Cemaatsiznurcu
yenirenkler@gmail.com
14 Temmuz 2026 Salı
Domuz yağından pastayı hilal şeklinde süslemek
Bir tartışmayı doğru kavramlar üzerinden yürütmediğinizde yolunuz bir türlü doğruya çıkmıyor. Yeni anayasa tartışmalarını da doğru ıstılahlar üzerinde yürütmeye ihtiyaç var bence. Birinci adım: Türkiye'nin 'sivil bir anayasaya' ihtiyacı yok. Ya? Şer'-i Şerif merkezli bir anayasaya ihtiyacı var. Bu anayasanın sivil olması da şart değil. Sivil olmasını neden anıyoruz peki? Çünkü demokratik bir ülkede demokrasiden başka bir yolla anayasa değiştirmek mümkün değil. Aslında mümkün de... Bu yol sistemin kendisine göre illegal sayılıyor. Şimdiye kadar yönetildiğimiz darbe anayasalarının hiçbiri sivil değildi mesela. Fakat şu günlere onlarla geldik. Bir şekilde varoluşumuzu sürdürdük. İyi günler geçirmedik doğrusu. Fakat yokolmadık da.
Ben, standart bir sünni müslüman olarak, anayasanın nasıl bir yolla 'geçerlilik' kazandığından ziyade, o anayasanın İslam'la ilişkisi üzerine yoğunlaşmam gerektiğini düşünüyorum. Zira 'demokratiklik' veya 'siviliyet' en azından manevî sahada benim için yeterli meşruiyeti oluşturmuyor. Türkiye'de "Faiz serbest mi olsun yasak mı?" diye referandum yapılsa; referandum sonucunda da, muhtemeldir ya, "Serbest olsun!" seçeneği daha yüksek oy alsa; bu karar sapına kadar 'demokratik' olur ama bu demokratiklik onun haramlığını değiştirmez. Çünkü haramlar-helaller halkın oyuyla belirlenmez. Onları belirleyip bize haber veren Cenab-ı Haktır. Ve hakikat ancak Hakkın buyurduğu şekilde sabit olur. En azından müslümanlar için itikad sahasında bu böyledir. Bir müslüman, ne denli sivil görünürse görünsün, harama 'Helaldir!' diyemez.
Halkın yüksek oranda İslam kodlarını koruduğu bir sosyolojide 'dindarlık' ile 'demokrasi' birbirine yakın görünebilir. Hatta, Türkiye gibi misallerinde, demokrasi savunusu otoriter-totaliter rejime karşı mücadele etmenin silahlarından birisi gibi istimal de edilebilir. Ancak, bu silahın kendi ayağımıza sıkmaması, sonuçların yine İslamiyete doğru götürür şekilde çıkmasıyla mümkün olur. Sözgelimi: AK Parti, sözcüsü Ömer Çelik'in mükerreren beyan ettiği gibi, laikliği muhafaza ederek yeni bir anayasa yapacaksa, bu anayasa teklifine müslümanların 'acaba' demek hakkı vardır. Çünkü siviliyet silahının istimali bu defa karşı tarafın altını oymaya değil tahkim etmeye yaramıştır. Yani, şimdiye kadar zorba rejimin dayatmasıyla uygulanan laiklik, görece dindar bir hükümetin manipülasyonuyla, artık 'sivil' bir mahiyet de kazanabilir. Bu mahiyeti kazanması dindarlar için elbette bir kazanç olmaz. Düpedüz kendi ayaklarına sıkmak olur. Zira artık laiklik 'zorba rejimin dayatmasıyla' değil, bizzat kendilerinin de sandıkta 'Evet' dediği, sivil bir seçimin meşruiyetiyle otoritesini sürdürebilir.
Laikliğin 'sivil bir anayasa' kremasıyla dindarlara yedirilmesi cidden büyük bir handikap olacaktır. Çünkü artık bizzat kendilerinin oylarıyla devletin omurgasını oluşturacaktır. "Bir dahaki anayasa seçiminde düzeltiriz!" gibi meçhule dönük bir umutla bu düzen devam ettirilirse, dikkat edelim, askerisini değiştirmek bu kadar sene süren anayasanın sivilini düzeltmek acaba kaç sene sürecektir? Acaba bir daha hiç gündem edilecek midir? Bence dindar seçmenin bu hususta da dikkatli olması lazım. 'AK Parti yapıyor' diye herşey doğru olmaz. Doğruyu-yanlışı önce Şer'-i Şerife uygunluğu/yakınlığı üzerinden okuruz.
Bir de şöylesi ikinci bir 'acaba' daha var bende: AK Parti'nin hukuki mevzularda gözünün yeterince açık olmadığını düşünüyorum. Böylesi işlere kim bakıyor bilmiyorum. O kadar ilgili değilim. Lakin gerek 'İstanbul Sözleşmesi' gerek 'Başıboş Köpek Sorunu' gibi başlıklar beni AK Parti'nin hukuka bakışı konusunda şüpheye itti. Normalde, dindar bir hükümetin, yeni bir yasa çıkarırken/alırken önce Şer'-i Şerife bakmasını beklerim ben. İslam hukuku muktesebatından yararlanmasını, oradaki tecrübeye mümkün olduğunca yakın bir şekilde, yeni uygulamalara başlamasını ümit ederim. Serde İslamcılık varsa sonuçta da 'Dört Mezhep Fıkhı'nın olması gerekir. Çünkü İslamcılık İslam'ın devletten kışkışlanmasına tepki olarak çıkmıştır. Fakat AK Parti'de işlerin böyle dönmediğini acı şekilde tecrübe ettiğimizi düşünüyorum. AK Parti yeni bir yasa çıkarırken, tıpkı sâbık dönem hükümetlerinin yaptığı gibi, Batılı normları esas alıyor. Onlara uygun adım yürüyor. Elbette CHP döneminde yapıldığı gibi en otoriter-totaliter şablonları seçmiyor. Daha liberal bir yaklaşımla çalışmalarını yürütüyor. Lakin, sonuçta merkeze aldığı şey Allah'ın rızası olmadığı için, sonuçta ulaşılan şey de Allah'ın rızası olmuyor. Halk da razı gelmiyor.
Yani AK Parti'nin yapacağı 'sivil anayasa' yine liberal turpun/turpların yutulduğu bir anayasa olabilir. Başımıza İstanbul Sözleşmesi'nden beter işler gelebilir. AK Partili büyüklerimiz camilerde pek güzel aşr-ı şerifler okuyabilirler. Allah kabul etsin. Lakin hukukta İslam'ın üstünlüğünü pek idrak etmiş değiller. Süslerinin hilal şeklinde olmasına dikkat etseler de pastaya domuz yağı katıldığını farketmiyor gibiler. Nitekim İstanbul Sözleşmesi meselesinde bunu yaşadık. AB üzerinden gelen zokalar yutulmakta. Ve bu yutmakların en kem sonuçları aile üzerinde okunuyor. Öyleyse, hukuk meselesinde bu kadar bocalayan bir AK Parti'nin yapacağı sivil anayasa da benzeri zokalar yutabilir-yutturabilir, diye düşünüyorum ben. Belki suizan ediyorum. Ancak AK Parti son zamanlarda bu suizannı hakedecek epeyce tecrübe biriktirdi.
Hülasa: Yeni anayasanın 'sivil' olmasından ziyade 'şer'î' olması bizim lazımımız. En azından kalbinde Allah'ın rızasına açlık bulunanlar için durum böyle. O yüzden "Mutlaka sivil bir anayasamız olması lazım!" dayatmasıyla değil de "Mutlaka Allah'ın rızasına uygun bir anayasamız olması lazım!" mülahazasıyla anayasaya bakmalıyız. Aslında herşeye öyle bakmalıyız. Bence, anayasanın ilk dört maddesine dokunulmadıktan sonra, bu noktada umut vaadedecek bir gelişme gözükmüyor. Birilerinin gönlü illa edilir. Feministlerin gönlü edilir. İtperestlerin gönlü edilir. LGBT'cilerin gönlü edilir. Açılacak hürriyet koridorundan illa çapraz koşuya çıkanlar olur. Ancak bu koşuya birtek dindarlar çıkamaz. Onlar alan kaybetmeye devam ederler. Zira hâlâ devletle ilişkileri pamuk ipliğine bağlıdır. "Devletin dini din-i İslam'dır!" yazmamaktadır o anayasada.
Bilgiler Kitabı'ndaki söyleşisinde, Regis Debray, din-devlet ilişkisindeki ikiliğin kem sonuçlarına dair şunları söyler:
"Seküler iktidarın tinselliği ne kadar azsa tinsel iktidar sekülerliği de o kadar çoktur. Burada birleşik kaplar ilkesiyle karşı karşıyayız. Eğer seküler iktidar tinsel içeriğe sahip değilse tinsel iktidar seküler içerikleri üstlenir. Başka deyişle: Eğer devlet kutsaldan vazgeçerse kilise ve ruhban dindışına yönelir. Politik otoritenin düşüşü tinsel otoritenin politikleşmesiyle atbaşı gider. Eski Sovyetler Birliği uygun bir örnektir. Komünizm koşullarındaki dinsel devlet sekülerleşmeye tâbidir. Sonuçta ortadoks kilisesi günümüzün önemli bir seküler gücü olarak ortaya çıkıyor..."
Bu metin bana Bediüzzaman Hazretlerinin Birinci Meclis'e sunduğu şu beyanları hatırlatıyor:
"Şu inkılâb-ı azîmin temel taşları sağlam gerek. Şu meclisin şahsiyet-i mâneviyesi, sahip olduğu kuvvet cihetiyle, mânâ-yı saltanatı deruhte etmiştir. Eğer şeâir-i İslâmiyeyi bizzat imtisal etmek ve ettirmekle mânâ-yı hilâfeti dahi vekâleten deruhte etmezse, hayat için dört şeye muhtaç, fakat an'ane-i müstemirre ile günde lâakal beş defa dine muhtaç olan şu fıtratı bozulmayan ve lehviyat-ı medeniyeyle ihtiyâcât-ı ruhiyesini unutmayan milletin hâcât-ı diniyesini Meclis tatmin etmezse, bilmecburiyye mânâ-yı hilâfeti, tamamen kabul ettiğiniz isme ve resme ve lâfza verecek. O mânâyı idame etmek için kuvveti dahi verecek. Halbuki, Meclis elinde bulunmayan ve Meclis tarikiyle olmayan öyle bir kuvvet, inşikak-ı âsâya sebebiyet verecektir."
Bizim AK Parti'den talebimiz, Cumhuriyet'in tâ başında atılmış, aramızda inşikak-ı âsâya sebep olmuş, yanlış adımları 'din lehine' düzeltmesidir. Yoksa, din lehine düzeltmeyecekse, "Bizim de sivil bir anayasamız olsun!" diye özel bir talebimiz yoktur. Nihayetinde o da laik olacaktır ve zaten şu yaşadığımız da laikliktir. Bizi laiklikten kurtarmadıktan sonra zulmün adı 'askerî' olmuş, 'sivil' olmuş, ne değişir? Kabına bakıp durmamak lazım. İçindeki şerbetin şekerini yoklamak gerekiyor. Eğer Şer'-i Şerife uygunluk yerine Avrupa normlarına uygunluk kollanacaksa, ne diyelim, Allah sonumuzu hayretsin, vesselam.
10 Temmuz 2026 Cuma
Bir evrimperest kendi ayağına nasıl sıkar?
"Az bilim sahibini dinden eder!" derler. "Çok bilimse dindar eder." Gün geçmiyor ki şu hakikatin yeni bir nümunesini daha yaşamayalım. Bir evrimperestle münakaşa ettim ben de geçenlerde. 'Evrimperest' diyorum. Zira cidden onunla ilişkileri mü'minânedir. Yani mezkûr teorinin imanlı kullarıdır. Hem de, öyle-böyle değil, sebatkâr kullardır. Nice mantıksızlıklarını ortaya koysanız da dönmezler.
O arkadaş da tartışmanın bir yerinde bana yazdı ki:
"Bilim, yalnızca deneye dayanmaz, gözleme de dayanır. Bu tanımı geri çeviren hiçkimse bilimle ilgili konuşamaz. Bilimi inançlarına feda eden hiçkimse bilim adamı olamaz. 'Büyük Patlama' kuramı da gözlemsel yönü ağırlıklı bir kanıt omurgasına sahip olduğu halde ona hiç 'Bilim değildir' videosu yapmıyorsunuz. Çünkü kafanızdaki dinle çelişmiyor. İşinize öyle geliyor. Ama konu evrim olunca, binbir dereden su getirip, hatta bilimin tanımını değiştirip, bilimi kafanızdaki dine uydurmaya çalışıyorsunuz. Evrim bilimsel bir gerçektir ve gerçeği inkar etmek en büyük inkarcılıktır. Özet olarak: Evrimi değil, dini tartışın. Evrimin dine uygun olup olmadığını değil, dinin evrimle nasıl bütünleştirilebileceğiyle ilgilenin. Bunu yapan çok müslüman var. Her müslüman sizin gibi gerçeği inkar etmeye çalışmıyor..."
Ben de cevaben yazdım:
"Evet. 'Büyük Patlama' teorisi de kesin değildir. 'Çoklu Patlama' gibi başka alternatifleri vardır. İlerleyen yıllarda daha farklı 'varlığa çıkış' teorileri ortaya atılabilir. Bunların tamamı da bazı gözlemlere dayanabilirler. Müslümanlar da, eğer nasslarıyla çelişmiyorsa, onları, davalarını desteklemek için 'yan deliller' olarak istimal edebilirler. Fakat, dikkat ediniz, davalarının esasâtını asla böylesi 'sezonluk' teorilere yaslamaz müslümanlar. Bunlar sadece yan delil mesabesindedir. O günün bilim yaklaşımına göre üretilen argümanlar İslam tefekküründe 'destekleyici' olarak sevkedilir ancak. Fazlası değil. Biz bu yüzden Büyük Patlamaya da kesinlik atfetmiyoruz. Sadece nasslarımızla çelişmediğinden dolayı istimal ediyoruz. Yoksa 'Kesin olmuştur!' topuna onda da girmeyiz. Buna hiçbir mecburiyet hissetmeyiz. Biz sadece nasslarımızın inanmamızı istediği şeye inanırız. Evrime inanmak zorunda da değiliz. Çünkü tecrübe edilemiyor. Sadece 'mış gibi' yapılıyor. Üstelik şu nokta önemlidir: Evrimperestler, kendileri dışında herkesin evrimi konuşmasını yasaklıyorlar, sonra da yaptıklarına bilim diyorlar. Bu da biraz garip duruyor açıkcası. Evrim konusunda sadece evrimciler konuşacaksa bunun tenkidi nasıl yapılacak? 'Düzdür!' diyenlerin sadece dünya hakkında konuşmasına izin verilirse 'Yuvarlaktır!' diyenler nasıl hakikati duyuracak?"
Bu cevabım üzerine o da şöyle yazdı:
"Evrim yerçekimi yasasından bile daha fazla geçerli bir yasadır. Yalnızca canlılarda değil herşeyde vardır. Bu yasayı açıklamak için ortaya atılan Darwin'in doğal seçilimle evrim kuramı da geçen yüzelli yılda kendini yeterince kanıtlamıştır. Yalnızca gözlemsel değil deneysel kanıtlara da sahiptir. Biraz literatür görmüş herkes tecrübe temelli kanıtların da olduğunu bilir. Çok rahat dökerim bunları gerekirse. Gerçekle olan savaşınızda cahilliğinizden başka silahınız yok."
Halbuki bu cevabı benim cahilliğimi değil kendi cahilliğini ortaya koyuyordu. Neden? Şöyle arzettim:
"Evrimperestlerin evrime tıpkı bir din gibi iman etmesi bizim için yeni birşey değil. Alışığız. Fakat, işte, aynı soruna geliyoruz: Bilim adamlarının dahi kesinlik atfetmediği şeylere siz evrimperestler kesinlik atfediyorsunuz. Mesela: Misal olarak verdiğiniz yerçekimi kanunu. Yerçekimi kanunu da 'kesin' değil. Einstein'a sorarsanız 'yerçekimi yasası' diye birşey yok. Ona göre yaşadığımız şey uzayın bükülmesinden ibarettir. Yerçekimi bizim bunu okuyuş şeklimizdir. Yani yorumumuzdur. Yoksa kütleler arasında çekim kuvvetini açıklayacak bir 'iplik' henüz bulunamamıştır. O yüzden Einstein kütlenin uzayı çukurlaştırdığını, yerçekimi olarak okunan şeyin de, bu uzay-mekan bükülmesinin sonuçları olduğunu söyler. Siz 'Evrim yerçekimi yasası kadar kesindir!' derken aslında tanrınızın altını boşaltmış oldunuz. Bilimadamlarının kesinliğini tartıştığı birşeyi evrime nisbet ettiniz. Boom! Bizzat kendi ayağınıza sıktınız yani. Ancak burada yerçekiminin şu hakkını verelim: Yerçekimi iddiası her an tecrübe edilebilen bir gözleme/deneye dayanıyor. Yeterli yakınlık mevcutsa, uzayda, kütleli cisimler birbirlerine doğru (veya az kütleliler çok kütlelilere doğru) hareket ediyor. Ancak evrimin dayandığı böyle bir olgu var mı? Hayır. Evrimperestlerin dayandığı tek şey koltuklarının arkası. Tecrübe edilebiliyor mu? Yok. Peki bilinen tarih içinde kayda alınmış bir türden türe geçiş tecrübesi var mı? Yok. Eee, ne var, illa masallar var. Tamamı evrimperestlerin yorumlarından ibaret. Dolayısıyla ortaya çıkan cehalet size aittir."
Görüldüğü üzere bu münazarada birşey kendisini tebeyyün ettiriyor. Evrimperestler 'olgu' ile 'yorum'u birbirinden ayıramama hastalığıyla muzdaripler. Bu da elbette, sandıklarının aksine, bilimsel meselelerde papağan seviyesinde olmalarından kaynaklanıyor. Yani Batılı efendileri ne sufle verirse onu burada ötüyorlar. 'Kütleli cisimlerin birbirlerine doğru hareketlerinin' olgu fakat 'yerçekimi yasası' denilen şeyin sadece yorum olduğunu bilemiyorlar. Bir olgunun birden fazla yorumu olabilir. Bunların hiçbiri de doğru çıkmayabilir. Veya bunlar o olgunun farklı parçalarında işe yarar görünebilirler. (Tıpkı, makro düzeyde Newton fiziğinin, mikro düzeyde ise Kuantum fiziğinin işe yarar görünmesi gibi.) Fakat hiçbir yorumun 'nihaî sonuç' olduğunu bilimden gerçekten anlayanlar iddia etmezler. Zira her zaman o yorumun üstünde bir bakış açısına sahip daha başkası ortaya çıkabilir. Bilim yolculuğu aslında budur. Bilim parçadan parçaya yolculuktur.
Sonrasında tarafıma yeni bir cevap yazılmadı. Tartışma sürerse onların içeriğini de buradan paylaşmayı siz değerli okurlarıma bir borç bilirim. Çünkü böyle münazaraları bir ölçüde kendi bilgimi sınamanın da yolu olarak görüyorum. Mevlam doğrunun yardımcısıdır. Onun inayetiyle doğruya hidayet olunuruz inşaallah. Ve's-selamün aleyküm ve rahmetullah.
5 Temmuz 2026 Pazar
Deniz'i öldürmeye değil kurutmaya taraftarım!
Fıkradır. Anlatılır. Nasreddin Hoca merhum birgün evde tesbih çekiyormuş. Hanımı gelip sarsmış: "Hoca, hoca!" demiş. "Kalk! Senin Karakaçan firar etmiş." Hoca'nın da keyfi kaçmış tabii. Kalkıp eşeğini aramaya koyulmuş. Fıkra o ya. Yolda Profesör Dalâl Tamkör'e rastlamış. O da "Hazır yakalamışken evrenin kaotikliğinden, evrimden, ateizmden felan bahsedeyim Hoca'ya!" diye düşünmüş. "Belki bu defa imanını çalarım!" Halbuki Hoca'nın imanını çalmak göle maya çalmaktan zor. Maşaallah. Neyse. Soru-cevap derken epey bir kafası ütülenmiş bizim Nasreddin Hoca'nın. Dönmüş evine gelmiş. Hanımı sormuş: "Hoca, buldun mu eşeği, ne oldu?" Cevap yok. Tesbih çekiyor yine. Ahıra bakmış. Eşek yok. Tekrar Hoca'yı sıkıştırmış: "Ah şaşkın Hoca, madem bulamadın daha eşeği, neye dönüp şükredersin?" Hoca, hiç tesbihi bırakmadan, cevap vermiş: "Hanım, hanım; biz bir eşeği kaybediyoruz da, şükrü bırakıp şekvaya başlıyoruz. Halbuki dışarıda imanını kaybedenler var, kayıplarının farkında bile değiller, dönüp aranmıyorlar hiç! Onları bulunca eşeğimin kaybından razı oldum. Sen de Hazret-i Mevlaya çok şükret ki öyle e... olmadık."
Bu da mizah. Herşeyin, tıpkı meşrutiyet gibi, 'meşruası' var. Evet. Hürriyetin de şer'îsi var. Bediüzzaman Hazretleri şer'î olmayan hürriyete 'şeytanın istibdadı' diyor hatta. O yüzden 'neyin özgürlük diye satıldığına' da dikkat etmek gerek. Sözgelimi: Bu modern zaman meddahlarına, ahirzamanın standupçılarına, elsiz-ayaksız teslim olursak, bir 'sınırsız hürriyet' verirsek, döner yedi ceddimize söverler, sırf kendileri gibi denî birileri gülecek diye, birşey diyemez oluruz. Üstelik dediğimin bir tık ilerisinde şu var: Gençler arasında prim yapan tek metâ 'ciddiyetsizlik' olur. Yani kimseyle oturup konuşamaz hale geliriz. Zira nasihatin de tesir edebilmesi için muhatabında ciddiyetin bulunması gerekir. Herşeyin tesiri ciddiyetle mümkündür. Ciddiyeti olmayanla yürünmez. Ciddiyeti olmayanla iş yapılmaz. Ciddiyeti olmayana emanet verilmez. Ciddiyeti olmayanı bakkala bile gönderemezsiniz. O derece.
Bununla ilgili de bir hatıram var. Evet. Lisede 'Ahmed' isminde bir arkadaşım vardı. Aslen Sivaslıydı fakat ailesi Ankara'da yaşardı. Muzipliğiyle meşhurdu. Bu muzipliğinin bir tarafı da insanların konuştukları sözcüklere 'komik yan anlamlar yüklemek' üzerine şekillenirdi. İşin edebsizliğe de vardığını tahmin edersiniz. Namazsız-abdestsiz bir çocuk değildi amma bu kötü huyu vardı. Bir cuma namazı çıkışında düşünceli görünce sormuştum: "Ne oldu?" Dedi ki: "Benim bu kötüye çekme işini bırakmam lazım." Hayret ettim tabii. Öğrencilikten daha ziyade mesleği gibi birşey. "Neden?" diye üsteledim. "Camide bir ermişe falan mı denk geldin?" Düşündüğüm gibi değilmiş. Duyduğu herşeyi komik-kötü yan anlamlara yormak öyle pis bir meleke kesbetmiş ki hoca hutbe verirken bile aklına onlar geliyormuş. Daha imanını kaybetmediği için de endişeliymiş. Çarpılmaktan korkuyormuş. Vaaay.
Buradan şuraya geçeceğim: Her fiil/eylem tekrar edildikçe, üzerine düşüldükçe, dikkat kesildikçe, alışkanlığa dönüşüyor. Alışkanlıklar da âdeta sunî birer fıtrat halini alıyorlar. Uzun süre su içmeyen insan ölür. Bedeni bunu kaldıramaz. Çünkü su içmek fıtrattandır. Fakat, kem madde bağımlıları da, uzun süre alamadıklarında, tıpkı çok ihtiyaçları olan birşeyi almamışlar gibi tepki verirler. Bazıları bu 'yoksunluk krizleri' sırasında ölürler hatta. Yani vücud alıştığı o şeyin yokluğunu kaldıramaz. O nedenle bu derece bağımlılara uyuşturucu birden bıraktırılmıyor. Önce aynı etkiyi yapan ilaçlarla alışkanlığı zayıflatılıyor. Dozaj düşürülüyor. Sonra kesiliyor. Zira tekrar ettiğimiz her fiil bizde bir yola dönüşüyor. Artık hep orayı kullanıyoruz. Beynimizin içinde 'düşünme yolları' oluştuğu gibi bedenimizde de 'amel yolları' oluşuyor. O yüzden zaten Bediüzzaman Hazretleri 2. Lem'a'da şöyle diyor:
"Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırıyor."
Örneklerinden birisini de alıntılayalım: "Hem meselâ, farz namazını kılmayan ve vazife-i ubudiyeti yerine getirmeyen bir adamın, küçük bir âmirinden küçük bir vazifesizlik yüzünden aldığı tekdirden müteessir olan o adam, Sultan-ı Ezel ve Ebedin mükerrer emirlerine karşı farzında yaptığı bir tembellik, büyük bir sıkıntı veriyor. Ve o sıkıntıdan arzu ediyor ve mânen diyor ki, keşke o vazife-i ubudiyeti bulunmasaydı! Ve bu arzudan, bir mânevî adâvet-i İlâhiyeyi işmam eden bir inkâr arzusu uyanır. Bir şüphe, vücud-u İlâhiyeye dair kalbe gelse, kat'î bir delil gibi ona yapışmaya meyleder; büyük bir helâket kapısı ona açılır."
İşte lâubalilik de böylesi berbat bir alışkanlıktır. Bugün 'komedyen olma sevdasıyla' kimi gençlerimiz bazı 'mutfak'larda pişirilmektedir. Bu mutfaklarda ne alınıp ne satılmaktadır? Daha dikkatli bakmak gerektiğini düşünüyorum. Zira bu gençlerdeki lâubaliliğin kem tezahürlerini sıklıkla görmeye başladık. Sonuncusu Deniz Göktaş. Fakat Göktaş'ın ilk olmadığı malum. Üstelik aşılanan bu alışkanlığın arkasında büyük bir destek de var. Neden? Çünkü o 'alaycılık' sayesinde 'ciddiyetle' yapılamayacak şeyler yapılabiliyor. Ciddiyetle söylense ciddi ciddi cevap alacak şeyler fısıldanabiliyor. Bir de şu oluyor bence: Hayatı böyle lâubalilikle tartmaya alışmış gençler için hiçbirşeyin çok bir önemi/değeri kalmıyor. Yazık. Sokakta çok rastladığım için burada da anmaktan çekinmeyeceğim. Birbirlerinin mübarek annelerine söverek gülüşen gençlere rastlıyoruz. Halbuki bizim neslimizde bunun için cinayet işlenirdi. Annesine sövülünce pişmiş kelle gibi sırıtan gençten ne tür bir 'vatan müdafaası' bekleyebilirsin? Ne şekilde ciddi birşey yapabilirsin? Kalbinde mübarek annesi için gayrete gelecek kadar bile hiss-i ulvî kalmamış. Öyle iğdiş edilmiş. Mahvolmuş.
Hülasa: Deniz Göktaş'ı almakla mesele çözülmüyor aslında. Çünkü bataklık kurutulmuş olmuyor. Sivrisinek kovalanmış oluyor sadece. Halbuki Ebu Leheb'in elini kırmak çözüm değil. Ebu Leheb'in eli yine iyileşir. Mümkünse Ebu Leheb'in elini kurutmak lazım. Ki tekrar hayırsızlık yaşanmasın. Şol sebebden Göktaş'ın yetiştirildiği 'mutfak' mizah faaliyetlerine bakılmalıdır. Oralarda gençler, kendilerine ne vaadedilerek, ne yöne doğru yetiştiriliyor, bir dikkat kesilmeli. Daha arkası da gelecek gibi çünkü.
Yine Üstad Hazretlerinin 'İttihatçıların lâubaliliği' ile 'Tek Parti Dönemi lâubaliliği' arasında kurduğu ilgiyi hatırlamadan geçemiyorum:
"Evet, Hürriyetçilerin ahlâk-ı içtimaiyede ve dinde ve seciye-i milliyede bir derece lâubalilik göstermeleriyle, yirmi-otuz sene sonra dince, ahlâkça, namusça şimdiki vaziyeti gösterdiği cihetinden, şimdiki vaziyette de, elli sene sonra bu dindar, namuskâr, kahraman seciyeli milletin nesl-i âtisi, seciye-i diniye ve ahlâk-ı içtimaiye cihetinde ne şekle girecek, elbette anlıyorsunuz. Bin seneden beri bu fedakâr millet, bütün ruh u canıyla Kur'ân'ın hizmetinde emsalsiz kahramanlık gösterdikleri halde, elli sene sonra o parlak mâzisini dehşetli lekedar, belki mahvedecek bir kısım nesl-i âtinin eline elbette Risale-i Nur gibi bir hakikati verip, o dehşetli sukuttan kurtarmak en büyük bir vazife-i milliye ve vataniye bildiğimizden, bu zamanın insanlarını değil, o zamanın insanlarını düşünüyoruz..."
İşte biz, maalesef, Bediüzzaman Hazretlerinin tahayyülünden ürktüğü o zamanları yaşıyoruz. O nesli görüyoruz. Artık tebliğde ne denli sanatlı/hakikatli olduğumuzun da bir değeri kalmıyor. Zira tebliğin tesiri için de ciddiyet lazım. "Lâkaydâne ve ihmalkârâne müsbet bir iş görülmez." Ne diyelim? Hüda bize tekrar rüştümüzü, ciddiyetimizi, asaletimizi ilham eylesin. Âmin.
28 Haziran 2026 Pazar
Allah'ın 'sevinmesini' anlamaya çalışırken dikkat edilmesi gerekenler
İnsan, Allah'ı 'anlamanın' bir yoludur, ama 'sınırlandırmanın' yolu değildir. Yani, biz, üzerimizdeki sanatına bakarak Cenab-ı Mevla'yı anlamaya çalışabiliriz, fakat sınırlarımızı Ona taşıyamayız. 'Teşbih' tefekkürün kapısıdır, eyvallah, fakat 'tenzih' de tefekkürün yegane sıhhatidir. Hak Teala ve Tekaddes Hazretlerini düşünürken teşbih-tenzih arasındaki dengede kalabilmek, tefhim için lazım geldiğinde dikkatle temsile-teşbihe, lakin sapıtmamak içinse daima takdise-tenzihe başvurmak elzemdir. (Tıpkı kullukta 'havf-reca/korku-ümit' dengesini korumak gerektiği gibi. Fazla korku yeise düşürür. Fazla ümitse ucba...) Hem zaten şu teşbih; esmasını, sıfatlarını, şuunatını, "Ve lillahil meselül a'lâ!/En yüce mesel ve temsiller Allah'a aittir!" (Nahl sûresi, 60) sırrınca bir nebze kavramak içindir. Yoksa münezzeh-mukaddes Hüda'yı insanlaştırmak için, yüzbin hâşâ, değildir. Bediüzzaman Hazretleri de bu hakikatin altını şöyle çizer:
"Evet, bütün kâinatı bir saray, bir ev gibi muntazam idare eden ve yıldızları zerreler gibi hikmetli ve kolay çeviren ve gezdiren ve zerrâtı muntazam memurlar gibi istihdam eden Zât-ı Akdes-i İlâhînin şerîki, nazîri, zıddı, niddi olmadığı gibi, 'Ona benzer hiçbir şey yoktur. O herşeyi işiten, herşeyi görendir. (Şûrâ sûresi, 11)' sırrıyla, sureti, misli, misali, şebîhi dahi olamaz. Fakat, 'Göklerde ve yerde en yüce mesel ve temsiller Ona aittir. Onun kudreti herşeye üstündür, her işi de hikmet iledir. (Rûm sûresi, 27)' sırrıyla, mesel ve temsil ile şuûnâtına ve sıfât ve esmâsına bakılır. Demek, mesel ve temsil, şuûnât nokta-i nazarında vardır."
Cenab-ı Hakkın 'şuunatını' anlarken de bu manaları akılda tutmak kritik bir öneme sahiptir. Rabbü'l-Âlemîn'in, bir tenezzül-i ilahî olarak, bizim anlayabilmemiz için, görmek-işitmek gibi şeyler şeklinde haber verdiği 'bilmesinin ünvanları' sıfatları asla bizim görmemiz-işitmemiz cinsinden olmadığı gibi; sevinmesi-gazaplanması gibi şeylere benzettiği şuunatı da yine bizim sevinmemiz-öfkelenmemiz türünden değildir. Yani, Cenab-ı Mevla, hâşâ, insan gibi göze, ışığa, sinirlere, karşısında bir nesneye, görüş açısına vs. muhtaç şekilde görmez. Onun görmesi aracılara muhtaç şekilde olmaz. Yahut işitmesi de sese, kulağa, sinirlere, kulak zarına, ses titreşimlerine vs. muhtaç değildir. Bunlar sadece 'Onu anlamaya muhtaç olan bizler için' verilmiş temsillerdir. Temsiller hakikatin tâ kendisi gibi görülürlerse hata ettirirler. Onları birer tefekkür açısı, birer rasat penceresi, birer başlangıç noktası gibi kabul etmek lazımdır.
Şimdi 'şuunat' ile Bediüzzaman Hazretlerinin neyi kastettiğini bir parça alıntılayalım:
"İşte, madem evsâf-ı âliyedeki hakikî lezzet ve hüsün ve saadet ve kemâl, akran ve ezdâda bakmıyor, belki mezâhir ve müteallikatına bakıyor. Elbette, Hayy-ı Kayyûm ve Hannân-ı Mennân ve Rahîm ve Rahmân olan Zât-ı Zülcemâl ve Kemâlin rahmetindeki cemâl ise, merhumlara bakar. Merhametine mazhar olanların, hususan Cennet-i bâkiyede nihayetsiz envâ-ı rahmet ve şefkatine mazhar olanların derece-i saadetlerine ve tena'umlarına ve ferahlarına göre, o Zât-ı Rahmânü'r-Rahîm, Ona lâyık bir tarzda bir muhabbet, bir sevmek gibi, Ona lâyık şuûnâtla tabir edilen ulvî, kudsî, güzel, münezzeh mânâları vardır. 'Lezzet-i kudsiye, aşk-ı mukaddes, ferah-ı münezzeh, mesruriyet-i kudsiye' tabir edilen, izn-i şer'î olmadığından yad edemediğimiz gayet münezzeh, mukaddes şuûnâtı vardır ki, herbiri, kâinatta gördüğümüz ve mevcudat mâbeyninde hissettiğimiz aşk ve ferah ve mesruriyetten nihayetsiz derecelerde daha yüksek, daha ulvî, daha mukaddes, daha münezzeh olduğunu çok yerlerde ispat etmişiz."
Metnin devamında şöyle bir temsille mevzuu açıyor Hazret-i Üstad:
"Meselâ, nasıl ki sehâvetli, âlicenap, müşfik bir zât, güzel bir ziyafeti, gayet fakir ve aç ve muhtaç olanlara vermek için, seyahat eden güzel bir gemisine serer. Kendi de üstünde seyreder. O fukaranın minnettârâne tena'umları ve o aç olanların müteşekkirâne telezzüzleri ve o muhtaç olanların senâkârâne memnuniyetleri, ne derece o kerîm zâtı mesrur ve müferrah eder, ne kadar onun hoşuna gider, anlarsın. İşte, küçücük bir sofranın hakikî mâliki olmayan ve bir tevziat memuru hükmünde olan bir insanın mesruriyeti böyle ise, cin ve insi ve hayvânâtı feza-yı âlem denizinde seyir ve seyahat ettiren ve bir sefine-i Rabbâniye olan koca zeminin üstüne bindirip, yüzünde hadsiz envâ-ı mat'umâtı câmi' bir sofrayı serip, bütün zîhayatı küçük bir kahvaltı nev'inde o ziyafete davet etmekle beraber, gayet mükemmel ve bütün envâ-ı lezâizi câmi', sermedî, ebedî bir dâr-ı bekâda Cennetleri, herbirisini birer sofra-i nimet ederek hadsiz lezâizi ve letâifi câmi' bir tarzda, nihayetsiz bir zamanda, nihayetsiz muhtaç, nihayetsiz müştak, nihayetsiz ibâdına, hakikî yemek için ziyafet açan bir Rahmân-ı Rahîme ait ve tabirinde âciz olduğumuz maânî-i mukaddese-i muhabbeti ve netâic-i rahmeti kıyas edebilirsin."
Yani, Cenab-ı Hak sürekli bir yaratış içerisinde, çünkü yaratmaktan, bahşetmekten, rahmet etmekten, kerem etmekten, vücuda getirmekten, tecelli etmekten vs. memnun oluyor. Bu 'memnuniyet' elbette bizim memnuniyetimiz cinsinden değil. Ondaki kusurlardan münezzeh. Fakat bizim memnuniyetimiz o şuunat-ı ilahîyi kavramaya bir yol. Evet. İnsan, Allah'ı 'anlamanın' bir yoludur, ama 'sınırlandırmanın' bir yolu değildir. Çünkü bizdeki herşey mahlukiyetin sınırlarıyla yaralıdır, kusurludur, nakıstır. Sözgelimi: Biz bir duygu hissettiğimizde, bu duygu kendinden öncekileri siler, sonra insandaki tahtına geçer. Yani insanda bir değişim hâsıl olur. Hatta bu değişim bedenine de akseder. İnsan kemalde değil kararsız bir mahluk olduğu için bu değişiklik onda hoşgörülür. Lakin Mevla Teala nihayetsiz kemaldedir. Kemalde olan değişmekten münezzehtir. Değişen eksikliğinden ötürü değişir çünkü. Değişerek eksikliğini tamamlar. Cenab-ı Hakkın değiştiğini söylemekse Onun da, hâşâ, 'daha kemalini bulmamış' olduğunu söylemek gibidir. Yeri-göğü yoktan vareden, kainat dolusu eseriyle kemalini anlatan, ilmi varlığın en derinlerine nüfuz eden bir Kemal Sahibi nasıl eksik olabilir?
Uluhiyetin şânı kemalde olmaktır. Kemalde olmayana ilah denmez. Müslümanların ilah tasavvuru şirkin 'süpermenden hallice' ilah tasavvuru gibi değildir. Hal böyle olunca Cenab-ı Mevla'nın bu gibi şuunatını 'sıfata yakın' anlamak gerekiyor. Yani Cenab-ı Hak, hâşâ, bazen ferahta bazen kederde bulunmuyor. O, bir sıfat gibi, yani Zat-ı Subhanîsinin ayrılmaz özelliği gibi, devamlı, hep ferah-ı münezzeh üzere oluyor. Peki, hadislerde haber verilen, bizim hayırlı işlerimize sevinmesini, kötü işlerimize gazaplanmasını nasıl anlamalıyız? Onu anlamanın yolunu da el-Hâdî olan Mevla Teala benim fehmime şöyle yaklaştırdı. Ben de size arzetmeyi deneyeyim:
Ben bir odada karanlıkta bulunuyorum diyelim. Aydınlanmamın iki yolu vardır: 1) Odada bir değişiklik meydana getirmek. Evet. Odanın yanmayan lambasını açarsam içerisi ışıkla dolar. Mekanı ziya yönüyle değiştirdiğim için ben de değişirim. Ancak burada önceki halde bir kemalsizlik vardır. Oda bir önceki halinde ışıksızdır. Karanlıktan ziyaya dönmüştür. Tekrar karanlığa dönmesi hikmetli olduğunda da ışıklı hali kemalsizlik olur. Ve karanlık ışığa galip getirilir. Bu insandaki duyguların değişimi şeklidir. Duygular bizi değiştirir. 2) Karanlık odadan ışıkları yanan başka bir odaya geçerim. Yahut da ben geçmem. Ev konumumu değiştirir. Böylece mekanda hiçbir değişiklik yaşanmaz. Ev aynı evdir. Yalnız benim konumum değişir. Benim konumum değiştiği için ışıktan faydalanmam mümkün olur.
İşte yine, lâ teşbil velâ temsil, Cenab-ı Hakkın gazabı da rahmeti de birer sıfat gibi Onda hep vardır. Fakat kul hakettiğine göre onlardan birisine geçer-geçirilir. Burada, hâşâ, Mevla Teala'da hiçbir değişiklik meydana gelmez. O bundan münezzehtir. Biz konumumuzu değiştirerek farklı tecellilerin gölgesine geçeriz. Öyle ya: Aynı resimde hem dostunuzun hem de düşmanınızın yüzleri bulunsa, herbirine baktığınızda başka hisler yaşarsınız, lakin farklılaşmak zorunda olan sizsinizdir. Resim sizin bakışınızla değişmez.
Evet. Kabul edelim ki: 'Şuunat' bahsi hakkında konuşması güç bir bahistir. Muvazeneyi koruyamayacaklar için de tehlikelidir. Ancak Bediüzzaman Hazretlerinin bu bahsi açması çok hikmetlidir. Zira bu bahis üzerinden bize Cenab-ı Hakkın yaratışının kendi Zat-ı Sübhanîsiyle ilişkisini de öğretmiş olur. 'Samediyet'in bir başka boyutu da bu 'şuunat' ile anlaşılır. Rabbü'l-Âlemîn olan güzeller güzeli Allahımız, her an sayısız yaratıştadır, çünkü bu Onun uluhiyetinin şânıdır. Uluhiyet bu şân ile birlikte kemalini izhâr eder. Yoksa, hâşâ, yarattıklarına herhangi bir muhtaciyetten ötürü yaratıyor değildir. O kendisi öyle olduğu için öyledir. Yoksa, hâşâ, mahlukatı birşey katacağı için değildir. Şuunatı sayısınca Ona hamdolsun: "İşte, madem evsâf-ı âliyedeki hakikî lezzet ve hüsün ve saadet ve kemâl, akran ve ezdâda bakmıyor, belki mezâhir ve müteallikatına bakıyor. Elbette, Hayy-ı Kayyûm ve Hannân-ı Mennân ve Rahîm ve Rahmân olan Zât-ı Zülcemâl ve Kemâlin rahmetindeki cemâl ise, merhumlara bakar..."
26 Haziran 2026 Cuma
Müslümanları İmam Gazalî mi geri bıraktı?
Lem'alar'dan.
Geçtiğimiz günlerde İhsan Fazlıoğlu Hoca'nın Soruların Peşinde'sini okudum. Maşaallah. Pek istifade ettim. Hassaten İmam Gazalî rahimehullaha dair yapılan tezvirata ilzam edici cevaplar vardı. Evet. İhsan Hoca "Bilimde geri kalmamızın sebebi Gazalî'dir!" iddiasını gayet somut verilerle yeriyor. Bunun oryantalistlerden ezber edilmiş bir dogma olduğunu belirtiyor. Hakikatteyse bilimsel alanlarda yapılan çalışmaların zirve dönemlerini İmam Gazalî rahimehullahtan sonra yaşadıklarını beyan eyliyor. Buna dair deliller irad ediyor. Alıntı yaparak uzatmayayım. Konu derindir. İlgilisini kitaba davet ederim. Zaten ne kadar iktibas yapsak Süreyya'ya sera nisbetinde kalacaktır. Hem, kitapta, zikrettiğimden başka pekçok hazine de bulacaklardır.
Ben de bu vesileyle, İmam Gazalî rahimehullahın, Batı'dan iktibas edilen felsefeye/felsefecilere yaptığı tenkidlerle bizi/dinimizi nasıl bir tehlikeden daha koruduğunu naçizane beyan etmek isterim. Elbette alanın uzmanı değilim. Benim tesbitim okuduklarımdan çıkarttığım nisbetledir. Efendim, şöyle bir yerden başlayayım: Bilim Tarihçileri Batı'da başlayan 'aydınlanma çağı'nın hristiyanlığı bu kadar kötü etkilemesine rağmen müslümanları o kadar sarsmamasını şöyle bir manayla açıklıyorlar:
Muharref hristiyanlık, Aristo bilim/felsefe yaklaşımını kendi kutsal metinlerine uygun gördükleri için, nass seviyesinde sahiplendiler. Kutsal metinlerinin evren yaklaşımının birebir Aristo yaklaşımı olduğunu savundular. Zaten o dönemin hâkim bilimsel yaklaşımı Aristo yaklaşımı olduğu için karşılarında bir tenkid de yoktu. Fakat gün gelip 'aydınlanma çağı' başlayınca, güvendikleri dağlara kar yağdı, o yaklaşımın pekçok konuda hatalı olduğu ortaya çıktı. Bu defa sahiplenmelerinin şiddetinden dolayı yanlışlarından kurtulamadılar.
Mesela: Dünyanın Güneş'in etrafında döndüğü gibi çok zâhir bir hakikati de engizisyon eliyle bastırmaya çalıştılar. Elbette böylesi bastırmaların da tesiri bir yere kadar. En nihayet, yeni bilimsel yaklaşımı silah edinmiş aydınlanmacılar, eski bilimsel yaklaşımı emekli ederken, o emekliyi din sanıp iliklerine kadar emmiş muharref hristiyanlığı da emekli ettiler. O günden sonra Batı'da hristiyanlık bir daha eski saltanatına kavuşamadı.
Ancak müslümanlar yeni bilim yaklaşımıyla aynı sarsıntıyı yaşamadılar. Zira eski bilimsel yaklaşımı muharref hristiyanlık gibi elsiz-ayaksız sahiplenmemişlerdi. Bir kere müslümanlar bir konuda çok hassastılar: Nasslar ile onları açıklamak için istimal ettikleri verilerin birbirlerinden ayrı olduğu gerçeği... Bu ikisini birbirlerine karıştırmamakta dirayetli âlimleri sayesinde büyük bir muvaffakiyet sergilediler. O zamanın bilimsel yaklaşımıyla yapılan tefsirleri de bu sayede yenileriyle değiştirmekte güçlük çekmediler. Zira nassların söylediği ayrıydı. O nasslara zamanın fehmine göre giydirilen elbise ayrıydı. Bunlar birbirinden bağımsız şeylerdi. Böylece müslümanlar yeni bilimsel yaklaşımdan yara almadıkları gibi, aksine, o bilimsel yaklaşımın verilerini de kendi marifetlerine malzeme olarak kullanabildiler. Dünya'nın Güneş'in etrafında dönmesinin kabulüyle pekçok hristiyan hristiyanlığı terkederken müslümanlar bununla hiçbir inkisar-ı hayale uğramadılar. Zira zaten insanın merkeziyetinin maddi olmasının lazım gelmediğini düşünüyorlardı. Manevî olarak biz evrenin merkezindeydik. Anlam olarak biz evrenin merkezindeydik. Bu da ehemmiyetimizi idrak etmek için yeterliydi.
Ve bu ferasetin, kıymetli ayrımın, dikkatin korunmasında İmam Gazalî rahimehullahın da önemli bir fonksiyon icra ettiğini düşünüyorum ben. O, döneminde, İslam dünyasını fikren işgale başlamış eski felsefe yaklaşımını, aydınlanma çağından çok zaman önce, eleştiriye açtı. İslam'ın tertemiz düşünme sistemi ile bu eski felsefenin/bilimin hakikat okumalarını mizana vurdu. Boşluğa, yanlışa, yanılgıya götürdükleri yerleri cesaretle tesbit etti. Eğer, o, döneminde böyle büyük bir işi başarmış olmasaydı biz de muharref hristiyanlığın durumuna düşebilirdik. Cazibedar gelen felsefenin sözde hakikatleriyle hâzâ hakikat nasslarımızı birbirinden ayıramaz nâçârlıkta kalabilirdik. Bunları onlarla te'vil, tefsir, tafsil edebilirdik. O zaman da, yeni felsefe/bilim anlayışı ortaya çıktığında, ağır darbe yiyenlerden birisi olurduk. Hâşâ, bunda kusur İslam'ın olmazdı, açıklama şeklimizi İslam'ın tâ kendisi sanmakla asıl hatayı biz yapmış olurduk. Tekrar eski duruma dönülebilir miydi peki? Meçhul.
21 Haziran 2026 Pazar
Kuantum fiziği 'nazar değmesini de' açıklar mı?
"Bedbinlik cezası olarak nazarında pek fena bir memlekete düşer." 2. Söz'den.
Fakat şu kadarcık hakkını veririm: "Kuantum fiziği beşeriyetin gözünü bir parça açmıştır." Ne anlamda? Geçmiş yüzyılın materyalist fizik yaklaşımını aşmak bağlamında. Aynen. Materyalizmin eşya yaklaşımı sadece 'gözleneni' esas alıyordu. 'Gözlemciyi' bir detay gibi görüyordu. (Ve hiç hesaba katmıyordu.) Dolayısıyla hakikatin dairesi şahit olunandan ibaretti. Ancak kuantum fiziği bunu bir parça kırdı. Gözlemcinin de gözlemlediği şeyi etkilediği gibi bir yere götürdü bizi. Dalga-tanecik araştırmalarıyla yazıyı uzatmayayım. Lakin kuantum fiziğiyle asgarî ilgilenenler dahi bilirler: Gözlemcinin yaratılışa etkisi üzerine acayip acayip iddialarda bulunmaktadır.
İşte, bir şekilde, bunun, Bediüzzaman Hazretlerinin 'mana-i harfî' ve 'mana-i ismî' kavramlaştırmalarına da bakabileceğini düşünüyorum arkadaşım. Çünkü, o, bir yerde Refet abiye bu ıstılahları tarif ederken diyor ki:
"Sen âyineye baksan, eğer âyineyi şişe için bakarsan, şişeyi kasten görürsün. İçinde Re'fet'e tebeî, dolayısıyla nazar ilişir. Eğer maksat, mübarek simanıza bakmak için âyineye baktın; sevimli Re'fet'i kasten görürsün. (...) Âyine şişesi tebeî, dolayısıyla nazarın ilişir. İşte birinci surette âyine şişesi mânâ-yı ismîdir; Re'fet mânâ-yı harfî oluyor. İkinci surette âyine şişesi mânâ-yı harfîdir, yani kendi için ona bakılmıyor, başka mânâ için bakılır ki, akistir. Akis mânâ-yı ismîdir. (...) Kâinat, nazar-ı Kur'âniyle, bütün mevcudatı huruftur, mânâ-yı harfiyle başkasının mânâsını ifade ediyorlar. Yani, esmâsını, sıfâtını bildiriyorlar. Ruhsuz felsefe, ekseriya mânâ-yı ismiyle bakıyor, tabiat bataklığına saplanıyor."
Yani, mana-i harfî ile bakılan şey 'şeffaflaşıyor, detaylaşıyor, latifleşiyor, nuranîleşiyor.' Kendisi görünür olmamaya başlıyor. Ya? Başka birşeyi göstermek üzere inceliyor. Adeta varlığını silikleştiriyor. (Veya Allah niyetiniz/nazarınız ekseninde onu size inceltiyor.) Mana-i ismî ile baktığınız zamansa aksine 'kalınlaşıyor, asıllaşıyor, perdeleşiyor, karanlıklaşıyor.' Bu defa yalnız kendisini incelemenize izin veriyor. Arkasına geçirmiyor. Kesafetinde boğuyor. O halde âdemoğlunun/kızının birşeye bakışı, o şeyi 'inceleştirmek' üzerine de olabilir, 'kalınlaştırmak' üzerine de. Eğer bizzat o şeye konsantre olursak gözümüzdeki varlığını arttırabiliriz. (Üstad Hazretleri buna daha çok 'şişirmek' diyor.) Fakat bizzat ona bakmazsak o şeyin varlığını zayıflatabiliriz. (Görmezden geldiğimiz şeylerin dünyamızı işgalinin azalmasını düşünün.) Arkasına dönük tavrımız nisbetinde eşyanın önümüzdeki şeyleşme, perdeleşme, engelleşme oranı düşüyor gibidir. İşkembeden konuşuyor gibi görünmeyeyim. Bediüzzaman Hazretlerinin bunu destekleyen başka beyanları da var. Biraz da onlardan paylaşmak istiyorum.
Mesela diyor: "Hem meslek-i felsefenin esâsât-ı fâsidesindendir ki, ene, kendi zâtında hava gibi zayıf bir mahiyeti olduğu halde, felsefenin meş'um nazarıyla mânâ-yı ismî cihetiyle baktığı için, güya buhar-misal o ene temeyyü edip, sonra ülfet cihetiyle ve maddiyata tevaggul sebebiyle güya tasallüb ediyor. Sonra gaflet ve inkârla o enaniyet tecemmüd eder. Sonra isyanla tekeddür eder, şeffafiyetini kaybeder. Sonra gittikçe kalınlaşıp sahibini yutar. Nev-i insanın efkârıyla şişer. Sonra sair insanları, hattâ esbabı kendine ve nefsine kıyas edip, onlara—kabul etmedikleri ve teberrî ettikleri halde—birer firavunluk verir. İşte o vakit Hâlık-ı Zülcelâlin evâmirine karşı mübareze vaziyetini alır..."
Bu kısımda anlatılan, insanın bizzat kendi mahiyetinin de kendi önünde kalınlaşmasıdır, perdeleşmesidir, karanlıklaşmasıdır. Dünyaya nazar edişi 'bizzat' oldukça, yani mana-i ismîye kaydıkça, bu gözlem şekli gözlemcinin de mahiyetini değiştirmeye/bozmaya başlar. Önce buhardan sıvıya, sonra sıvıdan katıya, daha sonra katıdan da karanlığa döner. Burada insanın dönüşümü 'dışarıda görmeye azmettiği şeye' bağlıdır. Âlemi nasıl bulmak istiyorsa kendisini de içinde öyle bir renge bürünür. Âlemiyle birlikte kendisi de dönüşür. Yani enaniyeti de, nefsi de, insaniyeti de dönüşür.
Bir diğer örnek: "İşte, sen, ey dünyayı unutmayan ve maddiyâta tevaggul eden ve nefsi kesafet peydâ eden arkadaş! Sen Zühre ol. Nasıl ki o Zühre çiçeği, ziya-yı şemsten inhilâl etmiş bir renk alıyor; ve o renk içinde şemsin timsalini karıştırıp kendine ziynetli bir suret giydiriyor. Zira senin istidadın dahi ona benzer..." Bir tane daha: "İşte, dünya, dünya itibarıyla hem fenâya gider, hem ölmeye koşar, hem zelzele içindedir. Hakikatte akarsu gibi rıhlet ettiği halde, gafletle sureten incimad etmiş, fikr-i tabiatla kesafet ve küduret peydâ edip âhirete perde olmuştur. İşte, felsefe-i sakîme, tetkikat-ı felsefe ile ve hikmet-i tabiiye ile ve medeniyet-i sefihenin cazibedar lehviyatıyla, sarhoşâne hevesatıyla o dünyanın hem cumudetini ziyade edip gafleti kalınlaştırmış, hem küduretle bulanmasını taz'îf edip Sânii ve âhireti unutturuyor..." Bakınız, farklı farklı metinlerinden alıntı yaptığım halde, Bediüzzaman Hazretlerinin düşünce dünyasındaki sistematik ne kadar berrak görünüyor. Dünyaya dünya için bakma daralmasının, sonuçta, varlığı Allah'a bakan yönüyle algılayışımızı bozduğunu, hatta bu bozukluğun içimizin ayarlarını dahi bozduğunu, bizi 'kesifleştirdiğini' beyan buyuruyor. Yani gözlemcinin gözlem tarzı varlığın görünüşünü etkiliyor.
Buradan hareketle şuna da dikkatinizi çekmek isterim: Bediüzzaman Hazretlerinin 'nuranileşmek-lâtifleşmek' ıstılahlarıyla nazarımıza verdiği şey de yukarıdaki meş'um halin zıttı gibidir. Yani, birşey, bizzat kendisi için okunmayıp da, 'ulvî manaları görmek üzere' ona bakıldığında o şey 'nuranileşir-lâtifleşir.' Ve eşyanın asıl alması gereken şekil de bu şekildir. Misallerini de alıntılayalım:
Veya yine şurası: "Tahavvülât-ı zerrâtın ve zîhayat cisimlerde zerrât harekâtının binler hikmetlerinden bir hikmeti dahi zerreleri nurlandırmaktır ve âlem-i uhreviye binasına lâyık zerreler olmak için hayattar ve mânidar olmaktır. Güya cism-i hayvanî ve insanî, hattâ nebatî, terbiye dersini almak için gelenlere bir misafirhane, bir kışla, bir mektep hükmündedir ki, câmid zerreler ona girerler, nurlanırlar. Adeta bir talim ve talimata mazhar olurlar, letâfet peydâ ederler..."
Son olarak şunu da 'bir teori' olarak dilegetirmek istiyorum: Eğer bizim varlığa bakışımız o varlığı karşımızda nasıl bulduğumuzu bu denli etkiliyorsa; buharını sıvıya, sıvısını katıya, katısını zulmete döndürüyorsa; o halde belki çekim gücünü de etkiliyordur. Malumunuz, Einstein 'uzayın bükülmesi' dese de, çekim kuvvetini açıklamada 'kütle' önemli bir veridir. "Cisimler arasındaki çekim kuvveti, kütlelerin büyüklüğü ile doğru ve aralarındaki uzaklığın karesi ile ters orantılı olarak değişir." Yani kütleler arttıkça çekim kuvveti de artar. Ve kütleler azaldıkça çekim kuvveti de azalır. Ay'ın kütlesi bizimkinden küçük olduğundan orada daha yükseğe zıplayabilirsiniz. Evet. "Bizi dünyaya bu kadar çeken nedir?" diye, ama manevî anlamda, sorarsanız da benzer bir cevap alabilirsiniz: "Bizi dünyaya çeken, ona bizzat onun için nazar ederek, yani dikkat-i nazarla, yani mana-i ismiye, kütlesini arttırmamızdır." Bu artış kişiye özeldir. Kişinin duası hükmüne geçen 'tek gözlüleşmesi' nisbetinde dünya da onun için perdeleşir, kalınlaşır, ziyadeleşir. "Ehemmiyet verdikçe şişer!" veya "Nev-i insanın efkarıyla şişer!" yahut "İstizam ile üflense şişer!" veyahut "Nazar-ı dikkati celbettirip büyür, şişer!"
17 Haziran 2026 Çarşamba
Allah bizi nasıl yaratıyor?
Benim de güzel sorular soran arkadaşlarım var. Gerçi, ahirzaman çocuğuyuz, bizim sorumuz hiç bitmez. Biraz da zamanın gereği olarak şüphelerle yaralıyız. Ancak aynı zamanda o şüphelerle imkanlıyız. Cenab-ı Mevla Furkan'ında 'uğruna cihad edenlere yollarını göstereceğini' vaadediyor. Cevap arayışlarımızın da bir cihad olduğunu düşünürsek bu ayetin kapsama alanına dahiliz demektir. Hüda elbette bizi istikamete hidayet edecektir. Yeter ki cihada ihlas ile devam edelim.
Geçenlerde de bir arkadaşım bana şöyle sordu: "Abi, herşey tamam da, Allah bizi nasıl yaratıyor?" Kimileri böyle soruları "Sen yaratmıyorsun ya! Ne düşünüyorsun? Senin işin mi?" şeklinde bastırabilir. Ben öyle bir yolu tercih etmem. Üzerine bir müddet konuştuk. Elbette bizim gibi arızî vücud dairesinde varolan şeylerin Vacibü'l-Vücud'un nasıl başka vücudları halkettiğini kavraması mümkün değil. Ancak zihnimizin gerginliğini genişliğe kalbedecek şöyle şeyleri düşündük:
Benzetmek gibi olmasın. Daha üst/çok boyutlu bir varlığın daha alt/az boyutlu bir varlığa tasarrufu üstlüğün-altlığın, çokluğun-azlığın dereceği nisbetinde, daha kolaydır. Sözgelimi: Ben bir çizgifilm çizeri olsam, o iki boyutlu çizgi âleminde, kolaylıkla yeni bir âlem kurar-kaldırırım. Dilersem Andromeda galaksisine giderim. Dilersem Mars'ta yerleşirim. Dilersem bir atomun içinde yaşarım. Bir çizer için bunları kurgulamak pek kolaydır. Zira çalıştığı âlem kendisinden daha düşük boyutludur. Yine, bir oyun tasarımcısı olsam, bilgisayarımın başında yazdığım kodlarla dünyalar kurabilirim. Dağlar koyup kaldırabilirim.
Evet. Bizler dört boyutlu canlılarız: En, boy, derinlik ve zaman. Fakat bir çizgifilmin/oyunun bizimki gibi fizikî bir derinliği yoktur. İki boyutludur. Yüzeyden ibarettir. Oradaki karakterlere istediğim şeyi yaptırabilirim bu sayede. Tabir-i caizse, ben ne dersem, o olurlar. Dilersem havada yürürler. Dilersem dağları delerler. Dilersem uçarlar. Çünkü o alt vücud sahasında rakibim olabilecek bir vücud engeli yoktur. Lakin kendi boyutuma geldiğimde işler hiç de böyle kolay yürümez.
Tom ile Jerry'iyi gerçek hayatta oluşturmam sözkonusu olamaz. Çizgifilmde yaptıklarını da gerçek hayatta yaptırmam mümkün değildir. Çünkü bu defa daha üst/çok boyutlu olan değilim. Kendi boyutumdayım. Kendi vücud dairemdeyim. Buradaki şeyler en az benim kadar 'şey'dirler. O nedenle bana karşı koyarlar. Kendi varlıklarının hakkını bana/irademe karşı savunurlar. Direnirler. Savaşırlar. Bu yüzden 'teknoloji ile' kenarlarından dolaşmaya çalışırım. Birşeyin yapılmasındaki zorluk/kolaylık, biz arızîler için, bize karşı koyan vücudların gücü nisbetindedir. Buzun üzerinde kaymak kolaydır. Buz sizi tutmaya çalışmaz. Ama bataklıkta kaymak zordur. Çünkü bataklık sizi tutar. Eğer karşımızda bize eşit veya bizden güçlü bir vücud varsa bizim eyleme gücümüz azalıyor. Eşitler birbirine diş geçirebiliyor. Bir de üst boyuttan engellendiğinizi düşünün. Hiçbirşey yapamazsınız. Zira sizin de o üst boyuttaki tasarrufa karşı nisbetiniz Tom ile Jerry'nin size nisbeti gibi olur.
Bunun birazcık ilerisi hayalimizdir. Hayalimizi tek boyut olarak düşünelim. Orada birşeyin varolması bizim onu düşünmemizle hemen gerçekleşiyor gibidir. 'Yok' değildir. Vardır. Varlığına kendi içimizde şahidizdir. "Bir hayalim var!" diye konuşuruz o yüzden. Fakat vücudu bizim vücudumuza nisbetle o kadar zayıftır ki, dilegetirmek dışında, tutup kimseye gösteremeyiz. Üstelik üzerinde işçilik yapmak da çok kolaydır bizim için. Hayallerimizi sık sık değiştirebiliriz. Detaylarıyla paşa gönlümüzün istediği şekilde oynayabiliriz. Bize bu imkanı veren onun vücud dairesinin bizim vücud dairemizden aşağı oluşudur. Duygularımızın dairesi sanki 'tek boyutlular dairesi' gibidir yine. Dışımızda yaşanan hadiseler o dairede vücudlara sebebiyet verirler. "Beni kızdırdı!" deriz. "Beni kırdı!" söyleriz. "Beni sevindirdi!" düşünürüz. Bunlar o alt dairede vücudlardır.
Nihayetinde bunları da yaratan biz değiliz amma sanki bir emrimizle/isteğimizle oluyorlar gibidir. Peki niye yaratan biz değiliz? Çünkü, bizim üstümüzde, Vacibü'l-Vücud seviyesinde varolan bir 'İrade-i Külliye' sahibi var. O celle celaluhu öyle bir nihayetsiz ilme, iradeye, kudrete sahip ki, Onun "Ol!" demediğinden başka hiçbirşey, sırf istememizle vücuda çıkamaz. Onun vücud üzerindeki mutlak tasarrufu bizim sözde bütün tasarruflarımızı bastırır. O izin verirse olur. Vermezse asla olmaz. Üstelik, O, 'vahdet-ehadiyet' sahibidir. Yani kendi vücud dairesinde dengi yoktur. Tasarrufuna karşı koyacak başkası yoktur.
Doğrusu, hiçbir kaynakta denk gelmediğim, ama İbn-i Arabî Hazretlerine atfen işittiğim "Âlem Allah'ın rüyasıdır!" cümlesini böyle te'vil ederim ben. Hâşâ, elbette Cenab-ı Mevla'yı hiçbir uyku tutmaz, böylesi kusurlar mahlukata aittir. Ancak burada, işte yukarıda tarif etmeye çalıştığım, 'farklı vücud mertebeleri' tasviri var gibidir. Yani, lâ teşbih velâ temsil, benzetmek gibi olmasın, insanın vücud dairesinin rüyasının vücud dairesine üstünlüğü neyse, ondan çok çok çok çok... yani nihayetsiz derece çok şekilde Cenab-ı Hakkın vücud dairesinin de bizim vücud dairemize üstünlüğü vardır. İnsana rüyasının kolaylığı nisbetinde, yok-hayır, o nisbetten sonsuz derece daha fazla, Mevla Teala'ya da bizim hilkatimiz kolaydır. O öyle bir dairedir ki biz ancak ona 'subhaniyet' ile işaret edebiliriz. Yoksa anlamamız mümkün değildir. 'Subhaniyet' de zaten esasında 'ulaşamadığımızın, anlayamayacağımızın, bizim gibi olmadığının' ifadesidir. 'Subhanallah' dediğimizde biz Rabbü'l-Âlemîn'e "Sen bizim gibi olmaktan münezzehsin!" demiş oluruz. Mantıklı olan da budur. Ki o yüzden Bediüzzaman Hazretleri diyor:
"İşte, şu vaziyette bir insana hakikî mâbud olacak, yalnız, herşeyin dizgini elinde, herşeyin hazinesi yanında, herşeyin yanında nâzır, her mekânda hazır, mekândan münezzeh, aczden müberrâ, kusurdan mukaddes, nakstan muallâ bir Kadîr-i Zülcelâl, bir Rahîm-i Zülcemâl, bir Hakîm-i Zülkemâl olabilir. Çünkü, nihayetsiz hâcât-ı insaniyeyi ifa edecek, ancak nihayetsiz bir kudret ve muhit bir ilim sahibi olabilir. Öyle ise mâbudiyete lâyık yalnız O'dur."
Domuz yağından pastayı hilal şeklinde süslemek
"Cumhur-u avama müteveccih olan bir fikir kudsiyet almazsa söner. O desatire kudsiyet verecek iki muazzam rakîb din var. Şu keskin fiki...
-
Hatırlarsanız, bir hafta kadar önce Cemil Tokpınar abiye dair bir analizimi yazmıştım. Çok derinlemesine sayılmayacak, kısacık birşey. Şim...
-
Bu defa hakkında vaktinizi almak istediğim konu Bediüzzaman'ın Yavuz Sultan Selim Han’a 'selefi' olarak işaret etmesi meselesi...
-
Tabii insanın ağırına gidiyor. Zamanında, FETÖ'nün Zaman'a 10 Kasım'da aldığı tam sayfa ilan nedeniyle ortalığı yıkan muhafazakâ...