tek boyutlular dairesi' gibidir yine. Dışımızda yaşanan hadiseler o dairede vücudlara sebebiyet verirler. "Beni kızdırdı!" deriz. "Beni kırdı!" söyleriz. "Beni sevindirdi!" düşünürüz. Bunlar o alt dairede vücudlardır.

Nihayetinde bunları da yaratan biz değiliz amma sanki bir emrimizle/isteğimizle oluyorlar gibidir. Peki niye yaratan biz değiliz? Çünkü, bizim üstümüzde, Vacibü'l-Vücud seviyesinde varolan bir 'İrade-i Külliye' sahibi var. O celle celaluhu öyle bir nihayetsiz ilme, iradeye, kudrete sahip ki, Onun "Ol!" demediğinden başka hiçbirşey, sırf istememizle vücuda çıkamaz. Onun vücud üzerindeki mutlak tasarrufu bizim sözde bütün tasarruflarımızı bastırır. O izin verirse olur. Vermezse asla olmaz. Üstelik, O, 'vahdet-ehadiyet' sahibidir. Yani kendi vücud dairesinde dengi yoktur. Tasarrufuna karşı koyacak başkası yoktur.

Doğrusu, hiçbir kaynakta denk gelmediğim, ama İbn-i Arabî Hazretlerine atfen işittiğim "Âlem Allah'ın rüyasıdır!" cümlesini böyle te'vil ederim ben. Hâşâ, elbette Cenab-ı Mevla'yı hiçbir uyku tutmaz, böylesi kusurlar mahlukata aittir. Ancak burada, işte yukarıda tarif etmeye çalıştığım, 'farklı vücud mertebeleri' tasviri var gibidir. Yani, lâ teşbih velâ temsil, benzetmek gibi olmasın, insanın vücud dairesinin rüyasının vücud dairesine üstünlüğü neyse, ondan çok çok çok çok... yani nihayetsiz derece çok şekilde Cenab-ı Hakkın vücud dairesinin de bizim vücud dairemize üstünlüğü vardır. İnsana rüyasının kolaylığı nisbetinde, yok-hayır, o nisbetten sonsuz derece daha fazla, Mevla Teala'ya da bizim hilkatimiz kolaydır. O öyle bir dairedir ki biz ancak ona 'subhaniyet' ile işaret edebiliriz. Yoksa anlamamız mümkün değildir. 'Subhaniyet' de zaten esasında 'ulaşamadığımızın, anlayamayacağımızın, bizim gibi olmadığının' ifadesidir. 'Subhanallah' dediğimizde biz Rabbü'l-Âlemîn'e "Sen bizim gibi olmaktan münezzehsin!" demiş oluruz. Mantıklı olan da budur. Ki o yüzden Bediüzzaman Hazretleri diyor:

"İşte, şu vaziyette bir insana hakikî mâbud olacak, yalnız, herşeyin dizgini elinde, herşeyin hazinesi yanında, herşeyin yanında nâzır, her mekânda hazır, mekândan münezzeh, aczden müberrâ, kusurdan mukaddes, nakstan muallâ bir Kadîr-i Zülcelâl, bir Rahîm-i Zülcemâl, bir Hakîm-i Zülkemâl olabilir. Çünkü, nihayetsiz hâcât-ı insaniyeyi ifa edecek, ancak nihayetsiz bir kudret ve muhit bir ilim sahibi olabilir. Öyle ise mâbudiyete lâyık yalnız O'dur." 

Toparlarsam: Kendi vücud dairemizden bakarak "Allah vücudumuzu nasıl halkediyor?" diye düşünmek bizi müşküle sokuyor. Zira biz kendimiz kadar var şeylerin içinde bir hilkati asla başaramıyoruz. Yoktan vara çıkaramıyoruz. Bunu kavramak için kendimizden daha düşük vücud dairelerine bakmalıyız. Onlarla aramızdaki nisbeti düşünerek bir parça Hüda'nın bizi nasıl yarattığını tefekküre yeltenebiliriz. Ancak burada da teşbihten sakınmak elzemdir. Çünkü, hakikatte orayı kavrayabiliyor değiliz, kavramak mümkün de değildir. "İmanımızı kurtaracak kadar ihata bize yeter!" derim, vesselam.

16 Haziran 2026 Salı

Biz niye evde kaldık?

Allah selamet versin. 'Mustafa' isminde bir arkadaşım var. Kendisi şimdilerde evlidir. Maşaallah. Fakat bundan yıllar önce iki bekar "Biz niye evde kaldık?" muhabbetini döndürürken şöyle birşey söylemişti: "Bu işler akılla olmaz. Akılla hareket eden evlenemez. Gençken teşebbüs etseydik o cahillikle, cür'etle, cesaretle kolayca içinden çıkabilirdik. Şimdi çok düşünüyoruz. 'Armudun sapı, üzümün çöpü...' diyoruz. Bu kadar düşünmekle de işin tadı kaçıyor. İlla kusurlar görünür oluyor. 'Olmazlar' daha çok göze batıyor. İnsan hareket etmeye korkuyor."

Benzer birşeyi, çok nâmlı bir üniversiteden pazarlama eğitimi almış, 'Özgür' ismindeki bir arkadaşımdan da duymuştum. O da ticarette başarılı olmak için 'cahil cesareti' sahibi olmak gerektiğini söylerdi. Kendisinin başarısızlığını da 'o cahillikten kurtarılmış olmasına' bağlardı. Ona göre, teşebbüs etmeden önce çok düşünmek, teşebbüsü öldürüyordu. Modern eğitim ise 'raporlama yapmaktan' ticaret yapmaya zaman bırakmıyordu. Kendisi gibiler evraklarla boğuşurken ilkokul mezunu 'Anadolu Kaplanları' hızla paranın gözüne basıveriyordu.

Onların bu sözleri, bana, Efendimiz Aleyhissalatuvesselamın 'gençleri erkenden evlendirmek' konulu hadislerini hatırlatmıştı. Hani hem Buharî hem Müslim'de yeralan birisinde buyuruyor: "Ey gençler! Sizden kimin evlenmeye gücü yetiyorsa hemen evlensin. Çünkü evlilik, gözü haramdan sakındırmak ve iffeti korumak için en etkili yoldur. Kimin de evlenmeye gücü yetmiyorsa, oruç tutsun; çünkü oruç, onun için bir kalkandır (şehveti kıran bir engeldir)." (Buhârî, Nikâh 3; Müslim, Nikâh 1) Yine Tirmizî'de geçen bir başkasında da diyor ki: “Üç şeyi geciktirmeyin. Vakti gelince namazı, hazır olunca cenâzeyi ve denk birini bulunca bekârı evlendirmeyi.” (Tirmizî, Salât, 13/171) Bunlara benzer yine pekçok hadis var ki, hiç şüphe bırakmıyor, evlilik işinin gençliğe yatkınlığı var.

Bediüzzaman Hazretlerinin "Evet, gençlik damarı, akıldan ziyade hissiyatı dinler..." tesbitinin de bu durumla bir ilgisi bulunduğunu düşünüyorum ben. Gerçi geçtiği yerde bu hal daha çok 'bir olumsuzluk olarak' zikredilmiştir. Ancak yine kendisinin 'inat' bahsinde zikrettiği gibi, belki de bu damarın da hayra kullanılacağı bir yer/yön vardır, Cenab-ı Mevla tarafından da o yüzden halkedilmiştir. Yani gençliğin hakikaten 'akıldan ziyade hissiyatı dinlemesi gereken' halleri bulunabilmektedir. Ve o hikmetle zaten, Hakîm-i Rahîm, o çağda hissiyatı akla galip kılmaktadır. Fakat önce inat bahsinden iktibasımızı yapalım da bahsi havada bırakmamış olalım:

"İşte, tahmin ederim ki, nâsihlerin nasihatleri şu zamanda tesirsiz kaldığının bir sebebi şudur ki: Ahlâksız insanlara derler: 'Haset etme, hırs gösterme, adâvet etme, inat etme, dünyayı sevme!' Yani, 'Fıtratını değiştir' gibi, zâhiren onlarca mâlâyutak bir teklifte bulunurlar. Eğer deseler ki: 'Bunların yüzlerini hayırlı şeylere çeviriniz, mecrâlarını değiştiriniz;' hem nasihat tesir eder, hem daire-i ihtiyarlarında bir emr-i teklif olur."

Mevcut düzende eğitimini tastamam tamamlayıp eli iş tutacak duruma gelmiş bir gencin yaşı 30'a yaklaşıyor. Elbette bu yaşlar pek de hissiyatı dinleyecek yaşlar değil artık. Bazıları bu durumun 'daha sağlıklı evlilikler yapmaya imkan verdiğini' söyleseler de sahadaki sonuç böyle değil gibi. Evet. Sahadaki sonuç "Zaten 30'a gelmişim bir de evlenip ne yapacağım?" sorgulamasıdır. Kabul edelim: Evlilik süreci kolay değildir. O süreci sıkıntısız atlatmak da pek mümkün değildir. Ancak hissiyatın gücü çoğu zaman akıldan ileri gider. Âdemiyeti daha dayanıklı/güçlü kılar. Sırf bu sayede akılla katlanılamayacak şeyler katlanılır görünür. Hissiyat aklın gerçeklik algısıyla oynar. Yapılamaz sanılan şeyleri yapılabilir gösterir. Eğer biz de Türkiye'deki nüfus problemini gerçekten ciddiye alıyorsak, bir şekilde, gençlerin hayatlarını daha erken kurabilecekleri yaşlarda eğitim hayatlarının bitmesini sağlamalıyız. Güya teknoloji gelişiyor. Fakat bunun eğitim sürecini daha dar zamana sığdırmak yönünde hiçbir faydası dokunmuyor. Gençler en gözü kara zamanlarını okul sıralarında, üstelik bir de karma eğitimin tehlikeleri içinde, geçiriyorlar. Sonra da bu gençlerden ortayaşlarında yuva kurmaları bekleniyor.

Ben bu konuda bir miktar cüretkârım. Eğitim sürecinin çoğunun gençler için 'boşuna' geçtiğini düşünüyorum. Kendi eğitim sürecimi de hatırlıyorum. Beş seneyi üç seneye, üç seneyi bir seneye sıkıştırmak mümkün gibi gelirdi, tabii gerçekten eğitime temayül gösterenler için. Fakat MEB'deki tarz bir eğitime temayülü hiç olmayanlar için yirminin üstüne yirmi de koysanız çok birşey değişmeyecektir. Yani illa herkesi okuldan mezun etmeğe bakılmamalıdır. Hayata daha erken atılmak isteyenlerin bu isteği de desteklenmelidir.

Üsame bin Zeyd radyallahu anhın, Efendimiz Aleyhissalatuvesselam tarafından, İslam ordusuna komutan olarak atandığında 18 yaşında olduğu söylenir. 18'inde bir general! Bugün hayal bile edemiyoruz. Çünkü 18 yaşındaki gençleri bakkala göndermeye çekinen ebeveynler var. Zamanın kötü olduğunu kabul ediyorum. Tamam. Çocuklar serbest bırakılacak gibi değil. Lakin bu tutuculuğun da sonuçları pek hayırlı gelmiyor.

Gençlerimiz daha uzun süre çocuk kalıyor. Ve çocukken de kendilerini büyük sanıyorlar. Herşeyi biliyorlar ama hiçbirşey üretemiyorlar. İlgileri yüzeyselleşiyor. Zihinleri sığlaşıyor. Youtuber olmaktan ziyade hayal ettikleri meslek yok. "Evet, gençlik damarı, akıldan ziyade hissiyatı dinler..." çağlarında bu hissiyatı, tıpkı inat hususunda olduğu gibi, hayra sevketmeliyiz. Sorumluluk almaya, yuva kurmaya, anne-baba olmaya da özendirmeliyiz. Böyle benim dememle de olacak şeyler değil bunlar. Devletin tutarsız görünmemesi lazım. Çünkü tutarsızlık kadar güçsüz gösteren birşey yoktur. Tutarsızlıkla en cesim devler bile alay konusu olurlar. "Sabrın mükâfâtı zaferdir; atâletin mücâzâtı sefalettir; sa'yin sevabı servettir; sebatın mükâfâtı galebedir!" Gençlerimizi atâletten kurtaralım. İnşaallah gerisi daha coşkulu bir şekilde gelecektir, vesselam.

11 Haziran 2026 Perşembe

Müslümanın 'ateisti' olur ama 'agnostiği' olmaz

İslam'ın mürtedler hakkındaki sertliği bazılarına ziyade geliyor. Ve üzerine ziyade tartışmalar yaşanıyor. Bence bu tartışmalarda ıskalanan şeylerden birisi, Bediüzzaman Hazretlerinin de işaret ettiği, 'kabul-i adem' ile 'adem-i kabul' farkıdır. Kendisi bir yerde bunu şöyle beyan ediyor: "Hem kabul etmemek başkadır, inkâr etmek başkadır. Adem-i kabul bir lâkaytlıktır, bir göz kapamaktır ve câhilâne bir hükümsüzlüktür. Bu surette, çok muhal şeyler onun içinde gizlenebilir. Onun aklı onlarla uğraşmaz. Amma inkâr ise, o adem-i kabul değil, belki o kabul-ü ademdir, bir hükümdür. Onun aklı hareket etmeye mecburdur." Yani, adem-i kabul, 'kabul yokluğu'dur ki ilgisizlik ile de olur. Fakat, kabul-i adem, 'yokluğun kabulü' ilgisizlikle mümkün olmaz. Yokluğu kabullenen ilgilendiği şeyde 'yokluk' hükmüne varmış demektir. Bu da karşı iddia sayılır. Karşı iddia karşı bir davadır. Karşı dava da anarşidir.

Bu yüzden müslüman gibi müslümandan agnostik çıkmaz-çıkamaz. Zira, müslümanlığı, o meselelerin zaten dünyasında varolmasını sağlamıştır. Mü'minler içinden "Ben agnostiğim!" diyenler, ya evvellerinde müslüman değildirler; yani isimleri/nesilleri müslüman olsa da aslında dinî bir bilgiye hiç sahip olmamışlardır; veyahut da ateist olduklarını söylemek güç geldiği için agnostiklik tabiriyle onu yumuşatmaya gayret ediyorlardır. Evet, yine mürşidimin dediği gibi, "Onun aklı hareket etmeye mecburdur." Yani, münkir, iddialarının zeminini içinde/dışında kurmak mecburiyetindedir. Eğer itikadının tartışmasına girmek istemiyorsa, yani ateizmi iddia olarak ispatlamak güçlüğü nefsini zorluyorsa, "Ben agnostiğim!" der. Böylece ne deve ne kuş bir yaşamın mümkün olduğunu sanır.

Ancak İslam müntesipleri konusunda uyanıktır. Bir hristiyanın/yahudinin ateist olmasıyla bir müslümanın ateist olması aynı şey değildir. Neden? Çünkü: 1) İslamiyet diğer hiçbir inanışın sahip olmadığı kadar detaylı bir itikada sahiptir. 2) İslamiyet diğer hiçbir inanışın sahip olmadığı kadar detaylı bir ameliyata sahiptir. Herhangi birisinin İslam'dan çıkması hristiyanlıktan/yahudilikten veya başka bir inanıştan çıkması gibi olmaz. Komplike bir itikaddan/ameliyattan çıkmış olur. O yüzden hocalarımız müslüman olmaya niyetlenen insanları da girişte şöyle bir uyarırlar: "İslam'ı iyice araştırıp düşündün mü?" Bu din insandan bütün hayatını ister. Her füruata karışır. Her detayı değiştirir. Bir hristiyan yahudi olsa, bir yahudi hristiyan olsa, yahut da her ikisi de ateist olsalar yaşamları pek değişmez. Zira zaten dinlerinin hayatlarını etkileyen fazlaca bir detayı yoktur. Fakat İslam asla öyle değildir.

Bediüzzaman Hazretleri o yüzden İslam'ı 'büyük bir aydınlatma sistemine' benzetiyor işte. Ve ona yapılacak reddiyenin de, şuna-buna, lokal alanlara yapılacak bir reddiye değil, 'insaniyet-i kübra olan İslamiyete' yapılacağını nazara veriyor. Yani müslümanın ateisti de diğer bâtıl inanışların ateisti gibi değildir. Daha komplike bir sistemi reddetmiştir. Tâbir-i caizse burada bir ülkenin reddi vardır. Ülkeye reddiye yapan ülkede oturamaz. Ama bir kulübeye reddiye yapan başka bir kulübede oturabilir. Hatta ben şöyle de düşünüyorum: Başka dinlere mensup olup ateizme düşenler dinimize kıyasla agnostik bile sayılabilir. Zira reddettikleri İslam değil muharref dinleridir.

İşte mürşidim yine bu makamda diyor: "(...) Meselâ, nasıl ki bir saray bulunsa, büyük bir dairesinde büyük bir elektrik lâmbası bulunur. O elektrikten teşa'ub etmiş ve onunla bağlı küçük küçük elektrikler, küçük menzillere taksim edilmiş. Şimdi, birisi o büyük elektrik lâmbasının düğmesini çevirip ziyayı kapatsa, bütün menziller derin bir karanlık içine ve bir vahşete düşer. Ve başka sarayda, büyük elektrik lâmbasıyla merbut olmayan küçük elektrik lâmbaları, her menzilde bulunuyor. O saray sahibi büyük elektrik lâmbasının düğmesini çevirerek kapatsa, sair menzillerde ışıklar bulunabilir, onunla işini görebilir; hırsızlar istifade edemezler. İşte, ey nefsim! Birinci saray, bir Müslümandır. Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâm, onun kalbinde o büyük elektrik lâmbasıdır. Eğer onu unutsa, el'iyâzü billâh, kalbinden onu çıkarsa, hiçbir peygamberi daha kabul edemez. Belki hiçbir kemâlâtın yeri ruhunda kalamaz. Hattâ Rabbini de tanımaz. Mahiyetindeki bütün menziller ve lâtifeler karanlığa düşer. Ve kalbinde müthiş bir tahribat ve vahşet oluyor. Acaba bu tahribat ve vahşete mukabil hangi şeyi kazanıp ünsiyet edebilirsin? Hangi menfaati bulup, o tahribat zararını onunla tamir edersin? Halbuki, ecnebiler o ikinci saraya benzerler ki, Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın nurunu kalblerinden çıkarsalar da, kendilerince bazı nurlar kalabilir—veya kalabilir zannederler. Onların mânevî kemâlât-ı ahlâkiyelerine medar olacak, Hazret-i Mûsâ ve İsâ Aleyhimesselâma bir nevi imanları ve Hâlıklarına bir çeşit itikatları kalabilir."

Zaman ahirzamandır. Hakiki olarak İslam'ı hayatında hiç öğrenmemiş müslüman isimli/nesilli kimselere rastlıyoruz. Bu insanların agnostikliğini bir ölçüde kabul edebilirim. Ancak, İslam memleketlerinde yaşamış, İslam'ı anlatan müesseselerle büyümüşlerin agnostikliğini kabule yatkın değilim. Onlar bence tastamam riyakârdırlar. Hatta münafık tabiatlıdırlar. Ateistler ise harbî-müddei olurlar. Müddei iddiasını isbatla mükelleftir. İddiacılığın asaleti bunu gerektirir. Bunu yaptığında da şöyle bir durum oluşur: Devleti-siyaseti tastamam İslamiyet üzerine şekillenmiş bir toplumda, yani zinhar Türkiye'den bahsetmiyorum, bu tavır bir tür 'vatan hainliği'dir. Yahut da vatandaşlık sözleşmesinin bozulmasıdır. Gerekli cevapları aldığı halde vehmini serrişte ederek propagandasına devam eden bir ateist, İslam devletinin, yine Türkiye'den bahsetmiyorum belli ki, üzerine yükseldiği dinamiklere kastetmiş demektir. O yüzden Bediüzzaman Hazretleri de bu ifadeleri bize Risale-i Nur'da okutturur:

"(...) Hem İslâmiyet sair dinlere kıyas edilmez. Bir Müslüman, İslâmiyetten çıksa ve dinini terk etse, daha hiçbir peygamberi kabul edemez. Belki Cenâb-ı Hakkı dahi ikrar edemez ve belki hiçbir mukaddes şeyi tanımaz; belki kendinde kemâlâta medar olacak bir vicdan bulunmaz, tefessüh eder. Onun için, İslâmiyet nazarında harbî kâfirin hakk-ı hayatı var. Hariçte olsa, musalâha etse; dahilde olsa, cizye verse İslâmiyetçe hayatı mahfuzdur. Fakat mürtedin hakk-ı hayatı yoktur. Çünkü vicdanı tefessüh eder, hayat-ı içtimaiyeye bir zehir hükmüne geçer. Halbuki, Hıristiyanın bir dinsizi, yine hayat-ı içtimaiyeye nâfi bir vaziyette kalabilir. Bazı mukaddesâtı kabul eder ve bazı peygamberlere inanabilir ve Cenâb-ı Hakkı bir cihette tasdik edebilir..."

İşte, İslamî bir devlette, Türkiye'de değil ha, irtidat etmek bir asayiş problemidir. Teşbihte hata olmaz. Tıpkı kemalist/laik kesimin "Şeriat istiyoruz!" diyenlere duyduğu endişe gibi bir endişesi vardır. Hani onlar nasıl ki bizi varlıklarına bir tehlike, bir düşman, bir yokedilmesi gereken canlı sınıfı gibi tasnif ederler; aynen öyle de; İslamî bir devlette de, yani yine Türkiye'de değil, anti-şeriat bir kesimin varlığı böyle bir problem alanı olarak görülür, vesselam. Evet. Görüldüğü üzere yazım boyunca kimsenin kimseyi öldürmesini salık vermedim. Bana bu yönden ithamda bulunacaklar bir daha düşünsün. Çünkü gerek/yeter şartlara sahip değiliz. Yine en doğrusunu Allah bilir.

8 Haziran 2026 Pazartesi

Bediüzzaman'ın Kürtlüğünü anmakla elimize ne geçer?

Şunu kabul ediyorum: Böyle meselelerde kalem oynattığı halde 'Kürtçülük' suçlamasına maruz kalmamak mümkün değildir. Ben de zaman zaman böyle ithamlara maruz kalıyorum. Yapacak birşey yok. Fakat tekrar tekrar beyan etmekte beis görmem: Bence Müslüman Türkleri sevmek imandandır! İslam'a büyük hizmetleri olmuştur. Hiçbir başka eyledikleri sayılmasa küffarın ağzına oturup onlarla bin sene cihad edişleri bile ümmetin onları sena ile anmasına yeter. Ancak, dikkat buyurunuz, bu dahi bize 'hakikatle oynama hürriyeti' vermiyor. Eğer böyle bir hak olsaydı, Aleyhissalatuvesselam Efendimizin içlerinden çıkışından dolayı, önce Arapların olurdu. Yani onlar milel-i saireyi kendi milliyetlerinde garketmek/kaybetmek hakkını kazanırlardı. Cenab-ı Hakîm böyle dilememiştir.

O yüzden Araplar neseb işinde hassasiyet güderler. Herkesi kendi nesebine nisbet ederek anarlar. İslam tarihi boyunca yetişmiş ulemanın mübarek şecerelerine baktığınızda herkes yerli yerindedir. Arabîsi 'Arabî'dir. Türkîsi 'Türkî'dir. Kürdîsi 'Kürdî'dir. Kaynaklarda bunlar mümkün mertebe zaptedilip tarihçe olarak sunulurlar.

Bir de ulemayı bu şekilde nesebiyle birlikte bilmenin şöyle bir hikmeti vardır: O ulemaya muhabbetiniz sizi neseblerine/kavimlerine dönük de bir muhabbete götürür. Sözgelimi: Selman-ı Fârisî radyallahu anhı andığınızda 'Fârisî' demek kalbinizi de dilinizle beraber terbiye eder. 'Farslılara ırk üzerinden düşmanlık gütmemek' üzerine şekillendirir. Yıllar önce "Bediüzzaman neden Muhammed-i Arabî (a.s.m.) diyor?" başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Orada merhum Esad Coşan Hoca'nın aktardığı bir hadisi zikretmiştim. Yerinden alıntılayayım: "Efendimiz (a.s.m.) Selman-ı Farisî'ye (r.a.) buyuruyor: 'Ya Selman, bana kızma, yoksa dininden kopar gidersin.' Hz. Selman (r.a.) bu emir karşısında şaşkınlıkla soruyor: 'Sana nasıl kızılır ya Resulallah?' Efendimiz (a.s.m.) cevap veriyor: 'Arap kavmine kızarsın. Bana da kızmış olursun.' Mezkûr hadisin Tirmizî gibi kaynaklarda da yeralan 'hasen' bir hadis olduğunu nakleden Esad Coşan Hocaefendi, meseleyi bir dönem Türkiye'de ekilmeye çalışılan Arap düşmanlığına getiriyor ve ekliyor: İmanlı kulun derecesi çok yüksektir. Allah'ın sevdiği kuluna düşmanlık besleyen iflah olmaz."

O yüzden Bediüzzaman Hazretleri 'Araplara düşmanlığın en çok ekildiği zamanlarda' sıklıkla Muhammed-i Arabî aleyhissalatuvesselam kullanımını tercih etmiştir. Böylelikle zerkedilen zehri kırmaya çalışmıştır. Yani zinhar şöyle yapmamıştır: "Şimdilerde Araplıktan bahsedilirse çok yanlış anlaşılır. Hem Peygamber Efendimizi bir ırka hapsetmek olur. O yüzden bundan sonra Aleyhissalatuvesselam Efendimizin nesebini hiç karıştırmayalım. Hatta ona da 'Türk' diyelim yahu. Ne mutlu Türküm diyene!" Evet. Böyle bir yolu deneyenler vardır. Ama hayır. Üstad Hazretleri bu yolu tercih etmemiştir. Onun tercih ettiği yol şu metinde çizdiği haritanın kucaklayıcılığına sahiptir:

"Şimdi ise, en ziyade birbirine muhtaç ve birbirinden mazlum ve birbirinden fakir ve ecnebî tahakkümü altında ezilen anâsır ve kabâil-i İslâmiye içinde, fikr-i milliyetle birbirine yabanî bakmak ve birbirini düşman telâkki etmek öyle bir felâkettir ki, tarif edilmez. Adeta bir sineğin ısırmaması için, müthiş yılanlara arka çevirip sineğin ısırmasına karşı mukabele etmek gibi bir divanelikle, büyük ejderhalar hükmünde olan Avrupa'nın doymak bilmez hırslarını, pençelerini açtıkları bir zamanda onlara ehemmiyet vermeyip, belki mânen onlara yardım edip, menfi unsuriyet fikriyle şark vilâyetlerindeki vatandaşlara veya cenup tarafındaki dindaşlara adâvet besleyip onlara karşı cephe almak, çok zararları ve mehâlikiyle beraber, o cenup efradları içinde düşman olarak yoktur ki, onlara karşı cephe alınsın. Cenuptan gelen Kur'ân nuru var; İslâmiyet ziyası gelmiş; o içimizde vardır ve her yerde bulunur. İşte o dindaşlara adâvet ise, dolayısıyla İslâmiyete, Kur'ân'a dokunur. İslâmiyet ve Kur'ân'a karşı adâvet ise, bütün bu vatandaşların hayat-ı dünyeviye ve hayat-ı uhreviyesine bir nevi adâvettir. Hamiyet namına hayat-ı içtimaiyeye hizmet edeyim diye iki hayatın temel taşlarını harap etmek, hamiyet değil, hamâkattir!"

Biz de, müslüman Türkler ve müslüman Kürtler olarak, koparılmaya çalıştığımız bir yüzyılı yaşadık-aştık. Mevzunun kaynadığı yer İngiliz-Yahudi aklı olsa da, milliyetçilik balı tatlıdır, her iki taraftan bu tufana kapılanlar oldu. Kendim Kürt olduğum için Kürtler nâmına konuşayım önce: Eğer bir müslüman âlimi, Türklüğe nisbeti için kabul etmeyen Kürt varsa, o bu dinin hakikatini, uhuvvetini, derdini anlamamıştır. Açıkça ifade ederim. Ancak ben bunu ifade ettikten sonra karşımda da benzer bir tutum beklerim. Eğer bir müslüman âlimi, Kürtlüğe nisbeti için kabul etmeyen Türk varsa da, o da bu dinin hakikatini, uhuvvetini, derdini anlamamış kabul edilmelidir. Aynen. Bu nedenle Bediüzzaman'ın yanında 'el-Kürdî'yi görünce, yahut Risale-i Nur'da 'Kürdistan' lafzını okuyunca canı sıkılan varsa, onlar da kalplerini yoklamak zorundadırlar. Evet. İslam'ın davası kavmiyet değildir. Doğru. Lakin bize kadar tevarüs etmiş bir gelenek de var. Ulemanın nisbetini anmak Cumhuriyet kurulana kadar asla ayıp değildi.

Kaldı ki hepimiz Milli Eğitim'in çarkları arasından geçtik. Ben ilkokuldayken koridorumuzun bir tarafı 'Türk Siyasi Büyükleri' başlığı altında bulunan isimler/resimler, diğer tarafı 'Türk Dinî Büyükleri' başlığı altında bulunan isimler/resimler ile kuşatılıydı. Orada, hakikaten Türk mübarekleri bir tarafa bırakalım, nesepçe Türk olmayanlar dahi altında dizilmişti. Yine milliyetçiliğiyle bilinen esnafların dükkanlarında da bu tarz görseller gayet revaçtaydı. "Yanlıştı, asmamalılardı!" falan, hâşâ, demiyorum. Herkesin kendi büyüğüyle övünme hakkı var. Böyle şeyler bir açıdan 'cibilli bir taraftarlık' da ifadesidir. Ve seyyidlik bahsinde Bediüzzaman Hazretlerinin dediği gibi, cibilliyet, dine olan taraftarlığı da kuvvetlendirebilir. O büyüklerle ben de kendi büyüğüm gibi övünürüm. Nihayetinde İslam büyükleridir. Fakat, işte, aynı noktaya geliyoruz: Türkler kendi büyükleriyle övünmekte serbest iken neden Kürtler yutkunmak zorunda kalıyor? Neden birisinin nesebini andığımızda 'hainliğe beş kala' muamelesi görüyoruz? Oysa bugün sekülerleşme Türkler kadar Kürtleri de sarmış durumdadır. Onların vaktiyle gözettiği faydayı biz de bugün gözetsek neden ağzımıza şamar vurulsun? Kürtler İslam'a hizmet etmiş büyüklerini ansalar bu bir kabahat midir? 

Başta da dediğim gibi: Böyle meselelerde kalem oynattığı halde 'Kürtçülük' suçlamasına maruz kalmamak mümkün değildir. Lakin, mesulüz, "Hakkın hatırı âlidir!" diyen Üstadın talebeyiz. Hak bildiğimizi beyan edeceğiz. Eğer hak bildiğimizi söylemekten geri durursak haksızlığın kazanmasına yolvermiş oluruz. Tekrar altını çizeyim: Bence müslüman Türkleri sevmek imandandır! Ancak, dikkat, cümle müslümanları sevmek de imandandır. Yani müslüman Kürtleri sevmek de imandandır. Müslüman Arapları sevmek de imandandır. Her kim ki müslümandır, küçük görmeden, hor bakmadan asla, sinemize basmaya mecburuz. Eğer sinesi kaldıramayan varsa, işte, yazık, onun sinesinin tedaviye ihtiyacı vardır. Yoksa ne koskoca bir kavmi ne de ulemasını silip atacak değiliz, vesselam.

7 Haziran 2026 Pazar

Bize lazım 'Fevzi Çakmak' mı 'Rümeysa Eker' mi?

02 Haziran 2026 tarihli "Bediüzzaman Tabiat Risalesi'nde hangi üç kişiye işaret ediyor?" yazıma ilgi yoğun oldu. Elhamdülillah. Yazının merkezini oluşturan tesbit, orada da andığım gibi, Çantacı Necmi İlgen abi merhuma aitti. Hüda gani gani rahmet eylesin. O bulmuş, maşaallah, ben sadece nakledici oldum. Yalnız 'Ankara' bağlamını kattım. (Tabiat Risalesi'nin başında geçen ihtar.) Öyle yapınca taşlar yerine daha bir oturuyor gibi geldi. Ve elbette okurlarım da "Sağır, kör, düşüncesiz sembollerinin işaret ettiği kişiler kimler olabilir?" merakıyla bazı tahminlerde bulundular. O tahminlerin hepsi hakkında ağzımı açamıyorum. Zira 5816 gadrine uğramak istemiyorum. Bu yasa öyle bir giyotin ki, körün körlüğünü yalnızca 'fiziksel durum ifadesi olarak' zikretseniz bile, hakaret sayarak cezai işlem başlatabilirler. (En azından mahkemenin tozunu şöyle bir yutarsınız yani.) Bu vesileyle Cenab-ı Mevla'dan bu gadrin de son bulmasını dilerim. Âmin. Ha, bunu derken, AK Parti'den büyük beklentilerim yok artık. (Küçüğü de yok.) O iş başkalarıyla olacak gibime geliyor. Ne diyelim? Rabb-i Rahîmimiz rüştümüzü de ilham eylesin. Âmin.

Gelelim bu yazıdaki meselemize. Aslında aynı hakikat toprağını kazmaya devam edeceğiz. Çünkü o yazıyı yazdıktan sonra Risale-i Nur külliyatında benzer terkiplerin çoklukla bulunduğunu keşfettim. Hepsi aynı şekilde gelmiyor. Bazen sıralama değişiyor. Bazen de 'üçüncünün' tanımlanışı başkalaşıyor. Mesela: Bir yerde 'kör, sağır, dilsiz' deniyor. Bir yerde 'kör, sağır, şuursuz' söyleniyor. Başka bir yerde 'kör, sağır, düşüncesiz' anılıyor. Buna mümasil başka anılış şekilleri de var. Eğer okurlarımın çoklukla ifade ettikleri şekilde üçüncü kişi 'Fevzi Çakmak' ise, gördüğünüz gibi yazar yine 5816'nın gadrinden korktu, o zaman bu ifadelerin 'onun öne çıkan yönlerine' vurgu yaptığı söylenebilir. Evet. Hakikaten de yakın tarihe dair malumatı olanlar bilirler ki: Fevzi Çakmak, gayet dindar bilinmesine rağmen, sâbık dönemin bütün din karşıtı icraatlarını, tabir-i caizse, idare etmiştir. Yani, tıpkı işaret edildiği gibi, 'dilsiz' takılmıştır. Onun bu dilsizliği de başımıza onulmaz işler açmıştır. Halbuki eğer dindarlığıyla eşdeğer derecede olması gereken şuurunu, düşüncesini, dilini kullansaydı kötülüğü durdurabilecek güce sahipti.

Fakat daha da ilginç başka birşey söyleyeceğim: Bediüzzaman Hazretleri bu 'kör, sağır, dilsiz' bahsini 'yakın tarihin meşhur şahsiyetlerini' bizzat tanımadan önce de açıyor. Mesela: I. Cihan Harbi sırasında yazılmasıyla meşhur İşaratü'l-İ'câz'ında, Üstad Hazretleri, Bakara sûresindeki "Artık sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; geri de dönemezler..." ayetini tefsir ederken diyor ki: "Yani 'Sağır, lâl, kör şahıslar gibi o zulmetten çıkıp kurtulamazlar.' Bu cümlede bulunan sıfât-ı erbaa, münafıklarla ateş yakanlar arasında müşterek olup, her iki taraftan haber verir, vaziyetlerini bildirir, âyine gibi hallerini gösterir..." Demek bu 'üç özellik' bizzat Kur'an'ın nazarımıza verdiği bir 'üç özellik'tir. Dördüncüsü ise 'zulmetten çıkmayı becerememek'tir. (Sıfât-ı erbaa böylece tamamlanmış oluyor işte.)

Yakın tarihteki meşhur isimlerden birisinin 'bir gözünün körlüğüyle' meşhur olması, diğerinin 'kulaklarının ağır işitmesiyle' anılması, üçüncülerinin ise 'sesini hiç çıkarmamasıyla' müslümanlar tarafından kınanması 'Bir mucizeye de işaret ediyor!' sayılabilir. Yani "Kur'an-ı Hakîm, ta 1400 yıl öteden, i'câz parmağını bu hakikate de uzatıyor!" denilebilir. Elbette doğrusunu Allah bilir. Biz sadece gönlümüze düşen manaları yazıyoruz. Bu anlamda, biraz daha ileriye gidip belki, 5816'nın gadrine uğramamaya da dikkat ederek tabii, şöyle şeyler de zikredilebilir: Kur'an'daki bu ifadelerde umumî kanunlara işaretler de olabilir. Hani 20. Söz'de Üstad Hazretleri yine söylüyor: "Kur'ân-ı Hakîmde bazı hâdisât-ı tarihiye suretinde zikredilen cüz'î hadiseler, küllî düsturların uçlarıdır." İşte bu zeminde de okunabilir ki: Hakikati görmeyecek körlük, halkı işitmeyecek sağırlık, doğruyu beyan edemeyen dilsizlik, gücü eline alırsa, bunların yaratılışa getireceği şey ancak yıkım olur. Üçlünün birliği fitneyi dehşetlendirir.

Ve belki 'dilsiz'in sembolize ettiği 'dindar tipi' de ayrıca irdelenmelidir. Bugün Türkiye'nin özellikle siyasette nasıl bir dindarlığa ihtiyacı vardır? Beş vaktini kılan, camilerde aşr-ı şerif okuyan, hafız, fakat kemalist sisteme tenkid getirmeyen müslüman tipine mi? Yoksa, ilk bakışta dindarlığının alametleri görünmese de, mübarek dilini oynattığında sistemdeki yanlışların yanlışlığını dilegetiren müslüman tipine mi? Yani bizim eksiğimiz acaba 'Fevzi Çakmak' mıdır? Yoksa 'Rümeysa Eker' midir? Bu konuda ben de Said Alpsoy Hoca'nın "Öteki Fevzi Çakmak" youtube dersindeki gibi düşünüyorum. Şahsî dindarlığı kendine... Lakin yanlışa yanlış diyemeyen ezik, bencil, izzetsiz, nemelazımcı dindarlık bu memleketin bahtının kararmasının en müessir sebeplerinden birisidir. Evet. Ve öyle bir mesuliyet sahasında şahsî dindarlık kurtarıcı olamaz. O yüzden Rümeysa Eker kardeşimi tebrik ediyorum. Cenab-ı Hak ona ecr-i kesir versin. Kemalistlerin şerrinden muhafaza eylesin. AK Parti de lütfetsin. Bir dikkat buyursun: Bu 'ilk tepkide derhal geri basma psikolojisiyle' acaba ayetin dördüncü sıfatını kapmış olmuyorlar mı? Siyasette dindarlık "Aradabir camilerde aşr-ı şerif okumak!" cenderesine hapsolmamalı. 'Zulmetten çıkmak' ile de mükellefiz. Mükellefiyetimizi yerine getiremezsek, dördüncü sıfattan bir pay bize de kesilecek, Allah muhafaza...

4 Haziran 2026 Perşembe

Bediüzzaman 'cehennemin ebedîliğine' inanmaz mıydı?

Ebubekir Sifil Hoca'yı Allah için seviyorum. Ve bence ne kadar sevilse sezâdır. Daha fazlasına da layıktır. Şu zaman/vatan evlatlarının 'imanlarını muhafaza noktasında' ona borcu vardır. Zira senelerdir, fisebilillah, ehl-i bid'aya karşı canını dişine takmış, mücadele etmektedir. İlmî bir mesai sarfetmektedir. Subhanallah. Hangisinin fitnesine karşı mukni cevaplar üretmemiştir ki! Tarihselciler, hadis inkârcıları, şiiler, selefiler vs... Allah'ın Türkiye'de çektiği bu mübarek kılıç her sapkının canını yakmıştır. Elhamdülillah. Hem de bin maşaallah. Namazlarımdan sonra ismiyle dua ettiğim birkaç hocadan birisidir. Neredeyse bütün derslerini izledim. (Yeni yüklenenler hariç.) Ve bütün kitaplarını okudum. (Okumadığım bir eseri varsa muhtemelen çıktığından haberim olmamıştır.) Bir nurcu olarak ilminden çok istifade ettim. Çok taşları içimde yerlerine oturttum. Ömrüm oldukça da etmeye niyetliyim. İnşaallah. Hüda, hocamıza, afiyetle yaşacağı bereketli ömürler nasib eylesin. Âmin.

Fakat kılıç keskin olunca bazen dostunun parmağını da hafifçe kesiyor. Az önce izlediğim dersinde de bir parça acı hissettim. (Dersin linki şurada: Ağlamak 2: https://www.youtube.com/watch?v=Ozt19dHB3Cc, kesik dersin en sonunda geliyor.) Efendim, nedenine geleyim, şöyledir: Ebubekir Sifil Hoca, daha önce de derslerinde denk geldiğimi hatırlıyorum, Bediüzzaman Hazretlerinin bir mektubunu bizim anladığımızdan biraz farklı anlıyor gibidir. O mektup hangisidir peki? Lem'alar'da yeralan 'Bir Suale Cevap' başlıklı olanıdır. Evet. Mektubun bağlamı Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi merhum ile reformist düşünür Musâ Bekuf arasındaki tartışmalardır. Tartışma belli ki mü'minlerin gündemini meşgul etmiştir. (Ebubekir Sifil Hoca'yla Mustafa İslamoğlu'nun münazara yaptığını düşünün, gerçi Düzmece Mustafa'da o cesaret yok da, olsaydı ne kadar gündemi işgal ederdi.) O tartışma Bediüzzaman Hazretlerine de belli ki bir mektupla sorulmuştur. O da kısaca cevap veriyor:

"Mustafa Sabri ile Mûsâ Bekûf'un efkârlarını muvazene etmek için vaktim müsait değildir. Yalnız bu kadar derim ki: Birisi ifrat etmiş, diğeri tefrit ediyor. Mustafa Sabri gerçi müdafaatında Mûsâ Bekûf'a nisbeten haklıdır; fakat Muhyiddin gibi ulûm-u İslâmiyenin bir mucizesi bulunan bir zâtı tezyifte haksızdır. Evet, Muhyiddin, kendisi hâdî ve makbuldür. Fakat her kitabında mühdî ve mürşid olamıyor. Hakaikte çok zaman mizansız gittiğinden, kavâid-i Ehl-i Sünnete muhalefet ediyor ve bazı kelâmları zâhirî dalâlet ifade ediyor. Fakat kendisi dalâletten müberrâdır. Bazan kelâm küfür görünür, fakat sahibi kâfir olamaz. Mustafa Sabri bu noktaları nazara almamış, kavâid-i Ehl-i Sünnete taassup cihetiyle bazı noktalarda tefrit etmiş. Mûsâ Bekûf ise, ziyade teceddüde taraftar ve asrîliğe mümâşâtkâr efkârıyla çok yanlış gidiyor. Bazı hakaik-i İslâmiyeyi yanlış tevillerle tahrif ediyor. Ebu'l-Âlâ-yı Maarrî gibi merdut bir adamı muhakkikînlerin fevkinde tuttuğundan ve kendi efkârına uygun gelen Muhyiddin'in Ehl-i Sünnete muhalefet eden meselelerine ziyade taraftarlığından, ziyade ifrat ediyor. 'Bizden olmayan ve makamımızı bilmeyen, kitaplarımızı okumasın, zarar görür.' Evet, bu zamanda Muhyiddin'in kitapları, hususan vahdetü'l-vücuda dair meselelerini okumak zararlıdır."

İşte, Ebubekir Sifil Hoca, Bediüzzaman Hazretlerinin burada Mustafa Sabri Efendi'ye de bıraktığı 'acaba'yı 'tartışma boyunca yazılmış-çizilmiş herşeye bırakılmış bir acaba' gibi düşünüyor sanki. Halbuki öyle değildir. Yani Bediüzzaman Hazretleri "Tartıştıkları her konuda Musâ Bekuf da hatalı, Mustafa Sabri de hatalı..." dememiştir. Mektubun akışından anladığımız kadarıyla, Ehl-i Sünnetin görüşlerini dilegetirmesi noktasında değil, İbn-i Arabî Hazretlerinin şahsına dair tenkidlerde Bediüzzaman'ın katılmadığı şeyler vardır. Metnin tamamına bakıldığında 'ifrat-tefrit' beyanının buna dair olduğu anlaşılır. Hatta, hemen başta, zaten demektedir ki: "Mustafa Sabri gerçi müdafaatında Mûsâ Bekûf'a nisbeten haklıdır; fakat Muhyiddin gibi ulûm-u İslâmiyenin bir mucizesi bulunan bir zâtı tezyifte haksızdır." Yani burada Bediüzzaman Hazretlerinin Mustafa Sabri Efendi'yi tefritte gördüğü husus konunun İbn-i Arabî Hazretlerinin de tezyifine vardırılmasıdır. Yoksa, hâşâ, Ehl-i Sünnet müdafaasında değildir.

Veya (Ebubekir Hoca'nın dersinde bağlam böyle aktığı için anayım) Musâ Bekuf'un 'cehennem azabının ebedî olmadığı' yönündeki görüşüne dönük Mustafa Sabri Efendi'nin verdiği cevabı 'ifrat-tefrit' denklemine koymamaktadır Bediüzzaman. Hayır. Asla. Cevabın haklı parçalarına dair bir eleştirisi yoktur. Metinde bunu destekleyen hiçbir ifadeye de zaten rastlanmamaktadır. Bağlam böyle değildir. Yalnız İbn-i Arabî Hazretlerinin şahsının kemaline tenkid getirilmesini yanlış bulmaktadır. Onun da gerekçesini aşağıda söylemektedir:

"Evet, Muhyiddin, kendisi hâdî ve makbuldür. Fakat her kitabında mühdî ve mürşid olamıyor. Hakaikte çok zaman mizansız gittiğinden, kavâid-i Ehl-i Sünnete muhalefet ediyor ve bazı kelâmları zâhirî dalâlet ifade ediyor. Fakat kendisi dalâletten müberrâdır. Bazan kelâm küfür görünür, fakat sahibi kâfir olamaz. Mustafa Sabri bu noktaları nazara almamış, kavâid-i Ehl-i Sünnete taassup cihetiyle bazı noktalarda tefrit etmiş..."

Yani, burada, Ebubekir Sifil Hoca'nın da derste alıntıladığı, 'kavâid-i Ehl-i Sünnete taassub cihetiyle bazı noktalarda tefrit etmiş' ifadesi, tenkidin İbn-i Arabî Hazretlerinin şahsî faziletine iliştiği noktalaradır. Yoksa, hâşâ, Ehl-i Sünnet akaidine dair değildir. Bediüzzaman kendisi de zaten Şafiî-Eş'arî bir İslam âlimidir. Ömrü de bu yolda sa'y u gayretle geçmiştir. Cenab-ı Mevla cümle ulemanın sa'y u gayretine katından ecirler yağdırsın. Âmin.

İşaratü'l-İ'câz'daki "Fakat kâfir, kendi ameliyle bu duruma kesb-i istihkak etmişse de, amelinin cezasını çektikten sonra, ateşle bir nevi ülfet peyda eder ve evvelki şiddetlerden azade olur. O kâfirlerin dünyada yaptıkları a'mâl-i hayriyelerine mükâfaten, şu merhamet-i İlâhiyeye mazhar olduklarına dair işârât-ı hadîsiye vardır..." meselesi ise hem bir bahs-i diğerdir hem de Musâ Bekuf'un 'cehennem ebedî değildir' demesiyle hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü Bediüzzaman Hazretlerinin 'cehennemin ebedîliği' konusunda hiçbir şüphesi yoktur. Yukarıdaki beyanı da cehennemin faniliğini imâ etmez. Eserlerinde belki yüz yerde o ebediyeti kendisi müdafaa eder. Hatta "Kâfirlere cehennem azabının ebedî olması nasıl adalet olur?" tarzı suallere de mukni cevaplar verir:

"Madem küfür hadsiz hukuka bir tecavüzdür; elbette hadsiz bir cinayettir. Öyle ise hadsiz bir azaba müstehak eder. Madem bir dakika katl, onbeş sene cezada (sekiz milyona yakın dakikada) hapis azabını çekmesini adalet-i beşeriye kabul edip maslahata ve hukuk-u âmmeye muvafık görür. Elbette bir küfür bin katl kadar olması cihetiyle, bir dakika küfr-ü mutlak, sekiz milyara yakın dakikalarda azap çekmesi, o kanun-u adalete muvafık geliyor. Bir sene ömrünü o küfürde geçiren, iki (2) trilyon sekiz yüz seksen (880) milyara yakın dakikada azaba müstehak ve 'halidîne fiha ebedâ' sırrına mazhar olur..."

Burada nurcuların şuna bir parça alınma hakkı olduğunu düşünüyorum: İşaratü'l-İ'câz'daki ifade Bediüzzaman Hazretlerinin Risale-i Nur külliyatında 'bir kere andığı' birşeydir. Cehennemin ebedîliği ise yüz kere tekrarladığı hakikattir. Hakikat 'yüz kere tekrarladığını' galip getirmeyi gerektirir. Kaldı ki, Bediüzzaman Hazretleri, Mustafa Sabri Efendi merhum ile Musâ Bekuf'un münazarasında "Cehennem o kadar da ebedî değildir canım!" gibi bir yerden konuşmamıştır. Mevzuun bununla da ilgisi yoktur. İbn-i Arabî Hazretlerinni şahsî kemalatının incitilmemesini talep etmiştir. Bunu tek söyleyen de o değildir ki. Bizim tasavvuf geleneğimizde, İmam-ı Rabbanî Hazretlerinden tutun tâ nicelere, İbn-i Arabî Hazretlerinin görüşleri tenkid edilir, fakat şahsî kemalatına toz kondurulmaz. Manevîyat büyüklerimizden pekçoğu onu sitayişle anar. Bediüzzaman da bu tutumu tekrar etmiştir. Yeni birşey yapmamıştır. Evet. Uzatmayayım. İsmini andığımız tüm mübareklere rahmet dilerim. Ebubekir Sifil Hocamın da hürmetle ellerinden öperim. Uluçınar Vakfı'ndaki Riyazü's-Salihîn derslerine katılmak hiç nasip olmadı. O güzel cemaate de maşaallahlı selam ederim. Allah hidayetinden ayırmasın. Âmin.

2 Haziran 2026 Salı

Bediüzzaman Tabiat Risalesi'nde hangi üç kişiye işaret ediyor?

Tabiat Risalesi'nin başındaki 'İhtar' meşhurdur. Bediüzzaman Hazretleri, orada, 1922'de Ankara'ya yaptığı ziyaretten bahseder. Dönemin Ankara'sı Üstad Hazretlerine iyi hissettirmemiştir. Metin şöyle başlıyor:

"1338'de Ankara'ya gittim. İslâm Ordusunun Yunan'a galebesinden neş'e alan ehl-i imanın kuvvetli efkârı içinde, gayet müthiş bir zındıka fikri, içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessâsâne çalıştığını gördüm. 'Eyvah,' dedim. 'Bu ejderha imanın erkânına ilişecek!' O vakit, şu âyet-i kerime bedâhet derecesinde vücud ve vahdâniyeti ifham ettiği cihetle, ondan istimdad edip, o zındıkanın başını dağıtacak derecede Kur'ân-ı Hakîmden alınan kuvvetli bir burhanı, Nur'un Arabî risalesinde yazdım. Ankara'da, Yeni Gün Matbaasında tab ettirmiştim. Fakat maatteessüf Arabî bilen az ve ehemmiyetle bakanlar da nadir olmakla beraber, gayet muhtasar ve mücmel bir surette o kuvvetli burhan tesirini göstermedi. Maatteessüf, o dinsizlik fikri hem inkişaf etti, hem kuvvet buldu. Bilmecburiye, o burhanı Türkçe olarak bir derece beyan edeceğim..."

Yani Tabiat Risalesi'nin yakın tarihle de önemli bir ilişkisi var. O dönemde Ankara'da bizzat müşahede edilen bir tehlikeye dönük kaleme alınmış. Tabii Türkçe olanının yazımı daha sonra... Fakat, Türkçesinde bile, nazarı keskinler için, 'ilginç göndermeler' seçilebiliyor. Elbette o 'nazarı keskin' ben değilim. Evet. Çünkü konuya Çantacı Necmi İlgen abi merhuma ait bir videoyla uyandım. Hasan Akar abiyle, Allah ona afiyet versin, beraber bulundukları bir mecliste geçiyor hâdise. Çantacı Necmi abi Tabiat Risalesi'ni ders yaparken şu satırlara geliyor:

"Eğer mevcudatta, hususan zîhayatta görünen, basîrâne, hakîmâne olan san'at ve icad Şems-i Ezelînin kalem-i kader ve kudretine verilmezse, belki kör, sağır, düşüncesiz olan tabiata ve kuvvete isnad edilse..."

Sonra durup 'tabiat/kuvvet' ikilisine isnad edilen sıfatlara dikkat çekiyor: "Kör, sağır, düşüncesiz..." Burada 'Süfyaniyetin üç rüknüne işaret olabileceğini' söylüyor Hasan abiye. Hasan abi de bu tesbiti ilginç buluyor. Doğrusu, Hasan abinin hakkı var, böyle bir okumayı çok az nur talebesi yapabilmiştir. Yani 'kör' demekle yakın tarihteki bir isme, 'sağır' demekle kankası başka bir isme, 'düşüncesiz' demekle de üçüncü ortaklarına işaret yapıldığını hangimiz düşündük ki? Lakin, yüzbin hayret, sıfatlar kişileri tutmaktadır sahiden. Ve hakikaten de bu üçlü sâbık dönemi şekillendiren bir üçlüdür. Birisinin bir gözünün kör olduğu söylenmektedir. Diğerinin kulağının sağırlığı meşhurdur. Ötekinin de, kendisi namazlı-abdestli olsa da, İslam'ın başına neler getirildiğini anlamayacak kadar 'düşüncesiz' olduğu bellidir. Yani sıfatlar kişilere 'cuk' diye oturmaktadır. Tabiat Risalesi'nin başındaki göndermeyle birlikte ele alınca da metin daha müzeyyen bir hikmet giysisi kuşanmaktadır.

Sahi... Belki de bu sıfatlar sadece kişilerin sıfatı değildir. Şahıslar şahs-ı manevîden parçalar olmuşlardır. Veyahut, o karanlık şahs-ı manevîye öyle hizmet etmişlerdir ki, parçaları kendilerinde tezahür etmiştir. Yani tabiatperestlik-esbabperestlik, herbirinde bir sıfatıyla görünmek üzere, onlarda tecelli etmiştir. Kimbilir? Hüda'nın hilkatinde böylesi sırlar çoktur. Böyle göndermeler Nurlardan beklenmez değildir. "En doğrusunu Mevla bilir!" deyip bu sırrı bizlere emanet eden Çantacı Necmi İlgen abiye tekrar be tekrar rahmetler dilerim.

Allah bizi nasıl yaratıyor?

Güzel sorular güzel tefekkürlerin kapısıdır. Ve zaten güzel sorular güzel zekalardan haber verir. Sorusu olmayanın tefekkürü de olmaz. İmam ...