Cemaatsiznurcu
yenirenkler@gmail.com
11 Haziran 2026 Perşembe
Müslümanın 'ateisti' olur ama 'agnostiği' olmaz
Bu yüzden müslüman gibi müslümandan agnostik çıkmaz-çıkamaz. Zira, müslümanlığı, o meselelerin zaten dünyasında varolmasını sağlamıştır. Mü'minler içinden "Ben agnostiğim!" diyenler, ya evvellerinde müslüman değildirler; yani isimleri/nesilleri müslüman olsa da aslında dinî bir bilgiye hiç sahip olmamışlardır; veyahut da ateist olduklarını söylemek güç geldiği için agnostiklik tabiriyle onu yumuşatmaya gayret ediyorlardır. Evet, yine mürşidimin dediği gibi, "Onun aklı hareket etmeye mecburdur." Yani, münkir, iddialarının zeminini içinde/dışında kurmak mecburiyetindedir. Eğer itikadının tartışmasına girmek istemiyorsa, yani ateizmi iddia olarak ispatlamak güçlüğü nefsini zorluyorsa, "Ben agnostiğim!" der. Böylece ne deve ne kuş bir yaşamın mümkün olduğunu sanır.
Ancak İslam müntesipleri konusunda uyanıktır. Bir hristiyanın/yahudinin ateist olmasıyla bir müslümanın ateist olması aynı şey değildir. Neden? Çünkü: 1) İslamiyet diğer hiçbir inanışın sahip olmadığı kadar detaylı bir itikada sahiptir. 2) İslamiyet diğer hiçbir inanışın sahip olmadığı kadar detaylı bir ameliyata sahiptir. Herhangi birisinin İslam'dan çıkması hristiyanlıktan/yahudilikten veya başka bir inanıştan çıkması gibi olmaz. Komplike bir itikaddan/ameliyattan çıkmış olur. O yüzden hocalarımız müslüman olmaya niyetlenen insanları da girişte şöyle bir uyarırlar: "İslam'ı iyice araştırıp düşündün mü?" Bu din insandan bütün hayatını ister. Her füruata karışır. Her detayı değiştirir. Bir hristiyan yahudi olsa, bir yahudi hristiyan olsa, yahut da her ikisi de ateist olsalar yaşamları pek değişmez. Zira zaten dinlerinin hayatlarını etkileyen fazlaca bir detayı yoktur. Fakat İslam asla öyle değildir.
Bediüzzaman Hazretleri o yüzden İslam'ı 'büyük bir aydınlatma sistemine' benzetiyor işte. Ve ona yapılacak reddiyenin de, şuna-buna, lokal alanlara yapılacak bir reddiye değil, 'insaniyet-i kübra olan İslamiyete' yapılacağını nazara veriyor. Yani müslümanın ateisti de diğer bâtıl inanışların ateisti gibi değildir. Daha komplike bir sistemi reddetmiştir. Tâbir-i caizse burada bir ülkenin reddi vardır. Ülkeye reddiye yapan ülkede oturamaz. Ama bir kulübeye reddiye yapan başka bir kulübede oturabilir. Hatta ben şöyle de düşünüyorum: Başka dinlere mensup olup ateizme düşenler dinimize kıyasla agnostik bile sayılabilir. Zira reddettikleri İslam değil muharref dinleridir.
İşte mürşidim yine bu makamda diyor: "(...) Meselâ, nasıl ki bir saray bulunsa, büyük bir dairesinde büyük bir elektrik lâmbası bulunur. O elektrikten teşa'ub etmiş ve onunla bağlı küçük küçük elektrikler, küçük menzillere taksim edilmiş. Şimdi, birisi o büyük elektrik lâmbasının düğmesini çevirip ziyayı kapatsa, bütün menziller derin bir karanlık içine ve bir vahşete düşer. Ve başka sarayda, büyük elektrik lâmbasıyla merbut olmayan küçük elektrik lâmbaları, her menzilde bulunuyor. O saray sahibi büyük elektrik lâmbasının düğmesini çevirerek kapatsa, sair menzillerde ışıklar bulunabilir, onunla işini görebilir; hırsızlar istifade edemezler. İşte, ey nefsim! Birinci saray, bir Müslümandır. Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâm, onun kalbinde o büyük elektrik lâmbasıdır. Eğer onu unutsa, el'iyâzü billâh, kalbinden onu çıkarsa, hiçbir peygamberi daha kabul edemez. Belki hiçbir kemâlâtın yeri ruhunda kalamaz. Hattâ Rabbini de tanımaz. Mahiyetindeki bütün menziller ve lâtifeler karanlığa düşer. Ve kalbinde müthiş bir tahribat ve vahşet oluyor. Acaba bu tahribat ve vahşete mukabil hangi şeyi kazanıp ünsiyet edebilirsin? Hangi menfaati bulup, o tahribat zararını onunla tamir edersin? Halbuki, ecnebiler o ikinci saraya benzerler ki, Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın nurunu kalblerinden çıkarsalar da, kendilerince bazı nurlar kalabilir—veya kalabilir zannederler. Onların mânevî kemâlât-ı ahlâkiyelerine medar olacak, Hazret-i Mûsâ ve İsâ Aleyhimesselâma bir nevi imanları ve Hâlıklarına bir çeşit itikatları kalabilir."
Zaman ahirzamandır. Hakiki olarak İslam'ı hayatında hiç öğrenmemiş müslüman isimli/nesilli kimselere rastlıyoruz. Bu insanların agnostikliğini bir ölçüde kabul edebilirim. Ancak, İslam memleketlerinde yaşamış, İslam'ı anlatan müesseselerle büyümüşlerin agnostikliğini kabule yatkın değilim. Onlar bence tastamam riyakârdırlar. Hatta münafık tabiatlıdırlar. Ateistler ise harbî-müddei olurlar. Müddei iddiasını isbatla mükelleftir. İddiacılığın asaleti bunu gerektirir. Bunu yaptığında da şöyle bir durum oluşur: Devleti-siyaseti tastamam İslamiyet üzerine şekillenmiş bir toplumda, yani zinhar Türkiye'den bahsetmiyorum, bu tavır bir tür 'vatan hainliği'dir. Yahut da vatandaşlık sözleşmesinin bozulmasıdır. Gerekli cevapları aldığı halde vehmini serrişte ederek propagandasına devam eden bir ateist, İslam devletinin, yine Türkiye'den bahsetmiyorum belli ki, üzerine yükseldiği dinamiklere kastetmiş demektir. O yüzden Bediüzzaman Hazretleri de bu ifadeleri bize Risale-i Nur'da okutturur:
"(...) Hem İslâmiyet sair dinlere kıyas edilmez. Bir Müslüman, İslâmiyetten çıksa ve dinini terk etse, daha hiçbir peygamberi kabul edemez. Belki Cenâb-ı Hakkı dahi ikrar edemez ve belki hiçbir mukaddes şeyi tanımaz; belki kendinde kemâlâta medar olacak bir vicdan bulunmaz, tefessüh eder. Onun için, İslâmiyet nazarında harbî kâfirin hakk-ı hayatı var. Hariçte olsa, musalâha etse; dahilde olsa, cizye verse İslâmiyetçe hayatı mahfuzdur. Fakat mürtedin hakk-ı hayatı yoktur. Çünkü vicdanı tefessüh eder, hayat-ı içtimaiyeye bir zehir hükmüne geçer. Halbuki, Hıristiyanın bir dinsizi, yine hayat-ı içtimaiyeye nâfi bir vaziyette kalabilir. Bazı mukaddesâtı kabul eder ve bazı peygamberlere inanabilir ve Cenâb-ı Hakkı bir cihette tasdik edebilir..."
İşte, İslamî bir devlette, Türkiye'de değil ha, irtidat etmek bir asayiş problemidir. Teşbihte hata olmaz. Tıpkı kemalist/laik kesimin "Şeriat istiyoruz!" diyenlere duyduğu endişe gibi bir endişesi vardır. Hani onlar nasıl ki bizi varlıklarına bir tehlike, bir düşman, bir yokedilmesi gereken canlı sınıfı gibi tasnif ederler; aynen öyle de; İslamî bir devlette de, yani yine Türkiye'de değil, anti-şeriat bir kesimin varlığı böyle bir problem alanı olarak görülür, vesselam. Evet. Görüldüğü üzere yazım boyunca kimsenin kimseyi öldürmesini salık vermedim. Bana bu yönden ithamda bulunacaklar bir daha düşünsün. Çünkü gerek/yeter şartlara sahip değiliz. Yine en doğrusunu Allah bilir.
8 Haziran 2026 Pazartesi
Bediüzzaman'ın Kürtlüğünü anmakla elimize ne geçer?
O yüzden Araplar neseb işinde hassasiyet güderler. Herkesi kendi nesebine nisbet ederek anarlar. İslam tarihi boyunca yetişmiş ulemanın mübarek şecerelerine baktığınızda herkes yerli yerindedir. Arabîsi 'Arabî'dir. Türkîsi 'Türkî'dir. Kürdîsi 'Kürdî'dir. Kaynaklarda bunlar mümkün mertebe zaptedilip tarihçe olarak sunulurlar.
Bir de ulemayı bu şekilde nesebiyle birlikte bilmenin şöyle bir hikmeti vardır: O ulemaya muhabbetiniz sizi neseblerine/kavimlerine dönük de bir muhabbete götürür. Sözgelimi: Selman-ı Fârisî radyallahu anhı andığınızda 'Fârisî' demek kalbinizi de dilinizle beraber terbiye eder. 'Farslılara ırk üzerinden düşmanlık gütmemek' üzerine şekillendirir. Yıllar önce "Bediüzzaman neden Muhammed-i Arabî (a.s.m.) diyor?" başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Orada merhum Esad Coşan Hoca'nın aktardığı bir hadisi zikretmiştim. Yerinden alıntılayayım: "Efendimiz (a.s.m.) Selman-ı Farisî'ye (r.a.) buyuruyor: 'Ya Selman, bana kızma, yoksa dininden kopar gidersin.' Hz. Selman (r.a.) bu emir karşısında şaşkınlıkla soruyor: 'Sana nasıl kızılır ya Resulallah?' Efendimiz (a.s.m.) cevap veriyor: 'Arap kavmine kızarsın. Bana da kızmış olursun.' Mezkûr hadisin Tirmizî gibi kaynaklarda da yeralan 'hasen' bir hadis olduğunu nakleden Esad Coşan Hocaefendi, meseleyi bir dönem Türkiye'de ekilmeye çalışılan Arap düşmanlığına getiriyor ve ekliyor: İmanlı kulun derecesi çok yüksektir. Allah'ın sevdiği kuluna düşmanlık besleyen iflah olmaz."
O yüzden Bediüzzaman Hazretleri 'Araplara düşmanlığın en çok ekildiği zamanlarda' sıklıkla Muhammed-i Arabî aleyhissalatuvesselam kullanımını tercih etmiştir. Böylelikle zerkedilen zehri kırmaya çalışmıştır. Yani zinhar şöyle yapmamıştır: "Şimdilerde Araplıktan bahsedilirse çok yanlış anlaşılır. Hem Peygamber Efendimizi bir ırka hapsetmek olur. O yüzden bundan sonra Aleyhissalatuvesselam Efendimizin nesebini hiç karıştırmayalım. Hatta ona da 'Türk' diyelim yahu. Ne mutlu Türküm diyene!" Evet. Böyle bir yolu deneyenler vardır. Ama hayır. Üstad Hazretleri bu yolu tercih etmemiştir. Onun tercih ettiği yol şu metinde çizdiği haritanın kucaklayıcılığına sahiptir:
"Şimdi ise, en ziyade birbirine muhtaç ve birbirinden mazlum ve birbirinden fakir ve ecnebî tahakkümü altında ezilen anâsır ve kabâil-i İslâmiye içinde, fikr-i milliyetle birbirine yabanî bakmak ve birbirini düşman telâkki etmek öyle bir felâkettir ki, tarif edilmez. Adeta bir sineğin ısırmaması için, müthiş yılanlara arka çevirip sineğin ısırmasına karşı mukabele etmek gibi bir divanelikle, büyük ejderhalar hükmünde olan Avrupa'nın doymak bilmez hırslarını, pençelerini açtıkları bir zamanda onlara ehemmiyet vermeyip, belki mânen onlara yardım edip, menfi unsuriyet fikriyle şark vilâyetlerindeki vatandaşlara veya cenup tarafındaki dindaşlara adâvet besleyip onlara karşı cephe almak, çok zararları ve mehâlikiyle beraber, o cenup efradları içinde düşman olarak yoktur ki, onlara karşı cephe alınsın. Cenuptan gelen Kur'ân nuru var; İslâmiyet ziyası gelmiş; o içimizde vardır ve her yerde bulunur. İşte o dindaşlara adâvet ise, dolayısıyla İslâmiyete, Kur'ân'a dokunur. İslâmiyet ve Kur'ân'a karşı adâvet ise, bütün bu vatandaşların hayat-ı dünyeviye ve hayat-ı uhreviyesine bir nevi adâvettir. Hamiyet namına hayat-ı içtimaiyeye hizmet edeyim diye iki hayatın temel taşlarını harap etmek, hamiyet değil, hamâkattir!"
Biz de, müslüman Türkler ve müslüman Kürtler olarak, koparılmaya çalıştığımız bir yüzyılı yaşadık-aştık. Mevzunun kaynadığı yer İngiliz-Yahudi aklı olsa da, milliyetçilik balı tatlıdır, her iki taraftan bu tufana kapılanlar oldu. Kendim Kürt olduğum için Kürtler nâmına konuşayım önce: Eğer bir müslüman âlimi, Türklüğe nisbeti için kabul etmeyen Kürt varsa, o bu dinin hakikatini, uhuvvetini, derdini anlamamıştır. Açıkça ifade ederim. Ancak ben bunu ifade ettikten sonra karşımda da benzer bir tutum beklerim. Eğer bir müslüman âlimi, Kürtlüğe nisbeti için kabul etmeyen Türk varsa da, o da bu dinin hakikatini, uhuvvetini, derdini anlamamış kabul edilmelidir. Aynen. Bu nedenle Bediüzzaman'ın yanında 'el-Kürdî'yi görünce, yahut Risale-i Nur'da 'Kürdistan' lafzını okuyunca canı sıkılan varsa, onlar da kalplerini yoklamak zorundadırlar. Evet. İslam'ın davası kavmiyet değildir. Doğru. Lakin bize kadar tevarüs etmiş bir gelenek de var. Ulemanın nisbetini anmak Cumhuriyet kurulana kadar asla ayıp değildi.
Kaldı ki hepimiz Milli Eğitim'in çarkları arasından geçtik. Ben ilkokuldayken koridorumuzun bir tarafı 'Türk Siyasi Büyükleri' başlığı altında bulunan isimler/resimler, diğer tarafı 'Türk Dinî Büyükleri' başlığı altında bulunan isimler/resimler ile kuşatılıydı. Orada, hakikaten Türk mübarekleri bir tarafa bırakalım, nesepçe Türk olmayanlar dahi altında dizilmişti. Yine milliyetçiliğiyle bilinen esnafların dükkanlarında da bu tarz görseller gayet revaçtaydı. "Yanlıştı, asmamalılardı!" falan, hâşâ, demiyorum. Herkesin kendi büyüğüyle övünme hakkı var. Böyle şeyler bir açıdan 'cibilli bir taraftarlık' da ifadesidir. Ve seyyidlik bahsinde Bediüzzaman Hazretlerinin dediği gibi, cibilliyet, dine olan taraftarlığı da kuvvetlendirebilir. O büyüklerle ben de kendi büyüğüm gibi övünürüm. Nihayetinde İslam büyükleridir. Fakat, işte, aynı noktaya geliyoruz: Türkler kendi büyükleriyle övünmekte serbest iken neden Kürtler yutkunmak zorunda kalıyor? Neden birisinin nesebini andığımızda 'hainliğe beş kala' muamelesi görüyoruz? Oysa bugün sekülerleşme Türkler kadar Kürtleri de sarmış durumdadır. Onların vaktiyle gözettiği faydayı biz de bugün gözetsek neden ağzımıza şamar vurulsun? Kürtler İslam'a hizmet etmiş büyüklerini ansalar bu bir kabahat midir?
7 Haziran 2026 Pazar
Bize lazım 'Fevzi Çakmak' mı 'Rümeysa Eker' mi?
Gelelim bu yazıdaki meselemize. Aslında aynı hakikat toprağını kazmaya devam edeceğiz. Çünkü o yazıyı yazdıktan sonra Risale-i Nur külliyatında benzer terkiplerin çoklukla bulunduğunu keşfettim. Hepsi aynı şekilde gelmiyor. Bazen sıralama değişiyor. Bazen de 'üçüncünün' tanımlanışı başkalaşıyor. Mesela: Bir yerde 'kör, sağır, dilsiz' deniyor. Bir yerde 'kör, sağır, şuursuz' söyleniyor. Başka bir yerde 'kör, sağır, düşüncesiz' anılıyor. Buna mümasil başka anılış şekilleri de var. Eğer okurlarımın çoklukla ifade ettikleri şekilde üçüncü kişi 'Fevzi Çakmak' ise, gördüğünüz gibi yazar yine 5816'nın gadrinden korktu, o zaman bu ifadelerin 'onun öne çıkan yönlerine' vurgu yaptığı söylenebilir. Evet. Hakikaten de yakın tarihe dair malumatı olanlar bilirler ki: Fevzi Çakmak, gayet dindar bilinmesine rağmen, sâbık dönemin bütün din karşıtı icraatlarını, tabir-i caizse, idare etmiştir. Yani, tıpkı işaret edildiği gibi, 'dilsiz' takılmıştır. Onun bu dilsizliği de başımıza onulmaz işler açmıştır. Halbuki eğer dindarlığıyla eşdeğer derecede olması gereken şuurunu, düşüncesini, dilini kullansaydı kötülüğü durdurabilecek güce sahipti.
Fakat daha da ilginç başka birşey söyleyeceğim: Bediüzzaman Hazretleri bu 'kör, sağır, dilsiz' bahsini 'yakın tarihin meşhur şahsiyetlerini' bizzat tanımadan önce de açıyor. Mesela: I. Cihan Harbi sırasında yazılmasıyla meşhur İşaratü'l-İ'câz'ında, Üstad Hazretleri, Bakara sûresindeki "Artık sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; geri de dönemezler..." ayetini tefsir ederken diyor ki: "Yani 'Sağır, lâl, kör şahıslar gibi o zulmetten çıkıp kurtulamazlar.' Bu cümlede bulunan sıfât-ı erbaa, münafıklarla ateş yakanlar arasında müşterek olup, her iki taraftan haber verir, vaziyetlerini bildirir, âyine gibi hallerini gösterir..." Demek bu 'üç özellik' bizzat Kur'an'ın nazarımıza verdiği bir 'üç özellik'tir. Dördüncüsü ise 'zulmetten çıkmayı becerememek'tir. (Sıfât-ı erbaa böylece tamamlanmış oluyor işte.)
Yakın tarihteki meşhur isimlerden birisinin 'bir gözünün körlüğüyle' meşhur olması, diğerinin 'kulaklarının ağır işitmesiyle' anılması, üçüncülerinin ise 'sesini hiç çıkarmamasıyla' müslümanlar tarafından kınanması 'Bir mucizeye de işaret ediyor!' sayılabilir. Yani "Kur'an-ı Hakîm, ta 1400 yıl öteden, i'câz parmağını bu hakikate de uzatıyor!" denilebilir. Elbette doğrusunu Allah bilir. Biz sadece gönlümüze düşen manaları yazıyoruz. Bu anlamda, biraz daha ileriye gidip belki, 5816'nın gadrine uğramamaya da dikkat ederek tabii, şöyle şeyler de zikredilebilir: Kur'an'daki bu ifadelerde umumî kanunlara işaretler de olabilir. Hani 20. Söz'de Üstad Hazretleri yine söylüyor: "Kur'ân-ı Hakîmde bazı hâdisât-ı tarihiye suretinde zikredilen cüz'î hadiseler, küllî düsturların uçlarıdır." İşte bu zeminde de okunabilir ki: Hakikati görmeyecek körlük, halkı işitmeyecek sağırlık, doğruyu beyan edemeyen dilsizlik, gücü eline alırsa, bunların yaratılışa getireceği şey ancak yıkım olur. Üçlünün birliği fitneyi dehşetlendirir.
Ve belki 'dilsiz'in sembolize ettiği 'dindar tipi' de ayrıca irdelenmelidir. Bugün Türkiye'nin özellikle siyasette nasıl bir dindarlığa ihtiyacı vardır? Beş vaktini kılan, camilerde aşr-ı şerif okuyan, hafız, fakat kemalist sisteme tenkid getirmeyen müslüman tipine mi? Yoksa, ilk bakışta dindarlığının alametleri görünmese de, mübarek dilini oynattığında sistemdeki yanlışların yanlışlığını dilegetiren müslüman tipine mi? Yani bizim eksiğimiz acaba 'Fevzi Çakmak' mıdır? Yoksa 'Rümeysa Eker' midir? Bu konuda ben de Said Alpsoy Hoca'nın "Öteki Fevzi Çakmak" youtube dersindeki gibi düşünüyorum. Şahsî dindarlığı kendine... Lakin yanlışa yanlış diyemeyen ezik, bencil, izzetsiz, nemelazımcı dindarlık bu memleketin bahtının kararmasının en müessir sebeplerinden birisidir. Evet. Ve öyle bir mesuliyet sahasında şahsî dindarlık kurtarıcı olamaz. O yüzden Rümeysa Eker kardeşimi tebrik ediyorum. Cenab-ı Hak ona ecr-i kesir versin. Kemalistlerin şerrinden muhafaza eylesin. AK Parti de lütfetsin. Bir dikkat buyursun: Bu 'ilk tepkide derhal geri basma psikolojisiyle' acaba ayetin dördüncü sıfatını kapmış olmuyorlar mı? Siyasette dindarlık "Aradabir camilerde aşr-ı şerif okumak!" cenderesine hapsolmamalı. 'Zulmetten çıkmak' ile de mükellefiz. Mükellefiyetimizi yerine getiremezsek, dördüncü sıfattan bir pay bize de kesilecek, Allah muhafaza...
4 Haziran 2026 Perşembe
Bediüzzaman 'cehennemin ebedîliğine' inanmaz mıydı?
Fakat kılıç keskin olunca bazen dostunun parmağını da hafifçe kesiyor. Az önce izlediğim dersinde de bir parça acı hissettim. (Dersin linki şurada: Ağlamak 2: https://www.youtube.com/watch?v=Ozt19dHB3Cc, kesik dersin en sonunda geliyor.) Efendim, nedenine geleyim, şöyledir: Ebubekir Sifil Hoca, daha önce de derslerinde denk geldiğimi hatırlıyorum, Bediüzzaman Hazretlerinin bir mektubunu bizim anladığımızdan biraz farklı anlıyor gibidir. O mektup hangisidir peki? Lem'alar'da yeralan 'Bir Suale Cevap' başlıklı olanıdır. Evet. Mektubun bağlamı Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi merhum ile reformist düşünür Musâ Bekuf arasındaki tartışmalardır. Tartışma belli ki mü'minlerin gündemini meşgul etmiştir. (Ebubekir Sifil Hoca'yla Mustafa İslamoğlu'nun münazara yaptığını düşünün, gerçi Düzmece Mustafa'da o cesaret yok da, olsaydı ne kadar gündemi işgal ederdi.) O tartışma Bediüzzaman Hazretlerine de belli ki bir mektupla sorulmuştur. O da kısaca cevap veriyor:
"Mustafa Sabri ile Mûsâ Bekûf'un efkârlarını muvazene etmek için vaktim müsait değildir. Yalnız bu kadar derim ki: Birisi ifrat etmiş, diğeri tefrit ediyor. Mustafa Sabri gerçi müdafaatında Mûsâ Bekûf'a nisbeten haklıdır; fakat Muhyiddin gibi ulûm-u İslâmiyenin bir mucizesi bulunan bir zâtı tezyifte haksızdır. Evet, Muhyiddin, kendisi hâdî ve makbuldür. Fakat her kitabında mühdî ve mürşid olamıyor. Hakaikte çok zaman mizansız gittiğinden, kavâid-i Ehl-i Sünnete muhalefet ediyor ve bazı kelâmları zâhirî dalâlet ifade ediyor. Fakat kendisi dalâletten müberrâdır. Bazan kelâm küfür görünür, fakat sahibi kâfir olamaz. Mustafa Sabri bu noktaları nazara almamış, kavâid-i Ehl-i Sünnete taassup cihetiyle bazı noktalarda tefrit etmiş. Mûsâ Bekûf ise, ziyade teceddüde taraftar ve asrîliğe mümâşâtkâr efkârıyla çok yanlış gidiyor. Bazı hakaik-i İslâmiyeyi yanlış tevillerle tahrif ediyor. Ebu'l-Âlâ-yı Maarrî gibi merdut bir adamı muhakkikînlerin fevkinde tuttuğundan ve kendi efkârına uygun gelen Muhyiddin'in Ehl-i Sünnete muhalefet eden meselelerine ziyade taraftarlığından, ziyade ifrat ediyor. 'Bizden olmayan ve makamımızı bilmeyen, kitaplarımızı okumasın, zarar görür.' Evet, bu zamanda Muhyiddin'in kitapları, hususan vahdetü'l-vücuda dair meselelerini okumak zararlıdır."
İşte, Ebubekir Sifil Hoca, Bediüzzaman Hazretlerinin burada Mustafa Sabri Efendi'ye de bıraktığı 'acaba'yı 'tartışma boyunca yazılmış-çizilmiş herşeye bırakılmış bir acaba' gibi düşünüyor sanki. Halbuki öyle değildir. Yani Bediüzzaman Hazretleri "Tartıştıkları her konuda Musâ Bekuf da hatalı, Mustafa Sabri de hatalı..." dememiştir. Mektubun akışından anladığımız kadarıyla, Ehl-i Sünnetin görüşlerini dilegetirmesi noktasında değil, İbn-i Arabî Hazretlerinin şahsına dair tenkidlerde Bediüzzaman'ın katılmadığı şeyler vardır. Metnin tamamına bakıldığında 'ifrat-tefrit' beyanının buna dair olduğu anlaşılır. Hatta, hemen başta, zaten demektedir ki: "Mustafa Sabri gerçi müdafaatında Mûsâ Bekûf'a nisbeten haklıdır; fakat Muhyiddin gibi ulûm-u İslâmiyenin bir mucizesi bulunan bir zâtı tezyifte haksızdır." Yani burada Bediüzzaman Hazretlerinin Mustafa Sabri Efendi'yi tefritte gördüğü husus konunun İbn-i Arabî Hazretlerinin de tezyifine vardırılmasıdır. Yoksa, hâşâ, Ehl-i Sünnet müdafaasında değildir.
Veya (Ebubekir Hoca'nın dersinde bağlam böyle aktığı için anayım) Musâ Bekuf'un 'cehennem azabının ebedî olmadığı' yönündeki görüşüne dönük Mustafa Sabri Efendi'nin verdiği cevabı 'ifrat-tefrit' denklemine koymamaktadır Bediüzzaman. Hayır. Asla. Cevabın haklı parçalarına dair bir eleştirisi yoktur. Metinde bunu destekleyen hiçbir ifadeye de zaten rastlanmamaktadır. Bağlam böyle değildir. Yalnız İbn-i Arabî Hazretlerinin şahsının kemaline tenkid getirilmesini yanlış bulmaktadır. Onun da gerekçesini aşağıda söylemektedir:
"Evet, Muhyiddin, kendisi hâdî ve makbuldür. Fakat her kitabında mühdî ve mürşid olamıyor. Hakaikte çok zaman mizansız gittiğinden, kavâid-i Ehl-i Sünnete muhalefet ediyor ve bazı kelâmları zâhirî dalâlet ifade ediyor. Fakat kendisi dalâletten müberrâdır. Bazan kelâm küfür görünür, fakat sahibi kâfir olamaz. Mustafa Sabri bu noktaları nazara almamış, kavâid-i Ehl-i Sünnete taassup cihetiyle bazı noktalarda tefrit etmiş..."
Yani, burada, Ebubekir Sifil Hoca'nın da derste alıntıladığı, 'kavâid-i Ehl-i Sünnete taassub cihetiyle bazı noktalarda tefrit etmiş' ifadesi, tenkidin İbn-i Arabî Hazretlerinin şahsî faziletine iliştiği noktalaradır. Yoksa, hâşâ, Ehl-i Sünnet akaidine dair değildir. Bediüzzaman kendisi de zaten Şafiî-Eş'arî bir İslam âlimidir. Ömrü de bu yolda sa'y u gayretle geçmiştir. Cenab-ı Mevla cümle ulemanın sa'y u gayretine katından ecirler yağdırsın. Âmin.
İşaratü'l-İ'câz'daki "Fakat kâfir, kendi ameliyle bu duruma kesb-i istihkak etmişse de, amelinin cezasını çektikten sonra, ateşle bir nevi ülfet peyda eder ve evvelki şiddetlerden azade olur. O kâfirlerin dünyada yaptıkları a'mâl-i hayriyelerine mükâfaten, şu merhamet-i İlâhiyeye mazhar olduklarına dair işârât-ı hadîsiye vardır..." meselesi ise hem bir bahs-i diğerdir hem de Musâ Bekuf'un 'cehennem ebedî değildir' demesiyle hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü Bediüzzaman Hazretlerinin 'cehennemin ebedîliği' konusunda hiçbir şüphesi yoktur. Yukarıdaki beyanı da cehennemin faniliğini imâ etmez. Eserlerinde belki yüz yerde o ebediyeti kendisi müdafaa eder. Hatta "Kâfirlere cehennem azabının ebedî olması nasıl adalet olur?" tarzı suallere de mukni cevaplar verir:
"Madem küfür hadsiz hukuka bir tecavüzdür; elbette hadsiz bir cinayettir. Öyle ise hadsiz bir azaba müstehak eder. Madem bir dakika katl, onbeş sene cezada (sekiz milyona yakın dakikada) hapis azabını çekmesini adalet-i beşeriye kabul edip maslahata ve hukuk-u âmmeye muvafık görür. Elbette bir küfür bin katl kadar olması cihetiyle, bir dakika küfr-ü mutlak, sekiz milyara yakın dakikalarda azap çekmesi, o kanun-u adalete muvafık geliyor. Bir sene ömrünü o küfürde geçiren, iki (2) trilyon sekiz yüz seksen (880) milyara yakın dakikada azaba müstehak ve 'halidîne fiha ebedâ' sırrına mazhar olur..."
Burada nurcuların şuna bir parça alınma hakkı olduğunu düşünüyorum: İşaratü'l-İ'câz'daki ifade Bediüzzaman Hazretlerinin Risale-i Nur külliyatında 'bir kere andığı' birşeydir. Cehennemin ebedîliği ise yüz kere tekrarladığı hakikattir. Hakikat 'yüz kere tekrarladığını' galip getirmeyi gerektirir. Kaldı ki, Bediüzzaman Hazretleri, Mustafa Sabri Efendi merhum ile Musâ Bekuf'un münazarasında "Cehennem o kadar da ebedî değildir canım!" gibi bir yerden konuşmamıştır. Mevzuun bununla da ilgisi yoktur. İbn-i Arabî Hazretlerinni şahsî kemalatının incitilmemesini talep etmiştir. Bunu tek söyleyen de o değildir ki. Bizim tasavvuf geleneğimizde, İmam-ı Rabbanî Hazretlerinden tutun tâ nicelere, İbn-i Arabî Hazretlerinin görüşleri tenkid edilir, fakat şahsî kemalatına toz kondurulmaz. Manevîyat büyüklerimizden pekçoğu onu sitayişle anar. Bediüzzaman da bu tutumu tekrar etmiştir. Yeni birşey yapmamıştır. Evet. Uzatmayayım. İsmini andığımız tüm mübareklere rahmet dilerim. Ebubekir Sifil Hocamın da hürmetle ellerinden öperim. Uluçınar Vakfı'ndaki Riyazü's-Salihîn derslerine katılmak hiç nasip olmadı. O güzel cemaate de maşaallahlı selam ederim. Allah hidayetinden ayırmasın. Âmin.
2 Haziran 2026 Salı
Bediüzzaman Tabiat Risalesi'nde hangi üç kişiye işaret ediyor?
"1338'de Ankara'ya
gittim. İslâm Ordusunun Yunan'a
galebesinden neş'e alan ehl-i imanın kuvvetli efkârı içinde, gayet müthiş bir zındıka fikri, içine girmek ve bozmak ve
zehirlendirmek için dessâsâne
çalıştığını gördüm. 'Eyvah,' dedim. 'Bu ejderha imanın erkânına ilişecek!' O vakit, şu âyet-i
kerime bedâhet derecesinde vücud ve vahdâniyeti ifham ettiği cihetle, ondan istimdad edip, o zındıkanın başını dağıtacak derecede Kur'ân-ı
Hakîmden alınan kuvvetli bir burhanı, Nur'un Arabî risalesinde yazdım. Ankara'da,
Yeni Gün Matbaasında tab
ettirmiştim. Fakat maatteessüf Arabî bilen az ve ehemmiyetle bakanlar da nadir
olmakla beraber, gayet muhtasar
ve mücmel bir surette o kuvvetli burhan tesirini göstermedi. Maatteessüf, o dinsizlik fikri hem inkişaf etti, hem kuvvet buldu. Bilmecburiye, o burhanı Türkçe olarak bir derece beyan edeceğim..."
Yani Tabiat Risalesi'nin
yakın tarihle de önemli bir ilişkisi var. O dönemde Ankara'da bizzat müşahede
edilen bir tehlikeye dönük kaleme alınmış. Tabii Türkçe olanının yazımı daha
sonra... Fakat, Türkçesinde bile, nazarı keskinler için, 'ilginç göndermeler'
seçilebiliyor. Elbette o 'nazarı keskin' ben değilim. Evet. Çünkü konuya Çantacı
Necmi İlgen abi merhuma ait bir videoyla uyandım. Hasan Akar abiyle, Allah ona
afiyet versin, beraber bulundukları bir mecliste geçiyor hâdise. Çantacı Necmi
abi Tabiat Risalesi'ni ders yaparken şu satırlara geliyor:
"Eğer mevcudatta, hususan zîhayatta görünen, basîrâne, hakîmâne
olan san'at ve icad Şems-i Ezelînin kalem-i kader ve kudretine verilmezse,
belki kör, sağır, düşüncesiz olan tabiata ve kuvvete isnad edilse..."
Sonra durup
'tabiat/kuvvet' ikilisine isnad edilen sıfatlara dikkat çekiyor: "Kör,
sağır, düşüncesiz..." Burada 'Süfyaniyetin üç rüknüne işaret
olabileceğini' söylüyor Hasan abiye. Hasan abi de bu tesbiti ilginç buluyor.
Doğrusu, Hasan abinin hakkı var, böyle bir okumayı çok az nur talebesi yapabilmiştir.
Yani 'kör' demekle yakın tarihteki bir isme, 'sağır' demekle kankası başka bir
isme, 'düşüncesiz' demekle de üçüncü ortaklarına işaret yapıldığını hangimiz
düşündük ki? Lakin, yüzbin hayret, sıfatlar kişileri tutmaktadır sahiden. Ve
hakikaten de bu üçlü sâbık dönemi şekillendiren bir üçlüdür. Birisinin bir
gözünün kör olduğu söylenmektedir. Diğerinin kulağının sağırlığı meşhurdur.
Ötekinin de, kendisi namazlı-abdestli olsa da, İslam'ın başına neler
getirildiğini anlamayacak kadar 'düşüncesiz' olduğu bellidir. Yani sıfatlar
kişilere 'cuk' diye oturmaktadır. Tabiat Risalesi'nin başındaki göndermeyle
birlikte ele alınca da metin daha müzeyyen bir hikmet giysisi kuşanmaktadır.
Sahi... Belki de bu sıfatlar sadece kişilerin sıfatı değildir. Şahıslar şahs-ı manevîden parçalar olmuşlardır. Veyahut, o karanlık şahs-ı manevîye öyle hizmet etmişlerdir ki, parçaları kendilerinde tezahür etmiştir. Yani tabiatperestlik-esbabperestlik, herbirinde bir sıfatıyla görünmek üzere, onlarda tecelli etmiştir. Kimbilir? Hüda'nın hilkatinde böylesi sırlar çoktur. Böyle göndermeler Nurlardan beklenmez değildir. "En doğrusunu Mevla bilir!" deyip bu sırrı bizlere emanet eden Çantacı Necmi İlgen abiye tekrar be tekrar rahmetler dilerim.
30 Mayıs 2026 Cumartesi
Yahu biz daha kolay ölebilmek için mi evrim(!) geçirdik?
14. Lem'a'nın 2. Makamı'ndan...
'Acz' ve 'fakr' üzerine düşünürken Kenan Demirtaş abinin, Allah ona afiyetli ömürler versin, bir temsili zihnimi çok meşgul ediyor. O demişti ki: "Taş, ağaç, hayvan ve insan. Bu dördünü 'fakirlik' açısından sıraladığınızda insan hepsinden daha fakirdir." Çünkü ihtiyaçları daha çoktur. Taş ise fakirlikte en sonuncularıdır. Çünkü çok az şeye muhtaçtır. Yani bir taşı sulamanız gerekmez. Bir taşın güneş görmesi şart değildir. Bir taşın 'hayatta kalmak' diye bir problemi de yoktur. Çünkü hayatı yoktur. (En azından biyolojik manada.) Ancak hayatla birlikte hassasiyet de artar. Hassasiyetle birlikte ihtiyaç artar. Hayatın tecellisi ziyadeleştikçe hassasiyet de ziyadeleşir. Hassasiyetler ziyadeleştikçe kırılganlık artar. Aslında artan kırılganlıktan ziyade arızîliktir. Yani birşey karmaşıklaştıkça Ustasının tasarrufuna daha ziyade ihtiyaç duyar. Daha yoğun bir ilgi ister. Basitleştikçe daha az tasarrufla da ayakta kalabilir.
Karıştırdım mı? Belki. Ancak hakkında konuştukça mesele basitleşecek inşaallah. Öyleyse şimdi bir de 'acz' konusuna değinelim. Yine mezkûr dörtlüyü sıralayalım: Taş, ağaç, hayvan ve insan. Fakra bakarken ihtiyaçların ziyadeliğine bakıyorduk. Ancak acze bakarken 'e-bilme' yani 'yapabilme-edebilme' kapasitesine bakacağız. Fakra baktığımızda sıralama şöyleydi: En fakir: İnsan. Daha az fakir: Hayvan. Daha daha az fakir: Bitki. En az fakir: Taş. Peki acz ekseninde şıkları tekrar sıraladığımızda durum nasıl olacak? Zâhirî nazarda şöyle birşey oluyor: En aciz: Taş. Daha az aciz: Bitki. Daha daha az aciz: Hayvan. En az aciz: İnsan. Neden böyle oldu peki? Çünkü iş 'e-bilme'ye geldiğinde canlılık miktarı şiddetlendikçe varlıkların 'yapabilme-edebilme' kapasiteleri de artıyor. Mesela: Bitkiler çok az da olsa menfaatleri olan şeylere doğru yönelebiliyorlar. Köklerini uzatıyorlar, yapraklarını çeviriyorlar falan.
Hayvana geldiğinizde 'e-bilme' kapasitesi biraz daha yükseliyor. O da menfaati olan şeye, yani arızîliğini telafî edeceği desteğe, doğru hareket edebiliyor. Hatta bazı hayvanlar avları için kilometrelerce yol alabiliyorlar. Peki iş insana geldiğinde? İnsan hayvandan da beter. Bazen menfaati için kıtaları bile aşabiliyor. Hatta Ay'a bile çıkabiliyor. Merakının peşinde aklıyla yıldızları/karadelikleri kovalıyor. Nice galaksilerde ilgisiyle/hayaliyle geziyor. Eğer bu zâhirî tasarrufu 'e-bilme' kabul edersek insan hakikaten sayılanlar içinde en az acizi. Bir taş üzerine gelen tank paletinden, dozerden, hiltiden, balyozdan vs. kaçamaz. Fakat insan hem kaçar hem de gerekirse varlığına kastedenin anasını ağlatacak yöntemler geliştirir. Bu anlamda sahiden taşa, bitkiye, hayvana benzememektedir. Lakin bu benzemeyiş onu acizlikten kurtarmış mıdır? Yoksa gözümüzü aldatan birşeyler mi var? Bence, evet, var.
Neden var? Çünkü bu tarz 'e-bilme'ler aslında 'yaratmak' değil. Evet. İnsan sahiden yaratıcı olsaydı ihtiyaç duyduğu hiçbirşeyde yoksunluk çekmezdi. Ama, hayır, çekiyor. Bir zamanlar gençken sonra ihtiyarlıyor. Bir vakitler sağlıklıyken sonra hastalanıyor. Biraralar tokken sonra acıkıyor. Bu gelip-gitmeler düpedüz arizîlik belirtisi. Arızî olan varoluşu için gerekli şeylerde yoksunluk çeker. Çünkü yaratıcı değildir. "Mazhar değil memerdir." Yani 'üzerinden gösterilen' veya 'üzerinden nakledilen'dir. Bir televizyon ekranı gösterdiği şeyleri yaratıyor sayılamaz. Çünkü iletilmediği an yoksunluğa düşer. Bir kablo taşıdığı elektriğin yaratıcısı değildir. Çünkü kesildiğinde acizleşir. Memer de, yani oluk da, taşıdığı şeyin yaratıcısı olamaz. Zira o şey akıtılmadığı anda onsuzlaşır, yoksullaşır, kurur.
Yaratan yarattığında yoksunluğa düşmez. Yoksunluğa düşüyorsak yaratıcı değilizdir. Sözgelimi: Beşerî üretişlerde bile, 'bütün parçaları siz üretmediğinizde' veya 'bütün hammaddeler sizde bulunmadığında' o üründe yoksunluğa düşmeniz ihtimali yüksektir. Ve böyle şeyler sıklıkla yaşanır. Motor gelmez. Mercek gönderilmez. Çark yetişmez. Ondan dolayı teslimatlar da gecikir. Ancak bütün parçalara/hammaddelere sahip olan bir firma/ülke üreteceği şeyin yoksunluğunu yaşamaz. Zira ihtiyacın gelişi anında üretim de yapılır. Ancak herhangi bir sebeple üretim yapılamadığında yoksunluk çekilir. 'Üretim' gibi kusurlu bir misali aslında bizi 'yaratıcılık' arşına çeksin diye verdim. Çünkü yaratıcılık öyle bir üretimdir ki, yalnız mutlak ilme, mutlak iradeye, mutlak kudrete ihtiyaç duyar. "Ol!" der olduruverir. Belki zaten madde olarak gördüğümüz şeyler Onun "Ol!" emrinde sınırlı şahitliklerimizdir.
Lafı bu denli çoğalttım. Acaba nereye geleceğim? Şuraya geleceğim: Bence acz/fakr aslında aynı şeyin iki yüzü gibi. Yani esasında ikisi de aynı şeyi söylüyor. Ancak resmin başka açılardan okunuşunu bize ifade ediyorlar. Her ikisinden de öğrenmemiz gereken yoksunluğumuz, arızîliğimiz, yaratıcı olmadığımız-olamayacağımız, yani mahlukiyetimiz vs. Ancak acizlik 'bizzat ferde nazar edince' görünüyor. Fakirlik de 'ferdin etkileşimde bulunduğu herşeye bakınca' ortaya çıkıyor. Bunu da şöyle bir misalle açmayı deneyeyim: Sözgelimi, ben, kaç kiloluk bir ağırlığı kaldırabiliyorum? Zorda kalırsam elli kiloyu kaldırıyorum varsayalım. (Gençlikte fazlasını da kaldırırdık ya neyse.) Temsilde 'elli kilodan sonrası' benim 'acizliğimi' belirler. Yani o kadar acizimdir ki elli kilodan fazlasını kaldıramam. Ancak bu veriden 'ihtiyaç' okuması çıkmaz. Fakirliğin cevabı böyle bulunmaz. Zira fakirlik ne yapıp-yapamadığıma değil de 'neyle etkileşim içinde bulunmak zorunda olduğuma' bakar. Evet. Havayı kaldırmak ağır gelmiyor ama havaya muhtacım. Hayatta kalmak için onunla bir etkileşim içindeyim. O beni etkiliyor. Ben de onu etkiliyorum.
Varlığı benim de varlıkta kalabilmem için gerekli. İşte bu 'dışa dönük okumam' ile 'fakirlik' ölçülebilir oluyor. Benim varolmam için ne kadar şeyle etkileşim içinde olmam lazım? Ohooo... Say say bitmez. Peki onları yaratabiliyor muyum? Hayır. O halde ben 'nihayetsiz fakir' sayılmalıyım. Çünkü ihtiyaç duyduğum şeylerin hilkati elimde değil. Onları yaratan yaratmaya devam ederse ben de etkileşime devam edebilirim. Ve, eyvah, ensemde bir tehlike daha var. Benim de varlıkta kalabilme durumum kesin değil. İşte burada da acizlik açısı devreye giriyor. Ben 'e-bilme' anlamında da pek 'gücü yeter' bir adam değilim. Yaratmak elimden gelmediği gibi etkileşmemek de elimde değil. Güzelce ifade edebildimse buraya kadar, ki o da şüphelidir, birazdan hepsini birbirine bağlayabiliriz.
Ben ne 'e-bilme' anlamında muktedirim ne de 'etkileşmeme' anlamında gınaya sahibim. Son minvalde tek başıma değil herşeyle birlikte birşey oluyorum. Aslında taş da böyle oluyor. Bitki de böyle. Hayvan da yine. Ancak üzerlerindeki sanat bendeki kadar girift olmadığı için benim kadar hassaslaşmamışlar. Bozulmaları kolaylaşmamış. Kıvamları o denli inceliğe varmamış. Malum, kıvam inceleştikçe, tutturmak güçleşir, bozmak kolaylaşır. Çünkü çok sayıda şeyin çok hassas mizanlarla konması-kollanması gerekir. Hah, şimdi, evrimcilere de bir laf sokup gideceğim:
Evrimin 'daha güçlü olma' eğiliminin sonucu olarak insan sonucuna vardığını söylüyorsunuz. (O zaruretin sebebini de kurcalamak lazım amma!) Yani taştan geliştik bitki olduk. Bitkiden geliştik hayvan olduk. Hayvandan geliştik insan olduk falan filan. Peki insan sormadan edemiyor: Neden bu sözde gelişmişlerin varda kalma oranı yukarı çıkıldıkça azalıyor? Yani bir taşın varda kalması için korunması gereken denge miktarı ile bir bitkininki bir olmuyor. Bir bitkinin hayatta kalma ihtimaliyle bir hayvanınki de uyuşmuyor. Taşın taş olarak kalabilmesi ihtimali bitkinin hayatta kalabilmesi ihtimalinden çok daha yüksek. Bitkinin hayatta kalabilmesi ihtimali hayvanın hayatta kalabilme ihtimalinden çok daha yüksek. (Bir ağacın yüzde yetmişine bile zarar verseniz, evet, kalandan tekrar yeşerebilir. Ama hayvanlar hayatî bölgelerine gelen binde birlik zararlardan bile ölürler.) Yani mahlukatın 'sözde evrim hiyerarşisindeki her yükselişi' hayatta kalma ihtimallerini düşüyor. O halde evrim 'daha güçlü' yapmamış ki bizi. 'Daha kolay ölebilir' olmak için evrim geçirmiş gibiyiz. O halde dünyevî anlamda bu mahlukatın eline geçen ne? Daha kolay ölmekle mi mutlu olmalılar? Yani daha fani olmakla? Daha fani olmak, dünyevî anlamda, kâr sağlamaz ki. Kaybedişi hızlandırır, arttırır, çoğaltır, o kadar. Gelişimin amacı 'daha kolay bozulmak' olabilir mi hiç?
22 Mayıs 2026 Cuma
Yeni Said Eski Said'in Kürtlüğünden utanıyor muydu?
Nedir? Risale-i Nur'a 'müdahele edildiği' mevzusudur. Daha geriden geleyim. Türkiye'de bazı Türkler ile bazı Kürtler arasında şöyle bir 'empati eksikliği' var: Evet. Devr-i sâbıkta müslümanlar her şekilde ezildi. Türkler de ezildi. Kürtler de ezildi. Fakat ezilmenin 'şiddetinde' değil ama 'türünde' şöyle bir farklılık da yaşandı: Türkler sadece dindarlıkları üzerinden ezildiler. Yani, bir Türk dindar değilse, rejimin zorbalığına o kadar da maruz kalmadı. Hatta bir ölçüde rejim onu yukarılara çekti. Çünkü kadrosunu kurarken böyle insanları seçiyordu. Lakin iş Kürtlere geldiğinde Kürtler iki türlü ezildiler. Bir 'dindarlıkları üzerinden' ezildiler. İki 'milliyetleri üzerinden' ezildiler. Ulus-devlet düzeninde Türklük ırk olarak aşağılanma görmediği için, evet, hatta yüceltildiği için, Türkler bu anlamda Kürtlerin psikolojisini kavrayamıyorlar, anlayamıyorlar, empati de kuramıyorlar.
"Ne var yani size zorla 'Türküm, doğruyum...' dedirtmişsek? O kadar da büyütmeyin canım. İyi birşey yaptık..." gibi hissediyorlar. Çünkü Türk olmakta bir kötülük gözükmüyor. Doğru, Türk olmakta Türkler için cidden kötü birşey yok, maşaallah onlara. Ama Türk değilseniz, kendinize ait bir 'kavmiyet bilinciniz' de varsa, bu defa esmer derinizi bıçakla yüzüp yerine beyazı yerleştiriliyorlar gibi keder oluşuyor. Aşağılanmış hissediyorsunuz. Çünkü birdenbire Türk olunmuyor. Hani X-Man'de, insanlar, mutantları da normal yapan bir aşı bulmuşlardı. Ancak mutantlar, tüm o garipliklerine rağmen, normal insan olmayı kabullenmediler. Bu defa da "Neden istemiyorsunuz ha!" gibilerinden cebirle kovalanmaya başladılar. Çünkü hâkim olan kuvvete kendisi olmak bir nimetmiş gibi gelir. Karşı tarafın bunu reddetmesi de hakaret addedilir. Nasıl yani? İltifat-ı şahaneyi mi reddediyorsun? O yüzden kimi Türkler birisi "Kürdüm!" dediğinde bir parça hakaret edilmiş hissi yaşıyorlar.
Kürtlerin de düştükleri hatalar var. Nedir mesela? Suizan mümkün oldukça hüsnüzan etmeyenlerimiz çoktur. Ve her kimden bu suizanna yorulabilecek bir 'veri' gelse, hemen bütün Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanmışlıklara eklenerek, yorulur. Sanki hepsi bir saftadır. Hepsi bir merkezden yapılmaktadır. Hepsi Kürtlerin Kürtlüklerini yoketmek içindir. Lakin, hayır, bence hepsi böyle değildir. Bize bunu böyle gösteren sabitlenmiş suizannımızdır. Az şey yaşanmıştır demiyorum amma körkütük suizan her şekilde işi adaletsizliğe götürüyor.
Şimdi gelelim asıl meselemize... Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur külliyatında Kürt, Kürdistan, el-Kürdî vs. gibi 'etnik aidiyet' ifadelerini kendisi mi kaldırdı? Yoksa 'kimi Türkçü talebeleri' arkasından bir entrika mı çevirdiler? Yani Risale-i Nur külliyatını ulus-devlet düzenine, kemalist rejime, Türkçülüğe uygun bir hale mi getirdiler? Benim bu vehme cevabım ana eksen nurcuların cevabından çok farklı değil. Şöyle: Hayır. Kimse Hazret-i Üstadın arkasından entrika çevirmedi. Onun bizzat kendi kalemiyle böylesi değişiklikler yaptığı Badıllı abi merhumun delilleri üzerinden kanıtlanabiliyor. Hepsi kanıtlanamıyor olabilir. Ancak kanıtlanabilir olanların varlığı kanıtlanamayanların da varolabileceğine bir emare oluşturur. Kesinlik vermeyebilir. Tamam. Amenna. Lakin 'olabilirlik' verir. Bence de Bediüzzaman Hazretleri, bizzat kendisi, böylesi ifadeleri değiştirmiştir. Nedenini de anlamak kolaydır. Önceki yazılarımda değinmiş olmakla birlikte tekrar döneyim:
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e yaşanan rejim değişikliği sadece bir 'yönetim değişikliği' değildir. Bir anlayış değişikliğidir. Bir yaklaşım değişikliğidir. Bir itikad değişikliğidir. Osmanlı döneminde herkes etnik aidiyetini rahatlıkla anarken, kimse tarafından da bundan dolayı 'ayrılıkçılıkla' suçlanmazken, Cumhuriyet'te işler böyle olmamıştır. Cumhuriyet, ana eksenini ulus-devletçilik üzerine kurduğu için, geçmişte hiçbir sorun teşkil etmeyen böylesi kelimeleri kendisine düşman bilmiştir. Osmanlı bir imparatorluk kültürüne sahip olduğundan çok kimlikliliği kucaklayan bir yapısı vardır. Zaten İslam'ı temel referans aldığından ötürü de çok kimlikliliğe müsaittir. Cumhuriyet bu noktada Osmanlı'dan çok başka birşeydir. Osmanlı ile arasında zamansal farklılık 'önce-sonra' kadar yakın olsa da zihniyet mesafesi 'bin yıl' kadar açıktır. O yüzden Türkiye düzeninde 'ırk anmak' hoş karşılanmaz. Hatta Şark Islahat Planı'nda böylesi tezahürler suç olarak anılmıştır. Başlarda sadece Türklük övgüsü görünen durum, Şeyh Said kıyamıyla birlikte, hepten Kürt düşmanlığına dönüşmüştür. Devlet bir siyaset olarak Türk dışındaki bütün etnik kimlikleri unutturmak yolunu seçmiştir. Fazla izahat da fazla oluyor ya neyse.
Bediüzzaman Hazretleri de, yaptığı iman hizmetinin zarar görmemesi için, 'irticai faaliyet suçlamasıyla' zaten yıllarca müsadere edilen eserlerinin 'ayrılıkçılık suçlamasıyla' ikinci bir riske daha girmemesi hikmetiyle, kimi metinlerinde böyle ifadeleri değiştirmiştir. Onun tensibiyle talebeleri de kimi eserlerde böylesi ifadeleri değiştirmiş olabilirler. Devrin şartları düşünüldüğünde mezkûr endişe yersiz durmuyor. Öyle ya. İstiklal Mahkemelerinin hangi nedenle adam asacağı pek belli değildi. Onlardan sonra da Türkiye yargı sistemi güzel sınavlar vermedi. Bu açıdan hepsini Üstada kadar götürmeye gerek duymuyorum ben. Mevzu yukarıda betimlediğim şekilde gerçekleşmiş olabilir. Bazılarını Üstad diğer bazılarını da abiler yapmıştır. Ve belki bu 'diğer bazıları' içinde "Yahu o kadarına da gerek yoktu!" diyeceklerimiz çıkabilir. Tekrar eski hallerine dönmesi de konuşulabilir. En azından öyle baskıları da anlayışla karşılamak, hainlik suçlamasına sarılmamak, elzemdir.
İkinci bir etken de kemalist rejimin halkın üzerindeki etkisidir. Evet, kabul edelim-etmeyelim, kemalist rejim Türklere 'seküler bir Türkçülük' aşılamakta başarılı olmuştur. Başlangıçta, sadece elitik bir kadroya hâkim olan bu ideoloji, bugün sayısı onmilyonları aşan insanların ideolojisidir. Hatta, daha ilerisini diyelim, ideoloji olarak kemalizme düşman olsalar bile, milliyetçilik üzerinden kimi uygulamalarını destekleyen dindarlar bile vardır. Zira milliyetçiliğin balı tatlıdır. Ben, kendi çevremde mesela, beş vakit namaz kıldığı halde, civarında Kürtçe konuşanı görünce rahatsız olan insanlar tanıdım. Kemalizm, tastamam Türkiye'de tutmasa da çok şükür, milliyetçiliği yönüyle düşmanlarını bile bir parça kendisine benzetmiştir. O yüzden Bediüzzaman Hazretleri de, Türkler içinde yaşadığı bütün o sürgün yılları boyunca, Türkçe telif ettiği eserlerinin tesiri için 'Kürtlük vurgularından' feragat etmiştir. Zira onları yerlerinde bırakırsa eserlerinin kimi Türkler tarafından horgörülmesi mümkündür. Halbuki, bu insanların Risale-i Nur'a, Risale-i Nur'un da bu insanlara ihtiyacı vardır. Yani 'yükselen milliyetçilik dalgası' üzerinden de Bediüzzaman'ın eserlerindeki tasarrufatı anlaşılabilir.
Ancak bu kesinlikle şu değildir: Bediüzzaman Hazretleri Kürtlüğünden kesinlikle utanmamıştır. Yahut da şöyle ifade edeyim: "Vaktiyle kendim için Kürt falan dedim. Ne kadar yanlış ettim. Şimdi ulus-devlet kurulunca bu hatamı anlıyorum. Artık böyle şeyler söylemeyeyim..." fikriyle Hazret-i Üstadın değişiklik yaptığını düşünenler hata ediyorlar. Kemalizme bulanmışlıklarını götürüp Hazret-i Üstada satıyorlar. (Üstadın ziyaretine gelenlerle Kürtçe konuşmaya çekinmesini de yukarıdaki durumla beraber ele almak gerekir.) Bir kimsenin kendi nesebî aidiyetini anması nasıl günah olabilir? İslam tarihi boyunca böyle bir günah duyulmuş mudur? İslam âlimlerinin alelekseri isimlerinin ardında böylesi nisbetlerle anılmamışlar mıdır? Bütün bu gerçekler ortadayken Üstadın tavrından 'seküler rejim uygulamalarına' onay çıkarmak akıl kârı değildir. Yani, özetlersem, Bediüzzaman Hazretleri bu tasarrufları 'zorunluluktan' yapmıştır. 'Pişmanlıktan' yapmamıştır. Pişmanlık okuması bâtıl bir okumadır. Ve, işte, kimi Kürt nur talebeleri ile Türk nur talebeleri arasındaki nizâ da böylesi bir yerden kaynıyor.
Hatanın Kürt tarafındakiler yapılan bütün tasarrufları 'komplo teorisi' içinde okuyorlar. Onlara göre kemalist rejimin adamları Bediüzzaman'ın en yakın çevresine kadar sızdılar. Ona dost göründüler. Sonra da metinlerini değiştirdiler. Öyle ki, bütün kitaplarını bizzat tashih eden Hazret de olan-biteni anlamadı, yuttu. O yıllarda hapislerden hapis beğenen abiler de aslında Mustafa Kemal'in adamlarıydı ila ahir... Doğrusu ben bunlara ancak gülüyorum. Niçin? Çünkü, o insanların, Türküyle Kürdüyle Bediüzzaman'ın etrafında olmak için katlandıkları çileleri düşününce, "Ulan yere batsın böyle ajanlık!" demeleri gerektiğini düşünüyorum. Öyle bir ajanlık ki sahibine hiçbir menfaati yok. Ancak çektiği eziyetle, işkenceyle, açlıkla, hapisle, hakaretle kalıyor. Cebine de beş kuruş girmiyor. Böyle ajanlık olur mu yahu? İftiranın böylesinden Hüda hepimizi saklasın.
Fakat Türklerin de şu okuması yanlış: "Zaten Kürt olmak da bir marifet yoktu. Kürtler de kendilerini Türk bilmeliydiler. Ayrılık çıkarmamalıydılar. Bediüzzaman Hazretleri de İkinci Said döneminde hatasının farkına vardı. Kürtlükle ilgili ifadeleri çıkarmaya başladı. Hepsini yapmaya ömrü yetmedi. Abilerin de gücü yetmedi. Bugün bir miktar Kürt-Kürdistan ifadesi hâlâ metinlerde bulunmaktadır. Ancak onların da üzerinde çok durulmamalıdır. Üstad da zaten aslen Kürt falan değildir. Seyyiddir. Bu işleri pek karıştırmamak lazım..."
Evet. Bence bu okuma şekli de doğru değil. Çünkü Hazret-i Üstadın hiçbir metninde üzerine almadığı bir Türkçülüğü ona yüklüyor. Hiçbir zaman aleyhinde olmadığı bir Kürtlükten de onu soğutuyor. Denge, mutedil bir kısım nur talebelerinde gözüküyor ki, ben de o tavrı seçmişim: Risale-i Nur metinlerindeki bu tür değişikliklerden ne 'muhterem abilerimize bühtana malzeme' çıkar ne de 'kemalist rejimin uygulamalarına onay' çıkar. Bu tasarruflar devrin şartlarında anlaşılabilir endişelerle gerçekleşmiş dokunuşlardır. Çünkü o devirde, değil özgürce kitap yazmak-basmak, kafayı omuzların üzerinde gezdirebilmek meseledir. Hazret-i Üstad ve talebeleri de, devrin şartlarına göre, kimi stratejik hamlelerde bulunmuşlardır. Hatta, Sovyetlerin Türkiye'yi tehdit ettiği dönemdeki mektuplarda, kimi abilerin 'kızıl tehlike' ve 'Türk milleti' vurguları da aynı stratejik tutum içinde ele alınabilir. Necis-ences ikileminde daha tehlikeliye karşı tehlikeliyi kullanmak vardır. Müstakim meslek, ne Türke ne Kürde alerji olmadan, hepsini devrinin şartları içinde okuyarak, anlayarak, Kur'an'daki 'kendi aralarında merhametli' sırrını kuşanarak, İslamî serbestî içinde kalabilmektir. Cenab-ı Hak bizi o hidayetten ayırmasın. Âmin. Âmin.
Müslümanın 'ateisti' olur ama 'agnostiği' olmaz
İslam'ın mürtedler hakkındaki sertliği bazılarına ziyade geliyor. Ve üzerine ziyade tartışmalar yaşanıyor. Bence bu tartışmalarda ıskala...
-
Hatırlarsanız, bir hafta kadar önce Cemil Tokpınar abiye dair bir analizimi yazmıştım. Çok derinlemesine sayılmayacak, kısacık birşey. Şim...
-
Tabii insanın ağırına gidiyor. Zamanında, FETÖ'nün Zaman'a 10 Kasım'da aldığı tam sayfa ilan nedeniyle ortalığı yıkan muhafazakâ...
-
" Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın müminlerin, kendi vicdanları ile hüsnüzanda bulunup da: 'Bu, apaçık bir iftiradır...