Bediüzzaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bediüzzaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Eylül 2026 Salı

Peki Okan Bayülgen de fani değil mi?

Okan Bayülgen bir vakitler 'sosyalmedya fenomenleri' hakkında ağır ifadeler kullanmıştı:

"Onların çöpe atıyorum hepsini ben. Onlar çöp. Hepsi çöp. Para kazanmaya çalışan zavallılar hepsi. Hiçbirşey olmaz onlardan. Onlar, bazı aplikasyonlar geçerliliği koruduğu sürece birşey yapabilen, bu yolla da üç-beş kuruş para kazanabilen insanlar. Başka birşey değil. Ve sevdiğimiz, tanıdığımız sanatçıların bu işlere girmesi bende utanç duygusu uyandırıyor. Neden sanatlarını yapmak yerine Instagram üzerinden buna tenezzül ederler anlamıyorum. Çok çirkin birşey bence..."

Bense bu tip eleştirileri işittiğimde şöyle düşünüyorum: "Fanilik artık faniliği de yutuyor." Evet. En kısa şekilde böyle özetleyebiliyorum. "Fanilik artık faniliği de yutuyor." Çünkü bu tenkidler bekaya çalışanlardan çıkan şeyler değil. Nihayetinde hedefleri dünya olan insanlardan gelen oklar. Sekülerler sekülerleri eleştiriyor yani. Ve dünyayı hedefleyen illa faniliği de hedeflemiştir. Çünkü dünya geçiciliktir. Gözün bir sonsuza dikilebilmesi için sonsuzun mümkün olduğu bir âleme/anlama dikilmesi lazımdır.

Kıyametine giden bir kainatta/oluşta sonsuzluk düşlemek muhali düşlemektir. Muhali düşleyen maksuduna asla erişemez. Ne denli kalıcı bir malzemeyle kuruluyor olursa olsun, isterse demire-çeliğe yaslansın, yine de fanidir. Toprak nice Nemrud'un, Firavun'un, Karun'un, Samiri'nin yakılmaz-yıkılmaz sanılan heykellerini, kabirlerini, saraylarını yalayıp yutmuştur. Onların yanında Bayülgen'in şovlarının, tiyatrolarının, filmlerinin ne ederi vardır? Fanilik hepsini yutacaktır. Hiçbirinden eser kalmayacaktır.

Ancak, hazindir, bu fena talipleri birbirlerine bakarak kendilerinde bir kalıcılık düşlüyorlar. Daha geçicilerden geçiciliklerine teselli alıyorlar. Tıpkı uzun yaşayan kelebeklerin türlerinin daha kısa yaşayan üyelerine bakarak övünmesi gibi. "Sen bir hafta mı yaşıyorsun? Yazık. Cık, cık... Ben bir ay yaşıyorum!"

Bayülgen, yaptığı işlere bakarak kendinin, sosyalmedya fenomenlerini 'çöp' olarak görüyor. Yani böyle görme hakkını kendinde buluyor. Nasıl? Çünkü hemneslinin ürettiklerinin kalıcılığı ona göre daha fazlaydı. İnternet yoktu. Bu kadar üretim yoktu. Hatta yine kendisi, başka bir internet platformunda, eskiden ünlülerin sayısının çok az olduğunu, programlarına konuk bulmakta zorlandıklarını anlatmıştı.

Şimdi kamera herkesin elinde. Yalnızca elitlerin görünebildiği televizyon yerine herkesçe ulaşılır internet platformları var. Böylece rakipler çoğaldı. Sahne genişledi. Andy Warhol'un 1968'deki kehaneti gerçekleşti. Herkes birkaç dakikalığına da olsa ünlü olmayı başarabiliyor. Gündem o kadar hareketli ki daha yavaşını kaldırmıyor. Eğer uzun süre birşey üretemezsen elenirsin. Arkalara atılırsın. Unutulursun. Üretim hızının artması 'unutulma hızını' da epey arttırdı. Kalması istenenler arttıkça 'kalıcılık' azaldı. Horgördüğü fenomenler Bayülgen'lerin epeyce önüne geçtiler. Onları çöpleştiren de biraz bu aslında...

Onlar ömürleri daha kısa kelebekler. Bununla hiçbir kavgaları da yok. 'Kalıcılık' aramıyorlar hiç. 'Haz' arıyorlar. Anlık hazlar. O gün arkadaşlarıyla yaşadığı en boş hâdiseyle/konuyla birkaç dakikanızı almayı başaran Influencer 'hedefine ulaşmış Influencer'dır. Sizden aldığı vakti kazanca dönüştürmüştür. Zaten şu hayatta herkes birbirinden zaman alıp zaman satar. Çalıştığınız firmaya emeğinizle birlikte zamanınızı da vermiş olursunuz. Oradan aldığınız parayla da kendinize araba alırsınız. Araba yollarda daha az zaman harcamanızı sağlar. Böylece zaman satılmış ve sonunda yine geriye zaman alınmış olur.

İnsanın en büyük sermayesi zamanıdır. O yüzden onunla en çok aradığı da kalıcılıktır. Kalıcılık, verdiğiniz zamanı, daha kârlı birşeyle değiştirdiğiniz hissi uyandırır. Zamanınızı vererek kazandığınız parayla nihayet ev aldığınızda hep sizinle kalacağını düşlediğiniz birşey almış olursunuz. Verdiğiniz zamandan daha fazlasını almış gibi hissedersiniz. (Eğer evden memnunsanız tabii.) Fakat aynı parayla kısa sürede sizi bırakacağını düşündüğünüz bir yatırım yapsanız, mesela günlük bir geziye harcasanız, bu size kötü hissettirir. Zira verilen zamanla kazanılan zaman arasında uyumsuzluk vardır. Kazanılan verilenden az kalmıştır. Sanatçılar bu nedenle hep kalıcılık düşlerler. Eserlerini kalıcılığı hedefleyerek üretirler. Aldıkları verdiklerinden daha fazlaysa gözlerine görünmez. Lakin ahirzamanın bir seciyesi, hadisle de haber verilmiştir, zaman hızlanmaktadır. Zamanın hızlanması faniliğin de hızlanmasıdır. Ve, evet, Bayülgen'in nesline kıyasla artık ekrana yapılan üretim 'daha günübirlik olarak' düşünülmektedir.

Fakat, dikkat edelim, Bayülgen'in yaptığı üretim de evvelindekilere 'çöp' gelmiştir. Kınanmıştır. Eleştirilmiştir. Sekülerizm, her yine nesilde, bir önceki nesle göre daha 'fani/boş' şeyler üretmektedir.

Bediüzzaman Hazretleri tam bu makamda diyor:

"Şu dünyada zamanın fenâ ve zevâl-i eşyadaki tesiratı gayet muhteliftir. Ve mevcudat ise, mütedahil daireler gibi birbiri içinde iken, hükümleri zeval noktasında ayrı ayrı oluyor. Nasıl ki saatin saniyelerini sayan dairesi, dakikayı ve saati ve günleri sayan daireleri zâhiren birbirine benzer, fakat sür'atte birbirine muhaliftir. Öyle de, insandaki cisim, nefis, kalb, ruh daireleri öyle mütefavittir.

Meselâ, cismin bekàsı, hayatı, vücudu, bulunduğu bir gün, belki bir saat olduğu ve mazi ve müstakbeli mâdum ve meyyit bulunduğu halde, kalbin hazır günden çok gün evvel, çok gün sonraki zamana kadar daire-i vücudu ve hayatı geniştir. Ruhun hazır günden seneler evvel ve seneler sonraki bir daire-i azîme, daire-i hayatına ve vücuduna dahildir. İşte bu istidada binaen, hayat-ı kalbî ve ruhîye medar olan marifet-i İlâhiye ve muhabbet-i Rabbâniye ve ubudiyet-i Sübhâniye ve marziyât-ı Rahmâniye cihetiyle, bu dünyadaki fâni ömür, bâki bir ömrü tazammun eder ve ebedî ve bâki bir ömrü intaç eder ve bâki ve lâyemut bir ömür hükmüne geçer.

Evet, Bâkî-i Hakikînin muhabbet, marifet, rızası yolunda bir saniye, bir senedir. Eğer Onun yolunda olmazsa, bir sene bir saniyedir. Belki Onun yolunda bir saniye lâyemuttur, çok senelerdir. Ve dünya cihetinde ehl-i gafletin yüz senesi bir saniye hükmüne geçer."


Demek, Bayülgen'in sözde Influencer'ları eleştirmeye ne kadar hakkı varsa, bizim de Bayülgen'leri eleştirmeye o kadar hakkımız var. Çünkü bir müslümanın dünyasında kalıcılık 'Allah için olma' halidir. Önce niyette, sonra amelde... İhlas budur. Allah'ın rıza dairesinde işlenmemiş işin kalıcılığı yoktur. Zira sonsuzu hedeflememiştir. Sonsuzluk Sahibi için eylenmemiştir. Hedefliği fena dairesinde bir başkalıktır.

Sözgelimi: Atını satıp araba almaktır. Arabasını satıp ev almaktır. Böylesi nicel değişikliklerin asla fenadan kurtuluş anlamına gelmediğini kıyameti tasvir eden ayetler ifade eder: "Güneş dürüldüğü zaman, yıldızlar kararıp döküldüğü zaman, dağlar yürütüldüğü zaman..." Subhanallah. Bütün bunlar olduğunda, Bayülgen'in çöp gördüklerinden geriye zaten birşey kalmayacaktır da, çöp görmediklerinden geriye ne kalacaktır? Yani, nokta-i nazar ahiret olduğunda, Bayülgen'in salt bu dünyaya harcadığı sunî emekler de çerçöptür. Sanat diye övündüğü şeyler de çerçöptür. Ademe adanmış hiçbir amelin âdeme kalıcılıkta faydası olmaz. İster yüz, ister beşyüz, ister bin yıllarca dayansın. Sonunda Allah için olmayan herşey çöp olacaktır. "O gün yeryüzü ve dağlar sarsılır; dağlar eriyip akan bir kum yığını oluverir..."

Yanlış anlaşılmasın. Çöpün çöpü eleştirmesinden şikayetçi değiliz. Fakat çöpten çöpe geçmekten hayır ummuyoruz. Influencer'ların tek faydası, mimsiz medeniyetin, yani hakikatte deniyetin, dünyevî ilgi/kalıcılık üzerine kurdukları sanatın ne kadar boş olduğunu göstermeleridir. Ve oradan kendilerine bir kemal biçenleri bitirmeleridir. İşte katlanamadıkları meyveleri büyüdü-büyüyor. Hakiki bekanın asıl talipleriyse, hiç değişmediler, hâlâ ebediyet yurdu cennete çağırıyorlar. Müşterileri az. Sesleri kısık. Yüzleri solgun. Olsun. Belli ki birgün çöpler de kendilerine katlanamayacaklar. O zaman illa artacaktır.

7 Eylül 2026 Pazartesi

Haydi, Mehmet Görmez de, nurcular neden görmez?

Amerika'da siyahîler birbirlerine 'zenci' diyebiliyorlar. Fakat bir beyazın kendilerine 'zenci' demesini hakaret sayıyorlar. Ben de bir nurcu olduğum için nasihatlerimin yanlış anlaşılmamasını beklerim. Zira, eğer bu da bir zencilikse, evet, biz de bu mahallenin zencilerindeniz. Hem de maaliftihar. Rabbimize bin teşekkür ederiz.

Nasihatimin mihengini hemen aşikâr edeyim. Biz nurcuların şöyle bir zaafı var: Âlim olsun, aydın olsun, siyasi olsun, her kimle ilişki kursak, önce 'kendiliğimiz üzerinden' ilişki kuruyoruz. Yani, o kişinin Bediüzzaman'a, Risale-i Nur'a veya nurculara karşı tavrını merkeze alıyoruz. Şayet burada müsbet bir kanaat edinmişsek kolay kolay hüsnüzannımızı kırdırmıyoruz. Hatta, kırmanın artık hak olduğu, vacib olduğu yerlerde bile korumacı bir tavır takınıyoruz. Bu da bizi sair ehl-i sünnet ve'l-cemaat gruplardan koparıyor. Kendilerinin müstakim refleks gösterdikleri, tepki verdikleri, eleştiri yaptıkları yerlerde bizi karşı tarafta gördüklerinde güceniyorlar. Bazı bazı da "Düşmanımın dostu düşmanımdır!" tarzı bir yaklaşımla düşmanlaştırıyorlar. Araya soğukluk giriyor. Ve fayhatları giderek büyüyor. Burada kusurun birazı onlardaysa gerisi bizde. Çünkü biz de merkeziyetimizde haksızız.

Unutmayalım: Bediüzzaman Hazretleri bir ehl-i sünnet ve'l-cemaat âlimi idi. Mensubu bulunduğu ekole dair bütün atıfları da bu yollu idi. Onun Şafiî/Eş'arî bir mürşid olduğunu bilmeyen kaldı mı? Yoktur zannederim. Demektir ki, nurculuk da, aslında sünni dağ silsilesinin bir parçasıdır. Müstakil bir ada değildir. Bir coğrafyanın devamıdır. Etraftaki bid'î çöllerle bir ilişkisi yoktur. Öyleyse biz bu nurculuğu, öncelikle muazzez İslam için, sonralıkla da ehl-i sünnet ve'l-cemaat için yapıyoruz. "Sa'yimizin semeresi o deftere yazılıyordur!" diye diliyoruz. Elhamdülillah. Öyleyse, maşaallah, bir buz parçası olan enaniyetimizi nurculuk havuza atıp erittiğimiz gibi, nurculuk havuzunu da sevad-ı âzâm içinde eritebilmeliyiz. Çünkü yine kendisi Hakikat Çekirdekleri'nde diyor:

"Sevâd-ı âzama ittibâ edilmeli. Ekseriyete ve sevâd-ı âzama dayandığı zaman, lâkayt Emevîlik, en nihayet Ehl-i Sünnet cemaatine girdi. Adetçe ekalliyette kalan salâbetli Alevîlik, en nihayet az bir kısmı Râfızîliğe dayandı."

Bu ümmetin istikameti cemaattedir. Hangi cemaattedir peki? Elbette ehl-i sünnet ve'l-cemaatte! Bizim 'cemaat' dediğimiz daha küçük birimlerse, yüzleri o büyük cemaate dönük olduğu sürece ancak, istikametlerini koruyabilirler. Haklı bir noktadan başlamış olmak bile neticeyi değiştirmez. Eğer ümmeti görmezden gelirseniz âhiriniz râfizîliğe dayanabilir. Haksız bir noktadan başlamış olmak dahi şu ümidi hakkınızda imkansız kılmaz: Nihayet ehl-i sünnet ve'l-cemaate girebilirsiniz. Kendinizi ümmet aynasından seyredip, ona göre düzeltmeyi ihmal etmezseniz, sizin için her zaman umut vardır. Yok, bu balans ayarını ihmal ediyorsanız, akıbetiniz için korkulur.

İslam, bu necip dinin, kendisini ehl-i küfre karşı tanımlayış şeklidir. Sünnilik, bu aziz yolun, kendisini ehl-i bid'aya karşı tarif ediş biçimidir. İkisiyle de söylenmek istenen aşağı-yukarı aynıdır. Farklı olduğunu düşünmek hatadır. O nedenle, bizim de muhabbetimizin merkezini öncelikle, muhatabımızın İslam'a, ehl-i sünnete, nasıl baktığı oluşturmalıdır. Onlara bakışında bir kemlik varsa, o halde Bediüzzaman'a, Risale-i Nur'a veya nurculara karşı izhâr ettiği muhabbet de yalandır. Evet. Yalan olduğu illâ ortaya çıkacaktır. Çünkü şekerden nefret eden şerbete muhabbet etmez. "Seviyorum!" sözü ancak bir kandırmacadan ibaret kalır. Şekersiz şerbet asla bulunmaz.

Benim, Mehmet Görmez'i savunması nedeniyle, Sabri Okur abiye twitterda yaptığım tenkid de işte buna dayanıyor. Mehmet Görmez, başkanlığı döneminde, Risale-i Nur külliyatının Diyanet'te basılmasına önayak olmuş birisi. Eyvallah. Zaman zaman da Bediüzzaman Hazretlerinden sitayişle bahsediyor. Ona da eyvallah. Fakat mevzu burada bitmiyor ki. Şerbetle olan bu ilişkisinden evvel şekerle olan ilişkisine dikkat kesilmemiz lazım. Ve internete düşen son beyanları da gösterdi: Görmez'in İslam şekeriyle olan ilişkisi doğru bir yöne doğru gitmiyor.

Nice ehl-i sünnet hocalar, maşaallah, bu beyanlara karşı reddiye açıklamaları, makaleleri, videoları yayınladılar. (İhsan Şenocak Hoca'nın yaptığı bir saatlik reddiyeyi youtubedan izlemenizi tavsiye ederim.) Denilebilir: Türkiye'nin müstakim sünni uleması içinde bu sözleri takdir eden kimse olmadı. Aksine tehlike gördüler. Hatta Mehmet Görmez'in geçmişiyle ilişkilendirerek daha büyük bir resme baktıranlar da oldu. Her neyse... Ancak nurcuların bu konuda pek sesleri çıkmadı. Çıkmak bir yana, tersine, savunmaya geçenlerimiz vardı. Cibali Baba'nın Sultan Fatih'in güllelerini engellemesi misali kollarını açtılar. "Değmeyin Görmez'imize!" dediler.

Bu doğru bir tavır değil. Bizi ümmetten koparıyor. Ben aynı kem kanunun fertleri sayabileceğim çok şeyleri geçmişte yaşadım. Sözgelimi: Bir umumi derste, sırf Bediüzzaman Hazretleri hakkında övücü birkaç sözü varmış diye, Yaşar Nuri Öztürk gibi bir bedbahtın sitayişle anıldığını gördüm. (Halbuki dine verdiği zarar toplansa Ağrı dağını geçer.) Yine başka bir umumi derste, Cemaleddin Afganî'nin yanlış tanıtıldığını, aslında müstakim birisi olduğunu söyleyenleri işittim. (Halbuki dalaleti hakkında neredeyse sünni ulemanın ittifakı vardır.) Yine nurcu bir yayınevinde Caner Taslaman, Emre Dorman, Mustafa Akyol gibi 'dinde reform taraftarı' isimlerin kitapları yayınlandı. (Halbuki bu isimlerin modernist oldukları her yerde konuşuluyordu.) Hatta bir keresinde de şol nasipsizlerden birisi olan Mustafa Öztürk'e reddiye yazdığım için meşhur bir abiden uyarı aldım. "O öyle birisi değil!" demişti bana. "Bediüzzaman'a muhabbeti var!" Ne kadar muhabbeti olduğunu yakın zamanda gördük.

Hülasa: Nurcuların bu yanlış tutumdan dönmeleri gerekiyor. Kendimizi muhabbetin merkezinde tutmayı bırakmalıyız. Nasıl ki enaniyetimizi bir şahs-ı manevînin âzâsı olmak için feda ediyoruz, maşaallah, o şahs-ı manevîyi de ondan daha büyük bir şahs-ı manevînin içinde erimeye hazır hale getirmeliyiz. Yoksa, belki enaniyet buzundan kurtuluruz ama, cemaat kadar büyümüş başka bir buzumuz olur. Ve buz diğeri kadar kolay da erimez. Nitekim, kötüden emsal olmaz ama, FETÖ'yü bu ülkenin başına bela eden biraz da buzlarını ümmette eritmeye yatkın olmayışları değil miydi? O kadar 'seçilmiş' bir yere koyuyorlardı ki gruplarını, erimediler, üstüne yolu da tıkadılar, en nihayet de kırılıp atıldılar. Kaderin karşı konulmaz fetvasıyla tuz-buz oldular. Tuz-buz olmamak için gözümüzü sevâd-ı âzâmdan ayırmamak gerekir, vesselam. Cenab-ı Mevla bizlere rüştümüzü ilham eylesin. Âmin.

22 Ağustos 2026 Cumartesi

Fizikten fiziğe kürek değil tesbih çekilir

Bediüzzaman Hazretlerinin, İmam Birgivî rahimehullahın "et-Tarikatü'l-Muhammediyye" isimli eserine de bir iltifat olarak herhalde, 'Tarikat-ı Muhammediyyenin virdi' diye andığı kelimeleri düşünüyorum bu sıralar: 'Subhanallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber.' Ve bu mübareklerden herbirinin birçok şekilde eşya algımızdaki sapmalardan bizi koruduğunu tefekkür ediyorum. Yani bir nevi 'koruyucu hekimlik' yapıyorlar bize. Görüşümüzü yükseltiyorlar. 'Basar' fiziğinden 'basiret' fiziğine geçişimizi sağlıyorlar. Algımızı açıyorlar. Öyle ya: "Basar masnuatı görüp de basiret Sânii görmezse çok garip ve pek çirkin düşer..." Ne demek bu? Ona yavaşça geleceğiz. Almamız gereken bir yol var.

Mesnevî-i Nuriye'de, mürşidim, âdemiyetin imtihanının gün içinde farklı farklı dairelerde yaşandığını söyler. "Ve keza insanın vücudunda birkaç daire vardır. Çünkü, hem nebatîdir, hem hayvanîdir, hem insanîdir, hem imanî. Tezkiye muamelesi bazan tabaka-i imaniyede olur. Sonra tabaka-i nebatiyeye iner. Bazan da yirmidört saat zarfında her dört tabakada muamele vaki olur."

Yani biz 'tekillik' gibi görünsek de aslında 'çokluğuz.' Vahdet ile kendimize bir isim versek de içimizde kesretin dolapları dönüyor. Bir değil birçok seviyede sınavlar yaşanıyor. Tek değil pekçok seviyede sualler soruluyor. Yek değil yekün seviyede açlıklar çekiliyor. Nefsin eli kısaysa da hayalin kolları uzundur. Midenin rahatı kolaysa da aklın rahatı zordur. Ve bütün bu daireler insana bakar. Demek, insan, ferd görünümünde cemaattir. Cümle latifeleri, duyuları, kuvveleri... ile namaz kılar.

Bazı yanları vardır. Sonunu düşünmez. Bazı yanları vardır. Sonsuzluğu düşlemeden rahat edemez. O yüzden de Fatiha'da yakarır Rabbine böyle: "Yalnız Sana ibadet eder ve yalnız Senden yardım dileriz." Biz, biz. Akılla-kalple, kulakla-gözle, hisle-duyuyla, hücreyle-dokuyla... biz, biz.

Sözgelimi: Yaşarken, eğer kalpgözü açık bir Allah dostu değilsek, hayvanî-nebatî seviyede fizik algısıyla iz sürmekteyiz. Onların gördüğü kadar âlemi görmekteyiz. Hatta o hayvanlardan bazısının gözleri bizden daha keskin. Ve hatta bazısının kulakları bizden iyi işitiyor. Veya hatta bazısı bizden çok daha iyi koku alıyor. Fakat nihayetinde hepimiz dört boyutlu âleme sıkışmış vaziyetteyiz. Maddeden sınırlarımız var. 'Şiddet-i zuhurundan görülemeyen' hiçbirimize görünmüyor. Zâhiren görünmüyor. Ve yine zâhiri nazarda, oluşlar, deterministçe bir neden-sonuç okumasını haklı çıkarıyorlar.

Böylesi bir fizik algısında ciddi tehlikeler var. Çünkü, insanın fizik algısı, üç aşağı/beş yukarı onun itikadıdır. Eğer fiziği bundan ibaret görmeye devam edersek, Allah korusun, Hz. Ömer radyallahu anha atfedilen o hakikat tekrarlanır: İnandığı gibi yaşamayanlar yaşadığı gibi inanmaya başlar. Bunun bahsimize uygun tercümesi şu şekildedir: İnandığı gibi görmeyen gördüğü gibi inanmaya başlar. İşte, bu körlükten kurtulmak çaremiz, insaniyet dairesinden hayvaniyetimize yaptığımız hatırlatmalardır: Subhanallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber. Ve kardeşleri sair elfaz-ı mübarekeler. Bismillahlar, La ilahe illallah'lar, La havle'ler... Hepsi fizik algımızı düzelten hocalardır.

İşte, A'râf sûresinin 203. ayetinde, kısa bir mealiyle buyrulduğu gibi: "Bütün bu Kur'ân Rabbinizden gelen basiretlerdir, gönül gözlerini açan, gerçekleri gösteren nurlardır."

Mesela: 'Allahu Ekber' bizim gözümüzü nasıl açar?

"Allahu Ekber'in bir vech-i mânâsı Cenâb-ı Hakkın kudreti ve ilmi herşeyin fevkinde büyüktür; hiçbirşey daire-i ilminden çıkamaz, tasarruf-u kudretinden kaçamaz ve kurtulamaz. Ve korktuğumuz en büyük şeylerden daha büyüktür. Demek haşri getirmekten ve bizi ademden kurtarmaktan ve saadet-i ebediyeyi vermekten daha büyüktür. Her acip ve tavr-ı aklın haricindeki herşeyden daha büyüktür..."

Peki 'Elhamdülillah' bize nasıl nur tutar?

"Evet, her mü'min, namazlardan sonra, hergün hiç olmazsa yüzelliden ziyade 'Elhamdülillâh, Elhamdülillâh' şer'an demesi ve mânâsı da, ezelden ebede kadar bir hadsiz geniş hamd ve şükrü ifade etmesi, ancak ve ancak saadet-i ebediyenin ve Cennetin peşin bir fiyatı ve muaccel bir bahasıdır. Ve dünyanın kısa ve fâni elemlerle âlûde olan nimetlerine münhasır olmaz ve mahsus değil; ve onlara da, ebedî nimetlere vesile olmaları cihetiyle bakar, şükreder."

'Subhanallah' denilince ne basiretler yaşanır?

"Sübhânallah kelime-i kudsiyesi ise, Cenâb-ı Hakkı şerikten, kusurdan, noksaniyetten, zulümden, aczden, merhametsizlikten, ihtiyaçtan ve aldatmaktan ve kemâl ve cemâl ve celâline muhalif olan bütün kusurattan takdis ve tenzih etmek mânâsıyla, saadet-i ebediyeyi ve celâl ve cemâl ve kemâl-i saltanatının haşmetine medar olan dâr-ı âhireti ve ondaki Cenneti ihtar edip delâlet ve işaret eder. Yoksa, sâbıkan ispat edildiği gibi, saadet-i ebediye olmazsa, hem saltanatı, hem kemâli, hem celâl, hem cemâl, hem rahmeti, kusur ve noksan lekeleriyle lekedar olurlar."

Bütün bu nasihatler, hatırlatmalar, çağrışımlar esasında 'ikinci bir niyetle/şuurla' bizi 'birinci niyet/şuur' halinden kurtarmak mesabesindedir. Evet. Âdemoğlu dünyayı hayvanî/nebatî bir seviyede algılar. Bu algı kısırlığından dolayı bazı onu çirkin, kusurlu, eksik görür. Halbuki hakikat değil 'görüşü' eksiktir. Lakin, çok şükür, melekî yanları da vardır. Ve kendisine bahşedilmiş, vahyedilmiş, lütfedilmiş manaları zikretmekle, akletmekle, tefekkür etmekle dar daireden çıkar. Tekrar 'insaniyetin eşyayı algılama seviyesine' yükselir. Hiçbirşey göründüğü kadar değildir. Görünenden ötesi olduğunu bilir.

Bu tıpkı, sahnede, güya toprağa verilmek için tabuta konulmuş birisinin kendisine "Bu sadece bir oyun!" demesi gibidir. Eğer hakikat olduğunu düşünürse tepkileri farklılaşır. Belki kurtulmak için cinayet bile işler. Ancak sahnenin kurgusunu hatırladığında içindeki baskıdan kurtulur. Mü'min de 'Subhanallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber, Bismillah...' gibi bâkiyat-ı salihâtı tekrarla hayvanî/nebatî düzeydeki eşya algısının baskısından kurtulmuş olur. Hatta bunun bir dersi de şöyle geçer Risalelerde:

"İnsan maddî hayatında, her anda havaya, her vakit suya, her zaman ve hergün gıdaya, her hafta ziyaya muhtaçtır. Bunların tekerrürü haddizatında tekerrür olmayıp, ihtiyaçların tekerrürü içindir. Kezâlik, insan, hayat-ı ruhiyesi cihetiyle Kur'ân'da zikredilen bütün nevilere muhtaçtır. Bazı nevilere her anda muhtaçtır: Hüvallah gibi. Çünkü ruh bununla nefes alıyor. Bazı nevilere her vakit, bazılarına her zaman muhtaçtır. İşte, hayat-ı kalbiyenin ihtiyaçlarına binaen, Kur'ân tekrarlar yapıyor. Meselâ, Bismillâh, hava-i nesîmî gibi kalbi ve ruhu tatmin ettiğinden, kesret-i ihtiyaca binaen Kur'ân'da çok tekrar edilmiştir."

Hatırlamaya ihtiyacımız var. Hatırlatmaya ihtiyacımız var. Çünkü hepimiz bir sahnedeyiz. Dünya bir oyun ve oyalanma yeri. Bu oyun ve oyalanmanın aklımızı başımızdan almaması için sahnede olduğumuzu hatırımızda tutmamız gerek. Dört boyuta sıkışmamalıyız. Yalnız basarımız kadar insan olmamalıyız. Gerçekliği onun algılayabildiği kadarına sınırlamamalıyız. Bundan çok daha fazlası var. İşte bu 'çok daha fazlasını hesaba katmak' basirettir. Ki bu 'çok daha fazlasını' unutmak gaflettir.

"Onlar ki gayba iman ederler!" buyuruyor Rabbimiz. Yani bu yanımızı övüyor. Evet, biz, gaybı hesaba katabilicileriz. Hayvan bunu yapamaz. Bitki bunu yapamaz. Çocuklar da oyunlarına kendilerini fazla kaptırırlarsa başlarına kötü şeyler getirebilirler. Gereksiz yere hırs gösterebilirler. Hatta küçük bir başarı için umulmaz riskler alabilirler. Biz çocuk olmayalım. Onların kalemi yazmıyor. Ancak bizimki yazmaktadır. O halde bu kelimelerde saklı ikincil niyetlerin gücüyle birincil körlüklerimizi öldürelim.

İşte onun formülü de şurada geçiyor arkadaşım:

"İ'lem eyyühe'l-aziz! Hayrat ve hasenâtın hayatı niyet iledir. Fesadı da ucub, riyâ ve gösteriş iledir. Ve fıtrî olarak vicdanda şuur ile bizzat hissedilen vicdaniyatın esası, ikinci bir şuur ve niyet ile inkıtâ bulur. Nasıl ki amellerin hayatı niyet iledir. Onun gibi, niyet bir cihetle fıtrî ahvalin ölümüdür. Meselâ, tevâzua niyet onu ifsad eder; tekebbüre niyet onu izâle eder; feraha niyet onu uçurur; gam ve kedere niyet onu tahfif eder. Ve hâkezâ, kıyas et."

12 Ağustos 2026 Çarşamba

Allah, Haccac'ın Rabbi de, Enver Paşa'nın Rabbi değil mi?

Babanzâde Ahmed Naim Efendi merhum, 'İslam Ahlakının Esasları' nâm eserinde, şöyle bir hakikati hatırlatıyor bizlere: "Geçmiş zamanda, yüksek ruhlu, terbiyeli olmakla tanınmış birisinin yanında, bir zât, zâlimliği ile meşhur Haccac-ı Zâlim'e, zulmünden dolayı sövmüş ve şu dersi almış: Ona sövmekte o kadar ileriye gitme. Zira Allah Teala, Haccac'a, malına, canına, ırzına tecavüz ettiği kimselerden dolayı cezâ vereceği gibi, Haccac'dan yana çıkarak, onun haysiyetine tecavüz edenlere de ceza verir..." Sayfanın devamında ekliyor: "Bu zâtın verdiği terbiye dersi şüphesiz aşağıdaki hadis-i şerifin bereketinin eseridir: Bir kul zulme uğrar. Derken zâlime o kadar söver ki, bu sövmesi zâlimin zulmüne denk gelmekle kalmaz, mazlûmun sövgüde aşırıya kaçmasından dolayı, zâlim ondan hak talep edecek duruma geçer. İşte bu fazla miktar için mazlûma da ceza verilir."

Evet. Aynen. Allah hepimizin Allah'ıdır. Sadece iyilerin değil kötülerin de Allah'ıdır. Sadece mazlumların değil zâlimlerin de Allah'ıdır. Böyle söyleyince garip geliyor ama hakikat böyledir. İnsanoğlu birisini kötü bildiği için hakkında bühtana varacak şekilde konuşur ha konuşur, fakat bilmez, o insan da Hüda'nın yanında 'hakkı savunulası' birisidir belki. Ve bu yüzden zulmüne uğradığı kişiden zâlimlikte daha ileriye geçer. Biraz da bu hikmetle herhalde, Aleyhissalatuvesselam Efendimiz, münafıklığın alâmetlerini sayarken şunu da zikretmiştir: "Düşmanlık yaptığında aşırı gider. (Haddini aşar. Adaleti, insafı, ölçüyü terkeder.)"

Şiileri dalalete sürükleyen, malum, Hz. Ali radyallahu anhın haklılığına inanmaları değildir. Ya? Ona muhalefet edenlere karşı husumette aşırıya gitmeleridir. Zira sünniler de ümmetin içinde vukû bulan Sıffin, Cemel vs. gibi hâdiselerde haklı olanın Hz. Ali radyallahu anh olduğunu söylerler. Fakat bunu karşılarındaki mübarekleri incitmeden yaparlar. Hz. Muaviye radyallahu anhın da hem 'Hz.'liğini hem de 'radyallahu anh'lığını belirtirler mesela. Yine Hz. Aişe radyallahu anha annemizin makamının âli olduğunu, Hakkın bizzat Kur'an'da onu teberri ettiğini, bilirler. İşte bu itidal ehl-i sünneti/sünnileri fırka-i nâciye yapmıştır.

Bediüzzaman Hazretlerinin tâbiriyle 'Herşeyin ifrat ve tefriti iyi değildir. İstikamet ise, hadd-i vasattır ki, Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat onu ihtiyar etmiş'tir. Fakat, yazık, günümüzde uçların çok talibi var. Uçlar, yani, ifrat-tefrit. Öyle. Bugün özellikle tarih-siyaset ekseninde konuşurken insanlar çok çabuk aşırılık temayülü gösteriyorlar. Salih selefimizin gözettiği incenin incesi hassasiyetler pek kollanmıyor artık. Nitekim 'Abdülhamid Han' ekseninde dönen tartışmalarda bu durumu rahatlıkla teşhis edebiliyoruz. Bazıları hasbelkader ona muhalefet etmiş herkesi neredeyse, hâşâ, tekfir ediyorlar. Diğer bazılarıysa ona edilen muhalefetin şiddetine bakarak Abdülhamid Han'ı tekfire yelteniyorlar. Hayır. Asla. Yok. İkisine de mecbur değiliz. Abdülhamid Han'ın hakkını Abdülhamid Han'a, muhaliflerinin hakkını muhaliflere verebiliriz. Veya en azından şunu kabul edebiliriz: Her iki tarafın da hammaddesi insandır. İnsansa, nebiler hariç, hataya/günaha müsait yaratılmıştır. Yani Abdülhamid Han da gayet hata etmiş/edebilir bir mahiyettedir. Muhalifleri de gayet hata etmiş/edebilir bir yapıya sahiptir. Hal böyle olunca kimsenin tekfirine gerek yoktur. (En azından kendisinin tekfir edilmesine mücbir akidevî sapma göstermedikçe.) Daha da ileriye gidersek taraflardan birinin illa 'hain' olarak yaftalanması da gerekmez. (Eğer 'hain' denmesine seza bir artniyet sahibiyse o başkadır.)

Zamanımızda nasıl, İslamî camiada dahi, Erdoğan'ı savunanlar kadar eleştirenler varsa, o dönemde de, Abdülhamid Han'ı savunanlar-eleştirenler olmuştur. Bu münekkidlerin içinde, Mustafa Sabri Efendi merhum gibi, Elmalılı Hamdi Yazır merhum gibi, Bediüzzaman Hazretleri gibi değerli İslam âlimleri de bulunmaktadır. Elbette aralarında muhalefetlerinin şiddeti açısından farklar mevcuttur. Ancak bu muhalefetin ne 'kafirlikle' ne de 'hainlikle' ilişkisi yoktur. Bu insanlar hakkı yanlarında gördükleri için Abdülhamid Han'ı tenkid etmişlerdir. Ve, evet, birçok konuda haklı olduklarını da söylemek mümkündür. Bugün Erdoğan'ı eleştiren herkes haksız olmadığı gibi, onlar da eleştirilerinin hepsinde, her kelimesinde, her defa haksız değillerdir.

Eğer bir insan, Abdülhamid Han merhumu peygamber yerine koyup, yahut onu şiilerin inandığı şekilde 'masum imam' sayıp, onu eleştiren herkesi tekfire yelteniyorsa, dinine-vatanına hainlikle suçluyorsa, dikkat etmelidir, yazının başındaki ihtar bir parça da onadır. O insanlar, eğer Abdülhamid Han'a tenkidlerinde aşırıya gitmişlerse, elbette Abdülhamid Han'ın da Rabbi olan Âlemler Rabbi, Abdülhamid kulunun hakkını onlardan alacaktır. Yok, o insanların tenkidlerindeki aşırılıktan fazlası, bugün tarihe/siyasete bakan insanların ağzından sâdır oluyorsa, o zaman da Mevla Teala, bir Mustafa Sabri Efendinin Rabbi olarak, bir Elmalılı Hamdi Yazır'ın Rabbi olarak, bir Bediüzzaman Said Nursî'nin Rabbi olarak, o zevattan âlimlerinin haklarını soracaktır.

Ben pekâlâ Enver Paşa'yı da bu zümre içinde sayarım. Enver Paşa'nın imansız gittiğine delili olan var mıdır? Bilakis, hayatına şahit olan herkes, dindarlığına dikkat çeker. Hem zaten kanıyla da azminin altını imzalamıştır. Ruslarla çarpışırken şehid düşmüştür. Tamam. Hataları çoktur. Onun hataları nedeniyle Osmanlı büyük bedeller de ödemiştir. Fakat bu bedellerin sahipleri ile Enver Paşa arasındaki meseledir. O bedel sahiplerinin Rabbi, Enver Paşa'nın da Rabb-i Rahîmi olarak, dilerse onları birbirleriyle helalleştirir, dilerse azabına uğratır. Şânı nasıl dilerse öyle eyler. Ancak Enver Paşa hakkında ağır sözler söyleyenler şunu düşünsünler: Rabbü'l-Âlemîn Enver Paşa'nın da Rabbidir. Enver Paşa'ysa zalimlikte Haccac'dan daha ileriye gitmemiştir.

Haccac'a 'kâfir' değil 'zâlim' dedirten İslamî hassasiyet Enver Paşa'ya karşı da gösterilmelidir. Anakronik okumalarla insanlar 'hain' ilan edilemez. Sözgelimi: Hamas'ın 7 Ekim hamlesinin sonucunda Gazze'nin yaşadığı yıkım, o aslan gibi yiğitleri, "Gazze'nin felaketine sebep olan hainler falanlar filanlar..." diye suçlamayı haklı kılamaz. Hâşâ. Komutanlar hayalleriyle birşey dener. Bazen Mevla Teala muradlarını onlara verir. Bazen de başka şekillerde gerçekleşir sonuç. "Ameller niyetlere göredir!" hükmü en çok burada lazımdır bize. Onların niyeti Gazze'ye hainlik etmek değildir ki hainlikle suçlansınlar. Sonuç umdukları gibi olmamıştır. Onun garantisi de ellerinde değildir. İslam tarihinde bütün savaşların galibiyetle sonuçlandığını mı sanıyoruz?

Hülasa: Ben, istikamet için, Haccac'ın hukuku kadar/önce Enver Paşa'nın hukukunu savunurum. Yakın tarihe bakarken en azından dindar şahsiyetler hakkında ileri-geri konuşmamak gerektiğini düşünürüm. Bu dünyanın ötekisi de var. Mizan var. Sırat var. Hak var. Âdil-i Mutlak olan Allah var. Ondan adalet umuyorsak biz de âdil olmalıyız. Ondan rahmet umuyorsak biz de merhamet etmeliyiz. Ömer b. Abdülaziz rahimehullahın sahabe arasındaki savaşlar hakkında söylediği şu söz, yakın tarihe bakarken de kulaklarımıza küpe olmalıdır: "Allah, onların kanlarına ellerimizi bulaştırmadı, biz de dillerimizi bulaştırmayalım."

5 Ağustos 2026 Çarşamba

Kevser'i kaybedenler deniz suyuyla da ebterlikten kurtulabilir mi?

Yaratıcı Öfke'nin 53. sayfasında, Ekrem Tahir, şöyle bir alıntı yapıyor Hegel'den: "Hayatta vahdetin kudreti kaybolursa, münferitlik kazanırsa, o zaman felsefeye ihtiyaç vardır." Sayfanın devamındaysa böyle yakınıyor Ekrem Tahir gelinen noktadan: "Bugün canım ülkem tam da Hegel'in dediği duruma getirildi."

Ona göre kendi milletine emperyal değerler uğruna saldıran 'içteki Batının yeniçerileri' bu münferitliğin neticesiydiler. "Bizler hâlen kendisinden başka hiçbir medeniyete/millete hayat hakkı tanımayan barbar Batının arkasından pupa yelken gidiyoruz!" Benim bu teşhiste dikkatimi daha çok çekense 'marazın başlangıcı' olarak işaret edilen yer: 'Vahdetin kudretinin kaybolması' veya 'münferitliğin kazanması.' Müellif, düşünsel sapmaların bidayeti olarak, müslümanın 'kendi anlam bütünlüğünü yitirmesini' gösteriyor. Bu kopuş gerçekleştikten sonra ferdîyetçilik de kuvvet buluyor. Ve fertler, ait oldukları cemiyetten başka olarak, kendilerine yeni anlam dünyaları arıyorlar, buluyorlar, bağlanıyorlar veya belki üretiyorlar. Tıpkı ağacından kopmuş bir tohumun toprakta kendine yeni bir intisab arayışı gibi. Ve oradan 'felsefe ihtiyacı' doğuyor. Zira anlamsız yaşanamaz. Vahdetin küllî anlamı yitirilmişse, insan, düştüğü çukurda cüzîsini inşa etmelidir. (Veya inşa etmeye aç/açık hâle gelmiştir-getirilmiştir.)

Hani, Hac sûresinin 31. ayetinde, kısa bir mealiyle buyruluyor: "Allah'a ortak koşan kimse gökten düşüp de kuşların kaptığı veya rüzgarın bir uçuruma attığı şeye benzer." Subhanallah. Kendi özbir anlam dünyasıyla bağını koparan müslümanın hali de ayetin tarif ettiği gibi değil midir? Yani yetim hissediyor. Güçsüz hissediyor. Saldırıda hissediyor. Travmasıyla mücadele için de, tekrar ağacına dönmek yerine, parçasından sahte bir bütün kurgulama mesaisine girişiyor. Mesnevî-i Nuriye'de isabetle bildirildiği şekilde, yaraları/hastalığı, onu felsefeyle meşguliyete zorluyor: "Arkadaş! Kalb ile ruhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur. O hastalık marazı da ulûm-i akliyeye tavaggul etmek nisbetindedir. Demek mânevî olan hastalıklar, insanları, aklî ilimlere teşvik ve sevk eder. Ve akliyat ile iştigal eden emraz-ı kalbiyeye müptelâ olur."

Öyleyse aklî ilimlerle meşguliyeti kaybettiği anlamı bulabilmek için. Yahut içinden dışına kaçabilmek için. Gaflet için. Kaybettiği anlam da emraz-ı kalbiyesi. Felsefe içtiği deniz suyu. Söndürmüyor. Çünkü aslında aradığı o değil. O sorularının 'doğru cevabı' değil. Boşluğunu doldurmayacak. "Kalpler ancak Allah'ın zikriyle mutmain olur." Kalbindeki karadeliği doldurmaya bir nihayetsizlik gerek. "Ben, yerlere ve göklere sığmam, mü'min kulumun kalbine sığarım!" sırrının sahibi gerek. Nihayetsiz bir kudret, kemal, rahmet, cemal, kerem, ilim, kelam vs. sahibi gerek. İşte, o nihayetsizliği, kemal manada İslam'dan başkasında bulamaz. Seraplar yanık dudakları kandıramaz. Bulamadıkça arar. Buldukça yine arar. Zira deniz suyunun susuzluğa şifası yoktur. Aksine arttırır. Yakar. Yandırır. Buradan mürşidimin bahsettiği kısırdöngüye varır yolumuz: "Demek mânevî olan hastalıklar, insanları, aklî ilimlere teşvik ve sevk eder. Ve akliyat ile iştigal eden emraz-ı kalbiyeye müptelâ olur."

Ene Risalesi'nin kapısını çalalım bir de: "İşte, bak: Âlem-i insaniyette, zaman-ı Âdem'den şimdiye kadar iki cereyan-ı azîm, iki silsile-i efkâr, her tarafta ve her tabaka-i insaniyede dal budak salmış iki şecere-i azîme hükmünde; biri silsile-i nübüvvet ve diyanet, diğeri silsile-i felsefe ve hikmet, gelmiş gidiyor. Her ne vakit o iki silsile imtizaç ve ittihad etmişse, yani silsile-i felsefe silsile-i diyanete dehalet edip itaat ederek hizmet etmişse, âlem-i insaniyet parlak bir surette bir saadet, bir hayat-ı içtimaiye geçirmiştir. Ne vakit ayrı gitmişlerse, bütün hayır ve nur silsile-i nübüvvet ve diyanet etrafına toplanmış ve şerler ve dalâletler felsefe silsilesinin etrafına cem olmuştur..." Neden böyle olmuştur? Çünkü felsefe parçanın 'parçasına göre' bütünlük arayışıdır. Diyanet ise 'Bütünün Sahibinin' parçalara 'Bütün nice birşeydir?' öğretmesidir. Birisi hodbindir. Diğeri Hüdabindir.

Elbette Bütünün Sahibi aynı zamanda anlamın da sahibidir. Çünkü anlam daima bütüne bakan birşeydir. Bir kitabın konusu tamamını okumakla kuşatılır ancak. Yalnız bir sayfasını okumakla değil. Evet. Manzaranın tamamına ne kadar hâkimseniz anlamın da o kadarına hâkim olursunuz. Yok, nokta-i nazarınız parçanızdan ibaretse, geçmiş olsun, o zaman Mevlana Hazretlerinin 'fili tarif eden körler' meselinde olduğu gibi, yahut Bediüzzaman'ın 'defineyi tarif eden gavvaslar' temsilinde olduğu gibi, ancak kuşatabildiğiniz kısma 'hakikat' dersiniz. Halbuki her gerçek hakikat olamaz. Hakikat bütünde gözükendir. Parçaların ise farklı gerçeklikleri olabilir. Aslında yerinden hiç kıpırdamayan bir dağ, sizin istikametinize göre, bazen sağa bazen de sola geçer.

Hülasa: Bizi 'izm'lere boğduran 'nübüvvet izini' kaybetmekten başkası değildir. İdeolojilerin deli gömleğini giyinmek Hırka-i Şerif'i soyunmanın sonucudur. Üşüyen bedenler illa mintan ararlar çünkü. Ne diyor mürşidim bu sadedde: "İnsan fıtraten mükerrem olduğundan hakkı arıyor. Bazan bâtıl eline gelir, hak zannederek koynunda saklar. Hakikati kazarken ihtiyarsız dalâlet başına düşer; hakikat zannederek başına giydiriyor."

22 Temmuz 2026 Çarşamba

Mustafa İslamoğlu'nun küçük görmediği bir Kur'an kalmıştı

İmam Ahmed rahimehullaha Mevla rahmet eylesin. Onun gibi salihler, "Kur'an mahluktur!" fitnesine karşı canları pahasına "Hayır, değildir!" deyu direnmeselerdi, ümmete yanlış bir Kur'an tanımı yerleştirilecekti. Kelam-ı Ezelî olan Furkan'ımız mahlukiyetin yaralarıyla sıfatlanarak, yani yaralanarak, gelecek nesillere aktarılacaktı.

'Mahlukiyetin yaralarıyla sıfatlanmak' ne demek? Öncelikle sınırlı/zamansal olmak demek. Öyle ya. Mahluk olan ezelî değildir. 'Zamandan aşkın' değildir. Aksine zamanın içindedir. Zamanın içinde olansa başı-sonu olandır. Mukayyet olandır. Kur'an'ın Kelam-ı Ezelî olduğuna inanmayanlar için beyanlarının anlam, makam, zaman, muhatap vs. açılardan sınırları vardır. Bu 'sınır' iddiasını bugün en çok 'tarihselcilerde' görüyoruz. Mustafa Öztürk'ün sözde imamlığına oynadığı bu fırka-i dâlle Kur'an'ı bazı açılardan arkada bırakmayı öneriyorlar. Çünkü 'zamandan aşkın' şeyler söylediğini kabullenemiyorlar. Bu iddia "Kur'an mahluktur!" iddiasının benzeridir. Ehl-i sünnet ulemanın beyanları o zamanki mutezîlilere cevap olduğu gibi bu zamanın tarihselcilerine de tam cevaptır.

Geçen gün internete düşen bir videosundan anladığım kadarıyla Mustafa İslamoğlu da aynı vartaya düşmüş. Hoş, onun düştüğü varta çoktur, say say bitmez. Amma bu sonuncusunu daha evvel kendisinden işitmemiştik. Diyor ki mesela: "Hayat Kur'an'dan büyüktür." Çok tehlikeli bir söylem bu. Neden? Çünkü 'ezelî' olanı 'mahluk' olanla kıyaslıyor. Hani, Bediüzzaman Hazretlerinin, Kur'an'da arzın semaya denk tutulmasının hikmetini tefekkür ederken verdiği bir örnek vardır. Daimî akan bir çeşmeyle varidatı olmayan bir gölü veya denizi kıyaslar. 15. Söz'deki Hâşiye'de geçer. En iyisi yerinden alıntılayalım da yazımız balından şekerlensin:

"Evet, küre-i arz, küçüklüğüyle beraber semâvâta karşı gelebilir. Çünkü, nasıl ki daimî bir çeşme, varidatsız büyük bir gölden daha büyük denilebilir. Hem bir ölçekle birşey ölçerek başka yere nakledilen ve onun elinden geçmiş ve ona girmiş çıkmış bir mahsulâtla, zahiren binler defa ölçekten büyük ve dağ gibi bir cisimle o ölçek muvazeneye çıkabilir. Aynen öyle de, küre-i arz, Cenâb-ı Hak onu san'atına bir meşher ve icadına bir mahşer ve hikmetine medar ve kudretine mazhar ve rahmetine mezher ve Cennetine mezraa ve hadsiz kâinata ve mahlûkat âlemlerine ölçek ve mazi denizlerine ve gayb âlemine akacak bir çeşme hükmünde icad etmiş. Her sene kat kat ve katmerli, yüz bin tarzda masnuattan dokunmuş gömleklerini değiştirdiği ve çok defa dolup maziye boşaltarak gayb âlemine döktüğü bütün o müteceddid âlemleri ve arzın müteaddit gömleklerini nazara al. Yani bütün mazisini hazır farz et, sonra yeknesak ve bir derece basit semâvâta karşı muvazene et. Göreceksin ki, arz, ziyade gelmezse, noksan da kalmaz. İşte 'Rabbü's-semavati ve'l-arz!' sırrını anla!"

İşte bu temsildeki sırrı anlayan İslamoğlu'nun mezkûr okumasında(!) nasıl bir yanlışa düştüğünü de anlar. Nasıl? Şöyle: Zamandan da aşkın bir şekilde hakkı-hakikati beyan eden Kur'an, nasıl olur da, zamanın içinde bir mahluk olarak varolan hayattan daha küçük kalır? Hayat dediğiniz şey zamanla mukayyettir. Yani kainatın bir ömrü vardır. Onun içinde hayat dediğimiz şeyin de bir ömrü vardır. Daha onun içinde 'insan hayatı' dediğimiz şey de gayet kısa ömürlüdür. Bu gibi şeylerin Kur'an'dan daha büyük olduğu nasıl söylenebilir? Bu, bir anlamda, ezelî olanın mahluktan küçük olduğunu söylemektir. Zaman yokken bile akan, hiç durmamış, hiç 'hiç' olmamış, bir nehrin gölden küçük olduğunu iddia etmektir. Halbuki mahluk olan ezelî olanı mantıksal olarak dahi geçemez. Sonradan varedilmiş olan hiçbirşey kadîm olanın önüne geçemez. Peki İslamoğlu safsatasını nereye yaslıyor?

Devamında zehrini döktüğü yer şurası: "Kur'an yokken hayat da vardı hakikat de vardı! Kur'an tarihin belli bir döneminde sahneye girdi. Miladî 610 yılında sahneye girdi. Ondan evvel yoktu." Yani Kur'an'ın Aleyhissalatuvesselam Efendimize vahyolunmasının 'sonralığını' onun varlığının da 'sonralığına' yoruyor. (Bir nevi mahlukiyet ithamıdır bu.) Halbuki sonradan varolan bir kelam Allah kelamı olamaz. Çünkü Allah zamanın içinde değildir. Zat-ı Subhanîsi zaman içinde olmadığı gibi konuşması da zamanın içinde olamaz. Yani, dolayısıyla, kelamı da zamanın içinde olmamalıdır. Zamanın içinde konuşan mahluktur. O yüzden ehl-i sünnet müslümanlar Kur'an için Kelam-ı Ezelî der. Peki 'ezel' nedir? Bediüzzaman Hazretleri bir yerde şöyle tarif ediyor:

"Hem ezel, mazi silsilesinin bir ucu değil ki, eşyanın vücudunda esas tutulup ona göre bir mecburiyet tasavvur edilsin. Belki ezel, mazi ve hal ve istikbali birden tutar, yüksekten bakar bir âyine-misaldir. Öyle ise, daire-i mümkinat içinde uzanıp giden zamanın mazi tarafında bir uç tahayyül edip, ona 'ezel' deyip, o ezel ilmine, eşyanın tertiple girmesini ve kendisini onun haricinde tevehhüm etmesi, ona göre muhakeme etmek hakikat değildir. Şu sırrın keşfi için şu misale bak: Senin elinde bir âyine bulunsa, sağ tarafındaki mesafe mazi, sol tarafındaki mesafe müstakbel farz edilse, o âyine yalnız mukabilini tutar. Sonra o iki tarafı bir tertiple tutar, çoğunu tutamaz. O âyine ne kadar aşağı ise, o kadar az görür. Fakat o âyine ile yükseğe çıktıkça, o âyinenin mukabil dairesi genişlenir. Git gide, bütün iki taraf mesafeyi birden, bir anda tutar. İşte, şu âyine, şu vaziyette, onun irtisamında, o mesafelerde cereyan eden hâlât birbirine mukaddem, muahhar, muvafık, muhalif denilmez. İşte, kader, ilm-i ezelîden olduğu için; ilm-i ezelî, hadisin tabiriyle, manzar-ı âlâdan, ezelden ebede kadar herşey, olmuş ve olacak, birden tutar, ihata eder bir makam-ı âlâdadır. Biz ve muhakemâtımız onun haricinde olamaz ki, mazi mesafesinde bir âyine tarzında olsun."

Demek ki, Mustafa İslamoğlu'nun Kur'an tasavvurundaki arıza daha gerilerden, kader tasavvurundaki bir arızadan ileri geliyor. Kendisinin kader itikadının arızalı olduğunu evvelden de biliyoruz zaten. Elbette kader tasavvurundaki arıza da Cenab-ı Hakkın ezeliyetini kavrayamamasından ileriye geliyor. Cenab-ı Hüda'nın geçmiş gelecek bir gören, ezelden-ebede olmuş-olacak birden tutan, ihata eden bir makam sahibi olduğunu düşünemiyor. Onu da kendisi gibi zamana mahkum zannediyor. O yüzden de Kur'an'ın hayattan sonra varolduğunu sanrılıyor. Elbette bu söylediği ehl-i sünnet itikadında bâtıldır. Kur'an zamandan önce de vardır. Nüzûlü zaman içinde olmuştur. Bu nedenle zamanın içinde tuttuğu yerden hareketle "Hayat büyüktür, Kur'an küçüktür!" demek doğru değildir. Yukarıda da belirtiğimiz gibi, bu, 'zaman üstü' olanla 'zamana mahkum olanı' kıyaslamaktır, hatadır. Allah ilmiyle bütün mahlukatını kuşattığı gibi kelamıyla bütün mahlukatını kuşatmıştır. Aşkındır. Üstündür.

Videonun devamında diyor ki: "İyilik Kur'an'la gelmedi. Güzellik Kur'an'la gelmedi. Hakikat Kur'an'la gelmedi. Kur'an'da kendisinden önce söylenmemiş hiçbir hakikatin olmadığını açık yüreklilikle söyleyebilirim." Bu kısımda da Mustafa İslamoğlu'nun aldatanın tarihselciliğinden kaynaklanan bir anakronizm olduğunu söyleyebiliriz. Neden? Çünkü, varlığın aslının yaslandığı, zamandan aşkın olan ilmi/kelamı yine nüzûlünün sonra oluşu sebebiyle hiyerarşide daha geriye itiyor. Nur-u Muhammedî bahsinde Bediüzzaman Hazretlerinin beyan buyurduğu gibi, birşey, bir şecerenin hem 'tohumu' hem 'meyvesi' olabilir. Hem başlangıcı hem sonu olabilir. Hem bidayeti hem nihayeti olabilir. Sonralığı önceliğini engellemez. Yine yerinden bir iktibasla ballanalım:

"Madem şu şecere-i kâinattan daha evvel o neviden başka şecere yok. Öyle ise, ona menşe ve çekirdek hükmünde olan mânâ ve nur, elbette yine şecere-i kâinatta bir meyve libasının giydirilmesi, yine Hakîm isminin muktezasıdır. Çünkü çekirdek daima çıplak olamaz. Madem evvel-i fıtratta meyve libasını giymemiş. Elbette âhirde o libası giyecektir. Madem o meyve insandır. Ve madem insan içinde, sabıkan ispat edildiği üzere, en meşhur meyve ve en muhteşem semere ve umumun nazar-ı dikkatini celb eden ve arzın nısfını ve beşerin humsunun nazarını kendine hasreden ve mehâsin-i mâneviyesiyle âlemi ya nazar-ı muhabbet veya hayretle kendine baktıran meyve ise, zât-ı Muhammediye aleyhissalâtü vesselâmdır. Elbette, kâinatın teşekkülüne çekirdek olan nur, onun zâtında cismini giyerek en âhir bir meyve suretinde görünecektir."

Biz de Üstad Hazretlerinden öğrendiğimiz bu perspektif üzerinden diyebiliriz ki: Mustafa İslamoğlu'nun (kendi hayatında izlerini pek göremesek de) iyilik, doğruluk, güzellik, hakikat gibi şeylerin Kur'an'dan evvel gördüğü vücudlarının, aslında Kur'an'ın ezelden gelen tereşşuhatı olduğunu söylesek ne kusur iktiza eder? Yani belki de "Kur'an'la gelmedi!" dediği şeylerin tamamı ezelde Kur'an'la takdir edilmiş şeylerdir. Bunların dünyadaki tezahürleri, Kur'an'ın cismaniyet âlemine nüzûlünden evvel olsalar bile, özlerinin yine Kelam-ı Ezelî ile tesbit edilmiştir. Sokrates'in Savunması'nda geçen "Bilmek öğrenmek midir hatırlamak mıdır?" sorgulamasına girmeyeceğim burada. Oraya girersek yazı uzar. Fakat belki de mahluk olan insanda bunların varlığı zaten Kelam-ı Ezelî'de Allah'ın ona öyle buyuracağından dolayıdır. Zira mahlukat dediğimiz ömürlü şeylerin anlamlarının yaslandığı yer ilm-i İlahîdir. İlm-i İlahî'nin mahlukat gibi, hâşâ, ömrü yoktur. O zamandan aşkındır. Cenab-ı Hakkın ilmi zamandan aşkın olduğu gibi kelamı da zamandan aşkındır. Zamanlı herşey ondan illa küçüktür.

"Kur'an'da kendisinden önce söylenmemiş hiçbir hakikatin olmadığını açık yüreklilikle söyleyebilirim..." demesine de bir 'acaba' diyelim ki, böyle bir hükmü vermek, bütün zamanlarda söylenmiş bütün hakikatlere hâkim olmakla mümkündür. Sonra Kelamullahtaki beyanın bütün anlam tabakalarını da zaten kuşatmış olduğunu, farkında olduğunu, anlıyor olduğunu iddia etmekle, ikisi karşı karşıya konulup, 'söylenmemiş hiçbir hakikatin olmadığı' herzesi savrulabilir. Yani İslamoğlu'nun bu iddiasının arkasında büyük bir 'çokbilmişlik kibri' bulunmaktadır. Kimse, ne bütün zamanlardaki bütün hakikatlere hâkim olabilir, ne de Kelam-ı İlahî'nin bütün mana tabakalarına aşina olduğunu söyleyebilir. Hâşâ, haddini bilen bunu iddia etmez, nâdânlar elbette serbesttir. Mürşidim, bu nâdânlığı, Ayetü'l-Kübra'da şöyle tesbit eder: "(...) Belki kâinatı ihâta edecek ve âhireti görecek ve hadsiz zamanın her tarafını temaşâ edecek bir nazar lâzımdır, tâ o gibi nefiyler ispat edilebilsin."

Her neyse. Benim gibi bir cahilin bu konuya tastamam bir cevap vermesi beklenemezdi. İlmi kifayet etmezdi. Fakat, o Rahman u Rahim, incir çekirdeğinden incir ağacı yaratmak şânında olduğu gibi Ahmed'den de böyle cevaplar yaratabilir. Ben de yukarıda dilim döndüğünce İslamoğlu'nun söylemindeki tuzağa dikkat çektim. Hidayetimi Hüda'dan dilerim. Mustafa İslamoğlu örneği hepimiz için bir ibrettir. Bir derstir. Güya, hâşâ, Kur'an'ın büyüklüğünü göstermek için hadislere saldırıyla başlayan sapkınlık en ahirinde Kur'an'ı da mahlukattan küçük görmeye varmıştır. Hâtimemizin de imanla olması için Rabbimize çokça dua edelim. Vesselam.

20 Temmuz 2026 Pazartesi

Darwin'le Bediüzzaman hangi konuda anlaşamaz?

James E. McClellan III ve Harold Dorn'un beraber kaleme aldıkları 'Dünya Tarihinde Bilim ve Teknoloji' kitabında Darwin'in 'doğal ayıklanmayı' kendisinin bulmadığı söyleniyordu. Ya? O bunu aslında Malthus'tan araklamıştı. Yani onun 'nüfus baskısı anlayışını' kendi evrim teorisine adapte etmişti. Yerinden alıntılayalım:

"Papaz Thomas Robert Malthus, 'Nüfus İlkesi Üzerine Bir Deneme (Essay on the Principle of Population, 1798-1803)' adlı çalışmasında, denetlenemeyen nüfusun geometrik bir dizi olarak, geçim kaynaklarının ise aritmetik bir dizi şeklinde arttığını ve rakamları çok az tanıyanların bile bu ikisi arasındaki farkın büyük olacağını anlayabilecekleri sonucuna varmıştı. Başka bir deyişle; nüfus artışı yiyecek artışından fazla olduğunda, kaynaklar için rekabet giderek şiddetlenir ve bu rekabet içinde daha hızlı, güçlü, dayanıklı ve kurnaz olanların yaşama ve üreme şansı artar. Kaynaklar üzerinde 'türlerin savaşmasıyla' sonuçlanan 'nüfus baskısı anlayışı, Darwin'e, kesin sonuca götüren bulmaca parçasını vermiştir. Malthus bu ilkeyi toplumsal değişime uygulamıştı. Darwin ise ilkeyi bitki ve hayvanlara uygulamıştır. 1838'de artık doğal bir ayıklama yoluyla oluşan evrim kuramı sahibiydi: Tür nüfusları, yüksek üreme hızlarına rağmen bireyler kaynaklar için çatışırken ortaya çıkan yüksek ölüm oranlarıyla denetim altında tutulur ve çevrelerine en iyi uyum gösterenlerin yaşama ve üreme şansları daha fazla olur..."

Ancak elbette teori dediğiniz şey şişede durduğu gibi durmuyordu. Sahada ister-istemez bazı sınamalara tâbi tutuluyordu. (Çünkü, saha, kuram gibi hayalgücünden değil, gerçeklikten beslenir.) İşte, bu sınamalardan birisine, Melikşah Sezen Hoca'nın Eşref-i Mahlukatı Anlamak eserinde, şöyle bir iktibasla dikkat çekiliyordu:

"(...) Çeşitliliğin altında yatan temel, Charles Darwin'den bugüne, biyologların başını ağrıtmaya devam ediyor. 'Türlerin Kökeni' adlı eserinde Darwin bir 'Irksama (Divergence) İlkesi' önermişti; ama bu anıtsal eserde; Irksama İlkesi'nin, Darwin'in asıl ilkesi olan 'Doğal Seçilim İlkesi'nin bir çıkarımı mı olduğu, yoksa bağımsız bir ilke olarak mı değerlendirilmesi gerektiği hususunda bir açıklık yoktur. Darwin'in kendisi bile bu noktada çelişkili düşünceler içerisindeydi. Çelişkinin kaynağı açık: Irksama (ya da farklılaşma/çeşitlenme) az sayıda birimden (türden) daha çok birimin çıkması anlamını taşırken, seçilim (ister doğal olsun ister yapay) çoktan az sayıya inmek demektir. Bu iki kavram özünde çelişkilidir ve hiçbir beyin jimnastiği çelişkinin etrafından dolanamaz. Uzlaştırılamayacak iki şeyi uzlaştırma çabalarının günümüz biyologlarını böyle zorlamasına şaşmamak gerek..." Melikşah Hoca'nın bu iktibası yaptığı eseri de belirtelim: Addy Pross, Yaşam Nedir?, (çev. Raşit Gülek), s. 35.

Yani Darwin bize bir tür 'cem-i zıddeyn' öneriyor. Cem-i zıddeyn nedir? Zıtlıkları aynı şeyde birden kabul etmektir. Mesela benim şöyle demem gibidir: "Mehmed abi çok cömert bir insandır. Bir kibrit çöpünü dahi kimseyle paylaşmaz." Veya şöyle demem gibidir: "Selim abi kebabı çok sever. Bir ay aç kalsa yine de dönüp bakmaz." Böylesi cümleler işitmek/okumak herkese garip gelir. Çünkü ikinci cümle birincisinin tam zıttını söylemektedir. Mehmed abi sahiden ilk cümlede söylendiği kadar cömertse nasıl kibrit çöpünü dahi kimseyle paylaşmaz? Hiç olur mu öyle şey? Selim abi hakikaten kebabı çok seviyorsa nasıl olup da bir aylık açlıkla dönüp yüzüne bakmaz? Olamaz ki bu. Tezattır. İkinci cümlelerim 'hoşlanmazlığı' birinci cümlelerimse 'çok hoşlanmayı' imâ eder. Böyle cem-i zıddeyn sayılacak şeyler birarada bulunmaz. İnsanın mantığı böyle şeylere 'muhal' der.

Darwin de evrim teorisinde 'Irksama İlkesi' ile 'Doğal Ayıklanma İlkesi' dediği şeyleri aynı anda savunarak buna benzer birşey yapıyor. Bir yandan türlerin 'daha fazla tür olmaya çalıştığını/çeşitlendiğini' ilke olarak iddia ediyor, diğer yandan aynı türlerin 'en güçlüyü ayakta tutacak şekilde azalmaya çalıştığını' bize söylüyor. Doğal olarak bu iki iddiayı aynı anda kucağında bulanların da şunu sorması kaçınılmaz oluyor: "Abe Darwin efendi, bir karar veresin, türler çeşitlenmeye mi çalışıyor, yoksa azalmaya mı çalışıyor? İkisi birden olmaz bunların be ya!"

Benim bu noktada bir diğer itirazım da Bediüzzaman Hazretlerinin öğrettiği Kur'anî bir hakikatten kaynaklanıyor. Nedir? Şudur: 'Doğal Seçilim/Ayıklanma İlkesi' denilen iddia-yı meşkuk bize varlığın doğru bir resmini sunmamaktadır. Peki Bediüzzaman Hazretleri bunu nerede dilegetiriyor. Hemen iktibasımızı yapalım:

"Evet, en parlak bir mucize-i san'at-ı Samedâniye ve bir harika-i hikmet-i Rabbâniye olan hayatı kim vermiş, yapmış ise, rızıkla o hayatı besleyen ve idâme eden de Odur, Ondan başkası olmaz. Delil mi istersin? En zayıf, en aptal hayvan, en iyi beslenir (meyve kurtları ve balıklar gibi). Hem en âciz, en nazik mahlûk, en iyi rızkı o yer (çocuklar ve yavrular gibi). Evet, vasıta-i rızk-ı helâl iktidar ve ihtiyar ile olmadığını, belki acz ve zaaf ile olduğunu anlamak için, balıklarla tilkileri, yavrularla canavarları, ağaçlarla hayvanları muvazene etmek kâfidir."

Bakınız burada Bediüzzaman Hazretleri evrimin "Güçlü olan ayakta kalır!" iddiasına temelden bir tenkid getiriyor. "En zayıf, en aptal hayvan, en iyi beslenir!" diyor. Bu ne demek? "Doğal Ayıklanma İlkesi biraz masala benziyor!" demek. Kainattaki gerçeklik böyle değil. Cenab-ı Hak hayatı bu kanunla hayatta tutmuyor. Belki bazı lokal alanlarda bu tarz tezahürler görünüyor olabilir. Daha güçlü bir aslan daha zayıf bir aslanı sürüden kovalıyor görünebilir. Ancak bu şekilde cereyan etmeyen büyük bir düzen de var. Bedeninin zayıflığı itibariyle hayata tutunması çok müşkül görünen öyle canlılar var ki, Hazret-i Hüda, onların türlerine büyük bereketler bahşediyor. Rızıklanmaları o güçlü hayvanlardan bile daha kolay oluyor. Aslanlar on günde bir yiyecek buluyorlarsa bunlar yiyeceklerinin içinde yaşıyorlar. Yani, Kur'an'ın da öğrettiği üzere, Hüda'nın rahmeti 'zayıfın elenmesine' değil 'özel rahmet tecellileriyle hayatta tutulmasına' bakıyor. O yüzden Ankebût sûresinin 60. ayetinde buyruluyor: "Nice canlı var ki rızkını sırtında taşımıyor; onları da sizi de besleyip barındıran Allah'tır."

Sonuç olarak şunun da altını çizmeliyiz ki: Evrim teorisi sadece 'insanın yaratılışını anlatan' ayetlerle çelişmiyor. Ya? Daha fazlası da var. Evet. Evrim teorisi bizim Kur'an'dan öğrendiğimiz Allah'ın rahmetiyle, rezzakiyetiyle, tasarrufuyla da uyumsuzluklar taşıyor. O nedenle evrim teorisiyle beyni yıkanmış insanların âlem telakkisi de Kur'an'ın öğrettiğiyle uyum içinde olmuyor. Daha determinist bir varlık algısıyla şekilleniyorlar. Evet. Ahmed Kavlak Hoca'nın güzel bir sözü var: "Evrim teorisi biyoloji değil felsefedir!" Ben de aynen katılıyorum. Bu felsefeyi elsiz-ayaksız yalayıp yutanlar düşünsünler artık: Gayrı kalplerindeki iman ne hale gelir/gelebilir?

18 Temmuz 2026 Cumartesi

Haluk Levent'in AHBAP'ları ne zaman "Yaşasın şeriat!" der?

Bediüzzaman Hazretleri Mesnevî-i Nuriye'nin Reşhalar bahsinde şöyle bir cümle kullanıyor: "Ve keza, dünya ve âhiret saadetlerini temine kâfil ve kâfi olan şeriatı, nübüvvetini tasdik ve ispata kâfidir." Yani Peygamber Efendimiz aleyhissalatuvesselamın getirdiği dinin içeriği bizzat onun peygamberliğini ispata yeter.

Bu bahsi bir mecliste müzakere ettik bazı arkadaşlarla. "Şeriattan nasıl delil olur?" diye tartıştık. Şöyle bir mana tebarüz etti sonuçta: "Beşerî hukuk kaç asır daha ıkınırsa ıkınsın İslam'ın pir u pak fıkhı kadar kemalde bir yasa sistemi ortaya koyamaz. Tedbir itibariyle de koyamaz. Müeyyide itibariyle de koyamaz. Özellikle çocuk cinayetlerinden sonra sosyalmedyada kopan 'Kısasta hayat vardır!' fırtınaları bu hakikatin bariz ispatıdır."

Evet, beşer, kendi aklını vahyin önüne koyup kurduğu düzenle bizzat kendisini cendereye almıştır. Allah'ın vâzettiği nizamın üstünde bir nizamı İsviçre'den, İlgiltere'den, İtalya'dan, Fransa'dan, bilmem nereden dilenen devletler-hükümetler müzmin suçlara çare bulamamaktadırlar. Bundan mütevellid 'aydınlanmacılığın' dine üstenci bakışı artık epeyce kırılmıştır. Kibrinin şevketi baya baya sönmüştür. Çünkü karşı teşebbüsleri epeyce boşa düşmüştür. Yine de bundan dersini çıkarmaz. Hâlâ 'değiştire değiştire' bir kemale ulaşacağını sanır.

Haluk Levent'in AHBAP'ları meselesinde de ben bu hakikatin bir ucunu görüyorum. Nasıl? Mesela: Olayın mağduru(!) olan bu ahbaplardan hangisinin kapağını azıcık kaldırsanız size şöyle birşey söylüyor: "Geçmişte dolandırıcılık yaptığını bilmiyordum!" Veya diyorlar: "Geçmişte hırsızlık yaptığını duymamıştım."

Yani, sözlerine inanırsanız, kandırılan insanların büyük çoğunluğu Haluk Levent'in geçmişte yüz kızartıcı suçlardan mahkemelere düştüğünden haberdar değiller. Hapis yattığını bile bilmiyorlar. Bu da şunu gösteriyor:

Beşerî hukukun yaptırımları 'unutulmaya müheyya' içeriklere sahip. İsterse beş banka soymuş olsun, araya birazcık zaman girince, insanlar o kişizadeye tekrar güvenebiliyorlar. Zira zâhirine bakıldığı zaman 'daha önce suç işlediği' anlaşılmıyor. Ancak sabıka kaydına bakacaksınız da... Uzun hikâye. Fakat şeriat-ı Ahmediye'de bu işe güzel bir çözüm bulunmuş. Eğer bir insan hırsızlık gibi bir suça girerse (Elbette bu hırsızlığın derecesi de fıkıhta ayrıca değerlendiriliyor. Yani her hırsızlık hemen el kesmeyle cezalandırılmıyor) onun eli hem bir 'müeyyide' hem de bir 'tedbir' olarak 'kesiliyor.' Peki 'müeyyideyi' anladık da 'tedbir' nasıl oluyor?

İşte onun cevabını Bediüzzaman Hazretleri İlk Dönem Eserleri'nde şöyle veriyor:

"(...) Had ve ceza, emr-i İlâhî ve adalet-i Rabbaniye namına icra edildiği vakit, hem ruh, hem akıl, hem vicdan, hem insaniyetin mahiyetindeki lâtifeleri müteessir ve alâkadar olurlar. İşte bu mânâ içindir ki, elli senede bir ceza, sizin hergün müteaddit hapsinizden ziyade bize fayda veriyor. Sizin adalet namı altındaki cezalarınız, yalnız vehminizi müteessir eder. Çünkü biriniz hırsızlığa niyet ettiği vakit, millet, vatan maslahatı ve menfaati hesabına cezaya çarpılmak vehmi gelir. Yahut insanlar eğer bilseler ona fena nazarla bakarlar. Eğer aleyhinde tebeyyün etse, hükûmet de onu hapsetmek ihtimali hatırına geliyor. O vakit yalnız kuvve-i vâhimesi cüz'î bir teessür hisseder. Hâlbuki nefis ve hissinden çıkan—hususan ihtiyacı da varsa—kuvvetli bir meyelân galebe eder. Daha o fenalıktan vazgeçmek için o cezanız fayda vermiyor. Hem de emr-i İlâhî ile olmadığından, o cezalar da adalet değil. Abdestsiz, kıblesiz namaz kılmak gibi battal olur, bozulur. Demek, hakikî adalet ve tesirli ceza odur ki, Allah'ın emri namıyla olsun. Yoksa tesiri yüzden bire iner. İşte bu cüz'î sirkat meselesine sair küllî ve şümullü ahkâm-ı İlâhiye kıyas edilsin. Ta anlaşılsın ki, saadet-i beşeriye dünyada adaletle olabilir. Adalet ise, doğrudan doğruya Kur'ân'ın gösterdiği yol ile olabilir."

'El kesme' cezasının bir de şöyle tedbir yönü var: Böyle bir arsızlığı işleyerek elini adalete kaptırmış insan bir nevi 'mimlenmiş' oluyor. Yani daha ilk nazarda 'elinin yokluğu' ile karşısındakinin zihninde bir şimşek çaktırıyor. "Bu adamın eli niye kesik?" Mesela: Zemahşerî'nin, rıhle yaparken donma tehlikesi atlattığı için, bir elinin hekimler tarafından kesildiğini okumuştum. O âlim, bu vaziyetinden dolayı hırsız sanılacağını bildiğinden, "Elinin kesilmesi bir sağlık tehlikesi nedeniyledir!" diyen bir belgeyle gezermiş. Gittiği yerlere önce onu gösterirmiş ki insanlar suizan etmesinler. İşte, tıpkı misalde olduğu gibi, Haluk Levent'in de geçmişteki suçları nedeniyle eli kesilmiş olsaydı, dolandırmak için müracaat ettiği insanlar 'acaba' diyeceklerdi. Hemen zâhirinden geçmişte girdiği suçları anlayacaklardı. Veya en azından araştıracaklardı. Bu da tuzağa düşürmesini güçleştirecekti. Lakin modern hukukumuz herşeyi çok biliyor. Hırsızların bir yerine zarar gelmesine izin vermiyor. Böylece hapiste dinlenip çıktıktan sonra kem sanatlarına kaldıkları yerden devam edebiliyorlar.

Her neyse. Yazıyı uzatmayalım. Yukarıdaki metnin devamında Bediüzzaman Hazretlerinin söylediği şu önemli cümleleri iktibas ederek bahsi bitirelim: "Eğer beşer çabuk aklını başına alıp adalet-i İlâhiye namına ve hakaik-i İslâmiye dairesinde mahkemeler açmazsa, maddî ve mânevî kıyametler başlarına kopacak, anarşilere, Ye'cüc ve Me'cüclere teslim-i silâh edecekler diye kalbe ihtar edildi."

28 Haziran 2026 Pazar

Allah'ın 'sevinmesini' anlamaya çalışırken dikkat edilmesi gerekenler

"Azîz ve celîl olan Allah, 'Ben, kulumun beni düşündüğü gibiyim; beni andığı (her) yerde, onunlayım (rahmet ve yardımım onunla beraberdir)!' buyurmuştur. Allah’a yemin ederim ki, Allah’ın, kulunun tövbe etmesinden dolayı duyduğu hoşnutluk, herhangi birinizin ıssız çölde kaybettiği devesini bulduğu zamanki sevincinden daha büyüktür.” (Nitekim Allah şöyle buyurmuştur): “Bana bir karış yaklaşana ben bir arşın yaklaşırım, bir arşın yaklaşana bir kulaç yaklaşırım. Bana yürüyerek gelene ben koşarak giderim.” (Buhârî, Tevhîd 15, 35, 55; Müslim, Tevbe 1, Zikir 2, 19)

İnsan, Allah'ı 'anlamanın' bir yoludur, ama 'sınırlandırmanın' yolu değildir. Yani, biz, üzerimizdeki sanatına bakarak Cenab-ı Mevla'yı anlamaya çalışabiliriz, fakat sınırlarımızı Ona taşıyamayız. 'Teşbih' tefekkürün kapısıdır, eyvallah, fakat 'tenzih' de tefekkürün yegane sıhhatidir. Hak Teala ve Tekaddes Hazretlerini düşünürken teşbih-tenzih arasındaki dengede kalabilmek, tefhim için lazım geldiğinde dikkatle temsile-teşbihe, lakin sapıtmamak içinse daima takdise-tenzihe başvurmak elzemdir. (Tıpkı kullukta 'havf-reca/korku-ümit' dengesini korumak gerektiği gibi. Fazla korku yeise düşürür. Fazla ümitse ucba...) Hem zaten şu teşbih; esmasını, sıfatlarını, şuunatını, "Ve lillahil meselül a'lâ!/En yüce mesel ve temsiller Allah'a aittir!" (Nahl sûresi, 60) sırrınca bir nebze kavramak içindir. Yoksa münezzeh-mukaddes Hüda'yı insanlaştırmak için, yüzbin hâşâ, değildir. Bediüzzaman Hazretleri de bu hakikatin altını şöyle çizer:

"Evet, bütün kâinatı bir saray, bir ev gibi muntazam idare eden ve yıldızları zerreler gibi hikmetli ve kolay çeviren ve gezdiren ve zerrâtı muntazam memurlar gibi istihdam eden Zât-ı Akdes-i İlâhînin şerîki, nazîri, zıddı, niddi olmadığı gibi, 'Ona benzer hiçbir şey yoktur. O herşeyi işiten, herşeyi görendir. (Şûrâ sûresi, 11)' sırrıyla, sureti, misli, misali, şebîhi dahi olamaz. Fakat, 'Göklerde ve yerde en yüce mesel ve temsiller Ona aittir. Onun kudreti herşeye üstündür, her işi de hikmet iledir. (Rûm sûresi, 27)' sırrıyla, mesel ve temsil ile şuûnâtına ve sıfât ve esmâsına bakılır. Demek, mesel ve temsil, şuûnât nokta-i nazarında vardır."

Cenab-ı Hakkın 'şuunatını' anlarken de bu manaları akılda tutmak kritik bir öneme sahiptir. Rabbü'l-Âlemîn'in, bir tenezzül-i ilahî olarak, bizim anlayabilmemiz için, görmek-işitmek gibi şeyler şeklinde haber verdiği 'bilmesinin ünvanları' sıfatları asla bizim görmemiz-işitmemiz cinsinden olmadığı gibi; sevinmesi-gazaplanması gibi şeylere benzettiği şuunatı da yine bizim sevinmemiz-öfkelenmemiz türünden değildir. Yani, Cenab-ı Mevla, hâşâ, insan gibi göze, ışığa, sinirlere, karşısında bir nesneye, görüş açısına vs. muhtaç şekilde görmez. Onun görmesi aracılara muhtaç şekilde olmaz. Yahut işitmesi de sese, kulağa, sinirlere, kulak zarına, ses titreşimlerine vs. muhtaç değildir. Bunlar sadece 'Onu anlamaya muhtaç olan bizler için' verilmiş temsillerdir. Temsiller hakikatin tâ kendisi gibi görülürlerse hata ettirirler. Onları birer tefekkür açısı, birer rasat penceresi, birer başlangıç noktası gibi kabul etmek lazımdır.

Şimdi 'şuunat' ile Bediüzzaman Hazretlerinin neyi kastettiğini bir parça alıntılayalım:

"İşte, madem evsâf-ı âliyedeki hakikî lezzet ve hüsün ve saadet ve kemâl, akran ve ezdâda bakmıyor, belki mezâhir ve müteallikatına bakıyor. Elbette, Hayy-ı Kayyûm ve Hannân-ı Mennân ve Rahîm ve Rahmân olan Zât-ı Zülcemâl ve Kemâlin rahmetindeki cemâl ise, merhumlara bakar. Merhametine mazhar olanların, hususan Cennet-i bâkiyede nihayetsiz envâ-ı rahmet ve şefkatine mazhar olanların derece-i saadetlerine ve tena'umlarına ve ferahlarına göre, o Zât-ı Rahmânü'r-Rahîm, Ona lâyık bir tarzda bir muhabbet, bir sevmek gibi, Ona lâyık şuûnâtla tabir edilen ulvî, kudsî, güzel, münezzeh mânâları vardır. 'Lezzet-i kudsiye, aşk-ı mukaddes, ferah-ı münezzeh, mesruriyet-i kudsiye' tabir edilen, izn-i şer'î olmadığından yad edemediğimiz gayet münezzeh, mukaddes şuûnâtı vardır ki, herbiri, kâinatta gördüğümüz ve mevcudat mâbeyninde hissettiğimiz aşk ve ferah ve mesruriyetten nihayetsiz derecelerde daha yüksek, daha ulvî, daha mukaddes, daha münezzeh olduğunu çok yerlerde ispat etmişiz."

Metnin devamında şöyle bir temsille mevzuu açıyor Hazret-i Üstad:

"Meselâ, nasıl ki sehâvetli, âlicenap, müşfik bir zât, güzel bir ziyafeti, gayet fakir ve aç ve muhtaç olanlara vermek için, seyahat eden güzel bir gemisine serer. Kendi de üstünde seyreder. O fukaranın minnettârâne tena'umları ve o aç olanların müteşekkirâne telezzüzleri ve o muhtaç olanların senâkârâne memnuniyetleri, ne derece o kerîm zâtı mesrur ve müferrah eder, ne kadar onun hoşuna gider, anlarsın. İşte, küçücük bir sofranın hakikî mâliki olmayan ve bir tevziat memuru hükmünde olan bir insanın mesruriyeti böyle ise, cin ve insi ve hayvânâtı feza-yı âlem denizinde seyir ve seyahat ettiren ve bir sefine-i Rabbâniye olan koca zeminin üstüne bindirip, yüzünde hadsiz envâ-ı mat'umâtı câmi' bir sofrayı serip, bütün zîhayatı küçük bir kahvaltı nev'inde o ziyafete davet etmekle beraber, gayet mükemmel ve bütün envâ-ı lezâizi câmi', sermedî, ebedî bir dâr-ı bekâda Cennetleri, herbirisini birer sofra-i nimet ederek hadsiz lezâizi ve letâifi câmi' bir tarzda, nihayetsiz bir zamanda, nihayetsiz muhtaç, nihayetsiz müştak, nihayetsiz ibâdına, hakikî yemek için ziyafet açan bir Rahmân-ı Rahîme ait ve tabirinde âciz olduğumuz maânî-i mukaddese-i muhabbeti ve netâic-i rahmeti kıyas edebilirsin."

Yani, Cenab-ı Hak sürekli bir yaratış içerisinde, çünkü yaratmaktan, bahşetmekten, rahmet etmekten, kerem etmekten, vücuda getirmekten, tecelli etmekten vs. memnun oluyor. Bu 'memnuniyet' elbette bizim memnuniyetimiz cinsinden değil. Ondaki kusurlardan münezzeh. Fakat bizim memnuniyetimiz o şuunat-ı ilahîyi kavramaya bir yol. Evet. İnsan, Allah'ı 'anlamanın' bir yoludur, ama 'sınırlandırmanın' bir yolu değildir. Çünkü bizdeki herşey mahlukiyetin sınırlarıyla yaralıdır, kusurludur, nakıstır. Sözgelimi: Biz bir duygu hissettiğimizde, bu duygu kendinden öncekileri siler, sonra insandaki tahtına geçer. Yani insanda bir değişim hâsıl olur. Hatta bu değişim bedenine de akseder. İnsan kemalde değil kararsız bir mahluk olduğu için bu değişiklik onda hoşgörülür. Lakin Mevla Teala nihayetsiz kemaldedir. Kemalde olan değişmekten münezzehtir. Değişen eksikliğinden ötürü değişir çünkü. Değişerek eksikliğini tamamlar. Cenab-ı Hakkın değiştiğini söylemekse Onun da, hâşâ, 'daha kemalini bulmamış' olduğunu söylemek gibidir. Yeri-göğü yoktan vareden, kainat dolusu eseriyle kemalini anlatan, ilmi varlığın en derinlerine nüfuz eden bir Kemal Sahibi nasıl eksik olabilir?

Uluhiyetin şânı kemalde olmaktır. Kemalde olmayana ilah denmez. Müslümanların ilah tasavvuru şirkin 'süpermenden hallice' ilah tasavvuru gibi değildir. Hal böyle olunca Cenab-ı Mevla'nın bu gibi şuunatını 'sıfata yakın' anlamak gerekiyor. Yani Cenab-ı Hak, hâşâ, bazen ferahta bazen kederde bulunmuyor. O, bir sıfat gibi, yani Zat-ı Subhanîsinin ayrılmaz özelliği gibi, devamlı, hep ferah-ı münezzeh üzere oluyor. Peki, hadislerde haber verilen, bizim hayırlı işlerimize sevinmesini, kötü işlerimize gazaplanmasını nasıl anlamalıyız? Onu anlamanın yolunu da el-Hâdî olan Mevla Teala benim fehmime şöyle yaklaştırdı. Ben de size arzetmeyi deneyeyim:

Ben bir odada karanlıkta bulunuyorum diyelim. Aydınlanmamın iki yolu vardır: 1) Odada bir değişiklik meydana getirmek. Evet. Odanın yanmayan lambasını açarsam içerisi ışıkla dolar. Mekanı ziya yönüyle değiştirdiğim için ben de değişirim. Ancak burada önceki halde bir kemalsizlik vardır. Oda bir önceki halinde ışıksızdır. Karanlıktan ziyaya dönmüştür. Tekrar karanlığa dönmesi hikmetli olduğunda da ışıklı hali kemalsizlik olur. Ve karanlık ışığa galip getirilir. Bu insandaki duyguların değişimi şeklidir. Duygular bizi değiştirir. 2) Karanlık odadan ışıkları yanan başka bir odaya geçerim. Yahut da ben geçmem. Ev konumumu değiştirir. Böylece mekanda hiçbir değişiklik yaşanmaz. Ev aynı evdir. Yalnız benim konumum değişir. Benim konumum değiştiği için ışıktan faydalanmam mümkün olur.

İşte yine, lâ teşbil velâ temsil, Cenab-ı Hakkın gazabı da rahmeti de birer sıfat gibi Onda hep vardır. Fakat kul hakettiğine göre onlardan birisine geçer-geçirilir. Burada, hâşâ, Mevla Teala'da hiçbir değişiklik meydana gelmez. O bundan münezzehtir. Biz konumumuzu değiştirerek farklı tecellilerin gölgesine geçeriz. Öyle ya: Aynı resimde hem dostunuzun hem de düşmanınızın yüzleri bulunsa, herbirine baktığınızda başka hisler yaşarsınız, lakin farklılaşmak zorunda olan sizsinizdir. Resim sizin bakışınızla değişmez.

Evet. Kabul edelim ki: 'Şuunat' bahsi hakkında konuşması güç bir bahistir. Muvazeneyi koruyamayacaklar için de tehlikelidir. Ancak Bediüzzaman Hazretlerinin bu bahsi açması çok hikmetlidir. Zira bu bahis üzerinden bize Cenab-ı Hakkın yaratışının kendi Zat-ı Sübhanîsiyle ilişkisini de öğretmiş olur. 'Samediyet'in bir başka boyutu da bu 'şuunat' ile anlaşılır. Rabbü'l-Âlemîn olan güzeller güzeli Allahımız, her an sayısız yaratıştadır, çünkü bu Onun uluhiyetinin şânıdır. Uluhiyet bu şân ile birlikte kemalini izhâr eder. Yoksa, hâşâ, yarattıklarına herhangi bir muhtaciyetten ötürü yaratıyor değildir. O kendisi öyle olduğu için öyledir. Yoksa, hâşâ, mahlukatı birşey katacağı için değildir. Şuunatı sayısınca Ona hamdolsun: "İşte, madem evsâf-ı âliyedeki hakikî lezzet ve hüsün ve saadet ve kemâl, akran ve ezdâda bakmıyor, belki mezâhir ve müteallikatına bakıyor. Elbette, Hayy-ı Kayyûm ve Hannân-ı Mennân ve Rahîm ve Rahmân olan Zât-ı Zülcemâl ve Kemâlin rahmetindeki cemâl ise, merhumlara bakar..."

8 Haziran 2026 Pazartesi

Bediüzzaman'ın Kürtlüğünü anmakla elimize ne geçer?

Şunu kabul ediyorum: Böyle meselelerde kalem oynattığı halde 'Kürtçülük' suçlamasına maruz kalmamak mümkün değildir. Ben de zaman zaman böyle ithamlara maruz kalıyorum. Yapacak birşey yok. Fakat tekrar tekrar beyan etmekte beis görmem: Bence Müslüman Türkleri sevmek imandandır! İslam'a büyük hizmetleri olmuştur. Hiçbir başka eyledikleri sayılmasa küffarın ağzına oturup onlarla bin sene cihad edişleri bile ümmetin onları sena ile anmasına yeter. Ancak, dikkat buyurunuz, bu dahi bize 'hakikatle oynama hürriyeti' vermiyor. Eğer böyle bir hak olsaydı, Aleyhissalatuvesselam Efendimizin içlerinden çıkışından dolayı, önce Arapların olurdu. Yani onlar milel-i saireyi kendi milliyetlerinde garketmek/kaybetmek hakkını kazanırlardı. Cenab-ı Hakîm böyle dilememiştir.

O yüzden Araplar neseb işinde hassasiyet güderler. Herkesi kendi nesebine nisbet ederek anarlar. İslam tarihi boyunca yetişmiş ulemanın mübarek şecerelerine baktığınızda herkes yerli yerindedir. Arabîsi 'Arabî'dir. Türkîsi 'Türkî'dir. Kürdîsi 'Kürdî'dir. Kaynaklarda bunlar mümkün mertebe zaptedilip tarihçe olarak sunulurlar.

Bir de ulemayı bu şekilde nesebiyle birlikte bilmenin şöyle bir hikmeti vardır: O ulemaya muhabbetiniz sizi neseblerine/kavimlerine dönük de bir muhabbete götürür. Sözgelimi: Selman-ı Fârisî radyallahu anhı andığınızda 'Fârisî' demek kalbinizi de dilinizle beraber terbiye eder. 'Farslılara ırk üzerinden düşmanlık gütmemek' üzerine şekillendirir. Yıllar önce "Bediüzzaman neden Muhammed-i Arabî (a.s.m.) diyor?" başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Orada merhum Esad Coşan Hoca'nın aktardığı bir hadisi zikretmiştim. Yerinden alıntılayayım: "Efendimiz (a.s.m.) Selman-ı Farisî'ye (r.a.) buyuruyor: 'Ya Selman, bana kızma, yoksa dininden kopar gidersin.' Hz. Selman (r.a.) bu emir karşısında şaşkınlıkla soruyor: 'Sana nasıl kızılır ya Resulallah?' Efendimiz (a.s.m.) cevap veriyor: 'Arap kavmine kızarsın. Bana da kızmış olursun.' Mezkûr hadisin Tirmizî gibi kaynaklarda da yeralan 'hasen' bir hadis olduğunu nakleden Esad Coşan Hocaefendi, meseleyi bir dönem Türkiye'de ekilmeye çalışılan Arap düşmanlığına getiriyor ve ekliyor: İmanlı kulun derecesi çok yüksektir. Allah'ın sevdiği kuluna düşmanlık besleyen iflah olmaz."

O yüzden Bediüzzaman Hazretleri 'Araplara düşmanlığın en çok ekildiği zamanlarda' sıklıkla Muhammed-i Arabî aleyhissalatuvesselam kullanımını tercih etmiştir. Böylelikle zerkedilen zehri kırmaya çalışmıştır. Yani zinhar şöyle yapmamıştır: "Şimdilerde Araplıktan bahsedilirse çok yanlış anlaşılır. Hem Peygamber Efendimizi bir ırka hapsetmek olur. O yüzden bundan sonra Aleyhissalatuvesselam Efendimizin nesebini hiç karıştırmayalım. Hatta ona da 'Türk' diyelim yahu. Ne mutlu Türküm diyene!" Evet. Böyle bir yolu deneyenler vardır. Ama hayır. Üstad Hazretleri bu yolu tercih etmemiştir. Onun tercih ettiği yol şu metinde çizdiği haritanın kucaklayıcılığına sahiptir:

"Şimdi ise, en ziyade birbirine muhtaç ve birbirinden mazlum ve birbirinden fakir ve ecnebî tahakkümü altında ezilen anâsır ve kabâil-i İslâmiye içinde, fikr-i milliyetle birbirine yabanî bakmak ve birbirini düşman telâkki etmek öyle bir felâkettir ki, tarif edilmez. Adeta bir sineğin ısırmaması için, müthiş yılanlara arka çevirip sineğin ısırmasına karşı mukabele etmek gibi bir divanelikle, büyük ejderhalar hükmünde olan Avrupa'nın doymak bilmez hırslarını, pençelerini açtıkları bir zamanda onlara ehemmiyet vermeyip, belki mânen onlara yardım edip, menfi unsuriyet fikriyle şark vilâyetlerindeki vatandaşlara veya cenup tarafındaki dindaşlara adâvet besleyip onlara karşı cephe almak, çok zararları ve mehâlikiyle beraber, o cenup efradları içinde düşman olarak yoktur ki, onlara karşı cephe alınsın. Cenuptan gelen Kur'ân nuru var; İslâmiyet ziyası gelmiş; o içimizde vardır ve her yerde bulunur. İşte o dindaşlara adâvet ise, dolayısıyla İslâmiyete, Kur'ân'a dokunur. İslâmiyet ve Kur'ân'a karşı adâvet ise, bütün bu vatandaşların hayat-ı dünyeviye ve hayat-ı uhreviyesine bir nevi adâvettir. Hamiyet namına hayat-ı içtimaiyeye hizmet edeyim diye iki hayatın temel taşlarını harap etmek, hamiyet değil, hamâkattir!"

Biz de, müslüman Türkler ve müslüman Kürtler olarak, koparılmaya çalıştığımız bir yüzyılı yaşadık-aştık. Mevzunun kaynadığı yer İngiliz-Yahudi aklı olsa da, milliyetçilik balı tatlıdır, her iki taraftan bu tufana kapılanlar oldu. Kendim Kürt olduğum için Kürtler nâmına konuşayım önce: Eğer bir müslüman âlimi, Türklüğe nisbeti için kabul etmeyen Kürt varsa, o bu dinin hakikatini, uhuvvetini, derdini anlamamıştır. Açıkça ifade ederim. Ancak ben bunu ifade ettikten sonra karşımda da benzer bir tutum beklerim. Eğer bir müslüman âlimi, Kürtlüğe nisbeti için kabul etmeyen Türk varsa da, o da bu dinin hakikatini, uhuvvetini, derdini anlamamış kabul edilmelidir. Aynen. Bu nedenle Bediüzzaman'ın yanında 'el-Kürdî'yi görünce, yahut Risale-i Nur'da 'Kürdistan' lafzını okuyunca canı sıkılan varsa, onlar da kalplerini yoklamak zorundadırlar. Evet. İslam'ın davası kavmiyet değildir. Doğru. Lakin bize kadar tevarüs etmiş bir gelenek de var. Ulemanın nisbetini anmak Cumhuriyet kurulana kadar asla ayıp değildi.

Kaldı ki hepimiz Milli Eğitim'in çarkları arasından geçtik. Ben ilkokuldayken koridorumuzun bir tarafı 'Türk Siyasi Büyükleri' başlığı altında bulunan isimler/resimler, diğer tarafı 'Türk Dinî Büyükleri' başlığı altında bulunan isimler/resimler ile kuşatılıydı. Orada, hakikaten Türk mübarekleri bir tarafa bırakalım, nesepçe Türk olmayanlar dahi altında dizilmişti. Yine milliyetçiliğiyle bilinen esnafların dükkanlarında da bu tarz görseller gayet revaçtaydı. "Yanlıştı, asmamalılardı!" falan, hâşâ, demiyorum. Herkesin kendi büyüğüyle övünme hakkı var. Böyle şeyler bir açıdan 'cibilli bir taraftarlık' da ifadesidir. Ve seyyidlik bahsinde Bediüzzaman Hazretlerinin dediği gibi, cibilliyet, dine olan taraftarlığı da kuvvetlendirebilir. O büyüklerle ben de kendi büyüğüm gibi övünürüm. Nihayetinde İslam büyükleridir. Fakat, işte, aynı noktaya geliyoruz: Türkler kendi büyükleriyle övünmekte serbest iken neden Kürtler yutkunmak zorunda kalıyor? Neden birisinin nesebini andığımızda 'hainliğe beş kala' muamelesi görüyoruz? Oysa bugün sekülerleşme Türkler kadar Kürtleri de sarmış durumdadır. Onların vaktiyle gözettiği faydayı biz de bugün gözetsek neden ağzımıza şamar vurulsun? Kürtler İslam'a hizmet etmiş büyüklerini ansalar bu bir kabahat midir? 

Başta da dediğim gibi: Böyle meselelerde kalem oynattığı halde 'Kürtçülük' suçlamasına maruz kalmamak mümkün değildir. Lakin, mesulüz, "Hakkın hatırı âlidir!" diyen Üstadın talebeyiz. Hak bildiğimizi beyan edeceğiz. Eğer hak bildiğimizi söylemekten geri durursak haksızlığın kazanmasına yolvermiş oluruz. Tekrar altını çizeyim: Bence müslüman Türkleri sevmek imandandır! Ancak, dikkat, cümle müslümanları sevmek de imandandır. Yani müslüman Kürtleri sevmek de imandandır. Müslüman Arapları sevmek de imandandır. Her kim ki müslümandır, küçük görmeden, hor bakmadan asla, sinemize basmaya mecburuz. Eğer sinesi kaldıramayan varsa, işte, yazık, onun sinesinin tedaviye ihtiyacı vardır. Yoksa ne koskoca bir kavmi ne de ulemasını silip atacak değiliz, vesselam.

4 Haziran 2026 Perşembe

Bediüzzaman 'cehennemin ebedîliğine' inanmaz mıydı?

Ebubekir Sifil Hoca'yı Allah için seviyorum. Ve bence ne kadar sevilse sezâdır. Daha fazlasına da layıktır. Şu zaman/vatan evlatlarının 'imanlarını muhafaza noktasında' ona borcu vardır. Zira senelerdir, fisebilillah, ehl-i bid'aya karşı canını dişine takmış, mücadele etmektedir. İlmî bir mesai sarfetmektedir. Subhanallah. Hangisinin fitnesine karşı mukni cevaplar üretmemiştir ki! Tarihselciler, hadis inkârcıları, şiiler, selefiler vs... Allah'ın Türkiye'de çektiği bu mübarek kılıç her sapkının canını yakmıştır. Elhamdülillah. Hem de bin maşaallah. Namazlarımdan sonra ismiyle dua ettiğim birkaç hocadan birisidir. Neredeyse bütün derslerini izledim. (Yeni yüklenenler hariç.) Ve bütün kitaplarını okudum. (Okumadığım bir eseri varsa muhtemelen çıktığından haberim olmamıştır.) Bir nurcu olarak ilminden çok istifade ettim. Çok taşları içimde yerlerine oturttum. Ömrüm oldukça da etmeye niyetliyim. İnşaallah. Hüda, hocamıza, afiyetle yaşacağı bereketli ömürler nasib eylesin. Âmin.

Fakat kılıç keskin olunca bazen dostunun parmağını da hafifçe kesiyor. Az önce izlediğim dersinde de bir parça acı hissettim. (Dersin linki şurada: Ağlamak 2: https://www.youtube.com/watch?v=Ozt19dHB3Cc, kesik dersin en sonunda geliyor.) Efendim, nedenine geleyim, şöyledir: Ebubekir Sifil Hoca, daha önce de derslerinde denk geldiğimi hatırlıyorum, Bediüzzaman Hazretlerinin bir mektubunu bizim anladığımızdan biraz farklı anlıyor gibidir. O mektup hangisidir peki? Lem'alar'da yeralan 'Bir Suale Cevap' başlıklı olanıdır. Evet. Mektubun bağlamı Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi merhum ile reformist düşünür Musâ Bekuf arasındaki tartışmalardır. Tartışma belli ki mü'minlerin gündemini meşgul etmiştir. (Ebubekir Sifil Hoca'yla Mustafa İslamoğlu'nun münazara yaptığını düşünün, gerçi Düzmece Mustafa'da o cesaret yok da, olsaydı ne kadar gündemi işgal ederdi.) O tartışma Bediüzzaman Hazretlerine de belli ki bir mektupla sorulmuştur. O da kısaca cevap veriyor:

"Mustafa Sabri ile Mûsâ Bekûf'un efkârlarını muvazene etmek için vaktim müsait değildir. Yalnız bu kadar derim ki: Birisi ifrat etmiş, diğeri tefrit ediyor. Mustafa Sabri gerçi müdafaatında Mûsâ Bekûf'a nisbeten haklıdır; fakat Muhyiddin gibi ulûm-u İslâmiyenin bir mucizesi bulunan bir zâtı tezyifte haksızdır. Evet, Muhyiddin, kendisi hâdî ve makbuldür. Fakat her kitabında mühdî ve mürşid olamıyor. Hakaikte çok zaman mizansız gittiğinden, kavâid-i Ehl-i Sünnete muhalefet ediyor ve bazı kelâmları zâhirî dalâlet ifade ediyor. Fakat kendisi dalâletten müberrâdır. Bazan kelâm küfür görünür, fakat sahibi kâfir olamaz. Mustafa Sabri bu noktaları nazara almamış, kavâid-i Ehl-i Sünnete taassup cihetiyle bazı noktalarda tefrit etmiş. Mûsâ Bekûf ise, ziyade teceddüde taraftar ve asrîliğe mümâşâtkâr efkârıyla çok yanlış gidiyor. Bazı hakaik-i İslâmiyeyi yanlış tevillerle tahrif ediyor. Ebu'l-Âlâ-yı Maarrî gibi merdut bir adamı muhakkikînlerin fevkinde tuttuğundan ve kendi efkârına uygun gelen Muhyiddin'in Ehl-i Sünnete muhalefet eden meselelerine ziyade taraftarlığından, ziyade ifrat ediyor. 'Bizden olmayan ve makamımızı bilmeyen, kitaplarımızı okumasın, zarar görür.' Evet, bu zamanda Muhyiddin'in kitapları, hususan vahdetü'l-vücuda dair meselelerini okumak zararlıdır."

İşte, Ebubekir Sifil Hoca, Bediüzzaman Hazretlerinin burada Mustafa Sabri Efendi'ye de bıraktığı 'acaba'yı 'tartışma boyunca yazılmış-çizilmiş herşeye bırakılmış bir acaba' gibi düşünüyor sanki. Halbuki öyle değildir. Yani Bediüzzaman Hazretleri "Tartıştıkları her konuda Musâ Bekuf da hatalı, Mustafa Sabri de hatalı..." dememiştir. Mektubun akışından anladığımız kadarıyla, Ehl-i Sünnetin görüşlerini dilegetirmesi noktasında değil, İbn-i Arabî Hazretlerinin şahsına dair tenkidlerde Bediüzzaman'ın katılmadığı şeyler vardır. Metnin tamamına bakıldığında 'ifrat-tefrit' beyanının buna dair olduğu anlaşılır. Hatta, hemen başta, zaten demektedir ki: "Mustafa Sabri gerçi müdafaatında Mûsâ Bekûf'a nisbeten haklıdır; fakat Muhyiddin gibi ulûm-u İslâmiyenin bir mucizesi bulunan bir zâtı tezyifte haksızdır." Yani burada Bediüzzaman Hazretlerinin Mustafa Sabri Efendi'yi tefritte gördüğü husus konunun İbn-i Arabî Hazretlerinin de tezyifine vardırılmasıdır. Yoksa, hâşâ, Ehl-i Sünnet müdafaasında değildir.

Veya (Ebubekir Hoca'nın dersinde bağlam böyle aktığı için anayım) Musâ Bekuf'un 'cehennem azabının ebedî olmadığı' yönündeki görüşüne dönük Mustafa Sabri Efendi'nin verdiği cevabı 'ifrat-tefrit' denklemine koymamaktadır Bediüzzaman. Hayır. Asla. Cevabın haklı parçalarına dair bir eleştirisi yoktur. Metinde bunu destekleyen hiçbir ifadeye de zaten rastlanmamaktadır. Bağlam böyle değildir. Yalnız İbn-i Arabî Hazretlerinin şahsının kemaline tenkid getirilmesini yanlış bulmaktadır. Onun da gerekçesini aşağıda söylemektedir:

"Evet, Muhyiddin, kendisi hâdî ve makbuldür. Fakat her kitabında mühdî ve mürşid olamıyor. Hakaikte çok zaman mizansız gittiğinden, kavâid-i Ehl-i Sünnete muhalefet ediyor ve bazı kelâmları zâhirî dalâlet ifade ediyor. Fakat kendisi dalâletten müberrâdır. Bazan kelâm küfür görünür, fakat sahibi kâfir olamaz. Mustafa Sabri bu noktaları nazara almamış, kavâid-i Ehl-i Sünnete taassup cihetiyle bazı noktalarda tefrit etmiş..."

Yani, burada, Ebubekir Sifil Hoca'nın da derste alıntıladığı, 'kavâid-i Ehl-i Sünnete taassub cihetiyle bazı noktalarda tefrit etmiş' ifadesi, tenkidin İbn-i Arabî Hazretlerinin şahsî faziletine iliştiği noktalaradır. Yoksa, hâşâ, Ehl-i Sünnet akaidine dair değildir. Bediüzzaman kendisi de zaten Şafiî-Eş'arî bir İslam âlimidir. Ömrü de bu yolda sa'y u gayretle geçmiştir. Cenab-ı Mevla cümle ulemanın sa'y u gayretine katından ecirler yağdırsın. Âmin.

İşaratü'l-İ'câz'daki "Fakat kâfir, kendi ameliyle bu duruma kesb-i istihkak etmişse de, amelinin cezasını çektikten sonra, ateşle bir nevi ülfet peyda eder ve evvelki şiddetlerden azade olur. O kâfirlerin dünyada yaptıkları a'mâl-i hayriyelerine mükâfaten, şu merhamet-i İlâhiyeye mazhar olduklarına dair işârât-ı hadîsiye vardır..." meselesi ise hem bir bahs-i diğerdir hem de Musâ Bekuf'un 'cehennem ebedî değildir' demesiyle hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü Bediüzzaman Hazretlerinin 'cehennemin ebedîliği' konusunda hiçbir şüphesi yoktur. Yukarıdaki beyanı da cehennemin faniliğini imâ etmez. Eserlerinde belki yüz yerde o ebediyeti kendisi müdafaa eder. Hatta "Kâfirlere cehennem azabının ebedî olması nasıl adalet olur?" tarzı suallere de mukni cevaplar verir:

"Madem küfür hadsiz hukuka bir tecavüzdür; elbette hadsiz bir cinayettir. Öyle ise hadsiz bir azaba müstehak eder. Madem bir dakika katl, onbeş sene cezada (sekiz milyona yakın dakikada) hapis azabını çekmesini adalet-i beşeriye kabul edip maslahata ve hukuk-u âmmeye muvafık görür. Elbette bir küfür bin katl kadar olması cihetiyle, bir dakika küfr-ü mutlak, sekiz milyara yakın dakikalarda azap çekmesi, o kanun-u adalete muvafık geliyor. Bir sene ömrünü o küfürde geçiren, iki (2) trilyon sekiz yüz seksen (880) milyara yakın dakikada azaba müstehak ve 'halidîne fiha ebedâ' sırrına mazhar olur..."

Burada nurcuların şuna bir parça alınma hakkı olduğunu düşünüyorum: İşaratü'l-İ'câz'daki ifade Bediüzzaman Hazretlerinin Risale-i Nur külliyatında 'bir kere andığı' birşeydir. Cehennemin ebedîliği ise yüz kere tekrarladığı hakikattir. Hakikat 'yüz kere tekrarladığını' galip getirmeyi gerektirir. Kaldı ki, Bediüzzaman Hazretleri, Mustafa Sabri Efendi merhum ile Musâ Bekuf'un münazarasında "Cehennem o kadar da ebedî değildir canım!" gibi bir yerden konuşmamıştır. Mevzuun bununla da ilgisi yoktur. İbn-i Arabî Hazretlerinni şahsî kemalatının incitilmemesini talep etmiştir. Bunu tek söyleyen de o değildir ki. Bizim tasavvuf geleneğimizde, İmam-ı Rabbanî Hazretlerinden tutun tâ nicelere, İbn-i Arabî Hazretlerinin görüşleri tenkid edilir, fakat şahsî kemalatına toz kondurulmaz. Manevîyat büyüklerimizden pekçoğu onu sitayişle anar. Bediüzzaman da bu tutumu tekrar etmiştir. Yeni birşey yapmamıştır. Evet. Uzatmayayım. İsmini andığımız tüm mübareklere rahmet dilerim. Ebubekir Sifil Hocamın da hürmetle ellerinden öperim. Uluçınar Vakfı'ndaki Riyazü's-Salihîn derslerine katılmak hiç nasip olmadı. O güzel cemaate de maşaallahlı selam ederim. Allah hidayetinden ayırmasın. Âmin.

2 Haziran 2026 Salı

Bediüzzaman Tabiat Risalesi'nde hangi üç kişiye işaret ediyor?

Tabiat Risalesi'nin başındaki 'İhtar' meşhurdur. Bediüzzaman Hazretleri, orada, 1922'de Ankara'ya yaptığı ziyaretten bahseder. Dönemin Ankara'sı Üstad Hazretlerine iyi hissettirmemiştir. Metin şöyle başlıyor:

"1338'de Ankara'ya gittim. İslâm Ordusunun Yunan'a galebesinden neş'e alan ehl-i imanın kuvvetli efkârı içinde, gayet müthiş bir zındıka fikri, içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessâsâne çalıştığını gördüm. 'Eyvah,' dedim. 'Bu ejderha imanın erkânına ilişecek!' O vakit, şu âyet-i kerime bedâhet derecesinde vücud ve vahdâniyeti ifham ettiği cihetle, ondan istimdad edip, o zındıkanın başını dağıtacak derecede Kur'ân-ı Hakîmden alınan kuvvetli bir burhanı, Nur'un Arabî risalesinde yazdım. Ankara'da, Yeni Gün Matbaasında tab ettirmiştim. Fakat maatteessüf Arabî bilen az ve ehemmiyetle bakanlar da nadir olmakla beraber, gayet muhtasar ve mücmel bir surette o kuvvetli burhan tesirini göstermedi. Maatteessüf, o dinsizlik fikri hem inkişaf etti, hem kuvvet buldu. Bilmecburiye, o burhanı Türkçe olarak bir derece beyan edeceğim..."

Yani Tabiat Risalesi'nin yakın tarihle de önemli bir ilişkisi var. O dönemde Ankara'da bizzat müşahede edilen bir tehlikeye dönük kaleme alınmış. Tabii Türkçe olanının yazımı daha sonra... Fakat, Türkçesinde bile, nazarı keskinler için, 'ilginç göndermeler' seçilebiliyor. Elbette o 'nazarı keskin' ben değilim. Evet. Çünkü konuya Çantacı Necmi İlgen abi merhuma ait bir videoyla uyandım. Hasan Akar abiyle, Allah ona afiyet versin, beraber bulundukları bir mecliste geçiyor hâdise. Çantacı Necmi abi Tabiat Risalesi'ni ders yaparken şu satırlara geliyor:

"Eğer mevcudatta, hususan zîhayatta görünen, basîrâne, hakîmâne olan san'at ve icad Şems-i Ezelînin kalem-i kader ve kudretine verilmezse, belki kör, sağır, düşüncesiz olan tabiata ve kuvvete isnad edilse..."

Sonra durup 'tabiat/kuvvet' ikilisine isnad edilen sıfatlara dikkat çekiyor: "Kör, sağır, düşüncesiz..." Burada 'Süfyaniyetin üç rüknüne işaret olabileceğini' söylüyor Hasan abiye. Hasan abi de bu tesbiti ilginç buluyor. Doğrusu, Hasan abinin hakkı var, böyle bir okumayı çok az nur talebesi yapabilmiştir. Yani 'kör' demekle yakın tarihteki bir isme, 'sağır' demekle kankası başka bir isme, 'düşüncesiz' demekle de üçüncü ortaklarına işaret yapıldığını hangimiz düşündük ki? Lakin, yüzbin hayret, sıfatlar kişileri tutmaktadır sahiden. Ve hakikaten de bu üçlü sâbık dönemi şekillendiren bir üçlüdür. Birisinin bir gözünün kör olduğu söylenmektedir. Diğerinin kulağının sağırlığı meşhurdur. Ötekinin de, kendisi namazlı-abdestli olsa da, İslam'ın başına neler getirildiğini anlamayacak kadar 'düşüncesiz' olduğu bellidir. Yani sıfatlar kişilere 'cuk' diye oturmaktadır. Tabiat Risalesi'nin başındaki göndermeyle birlikte ele alınca da metin daha müzeyyen bir hikmet giysisi kuşanmaktadır.

Sahi... Belki de bu sıfatlar sadece kişilerin sıfatı değildir. Şahıslar şahs-ı manevîden parçalar olmuşlardır. Veyahut, o karanlık şahs-ı manevîye öyle hizmet etmişlerdir ki, parçaları kendilerinde tezahür etmiştir. Yani tabiatperestlik-esbabperestlik, herbirinde bir sıfatıyla görünmek üzere, onlarda tecelli etmiştir. Kimbilir? Hüda'nın hilkatinde böylesi sırlar çoktur. Böyle göndermeler Nurlardan beklenmez değildir. "En doğrusunu Mevla bilir!" deyip bu sırrı bizlere emanet eden Çantacı Necmi İlgen abiye tekrar be tekrar rahmetler dilerim.

22 Mayıs 2026 Cuma

Yeni Said Eski Said'in Kürtlüğünden utanıyor muydu?

Bu yazıyla birlikte Bediüzzaman'ın Kürtlüğü-seyyidliği bahsine hitam vermek istiyorum. Tartışmalar bitmez. Ben de herkesi ikna edemem. Sınırlarımızı kabul etmeli. Kâfi miktarda izahatta bulunduğumu sanıyorum. En azından kendi duruşum adına. Elhamdülillah. Tâ 2002 yılından beri kendimi nurcu addetmekteyim. Ve andığım tartışmalara o yıllardan beri denk gelmekteyim. Yaşı büyükler böyle mevzuların açılmasını pek önemsemeyebilir. Lakin özellikle şimdi anacağım konunun beni gençken 'sarstığını' söyleyebilirim.

Nedir? Risale-i Nur'a 'müdahele edildiği' mevzusudur. Daha geriden geleyim. Türkiye'de bazı Türkler ile bazı Kürtler arasında şöyle bir 'empati eksikliği' var: Evet. Devr-i sâbıkta müslümanlar her şekilde ezildi. Türkler de ezildi. Kürtler de ezildi. Fakat ezilmenin 'şiddetinde' değil ama 'türünde' şöyle bir farklılık da yaşandı: Türkler sadece dindarlıkları üzerinden ezildiler. Yani, bir Türk dindar değilse, rejimin zorbalığına o kadar da maruz kalmadı. Hatta bir ölçüde rejim onu yukarılara çekti. Çünkü kadrosunu kurarken böyle insanları seçiyordu. Lakin iş Kürtlere geldiğinde Kürtler iki türlü ezildiler. Bir 'dindarlıkları üzerinden' ezildiler. İki 'milliyetleri üzerinden' ezildiler. Ulus-devlet düzeninde Türklük ırk olarak aşağılanma görmediği için, evet, hatta yüceltildiği için, Türkler bu anlamda Kürtlerin psikolojisini kavrayamıyorlar, anlayamıyorlar, empati de kuramıyorlar.

"Ne var yani size zorla 'Türküm, doğruyum...' dedirtmişsek? O kadar da büyütmeyin canım. İyi birşey yaptık..." gibi hissediyorlar. Çünkü Türk olmakta bir kötülük gözükmüyor. Doğru, Türk olmakta Türkler için cidden kötü birşey yok, maşaallah onlara. Ama Türk değilseniz, kendinize ait bir 'kavmiyet bilinciniz' de varsa, bu defa esmer derinizi bıçakla yüzüp yerine beyazı yerleştiriliyorlar gibi keder oluşuyor. Aşağılanmış hissediyorsunuz. Çünkü birdenbire Türk olunmuyor. Hani X-Man'de, insanlar, mutantları da normal yapan bir aşı bulmuşlardı. Ancak mutantlar, tüm o garipliklerine rağmen, normal insan olmayı kabullenmediler. Bu defa da "Neden istemiyorsunuz ha!" gibilerinden cebirle kovalanmaya başladılar. Çünkü hâkim olan kuvvete kendisi olmak bir nimetmiş gibi gelir. Karşı tarafın bunu reddetmesi de hakaret addedilir. Nasıl yani? İltifat-ı şahaneyi mi reddediyorsun? O yüzden kimi Türkler birisi "Kürdüm!" dediğinde bir parça hakaret edilmiş hissi yaşıyorlar.

Kürtlerin de düştükleri hatalar var. Nedir mesela? Suizan mümkün oldukça hüsnüzan etmeyenlerimiz çoktur. Ve her kimden bu suizanna yorulabilecek bir 'veri' gelse, hemen bütün Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanmışlıklara eklenerek, yorulur. Sanki hepsi bir saftadır. Hepsi bir merkezden yapılmaktadır. Hepsi Kürtlerin Kürtlüklerini yoketmek içindir. Lakin, hayır, bence hepsi böyle değildir. Bize bunu böyle gösteren sabitlenmiş suizannımızdır. Az şey yaşanmıştır demiyorum amma körkütük suizan her şekilde işi adaletsizliğe götürüyor.

Şimdi gelelim asıl meselemize... Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur külliyatında Kürt, Kürdistan, el-Kürdî vs. gibi 'etnik aidiyet' ifadelerini kendisi mi kaldırdı? Yoksa 'kimi Türkçü talebeleri' arkasından bir entrika mı çevirdiler? Yani Risale-i Nur külliyatını ulus-devlet düzenine, kemalist rejime, Türkçülüğe uygun bir hale mi getirdiler? Benim bu vehme cevabım ana eksen nurcuların cevabından çok farklı değil. Şöyle: Hayır. Kimse Hazret-i Üstadın arkasından entrika çevirmedi. Onun bizzat kendi kalemiyle böylesi değişiklikler yaptığı Badıllı abi merhumun delilleri üzerinden kanıtlanabiliyor. Hepsi kanıtlanamıyor olabilir. Ancak kanıtlanabilir olanların varlığı kanıtlanamayanların da varolabileceğine bir emare oluşturur. Kesinlik vermeyebilir. Tamam. Amenna. Lakin 'olabilirlik' verir. Bence de Bediüzzaman Hazretleri, bizzat kendisi, böylesi ifadeleri değiştirmiştir. Nedenini de anlamak kolaydır. Önceki yazılarımda değinmiş olmakla birlikte tekrar döneyim:

Osmanlı'dan Cumhuriyet'e yaşanan rejim değişikliği sadece bir 'yönetim değişikliği' değildir. Bir anlayış değişikliğidir. Bir yaklaşım değişikliğidir. Bir itikad değişikliğidir. Osmanlı döneminde herkes etnik aidiyetini rahatlıkla anarken, kimse tarafından da bundan dolayı 'ayrılıkçılıkla' suçlanmazken, Cumhuriyet'te işler böyle olmamıştır. Cumhuriyet, ana eksenini ulus-devletçilik üzerine kurduğu için, geçmişte hiçbir sorun teşkil etmeyen böylesi kelimeleri kendisine düşman bilmiştir. Osmanlı bir imparatorluk kültürüne sahip olduğundan çok kimlikliliği kucaklayan bir yapısı vardır. Zaten İslam'ı temel referans aldığından ötürü de çok kimlikliliğe müsaittir. Cumhuriyet bu noktada Osmanlı'dan çok başka birşeydir. Osmanlı ile arasında zamansal farklılık 'önce-sonra' kadar yakın olsa da zihniyet mesafesi 'bin yıl' kadar açıktır. O yüzden Türkiye düzeninde 'ırk anmak' hoş karşılanmaz. Hatta Şark Islahat Planı'nda böylesi tezahürler suç olarak anılmıştır. Başlarda sadece Türklük övgüsü görünen durum, Şeyh Said kıyamıyla birlikte, hepten Kürt düşmanlığına dönüşmüştür. Devlet bir siyaset olarak Türk dışındaki bütün etnik kimlikleri unutturmak yolunu seçmiştir. Fazla izahat da fazla oluyor ya neyse.

Bediüzzaman Hazretleri de, yaptığı iman hizmetinin zarar görmemesi için, 'irticai faaliyet suçlamasıyla' zaten yıllarca müsadere edilen eserlerinin 'ayrılıkçılık suçlamasıyla' ikinci bir riske daha girmemesi hikmetiyle, kimi metinlerinde böyle ifadeleri değiştirmiştir. Onun tensibiyle talebeleri de kimi eserlerde böylesi ifadeleri değiştirmiş olabilirler. Devrin şartları düşünüldüğünde mezkûr endişe yersiz durmuyor. Öyle ya. İstiklal Mahkemelerinin hangi nedenle adam asacağı pek belli değildi. Onlardan sonra da Türkiye yargı sistemi güzel sınavlar vermedi. Bu açıdan hepsini Üstada kadar götürmeye gerek duymuyorum ben. Mevzu yukarıda betimlediğim şekilde gerçekleşmiş olabilir. Bazılarını Üstad diğer bazılarını da abiler yapmıştır. Ve belki bu 'diğer bazıları' içinde "Yahu o kadarına da gerek yoktu!" diyeceklerimiz çıkabilir. Tekrar eski hallerine dönmesi de konuşulabilir. En azından öyle baskıları da anlayışla karşılamak, hainlik suçlamasına sarılmamak, elzemdir.

İkinci bir etken de kemalist rejimin halkın üzerindeki etkisidir. Evet, kabul edelim-etmeyelim, kemalist rejim Türklere 'seküler bir Türkçülük' aşılamakta başarılı olmuştur. Başlangıçta, sadece elitik bir kadroya hâkim olan bu ideoloji, bugün sayısı onmilyonları aşan insanların ideolojisidir. Hatta, daha ilerisini diyelim, ideoloji olarak kemalizme düşman olsalar bile, milliyetçilik üzerinden kimi uygulamalarını destekleyen dindarlar bile vardır. Zira milliyetçiliğin balı tatlıdır. Ben, kendi çevremde mesela, beş vakit namaz kıldığı halde, civarında Kürtçe konuşanı görünce rahatsız olan insanlar tanıdım. Kemalizm, tastamam Türkiye'de tutmasa da çok şükür, milliyetçiliği yönüyle düşmanlarını bile bir parça kendisine benzetmiştir. O yüzden Bediüzzaman Hazretleri de, Türkler içinde yaşadığı bütün o sürgün yılları boyunca, Türkçe telif ettiği eserlerinin tesiri için 'Kürtlük vurgularından' feragat etmiştir. Zira onları yerlerinde bırakırsa eserlerinin kimi Türkler tarafından horgörülmesi mümkündür. Halbuki, bu insanların Risale-i Nur'a, Risale-i Nur'un da bu insanlara ihtiyacı vardır. Yani 'yükselen milliyetçilik dalgası' üzerinden de Bediüzzaman'ın eserlerindeki tasarrufatı anlaşılabilir.

Ancak bu kesinlikle şu değildir: Bediüzzaman Hazretleri Kürtlüğünden kesinlikle utanmamıştır. Yahut da şöyle ifade edeyim: "Vaktiyle kendim için Kürt falan dedim. Ne kadar yanlış ettim. Şimdi ulus-devlet kurulunca bu hatamı anlıyorum. Artık böyle şeyler söylemeyeyim..." fikriyle Hazret-i Üstadın değişiklik yaptığını düşünenler hata ediyorlar. Kemalizme bulanmışlıklarını götürüp Hazret-i Üstada satıyorlar. (Üstadın ziyaretine gelenlerle Kürtçe konuşmaya çekinmesini de yukarıdaki durumla beraber ele almak gerekir.) Bir kimsenin kendi nesebî aidiyetini anması nasıl günah olabilir? İslam tarihi boyunca böyle bir günah duyulmuş mudur? İslam âlimlerinin alelekseri isimlerinin ardında böylesi nisbetlerle anılmamışlar mıdır? Bütün bu gerçekler ortadayken Üstadın tavrından 'seküler rejim uygulamalarına' onay çıkarmak akıl kârı değildir. Yani, özetlersem, Bediüzzaman Hazretleri bu tasarrufları 'zorunluluktan' yapmıştır. 'Pişmanlıktan' yapmamıştır. Pişmanlık okuması bâtıl bir okumadır. Ve, işte, kimi Kürt nur talebeleri ile Türk nur talebeleri arasındaki nizâ da böylesi bir yerden kaynıyor.

Hatanın Kürt tarafındakiler yapılan bütün tasarrufları 'komplo teorisi' içinde okuyorlar. Onlara göre kemalist rejimin adamları Bediüzzaman'ın en yakın çevresine kadar sızdılar. Ona dost göründüler. Sonra da metinlerini değiştirdiler. Öyle ki, bütün kitaplarını bizzat tashih eden Hazret de olan-biteni anlamadı, yuttu. O yıllarda hapislerden hapis beğenen abiler de aslında Mustafa Kemal'in adamlarıydı ila ahir... Doğrusu ben bunlara ancak gülüyorum. Niçin? Çünkü, o insanların, Türküyle Kürdüyle Bediüzzaman'ın etrafında olmak için katlandıkları çileleri düşününce, "Ulan yere batsın böyle ajanlık!" demeleri gerektiğini düşünüyorum. Öyle bir ajanlık ki sahibine hiçbir menfaati yok. Ancak çektiği eziyetle, işkenceyle, açlıkla, hapisle, hakaretle kalıyor. Cebine de beş kuruş girmiyor. Böyle ajanlık olur mu yahu? İftiranın böylesinden Hüda hepimizi saklasın.

Fakat Türklerin de şu okuması yanlış: "Zaten Kürt olmak da bir marifet yoktu. Kürtler de kendilerini Türk bilmeliydiler. Ayrılık çıkarmamalıydılar. Bediüzzaman Hazretleri de İkinci Said döneminde hatasının farkına vardı. Kürtlükle ilgili ifadeleri çıkarmaya başladı. Hepsini yapmaya ömrü yetmedi. Abilerin de gücü yetmedi. Bugün bir miktar Kürt-Kürdistan ifadesi hâlâ metinlerde bulunmaktadır. Ancak onların da üzerinde çok durulmamalıdır. Üstad da zaten aslen Kürt falan değildir. Seyyiddir. Bu işleri pek karıştırmamak lazım..."

Evet. Bence bu okuma şekli de doğru değil. Çünkü Hazret-i Üstadın hiçbir metninde üzerine almadığı bir Türkçülüğü ona yüklüyor. Hiçbir zaman aleyhinde olmadığı bir Kürtlükten de onu soğutuyor. Denge, mutedil bir kısım nur talebelerinde gözüküyor ki, ben de o tavrı seçmişim: Risale-i Nur metinlerindeki bu tür değişikliklerden ne 'muhterem abilerimize bühtana malzeme' çıkar ne de 'kemalist rejimin uygulamalarına onay' çıkar. Bu tasarruflar devrin şartlarında anlaşılabilir endişelerle gerçekleşmiş dokunuşlardır. Çünkü o devirde, değil özgürce kitap yazmak-basmak, kafayı omuzların üzerinde gezdirebilmek meseledir. Hazret-i Üstad ve talebeleri de, devrin şartlarına göre, kimi stratejik hamlelerde bulunmuşlardır. Hatta, Sovyetlerin Türkiye'yi tehdit ettiği dönemdeki mektuplarda, kimi abilerin 'kızıl tehlike' ve 'Türk milleti' vurguları da aynı stratejik tutum içinde ele alınabilir. Necis-ences ikileminde daha tehlikeliye karşı tehlikeliyi kullanmak vardır. Müstakim meslek, ne Türke ne Kürde alerji olmadan, hepsini devrinin şartları içinde okuyarak, anlayarak, Kur'an'daki 'kendi aralarında merhametli' sırrını kuşanarak, İslamî serbestî içinde kalabilmektir. Cenab-ı Hak bizi o hidayetten ayırmasın. Âmin. Âmin.

Peki Okan Bayülgen de fani değil mi?

Okan Bayülgen bir vakitler 'sosyalmedya fenomenleri' hakkında ağır ifadeler kullanmıştı: "Onların çöpe atıyorum hepsini ben. On...