Cemaatsiznurcu
yenirenkler@gmail.com
22 Eylül 2026 Salı
Peki Okan Bayülgen de fani değil mi?
"Onların çöpe atıyorum hepsini ben. Onlar çöp. Hepsi çöp. Para kazanmaya çalışan zavallılar hepsi. Hiçbirşey olmaz onlardan. Onlar, bazı aplikasyonlar geçerliliği koruduğu sürece birşey yapabilen, bu yolla da üç-beş kuruş para kazanabilen insanlar. Başka birşey değil. Ve sevdiğimiz, tanıdığımız sanatçıların bu işlere girmesi bende utanç duygusu uyandırıyor. Neden sanatlarını yapmak yerine Instagram üzerinden buna tenezzül ederler anlamıyorum. Çok çirkin birşey bence..."
Bense bu tip eleştirileri işittiğimde şöyle düşünüyorum: "Fanilik artık faniliği de yutuyor." Evet. En kısa şekilde böyle özetleyebiliyorum. "Fanilik artık faniliği de yutuyor." Çünkü bu tenkidler bekaya çalışanlardan çıkan şeyler değil. Nihayetinde hedefleri dünya olan insanlardan gelen oklar. Sekülerler sekülerleri eleştiriyor yani. Ve dünyayı hedefleyen illa faniliği de hedeflemiştir. Çünkü dünya geçiciliktir. Gözün bir sonsuza dikilebilmesi için sonsuzun mümkün olduğu bir âleme/anlama dikilmesi lazımdır.
Kıyametine giden bir kainatta/oluşta sonsuzluk düşlemek muhali düşlemektir. Muhali düşleyen maksuduna asla erişemez. Ne denli kalıcı bir malzemeyle kuruluyor olursa olsun, isterse demire-çeliğe yaslansın, yine de fanidir. Toprak nice Nemrud'un, Firavun'un, Karun'un, Samiri'nin yakılmaz-yıkılmaz sanılan heykellerini, kabirlerini, saraylarını yalayıp yutmuştur. Onların yanında Bayülgen'in şovlarının, tiyatrolarının, filmlerinin ne ederi vardır? Fanilik hepsini yutacaktır. Hiçbirinden eser kalmayacaktır.
Ancak, hazindir, bu fena talipleri birbirlerine bakarak kendilerinde bir kalıcılık düşlüyorlar. Daha geçicilerden geçiciliklerine teselli alıyorlar. Tıpkı uzun yaşayan kelebeklerin türlerinin daha kısa yaşayan üyelerine bakarak övünmesi gibi. "Sen bir hafta mı yaşıyorsun? Yazık. Cık, cık... Ben bir ay yaşıyorum!"
Bayülgen, yaptığı işlere bakarak kendinin, sosyalmedya fenomenlerini 'çöp' olarak görüyor. Yani böyle görme hakkını kendinde buluyor. Nasıl? Çünkü hemneslinin ürettiklerinin kalıcılığı ona göre daha fazlaydı. İnternet yoktu. Bu kadar üretim yoktu. Hatta yine kendisi, başka bir internet platformunda, eskiden ünlülerin sayısının çok az olduğunu, programlarına konuk bulmakta zorlandıklarını anlatmıştı.
Şimdi kamera herkesin elinde. Yalnızca elitlerin görünebildiği televizyon yerine herkesçe ulaşılır internet platformları var. Böylece rakipler çoğaldı. Sahne genişledi. Andy Warhol'un 1968'deki kehaneti gerçekleşti. Herkes birkaç dakikalığına da olsa ünlü olmayı başarabiliyor. Gündem o kadar hareketli ki daha yavaşını kaldırmıyor. Eğer uzun süre birşey üretemezsen elenirsin. Arkalara atılırsın. Unutulursun. Üretim hızının artması 'unutulma hızını' da epey arttırdı. Kalması istenenler arttıkça 'kalıcılık' azaldı. Horgördüğü fenomenler Bayülgen'lerin epeyce önüne geçtiler. Onları çöpleştiren de biraz bu aslında...
Onlar ömürleri daha kısa kelebekler. Bununla hiçbir kavgaları da yok. 'Kalıcılık' aramıyorlar hiç. 'Haz' arıyorlar. Anlık hazlar. O gün arkadaşlarıyla yaşadığı en boş hâdiseyle/konuyla birkaç dakikanızı almayı başaran Influencer 'hedefine ulaşmış Influencer'dır. Sizden aldığı vakti kazanca dönüştürmüştür. Zaten şu hayatta herkes birbirinden zaman alıp zaman satar. Çalıştığınız firmaya emeğinizle birlikte zamanınızı da vermiş olursunuz. Oradan aldığınız parayla da kendinize araba alırsınız. Araba yollarda daha az zaman harcamanızı sağlar. Böylece zaman satılmış ve sonunda yine geriye zaman alınmış olur.
İnsanın en büyük sermayesi zamanıdır. O yüzden onunla en çok aradığı da kalıcılıktır. Kalıcılık, verdiğiniz zamanı, daha kârlı birşeyle değiştirdiğiniz hissi uyandırır. Zamanınızı vererek kazandığınız parayla nihayet ev aldığınızda hep sizinle kalacağını düşlediğiniz birşey almış olursunuz. Verdiğiniz zamandan daha fazlasını almış gibi hissedersiniz. (Eğer evden memnunsanız tabii.) Fakat aynı parayla kısa sürede sizi bırakacağını düşündüğünüz bir yatırım yapsanız, mesela günlük bir geziye harcasanız, bu size kötü hissettirir. Zira verilen zamanla kazanılan zaman arasında uyumsuzluk vardır. Kazanılan verilenden az kalmıştır. Sanatçılar bu nedenle hep kalıcılık düşlerler. Eserlerini kalıcılığı hedefleyerek üretirler. Aldıkları verdiklerinden daha fazlaysa gözlerine görünmez. Lakin ahirzamanın bir seciyesi, hadisle de haber verilmiştir, zaman hızlanmaktadır. Zamanın hızlanması faniliğin de hızlanmasıdır. Ve, evet, Bayülgen'in nesline kıyasla artık ekrana yapılan üretim 'daha günübirlik olarak' düşünülmektedir.
Fakat, dikkat edelim, Bayülgen'in yaptığı üretim de evvelindekilere 'çöp' gelmiştir. Kınanmıştır. Eleştirilmiştir. Sekülerizm, her yine nesilde, bir önceki nesle göre daha 'fani/boş' şeyler üretmektedir.
Bediüzzaman Hazretleri tam bu makamda diyor:
"Şu dünyada zamanın fenâ ve zevâl-i eşyadaki tesiratı gayet muhteliftir. Ve mevcudat ise, mütedahil daireler gibi birbiri içinde iken, hükümleri zeval noktasında ayrı ayrı oluyor. Nasıl ki saatin saniyelerini sayan dairesi, dakikayı ve saati ve günleri sayan daireleri zâhiren birbirine benzer, fakat sür'atte birbirine muhaliftir. Öyle de, insandaki cisim, nefis, kalb, ruh daireleri öyle mütefavittir.
Meselâ, cismin bekàsı, hayatı, vücudu, bulunduğu bir gün, belki bir saat olduğu ve mazi ve müstakbeli mâdum ve meyyit bulunduğu halde, kalbin hazır günden çok gün evvel, çok gün sonraki zamana kadar daire-i vücudu ve hayatı geniştir. Ruhun hazır günden seneler evvel ve seneler sonraki bir daire-i azîme, daire-i hayatına ve vücuduna dahildir. İşte bu istidada binaen, hayat-ı kalbî ve ruhîye medar olan marifet-i İlâhiye ve muhabbet-i Rabbâniye ve ubudiyet-i Sübhâniye ve marziyât-ı Rahmâniye cihetiyle, bu dünyadaki fâni ömür, bâki bir ömrü tazammun eder ve ebedî ve bâki bir ömrü intaç eder ve bâki ve lâyemut bir ömür hükmüne geçer.
Evet, Bâkî-i Hakikînin muhabbet, marifet, rızası yolunda bir saniye, bir senedir. Eğer Onun yolunda olmazsa, bir sene bir saniyedir. Belki Onun yolunda bir saniye lâyemuttur, çok senelerdir. Ve dünya cihetinde ehl-i gafletin yüz senesi bir saniye hükmüne geçer."
Demek, Bayülgen'in sözde Influencer'ları eleştirmeye ne kadar hakkı varsa, bizim de Bayülgen'leri eleştirmeye o kadar hakkımız var. Çünkü bir müslümanın dünyasında kalıcılık 'Allah için olma' halidir. Önce niyette, sonra amelde... İhlas budur. Allah'ın rıza dairesinde işlenmemiş işin kalıcılığı yoktur. Zira sonsuzu hedeflememiştir. Sonsuzluk Sahibi için eylenmemiştir. Hedefliği fena dairesinde bir başkalıktır.
Sözgelimi: Atını satıp araba almaktır. Arabasını satıp ev almaktır. Böylesi nicel değişikliklerin asla fenadan kurtuluş anlamına gelmediğini kıyameti tasvir eden ayetler ifade eder: "Güneş dürüldüğü zaman, yıldızlar kararıp döküldüğü zaman, dağlar yürütüldüğü zaman..." Subhanallah. Bütün bunlar olduğunda, Bayülgen'in çöp gördüklerinden geriye zaten birşey kalmayacaktır da, çöp görmediklerinden geriye ne kalacaktır? Yani, nokta-i nazar ahiret olduğunda, Bayülgen'in salt bu dünyaya harcadığı sunî emekler de çerçöptür. Sanat diye övündüğü şeyler de çerçöptür. Ademe adanmış hiçbir amelin âdeme kalıcılıkta faydası olmaz. İster yüz, ister beşyüz, ister bin yıllarca dayansın. Sonunda Allah için olmayan herşey çöp olacaktır. "O gün yeryüzü ve dağlar sarsılır; dağlar eriyip akan bir kum yığını oluverir..."
Yanlış anlaşılmasın. Çöpün çöpü eleştirmesinden şikayetçi değiliz. Fakat çöpten çöpe geçmekten hayır ummuyoruz. Influencer'ların tek faydası, mimsiz medeniyetin, yani hakikatte deniyetin, dünyevî ilgi/kalıcılık üzerine kurdukları sanatın ne kadar boş olduğunu göstermeleridir. Ve oradan kendilerine bir kemal biçenleri bitirmeleridir. İşte katlanamadıkları meyveleri büyüdü-büyüyor. Hakiki bekanın asıl talipleriyse, hiç değişmediler, hâlâ ebediyet yurdu cennete çağırıyorlar. Müşterileri az. Sesleri kısık. Yüzleri solgun. Olsun. Belli ki birgün çöpler de kendilerine katlanamayacaklar. O zaman illa artacaktır.
18 Eylül 2026 Cuma
Sivrisinekler nasıl miracın delili olur?
"Allah, sivrisinekle yahut ondan daha küçüğüyle, misal vermekten çekinmez."
(Bakara sûresi, 26)
Hepimizin tecrübe ettiği birşey. Sorti atıp canımızı sıkan sivrisineği yakalamanın güçlüğü. Tam köşeye sıkıştırdığınızı sandığınız anlarda bile kaçmanın bir yolunu bulur keratalar. Bediüzzaman Hazretleri bu husustaki hayretini şöyle ifade ediyor:
"Evet, Fâtır-ı Hakîm, Kitab-ı Mübînin düsturlarını gayet güzel bir surette ve muhtasar bir tarzda ve has bir lezzette ve mahsus bir ihtiyaçla icmâl edip derc eder. Herşey, öyle has bir lezzet ve mahsus bir ihtiyaçla amel etse, o Kitab-ı Mübînin düsturlarını bilmeyerek imtisal eder. Meselâ, hortumlu sivrisinek, dünyaya geldiği dakikada hanesinden çıkar, durmayarak insanın yüzüne hücum eder, uzun asâsıyla vurur, âb-ı hayat fışkırtır, içer. Hücumdan kaçmakta erkân-ı harp gibi maharet gösterir. Acaba bu küçük, tecrübesiz, yeni dünyaya gelen mahlûka bu san'atı ve bu fenn-i harbi ve su çıkarmak san'atını kim öğretmiş? Ve nerede öğrenmiş? Ben, yani bu biçare Said, itiraf ediyorum ki, eğer ben o hortumlu sineğin yerinde olsaydım, bu san'atı, bu kerrüfer harbini ve su çıkarmak hizmetini, çok uzun dersler ve çok müteaddit tecrübelerle ancak öğrenebilirdim."
Günümüz savaşlarının merkezine yerleşen İHA'ların, SİHA'ların, dıronların vs. ne çok muhtaç olduğu bir yetenektir şu: "Hava savunma sistemlerinin atışlarından kolayca kurtulabilmek!" Tam sizi avladıklarını sandıkları anlarda, heyhat, hiçbirşey olmamış gibi göreve devam etmek. Âdemoğlunun binlerce yıllık tecrübesinin yekünü olan bilim dahi henüz böylesini yapamadı. (İleride muvaffak olup-olamayacağını da Allah bilir.) Eh, evet, dünyadaki canlıların en zekisi olmakla övünen bizlerin birçok teknolojide hayvanlardan geride kaldığımızı kabul etmemiz gerekiyor. Mübareklerde böyle teknolojileri geliştirebilecek, hem de tutup kendi bedenlerinde yerleştirebilecek, bir zekavet de görünmüyor. (Bu bir çeşit tekno-genetiktir.) Çok şükür seküler değiliz. Yükümüzü 'evrim' gibi mevhum bir 'tasarımcıya' atmadan da yolumuzu bulabiliriz. Fâtır Teala'nın nihayetsiz ilmi, iradesi, kudreti bunlardan yoksun canlılarda görünen mucizeleri açıklamaya yeter. Ressamı illa resmin içinde aramaya lüzum yok yani. Bu metodolojik bir hatadır. Ressam resminin içinde olamaz. Ressam olabilmenin ilk şartı resim cinsinden olmamaktır.
Ed Yong, Muazzam Dünya isimli eserinde, sineklerin bu manevra başarısını şöyle açıklıyor:
"Sinek görüşünü daha hızlı günceller. Kırpışan bir ışığa baktığımızı düşünün. Kırpışma hızlandıkça, bir noktadan sonra, parlama anları birleşip sabit bir ışık gibi görünür. Buna 'kritik titreşim kaynaşma frekansı (CFF)' denir. Bu değer, beynin, görsel enformasyonu ne kadar çabuk işleyebildiğinin bir ölçüsüdür. Bunu, bir hayvanın kafasında oynayan filmin resim karesi hızı, statik görüntülerin birleşerek sürekli bir devinim yanılsaması yarattığı nokta, olarak düşünün. İnsanlarda, iyi bir ışıkta, CFF saniyede 60 kare (ya da 60 hertz) civarındadır. Sineklerin çoğunda bu değer 350'ye kadar çıkar. Katil sineklerde muhtemelen daha da yüksektir. İnsanların izlediği bir film katil sineğe bir slayt gösterisi gibi gelir. En hızlı hareketlerimiz bile ona yavaştır. Kendisini öldürme niyetiyle kalkan elden kolayca kaçar. Boks katil sineğe tai-chi gibidir."
Metnin devamında mevzu daha ilginç bir noktaya akıyor:
"Bu görme hızlarının herbirinde zaman akışının farklı algılanıyor olması mümkün. Deri sırtlı deniz kaplumbağasının gözüne, dünya, 'zaman aralıklı çekimde hareket ediyormuş' ve insanlar 'bir sineğin çılgın temposuyla koşturuyormuş gibi' gelebilir. Bir sineğin gözündense dünya 'yavaş çekimde hareket ediyormuş gibi' görünebilir. Diğer sineklerin algılanmayacak kadar hızlı hareketleri 'algılanabilir aheste hareketlere' dönüşürken, yavaş hayvanlar 'hiç hareket etmiyormuş gibi' gözükebilir. 'Herkes katil sinekleri nasıl yakaladığımızı soruyor' diyor Gonzalez-Bellido. 'Elinizde küçük bir şişeyle yavaşça ilerleyin. Yeterince yavaş hareket ederseniz arkaplanın bir parçası haline gelirsiniz.'"
Yani zaman sizin 'farkındalığınızın şiddetinden' de etkileniyor. Çok hızlı farkediyorsanız dünya yavaşlıyor. Yavaş farkediyorsanız dünya hızlanıyor. Ömrünün kısalığa üzüldüğümüz çoğu canlının, belki de, bu 'farkındalık farklılığı' üzerinden, yaşadıkları zaman diliminin genişliği bizden de uzun. Sadece birkaç ay yaşayan bir sineğin o ömürde farkettiği detayların sayısı, Allahu a'lem, altmış-yetmiş yıl yaşayan insanınkine yaklaşabilir. Yani 'bizim zamanımıza göre' belirttiğimiz yargılar da adalet içermiyor. Halık-ı Zülkemal olan Rabbimizin, bize zâhiren adaletsizlikmiş gibi görünen yaratışlarını, bu ferasetle de bir tefekkür etmeliyiz. Algımızın ölçüsü, "Bir kilo demir mi, yoksa bir kilo pamuk mu daha ağır?" sorusundaki gibi, yanıltıcı olabilir.
Buradan da yolumuz Bediüzzaman Hazretlerinin, mirac mucizesini anlayabilmemiz için verdiği o misale çıkar:
"(...) Hem on dakika yatsan, bazı olur ki, bir sene kadar hâlâta maruz olursun. Hattâ bir dakikada insan gördüğü rüyayı, onun içinde işittiği sözleri, söylediği kelimâtı toplansa, uyanık âleminde bir gün, belki daha fazla zaman lâzımdır. Demek oluyor ki, bir zaman-ı vahid, iki şahsa nisbeten, birisine bir gün, birisine de bir sene hükmüne geçer. Şu mânâya bir temsil ile bak ki:
İnsanın hareketinden, güllenin hareketinden, savttan, ziyadan, elektrikten, ruhtan, hayalden tezahür eden sür'at-i harekâtta bir mikyas olmak için şöyle bir saat farz ediyoruz ki: O saatte on iğne var. Birisi saatleri gösterir. Biri de, ondan altmış defa daha geniş bir dairede dakikayı sayar. Birisi altmış defa daha geniş bir daire içinde saniyeleri, diğeri yine altmış defa daha geniş bir dairede sâliseleri, ve hâkezâ râbiaları, hâmiseleri, sâdise, sâbia, sâmine, tâsia, tâ âşireleri sayacak gayet muntazam, azîm bir dairede birer ibre farz ediyoruz. Faraza, saati sayan ibrenin dairesi küçük saatimiz kadar olsa, herhalde âşireleri sayan ibrenin dairesi arzın medar-ı senevîsi kadar, belki daha fazla olmak lâzım gelir.
Şimdi iki şahıs farz ediyoruz. Biri, saati sayan ibreye binmiş gibi, o ibrenin harekâtına göre temâşâ ediyor. Diğeri, âşireleri sayan ibreye binmiş. Bu iki şahsın bir zaman-ı vahidde müşahede ettikleri eşya, saatimizle arzın medar-ı senevîsi nisbeti gibi, meşhudatça pek çok farkları vardır. İşte zaman, çünkü harekâtın bir rengi, bir levni, yahut bir şeridi hükmünde olduğundan, harekâtta câri olan bir hüküm, zamanda dahi câridir.
İşte, bir saatte meşhudatımız, bir saatin saati sayan ibresine binen zîşuur şahsın meşhudatı kadar olduğu ve hakikat-i ömrü de o kadar olduğu halde; âşire ibresine binen şahıs gibi, aynı zamanda, o muayyen saatte, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, burak-ı tevfik-i İlâhîye biner, berk gibi bütün daire-i mümkinatı kat' edip, acaib-i mülk ve melekûtu görüp, daire-i vücub noktasına çıkıp, sohbete müşerref olup, rüyet-i cemâl-i İlâhîye mazhar olarak, fermanı alıp vazifesine dönebilir ve dönmüş ve öyledir."
O halde burağı da artık 'mübarek binicisini farklı zaman dilimine geçirebilen bir canlı' olarak düşüneceğiz. Neden düşünemeyelim? Bugünün bilimi, bilimkurgusu, hatta salt hayalgücü neleri neleri düşünmektedir. Sinema dünyası neleri neleri takipçilerine tahayyül ettirmektedir. Maddeciler için bile şunca genişlemiş 'imkânât/olabilirlikler dairesine' yalnız o Zât-ı Nuranî'nin miracı mı sığmamaktadır? Peh! Sığdıramayan ya ahmaktır yahut da hasımdır. İkisinden de mü'minane teberri ederiz. Aleyhissalatuvesselam Efendimizin miracı elbette haktır. Hem ruhuyla hem bedeniyle haktır. O miracı hafsalasına sığdıramayanın ya aklı dardır yahut hayali kısadır. Onların kusurlu hendeselerine bakılarak doğru inkâr edilmez, vesselam.
15 Eylül 2026 Salı
Nefis bu kadar kötüyse Allah onu niye yarattı?
"Işık sadece elektromanyetik radyasyondur. Ses sadece basınç dalgalarıdır. Kokular sadece küçük moleküllerdir. Bırakın bunları elektriksel sinyallere çevirmeyi ya da sinyallerden gün doğumunun muhteşem görüntüsünü, bir canlının sesini veya taze ekmek kokusunu türetmeyi, bu uyaranlardan herhangi birini saptayabilmemiz bile mucizedir. Duyular, dünyanın sürüp giden kaosunu (Ahmed'in notu: Bizce o 'kaos' değil 'düzen'dir.) kavrayışa ve deneyime, yani tepki verebileceğimiz ve ona göre hareket edebileceğimiz şeylere dönüştürür. Duyular biyolojinin fiziği ehlileştirmesini sağlar. (Ahmed'in notu: Bizce o 'ehlileştirmek' değil 'anlamak'tır.) Uyaranları enformasyona çevirir. Raslantısallıktan (Ahmed'in notu: Bizce o 'raslantısallık' değil 'tevafuk'tur.) bağlantı, çeşitlilikten anlam çıkarır. Hayvanların bulundukları ortamla bağlantı kurmasını sağlar. Dahası jestler, mimikler, davranışlar, sesler ve akımlarla hayvanları birbirine bağlar..."
Evet. Duyularımız gerçekten çok kıymetli şeylerdir. Ve bilmenin bizdeki/bedendeki başlangıcıdırlar. Onlar varolmadan dışımızdaki bilgi içimize taşınamaz. Bu sadedde Bediüzzaman Hazretleri de Mesnevî-i Nuriye'sinde şunları söyler:
"İ'lem eyyühe'l-aziz! Cenâb-ı Hakkın insana verdiği nimetler, ister âfâkî olsun, ister enfüsî olsun, bazı şerait altında insana gelip vusul buluyor. Meselâ, ziya, hava, gıda, savt ve sadâ gibi nimetlerden insanın istifade edebilmesi, ancak göz, kulak, ağız, burun gibi vesaitin açılmasıyla olur. Bu vesait, Allah'ın halk ve icadıyla olur. İnsanın eli, kesb ve ihtiyarında yalnız o vesaiti açmaktır. Binaenaleyh, o nimetleri yolda bulmuş gibi sahipsiz, hesapsız olduğunu zannetmesin. Ancak Mün'im-i Hakikînin kastıyla gelir, insan da ihtiyariyle alır. Sonra ihtiyaca göre in'am edenin iradesiyle bedeninde intişar eder."
Bu ilişkiyi anahtar-kilit ilişkisine benzetebiliriz. Dışımızda varolan 'bilgi' veya Ed Yong'un tabiriyle 'uyaranlar' ancak birer anahtar mesabesindedirler. Karşılarında kendilerine uygun birer kilit olmadığında kıymetleri yoktur. Yani, anahtarlar, beraber düşünülüp tasarlandıkları kilitle beraber çalışırlar. Anahtara göre yapılmamış kilit, kilide göre yapılmamış anahtar, ikisi de sonuç aldırmazlar. Bu nedenle 'ustalarının bir olması' kaçınılmaz bir gerekliliktir. 'A' firmasından herhangi bir anahtar alıp 'B' firmasından herhangi bir kilitle beraber istimal edemezsiniz. Detayları, dişleri, kırtişleri vs. uymayacağından birbirlerine 'yokmuş muamelesi' yaparlar. Tepki vermezler. Etki etmezler. İşte duyularımızla uyaranların ilişkisi de bu şekildedir. 'Uyaranlar' ile 'uyarılanlar' arasında uyum olmazsa dışımızdaki bilgi içimize taşınamaz. Hatta, bırakın taşınmayı, varlıklarından haberdar dahi olmayız. Tıpkı dağların güzel bir manzaradan haberdar olamayışı gibi...
"Evet, nimet içinde in'âm görünür, Rahmân'ın iltifatı hissedilir..." derken Üstad Hazretlerinin kastettiği de budur. Hiçbir nimet tek başına nimet olmaz. Sende o nimetin takdir edilmiş olmasıyla nimet olur. Kulaklarının o latif sesleri duyabilecek yeteneği yoksa, gözlerinin o cemil manzaraları sarabilecek kabiliyeti noksansa, ağzının tadı balın lezzetini bile algılamayacak duyarsızlıktaysa, nimetlerden hiçbiri nimet değildir artık senin için. Yani, nimet, şeylerin sadece varolması değildir. Nimet, kainatta varolan şeylerin, sendeki fayda karşılığı düşünülerek yaratılmasıdır. İkiniz arasındaki uyumdur. İhtiyaç ilişkisidir. Anlamdır. Ve ona ait ilmin sana uzanacak yollarla birlikte yaratılışa sokulmasıdır.
Bir yılan karanlıkta avının ısısını görür. Sen göremezsin. Bir sivrisinek kanını emeceklerinin karbondioksit salınımını hisseder. Sen hissedemezsin. Bir fok takip ettiği balığın suda bıraktığı izi bile hisseder. Sen hissedemezsin. Çünkü bu tür 'nimetler' senin için 'nimet' takdir edilmemiştir. Bunlar o hayvanlara münhasır buyrulmuş nimetler gibidir. O yüzden böyle hâdiselere dair bilgin ancak Ed Yong gibi bir yazarın kitabında onlardan bahsetmesiyle olur. Hiçbir yarasanın çığlığı kulağına gelmez. O çığlığı duyabilecek kulak sende yaratılmamıştır. Nitekim, meleklerin, Allah'ın zikredildiği yerlerde pervaneler gibi toplanmalarının sırrı da ancak 'onların aldığı lezzeti farkedebilmekle' anlaşılacaktır.
İşte, tam da bu eşikte, nefsin de bir değeri/ederi var. Bir mutasavvıfın eserinde okumuştum. Şöyle diyordu: "Ruh yaratılıp bedene konulacağı zaman bedene girmek istemedi. Kendi bekasıyla onun faniyatı arasında ünsiyet görmedi. Cenab-ı Hak ruhu bedene nefisten âşık etti." Ne demek bu? Belki şu demek: Nefis aslında, tıpkı duyular gibi, bir jeneratör fonksiyonu görür. Jeneratörler ne işe yarar? Bir enerji türünü başka bir enerji türüne çevirirler. İstersen gel buna da 'bilgi/ilim' diyelim. Mesela: Barajlarda suyun kinetik enerjisi elektrik enerjisine dönüştürülür. Esnafların da kullanabildiği daha küçüklerinde mazottan elektrik elde edilir. Duyular da dışımızdaki fizikî bilgiyi biyolojik bir şekle dönüştürürler. Nefisse, bu biyolojik bilginin, ruhun dahi tadından anlayabileceği 'lezzet bilgisine' dönüştürülmesinden sorumludur.
Evet. Nefis bir lezzet jeneratörüdür. Bir meyveyi ısırdığında içindeki kimyasalların bilgisi gitmez ruhunun hoşuna. Ruhunun hoşuna giden nefsin ona ilettiği bilgidir. "Bu meyve lezzetlidir." Yoksa kimyasalların formülünü çözümlemezsin. Yahut, dağ başında bir pınardan su içerken aldığın lezzet, 'iki hidrojen-bir oksijen' bilgisinden gelmez. 'İki hidrojen-bir oksijen' fizikselliğinin biyolojinin varlıksallığına, asıl tabirle vücudîliğine, yaptığı katkıyı nefsin sana lezzet şeklinde haber verir. Çünkü sen ancak lezzetten anlarsın. Formülden anlamazsın. Estağfirullah. Hakaret sayma bu sözümü. Yanlış anlama. Ruhun anladığı dil lezzettir yani. Onu demek istiyorum. O yüzden yine mürşidim bir yerde şöyle demiştir: "Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en sâfi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir."
Nefsin de, tıpkı duyular gibi, varlığının bir hikmeti var. Bilginin fizik âlemden biyolojik âleme taşınmasında duyuların gördüğü fonksiyona benzer bir fonksiyonu metafizik âlemde görüyor. Fizik âlemin bilgisini ruhanî âleme taşıyor. Onun diline çeviriyor. Ancak burada, tıpkı duyular gibi, seçici davranamıyor. 'Bilgi obezliği' yaşamamak için bir süzgece ihtiyaç var. Bu işi normalde irade yapar. Lakin nefis bazen iradeyi bastıracak kadar güçleniyor. Hele ahirzamanda nefsin ele-avuca sığmazlığı daha fazla. Neden? Zira nefsin gücü 'lezzet sayısını bildikçe' artar. Ona ne kadar lezzetli şey öğretirseniz o kadar isteme gücüne sahip olur. Bilmediği şeyi de isteyemez. Sözgelimi: Hayatında hiç dondurma görmemiş-yememiş bir çocuğun nefsi dondurmaya susamaz. Ancak bir kere tatmaya görsün. Eyvah. Ondan sonra nefis bu açlığı da öğrenir. İster ha ister. Ahirzamandaysa, özellikle reklam-medya sektörüyle, bu bilgi türü bangır bangır yayılıyor. Geçmişte, padişahı dahi kendi ağası gibi kendi pilavını kendi pişirir hayal eden köylü, bugün, sefahet âlemlerindeki israfları, tebzirleri, rezillikleri duyuyor, izliyor, biliyor. Kısacası: Nefse bilmemesi gereken çok şey öğretiliyor bu zamanda. O da kendisine öğretilen herşeyi, iyi-kötü demeden, istiyor.
Bu marazın tedavisi nedir peki? Eskiler nefislerinin bendini kıra kıra, yani ona istediklerini vermeye vermeye, bir tedavi şekli uygulamışlar. Bugün biz bu kuvvette değiliz. Ancak aklımıza kötüyü istemenin yanlışlığını anlatmaya çalışabiliriz. Bence Risale-i Nur'un meslek ittihaz ettiği esaslardan birisi de budur. Kötülüğü akla anlatabilmek gerekir. Akıl kötülüğü anlarsa, gün gelip nefsi de ikna edebilir, inşaallah.
10 Eylül 2026 Perşembe
Fatih Altaylı Ata Demirer'in tevafukunu neden raslantıya çevirdi?
Istılahlar, yeni tabirle kavramlar, neden önemli? Çünkü ıstılahlar size meseleleri neresinden/nasıl kavrayacağınızı öğretiyorlar. Evet. Tefekkürünüzün alfabesi onlarla şekilleniyor. Ben ıstılahları biraz da notalara benzetiyorum. Hangi notaları biliyorsanız, kalbinize gelen ilhamı, o notaların sûretiyle bestelemeye başlıyorsunuz. Yahut ilhamların gönlünüze/fikrinize semadan akan reşhalar olduğunu düşünelim. O zemzemi tutup, zaptedip, içebilmeniz için kablara ihtiyacınız var.
İşte zihninizin kapları kavramlarınızdır. En temel tanımlarınız anlamlarınızdır. Düşünce pratiklerinizdir. Onlarla bilgiyi kavrarsınız. Kabınızın şekline göre akanlar da bir şekil alır. Ne kadar kabınız varsa o kadar çok şekilde su tutarsınız. O kadar lezzette suyu muhafaza edersiniz. Kabınız azsa suyunuz da az olur. Bir de şekil sayısının elverdiği düşünme biçimleri var. Sözgelimi: Zihin dünyanızı hâzâ batılı kavramlarla kurmuşsanız, kendi ıstılahlarınızla inşa etmemişseniz, yazık, o zaman meseleleriniz sizin olsa bile sizde aldığı sûret sizce olmayacaktır. Çünkü kabın rengi/şekli ona başka sûret verecektir. Şol sebebten ıstılahlar pek önemlidir. Yani müslümanca ıstılahlara sahiplik önemlidir. Istılahına sahip olmayanın tefekkürü de müslümanca olmaz. O, kendisini ne denli bu yolun yolcusu sayarsa saysın, değildir.
Bediüzzaman Hazretlerinin Risale-i Nur külliyatı boyunca bizde en çok yaptığı işlerden birisi 'ıstılahların inşası'dır. Evet. Elhamdülillah. Neredeyse bütün bir Risale-i Nur külliyatı 'ıstılahların yeniden inşası' yolculuğudur. Müslümanca tefekkürün altyapı çalışmasıdır. Nasıl? Mesela: 'Tesadüf' kelimesi yerine yerleşmiş 'tevafuk' kavramı nurcuların bir alamet-i fârikası gibidir. Bunu alelâde bir değişiklik sanmayın sakın. Hayır. Asla. İnsanı bambaşka kılan birşey vardır bu değişimde. Yaşanılan dünyanın nasıl algılandığının, nasıl okunduğunun, nasıl anlamlandırıldığının değişimi vardır bu becayişte. 'Tesadüf' bambaşka bir kavramdır. 'Tevafuk' bambaşka bir kavramdır. Biri kördür. Öteki görür. Birisi gelişigüzelliği, sahipsizliği ve ilgili birçok mana âlemini arkasında sürüklerken; öteki; takdir edilmişliği, belirlenmişliği ve ilgili bütün bir cenneti saklar bağrında. Hatta diyebiliriz ki: 'Tesadüf' ve 'tevafuk' kelimeleri arasında 'iman' nüansı vardır. Tevafuk tesadüfe kıyasla mü'min bir kelimedir. Söylenildiğinde sahibinin imanını izhar eder. İşte biraz da o yüzden, Ata Demirer'i konuk aldığında, Fatih Altaylı, onun 'tevafuk' kelimesi kullanımını 'raslantı' şeklinde düzeltmeyi tercih etmişti. (https://www.youtube.com/clip/UgkxMyeyt7PmwST8YsyYQyjTJBYcR4CGtmsE) Yani ıstılahlarımızın nice önemli şeyler olduklarını dostumuz da bilir hasmımız da...
Risale-i Nur'da altı sıklıkla çizildiği için nurcuların kafalarında/kalplerinde sıkıca yerleşmiş böylesi kavramlardan iki tanesinin de 'vahidiyet' ile 'ehadiyet' olduğunu düşünüyorum. Vahidiyet, yani, Allah'ın Rabbü'l-Âlemîn oluşu. Ehadiyet, yani, Allah'ın 'Benim Rabbim' oluşu. Yahut da şöyle diyebiliriz: Vahîd 'Herşeyin Rabbi'dir. Ehad 'Herbirşeyin Rabbi'dir. Özlerinde 'birlik' manası bulunan bu kelimeler, Risale-i Nur evreninde, uluhiyetin iki farklı okunma şeklini bize öğretirler. Bu tıpkı, güneşin yansımasını devasa bir okyanus yüzeyinde görmekle, o okyanusun herbir katresinde özetlenmiş şekilde bulmak gibidir. Evet. Aynen. Öyle yüksekten manzarayı kuşatabilecek gözünüz olsa görürsünüz, güneş, okyanus yüzeylerinde de devasa bir yansıma yapar. Kendi sûretini orada da gösterir. Fotoğrafını çekersiniz. Fakat, o kadar vüs'atli bir kuşatma imkanına sahip değilseniz, üzülmeyin sakın, daldan süzülen damlacıkta dahi güneşin gül yüzünü gülümser bulursunuz. Cemalini seyredersiniz. Cenab-ı Hak da bütün esmaü'l-hüsnasıyla herşeyin Rabbi olduğu gibi, yine bütün esmasıyla herbirşeyin de Rabbi'dir. Bütüne tasarrufu parçaları, hatta en küçük zerrelere kadar, ilgisinden uzakta kılmadığı gibi; zerrelere ilgisi de bütündeki tasarrufunu, hatta en büyük galaksilere kadar, görmezden getirmez. Hak Teala, herşeyi nasıl yaratıştaysa, herbirşeyi de aynı şekilde yaratıştadır. Herşey nasıl dikkatindeyse herbirşey de öyle dikkatindedir. Âlemleri bildiği gibi hatırat-ı kalbi de bilir. Duaları işitir. Sesleri duyar. Cümle şuunatı, sıfatları ve esmasıyla oldurur da oldurur.
Ben 'uluhiyet' ile 'rububiyet' kavramları arasında da 'vahidiyet' ve 'ehadiyet' veya 'celal' ile 'cemal' eksenli bir nüans bulunduğunu düşünüyorum şimdilerde. Allahu a'lem. Yani, uluhiyet, Cenab-ı Hakkın tasarrufunun en geniş/yüksek dairelerdeki tecellisinden haber veriyor. Rububiyet ise daha küçük alanlarda o uluhiyetin görünüşlerini saklıyor. Beşer aklımla uluhiyetin tasarruflarını kuşatabilmekte zorlanıyorum. Uzaktan uzağa manasına bakıyorum. Ancak rububiyet dendiğinde tecrübe alanıma giren şeyler konuşulur oluyor. Cenab-ı Mevla beni terbiye ediyor. Biliyorum. Yarattığı maksada hizmet edebilmem için varoluşumu tamamlıyor. Görüyorum. Vücudda kalış sürecim boyunca ihtiyaçlarımı karşılıyor. Tadıyorum. Beni maksûduma doğru götürüyor. Farkındayım. Bu süreç benim yaşadığım bir süreç. Uzağımda değil. Dokunulmaz değil. Kuşatılamaz değil. Uluhiyetin daha ehadî bir dairede deneyimlenmesi gibi. Yani sahadaki tecrübesi. 'Benim Rabbim' seviyesinde bir okunuşu. Fakat, Cenab-ı Hakkın uluhiyetini bütünüyle kavramaya çalışsam, heyhat ki heyhat, galaksileri tesbih tanesi gibi çeviren kudreti, iradesi, ilmi vs. karşısında elbette acze düşerdim. Hülasa: Demem o ki: Ben Cenab-ı Hakkın uluhiyetini ancak rububiyet sûretinde tecrübe edebiliyorum. O zaman ancak benim algı, bilgi, düşünüş, hissediş alanıma giriyor. Zaten ehadiyet dairesi 'kolay okuyuşlar dairesi' gibidir. Mürşidim de bu makamda der:
"İ'lem eyyühe'l-aziz! İsm-i Celâl, alelekser nevilerde, külliyatta tecellî eder. İsm-i Cemâl ise, mevcudatın cüz'iyatına tecellî eder. Bu itibarla, nevilerdeki cûd-u mutlak, celâlin tecellîsidir. Cüz'iyatın nakışları, eşhasın güzellikleri cemâlin tecellîyatındandır. Ve keza, celâl, vahidiyetin tecellîsinden, cemâl dahi ehadiyetin tecellîsinden zahir olur. Bazan da cemâl, celâlden tecellî eder. Evet, cemâlin gözünde celâl ne kadar cemîldir; celâlin gözünde dahi cemâl o kadar celîldir."
Şununla da bitireyim: Allah Teala ve Tekaddes Hazretleri bizi neden bir anne ve babadan halkediyor? Neden bazı bakteriler gibi eşeysiz üreme ile varlık sahnesine çıkarmıyor? (Tıpkı İsa aleyhisselama yaptığı gibi.) Bunun da, tıpkı ıstılahlar gibi, Alîm-i Hakîm, Mürşid-i Hakiki, Mevla Teala'nın bir eğitimi olduğunu kanaatindeyim. Nasıl? Yani, bir mürşid bize tefekkürümüzde gerekli kavramları eserleriyle öğrettiği gibi, Mürşid-i Hakiki olan Allah Teala da hayatımız için gerekli olan manaları bize tecrübelerle öğretiyor. Babanın aileyle/evladıyla ilişkisi bir okuma şekli verdiği gibi, annenin ailesiyle/evladıyla ilişkisi başka bir okuma şekli veriyor. Yetiştiriyor. Mesela: Arapçada evhanımları için 'rabbü'l-beyt' tabirinin de kullanıldığını okumuştum bir yerde. Zaten 'mürebbiye' de çocukları terbiye eden hanımlara verilen bir isimdir. Acaba şöyle birşey tefekkür edilse, Allahu a'lem kaydını unutmadan, çok mu hata edilmiş olur: Belki de çocuğun babası üzerinden okuduğu idare şekli onun 'uluhiyeti' kavraması için bir basamaktır. Belki de de çocuğun annesi üzerinden okuduğu idare şekli 'rububiyeti' kavraması için eşiktir. Yani her ikisi de aslında bir uyanıştır.
Hak Teala, bizi, daha doğumumuzdan itibaren böylesi iki farklı tarz idarecinin yönetimine vererek, kendisinin tasarrufunu, tecellisini, isimlerini, sıfatlarını farklı yönlerinden kavrayabilmeyi öğretmektedir. Nasıl ki, baba bir açıdan 'celal' dersidir, anne de bir nevi 'cemal' öğretisidir. Ve yine, baba, bir açıdan idarede 'uluhiyetin külliyetini kavrama' pespektifidir, anneyse 'detaylara inen terbiyenin rububiyeti okutması'dır. Allahu a'lem. Elbette burada sadece 'zihin egzersizi' yapıyorum. Beğenmezseniz yazının son kısmını 'Ahmed ne saçmalamış yahu!' deyip sallayabilirsiniz.
7 Eylül 2026 Pazartesi
Haydi, Mehmet Görmez de, nurcular neden görmez?
Nasihatimin mihengini hemen aşikâr edeyim. Biz nurcuların şöyle bir zaafı var: Âlim olsun, aydın olsun, siyasi olsun, her kimle ilişki kursak, önce 'kendiliğimiz üzerinden' ilişki kuruyoruz. Yani, o kişinin Bediüzzaman'a, Risale-i Nur'a veya nurculara karşı tavrını merkeze alıyoruz. Şayet burada müsbet bir kanaat edinmişsek kolay kolay hüsnüzannımızı kırdırmıyoruz. Hatta, kırmanın artık hak olduğu, vacib olduğu yerlerde bile korumacı bir tavır takınıyoruz. Bu da bizi sair ehl-i sünnet ve'l-cemaat gruplardan koparıyor. Kendilerinin müstakim refleks gösterdikleri, tepki verdikleri, eleştiri yaptıkları yerlerde bizi karşı tarafta gördüklerinde güceniyorlar. Bazı bazı da "Düşmanımın dostu düşmanımdır!" tarzı bir yaklaşımla düşmanlaştırıyorlar. Araya soğukluk giriyor. Ve fayhatları giderek büyüyor. Burada kusurun birazı onlardaysa gerisi bizde. Çünkü biz de merkeziyetimizde haksızız.
Unutmayalım: Bediüzzaman Hazretleri bir ehl-i sünnet ve'l-cemaat âlimi idi. Mensubu bulunduğu ekole dair bütün atıfları da bu yollu idi. Onun Şafiî/Eş'arî bir mürşid olduğunu bilmeyen kaldı mı? Yoktur zannederim. Demektir ki, nurculuk da, aslında sünni dağ silsilesinin bir parçasıdır. Müstakil bir ada değildir. Bir coğrafyanın devamıdır. Etraftaki bid'î çöllerle bir ilişkisi yoktur. Öyleyse biz bu nurculuğu, öncelikle muazzez İslam için, sonralıkla da ehl-i sünnet ve'l-cemaat için yapıyoruz. "Sa'yimizin semeresi o deftere yazılıyordur!" diye diliyoruz. Elhamdülillah. Öyleyse, maşaallah, bir buz parçası olan enaniyetimizi nurculuk havuza atıp erittiğimiz gibi, nurculuk havuzunu da sevad-ı âzâm içinde eritebilmeliyiz. Çünkü yine kendisi Hakikat Çekirdekleri'nde diyor:
"Sevâd-ı âzama ittibâ edilmeli. Ekseriyete ve sevâd-ı âzama dayandığı zaman, lâkayt Emevîlik, en nihayet Ehl-i Sünnet cemaatine girdi. Adetçe ekalliyette kalan salâbetli Alevîlik, en nihayet az bir kısmı Râfızîliğe dayandı."
Bu ümmetin istikameti cemaattedir. Hangi cemaattedir peki? Elbette ehl-i sünnet ve'l-cemaatte! Bizim 'cemaat' dediğimiz daha küçük birimlerse, yüzleri o büyük cemaate dönük olduğu sürece ancak, istikametlerini koruyabilirler. Haklı bir noktadan başlamış olmak bile neticeyi değiştirmez. Eğer ümmeti görmezden gelirseniz âhiriniz râfizîliğe dayanabilir. Haksız bir noktadan başlamış olmak dahi şu ümidi hakkınızda imkansız kılmaz: Nihayet ehl-i sünnet ve'l-cemaate girebilirsiniz. Kendinizi ümmet aynasından seyredip, ona göre düzeltmeyi ihmal etmezseniz, sizin için her zaman umut vardır. Yok, bu balans ayarını ihmal ediyorsanız, akıbetiniz için korkulur.
İslam, bu necip dinin, kendisini ehl-i küfre karşı tanımlayış şeklidir. Sünnilik, bu aziz yolun, kendisini ehl-i bid'aya karşı tarif ediş biçimidir. İkisiyle de söylenmek istenen aşağı-yukarı aynıdır. Farklı olduğunu düşünmek hatadır. O nedenle, bizim de muhabbetimizin merkezini öncelikle, muhatabımızın İslam'a, ehl-i sünnete, nasıl baktığı oluşturmalıdır. Onlara bakışında bir kemlik varsa, o halde Bediüzzaman'a, Risale-i Nur'a veya nurculara karşı izhâr ettiği muhabbet de yalandır. Evet. Yalan olduğu illâ ortaya çıkacaktır. Çünkü şekerden nefret eden şerbete muhabbet etmez. "Seviyorum!" sözü ancak bir kandırmacadan ibaret kalır. Şekersiz şerbet asla bulunmaz.
Benim, Mehmet Görmez'i savunması nedeniyle, Sabri Okur abiye twitterda yaptığım tenkid de işte buna dayanıyor. Mehmet Görmez, başkanlığı döneminde, Risale-i Nur külliyatının Diyanet'te basılmasına önayak olmuş birisi. Eyvallah. Zaman zaman da Bediüzzaman Hazretlerinden sitayişle bahsediyor. Ona da eyvallah. Fakat mevzu burada bitmiyor ki. Şerbetle olan bu ilişkisinden evvel şekerle olan ilişkisine dikkat kesilmemiz lazım. Ve internete düşen son beyanları da gösterdi: Görmez'in İslam şekeriyle olan ilişkisi doğru bir yöne doğru gitmiyor.
Nice ehl-i sünnet hocalar, maşaallah, bu beyanlara karşı reddiye açıklamaları, makaleleri, videoları yayınladılar. (İhsan Şenocak Hoca'nın yaptığı bir saatlik reddiyeyi youtubedan izlemenizi tavsiye ederim.) Denilebilir: Türkiye'nin müstakim sünni uleması içinde bu sözleri takdir eden kimse olmadı. Aksine tehlike gördüler. Hatta Mehmet Görmez'in geçmişiyle ilişkilendirerek daha büyük bir resme baktıranlar da oldu. Her neyse... Ancak nurcuların bu konuda pek sesleri çıkmadı. Çıkmak bir yana, tersine, savunmaya geçenlerimiz vardı. Cibali Baba'nın Sultan Fatih'in güllelerini engellemesi misali kollarını açtılar. "Değmeyin Görmez'imize!" dediler.
Bu doğru bir tavır değil. Bizi ümmetten koparıyor. Ben aynı kem kanunun fertleri sayabileceğim çok şeyleri geçmişte yaşadım. Sözgelimi: Bir umumi derste, sırf Bediüzzaman Hazretleri hakkında övücü birkaç sözü varmış diye, Yaşar Nuri Öztürk gibi bir bedbahtın sitayişle anıldığını gördüm. (Halbuki dine verdiği zarar toplansa Ağrı dağını geçer.) Yine başka bir umumi derste, Cemaleddin Afganî'nin yanlış tanıtıldığını, aslında müstakim birisi olduğunu söyleyenleri işittim. (Halbuki dalaleti hakkında neredeyse sünni ulemanın ittifakı vardır.) Yine nurcu bir yayınevinde Caner Taslaman, Emre Dorman, Mustafa Akyol gibi 'dinde reform taraftarı' isimlerin kitapları yayınlandı. (Halbuki bu isimlerin modernist oldukları her yerde konuşuluyordu.) Hatta bir keresinde de şol nasipsizlerden birisi olan Mustafa Öztürk'e reddiye yazdığım için meşhur bir abiden uyarı aldım. "O öyle birisi değil!" demişti bana. "Bediüzzaman'a muhabbeti var!" Ne kadar muhabbeti olduğunu yakın zamanda gördük.
Hülasa: Nurcuların bu yanlış tutumdan dönmeleri gerekiyor. Kendimizi muhabbetin merkezinde tutmayı bırakmalıyız. Nasıl ki enaniyetimizi bir şahs-ı manevînin âzâsı olmak için feda ediyoruz, maşaallah, o şahs-ı manevîyi de ondan daha büyük bir şahs-ı manevînin içinde erimeye hazır hale getirmeliyiz. Yoksa, belki enaniyet buzundan kurtuluruz ama, cemaat kadar büyümüş başka bir buzumuz olur. Ve buz diğeri kadar kolay da erimez. Nitekim, kötüden emsal olmaz ama, FETÖ'yü bu ülkenin başına bela eden biraz da buzlarını ümmette eritmeye yatkın olmayışları değil miydi? O kadar 'seçilmiş' bir yere koyuyorlardı ki gruplarını, erimediler, üstüne yolu da tıkadılar, en nihayet de kırılıp atıldılar. Kaderin karşı konulmaz fetvasıyla tuz-buz oldular. Tuz-buz olmamak için gözümüzü sevâd-ı âzâmdan ayırmamak gerekir, vesselam. Cenab-ı Mevla bizlere rüştümüzü ilham eylesin. Âmin.
3 Eylül 2026 Perşembe
Kur'an müslümanları(!) sünnilere neden düşmandır?
Mesela: Zikrettiğiniz iki hâdiseden mâkul olanını alabildiğine inkâr ederken muhalini körükörüne savunabiliyorlar. Halbuki, temele indiğinizde, inandıklarına inanabilmek için inanmadıklarına inanmaya lazım gelenden daha çok çaba gerekiyor. Yani inanmadıkları inandıklarından daha mâkul görünüyor. İmanları inanmadıklarından fazla imkansıza kaçıyor.
Dikkatimi çeken bir nümunesini paylaşmak istiyorum: İnsanlığın Âdem aleyhisselam ve Havva annemizden geldiğini inkâr etmekteki cür'etleri bir kenarda, fakat, aksine evrimi kabule de pek yatkınlar. Evet. Gariptir. Ama aynen böyle. Bunlar, bu nasipsizler, el-an varlıklarına şahit olduğumuz milyonlarca türün tek bir hücreden evrim geçire geçire oluştuğuna imanda hiçbir beis görmezlerken, o canlılara kıyasla tek bir türden ibaret olan insanlığın 'sadece iki insandan' gelebileceğini paşa gönüllerine sindiremiyorlar. Yani 'ortak ata' söylemini 'evrimin muhaliyetinde' kabul etmeye 'Okey' çekerlerken nasslarımızın gayet açık bildirdiği âdemiyet hakikate 'Cııık!' diyorlar. 'Âdemler ve Havvalar' gibi İslam'ın kabul etmeyeceği iddiaları sallıyorlar. Delilsiz-mesnedsiz arkasına düşüyorlar.
Peki neden böyle oluyor arkadaşım?
Çünkü akıllarını şeytanları yönetiyor. Şeytan pozisyonel aklın ustasıdır. Komünisti komünist olmanın doğruluğuna inandırır. Döner sonra kapitalisti de kapitalist olmanın doğruluğuna taptırır. Kendisi ideolojik olarak asla bir yer tutmaz. Onun için ideolojiler, iddialar, argümanlar, daha yolun başında karar verdiği birşeyin, âdemiyeti yoldan çıkarma ameliyesinin aracıdır. Yani şeytan için zeka araçsaldır. Bediüzzaman Hazretlerinin şeytan ile sofestaîlik arasında kurduğu bağın söylediği de budur. "Nefis, devekuşu gibidir. Şeytan Sofestâî, hevâ da Bektâşîdir." Sofistler aynı zamanda göreceliliğin meczuplarıdır. Şeytan da bu anlamda sofisttir. İlim vermez. Ancak retorik öğretir.
Bunun da arkasında ahlakına hâkim olan yanının duyguları olması vardır. Şeytanın yoldan çıkışı duygusal bir sapmadır. "Beni ateşten onu topraktan yarattın!" dediğinde, dayanağı, 'ateşin topraktan üstün olduğu' yönünde elde edilmiş kesin bir delil değildir. Öyle olmasını istemesindendir. Mürşidim bu duruma 'arzuya fikir sûreti giydirmek' der: "Acaba fikir dediğiniz şey—el'iyazü billâh—arzu olmasın? Bazan zâlimâne intikam-ı şahsî arzuya fikir sûretini giydirir. Yahu, pis bir çamura düşmüşsünüz, misk ü anber diye yüzünüze gözünüze bulaştırmaya ne mânâ var?"
Bence Kur'an Müslümanları asla Kur'an'la ilgilenmiyor. Kur'an'ı yaşamak gibi de bir dertleri yok. Fakat sinelerinde haksız bir intikam arzusu var. Kimisi ehl-i sünnet anasıyla-babasıyla kavgalı. Kimisi hayatta ulaşamadığı şeyler için bütün bir sünni dünyayı suçlamaya başlamış. Kimisi de başka bir intikamı bu sûretle, hâşâ, Allah'tan almaya çalışıyor. Aslında Allah'tan almaya çalışıyor, fakat, bunu böyle deyivermek şeytaniyetine zor geldiği için, 'başka sûretleri' suçluyor. İblis kem mesleğinde hasım olarak bizi seçmişti. Topyekün bizi. Yani insanlığı. Mürtedler de, bir parça eksiltmeyle, düşmanı 'müslümanlar' olarak işaretlediler. Fakat sözde Kur'an Müslümanlarının hasımları sünnilerdir. İşte, başta çıkaramadığım haritayı şimdi bir parça seçebildim gibi, buradan bir çizgi çekebilirim arkadaşım.
Çiziyorum:
"Hodgâm insan, bilmediği şeye düşman olduğu gibi, yetişmediği şeye de zıttır. Nihayetsiz bir muhabbet, hadsiz bir şevk ve istihsan ile mukabeleye lâyık olan bir cemâle karşı zımnen bir adavet ve kin ve inkâr ile mukabele eder. İşte, kâfir, Allah'ın düşmanı olduğunun sırrı bundan anlaşılıyor."
1 Eylül 2026 Salı
Mehmet Görmez'in göremediği...
Alkollü meşrubat üretimi, satımı, tüketimi vs. yasaldı mesela. Ancak bu fiilerden hiçbirisi helal değildi. Piyango yasaldı mesela. Fakat oynamak helal değildi. Buna benzer öyle meş'um günahlar vardı ki, devletin onlara karşı bir müeyyidesi yoktu, lakin Kur'an ve sünnet haklarında dehşetli tehditlerde bulunuyordu. Böyle bir dünyada yaşayan mü'min de, elbette, içinden çıkılmaz tezatların insanı haline geliyordu. Bir ayağı gazda, diğeri frende, mütemadiyen patinaj çeken bir kem ahvale yuvarlanıyordu. İçindeki sıkıntılarının en müessir sebebi buydu. Alatlı merhum 'lök' diye ortaya dökünce de, herkes, "Evet, işte, tam da içimdeki düğümün tarifidir!" dedi.
O deyince oldu da Mehmet Görmez deyince olmadı. Neden olmadı? Çünkü Mehmet Görmez aynı yapıyı başka birşey için kullandı. Ayracını 'yasal' ile 'helal' arasına değil 'şer'î' ile 'meşru' arasına koydu. Alıntılayalım: "Benim acizane kanaatim her şer'î olan meşru değildir. Ama her meşru olan şer'îdir. Şer'î olan tikel naslara dayanır. Meşru olan külli istikra yöntemiyle vardığımız büyük ilkedir. Şer'î olan yasaldır. Meşru olan âdildir..." Müslümanlar bu beyanı yadırgadılar. Tepki gösterdiler. Sosyalmedya bir hayli karıştı. Sebep? Çünkü mü'min kalplerinde böyle bir ikilik yoktu. Şer'î olan herşeyin meşru olduğuna iman ediyorlardı. Onlara göre Mehmet Görmez'in 'demek istediği' ile 'dediği' birbirinden başka noktalara doğru gidiyordu. Konuşmanın devamında Görmez'in şöyle söylediği işitiliyordu: "Şer'î bir hükmün meşruiyet kazanması için kat edeceği mesafeler vardır. İçinden geçeceği aşamalar vardır."
Aşamalar şeriattan ayrı mıydı peki? "Birşey sâbit olsa levazımıyla sâbit olur!" sırrınca, müslümanlar, şer'î olandan bahsettiklerinde meşru olandan bahsetmiş olmuyorlar mıydı? Görmez'in dikkatleri çekmeye çalıştığı şeyin 'nasslar hakkında yürütülmesi gereken tefakkuh faaliyeti' olduğu düşünülse dahi burada denmesi gereken 'Meşru değildir' mi olmalıydı? Yoksa şöyle bir ifade kullanılsa daha mı müstakim olurdu: "Şer'î olan herşey meşrudur! Fakat meşruiyetinin bağlı bulunduğu şartlar, bağlamlar, makamlar, hikmetler vs. gibi levazımları vardır. Bunların da tesbiti yapılmalıdır. Yani, bir sözün bağlamıyla birlikte anlaşılmasına dikkat gösterildiği gibi, şeriatın her emrinin de şartlarıyla anlaşılmasına dikkat edilmelidir. Ki fakihlerimiz de bunu yapmışlardır..."
"Kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma!" Söylenmek istenen eğer buysa, bunun ifadesi, şer'î olanı meşruiyet dışına çıkarmakla olmamalıydı. Çünkü, yine Bediüzzaman Hazretlerinin isabetle ifade buyurduğu gibi, "Mecaz, ilmin elinden cehlin eline düşse, hakikate inkılâp eder, hurâfâta kapı açar."
Şer'î olanla meşru olanın arasına konulacak bir ayraç da, müslüman gönüllerde, "Kur'an'da-sünnette geçen herşey doğru/geçerli değildir!" gibi bir yanlış anlamaya götürür. Onun biraz arkasına gidilirse ortaya bedbin 'tarihselcilik' çıkar. Onun da arkasına gidildiğinde 'dinde reform' gibi berbat bir eşiğe varılır. Onun daha da arkasında 'irtidat' vardır. Allah muhafaza! Zira mürşidim der: "Kavaid-i Şeriat-ı Garrâ ve desâtir-i Sünnet-i Seniyye tamam ve kemâlini bulduktan sonra, yeni icadlarla o düsturları beğenmemek, veyahut—hâşâ ve kellâ—nâkıs görmek hissini veren bid'aları icad etmek, dalâlettir, ateştir." Meşruiyetin inkârında böyle arkayı dolaşıcı tehlikeler vardır.
Evet. 'Her söylediğin doğru olmalı!' başka şeydir. 'Her doğruyu söylemek doğru değil!' başka şeydir. Şeriatın her söylediği tastamam doğrudur. Şer'î olan herşey meşrudur. Fakat her meşruiyetin makamı vardır. Bağlamı vardır. Şartları vardır. Levazımı vardır. Her doğrunun her yerde söylenemeyişi onları doğruluktan düşürmez. Ya? Sadece 'şartların onların söylenebilecekleri şartlar olmadıkları' anlamına gelir. Şartlarını bulduklarında söylenebilir olurlar. Fakat söylenemezken de gayet doğrudurlar. Hakikattirler. İsabettirler. Şeriatın her emri de, uygulanacakları şartlar bulunsun-bulunmasın, doğrudur-meşrudur. Şartlarını bulduklarında ise güzelce tatbike konulurlar. Bu şartların neler olduğunu anlarken de, elhamdülillah, kıblemizi dört mezhepte buluruz. Çünkü Üstad Hazretleri bize yine böyle öğretmiştir: "Adalet namazında kıbleniz dört mezhep olsun. Tâ ki namaz sahih ola."
Peki Okan Bayülgen de fani değil mi?
Okan Bayülgen bir vakitler 'sosyalmedya fenomenleri' hakkında ağır ifadeler kullanmıştı: "Onların çöpe atıyorum hepsini ben. On...
-
Hatırlarsanız, bir hafta kadar önce Cemil Tokpınar abiye dair bir analizimi yazmıştım. Çok derinlemesine sayılmayacak, kısacık birşey. Şim...
-
Tabii insanın ağırına gidiyor. Zamanında, FETÖ'nün Zaman'a 10 Kasım'da aldığı tam sayfa ilan nedeniyle ortalığı yıkan muhafazakâ...
-
Mustafa Armağan Hoca, yıllar önce okuduğum bir yazısında, şöyle diyordu: "Burada tepkileri göze alarak şunu söyleyeyim ki: Nutuk'u ...