27 Ekim 2026 Salı

Kur'an nurcuların medreselerinden de bahsediyor mu?

"Bir kavle göre, Kitâb-ı Mübîn, Kur'an'dan ibarettir. Yaş ve kuru herşey içinde bulunduğunu şu âyet-i kerime beyan ediyor. Öyle mi? Evet. Herşey içinde bulunur. Fakat herkes herşeyi içinde göremez. Zira muhtelif derecelerde bulunur..." Yirminci Söz'ün İkinci Makamı'ndan.

Bilenler bilir. Ben 'çapraz okumalar' yapmayı severim. Aynı günlerde bazen üç-dört kitabı birden takip ederim. Bu sayede ilginç tevafuklar da yaşarım. Elhamdülillah. Onlardan birisi de bugün yaşadım. Sonuna yaklaştığım, Kürşad Atalar'ın Düşüncede Devrim kitabının 223. sayfasında, 'İslamî Hareket' tanımlanırken bize şöyle bir 'dokundurmada' bulunuluyordu sanki: "Bütün bunlara ek olarak her 'İslamî' olan çaba ve çalışmayı da İslamî hareket olarak görmüyoruz. En saf İslamî hakikatleri 'ev sohbetleri' yaparak yaymaya çalışan ve bir elin parmakları kadar insanla 'cemaatçilik' oynayan oluşumları İslamî hareket saymadığımız gibi..."

Eh, evet, bir nurcu olarak bu 'dokundurmadan' bir parça alındım. Kitabı kaldırıp kenara koydum. Şualar'ı elime aldım. Bir de ne göreyim? Birinci Şua'nın eşiğine gelmişim. (Külliyatın yapısını bilmeyenler için bu hayretim garip gelebilir. Zira numaraların zaten kafada bir harita oluşturabileceğini düşünürler. Fakat, hayır, olmaz. Çünkü Şualar'da Birinci Şua eserin sonlarındadır.) Risale-i Nur'da Kur'an'a bakarken sahip olunması gereken usûl bilgisine de yer verildiğini düşündüm hemen. Çünkü evvelindeki mektupta şöyle deniliyordu:

"Ve o risalede biz demiyoruz ki, âyâtın mânâ-yı sarîhi budur. Tâ hocalar fîhi nazarun desin. Hem dememişiz ki, mânâ-yı işârînin külliyeti budur. Belki diyoruz ki, mânâ-yı sarîhinin tahtında müteaddit tabakalar var. Bir tabakası da mânâ-yı işârî ve remzîdir. Ve o mânâ-yı işârî de bir küllîdir; her asırda cüz'iyatları var. Ve Risale-i Nur dahi bu asırda o mânâ-yı işârî tabakasının külliyetinde bir ferttir. Ve o ferdin kasten bir medâr-ı nazar olduğuna ve ehemmiyetli bir vazife göreceğine, eskiden beri ulema beyninde bir düstur-u cifrî ve riyazî ile karineler, belki hüccetler gösterilmişken, Kur'ân'ın âyetine veya sarahatine, değil incitmek, belki i'caz ve belâğatine hizmet ediyor. Bu nevi işârât-ı gaybiyeye itiraz edilmez. Ehl-i hakikatin nihayetsiz işârât-ı Kur'âniyeden had ve hesaba gelmeyen istihraçlarını inkâr edemeyen bunu da inkâr etmemeli ve edemez."

Elbette burada Bediüzzaman Hazretleri bize bir 'mübarek alınganlık' da öğretiyor. Kur'an'ı okurken 'ötemizde' bir metin gibi okumamak, dinlerken 'ötemizde' bir metin gibi dinlememek, orada anlatılanın biraz da 'bizim hikâyemiz' olduğunun farkında olmak, ders almak, hissemizi kollamak vs... Bu tarz öğütlerin de Risale-i Nur'daki bu gibi bahislerde mündemiç olduğu fikrindeyim. Böylesi bir bakışın zaten hayattâr olan Kur'an'ın bizi de karşısında hayattâr bulması anlamında kıymetli olduğunu düşünüyorum. Alınganlığı olmayan kalp ölüdür çünkü. Alınganlık şuurun canıdır. Alınganlık hissiyatın kaynağıdır. Alınganlığı olmayanın nasibi kesilmiş gibidir.

Birinci Şua'da zikredilen ilk ayet, meşhur 'Nûr ayeti'dir ki, yani Nûr sûresinin 35. ayetidir. Kısa bir meali şu şekildedir:

"Allah göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun misali, lâmbanın ortasındaki yuvaya benzer ki, onda bir kandil vardır. Kandil de bir fânus içindedir. Fânus ise inci gibi parlayan bir yıldıza benzer. O ne doğuya, ne de batıya ait olmayan bereketli bir ağacın yakıtından tutuşturulur ki, o yakıtın, ateş değmeden aydınlatacak bir hali vardır. İşte nur üstüne nur... Allah dilediği kimseyi nuruna kavuşturur. İnsanlara da böyle misaller verir. Çünkü Allah herşeyi hakkıyla bilir."

Mürşidim bu ayetin, başta zikredilen usûl çerçevesinde, Risale-i Nur'a nasıl işaret ettiğini detaylarıyla açıklar. Onları alıntılayıp yazıyı uzatmayacağım. Ben asıl şimdi, bu ayetin hemen arkasındaki diğer ayette, yani Nûr sûresinin 36. ayetidir, dikkatimi çeken birşeyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Tabii bu manayı açıklarken de 'Allahu a'lem' kaydını asla ihmal etmiyorum. Evet. Yazıdaki kanaatim sadece kendimi bağlar. "Bir de böyle düşün!" şeklinde dikkate alınabilir. Her neyse... Uzatmayayım. 36. ayetin kısa bir meali şu şekildedir:

"O nur, öyle evlerde ışık verir ki, Allah onların yücelmesine ve içlerinde isminin anılmasına izin vermiştir. Oralarda sabah-akşam Onu tesbih ederler."

Ayet-i kerimede 'buyût' ifadesi geçiyor. 'Buyût' yani 'beytler.' Mealde zaten 'evler' denilmekle bu mana anılmış. Fakat kimi müfessirler bu 'evler' ifadesinden kastedilenin 'mescidleri de kapsadığını' söylüyorlar. Ben müfessir değilim. Onlara muhalefet edemem. Ancak burada 'mescidler' ifadesi yerine 'evler' ifadesinin özellikle kullanıldığını düşünürsek, Allahu a'lem, yakın tarihteki bir tabloya da isabet ediyormuşuz gibi geliyor bana.

Nasıl? Resmi tarihin beyin yıkaması dışında okuma yapanlar bilirler: Cumhuriyetin yeni yeni kurulduğu dönemlerde mescidlerde Allah'ı anmak kolay birşey değildi. Hele oturup ilim meclisleri kurmak pek riskli bir işti. Yani aslında "Allah anılsın" diye ecdad tarafından inşa edilen mübarek mekanlar, devr-i sâbıkta, Allah'ı anmaya korkulan yerler haline gelmişti. Medreseler kapatılmıştı. Tekkelere mühür vurulmuştu. Türbeler hakeza... Bunun çok nümunesini müslümanlar yaşamıştır ki, bir yerde, Üstad Hazretleri de yaşadıklarına karşı feryad eder:

"Halbuki, bu dostlarım, güya vatandaşlarım ve dindaşlarım ve onların menfaat-i imaniyelerine uğraştığım adamlar, hiçbir sebep yokken, siyasetten ve dünyadan alâkamı kestiğimi bilirlerken, üç sene değil, belki beni altı sene sıkıntılı bir esaret altına aldılar, ihtilâttan men ettiler. Vesikam olduğu halde, dersten, hattâ odamda hususî dersimi de men ettiler, muhabereye sed çektiler. Hattâ, vesikam olduğu halde, kendim tamir ettiğim ve dört sene imamlık ettiğim mescidimden beni men ettiler. Şimdi dahi cemaat sevabından beni mahrum etmek için—daimî cemaatim ve âhiret kardeşlerim—mahsus üç adama dahi imamet etmemi kabul etmiyorlar. Hem, istemediğim halde birisi bana iyi dese, bana nezaret eden memur kıskanarak kızıyor, nüfuzunu kırayım diye vicdansızcasına tedbirler yapıyor, âmirlerinden iltifat görmek için beni tâciz ediyor."

İşte o dönemde Allah'ı anmak, anlatmak, ders yapmak, zikretmek vs. pek tehlikeli bir iştir. Camiler sürekli tarassut altındadır. Giren-çıkan sıkı sıkı takip edilmektedir. Ve bu durum nedeniyle, başta nurcular olmak üzere, hamiyet sahibi herkes daha gözden uzak olan yerlerde, özellikle de evlerinde, dinî faaliyetlerini yürütmeye çalışmaktadırlar. Zira devletin evlerin içlerine kadar dahil olması her zaman mümkün değildir. Hiç yapılmamış şeyler değildir. Evlerin de basıldığı olmuştur. Ancak, elhamdülillah, bu sûretle bir derece İslamî ilimlerin, imanın, Kur'an'ın, sünnetin unutulmaması sağlanmıştır. Yani, mescidlerde Allah'ı anmalarına fırsat verilmeyenler, gayretlerini evlerine yönlendirmişlerdir. Ki bugün bile nurculuğun medrese faaliyetleri genelde evler üzerinden yürür. Evlerde toplanılır. Evlerde Risale dersleri yapılır. Evlerde Allah zikredilir. Ahirzamanda, ne hazindir, mescidlerin boynu bükülmüş fakat evlerin sinesinde nice nurlar parlamıştır.

Şimdi ayetin mealini tekrar hatırlayalım: "O nur, öyle evlerde ışık verir ki, Allah onların yücelmesine ve içlerinde isminin anılmasına izin vermiştir. Oralarda sabah-akşam Onu tesbih ederler." 

Bence bu 36. ayet, yukarıda tefekkür ettiğim şekilde düşünülürse, 35. ayet hakkında Bediüzzaman Hazretlerinin söylediklerini tasdik etmektedir. Âdeta onda söylenileni tamamlamaktadır. Subhanallah! Hakikaten bu nurlar evlerden ışıldayarak halka yayılmıştır. Hem yazılmaları hem okunmaları hem de dersleri evlerde sürmüştür. Burada Kur'an'ın i'câzına bir delil olduğu gibi Risale-i Nur'un (ve o dönemde bu sûrette hizmete devam etmiş diğer mübarek cemaatlerin/eserlerin) makbuliyetine de bir emâre vardır. Elbette en doğrusunu Allah bilir. Ben kendi kanaatimi yazdım arkadaşlar. Belki kanaat bile değil. Ümidimi yazdım. Cenab-ı Hak bu ümidimizi de dua sayıp bizi o ayetin dairesine dahil eylesin. Âmin. Ve bihürmeti Tâhâ ve Nûr ve Yâsîn.

17 Ekim 2026 Cumartesi

Meleklerin de bir bedeli var

En'âm sûresinin 8 ile 9. ayetleri kısa bir mealiyle şöyle buyuruyor arkadaşım: "Bir de: 'Ona, bizim de görebileceğimiz bir melek indirilmeli değil miydi?' dediler. Eğer biz bir melek indirseydik, elbette iş bitirilir, kendilerine göz açtırılmaz, bir an bile yaşama fırsatı verilmezdi. Eğer peygamberi melek olarak gönderseydik, yine insan suretinde gönderir de, onları içine düştükleri şüpheye yine düşürürdük." Yani, delalet ne kadar şiddetlenirse, bedeli de o kadar ağırlaşıyor. İşaret ne kadar kuvvetlenirse görmezden gelmenin bedeli de o kadar artıyor. Yahut da şöyle söylemek lazım: Gösterişin açıklığı 'farketmeme' ile 'görmezden gelme' arasındaki farkı da açıyor. Bu yüzden meleklerin gelişinin hemen arkası, yine de hidayete müşteri olunmadığında, azaba bakıyor. Ben bunu biraz insanlar arası ilişkilerdeki 'iyilik düzeyine' benzetiyorum. Birisine ne kadar büyük iyilik yaparsanız, ne kadar çok emek verirseniz, ihanetinden o kadar çok sarsılıyorsunuz. Ve o ihaneti en şiddetli şekilde cezalandırmak istiyorsunuz. X kişisinin size yaptığı kanınıza dokunmuyor da en yakınınızın küçücük anlayışsızlığı canınızı sıkıyor. Bu cansıkıntısının arkasında ilişki düzeyindeki şiddetin de payı var. Emek ne kadar şiddetliyse ihanet o kadar canyakıcıdır.

Hakikatin ikinci parçasını da 'rahmet ekseninde' değerlendiriyorum bu yüzden. Cenab-ı Mevla, peygamber olarak bir meleği gönderse bile, onu insan sûretine sokacağını beyan etmesiyle imtihanın zeminini hatırlatıyor bize. Ki Üstad Hazretleri böylesi ayetlerin tefsirini şöyle yapar: "İman ve teklif, ihtiyar dairesinde bir imtihan, bir tecrübe, bir müsabaka olduğundan, perdeli ve derin ve tetkik ve tecrübeye muhtaç olan nazarî meseleleri elbette bedihî olmaz. Ve herkes ister istemez tasdik edecek derecede zarurî olmaz. Tâ ki, Ebu Bekir'ler âlâ-yı illiyyîne çıksınlar ve Ebu Cehil'ler esfel-i sâfilîne düşsünler. İhtiyar kalmazsa teklif olamaz. Ve bu sır ve hikmet içindir ki, mu'cizeler seyrek ve nâdir verilir. Hem dâr-ı teklifte gözle görünecek olan alâmet-i kıyamet ve eşrât-ı saat, bir kısım müteşabihat-ı Kur'âniye gibi kapalı ve te'villi oluyor..." Belli ki, cehennemi seçecek olana, onu seçtirecek kadar bir 'kapalılık' sunuluyor. Cenneti seçecek olana da onu tanıyacak kadar bir 'açıklık' var. Bu kapalılık/açıklık iradenin hareket edeceği alanın tâ kendisi. Bilginin bedeline razıysan bilmeyi seçersin.

"Evet, izzet ve azamet ister ki, esbab perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve celâl ister ki, esbab ellerini çeksinler tesir-i hakikîden..." derken Sahib-i Sözler'in dikkatimizi çektiği de bu dengedir galiba. Nasıl? Belki şöyle: Onun izzeti/azameti mahlukatı tarafından kuşatılamamasını sonuç veriyor. Kuşatılamamak da bilmeyi 'yolculuğa' dönüştürüyor. Önümdeki dağ maketini ânda bilebilirim. Çünkü maket nazarıma sığar. Bilmemin sınırları içindedir. Ama o dağın aslını bilebilmem için belki aylarca sürecek bir yolculuğa ihtiyacım var. Demek ki izzetin/azametin vasfı muhataplarını süreçlere mahkum etmektir. Herkes herşeyi hemen bilemez. Bir padişahın huzuruna elini-kollunu sallayan herkes giremez. Büyüklük nisbetinde aşılması gereken süreçler ağırlaşır. Mahlukiyetimizin sınırları okyanusu kaşıkla bitiremeyeceğimizi hatırlatır. Evet. Cenab-ı Hakkı sebepler perdesi arkasından okumaya çalışıyoruz. Çünkü yaratışının hepsi bize sığmıyor.

Aklın mahiyetindeki 'parçalayarak anlama' yetisinden ötürü önümüze düşen herşeyi parçalıyoruz. Bizim için elma bir parça. Ağaç bir parça. Toprak bir parça. Dünya bir parça. Bu ayrı ayrı bütünlük tanımlamaları sayesinde bilgi bir parça kuşatılabiliyor oluyor bizim için. Bir sınır çekiyoruz. Ve içindeki şeyler hakkında konuşuyoruz. Çizgi çekmediğimizde konuşacağımız birşey kalmıyor. Çünkü akıl sınırsızı kuşatamıyor. O yüzden, İzzet/Azamet Sahibi'nin sebepleri aklın nazarına perde kılmasında 'rahmet ciheti' hâkimdir. Eğer tüm oluşlar Onun kudretinin sınırsızlığı içinde bilişimize uğrasaydı hiçbiri hakkında konuşamazdık. Çünkü kavrayamazdık. Bizim için bilginin konusu olmazlardı. Yaratılışı bir süreç, bence bu sürecin nâmı Rububiyettir işte, içinde gördüğümüz için tefekküre meydan açılıyor. Fakat aynı meydan imtihan da oluyor. Zira parçaladığımızı tekrar birleştirmeyi unutuyoruz. Evet. Elmayı, ağacı, toprağı, dünyayı vs. parça parça gördük. Parça parça konuştuk. Fakat hilkatte hepsi birdi. 'Ezel' denilen zamanı aşkın manzar-ı alâda bir görünüyordu. Bir takdir edilmişti. Bir kaderin detaylarıydı. Bir 'Ol!' emrinin parçalarıydı hepsi. Yani hepsinin birden nazarımıza girmemesi 'hepsinin birden mahluk olduğu gerçeğini' değiştirmezdi.

Bunu şöyle bir temsille zihninize takrib etmek isterim: Dünyanın küreviyeti sebebiyle açık denizlere bakarken bir geminin nazarınıza giriş şekli parça parça olur. Yani önce dumanı girer. Sonra bacası girer. Sonra üst kısmı girer. Sonra tamamı görüşünüze sığar. Gemi aslında bir bütünlüktür. Fakat sizin sınırlılığınızdan dolayı, görüşünüzde bir sınır vardır yani, hepsini aynı anda göremezsiniz. Yuvarlak dünyanın o mesafesinde gözünüze girebileceklerin miktarı bellidir. Ve gözünüze girecek/girebilen miktar sizi eşyayı parçalı bir şekilde algılamaya zorlar. Fakat "Hakikatte gemi nedir?" diye sorsam aklınız bu parçaları zihninizde birleştirir. Cevabı "Şöyle şöyle bir gemidir!" diye yapıştırıverir. İşte, normalde hep bunu yapan akıl, mevzu 'Uluhiyeti' kavramak kadar yukarıya çıkınca, parçaları birleştiremiyor. Elmaya ağacı, ağaca toprağı, toprağa dünyayı, dünyaya uzayı vs. neden görmek gibi cevaplar üretiyor. Bu tıpkı bacasını yaratanı yine geminin gövdesi görmek gibidir.

Gözümüze bir öncelik-sonralık ilişkisi içinde görünmeleri, hâşâ, öncekini 'sonrakini yaratan' diye tayin etmekle isabet ettiğimizi göstermez. Yaratılışın bize bu sınırlılık içinde göründüğünü gösterir. Susan Sontag'ın o meşhur deyişiyle: "Zaman, herşey bir anda olmasın; mekan ise hepsi bizim başımıza gelmesin diye var." Bu Hüda'nın rahmet eseri olarak böyle. Hepsini birden kavrayamayız çünkü. Hepsini birden yaşayamayız. Bu bizim mahluk olmamızdan kaynaklanan bir sınırlılık. Biz yaratıldık. Yaratıcı değiliz. Elimizde sonsuz bir biliş yok. Sonlu bilişler sahibi olmanın bedeli de yaratılışı süreç içinde tanımaktır. Yani Uluhiyeti 'Rububiyet' sûretinde görmektir. Buradan 'haddimizi bilmeye' doğru yönelmemiz gerekirken müşahedemizi 'bilmenin tek şekli' olarak mutlaklaştırıp oradan hilkat hakkında kestirme hükümler vermeye varmamız doğru değil. Manzara bizim gözümüze parça parça sığıyor diye 'parçaların birbirini yaratması' diye bir zaruret yok.

Yine en başa dönüp "Peki insanlar neden müşrik oluyorlar?" sorusuna da cevap vermeye çalışmak istiyorum. Mürşidim yine bir yerde diyor ki: "Allah'ın memurlarıyla insanın memurları arasında münasebet yoktur. Yalnız gafil ve cahil olanlar hâdiselerde ve vukuattaki hikmetleri, güzellikleri göremediklerinden, Cenâb-ı Haktan şekva ve şikâyetlere başlarlar. İşte o şekva ve şikâyetlerin hedefini değiştirmek için esbab vazedilmiştir..." Evet. Ben, burada zikredilen 'hedefi değiştirmek' meselesinin, 8. ayetle bir ilgisi olduğunu düşünüyorum. Zira hedef değiştirilemediğinde 'izzet/azamet' hakkı olarak gerek başa gelecek bir azap var. Cumhurbaşkanına hakaret etmenin bir bedeli var. Fakat kötü giden ekonomiye söverseniz böyle bir yaptırıma maruz kalmazsınız. Çünkü araya bir perde girmiş olur. Ve perde bir te'vil şansı verir. "Ben ona demedim!" diyebilirsiniz. Hakikaten de aklınıza o gelmemiştir. Ancak doğrudan ona terbiyesizlik etseydiniz illa bedeli olurdu.

Ateist, deist, panteist, putperest, naturalist, materyalist, budist, yahudi, hristiyan vs. Bütün bu şirk ehlinin şirkte bırakılması da onların hakettiği azabın tehiriyle ilgili olabilir. Yanlış okumaları arttıkça, buna bağlı olarak şekvaları/şikayetleri çoğaldıkça, perdeler kalınlaştırılıyor olabilir. Yani, Allah Teala hakkındaki suizanları, bu suizannın bedeli ağır olacağı için, onları başka itikadlara sevketmek sûretiyle yine haklarında bir rahmet takdir edilmiş bulunabilir. Âdem aleyhisselam bir yasak meyve yemekle cennetten kovuldu. 

Nice seneler tevbe etti. Ancak tevbesi kabul olundu. Bizlerse, Allah Resulü aleyhissalatuvesselamın müjdesiyle, çok daha kolay şartlarda tevbesi kabul edilenleriz. İnşaallah. Onda öyle bizde neden böyle peki? Çünkü o kendi şartlarında bir günah işledi. Biz kendi gafletimizde günahlar işliyoruz. Bizim sınırlılığımız/aczimiz Mevla Tealanın rahmetini celbediyor. Hakettiğimiz şiddette davranmıyor. Affının kapılarını sonuna kadar açıyor. Eğer izzet/azamet gereği gerilmiş perdelere sahip olmasaydık, âdâb bilmezler olarak, o Sultan'ın huzurunda çok terbiyesizlikler edecektik. Kendi başımıza da çok işler açacaktık. Materyalist de belki Allah'a nice bühtanlar edecekti. Şimdi sebepler tahtında boğuşup duruyor. Fakirliği ekonomiden, petrolü Amerika'dan, mutsuzluğunu anne-babasından vs. bilerek korunuyor. Ona zaman kazandırılıyor. Bu gafletleri olmasaydı hepsini tutup Mevla Tealaya verecekti. Peşine de kimbilir ne hakaretler takacaktı. Küfrüyle şuurca da huzurdan kovuldu. Zaten küfür şuurca huzurdan kovulmaktır. Allah'ın hasmına kendisini unutturmasıdır. Gafletse günahkârın unutkanlığıdır. Ne diyelim arkadaşım? O Rahman u Rahim bizi hem küfürden hem gafletten muhafaza eylesin. Huzuruna layık edeple edeplendirsin. Âmin.

16 Ekim 2026 Cuma

Aliyev'in gör dediği...

Bazen hayır ademî görünür. Bazen şer vücudî görünür. Fakat bu görünüşler bizi kandırmasın. Hayır olan herşeyin aslı vücudîdir. Şer olan herşeyin de aslı ademîdir. 'Ademîdir/vücudîdir' diyoruz ya gençler bu tâbirleri pek anlamıyorlar. Onların diliyle de ifade etmek gerek: 'Hayırlı olan herşey varlıksaldır' demek istiyoruz 'vücudî' demekle. 'Şer olan herşey yokluksaldır' demek istiyoruz 'ademî' demekle. Yani adem 'yokluk' demek. Vücud ise varlık. Bazı şeylerin hayırlı mı şerli mi olduğunu ayırmak gayet kolay olur. Mesela? Mesela: İnsan önüne konmuş bir tas bal ile bir tas zehirin hangisinin ademî hangisinin vücudî olduğunu gayet kolay ayırdeder. Bal vücudîdir. Varlığa hizmet eder. Dolayısıyla hayırlıdır. Zehir ise ademîdir. Varlığımıza kasteder. O yüzden şerdir. Ancak resmin bulandığı yerler de oluyor. Bir dikkat gerekiyor.

Bazen aslı vücudî olan şeyler zâhirde ademî görünüyor. Mesela? Mesela: Kangren olmuş birisinin kolunu kesmek zâhiren ademîdir. Çünkü bedene zarar verilmektedir. Bir parçası koparılmaktadır. Fakat aslında bu fiil de vücudîdir. Zira kol kesilmezse bütün vücudun ademe gitmesi ihtimali vardır. Kangren yayılarak bütün vücudu hayatından eder. Demek herhangi bir yokluksallık, daha büyük bir yokluksallığa düşmemizi engelliyorsa, o aslında varlıksallıktır. Tersi bir misallendirmeyle: Faiz almak zâhirde malı arttırıyor görünür. Lakin Hak Teala o meş'um işin aslını haber vermiştir: Riba malın bereketini kaçırır. Çokluğunu aza çevirir. O halde burada da aslı ademî olan bir vücudîlikten bahsediyoruz demektir. Deniz suyu içmek uzunvadede nasıl susuzluğa hizmet ediyorsa bu türden vücudîlikler de ademe hizmet ederler.

İşte tam bu makamda mürşidim der: "Adem şerr-i mahz, ve vücud hayr-ı mahz olduğunu, ehl-i tahkik ve ashâb-ı keşif ittifak etmişler. Evet, ekseriyet-i mutlaka ile, hayır ve mehâsin ve kemâlât, vücuda istinad eder ve ona râci olur. Sureten menfi ve ademî de olsa, esası sübutîdir ve vücudîdir. Dalâlet ve şer ve musibetler ve mâsiyetler ve belâlar gibi bütün çirkinliklerin esası, mayası ademdir, nefiydir. Onlardaki fenalık ve çirkinlik, ademden geliyor. Çendan suret-i zâhirîde müsbet ve vücudî de görünseler, esası ademdir, nefiydir..."

Hem yine bu makamda söyler ki, bazı şeylerin vücudunda adem, ademinde vücud vardır: "Vücudunda adem, ademinde vücudu vardır. Yani, kendini bilse, vücut verse, kâinat kadar bir zulümat-ı adem içindedir. Yani, vücud-u şahsîsine güvenip Mûcid-i Hakikîden gaflet etse, yıldız böceği gibi bir şahsî ziya-yı vücudu, nihayetsiz zulümât-ı adem ve firaklar içinde bulunur, boğulur. Fakat enâniyeti bırakıp, bizzat nefsi hiç olduğunu ve Mûcid-i Hakikînin bir âyine-i tecellîsi bulunduğunu gördüğü vakit, bütün mevcudatı ve nihayetsiz bir vücudu kazanır. Zira, bütün mevcudat, esmâsının cilvelerine mazhar olan Zât-ı Vâcibü'l-Vücudu bulan, herşeyi bulur."

Tarihe bakıp üzüldüğüm bazı hâdiselerin arkasında da aynı hikmeti görürüm ben. Musul ile Kerkük'ün Türkiye'ye nasip olmayışını mesela. Zâhiren nedenleri bellidir. Dönemin yöneticilerinin işbilmezliği neticesinde o topraklar Türkiye'ye nasip olmamıştır. Lakin, bir de hikmet boyutuna dönüp bakıldığında, şöyle bir okuma çıkar karşıma: Öylesine sekülerleşme/dünyevîleşme meraklısı bir iktidar, böylesi bir para kaynağını, yani petrol parasını elde etse, Türkiye'yi nereye götürürdü? Ceplerinde beş kuruşları olmadığı halde israfâtlarıyla Osmanlı sosyolojisini bu denli mahvedebilenler, acaba bir de bu petrol parasını ellerinde tutsalardı, ümmet-i Muhammedî daha ne hale getirirlerdi?

Hem o fakir halk, böyle bir parayı da karşısında görünce, şimdikinin kaç misli daha dünyevîleşme rüzgârına kapılırdı? Halbuki Allah Teala, o iktidara bu bereketli toprakları nasip etmeyerek, ellerini kurutmuştur. Bereketsizleştirmiştir. Yani burada ademî görünen bir vücud vardır. Onların, sadece dünya için çalışıp dünyayı da beceremeyişleri, gün gelip iktidarın daha dindar, daha ehil, daha müsbet ellere geçmesini sağlamıştır. Yoksa, Musul ile Kerkük'ün hazinesi onlara aksa, şimdikinden bin beter köşeleri tutacaklardı. Yıkmak da zorlaşacaktı. Ancak bugün özelde CHP, genelde Türkiye solu denildiğinde akla gelen hep kıtlıktır, yokluktur, fakirliktir. O yüzden iktidar yüzü göremezler.

Bir de tersinden okuma yapalım hemen: Azerbaycan'ın bugün kibirle burnunu havaya dikmesi, din-i mübin-i İslam'ın emrine rağmen okullarında hicabı yasaklaması, hatta Türkiye'ye de 'eyvallah etmez' hale gelmesi ne ile olmuştur? Elbette petrol parasıyla... Türkiye'de laik kesim başlangıçtan bugüne sürekli güç kaybederken, anlaşılıyor ki, Azerbaycan'da laikler güç kazanmaktadır. Onlara bu gücü veren elbette kemalleri değildir. Onlara bu gücü veren vücudî görünen bir ademîliktir. Petrolleri vardır. Paraları vardır. Bununla paralel olarak da bedava havaları vardır. "Paramızla aldık herşeyi!" deyu kendilerine en dar zamanda destek veren Türkiye'yi bile paylamaktadırlar. Yani, bu Karun tabiatlı adamlara zenginlik, Allah'a olan ihtiyaçlarını unutturmuştur. "Bu bana ilmimle verildi!" demek sûretini almıştır.

Bediüzzaman Hazretleri yine ahirzamanın dehşetli şahısları hakkında diyor: "Rivayette var ki: 'Âhirzamanın eşhas-ı mühimmesinden olan Süfyanın eli delinecek.' Allahu a'lem, bunun bir te'vili şudur ki: Sefahet ve lehviyat için gayet israf ile elinde mal durmaz, israfata akar. Darb-ı meselde deniliyor ki: 'Filân adamın eli deliktir.' Yani çok müsriftir. İşte, 'Süfyan israfı teşvik etmekle, şiddetli bir hırs ve tamaı uyandırarak insanların o zayıf damarlarını tutup kendine musahhar eder' diye bu hadîs ihtar ediyor; 'İsraf eden ona esir olur, onun dâmına düşer' diye haber verir..." Türkiye'de, 28 Şubat geldiğinde borazanı kimseye bırakmayan, ama Azerbaycan'daki hicab yasağında sus-pus olmuş tipleri gördüğümde de Üstad'ın bu tesbiti geliyor aklıma. 'Akçeli işleri' belki de onları bu mühim davada hakikati konuşamaz yapıyor. Zaten bu açgözlülük değil mi ki, izzet-i İslam'ı berhava ettirdi, bizi kâfirlerin önünde çerçöpe dönüştürdü. Allah Resulü aleyhissalatuvesselam 'Vehn Hadisi'nde felaketimizi getirecek iki şeyi böyle haber vermiyor mu bize? Hatırlayalım onları hemencecik: 'Dünya sevgisi' ve 'ölüm korkusu.' Her neyse... O Rahman u Rahim'den dileyelim: Rüşdümüzü tekrar ilham eylesin. Âmin. Âmin. Ve'l-hamdülillahi Rabbi'l-alemîn.

13 Ekim 2026 Salı

Berna Laçin AK Parti'yi neden Yunan ordusu sanıyor?

Hülya Soyşekerci, Bornova'dan Gün Rengi Sayfalar'da, İzmir'in Yunan işgalinden kurtuluşunu şöyle aktarıyor:

"Takvimler 9 Eylül 1922'yi gösterinceye kadar Bornova'da halktan hiçkimse gelişmelerden haberdar olamamıştı. Birşeyler hissediliyordu ama Rumların yanısıra Türkler de tedirgindiler. Bir özel görüşmede Cafer Arıcan şunları anlatıyor: 9 Eylül sabahı silah sesleriyle uyandık. Çatışmanın kimlerle olduğunu hâlâ bilmiyoruz. Bu yüzden herkes evine kapanmıştı. Türk birlikleri akşamdan Çiçekli köyüne kadar gelmişler ama haberimiz yoktu. Saat 9-10 gibi Türk askerleri Manisa ve Belkahve yönünden olmak üzere iki yönden Bornova'ya girdiler. Hemen Büyük Cami'nin minaresine bayrak çekildi ve salâ okundu. Hâdiselerin lehimize cereyan ettiğini o zaman anladık."

Hatırlarsınız, neredeyse yüzyıl sonra aynı İzmir'de, Narlıdere Kutlu Yalvaç Camii'nde, 'halkı darbe teşebbüsüne karşı direnişe çağırmak için' salâ okuyan müezzin Mehmet Kuzgun darbedilmişti. Olay emniyete de yansımıştı. Saldırganlar küçük cezalar aldılar. (Bir ibretli tevafuk olarak da, saldırıyı yapan ailenin babası, yine bir 15 Temmuz'da, aynı camiden salâsı okunarak defnedilmişti.) Yani bir zamanlar düşman işgalinden kurtuluşunu salâ okuyarak duyuran İzmir'de, ne olmuşsa olmuş, salâ okuyana saldırılacak kadar fıtratlar bozulmuştu. Ve şimdi, İzmir'in CHP'li büyükşehir belediye başkanı AK Parti'ye geçtiği için, İzmirli oyuncu Berna Laçin de şöyle tivit atıyordu:

"İzmir daha önce de işgal edildi. Korkma!"

Bediüzzaman Hazretleri 'Lemeat' isimli eserinde ahirzamanın 'kafa karıştırıcı' şu özelliğine dikkat çekiyor:

"Zaman olur ki, zıd, zıddını saklarmış. Lisan-ı siyasette lâfz mânânın zıddıdır. Adalet külâhını zulüm başına geçirmiş. Hamiyet libasını, hıyanet ucuz giymiş. Cihad ve hem gazâya, bağy ismi takılmış. Esaret-i hayvanî, istibdad-ı şeytanî, hürriyet nam verilmiş. Zıdlarda emsal olmuş, suretlerde tebâdül, isimlerde tekabül, makamlarda becâyiş-i mekânî."

İşte bu 'zıdlarda emsal, suretlerde tebadül, isimlerde tekabül, makamlarda becayiş' meselesini 1984 romanında Orwell 'Karşıt Söylem' olarak tanımlıyor. Ve 'vatandaşın gerçeklik algısını karıştırmak için' özellikle böyle yapıldığına dikkat çekiyor. Sözgelimi: Hikâyede işkence faaliyetlerini 'Sevgi Bakanlığı' yönetiyor. Savaşı 'Barış Bakanlığı' yürütüyor. 'Doğruluk Bakanlığı' tarihi çarpıtıyor, arşivleri değiştiriyor ve sürekli yalan haber yapıyor:

"Parti, yürüttüğü faaliyetlerin tam tersi adlara sahip bakanlıklar kurarak, karşıt söylemi kurumsallaştırmıştır. Özetle: Orwell, 1984'te, gücü elinde tutan otoritelerin kelimelerin anlamlarını tersyüz ederek, gerçeği nasıl manipüle ettiğini ve insan zihnini nasıl köleleştirdiğini anlatır."

Buna günümüzden bir misal de ben vermek istiyorum: 'Cumhuriyet Halk Partisi.' Evet. Kurulmasından, mecbur bırakıldığı 1950 yılına kadar hiç seçim yaptırmayan bir elitler iktidarı kendisini hem 'cumhuriyet'e hem de 'halk'a nisbet ediyorsa, bu elbette düpedüz karşıt söylemdir. O iktidarın 'Türkleştirme' çalışmaları da düpedüz 'Türklükten çıkarma'dır. Ve yine, dikkat edelim, yakın tarihte ABD'nin 'özgürlük götürmek' için yaptığı 'kanlı işgaller' pek meşhurdur. Onlar da pekâla 'karşıt söylem'e misal olarak verilebilir.

Berna Laçin'in paylaşımında da neyin 'karşıt söylem' neyin 'gerçek' olduğunu kavramak için mevzuun hakikatine inmek gerekiyor galiba. İzmir nasıl kurtarıldı? İzmir kimden kurtarıldı? İzmir'i kimler kurtardı? Bu sorulara vereceğiz cevaplar doğruysa karşıt söylemi hemen teşhis edebilirsiniz. 1) İzmir müslüman ordunun cihadıyla kurtarıldı. 2) İzmir zalim Yunan ordusunun işgalinden kurtarıldı. 3) İzmir'i sarıklı mücahidler, çarşaflı mücahideler kurtardı. Eğer cevaplarınız bu isabetteyse, maşaallah, elbette halis cevaplarınıza göre hakiki bir karşılığınız olacak. Yok, cevaplarınız başka şekildeyse, yani tâ oradan hakikati çarpıtmaya başlatmışsanız, geçmiş olsun, salâdan rahatsız olduğunuz gibi AK Partili bir belediye başkanından da rahatsız olursunuz. Hatta o belediye başkanı eski CHP'li olsa bile rahatsız olursunuz. 'İşgal' sayarsınız.

Aslında işgale uğrayan belki de sizsinizdir. Sizin düşünme şeklinizdir. Sizin mahiyetinizdir. Evet. Fakat, işte, kendindeki asırlık işgali farketmeyenler başkalarını işgalci sayabilirler. Tıpkı rahatsızlıklarını idrak edemeyecek durumdaki psikiyatrik hastaların çevrelerindeki tüm dostları düşman bellemesi gibi, siz de, yardımcı olmaya çalışanlara 'Yunan ordusu' gözüyle bakarsınız. Eh, yazık, geriye "Allah şifa versin!" demekten başka çare kalmaz artık. Biz de kemalistlere aynı şifayı dilemekten başka çare bulamıyoruz. Zira kurtarılmayı bile anlamıyorlar.

Kur'an nurcuların medreselerinden de bahsediyor mu?

"Bir kavle göre, Kitâb-ı Mübîn, Kur'an'dan ibarettir. Yaş ve kuru herşey içinde bulunduğunu şu âyet-i kerime beyan ediyor. Öyle...