Cemaatsiznurcu
yenirenkler@gmail.com
22 Mayıs 2026 Cuma
Yeni Said Eski Said'in Kürtlüğünden utanıyor muydu?
Nedir? Risale-i Nur'a 'müdahele edildiği' mevzusudur. Daha geriden geleyim. Türkiye'de bazı Türkler ile bazı Kürtler arasında şöyle bir 'empati eksikliği' var: Evet. Devr-i sâbıkta müslümanlar her şekilde ezildi. Türkler de ezildi. Kürtler de ezildi. Fakat ezilmenin 'şiddetinde' değil ama 'türünde' şöyle bir farklılık da yaşandı: Türkler sadece dindarlıkları üzerinden ezildiler. Yani, bir Türk dindar değilse, rejimin zorbalığına o kadar da maruz kalmadı. Hatta bir ölçüde rejim onu yukarılara çekti. Çünkü kadrosunu kurarken böyle insanları seçiyordu. Lakin iş Kürtlere geldiğinde Kürtler iki türlü ezildiler. Bir 'dindarlıkları üzerinden' ezildiler. İki 'milliyetleri üzerinden' ezildiler. Ulus-devlet düzeninde Türklük ırk olarak aşağılanma görmediği için, evet, hatta yüceltildiği için, Türkler bu anlamda Kürtlerin psikolojisini kavrayamıyorlar, anlayamıyorlar, empati de kuramıyorlar.
"Ne var yani size zorla 'Türküm, doğruyum...' dedirtmişsek? O kadar da büyütmeyin canım. İyi birşey yaptık..." gibi hissediyorlar. Çünkü Türk olmakta bir kötülük gözükmüyor. Doğru, Türk olmakta Türkler için cidden kötü birşey yok, maşaallah onlara. Ama Türk değilseniz, kendinize ait bir 'kavmiyet bilinciniz' de varsa, bu defa esmer derinizi bıçakla yüzüp yerine beyazı yerleştiriliyorlar gibi keder oluşuyor. Aşağılanmış hissediyorsunuz. Çünkü birdenbire Türk olunmuyor. Hani X-Man'de, insanlar, mutantları da normal yapan bir aşı bulmuşlardı. Ancak mutantlar, tüm o garipliklerine rağmen, normal insan olmayı kabullenmediler. Bu defa da "Neden istemiyorsunuz ha!" gibilerinden cebirle kovalanmaya başladılar. Çünkü hâkim olan kuvvete kendisi olmak bir nimetmiş gibi gelir. Karşı tarafın bunu reddetmesi de hakaret addedilir. Nasıl yani? İltifat-ı şahaneyi mi reddediyorsun? O yüzden kimi Türkler birisi "Kürdüm!" dediğinde bir parça hakaret edilmiş hissi yaşıyorlar.
Kürtlerin de düştükleri hatalar var. Nedir mesela? Suizan mümkün oldukça hüsnüzan etmeyenlerimiz çoktur. Ve her kimden bu suizanna yorulabilecek bir 'veri' gelse, hemen bütün Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanmışlıklara eklenerek, yorulur. Sanki hepsi bir saftadır. Hepsi bir merkezden yapılmaktadır. Hepsi Kürtlerin Kürtlüklerini yoketmek içindir. Lakin, hayır, bence hepsi böyle değildir. Bize bunu böyle gösteren sabitlenmiş suizannımızdır. Az şey yaşanmıştır demiyorum amma körkütük suizan her şekilde işi adaletsizliğe götürüyor.
Şimdi gelelim asıl meselemize... Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur külliyatında Kürt, Kürdistan, el-Kürdî vs. gibi 'etnik aidiyet' ifadelerini kendisi mi kaldırdı? Yoksa 'kimi Türkçü talebeleri' arkasından bir entrika mı çevirdiler? Yani Risale-i Nur külliyatını ulus-devlet düzenine, kemalist rejime, Türkçülüğe uygun bir hale mi getirdiler? Benim bu vehme cevabım ana eksen nurcuların cevabından çok farklı değil. Şöyle: Hayır. Kimse Hazret-i Üstadın arkasından entrika çevirmedi. Onun bizzat kendi kalemiyle böylesi değişiklikler yaptığı Badıllı abi merhumun delilleri üzerinden kanıtlanabiliyor. Hepsi kanıtlanamıyor olabilir. Ancak kanıtlanabilir olanların varlığı kanıtlanamayanların da varolabileceğine bir emare oluşturur. Kesinlik vermeyebilir. Tamam. Amenna. Lakin 'olabilirlik' verir. Bence de Bediüzzaman Hazretleri, bizzat kendisi, böylesi ifadeleri değiştirmiştir. Nedenini de anlamak kolaydır. Önceki yazılarımda değinmiş olmakla birlikte tekrar döneyim:
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e yaşanan rejim değişikliği sadece bir 'yönetim değişikliği' değildir. Bir anlayış değişikliğidir. Bir yaklaşım değişikliğidir. Bir itikad değişikliğidir. Osmanlı döneminde herkes etnik aidiyetini rahatlıkla anarken, kimse tarafından da bundan dolayı 'ayrılıkçılıkla' suçlanmazken, Cumhuriyet'te işler böyle olmamıştır. Cumhuriyet, ana eksenini ulus-devletçilik üzerine kurduğu için, geçmişte hiçbir sorun teşkil etmeyen böylesi kelimeleri kendisine düşman bilmiştir. Osmanlı bir imparatorluk kültürüne sahip olduğundan çok kimlikliliği kucaklayan bir yapısı vardır. Zaten İslam'ı temel referans aldığından ötürü de çok kimlikliliğe müsaittir. Cumhuriyet bu noktada Osmanlı'dan çok başka birşeydir. Osmanlı ile arasında zamansal farklılık 'önce-sonra' kadar yakın olsa da zihniyet mesafesi 'bin yıl' kadar açıktır. O yüzden Türkiye düzeninde 'ırk anmak' hoş karşılanmaz. Hatta Şark Islahat Planı'nda böylesi tezahürler suç olarak anılmıştır. Başlarda sadece Türklük övgüsü görünen durum, Şeyh Said kıyamıyla birlikte, hepten Kürt düşmanlığına dönüşmüştür. Devlet bir siyaset olarak Türk dışındaki bütün etnik kimlikleri unutturmak yolunu seçmiştir. Fazla izahat da fazla oluyor ya neyse.
Bediüzzaman Hazretleri de, yaptığı iman hizmetinin zarar görmemesi için, 'irticai faaliyet suçlamasıyla' zaten yıllarca müsadere edilen eserlerinin 'ayrılıkçılık suçlamasıyla' ikinci bir riske daha girmemesi hikmetiyle, kimi metinlerinde böyle ifadeleri değiştirmiştir. Onun tensibiyle talebeleri de kimi eserlerde böylesi ifadeleri değiştirmiş olabilirler. Devrin şartları düşünüldüğünde mezkûr endişe yersiz durmuyor. Öyle ya. İstiklal Mahkemelerinin hangi nedenle adam asacağı pek belli değildi. Onlardan sonra da Türkiye yargı sistemi güzel sınavlar vermedi. Bu açıdan hepsini Üstada kadar götürmeye gerek duymuyorum ben. Mevzu yukarıda betimlediğim şekilde gerçekleşmiş olabilir. Bazılarını Üstad diğer bazılarını da abiler yapmıştır. Ve belki bu 'diğer bazıları' içinde "Yahu o kadarına da gerek yoktu!" diyeceklerimiz çıkabilir. Tekrar eski hallerine dönmesi de konuşulabilir. En azından öyle baskıları da anlayışla karşılamak, hainlik suçlamasına sarılmamak, elzemdir.
İkinci bir etken de kemalist rejimin halkın üzerindeki etkisidir. Evet, kabul edelim-etmeyelim, kemalist rejim Türklere 'seküler bir Türkçülük' aşılamakta başarılı olmuştur. Başlangıçta, sadece elitik bir kadroya hâkim olan bu ideoloji, bugün sayısı onmilyonları aşan insanların ideolojisidir. Hatta, daha ilerisini diyelim, ideoloji olarak kemalizme düşman olsalar bile, milliyetçilik üzerinden kimi uygulamalarını destekleyen dindarlar bile vardır. Zira milliyetçiliğin balı tatlıdır. Ben, kendi çevremde mesela, beş vakit namaz kıldığı halde, civarında Kürtçe konuşanı görünce rahatsız olan insanlar tanıdım. Kemalizm, tastamam Türkiye'de tutmasa da çok şükür, milliyetçiliği yönüyle düşmanlarını bile bir parça kendisine benzetmiştir. O yüzden Bediüzzaman Hazretleri de, Türkler içinde yaşadığı bütün o sürgün yılları boyunca, Türkçe telif ettiği eserlerinin tesiri için 'Kürtlük vurgularından' feragat etmiştir. Zira onları yerlerinde bırakırsa eserlerinin kimi Türkler tarafından horgörülmesi mümkündür. Halbuki, bu insanların Risale-i Nur'a, Risale-i Nur'un da bu insanlara ihtiyacı vardır. Yani 'yükselen milliyetçilik dalgası' üzerinden de Bediüzzaman'ın eserlerindeki tasarrufatı anlaşılabilir.
Ancak bu kesinlikle şu değildir: Bediüzzaman Hazretleri Kürtlüğünden kesinlikle utanmamıştır. Yahut da şöyle ifade edeyim: "Vaktiyle kendim için Kürt falan dedim. Ne kadar yanlış ettim. Şimdi ulus-devlet kurulunca bu hatamı anlıyorum. Artık böyle şeyler söylemeyeyim..." fikriyle Hazret-i Üstadın değişiklik yaptığını düşünenler hata ediyorlar. Kemalizme bulanmışlıklarını götürüp Hazret-i Üstada satıyorlar. (Üstadın ziyaretine gelenlerle Kürtçe konuşmaya çekinmesini de yukarıdaki durumla beraber ele almak gerekir.) Bir kimsenin kendi nesebî aidiyetini anması nasıl günah olabilir? İslam tarihi boyunca böyle bir günah duyulmuş mudur? İslam âlimlerinin alelekseri isimlerinin ardında böylesi nisbetlerle anılmamışlar mıdır? Bütün bu gerçekler ortadayken Üstadın tavrından 'seküler rejim uygulamalarına' onay çıkarmak akıl kârı değildir. Yani, özetlersem, Bediüzzaman Hazretleri bu tasarrufları 'zorunluluktan' yapmıştır. 'Pişmanlıktan' yapmamıştır. Pişmanlık okuması bâtıl bir okumadır. Ve, işte, kimi Kürt nur talebeleri ile Türk nur talebeleri arasındaki nizâ da böylesi bir yerden kaynıyor.
Hatanın Kürt tarafındakiler yapılan bütün tasarrufları 'komplo teorisi' içinde okuyorlar. Onlara göre kemalist rejimin adamları Bediüzzaman'ın en yakın çevresine kadar sızdılar. Ona dost göründüler. Sonra da metinlerini değiştirdiler. Öyle ki, bütün kitaplarını bizzat tashih eden Hazret de olan-biteni anlamadı, yuttu. O yıllarda hapislerden hapis beğenen abiler de aslında Mustafa Kemal'in adamlarıydı ila ahir... Doğrusu ben bunlara ancak gülüyorum. Niçin? Çünkü, o insanların, Türküyle Kürdüyle Bediüzzaman'ın etrafında olmak için katlandıkları çileleri düşününce, "Ulan yere batsın böyle ajanlık!" demeleri gerektiğini düşünüyorum. Öyle bir ajanlık ki sahibine hiçbir menfaati yok. Ancak çektiği eziyetle, işkenceyle, açlıkla, hapisle, hakaretle kalıyor. Cebine de beş kuruş girmiyor. Böyle ajanlık olur mu yahu? İftiranın böylesinden Hüda hepimizi saklasın.
Fakat Türklerin de şu okuması yanlış: "Zaten Kürt olmak da bir marifet yoktu. Kürtler de kendilerini Türk bilmeliydiler. Ayrılık çıkarmamalıydılar. Bediüzzaman Hazretleri de İkinci Said döneminde hatasının farkına vardı. Kürtlükle ilgili ifadeleri çıkarmaya başladı. Hepsini yapmaya ömrü yetmedi. Abilerin de gücü yetmedi. Bugün bir miktar Kürt-Kürdistan ifadesi hâlâ metinlerde bulunmaktadır. Ancak onların da üzerinde çok durulmamalıdır. Üstad da zaten aslen Kürt falan değildir. Seyyiddir. Bu işleri pek karıştırmamak lazım..."
Evet. Bence bu okuma şekli de doğru değil. Çünkü Hazret-i Üstadın hiçbir metninde üzerine almadığı bir Türkçülüğü ona yüklüyor. Hiçbir zaman aleyhinde olmadığı bir Kürtlükten de onu soğutuyor. Denge, mutedil bir kısım nur talebelerinde gözüküyor ki, ben de o tavrı seçmişim: Risale-i Nur metinlerindeki bu tür değişikliklerden ne 'muhterem abilerimize bühtana malzeme' çıkar ne de 'kemalist rejimin uygulamalarına onay' çıkar. Bu tasarruflar devrin şartlarında anlaşılabilir endişelerle gerçekleşmiş dokunuşlardır. Çünkü o devirde, değil özgürce kitap yazmak-basmak, kafayı omuzların üzerinde gezdirebilmek meseledir. Hazret-i Üstad ve talebeleri de, devrin şartlarına göre, kimi stratejik hamlelerde bulunmuşlardır. Hatta, Sovyetlerin Türkiye'yi tehdit ettiği dönemdeki mektuplarda, kimi abilerin 'kızıl tehlike' ve 'Türk milleti' vurguları da aynı stratejik tutum içinde ele alınabilir. Necis-ences ikileminde daha tehlikeliye karşı tehlikeliyi kullanmak vardır. Müstakim meslek, ne Türke ne Kürde alerji olmadan, hepsini devrinin şartları içinde okuyarak, anlayarak, Kur'an'daki 'kendi aralarında merhametli' sırrını kuşanarak, İslamî serbestî içinde kalabilmektir. Cenab-ı Hak bizi o hidayetten ayırmasın. Âmin. Âmin.
18 Mayıs 2026 Pazartesi
Hasan Feyzi abi Bediüzzaman'ı Kürtlükten kurtarmaya mı çalışıyor?
Bununla ilgili, mihmandarımız Ebu Eyyüb el-Ensarî radyallahu anha atfedilen, şöyle bir hâdise de var: Hz. Ebu Eyyüb İstanbul'un Emevîler zamanındaki kuşatmasına katılır. Vuruşmalar esnasında genç bir mücahidin cesareti dikkatleri çeker. Öyle yiğittir ki, ölüm-kalım düşünmeden, düşmanın en kalabalık olduğu yerlere gözü kapalı saldırmaktadır. Bunun üzerine diğer bazıları derler: "Ayete uygun hareket etmiyor. Yaptığı doğru değildir..." Hz. Ebu Eyyüb şaşırır ve sorar: "Hangi ayete uygun hareket etmiyor?" Bakara sûresinin 195. ayetindeki o ifadeyle cevap verirler: "Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın!" Hz. Ebu Eyyüb o ayetin manasının 'Allah yolunda malını infak etmekten kaçınmakla' ilgili olduğunu belirtir. Yani mülkünü-parasını hayırdan saklayan insanlardır 'kendi elleriyle kendilerini tehlikeye atanlar.' Güya harcamayarak korunduklarını sanırlar. Fakat, ayet-i kerime, asıl bu tavırlarının 'kendilerini tehlikeye atmak' olduğunu belirtmiştir. Yani cihadla, hele cihadda pek mübarek birşey olan cesaretle, gayretle, ileriye atılmakla, gözükaralıkla vs. ilgisi yoktur.
İslamî ilimlerin ortaya çıkışı da esasında bu 'bağlamın muhafazası' hikmetiyle yakından ilgilidir. Evet. Esbab-ı nüzûl 'bağlamın korunması' için zaptedilmiştir. Sünnet-i seniyye 'bağlamın anlaşılması' için zaruridir. 'Tefsir' ilmi zaten bağlam ilmidir. İslamî ilimlerden herbiri Kelamullahla muhatap olanlara 'sözü bağlamıyla birlikte aktarabilmek' için sistemleştirilmiştir. Böylece yanlış anlamalara engel olunur. Zaten, malumunuz, Kur'an'ı sünnetsiz bir şekilde yorumlamak isteyen 'hadis inkârcılarının' gayesi de böylesi bağlam kayıtlarından kurtulmaktır. Eğer sözü bağlamsız bırakırsanız, geçmiş olsun, artık istediğiniz anlama getirebilirsiniz. İntihar niyetiyle "Son çarem aşağı atlamak!" diyen birisi "O hayatta kalmak için öyle söylüyor..." diye lanse edebilirsiniz.
Buradan şuraya geçeceğim: Bağlam bilgisi Risale-i Nur'u anlarken de bize lazım. Yoksa biz de ondaki bazı ifadeleri bambaşka eksenlere oturtarak okur hale gelebiliriz. Buna dair iki misal de vereceğim inşaallah. Hem evvelki iki makalemle de ilgisi olacak söylediklerimin. (Yani "Belki de Bediüzzaman hem seyyid hem Kürttür ha?" ve "Bediüzzaman'ın hangi ırktan olduğunun ne ehemmiyeti var?" yazılarımla.) O metinlerden birincisinin başlığı şöyledir: "Dahiliye Vekili Hilmi Uran Bey'e Merhum Salih Yeşil tarafından yazılan mektubun sûreti..." Mehmed Salih Yeşiloğlu merhum ilk meclisin Erzurum mebusudur. Ve mektubunun en sonunda şöyle bir ifade kullanır:
"Milliyetini, memleketini candan seven; teninde, kanında, Kürtlük, Arnavutluk, Boşnaklık kanı kokusu olmayan, Erzurum'un eski milletvekillerinden, bacağı kesik, Yeşil Oğlu Mehmed Salih..."
Bu ifadeye bizzat baktığınızda, yani bağlamı hiç hesaba katmadığınızda, Mehmed Salih Yeşiloğlu merhumun kendisini 'ırken tenzih etmek' niyetiyle böyle dediğini düşünebilirsiniz. Yani; ona göre; kanında Kürtlük, Arnavutluk, Boşnaklık kanı kokusu bulunmak; böylesi kavimlerden biriyle ırken bağlı olmak; kusurdur. O da kendisinin böylesi kusurlardan berî olduğunu belirtmektedir. İfade böyle anlaşıldığı takdirde gayet 'ırkçı' gibi durmaktadır. Ve İslam'a yakışır ümmet bilincinden uzaktır. Bir insanın kanında Kürtlüğün, Arnavutluğun, Boşnaklığın vs. bulunması nasıl kusur addedilebilir? Üstelik bu kavimler de alelekser müslüman kavimlerdir.
Ancak mektubun geneline baktığınızda, Yeşiloğlu'nun, 'mütekellim, muhatap, maksat, makam' eksenlerinde farklı bir yerde durduğunu görürsünüz. Tek tek inceleyelim: 1) Kendisi: Bediüzzaman'la beraber Kafkas cephesinde harbetmiş birisidir. 2) Muhatabı: CHP'de İçişleri Bakanlığı yapan Hilmi Uran'dır. 3) Maksadı: Bediüzzaman'ın üzerindeki devlet baskısının kaldırılmasıdır. 4) Makamı: Bediüzzaman'ın Kürtlüğü üzerinden türlü eziyetlere uğratıldığı bir dönemdir... Bunlar evvelemirde mektuptan anladıklarımız. Ancak daha da derinleşirsek: Yeşiloğlu merhum Türkiye'nin gelmiş-geçmiş en ırkçı hükümetinin içişleri bakanına ulaşmaya çalışmaktadır. Ve bu anlamda muhataplarına tesir edebilecek her enstrümanı denemektedir. (Bediüzzaman Hazretleri de kendisine bu çabalarından dolayı teşekkür etmiştir.) Ve tam da o makamda muhataplarından 'iftira' beklediğinden gardını mektubunun sonunda almıştır. Yani demektedir ki: "Hakkımda 'Türkleri sevmiyor' tarzı birşey söyleyemezsiniz. Çünkü özbeöz Türküm!" Yahut da bu son ifade ırkçı muhataplarına tesir etmek içindir: "Sizden daha Türk bir kardeşiniz olarak bunları yazıyorum. Sözümü yabana atmayın."
Yoksa ne Yeşiloğlu merhumun bu mektubu yazış gayesi ırkçılık yapmaktır ne de Bediüzzaman'ın bu mektubu Emirdağ Lahikası'na koydurmasının sebebi o tarz ifadeleri beğenmesindendir. Burada şu noktaya da dikkat çekmek istiyorum: Bediüzzaman Hazretlerinin Lahikalara koydurduğu her metin virgülüne-noktasına kadar tasvip buyurduğu metinler değildir. Başka hikmetlere binaen 'müsaade buyurduğu' metinler de vardır. Yani hasenatı seyyiatına tereccuh etmiş metinleri de, Hazret-i Üstad, kimi maslahatlarla Lahikalara koydurmuştur. ("Hayır, Lahikalara konulmuş her metin, Bediüzzaman'ın bizzat altına imza attığı metinlerdir!" denirse ben şu misali veririm: "Lütfi'nin Arkadaşı" imzasıyla Barla Lahikası'nda yeralan Hüsrev abinin bir mektubunda "Aziz Üstad, hizmetin göklerde gezsin..." ifadesine Hazret-i Üstad tarafından bir haşiye konmuş ve bu hususta Hüsrev abi gibi düşünmediğini o haşiyede belirtmiştir. Buna benzer şekilde Bediüzzaman Hazretlerinin bazen müdahale ettiği bazen de 'şahs-ı maneviye sayarak' göz yumduğu metinler vardır.) Yeşiloğlu merhumun metni de böylesi metinlerden birisidir. Üstad Hazretleri bir insanın kanında Kürtlük, Arnavutlukluk, Boşnaklık vs. kanı kokusu bulunmasını asla kerih görmez. Ancak eski bir milletvekili tarafından yazılmış bu mektubun Risale-i Nur dairesinin genişlemesine faydası olacağını ummuştur. Allahu'l-a'lem. Özellikle Kürtlüğü üzerinden incitilmesine karşı bu mektubun müsbet bir tesirinin olduğu söylenebilir.
Gelelim ikinci metne. Ki o da meşhurdur. Hasan Feyzi abi merhumun 'seyyidlik' mektubu...
"(...) Ona 'Kürdî' denilmesi ve kaside-i Hazret-i İmam-ı Ali'de (r.a.) görülen 'Ya müdrik!' kelimesinin hazf ve kalbiyle 'Kürt' îma ve işaretinin bulunması, gerçekten Kürtlüğüne delâlet etmez ve onun mânevî silsile-i şerâfet ve siyadetten tenzil ve teb'idini icap ettirmez. Bu isnad ve izafe, Kürdistan'da doğup büyüyen ve bu lâkapla mâruf ve meşhur olan bu zâtın Risaletun-Nur'un tercümanı olduğunu sırf âleme ilân etmek içindir; yoksa Kürtlüğünü ispat etmek için değildir. Kürtçe bilmesi, o kıyafete girmesi ve öyle görünmesi, kendini setr ve ihfa için olup, hakikî hüviyet ve milliyetini ihlâl ve inkâr mânâ ve maksadıyla değildir diye düşünüyorum. Âlem-i İslâmiyet ve insaniyete ve Haremeyn-i Şerifeyne asırlarca hizmet eden bu kahraman Türk milletini onun çok sevmesinde ve hayatının mühim bir kısmını hep Türklerle meskûn olan bu havalide geçirmesinde büyük hikmetler, mânâ ve mülâhazalar olsa gerektir..."
Burada Hasan Feyzi abi ne yapmaya çalışıyor? Bediüzzaman'ı Kürtlükten kurtarmaya mı gayret ediyor? Zâhirine baktığımızda böyle. Hem de çok 'zorlu tevillerle' yapıyor bunu. "Kürtçe bilmesi, o kıyafete girmesi ve öyle görünmesi, kendini setr ve ihfa için olup, hakikî hüviyet ve milliyetini ihlâl ve inkâr mânâ ve maksadıyla değildir diye düşünüyorum..." Bediüzzaman'ın seyyidliğini saklamak için Kürt gibi davrandığı gibi imâlar var mektupta. Hatta gaybî işaretler sadedinde 'Kürt' diye anılması bile tevil ediliyor. Gerçi 'mânevî silsile-i şerâfet ve siyadet' denilerek iş yine 'manevî âl-i beyt' ıstılahına yaklaştırılsa da mektupta ciddi bir müşkül var. O da şudur: Bediüzzaman'ın, delillerle sabit tarihçesinin, "Ben Kürdüm!" demelerinin neredeyse görmezden gelinmesidir.
Hasan Feyzi abi bunu neden yapıyor? el-Cevap: Hasan Feyzi abi merhumun bunu yapma sebebi, yine, yukarıda Yeşiloğlu merhumun metni hakkında dilegetirdiğimiz hikmetlerle bağlıdır. O dönemde Türkiye'de ağır bir 'kemalist Türkçülük' propagandası yürütülmüştür. Devlet eliyle ilk mekteplerden itibaren halka ırkçılık aşılanmıştır. Ve bu aşılamanın kem tezahürleri alınmaya başlamıştır. Bir de üzerine Şeyh Said kıyamı sonrasında tutuşturulan 'Kürt düşmanlığı' eklenince... Üstadın bizzat kendi metinlerinde Kürtlüğü üzerinden ne kadar eziyet gördüğü anlaşılmaktadır. Sadece kendisinin gördüğü eziyet de değil. Eserleri de "Bediüzzaman Kürttür. Uzak durun. Türk hocalara gidin!" lansesiyle tukaka edilmektedir. O da bu yalnızlaştırmanın duvarını aşmaya çalışmaktadır. Kendisinin seyyidliği ile ilgili mektupları Lahikalar'a katması biraz da bununla ilgilidir.
Mübarek Türklerin seyyidlere hürmeti üzerinden kendisinin Kürtlüğü hakkında yürütülen kara-propagandayı aşmaya gayreti gizlidir böylesi mektuplarda. Yoksa Bediüzzaman "Aaaa, ben seyyidmişim yahu, Kürt değilmişim!" fikriyle bir inkâra girişmiş değildir. Mesela: Eserlerindeki Kürt, Kürdistan, el-Kürdî gibi ifadeleri değiştirmesindeki maksadı da biraz budur. (Bir sonraki yazımda bu konuya da değinmeye niyetliyim inşaallah.) Şark Islahat Planı'ndaki maddelere bir göz gezdiren o devirde tehlikenin/zulmün ne boyutlarda olduğunu anlar. Ve Bediüzzaman, bazen gayet günahsız bir-iki kelime için bile senelerce müsadere edilen eserlerinin, bu gibi nedenlerle hepten gadre uğramasından korkmaktadır. Bu hikmetli korkuyla da hamleler yapmaktadır.
14 Mayıs 2026 Perşembe
Bediüzzaman'ın hangi ırktan olduğunun ne ehemmiyeti var?
Bu anlamda sahiden ırkların hiçbir ehemmiyeti yoktur. Fakat, diğer bir açıdansa, 'Evet,' ırkların ehemmiyeti vardır. Çünkü Cenab-ı Hakîm celle celaluhu o ırklarla da bazı imtihanlar murad eder. Bazı hikmetler gösterir. Bazı okumalar yaptırır. Bazı terbiyelerden geçirir. Nitekim, Bediüzzaman Hazretleri de, 20. Söz'de, 'Bakara sûresinin isminin neden bakara olduğunu' izah ederken, önemli bir noktaya işaret eder: İsrailoğullarına Mısırlılardan geçen 'inekperestlik' sapkınlığı Allah Teala'nın onlara bir inek kestirmesi ile son bulmuştur. Yani bazı marazların tedavisi 'zıttıyla amel etmekte' saklıdır illa. "İşte, Kur'ân-ı Hakîm, Hazret-i Mûsâ aleyhisselâmın risaletiyle, o milletin seciyelerine girmiş ve istidatlarına işlemiş olan o bakarperestlik mefkûresini kesip öldürdüğünü, bir bakarın zebhiyle ifham ediyor." Yine bu anlamda 'secde,' sadece bir fiil olarak bile, insanın kibrini biçer. Çünkü, ona, fiilî olarak da 'kendinden daha büyük olana' eğilmeyi öğretir. Yani, secdede tek eğilen belimiz değildir, enemiz de eğilir.
"Belki de Bediüzzaman hem seyyid hem Kürttür ha?" yazısında da atıf yapmıştım. Mü'minûn sûresinin 47. ayetinde, Mısırlılar, kendilerine peygamber olarak gönderilmiş iki İsrailoğlunu karşılarında görünce, canımız o iki İsrailoğluna feda olsun, şöyle diyorlardı: "Kavimleri bize kul-köle iken bizim gibi iki insana mı inanacağız?" Burada isyanın dayandırıldığı argüman ilginçtir. Zira, dikkat buyurun, Musa ve Harun aleyhimüsselamı 'yalancılıkla' itham etmiyorlardı. İnkârlarını böyle bir iddiaya-emareye dayandırmıyorlardı. Ya? 'Kavimlerinin onlara kul-köle olmasını' dillendiriyorlardı. Evet. Hakikaten, Yusuf aleyhisselam devrinde Mısır'a yerleşen kardeşleri, yani onların soyundan gelen İsrailoğulları, zamanla Mısır'ın 'köle halkı' konumuna indirilmişti. Mısırlılar kendi ırklarını İsrailoğullarının ırkından üstün görüyorlardı. Onları 'ikinci sınıf vatandaş statüsünde' kabul ediyorlardı. Bu yüzden de hidayete tâbi olmak ağırlarına gidiyordu. Bunun benzerini Asr-ı Saadet'te İsrailoğullarında da görüyoruz. Yahudiler, Efendimiz Aleyhissalatuvesselama, Arapları mevhum ırklar hirerarşisinde kendilerinden aşağı gördükleri için, inanmıyorlardı. "Peygamber bizim içimizden çıkmalıydı!" diyorlardı. Yine Benî Ümeyye'yi bidayette Allah Resulünün irşadına soğuk baktıran da Benî Hâşime karşı güttükleri üstünlük davasıydı. Hatta, ayetlerde, Aleyhissalatuvesselamın yetimliğinin bile, ki canımız o Yetime kurban olsun, tebliğini redde gerekçe kılındığını bildirir. Yani cümlesinin mehazı kibirdir.
Yani, nasıl ki, Hakîm-i Alîm celle celaluhu, Âdem aleyhisselamın hammaddesini İblis için bir imtihan vesilesi kılmıştır. O da bu sınamada rezilliğini ortaya dökerek "Beni ateşten onu topraktan yarattın!" deyu isyan etmiştir. Aynen öyle de, Musa ve Harun aleyhimüsselamı da Mısırlılar için bir imtihan vesilesi kılmıştır, Muhammed-i Arabî aleyhissalatuvesselamı da İsrailoğulları için imtihan kılmıştır. Hatta, Aleyhissalatuvesselam Efendimizim Araplığı bugün bile sair kavimler için bir imtihan vesilesidir ki, Türkiye'de, "Muhammed Peygamber aslında Türktü!" diyen hezeyancılara rastlanmıştır. İşte bu 'tuttuğunu Türk yapıcı' kemalist Türkçülük de arkasında aynı kibri barındırır. Ona göre "Türkün Türkten başka dostu yok!" olduğu gibi "Türk Türkten başkasına da iman etmez!" veya "Türk Türkten başkasını da kendisine mürşid tutmaz!" Müslüman Türkleri tenzih ederim. Kemalistleri konuşuyorum ben.
Keza, arzedegeldiğim sahih bağlamda, mürşidin mensup olduğu ırkın bir ehemmiyeti olduğunu, bir hikmeti bulunduğunu söylemeye çalışıyorum. "Cenab-ı Hakkın bir terbiye şekli de bu âdetullah içinde görünüyor gibidir!" demekteyim. Cenab-ı Hak, bazen, hikmeti böyle iktiza ettiğinde, mürşidlerini 'küçük görülen' kavimlerden gönderir. Böylece kendisini 'büyük gören' kavimleri sınar. Sınamadan geçenler, kibrini yenenler, o irşaddan istifade ederler. Hem de zaten kabulün kendisi bir terbiye şekli olur. Tıpkı, kurban kesmenin 'inekperestliği' öldürmesi kabilinden, o mürşide "Üstadım, şeyhim, imamım, seydam, hocam, efendim vs." demekle şifalandırılmış olurlar. Çünkü bunu demekle de/bile içlerindeki İblis'in boynuna bir kılıç çalınır. Başı secdeye getirilir. Yok, "Ben o ırktan birine mürşid demem!" diyorlarsa, eyvah, imtihan kaybedilmiş olur. Bu imtihan bütün ırklar için geçerlidir. Sadece birisine değil.
11 Mayıs 2026 Pazartesi
Belki de Bediüzzaman hem seyyid hem Kürttür ha?
Bana da "Şunu-bunu şöyle-böyle kabul edeceksin!"
denirse çabuk kabul etmem. Delilsiz de teslim olmam. Nitekim mevzuda bazı
müşkülat vardır. Zira Bediüzzaman Hazretlerinin bizzat kendisine ait olduğunu
bildiğimiz 'birincil metinler' ile hatıralarla gelen 'ikincil metinler' arasında
zâhiren tenakuz bulunmaktadır. Bediüzzaman Hazretlerinin, Risale-i Nur
külliyatında, yani bizzat kendisine ait olan metinlerde, nesebine dair
seyyidlik iddiası yok gibidir. Hatta "Meşhur bir nesebim yok ki mazisini
muhafazaya çalışayım..." gibi ifadeler kullanmaktadır. Âl-i beytle
kurduğu rabıta ise, yine kendisinin beyanıyla, 'manevî âl-i beytten olmak'
üzerinedir. Onun da gerekçesini Hata-Savab Cetveli'nde 'Aleyhissalatuvesselam
Efendimizin âline edilen duadan hissedar olmak' şeklinde beyan buyurur. Çünkü
kimi müçtehidler "Seyyid olmayan
fakat ehl-i takvâ bulunanlar o duada dahildirler..." demişlerdir.
Meselenin bu yanını anmakla birlikte, ben demiyorum ki,
Bediüzzaman Hazretlerinin kat'iyyen âl-i beytle nesebî hiçbir bağı yoktur. Asla
demiyorum. Olabilir. Zira, hassaten Anadolu'da, nesebler birbirine çok
karışmıştır. Ve senedli seyyidler kadar senedi bulunmayan seyyidler de vardır.
Hatta kendisi de bir yerde der ki: "Şu
dünya yüzü, hususan şu memleketimiz, eski zamandan beri çok muhaceretlere ve tebeddülâta
maruz olmakla beraber, merkez-i hükûmet-i İslâmiye bu vatanda teşkil olduktan
sonra, akvâm-ı saireden pervane gibi çokları içine atılıp tavattun etmişler.
İşte, bu halde Levh-i Mahfuz açılsa, ancak hakikî unsurlar birbirinden tefrik
edilebilir..." Belki, bu anlamda, Bediüzzaman Hazretlerinin âl-i
beytle nesebî bir rabıtası da olabilir. Ancak sadece 'olabilir.' Zira sahih bir
sened bulunmadığı sürece, en azından İslamî ilimler açısından, bunun ispatı
mümkün değildir. Lakin şöyle olur:
'Kazıye-i makbule' derecesinde, "Ben bu hatıralara da
sahiplerine de itimat ediyorum!" denilerek, Üstadın neseben seyyidliği
savunulabilir. Fakat Üstad Hazretleri yine Emirdağ Lahikası'nda der ki: "Hatta ilm-i mantıkta 'kaziye-i makbule'
tâbir ettikleri, yani 'büyük zatların delilsiz sözlerini kabul etmek'tir;
mantıkça yakîn ve kat'iyyeti ifade etmiyor, belki zann-ı galiple kanaat verir. İlm-i
mantıkda; burhan-ı yakînî, hüsn-ü zanna ve makbul şahıslara bakmıyor, cerh
edilmez delile bakar..." Yani, bu hatıralar üzerinden Hazret-i Üstadın
seyyidliğine inanan bir milyon nur talebesi var diyelim, onlar bunu bir dava
olarak iki milyar müslümana ispat edemezler. Zira İslamî ilimlere göre
nesebî seyyidliğin ispatı sahih senedle olur. Hatıralarla ispatı, en azından herkese
karşı, mümkün gelmiyor.
Önemli bir soruya gelelim şimdi: Bediüzzaman Hazretleri,
eğer neseben seyyidse, bunu neden eserlerinde hiç anmıyor? Çünkü diyor: "Seyyid olmayan 'Seyyidim' ve seyyid
olan 'Değilim' diyenler, ikisi de günahkâr; ve duhûl ile hurûc haram oldukları
gibi… " Buna kendimce şöyle 'çok seçenekli şekilde' cevap veriyorum:
1) Üstad Hazretleri neseben sahiden seyyid olmayabilir. O yüzden böyle bir
iddiaya metinlerde hiç girmemiştir. 2) Üstad Hazretlerinin ceddinden neseben
seyyid olduğuna dair bir bilgisi vardır. Ancak bu bilgi 'herkese ispat edilebilir'
bir şekilde değildir. Senedsizdir. O yüzden İslamî ilimler açısından ispat
edemediği bir seyyidliğin iddiasına girmemiştir. 3) Üstad bu seyyidliği daha
sonraları keşfen, yani manevî âlemlerde aldığı işaretlerle de, bilmiş olabilir.
(Bu ihtimal velayetine inanmayanlara sevkedilmez.) Evet. Belki evvelen
kendisinin de böyle bir bilgisi yoktur. Çünkü, hassaten Eski Said dönemine
bakıldığında, Bediüzzaman Hazretlerinin böyle birşeye hiç temas etmediğini
görürüz. Orada neseb bağı olarak andığı tek şey 'Kürtlüğü'dür. Ve ilmî
çevrelerde de genelde 'el-Kürdî' olarak anılmaktadır.
Peki, Eski Said dönemi hep böyleyse, bu 'seyyidlik' meselesi
nereden çıkmıştır? Ona da cevaplarım yine 'çok seçenekli bir şekilde' geliyor:
1) Bediüzzaman Hazretleri, sâbık dönemde, Türklere rejim eliyle aşılanan
'Türkçülüğün' ve de bağlantılı 'Kürt düşmanlığının' zemin tuttuğunu görmüştür.
"Eğirdir Müftüsüne son ihtar!" gibi mektuplarda işaretlerini
gördüğümüz bu durum şu gibi metinlerde onun gündemini daha fazla işgal
edecektir:
"Şeytanın telkiniyle
ve ehl-i dalâletin ilkaâtıyla, bana karşı propaganda ile hücum eden ve mühim
mevkileri işgal eden bazı mülhidler, kardeşlerimi aldatmak ve asabiyet-i
milliyetlerini tahrik etmek için diyorlar ki: Siz Türksünüz. Maşaallah,
Türklerde her nevi ulema ve ehl-i kemal vardır. Said bir Kürttür. Milliyetinizden
olmayan birisiyle teşrik-i mesai etmek hamiyet-i milliyeye münâfidir..."
İlerleyen yıllarda Hazretin bu durumdan çok rahatsız olduğu
anlaşılmaktadır. Hasan Feyzi abi gibilerin, Lahikalara da girmiş 'Üstadın
seyyidliğine dair' metinleri, içerik itibariyle, âdeta Türkleri Üstadın
mübarekliğine iknaya çalışmaktadır. Onun 'Kürtlüğünden dolayı' Risale-i Nur'dan
uzak duranları daireye dahil etme çabası gütmektedir. Ben buradan hareketle
diyorum ki: Hazret-i Üstad 'seyyidliğinin konuşulmasını' Kürtlüğüne vurguyla
küstürülmeye çalışılan 'Türklerin irşadından ayrılmaması için' hoşgörmüştür. Ve
belki, neseben seyyid olmasa bile, hakikatli bir âlim olarak 'manevî âl-i
beyt'e dahil olduğu için, böyle şeylerin konuşulmasına cevaz vermiştir.
Mehdiyet meselesinin konuşulmasına kısmen gösterdiği
hoşgörüyü de böyle anlıyorum ben. Yani, kendisi hakkında 'ahirzamanın büyük mehdisi'
diyenleri, 'eserlerini hidayete vesile gördüğü' için 'o kanunun bir ferdi'
mesabesinde kabul ederek küstürmemiştir. Çünkü 'mehdi' kelimesi 'hidayete
sevkeden' demektir. Risale-i Nur'un intişarı emeliyle 'zaten binbir sopayla
dövülen' talebelerini 'etrafında tutmaya bir vesile' saymıştır. Allahu a'lem.
2) Bir önceki şıkkın sonunda bu meseleye de bağlandık zaten.
Talebeleri arasında, özellikle II. Dünya Harbi atmosferiyle ortaya çıkan,
'Zaman bu zamandır' okumasının 'mehdiyet' iddialarını güçlendirdiğini
görüyoruz. Ahmed Feyzi abi merhum gibi kimileri, Üstadın bile tehlikeli bulduğu
şekillerde, mehdiyet konusunu sarahatle anmaya başlıyorlar. Fakat mehdiyetin
şartları var. Bu şartlardan birisi de, rivayetle geçtiği üzere, Efendimiz
aleyhissalatuvesselamın soyundan gelmesi. Yani, birisi hakkında 'mehdi'
derseniz, o kişinin soyunu da bir şekilde Aleyhissalatuvesselam Efendimize
bağlamak zorundasınız. (Bağlanması zorunlu mu? Bunu da ayrıca konuşmak lazım.
Ama genel kabul bu şekildedir.) Bence Bediüzzaman Hazretlerinin mehdiyetinin
konuşulması da seyyidlik meselesini ateşliyor. Yani mehdiyetinin konuşulmasının
ardından onun gereği olarak seyyidliği de sıkça gündem oluyor. Hatta kendisi de
mahkemede böylesi sorulara cevap vermek zorunda kalıyor: "Eğer Said mehdiliğini ortaya atsa bütün şakirtleri kabul edecek,
dediklerine mukabil, Said, itiraznamesinde demiş ki: 'Ben Seyyid değilim. Mehdi
Seyyid olacak...' diye onları reddetmiş." Hazret-i Üstad mahkemelerde
bu iddiaları bariz şekilde reddediyor.
Toparlarsam: Üstad Hazretleri 'seyyidliğinin konuşulmasına'
iki nedenden bir derece müsaade ediyor: 1) 'Türklerin seyyidlere hürmeti'
üzerinden Risale-i Nur dairesinde onları tutabilmek için. 2) Türklerin
mehdiyete imanı üzerinden Risale-i Nur dairesine onları çekebilmek için. Burada
şuna dikkat isterim: Bizzat kendisi kesinlikle propaganda olarak anmıyor. Ancak
'talebelerinin arasında konuşulmasına' bir derece müsaade ediyor. Müsaadesi de
devrin zorlukları açısından anlaşılabilir duruyor. Ebced-cifir ile iştigali de bu
mecburiyetin tahtındadır biraz. Yine Ahmed Feyzi abiler gibi başkalarının da
telifatından anlıyoruz ki, ebced-cifir ile meşguliyete, genel bir temayül
bulunmaktadır. Zevkli bir meslektir. Cazibedardır. Merakâverdir. Yoksa cifir
ilmi, Bizzat Üstadın da ifadesiyle, 'şarlatanların istifade etmeleri' mümkün bir
alandır. Kendisi de bu konudaki duruşunu Hulusi abiye şöyle açıklıyor:
"İlm-i cifre
anahtar olacak bir ders istiyorsunuz. el-Cevap: Biz kendi arzu ve tedbirimizle
bu hizmette bulunmuyoruz. İhtiyârımızın fevkinde, bize, daha hayırlı bir ihtiyar
işimize hâkimdir. İlm-i cifir, meraklı ve zevkli bir meşgale olduğundan, vazife-i
hakikiyeden alıkoyup meşgul ediyor. (...) Hakâik-ı esâsiye-i imâniye ve
Kur'âniyenin berâhîn-i kat'iye ile ümmete ders vermek hizmeti ise, ilm-i cifir
gibi ulûm-u hafiyenin yüz derece daha fevkinde bir meziyet ve kıymeti vardır. O
vazife-i kudsiyede kat'î hüccetler ve muhkem deliller sûiistimâle meydan
vermiyorlar. Fakat cifir gibi, muhkem kaidelere merbut olmayan ulûm-u hafiyede sûiistimâl
girip şarlatanların istifade etmeleri ihtimâlidir. Zaten hakikatlerin hizmetine ne vakit
ihtiyaç görülse, ihtiyâca göre, bir nebze ihsân edilir."
Şimdi konunun asıl düğüm noktasına gelelim: Bediüzzaman
Hazretlerinin seyyidliği Kürt olmadığı anlamına gelir mi? Aslında gelmez. Ama
getirilebilir. Veya getiriliyor da... Bunu da 'çok seçenekli bir şekilde'
tahlil edelim:
1) Bediüzzaman Hazretleri 'kültürel olarak' Kürt müdür?
el-Cevap: Kesinlikle. Kürtçe konuşur. Kürt gibi giyinir. Kürt gibi davranır.
Eski Said'in yazdığı "Fahr olmasın,
derim: Biz ki hakikî Müslümanız; aldanırız, fakat aldatmayız..."
cümlesinin asıl metinlerde 'Müslümanız' diye değil 'Kürdüz' diye geçtiği söylenir.
(Sâbık dönemde, elbette, bunun gibi pekçok yerde rejimin bu yollu saldırısına
maruz kalmamak için Kürt, Kürdistan, el-Kürdî gibi ifadeleri değiştirmiştir. Bu
değişikliğin de aslında iki sebebi vardır: 1) Şeyh Said kıyamından itibaren
devletin Kürtlere karşı yürüttüğü yıkıcı politikadan kurtulmaya çalışmak. Kırk
türlü bühtan ile zaten uğraştırılan eserlerinin bir de buradan saldırıya
uğramasını engellemek. 2) Türkçülüğün tuttuğu Türklerde Risale-i Nur'a karşı bir
antipati oluşturmamak. Yani 'o ifadeleri kullanırken derdinin ırkçılık
olmadığını' anlatamayacağı kişileri uzaklaştırmamak.)
2) Bediüzzaman Hazretleri coğrafî olarak Kürt müdür?
el-Cevap: Evet. Kendisinin de müteaddit şekillerde doğrulamasıyla Kürdistan
coğrafyasında dünyaya gelmiştir. Buradan kastedilen 'devlet' değil
'coğrafya'dır. Zaten Osmanlı'da ve hatta Cumhuriyet'in ilk devirlerinde
Kürdistan kelimesi serbest bir şekilde kullanılmaktadır. Şeyh Said kıyamıyla
birlikte oluşturulan atmosferde bu tip kelimeler, hatta Kürtçenin bizzat
kendisi, yasaklanmıştır.
3) Bediüzzaman Hazretleri genetik olarak Kürt müdür?
el-Cevap: Evet. Fakat burada %100 şart değildir. Neden? Çünkü Türkiye'de
yaşayan hiçbir Kürdün, Türkün, Arabın %100 Kürt, Türk, Arap çıkacağını
sanmıyorum ben. Zira müslümanlar birbirlerinden çoklukla kız alıp-vermişlerdir.
(Malum, bazen, gen testi yapılan insanların onlarca ırkla bağlantısı çıkıyor.
Youtube'da bununla ilgili mebzul miktarda video var. İzlenebilir.) Bediüzzaman
Hazretlerinin, işte bu anlamda, Kürtlüğü %100 olmayabilir. Ama hiçkimsenin
böyle bir garantisi asla yoktur zaten.
Bir de şu var: Efendimiz aleyhissalatuvesselamın pâk nesli,
bütün ırklar için, bir 'kesişim kümesi' gibidir. Matematiği iyi olanlar
hatırlayacaklar hemen, kesişim kümesi, bütün kümeleri birbirine bağlayan bir
alandır. Hem hepsindendir hem de kendisidir. Mübarek seyyidler-şerifler cemaati
de, gittikleri her bölgede, o bölgelerin insanlarıyla kaynaşmışlar, onlardan
kız almışlar-vermişler, böylece ırken de onlara benzemişlerdir. Hindistan
coğrafyasındaki seyyidler Hintlilere benzerler. Afrika'daki seyyidler Afrikalılara
benzerler. Türkistanlı seyyidler Türklere benzerler vs. Çünkü seyyidlik
müslümanlar açısından çok itibarlıdır. Ve herkes âl-i Resulullah ile akrabalık
bağı kurmak ister. Bu yüzden seyyidlerin toplantığı meclislerde her renkten
insan bulursunuz. (Bendeniz böyle bir toplantıyı gördüm. Renkliliğe hayret
ettim. Hatta muhterem Faris Kaya abi, eski Nesil Yayınları binasında,
"Lütfen senedli seyyidler bir ayağa kalksın da cemaat onların mübarek
simasını görsün!" deyince ayağa da kalkmışlardı. Esmerinden bembeyazında
çeşit çeşit insan vardı.) Teni siyah olandan gözü çekiğe... Çeşit çeşit seyyid
bulunur.
Bu şu demektir: Seyyidler hem seyyiddirler hem de arasında
bulundukları kavimdendirler. Yani bir seyyid, eğer Türkler arasında
bulunuyorsa, hem seyyiddir hem de Türktür. Eğer, Kürtler arasında bulunuyorsa,
hem seyyiddir hem de Kürttür. Eğer Çerkesler arasında bulunuyorsa, hem
seyyiddir hem de Çerkestir. Ve hakeza... Yani bir insanın seyyid olması 'Araplık
dışında intisabda bulunduğu diğer bütün ırklardan kovulması' anlamına gelmez.
Bugün İslam tarihinde bir millete malolmuş nice âlim vardır ki, mübarek
soylarına baktığınız zaman, sahabeye gider. Akşemseddin Hazretleri ki, evvela Türklerin
medar-ı fahrıdır, sonra hepimizin medar-ı fahrıdır, soyca Hz. Ebu Bekir
radyallahu anha dayandığı söylenir. Hazret-i Mevlana Celaleddin (k.s.) ki, yine
evvela Türklerin medar-ı fahrıdır, sonra hepimizin medar-ı fahrıdır, Hz. Osman
radyallahu anha dayandığı söylenir. Ancak onlar içlerinde yaşadıkları kavimden
de olmuşlardır. Onların dilleriyle konuşmuşlardır. Onların kıyafetlerini
giymişlerdir. Allah hepsine rahmet eylesin. Hepsinin şefaatini bizleri nasib
eylesin. Hepsinin nur u feyzini kalbimizden eksik etmesin.
Demek istiyorum ki: Genetik olarak baksak, belki,
Bediüzzaman Hazretlerinin genlerinde Arap geni, Türk geni vs. buluruz. Belki...
Ancak onlardan çok şekilde Kürt geni buluruz. Zira nesiller boyunca Kürtlerin
arasında yaşamış bir aileye mensubdur. Ailenin akrabaları halen, maşaallah
onlara, hayattadır. Onlar da kendilerinin Kürt bilmektedir. O yüzden
Bediüzzaman Hazretlerini, seyyidliği üzerinden, güya 'Kürtlükten kurtarmak'
isteyenler olmayacak bir işin kapısını zorlamaktadırlar. Birgün kabr-i şerifi
tekrar ortaya çıkarsa, mübarek dokusundan bir örnek alaraktan, götürüp test ettirebilirler.
(Bakalım cür'etimiz Tekâsür sûresinde anlatılanlardan ileriye varır mı?)
İnşaallah, bu defa, Mimar Sinan'ın kafatasının kaybedilmesi gibi bir kaza
yaşanmaz. Yoksa yaşanır mı? Kimbilir...
Yazı çok uzadı. Buraya kadar sabredenler haklarını helal
etsinler. Şuna da dokunmadan geçmeyeyim: Peki, Bediüzzaman Hazretleri neseben
seyyid değilse, en azından senedle bunu ispat edemiyorsa, neden talebelerine
'Hasanîyim-Hüseynîyim' gibi şeyler söyledi? Hatıralarda neden bu yollu çok
bilgi var? Ahmed kardeşiniz uzlaşmacı bir insandır. Zaten salih selefimiz de
nasslar arasında zâhiren tenakuz içeren ifadeler bulurlarsa barıştırmanın
yollarını aramayı öğretmişlerdir. Ben de barıştırmanın yollarını ararım.
Bulduğum yol yine şöyle 'çok seçenekli'dir:
1) Üstad Hazretleri elinde kat'î senedle bulunmayan bir
bilgiyi müsait gördüğü talebelerine açıyor olabilir. 2) Üstad Hazretleri bu tür
ifadelerde yine 'manevî âl-i beyte atıf yaparak' konuşuyor olabilir. Yani, o
türden bağının kuvvetini bildiği için, "Ben de âl-i beytten
sayılabilirim!" diyerek talebelerini bu neviden 'kıymetini bilmeye' de
davet ediyor olabilir. 3) Üstad Hazretleri âl-i beytten olduğu bilgisine,
keşfen, Yeni Said döneminde erişmiş de olabilir. O yüzden görece eski
metinlerinde seyyidlik iddiasını reddederken bunlarda hususi kabuller
görünebilir. 4) Üstad Hazretleri 'seyyid' kelimesinden kinaye ile bazen
'efendilik' manasını da kastediyor olabilir. Buna ilave bir bilgi: Arkadaşlar,
hatıralarda, 'Üstadın kendisine seyyid dediği' nakledilen Seyyid Salih Özcan
abinin yeğeni mesabesindeki bir akrabası Avcılar'da ders arkadaşımızdı. Çok
kıymetli bir abimizdi. Hatta Salih Özcan abi merhum onun kirveliğini bile
yapmış. Her neyse... Seyyidlikle, neseben seyyidlikle, hiçbir bağlarının
olmadığını tekrar tekrar şu fakire söyledi. Onlar da Arap imiş. Tamam. Hatta
aşiretlerini falan da söylemişti. Ellerinde neseblerini gösteren senedler de
bulunmaktaymış. Fakat seyyidlikle hiçbir bağları yokmuş. Bunu o abimiz büyük
bir güvenle söyledi. Üstadın 'seyyid' ifadesiyle 'efendi' manasını kastettiğini
düşündüğünü belirtti. Bunu da bir bilgi olarak arzedeyim.
Sonuç olarak, Ahmed kardeşiniz, Hazret-i Üstadı büsbütün
seyyidlikten ihraç etmeyi doğru bulmuyorum. Amma Kürtlükten ihracını ondan yüz
kez daha fazla doğru bulmuyorum. Seyyidleri 'sadece aile içinde evlenen' hayal
etmeyi hiç mi hiç anlamıyorum. Bir kişinin babası da annesi de seyyidse
'es-Seyyid' denilir. es-Seyyid sayısı seyyidler içinde kaç tanedir peki? Azdır.
Büyük çoğunluğu başka neseblerle akrabalık bağı kurmuşlardır. Her aile
seyyidlerden kız almak ister, kız vermek ister, çünkü bu Allah Resulü
aleyhissalatuvesselamın pâk nesebiyle akraba olmaktır. O akrabalıkta herkes
için bereket vardır. Seyyidler de, gittikleri her yerde, mübarek ailelerden kız
alıp-vermişlerdir. Şimdi, sanki böyle şeyler hiç olmamış gibi, "Seyyidse
Kürt değildir!" demek doğru değildir.
Aksini söyleyene de karşıyım ben. "Kürtse seyyid
değildir!" diyen de doğru yapmıyor. Yine böyle bir şıkka angaje olup
kalalım ki? Çözümü yukarıda söyledim. Seyyidler hem kendi nesebleriyle hem de
içinde bulundukları kavimle bağlıdırlar. Onlar ümmeti birbirine bağlayan
mübarek bir cemaattirler. Zaten Üstadımız da ahirzamanda bu seyyidler
cemaatinin mehdinin hizmetinde büyük bir fonksiyon göreceğini söylüyor. Nasıl
yapacaklar bunu?
Çünkü herbiri bir kavmin içinde girmiş. Hem 'onlardan biri'
olmuş hem de 'onlara baş' olmuş. Onların bu 'kesişim kümesi' ahirzamanda
kurtaracak bizi. Yeter ki, ırkçılık illetiyle, Firavun'un kavminin Musa ve Harun
aleyhimüsselama dedikleri gibi demeyelim. Hani Mü'minûn sûresinin 47. ayetinde
kısa bir mealiyle buyruluyor: "Kavimleri bize kul-köle iken bizim gibi
iki insana mı inanacağız?" Çünkü
incir çekirdeğinden incir ağacını yaratmak Sânî-i Zülcelal'in kudretinin
şânıdır. Allah mütekebbirleri böyle de sınar. Evet. Benî İsrail'i Benî İsmail'e
(Araplara) gelen hidayetten alıkoyan, Benî Ümeyye'yi Benî Hâşim'e gelen nurdan
çekindiren, bizi de Risale-i Nur'un muazzez feyzinden etmesin. İslam uleması,
hangi kavmin içinden çıkarsa çıksın, başımızın tâcıdır. Onlar seyyidlerimizdir.
Efendilerimizdir. Canımız o mübareklere feda olsun. Ulemaya ırkçılık illetiyle
bakan dinine hainlik ediyor demektir.
6 Mayıs 2026 Çarşamba
AK Partililer 'AK Patililer'e karşı!
'Münafık' bahsine geri döneyim. Ben bu münafıklığı itikadî anlamda 'bir tekfir ifadesi olarak' kullanmadım. "Bu insanların bir kısmı siyaseten münafık oldular..." demek istedim. Sözgelimi: Dedelerinden itibaren solcu gelenek içinde radikal pozisyonlar almış ailelerin yeni nesilleri AK Parti'ye yerleşmeyi başladı. Neden? Çünkü iktidarın uzunluğu nedeniyle muhalefet kalarak 'kazançlı çıkmak' mümkün görünmüyordu. Devlet pastasından pay almak istiyorsanız, 24 yıldır devlet olan, belki de daha yıllarca da olmaya devam edecek, bir hükümete düşmanlık edemezsiniz. Bir şekilde sisteme adapte olmanız gerekir.
Zurnanın 'zort' dediği yer de burası! Bu insanlar AK Parti'ye yerleşirken, hatta hiyerarşisinde yükselirken, kendi ideolojilerini de AK Parti'ye taşıyorlar. Ve biraz da bu sebeple, AK Parti, CHP tecrübesinin tekrarını yaşıyor. Halkın hassasiyetlerinden uzaklaşıyor. "Bütün konularda hep böyle oluyor!" demiyorum. Çünkü halay misali ileri-geri adımlar var. Ancak, mesela, 'başıboş köpek sorunu' gibi mevzularda arıza epeyce ayyuka çıkıyor. Halkın, en azından AK Parti'ye oy veren halkın, sağ seçmenin, bu sorun karşısındaki tavrı belli. Medyadan, sosyalmedyadan, sokaktan bu nabzı tutabilmek mümkün. Ancak yine de ses yukarılara çıkmıyor gibi duruyor. Bunun sebebi de, işte, 'pekmezin sinek çekmesi' tabir ettiğim sıkıntıdır. Devletin elinde dünya imkanları vardır. Dünya imkanları da faydalanmak isteyen herkesi çeker. Gerekirse bunun için kurtlar koyun postu da giyerler. Sürüde koyun sayısının arttığını sanan çobansa, bu garip artışın ileride yaşatacağı sorunlara uyanık olmazsa, sevinçle gerinir ha gerinir. "Tüm Türkiye'yi kucaklıyorum!" sanır. Halbuki kurt ile kuzu beraber kucaklanmaz.
AK Partililer ile 'AK Patililer'in savaşı da bu cephede başlıyor. AK Parti hiyerarşisinde, bir şekilde, yüksek konumları elde edenlerin bir kısmının yaşam standartları 'başıboş köpek sorunuyla' asla yüzleşmeyecekleri kadar yüksek olduğu gibi, itikaden de ehl-i sünnet fıkhının, dört mezhebin, sünniliğin hassasiyetlerine sahip değiller. Bir köpeğin kendisine yaklaşması, alışveriş yaptığı markette gezmesi, bindiği otobüste dolaşması vs. Hanefî veya Şafiî bir müslümana neler hissettirir anlamıyorlar. Zaten pek de umursamıyorlar. Hatta, en azından kendi seküler mizanlarında ağırlıklı bir yer tutması gereken, tıbbın 'tehlikeli' dediği şeyleri bile esgeçiyorlar, takmıyorlar. Bu 'esgeçişin' en popüler argümanı ise 'şefkat'tir.
Evet. Halk arasında 'itperest' tabir edilen insanların köpekleri müslüman hayatına sokmaya çalışmalarının ardındaki en masum gerekçenin 'şefkat' olduğunu işitiyoruz. En azından zâhirde bize öyleymiş gibi aktarıyorlar. Ve köpeklerin itlafını teklif etmeyi de merhametsizlik olarak lanse ediyorlar. Halbuki, herhangi bir salgında, mesela kuş gribinde, itlaf edilmiş binlerce kanatlı hayvan veya delidana hastalığı sırasında öldürülen yine binlerce büyükbaş hayvanların sayısı gözlerine görünmüyor. Yerken-içerken de, öldürülen hayvanların sofralarına gelmeleriyle, savaşta değiller. Sadece köpek, evet, köpek 'hayvanperestçe bir kutsallaştırmayla' müslüman Türkiyelilerin gündelik yaşamına dayatılıyor. Peki müslümanlar hayvanlara karşı merhametsiz mi? Dört mezhep fıkhımız bize 'hayvanlara karşı şefkatsiz olmayı' mı emrediyor? Elbette böyle değil. Fıkhımız bize bir denge veriyor. Bu denge ise, Bediüzzaman Hazretlerinin Kastamonu Lahikası'ndaki 46. mektupta dikkatlerimizi çektiği, şu mizandır:
"Şefkat-i insaniye, merhamet-i Rabbaniyenin bir cilvesi olduğundan, elbette rahmetin derecesinden aşmamak ve Rahmetenli'l-Âlemîn zâtın (a.s.m.) mertebe-i şefkatinden taşmamak gerektir. Eğer aşsa ve taşsa, o şefkat, elbette merhamet ve şefkat değildir; belki dalâlete ve ilhada sirayet eden bir maraz-ı ruhî ve bir sakam-ı kalbîdir. Meselâ, kâfir ve münafıkların Cehennemde yanmalarını ve azap ve cihad gibi hâdiseleri kendi şefkatine sığıştırmamak ve tevile sapmak, Kur'ân'ın ve edyân-ı semâviyenin bir kısm-ı azîmini inkâr ve tekzip olduğu gibi, bir zulm-ü azîm ve gayet derecede bir merhametsizliktir."
Mektubunun devamında, mürşidim, bu 'merhamet gibi görünen merhametsizliği' biraz daha vuzuha kavuşturuyor:
"Mâsum hayvanları parçalayan canavarlara himayetkârâne şefkat etmek, o biçare hayvanlara şedit bir gadr ve vahşi bir vicdansızlıktır. Ve binler Müslümanların hayat-ı ebediyelerini mahveden ve yüzer ehl-i imanın su-i âkıbetine ve müthiş günahlara sevk eden adamlara şefkatkârâne taraftar olmak ve merhametkârâne cezadan kurtulmalarına dua etmek, elbette o mazlum ehl-i imana dehşetli bir merhametsizlik ve şenî bir gadirdir. (...) O halde kâfirin azap çekmesine acıyıp şefkat eden adam, şefkate lâyık hadsiz mâsumlara acımıyor ve şefkat etmeyip ve hadsiz merhametsizlik ediyor."
Köpekler, değil masum hayvanları, artık çoluk-çocuğumuzu bile parçalıyor da, yine feryadımız yukarılara ulaşmıyor. Çünkü şefkatleri mizanını şaşırmış. Rahmet-i İlahîyenin derecesini aştığı gibi Rahmetenli'l-Âlemîn aleyhissalatuvesselamın mertebe-i şefkatinden da taşıyor. Dört mezhep fıkhının, ehl-i sünnet hocalarının, Hanefîliğin-Şafiîliğin hükümlerine razı olmuyor. Hatta, en çok kapısında beklediği sevgilisinin, Avrupa'nın-Amerika'nın yasalarını bile uygulayamıyor. Onlar kadar bile işleri sıkı tutamıyor. Ya? Ya'sı yine Üstadımın sözlerinde: "Eğer aşsa ve taşsa, o şefkat, elbette merhamet ve şefkat değildir; belki dalâlete ve ilhada sirayet eden bir maraz-ı ruhî ve bir sakam-ı kalbîdir." Bizim uğraştığımız bu 'köpek düşkünlüğü' belası da 'bir maraz-ı ruhî' ve 'bir sakam-ı kalbî'dir. Hastalıktır. Ve öyle bir hastalıktır ki 'dalâlete ve ilhada da sirayet eder...'
AK Partinin sıradan seçmeni 'AK Patili seçkinleri' bu marazın/sakamın tesirinden kurtarmaya çalışıyor. Sağı sünniliğe çağırıyor. Acaba sesleri kulaklarına erişecek mi? Kimbilir. Erişirse AK Parti'nin siyasette daha ömrü var demektir. Erişmezse "Merkez sağın bir partisi daha görevini tamamlıyor!" diye anlaşılabilir. Benim şöyle bir tarifim var: İslamcılık denizdir. Sağ siyasetse o denizin kemalist, ulusalcı, laik, seküler kayaları ısıran dalgalarıdır. Deniz bir dalga gönderir. O dalga bir yere kadar o kayaları yer. Sonra yorulur. Yeme gücü tükenir. Bu defa deniz o dalgayı geriye çeker. Bir yenisini daha gönderir. DP'yi gönderdi. AP'yi gönderdi. RP'yi gönderdi. DYP'yi gönderdi. ANAP'ı gönderdi. En son AK Parti'yi gönderdi. Şimdi AK Parti 'AK Patililileri de yanına alıp' bir düşünsün. Kayaları ısırıyor mu? Yoksa kayalarla barıştı mı? Barıştıysa geri çekilecek. Isırırsa görevine devam edecek. Kemalizm, köpekizm bunun iki sınavı... İki imtihanı... Canavarları bağışlarsan şefkatin bize değil düşmana dönmüştür.
3 Mayıs 2026 Pazar
Bediüzzaman hem İblis'e hem Cündioğlu'na cevap veriyor
Fakat adalet her zaman böyle mi işler?
"İBLİS'İ İLZAM, şeytanı ifham, ehl-i tuğyanı iskât eden Birinci Mebhas, bîtarafâne muhakeme içinde şeytanın müdhiş bir desisesini, kat'î bir surette reddeden bir vakıadır..." cümlesiyle girilen 15. Söz'ün Zeyli'nde, buna da bir cevap verildiğini düşünüyorum ben. En azından adaletin 'hep bu basitlikte işlemediğini' seziyorum.
Efendim, bahsin başlangıcı, İblis'in şu sualidir: "Sen Kur'ân'ı pek âli, çok parlak görüyorsun. Bîtarafâne muhakeme et, öyle bak. Yani, bir beşer kelâmı farz et, bak. Acaba o meziyetleri, o ziynetleri görecek misin?"
Fakat, mürşidim, bu 'güya tarafsızlık' içinde bir hile olduğuna hidayet edilir: "Hakikaten ben de ona aldandım. Beşer kelâmı farz edip öyle baktım. Gördüm ki, nasıl Bayezid'in elektrik düğmesi çevrilip söndürülünce ortalık karanlığa düşer; öyle de, o farz ile, Kur'ân'ın parlak ışıkları gizlenmeye başladı. O vakit anladım ki, benimle konuşan şeytandır; beni vartaya yuvarlandırıyor. Kur'ân'dan istimdad ettim. Birden, bir nur kalbime geldi, müdafaaya kat'î bir kuvvet verdi. O vakit, şöylece Şeytana karşı münazara başladı."
Burada bir nefes alalım. Çünkü Bediüzzaman Hazretleri ilerleyen kısımda çok 'göz açıcı' şeyler söyleyecek. Ve Cündioğlu'nun argümanındaki hatayı teşhis etmemizi sağlayacak... "Dedim: Ey Şeytan! Bîtarafâne muhakeme, iki taraf ortasında bir vaziyettir. Halbuki hem senin, hem insandaki senin şakirtlerin, dediğiniz bîtarafâne muhakeme ise, taraf-ı muhalifi iltizamdır. Bîtaraflık değildir, muvakkaten bir dinsizliktir. Çünkü Kur'ân'a kelâm-ı beşer diye bakmak ve öyle muhakeme etmek, şıkk-ı muhalifi esas tutmaktır. Bâtılı iltizamdır, bîtarafâne değildir. Belki bâtıla tarafgirliktir..."
Metinde ilk dikkatimizi çeken şey şu: Bize tarafsızlık gibi sunulan zeminleri 'hakiki tarafsızlık' olarak görmemeliyiz. Tarafsızlık sûretine büründürülmüş (modern tabirle 'objektif olmak' diyelim buna) taraf tutmalar da vardır. Bunlar hakikatte 'bâtılı iltizam'dır, karşı tarafa geçmektir, tarafsızlık değildir. Bizden "Yokluğun değil varlığın ispatlaması lazım!" beklentisi içine girenler de aslında yukarıdakine benzer bir tarafsızlık teklifinde bulunmaktadırlar. Çünkü norm olarak kabul edilmesi gereken doktrini bize onlar dayatmaktadırlar. Nitekim 'masumiyet karinesi' dediğimiz şeyin zemini "İnsanlar genellikle böyle yapmazlar!" hüsnüzannıdır. Bu hüsnüzannı hukukun temeline koyduğunuz zaman 'o güveni bozacak bir delil bulunmadıktan sonra' masumiyete hükmedilir.
Lakin hukukta da her zaman işler bu tarafsızlıkta gitmez. "Şeytan dedi ki: 'Öyle ise ne Allah'ın kelâmı, ne de beşer kelâmı deme. Ortada farz et, bak!' Ben dedim: O da olamaz. Çünkü, münâzaun fîh bir mal bulunsa, eğer iki müddeî birbirine yakınsa ve kurbiyet-i mekân varsa, o vakit, o mal ikisinden başka birinin elinde veya ikisinin elleri yetişecek bir surette bir yere bırakılacak. Hangisi ispat etse, o alır. Eğer o iki müddeî birbirinden gayet uzak, biri maşrıkta, biri mağripte ise, o vakit, kaideten, sahibülyed kim ise onun elinde bırakılacaktır. Çünkü ortada bırakmak kabil değildir. İşte, Kur'ân kıymettar bir maldır. Beşer kelâmı Cenâb-ı Hakkın kelâmından ne kadar uzaksa, o iki taraf o kadar, belki hadsiz birbirinden uzaktır. İşte, serâdan Süreyya'ya kadar birbirinden uzak o iki taraf ortasında bırakmak mümkün değildir. Hem ortası yoktur. Çünkü, vücut ve adem gibi ve nâkızeyn gibi iki zıttırlar; ortası olamaz. Öyle ise, Kur'ân için sahibülyed, taraf-ı İlâhîdir. Öyle ise, Onun elinde kabul edilip, öylece delâil-i ispata bakılacak. Eğer öteki taraf, Onun kelâmullah olduğuna dair bütün burhanları birer birer çürütse, elini ona uzatabilir; yoksa uzatamaz."
Yani 'ortası olmayan hususlar'da, mecbursunuz, bir zemini esas kabul ederek hareket edersiniz. Bu 'sahibülyed' kim olduğu kararıdır aslında. 'Aslolanın ne olduğu' sorusunun cevabıdır ortaya konulan. Kur'an insan-Allah arasındaki o sonsuz mesafede 'ortada bırakılamaz.' Çünkü bu sonsuzluğun ortası yoktur. Dolayısıyla, en azından mü'minler tarafından, 'taraf-ı ilahîde' kabul edilecektir. Mü'min olmak bu taraftarlığı gerektirir. Karşı tarafın alabilmesi için, kelamullah olduğuna dair delilleri birbir çürütmesi gerekir, o zaman alabilir. Yoksa alamaz. (Kitab-ı Kebir-i Kainatı da, tıpkı Kur'an-ı Hakîm gibi, 'kıymettar bir mal' olarak görmenizi istirham edeceğim.)
Şöyle bir temsille bir parça açmayı deneyeceğim: Türkiye'de bir hanımefendi Amerikan Başkanı Trump'ın kızı olduğunu iddia etti birara. Sitelerde illa vardır. Google'da aratınca çıkar. Her neyse... Şimdi, adalet sistemi, tutup Trump'a şöyle birşey demez: "Bu kızın babası olmadığını ispat et!" Hayır. Böyle yapmaz. Çünkü Trump'ın Türkiye'de bir kız evlat sahibi olması çok uzak bir ihtimaldir. Bunun yerine kızdan delil ister. "Trump'ın baban olduğunu neyle iddia ediyorsun?" Elinde sağlam bir delil bulunmadıktan sonra davaya konu olmaz. Yani, bir nevi adalet, "Trump'ın bu kızın babası olmayacağı ihtimaline..." yatkınlıkla yola başlar. Zira coğrafî olarak da, tarihsel olarak da, sosyolojik olarak da... Trump'ın bu kızın babası olması ihtimali zayıftır. (Belki imkansızdır da zaten.)
Ancak aynı iddiayı Trump'a yakınlığıyla(?) bilinen bir kadının kızı dilegetirse... Coğrafî, tarihsel, sosyolojik imkanı da yüksek olsa, bu davadan dolayı Trump'tan bir DNA testi istenebilir. Türkiye'de de bu türden davalar yaşanmıştı. Ve sanıyorum mezkûr test marifetiyle evlatlarının babası olduklarını kabul etmek zorunda kalan ünlülerimiz olmuştu. (Metin Akpınar, Emrah, Hacı Sabancı vs.) Burada şunu görüyoruz: Kimden ispat istediğimiz neyi asıl gördüğümüzle yakından ilintili... "Heyhat! Binler berâhin-i kat'iyenin mıhlarıyla Arş-ı Âzama çakılan bu muazzam pırlantayı, hangi el bütün o mıhları söküp, o direkleri kesip, onu düşürebilir? İşte, ey şeytan, senin rağmına, ehl-i hak ve insaf bu suretteki hakikatli muhakeme ile muhakeme ederler. Hattâ, en küçük bir delilde dahi Kur'ân'a karşı imanlarını ziyadeleştirirler..." derken Bediüzzaman Hazretlerinin dikkat çektiği de bu.
Aksi duruma ise şöyle diyor: "Bir kere beşer kelâmı farz edilse, yani Arşa bağlanan o muazzam pırlanta yere atılsa, bütün mıhların kuvvetinde ve çok burhanların metanetinde birtek burhan lâzım ki onu yerden kaldırıp Arş-ı Mânevîye çaksın—tâ küfrün zulümatından kurtulup imanın envârına erişsin. Halbuki buna muvaffak olmak pek güçtür. Onun için, senin desisenle, şu zamanda, bîtarafâne muhakeme sureti altında çokları imanlarını kaybediyorlar."
Neyi asıl buluyorsak ona göre ispat istiyoruz. İnsanların masumiyetine inanıyorsak suçun ispatını istiyoruz. Kur'an'ın beşer kelamı olduğunu inanıyorsak, o zaman da, müslümanların bize mucizeler göstermesini bekliyoruz. (Belki görsek bile inanmıyoruz.) Cündioğlu'nun söyleminde de bu zehir kendisini gösteriyor. Allah'ın yokluğunu bir şüphe olarak dilegetirenlerden delil beklemiyor da, delil getirme yükümlülüğünü sadece "Allah vardır!" diyenlere yüklüyorsak, geçmiş olsun, çoktan tarafımızı değiştirmişiz demektir. Ve 'aslolana dair imanımız da yerinden oynamış' demektir. Yani aslolanda bu oynama olduğu için 'delil beklentisi' de yerini değiştirmiştir.
Fakat mü'minler, elbette, ne cahiliyede Ebu'l-Hikem denilen Asr-ı Saadet'in Ebu Cehil'i gibi, ne de eskilerde 'İslamcı aydın' fakat yenilerde 'bir acayip şey Cündioğlu' gibi, hareket etmezler. İmanlarının gereği olan "Hiçbirşey yoktur ki Allah'ı hamd ile tesbih etmesin!" itikadıyla 'masumiyet karinesini' imanları yönünde kullanırlar. Karşı taraftan da iddialarını ispatlarını beklerler. Sonra o delil diye sunulan o herzeleri kalplerindeki mü'min taraftarlığıyla sigaya çekip yanlışlarını ortaya dökerler. (Objektif değil mü'min olurlar.) Nitekim Allah'ın fakir kulu Ahmed de, tamamen Rabbinin fazl-ı ilahîsi ile, hidayet edildiği bu ameli işlemeye çalıştı. Becerdi-beceremedi. Becerdiği kısmı yine fazl-ı ilahî ile oldu. Beceremediği kusurlarından ibarettir. Allah taksiratımızı affetsin. Bize rüşdümüzü ilham eylesin. Ne İblis'in ne de İblis misal insanların tuzağına düşürmesin. Âmin.
Derkenar: Enis Doko'nun Cündioğlu'na cevap sadedinde dediği "Tanrının varolduğu iddiası da, var olmadığı iddiası da eşit derede bilgi iddiasıdır..." cümlesine yukarıdaki perspektiften hareketle itiraz ediyorum. Bu söyleyiş bir mü'min için yanlıştır. Çünkü bizim için Allah'ın varlığı-yokluğu eşit bir bilgi iddiası sayılmaz. İmanımız gereğince böyle bir eşitlik gözetmeyiz. Varolmadığı iddiasına 'şüphe' gözüyle bakarız. Varolduğu iddiasına 'iman' ederiz. Yazıda buna da değinmek isterdim. Lakin epey uzadı. Daha fazlasına mecali kalmadı.
30 Nisan 2026 Perşembe
Celal Şengör Nasreddin Hoca'yı ziyarete gelirse...
Görüldüğü üzere anlattığım fıkrada bir mantıksızlık buldum. Zaten fıkranın orijinalinde "Sual sahibi bilgeler müslüman oluyorlar!" deniyor. Fakat benimkinin gidişatına bakılırsa Şengör'ün müslüman olması zor. Çünkü Şengör aslında bir cevap almadı. Nasreddin Hoca suallerin yüklerini 'kuşatılamayana' attı. Son cevap hariç. Orada ise 'korkutucu bir tecrübeyi' teklif ettiği için muhatabı bunu göze alamadı. Hocanın bu fıkrasında suallerin gerçek cevapları yok. Hoca hakikatte hakiki cevapları vermekten kaçıyor. Çünkü sualleri saçma buluyor. Bunun beyanını da alaycılığıyla yapıyor. Evet. Biz de bazen böyle yaparız. Sorular cevaplamaya değmeyecek kadar saçma gelirse alaycılığımızla "Ben bu saçmalıkla uğraşmak istemiyorum!" deriz. Hicvin böyle bir fonksiyonu da vardır.
Fakat Nasreddin Hoca'nın cevaplarında başka incelik de var. O da şudur: Hoca 'kuşatılamayana dair' suallere 'yine kuşatılamayana gönderme yaparak' karşılık veriyor. Özellikle 'yıldızların sayısı' sorulduğunda verilen cevapta bu çok bariz. Soralım: Eşeğin vücudundaki kılları saymak mümkün müdür? Hayalinin bir köşesinde her insan "Neden olmasın ya?" dese de sahada kimse tecrübeye kalkmaz. Tarih boyunca kimsenin cür'et etmediği kadar müşkül bir iştir posttaki kılları saymak. (Hatta, bir zamanlar, deliyi âkilden ayırmak için böyle teklifte bulunurlarmış. Saymayı denerse aklının yerinde olmadığına hükmederlermiş. Çocukların akıl bâliğ olup olmadığını test için de böyle tecrübeler yapıldığını duymuştum.) Her neyse. Özetle: Kuşatılamayana dair sorular-cevaplar, insanı, 'hakkında konuşamayacağı bir vüs'at bataklığına' çekiyorlar. Ve bu alana çekildiğinizde 'hayalen mümkün, aklen mümkün, tecrübeten mümkün' vs. hepsi birbirine karışıyor.
Ateist/evrimci herzelerini de biraz buna benzetiyorum ben. Sözgelimi, ateistler, varoluşun düzenliliği karşısında 'normalde kaotik olması gereken' gelişigüzelliğin/tesadüfün bu sonucu vermesini şöyle açıklıyorlar: "Evrende o kadar çok zar atılmıştır ki, ne var canım ya, bir tanesinde de hep altı-altı gelmiştir, olamaz mı? Ve böylece düzenlilik, fizik-kimya-biyoloji, karşımıza dikilmiştir..." deniliyor.
Evrimcilerin de 'canlılığın oluşumu' hakkındaki argümanları buna benzer. Onlar da "Kumarda kaybeden biyoloji de kazanırmış!" usûlüyle milyonlarca yıllık bir maziye yapıyorlar bütün göndermeleri... "Olmuştur, yaşanmıştır, neden olmasın?" Matematik hesaplarına sığmayacak bir incelikte tesadüfler birbirini izlemiştir de canlılık ortaya çıkmıştır. Vay babam vay.
Aslında 'gerçekleşmesi mümkün' gördükleri ihtimal sadece hayalen mümkün. Çünkü hayaller çoğu zaman pek de gerçekçi sayılmazlar. "Bir eşeğin postundaki kılları sayabilmek mümkün mü?" Hadi bakalım. Hayalen mümkün. Oturup sayılabilir. Ancak sahiden hiç oturup eşeğin postunu sayan olmuş mudur? Yok. Böyle birşey olmamıştır. Yani hayalen mümkün olan varlık sahasına hiç mi hiç çıkmamıştır. Zira birşeyin hayalen mümkün olması ne aklen mümkün olmasına ne de 'tecrübeten mümkün olmasına' işaret etmez. Hayalen mümkün olan sadece hayalen mümkündür. Fazlası değildir. Ve bazen de hayalen mümkün olan aklen ve de tecrübeten muhaldir. Yani imkansızdır. Olmamıştır.
Hayalin şöyle bir yanı var: Birşeyi hayal edebilmeniz için onun bütün 'gerek-şart' veya 'yeter-şart'larını mevcut bulmanız gerekmez. Ben hayalî bir imkan olarak uçtuğumu düşünüyorum mesela. Kanatsız, tüysüz, tıpkı süpermen gibi. Keyif benim değil mi? Hayalini kuruyorum. Filmini de çekiyoruz. Oh, milyon da izleniyor, peki. Fakat gerçekten bir insanın bu şekilde uçması mümkün müdür? Soruyu hayalin elinden alıp aklın eline verdiğinizde akıl neye uğradığını şaşırır. Çünkü hayalin aksine olarak akıl maliyet hesabı yapar. Bir insanın kanatsız, tüysüz, araçsız, sadece "Uçayım!" istediği anda uçması nasıl sağlanabilir? Bilimadamları henüz böyle birşeyin başarılacağının kapısını açmadılar.
Peki tecrübeten böyle birşey oldu mu? Hayır. Böyle birşey tecrübeten hiç olmadı. (Mucize-keramet türü Allah'ın inayeti harikaları şimdilik bir kenara koyalım ey sünniler! Çünkü karşı tarafın böyle birşeye imanları yok.) Yani hayalen mümkün olan aklen mümkün değil ve hiç de tecrübe edilmedi. Tecrübe sahasında 'mümkün' olmadı. Düpedüz 'Olmadı!' yani. İşte, ateistlerin/evrimcilerin, yeterli dirayete sahip olmayan zihinleri iğdiş etmek için kullandıkları cerbeze böyle birşey.
Onlar 'hayalen mümkün' olanla 'aklen mümkün' olanı ve hatta 'tecrübeten mümkün' olanı birbirine karıştırıyorlar. "Hayalen mümkünse mutlaka tecrübe edilmiştir!" gibi bir yere çekiyorlar. Halbuki hayalen mümkün milyonlarca şey aklen mümkün derecesine henüz gelmedi. (Büyük bir kısmı asla gelmeyecek.) Ve aklen mümkün olan birçok şey de tecrübeten mümkün sahasına çıkmadılar. (Büyük bir kısmı asla çıkmayacak.) Yani "Milyon tane zar milyar kere atılmıştır. İlla bir tanesinde hepsi altı gelmiştir!" herzesi aslında bir çözüm değil. Burada uygulanan taktik yükün 'kuşatılamayana atılması'dır. Yani Nasreddin Hoca'nın alayını sonuna kadar hakeden bir durumdur.
O milyar senede bu milyon tane zarın tesadüfen altı-altı geldiğinin delili nedir? Yoktur. Hiçtir. Safsatadır. Çünkü zaten o milyar sene kuşatılamaz. Görülemez. Yaşanamaz. Deneylenemez. Eşeğin postu sayılamaz. Ancak mevzuu eşeğin postuna getirirseniz karşı tarafa kuşatamayacağı bir alan sunmuş olursunuz. Bu size hayalen mümkün olanı aklen/tecrübeten mümkün, hatta vâki, gibi göstermeye yarar. Çünkü karşı tarafın da o milyar seneye uzanıp "Ulan hani evrim ya? Ulan hani tesadüflerin düzen yaratışı? Ulan hani..." deme gücü yoktur. Esasında burada artık mantıklı cevap vermeye de gerek duymuyorum ben. Evet. Nasreddin Hoca alaycılığına başvurmak en iyisi belki. Celal Şengör'ün vaktiyle yediğini söylediği şeyinden oluşmuş olma ihtimaliyle canlıların tesadüfen oluşma ihtimali bir gibi görünüyor bana. Katılmayanlara cevabım belli abiciğim: "İnanmıyorsan ölç de gör!"
Yine mürşidimin beyanatıyla bitirmek isterim: "İmkânın envâı var. İmkân-ı aklî, imkân-ı örfî, imkân-ı âdî gibi kısımları vardır. Bir hadise, eğer imkân-ı aklî dairesinde olmazsa reddedilir; imkân-ı örfî dairesinde olmazsa dahi mu'cize olur, fakat kolayca keramet olamaz. Eğer örfen ve kaideten nazîri bulunmazsa, şuhud derecesinde bir burhan-ı kat'î ile ancak kabul edilir."
Yeni Said Eski Said'in Kürtlüğünden utanıyor muydu?
Bu yazıyla birlikte Bediüzzaman'ın Kürtlüğü-seyyidliği bahsine hitam vermek istiyorum. Tartışmalar bitmez. Ben de herkesi ikna edemem. S...
-
Hatırlarsanız, bir hafta kadar önce Cemil Tokpınar abiye dair bir analizimi yazmıştım. Çok derinlemesine sayılmayacak, kısacık birşey. Şim...
-
Tabii insanın ağırına gidiyor. Zamanında, FETÖ'nün Zaman'a 10 Kasım'da aldığı tam sayfa ilan nedeniyle ortalığı yıkan muhafazakâ...
-
" Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın müminlerin, kendi vicdanları ile hüsnüzanda bulunup da: 'Bu, apaçık bir iftiradır...