Bediüzzaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bediüzzaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mart 2026 Salı

İbn-i Arabî Hazretleri bir nurcuyu nasıl tokatlar?

Yıllar önce İhsan Kasım ağabeyden dinlemiştim: Arap dünyasından misafirleriyle muhabbet ederlerken, konu dönmüş dolaşmış, Abdükadir-i Geylanî Hazretlerinin Fütuhû'l-Gayb isimli eserine gelmiş. İhsan Kasım ağabey demiş ki: "O kitabın kerameti vardır." Misafirlerden bazıları ilk kez duydukları bu hakikate nazlanıp itiraz etmişler: "Kitabın kerameti olur mu canım?" demişler. İhsan Kasım ağabey de manaca "Hodri meydan!" deyip bir öneride bulunmuş: "İnanmazsanız tecrübe edelim. 'Bismillah' deyip bir tefeül yapın. Bakın bakalım ne çıkacak?" Hemen kitaplıktan aldıkları Fütuhû'l-Gayb'da tefeül yapmışlar. Karşılarına, hatırımda yanlış kalmadıysa, şöyle bir cümle çıkmış: "Ey helva yiyenler!" Tabii meclisteki herkesin tüyleri diken diken olmuş. Neden mi? Çünkü onlar da o sırada helva yemekteymişler. "Âmenna!" ve temenna ile kitabı yerine kaldırmışlar.

Benzer birşeyi bu yakınlarda ben de yaşadım. İbn-i Arabî Hazretlerinin 'Harflerin İlmi' isimli eserini okuyordum. 'Harflerin İlmi' aslında 'Fütuhât-ı Mekkiye'nin üç bâbının tercümesinden oluşan bir kitaptı. İçeriğinden pekaz bir kısmını kavrayabildiğimi söylesem herhalde kimseyi şaşırtmış olmam. Hazret-i Muhyiddin'in konuştuğu sema bizim idrakimizin seviyesine hiç de yakın değil. Fakat, elhamdülillah, mübarek şeyhin himmetiyle hepten ellerimiz boş dönmedik. Neyse. Tecrübeme gelirsem: Hazretin anlattıklarını okurken bir yandan da tenkid damarımı bırakamadığım için kendi kendime sayıklıyordum: "Bunu neye dayanarak söylüyor yahu? Şunu neyle delillendirebilir ki! Hem onun dediği gibi olduğu ne mâlûm." Yani kendi çukurumdan onun göğüne şımarık-muteriz taşlar atıyordum. Cahilce yıldız düşürmeye çalışıyordum. Tabii, ne taşım yıldıza yetişiyor, ne de yıldız taşımı önemsiyordu bana göre. Sırf kalbimde bir gevezelikti. Öyle sanıyordum. Fakat öyle değilmiş. Birden şu satırlara denk geldim:

"Nun harfi bir yarım küredir ve öyle acayip, öyle harika özellikler taşır ki, onları ancak teslimiyet peştemalını beline sıkı sıkıya bağlayan, boşyere itiraz edenin ve gereksiz yere konuşanın tasavvur edemediği ölümün ruhunu kendinde gerçekleştiren kimse anlayabilir..." Gel de üzerine alınma. 'Teslimiyet peştemalını beline sıkı sıkıya bağlayan'ın ben olmadığım kesin de fakat 'boşyere itiraz eden'in ve 'gereksiz yere konuşan'ın ben olmadığım ne malum? Üstelik aynı cümlede dikkatimi çeken başka bir gariplik de vardı. Muhataba yapılan uyarının, başka bir harfle değil, 'nun' harfi ile bağlanmasıydı. İşte ben orada dilimi yuttum. "Neden?" diyeceksiniz. Çünkü, 'nun' harfi benim mürşidimin, yani Bediüzzaman Hazretlerinin de üzerine çok şeyler söylediği bir hakikat menbaıydı. Yani, sanki, Hazret-i Şeyhim benim kulağımı şöyle çekiyordu: "Ey edepsiz, ben burada sana harflerin anlamlarını söylüyorum, kalbinden habire itirazlar geçiriyorsun, o zaman de bana: Senin mürşidin de aynısını yapmıyor mu?"

Subhanallah. Hakikaten benim mürşidim de aynısını yapıyordu. Evet. Na'büdü'nün nun'una dair söyledikleri Harflerin İlmi'ni doğrular nitelikte bir çıkarım değil miydi? Fakat burayı kısa geçemem. Bizzat Risale-i Nur'dan yardım almam gerekecek:

"Bir vakit 'İyyake na'büdü ve iyyake nestain' deki nun-u mütekellim-i maalgayri düşündüm ve mütekellim-i vahde sıygasından na'büdü sıygasına intikalin sebebini kalbim aradı. Birden, namazdaki cemaatin fazileti ve sırrı, o nun'dan inkişaf etti. Gördüm ki, namaz kıldığım o Bayezid Camiindeki cemaatle iştirakimi ve herbiri benim bir nevi şefaatçim hükmüne ve kıraatimde izhar ettiğim hükümlere ve dâvâlara birer şahit ve birer müeyyid gördüm. Nâkıs ubûdiyetimi, o cemaatin büyük ve kesretli ibâdâtı içinde dergâh-ı İlâhiyeye takdime cesaret geldi. Birden, bir perde daha inkişaf etti. Yani, İstanbul'un bütün mescidleri ittisal peydâ etti. O şehir, o Bayezid Camii hükmüne geçti. Birden, onların dualarına ve tasdiklerine mânen birnevi mazhariyet hissettim. Onda dahi, rû-yi zemin mescidinde, Kâbe-i Mükerreme etrafında dairevî saflar içinde kendimi gördüm.

'Elhamdülillahi Rabbi'l-Âlemîn' dedim, benim bu kadar şefaatçilerim var, benim namazda söylediğim herbir sözü aynen söylüyorlar, tasdik ediyorlar. Madem hayalen bu perde açıldı, Kâbe-i Mükerreme mihrap hükmüne geçti. Ben bu fırsattan istifade ederek, o safları işhad edip, tahiyyatta getirdiğim 'Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh' olan imanın tercümanını mübarek Hacerü'l-Esvede tevdi edip emanet bırakıyorum derken, birden bir vaziyet daha açıldı. Gördüm ki, dahil olduğum cemaat, üç daireye ayrıldı. Birinci daire: Rû-yi zeminde mü'minler ve muvahhidîndeki cemaat-i uzmâ. İkinci daire: Baktım, umum mevcudat, bir salât-ı kübrâda, bir tesbihât-ı uzmâda, her taife kendine mahsus salâvat ve tesbihatla meşgul bir cemaat içindeyim. 'Vezâif-i eşya' tabir edilen hidemât-ı meşhude, onların ubûdiyetlerinin ünvanlarıdır.

O halde 'Allahu ekber' deyip hayretten başımı eğdim, nefsime baktım: Üçüncü bir daire içinde, hayret-engiz, zâhiren ve keyfiyeten küçük, hakikaten ve vazifeten ve kemiyeten büyük, bir küçük âlemi gördüm ki, zerrât-ı vücudiyemden tâ havâss-ı zâhiriyeme kadar, taife taife vazife-i ubûdiyetle ve şükrâniye ile meşgul bir cemaat gördüm. Bu dairede, kalbimdeki lâtife-i Rabbâniyem, 'İyyake na'büdü ve iyyake nestain' o cemaat namına diyor. Nasıl, evvelki iki cemaatte de lisanım o iki cemaat-i uzmâyı niyet ederek demişti. Elhasıl, na'büdü nun'u şu üç cemaate işaret ediyor..."

İşte bir nurcuya tokad da böyle atılırdı. Zaten yine, Allah ona afiyet versin, Cemil Şanlı Hoca'nın Nur Vakfı'nda yaptığı bir derste işitmiştim. Üstad Hazretleri de, Şeyhü'l-Ekber'in kendisinden işarî olarak çokça haber verdiğini, fakat Vahdetü'l-Vücud mesleğini tenkidinden dolayı bu işaretlerini kapalı yaptığını zikretmişti. "Nice zatlar var, isimleri 'sin'le başlar, bu dini ihya edecekler!" (Bizzat yerinden dinlemek için, https://youtu.be/zqCuJwBFE_o?si=eXpFaWkklQmOTc7g linkine tıklayıp, 08:20'ye gidebilirsiniz.) cümlesini mesela misal olarak zikrediyordu Cemil Hoca orada... Şimdi ben de yukarıya bakıp desem ki: Allahu a'lem, Hazret-i Muhyiddin, bu 'nun' harfi ile ilgili 'teslimiyet peştemalını beline sıkı sıkıya bağlayan' ve ' ölümün ruhunu kendinde gerçekleştiren kimse' ifadeleriyle, belki de, Bediüzzaman Hazretlerini kastetmiştir. O da, zamanı geldiğinde, 'nun' harfiyle ilgili sırları böyle ortaya koymuştur. Nun'un sinesinde sakladığı 'üç cemaat' hakikatini ifade etmiştir. Acaba çok mu dirayetten uzak düşer? Çok mu hayalât olur? Bana 'olmaz' görünüyor. Fakat yine de her kelamımızın ahiri böyledir: En doğrusunu Mevla bilir...

2 Mart 2026 Pazartesi

İran'ın mı yanında duracağız İsrail'in mi?

Beklenen savaş başladı. Evet. Amerika, yavuklusu İsrail ile birlikte, İran'a saldırıyor. Peki böyle bir gerilimde nerede durmak gerekir? Elbette Amerika'nın, İsrail'in yanında duramayız. Fakat... Fakat İran'ın da 'şii' olma marazı var. Ve bu şiilik, Üstad Hazretlerinin tasnif ettiği şekilde, 'şia-i velayet' değil, 'şia-i siyaset.' Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat coğrafyada, çeşitli propaganda araçlarıyla, ajanlık faaliyetleriyle, siyasi hamlelerle vs. alan tutmaya çalışıyor. Sünni gençlerin kafalarını karıştırıyor. Onları, ehl-i beyt sevgisi üzerinden, müstakim itikadlarından alıkoymaya gayret ediyor. Kendi pâk mazilerine şüpheyle baktırıyor. İmamiye şiası böyle bir şia. Kim bu dediklerime inanmazsa, Ebubekir Sifil Hoca'nın, 'Peşaver Gecelerine Reddiye' derslerini izlesin Youtube'dan. Orada teferrüatıyla mevzu aydınlatılmaktadır. Zaten yakın tarihteki Suriye tecrübesi de şiilerin 'sünnilere karşı ne denli gaddarlaşabildiğinin' bariz delilidir.

Ancak bu noktaya yapılan vurgu da bazen ayarını kaçırıyor. İran'a yapılan saldırıda kâfirin safını tutacak kadar ileri gidenler oluyor. Halbuki bu kâfir sıradan kâfirlerden değildir. Kâfirin şeddelisidir. Filistin'e seksen senedir kan kusturmuş bir lanetlidir bahsedilen düşman. Elinden gelse-gelebilse bütün İslam âlemine de kusturmaktan çekinmez. Yaşlısını, kadınını, çocuğunu, hatta beşikteki bebeğini bile öldürmekten dur olmaz. Böyle dehşetengiz bir kâfirin, ehl-i bid'a dahi olsa, bir müslümana vurmasına sevinilir mi? Hayır. Asla. Elbette sevinilmez. Müslümanın gönlü böyle bir harpte kâfirden yana olamaz. Niçin? Çünkü, İran'la yüz derdimiz de olsa, dermanımızı o kâfirlerin zalim ellerinden bekleyemeyiz. Nitekim bu hususta Bediüzzaman'ın bir suale verdiği cevap istikametli duruşu hepimize göstermektedir:

"Bu yakında İngiliz ve İtalya gibi ecnebîlerin bu hükûmete ilişmesiyle, eskiden beri bu vatandaki hükûmetin hakikî nokta-i istinadı ve kuvve-i mâneviyesinin menbaı olan hamiyet-i İslâmiyeyi tehyiç etmekle şeâir-i İslâmiyenin bir derece ihyâsına ve bid'aların bir derece def'ine medar olacağı halde, neden şiddetle harp aleyhinde çıktın ve bu meselenin âsâyişle halledilmesini dua ettin ve şiddetli bir surette mübtedi'lerin hükûmetleri lehinde taraftar çıktın? Bu ise, dolayısıyla bid'alara tarafgirliktir.

el-Cevap: Biz ferec ve ferah ve sürur ve fütuhat isteriz—fakat kâfirlerin kılıcıyla değil! Kâfirlerin kılıçları başlarını yesin; kılıçlarından gelen fayda bize lâzım değil. Zaten o mütemerrid ecnebîlerdir ki, münafıkları ehl-i imana musallat ettiler ve zındıkları yetiştirdiler. (...) Her neyse... Kadîr-i Külli Şey, bir dakikada, bulutlarla dolmuş cevv-i havayı süpürüp temizleyerek semânın berrak yüzünde ziyadar güneşi gösterdiği gibi, bu zulümatlı ve rahmetsiz bulutları da izale edip hakaik-i şeriatı güneş gibi gösterir ve ucuz ve dağdağasız verebilir. Onun rahmetinden bekleriz ki bize pahalı satmasın..."


Evet. Bize kâfirlerin kılıcıyla gelecek fayda lazım değil. Zaten onların kılıcından, silahından vs. fayda da ummayız. Onların eli her nereye bulaşsa eskisinden daha beter hale getirirler. Irak'a, Libya'ya vs. yaptıkları malum. O yüzden müstakim duruş sahibi bir müslüman kendi iç meselelerini kâfirler eliyle çözmeye çalışmaz. Bu tarz çözümlere alışmaz. Ha, peki bu kadar şey söyledik, İran'ın hiç mi suçu yok?

Elbette var. Yine Üstad Hazretlerinin buyurduğu gibi, "Beşer zulmeder, kader adalet eder..." İran da Suriye'de döktüğü masum sünnilerin kanının bedelini ödüyor belki. Yani, Âdil-i Mutlak olan Cenab-ı Mevla, ona bu bedeli başka bir zalimin eliyle ödettiriyor. Yine de, kalben o zalimlerin zulümlerine taraf olmamak, o dessasların İslam âlemine vereceği zararlara hissen dahi elini bulaştırmamak bağlamında dualarımızda İran'ın masumlarına mutlaka yer vermeliyiz. Hem onlar eliyle İsrail'in, ABD'nin gördüğü zarara da sevinmeliyiz. Neden sevinmeyelim? Esbab arkasında işleyen el Hüda'nın kudret elidir. Dileriz tüm müslümanların hayrına dokunacak şekilde sulh u selameti tekrar bu topraklara versin. Âmin. Âmin.

26 Şubat 2026 Perşembe

Kur'an'ı anlamadan okumanın sevabı yok mu?

Tirmizî'de geçen bir hadis-i şerifinde Efendimiz Aleyhissalatuvesselam buyuruyor: “Kur’ân-ı Kerim’den tek bir harf okuyana bile sevap vardır. Her hasene on misliyle değerlendirilir. Ben 'Elif Lâm Mîm' bir harf demiyorum. Aksine 'Elif' bir harf, 'Lâm' bir harf, 'Mîm' de bir harftir.” Allah ona afiyetli ömürler versin, İshak Özgel Hoca da, bu hadis-i şerifi mâhirâne analiz ettiği bir instagram videosunda diyor ki:

"Kur'an-ı Kerim'deki yaklaşık yetmişsekizbin kelimenin içerisinden, Allah Resulü, 'Elif Lâm Mîm'i seçiyor. Diyeceksiniz ki: 'Ne var bunda?' Elif Lâm Mîm 'hurûf-u mukattaa'dır. Yani lügatte karşılığı olmayan kelimedir. Araplar bunu işittikleri zaman anlamını bilmiyorlardı. Allah Resulü bu kelimeyi seçerek âdeta asırlar sonrasında birilerinin 'Araplar Arapça bildikleri için Kur'an'ı okuduklarında anlıyorlardı, ama biz yabancıyız, okuduğumuzu anlamıyoruz. Dolayısıyla buradaki sevap anlama sevabıdır...' diyeceklerini hissetmiş ve bu kelimeyi seçerek 'Araplar da Elif Lâm Mîm'i anlamıyorlardı ama onlar da herbir harfine sevap elde etmek için okuyorlardı!' demiştir. İşte buradan anlıyoruz ki: Okumak sevaptır. Elbette Kur'an'ı anlamak gerekir. Anlamak da yetmez. Yaşamak ve yaşatmak da gerekir. Fakat bu rivayette seçilmiş olan kelime açıkça gösteriyor ki: Anlamadan okuduklarımıza da bir hasene ve bunun da on katı olan sevap vardır."

İshak Özgel Hoca'nın bu mübarek izahını izledikten sonra benim de aklım Fussilet sûresinin 44. ayetine gitti. Hani orada da Kur'an kendisini mü'minler için 'hidayet' ve 'şifa' olarak zikrediyor. İşte, orada, 'şifa'nın mahiyetinde de böyle birşey olduğunu düşünüyorum ben. Allahu A'lem. Sözgelimi: İnsan bir tabibe gidip derdini açtığında, hastalığını anlattığında, ilaç yazdırdığında o ilacın içeriğinde neler bulunduğunu bilmez-bilemez. Prospektüsü açıp okusa da çoğu yerini anlamaz. (Ben anlamam mesela.) Ancak yine de ilacı kullanır. Çünkü ilacın şifası nelerden-nasıl yapıldığını, vücudda neye-neyi yaptığını, nerelerde-neyi tetiklediğini bilmeye mâtuf değildir. Siz ilacı size söylendiği şekliyle alırsınız. (Hatta bazen siz uyurken-baygınken damarınızdan zerkedilir.) Hüda da dilerse o istimalinizi şifasına vesile tutar. Yaratır. Bahşeder. İyileştirir. Yani, burada, şifanın mahiyetinde hidayetten daha farklı birşey vardır. Hidayet ancak idrakle mümkündür. Tamam. Ama şifa idrak aramaz. Belki ayet-i kerimenin bu 'iki katmanlı' tarifinde de İshak Özgel Hoca'nın dikkatimizi çektiği o dakikat vardır: Elbette Kur'an'dan evvelemirde amaç anlaşılmak, yaşamak ve yaşatmaktır. Ancak, bu en üst düzey hidayet meziyetlerine ulaşamasanız bile, şifa mahiyetinde tesirlerini görebilirsiniz ki, bu da, 'anlaşılmasa da okunmasından neden sevap alındığını' bir derece izah eder.

Bediüzzaman Hazretleri de bir yerde bu manayı destekler sadedde diyor ki:

"Ben kendi nefsimde tecrübe ettiğim bir hâleti çok defa tetkik ettim, gördüm ki, o hâlet hakikattir. O hâlet şudur ki: Sûre-i İhlâsı Arefe gününde yüzer defa tekrar edip okuyordum. Gördüm ki, bendeki mânevî duyguların bir kısmı, birkaç defada gıdasını alır, vazgeçer, durur. Ve kuvve-i müfekkire gibi bir kısım dahi, bir zaman mânâ tarafına müteveccih olur, hissesini alır, o da durur. Ve kalb gibi bir kısım, mânevî bir zevke medar bazı mefhumlar cihetinde hissesini alır, o da sükût eder. Ve hâkezâ, git gide, o tekrarda yalnız bir kısım letâif kalır ki, pek geç usanıyor; devam eder, daha mânâya ve tetkikata hiç ihtiyaç bırakmıyor. Gaflet kuvve-i müfekkireye zarar verdiği gibi ona zarar vermiyor. Lâfız ve lâfz-ı müşebbi' olduğu bir meâl-i icmâlî ile ve isim ve alem bulundukları mânâ-yı örfî onlara kâfi geliyor.

Eğer mânâyı o vakit düşünse, zararlı bir usanç verir. Ve o devam eden lâtifeler, taallüme ve tefehhüme muhtaç değiller; belki tahattura, teveccühe ve teşvike ihtiyaç gösterirler. Ve o cilt hükmündeki lâfızları onlara kâfi geliyor ve mânâ vazifesini görüyorlar. Ve bilhassa o Arabî lâfızlar ile, kelâmullah ve tekellüm-i İlâhî olduğunu tahattur etmekle, daimî bir feyze medardır. İşte, kendim tecrübe ettiğim şu hâlet gösteriyor ki, ezan gibi ve namazın tesbihâtı gibi ve her vakit tekrar edilen Fâtiha ve Sûre-i İhlâs gibi hakaikleri başka lisanla ifade etmek çok zararlıdır. Çünkü, menba-ı daimî olan elfâz-ı İlâhiye ve Nebeviye kaybolduktan sonra, o daimî letâifin daimî hisseleri de kaybolur. Hem her harfin lâakal on sevabı zayi olması; ve huzur-u daimî bütün namazda herkes için devam etmediğinden, gaflet içinde, tercüme vasıtasıyla insanların tabirâtı ruha zulmet vermesi gibi zararlar olur."


Buradan da anlaşılıyor ki: Ehl-i Sünnet'in hem insan hem Kur'an yaklaşımı ahirzamanın mealist zıpçıktılarının insan ve Kur'an yaklaşımından daha yüksektir. Evet. Sünniler insanı 'sadece akıldan ibaret' görmezler. Kur'an'ı da 'sadece akılla konuşur bir metin' düşünmezler. Onlara göre insan bir metinden alacaklarını akıldan başka çok araçlarla da alabilir. (Eğer metin buna müsaitse tabii.) Ve Kur'an mü'minlere şifasını aklın dışındaki çok yollar üzerinden de verir. (Muhatabı zikrine ihlasla devam ederse elbette.) Yani Kur'an'ı 'anlamak' meselesini 'dile kıstıranlar'ın yaptığı aslında hem Kur'an'ı hem insanı 'budamaktır.' Basitleştirmektir. Sıradanlaştırmaktır. Tasavvur eksikliğidir. Müstakim muktesebatımız ise hidayetimizin ufkunu daha yüksek tepelere dikmiştir. Ne diyelim. Cenab-ı Hüda hem 'hidayetinin' hem 'şifasının' tesirini üzerimizde azîm eylesin. Âmin. Âmin.

11 Şubat 2026 Çarşamba

Bir mürekkeb balığı saraya hangi kapısından girer?

Ateist, deist, şiî, Kur'an müslümanı(!) veya selefî-vehhabî çizgide biriyle tartışırken (burada sayamadıklarımı da siz ekleyin lütfen) en çok neye dikkat etmek gerekir? İshak Özgel Hoca, Duhân sûresini tefsir ettiği bir dersinde, bu hususta mihenk olabilecek birşeye dikkat çekiyor. Diyor ki manaca: "Onlarla tartışırken ilk gözetilmesi gereken hassasiyet 'sonunu getirinceye kadar tek bir konu/soru üzerinde kalmak'tır. Bu şartı daha en başta koşup sağlama bağlamazsanız, geçmiş olsun, derdinizi anlatamazsınız."

Hakikaten, hasbelkader diyaloğa girdiğim nümunelerinde, ben de aynı arızaya rastlamışımdır. Onlar kesinlikle tek bir konu üzerinde devam edemezler. Özellikle de karşılarındakinin cevap verebilme yetkinliği varsa. O zaman 'mürekkeb balığı taktiği' dediğim birşeyi uygularlar. Daha bir sorunun cevabını tam konuşmadan başka bir soruya atlarlar. Ona cevap vermeye çalışırsanız bu defa daha başkasını söylerler. Zıp, zıp, zıp! Nihayetinde cevaplarının sonuna gelinememiş birçok suali üzerinize boca edilmiş bulursunuz. Halbuki cevap bir 'inşa'dır. Ve her inşa faaliyeti zaman ister. Müsaade ister. Sabır ister. Taş taş üzerine koyma süreçleri gerektirir. Sürekli bir kepçenin yeni yeni çukurlar açtığı yerde hiçbir inşaatın sonu getirilemez.

Belki takatiniz de yetmez cümlesiyle uğraşmaya. Hatta oluşan kakafoniden, karmaşadan, kaostan canınız sıkılmıştır. Sinirleriniz gerilmiştir. Dikkatiniz dağılmıştır bir hayli. Velev takatiniz yetse bile muhatabınız saldığı mürekkebin arkasına sığınıp çoktan arazi olmuştur. Ve kendisinde muhtemelen şöyle bir tatmin hissediyordur: "Adamı ne sıkıştırdım yahu! Çıkamadı işin içinden bak. Böylece tartışmada galip gelmiş oldum."

Halbuki ilm-i münazaranın insaf kaidesini mürşidim şöyle haber vermektedir:

"Eğer bir meselenin münazarasında kendi sözünün haklı çıktığına taraftar olup ve kendi haklı çıktığına sevinse ve hasmının haksız ve yanlış olduğuna memnun olsa, insafsızdır. Hem zarar eder. Çünkü haklı çıktığı vakit, o münazarada bilmediği birşeyi öğrenmiyor. Belki gurur ihtimaliyle zarar edebilir. Eğer hak hasmının elinde çıksa, zararsız, bilmediği bir meseleyi öğrenip menfaattar olur, nefsin gururundan kurtulur. Demek insaflı hakperest, hakkın hatırı için nefsin hatırını kırıyor. Hasmının elinde hakkı görse, yine rıza ile kabul edip taraftar çıkar, memnun olur..."

Halbuki bizim kerestelerin 'hakkı bulmak' gibi bir fazileti zaten yoktur. Onların asıl amaçladıkları 'muhataplarını cevap veremez duruma getirmek'tir. Taktiktir. Stratejidir. Hatta, bu tabiat, bir ölçüde ahirzaman fitnesinin mahiyetinde de vardır. 'Kalbi mühürlenmişler' denmeye seza bu nasibsizler, ola ki, kulaklarından içeri girip hakkı hatırlatabilecek seslerin varolmasını istemezler. O nedenle de cevapları çıkarken boğmaya çalışırlar. Tıpkı Firavun'un Musa aleyhisselamın vücudunu engellemek için İsrailoğullarının erkek bebeklerini öldürtmesi gibi... Bu durum Bediüzzaman Hazretlerinin Mesnevî-i Nuriye'de bahsettiği şu güçlüğü hatırlatır:

"(...) tevhidin beyanı için zikredilen delillerde vâki olan tekrarları faidesiz zannetme. Hususî makamlarda, ihtiyaca binaen zikredilmişlerdir. Evet, hatt-ı harpte siperde oturup müdafaa eden bir nefer, etrafında bulunan boş siperlere gitmeyip, bulunduğu siper içinde diğer bir pencereyi açması, elbette bir ihtiyaca binaendir..."

Bu kadar sorunun, değişik kombinasyonlarda, değişik makamlarda, sürekli bir şekilde boca edildiği bir zaman, elbette, mürşidimi de cevaplarında 'çok yönlere açılabilir' bir zihinsel çabaya mecbur etmiştir. O yüzden Risale-i Nur'da akaid konuları içinde makamdan makama geçişlere sıklıkla rastlanır. Herhangi bir mevzuun içinde başka mevzulara sıklıkla çıkılır. Ve, evet, Risale-i Nur'da tastamam bir 'konu tasnifi' yapılamaz. Bir tasnif yapmaya kalksanız bazen aynı metni beş-on konunun listesine birden dahil edebilirsiniz. Çünkü o beş-on konuya birden içerisinde temas vardır. (Mesela: Haşir Risalesi asla 'sadece haşir hakkında' değildir.)

Bu zamanda mü'minlerin de böylesi dinamik bir zihne ihtiyaçları vardır belki. (Yani konular arası hızlı geçişlere hazırlıklı olmalılar.) Ve belki Bediüzzaman Hazretleri de, metinleri aracılığıyla, fikriyatımızı böyle bir idmana tâbi tutmaktadır. Hızlı hareket etmeye muntazır kılmaktadır. Hem o yine bir yerde dikkatimizi çekiyor ki:

"Bir saray, yüzer kapalı kapıları var. Birtek kapı açılmasıyla o saraya girilebilir, öteki kapılar da açılır. Eğer bütün kapılar açık olsa, bir iki tanesi kapansa, o saraya girilemeyeceği söylenemez. İşte, hakaik-i imaniye o saraydır. Herbir delil, bir anahtardır; ispat ediyor, kapıyı açıyor. Birtek kapının kapalı kalmasıyla o hakaik-i imaniyeden vazgeçilmez ve inkâr edilemez. Şeytan ise, bazı esbaba binaen, ya gaflet veya cehalet vasıtasıyla kapalı kalmış olan bir kapıyı gösterir; ispat edici bütün delilleri nazardan iskat ediyor. 'İşte bu saraya girilmez. Belki saray değildir, içinde birşey yoktur...' der, kandırır."

Bizim mürekkeb balıklarının ahvali de Üstadın yukarıda verdiği misale benziyor. Onlar verdiğiniz cevaplara veya 'sorularının cevap verilebilir oluşuna' bakmıyorlar. Cevap veremeyeceğiniz soruyu bulana kadar yahut sizi cevap veremez hale getirinceye kadar 'kapı sayısını çoğaltıyorlar.' Sonra siz, beşeriyetiniz itibariyle, bir yerde pes etmek zorunda kalıyorsunuz. Yapay zeka değilsiniz, Google değilsiniz, ansiklopedi değilsiniz. Yoruluyorsunuz. Geriliyorsunuz. Dikkatinizi veremiyorsunuz. O zaman işte şeytanlarıyla elele hoplayıp seviyorlar: "Yehuuu! Yüz tane kapıyı açtı. Ama bu sonuncusunu açamadı. Böylece sarayın girilmez olduğunu ispatlamış olduk."

Yani kem mesailerinin kastı 'açık kapıyı bulmak' değil 'kapıyı açamaz hale getirmek.' Sizi kapıyı açamaz hale getirdikten sonra da bunun "Bu saray aslında girilmezdir!" demek için yeterli bir argüman olduğunu düşünmek. Böyle bakınca garip fakat tatbikine rastlayınca daha net. Mühür sarayın kapılarında değil onların kalplerinde. Girmek istemeyeni saraya nasıl sokacaksın? Ne diyelim: Cenab-ı Hak bizi böylesi deli saçmalarından muhafaza eylesin. Onların da, eğer mümkünse, kalplerini hidayete açsın. Değilse başımızdan defeylesin. Âmin.

12 Ocak 2026 Pazartesi

İmam-ı Âzâm'dan liberal çıkar mı?

Sol ideolojiler bilâd-ı İslam'da köksüz gezinmekten bîzârdırlar. Bir geleneğe yaslanamadıkları için tutunamazlar. Yayılamazlar. Çoğalamazlar. Dal-budak salamazlar. O yüzden 'aparmalarla' yollarını bulmak ümidindedirler. Şeyh Bedreddin kuddisesirruhun sosyalist-komünist taifenin gözünde 'yeniden keşfedilişi' böyle birşeydir. Fıkıhta duruşu 'mutaassıb hanefî' diye tarif edilen, tasavvufta meşrebi 'vahdet-i vücud' olan bir âlimin, birdenbire solcuların gözünde 'ilk devrimci' noktasına gelmesi, köksüzlüğün mecburiyetindendir. Nitekim, bir kısım liberaller için de İmam-ı Âzam rahimehullah, zaman zaman böyle bir ümidi temsil eder. Onun Abbasî Halifesi Mansur döneminde, kendisine uygulanan bütün eziyetlere rağmen, kadılık görevini kabul etmeyişi, liberaller için 'otoriteye karşı koyuş' manasına gelmektedir.

Buradan hemen şöyle bir genel-geçer(!) okumaya sıçrarlar: Eğer bir insan kemal sahibi olmak istiyorsa illa otoriteye karşı durmalıdır. Liberaller bu kaşıntıyı ekmedikleri hiçbir dokuda tutunamadıkları için şu mesaileri kaçınılmazdır. Birey, bir histeri düzeyinde, sert esen yelden bile "Birileri otorite mi kuruyor yoksa?" diye huylanmadıkça, alınganlaşmadıkça, liberalizm 'hürriyet' düşlerini gördüremez. Hani hep denir ya: Fransız devriminin 'hürriyet, uhuvvet, müsavat' üçlüsü üç farklı ideoloji elinde paylaşılmıştır. Liberalizm 'hürriyet'i almıştır. Milliyetçilik 'uhuvvet'i kapmıştır. Sosyalizm de 'müsavat'a çökmüştür.

Ancak mevzu imamlara çıkarıldığında, Mezhepler Tarihi müellifi Muhammed Ebu Zehra merhum, üç duruş olduğunu belirtir: 1) Ne para yardımı ne görev kabul edenler: İmam-ı Âzâm, İmam Ahmed vs. gibi isimler. 2) Hem para yardımı hem görev kabul edenler: İmam Şafiî, İmam Muhammed, İmam Ebu Yusuf vs. isimler. 3) Yalnız para yardımını kabul edip görev kabul etmeyenler: İmam Malik gibi isimler... Hüda hepsinden razı olsun. Yani muazzez imamlarımız düzeyinde "Kesinlikle devletten görev kabul edilmez!" diye bir kavil yoktur. Hatta Menakıb-ı İmam Ebu Hanife isimli eserinde İmam Zehebî rahimehullah şöyle bir nakilde bulunur:

"Muhammed b. Ali b. Affân el-Âmirî, el-Velîd b. Hammâd el-Lü'lüî, el-Hasan b. Ziyâd el-Lü'lüî, Ebu Yusuf senedi ile şöyle rivayet ediyor: Ebu Hanife'nin yanında talebelerinden bir grupla toplanmıştık. Oradakilerin bazıları şunlardı: 1) Dâvud et-Tâi, 2) el-Kâsım b. Ma'n, 3) Âfiye b. Yezid, 4) Hafs b. Ğıyas, 5) Veki' b. Cerrâh, 6) Mâlik b. Miğvel, 7) Züfer. Ebu Hanife şöyle nasihatte bulundu: Siz, benim kalbimin sevinci, hüznümün cilasısınız. Sizinle beraber fıkhın ışığını yaktım. Onu biraraya topladım. İnsanları etrafınızda dönerken ve sözlerinizi dinlerken terkediyorum. Tamamınız kadılık vazifesine uygunsunuz. Öğrendiğiniz ilmi dünyalık elde etmek için kullanmamanızı Allah için sizden istiyorum. Sizden biriniz kadılık yapmakla imtihan olur, Allah'ın insanlardan gizlediği nefsinde bir zaaf hissederse, onun kadılık yapması caiz olmaz..."

Görüldüğü gibi, İmam-ı Âzâm rahimehullahın talebelerine tavsiyesi, 'kesinlikle devletten görev kabul etmemeleri' şeklinde değildir. Zaten kendisinden sonra Hanefî mezhebinin en büyük imamları sayılan İmam Ebu Yusuf, İmam Züfer ve İmam Muhammed'in (Allah hepsinden razı olsun) üçünün de kadılık görevinde bulunmuş olmaları böyle bir yasağın bulunmadığını gösterir. Peki İmam-ı Âzâm Hazretleri kendisi neden kadılık görevini kabul etmemiştir? Bu mesele de yine İmam Zehebî'nin Menakıb-ı İmam Ebu Hanife kitabındaki nakillerinden (ve o nakillere İmam Zahid el-Kevserî Hazretlerinin eklediği açıklamalardan) bir parça anlaşılıyor.

İmam-ı Âzâm Hazretleri, dönemin Abbasî Halifesi Mansur'un gittiği yoldan memnun bulunmamaktadır. Hatta, Halife Mansur ile ona karşı kıyam eden, Hz. Hasan radyallahu anhın evladından, Ebu'l-Hasen İbrahim b. Abdillah b. Hasen arasındaki gerginlikte, tıpkı İmam Malik rahimehullah gibi, 'Âl-i Beytin tarafını' tutmuştur. Karışıklıklar sonucunda İbrahim b. Abdillah rahimehullahın şehid edilmesi kendisini çok üzmüştür. Bu meselede sözünü hiç sakınmadan konuştuğunu ise yine İmam Zehebî'nin nakillerden biliyoruz. Yani, İmam-ı Âzâm rahimehullah, 'devletten görev kabul etmenin caiz olmadığı' gibi bir düşünüşle değil, devrin yönetiminin zulümlerine âlet olmamak için, onlara taraf görünmemek için, duruşuyla onlara meşruiyet kazandırmamak için kadılık görevini kabul etmemiştir. Liberal temayüllü abilerimizin-hocalarımızın çıkarımı yanlıştır. Bir insan istikametini koruyacağına güvenirse devletten görev kabul edebilir. Nitekim, İmam Şafiî rahimehullah, kadılık görevini kabul ettiği gibi, yine Muhammed Ebu Zehra'nın naklettiğine göre, İmam Ahmed'e de 'görev alması gerektiğini' sıklıkla söylemiştir. En nihayet o mübareğin "Beni bu hususta sıkıştırırsan yanına gelmem!" demesi üzerine kendisine nasihati terketmiştir.

Yani, temkine mehaz mesele, tıpkı İmam-ı Âzâm rahimehullahın nasihatinden anlaşıldığı gibi, 'zaaf göstermeme' hassasiyetidir. Eğer makam suistimalsiz edinilemeyecekse, işte o şartlarda, makamı terk evladır.

Buradan şuraya geçeyim: Liberal temayüllülerin en çok mağdur ettiği isimlerden birisi de Bediüzzaman Hazretleri. Onun, özellikle cumhuriyet döneminde, devletin kendisine vermek istediği her görevden uzak duruşu bir tür 'devletten uzak durma hassasiyeti' şeklinde yansıtılıyor. Halbuki bu yansıtma yanlıştır. Çarpıtılmıştır. Zira, Bediüzzaman Hazretleri, I. Dünya Harbinin ardından Dâru'l-Hikmeti'l-İslamiye âzâlığını kabul ettiği gibi; daha öncesinde-sonrasında Medresetü'z-Zehra hayalinin gerçekleşmesi hususunda devletten ödenek talep etmekten de çekinmemiştir. Burada 'Ayağımı asla basmam!' gibi bir tutum yoktur. Aksine, salih âlimlerimizin büyük bir kısmı, imkân oldukça, devleti hayra doğru yönlendirmekten çekinmemişlerdir. Gerekirse bunun için vazife almaktan da kaçınmamışlardır. An şart ki o vazifede bulunmalarından İslam'a bir zarar gelmeyecek ola! Eğer zarar gelme ihtimali varsa o vakit vazife terkedilir. Tıpkı, Üstadın, Şeyh Senusî merhum yerine 'şark vaiz-i umumisi' yapılma teklifini reddetmesinde olduğu gibi. Kendisi âhir ömründe de bu vazifeyi reddinden ötürü bir pişmanlık duymamıştır:

"Büyük memurlardan bir kaç zât benden sordular ki: 'Mustafa Kemal sana üçyüz lira maaş verip, Kürdistana ve vilâyât-ı Şarkiyeye, Şeyh Sinûsî yerine vâiz-i umumî yapmak teklifini neden kabul etmedin? Eğer kabul etseydin, ihtilâl yüzünden kesilen yüzbin adamın hayatlarını kurtarmaya sebep olurdun' dediler. Ben de onlara cevaben dedim ki: Yirmişer, otuzar senelik hayat-ı dünyeviyeyi o adamlar için kurtarmadığıma bedel, yüzbinler vatandaşa, herbirisine milyonlar sene uhrevî hayatı kazandırmaya vesile olan Risale-i Nur, o zâyiatın yerine binler derece iş görmüş. Eğer o teklifi ben kabul etseydim, hiçbirşeye âlet olamayan ve tâbi olmayan ve sırr-ı ihlâsı taşıyan Risale-i Nur meydana gelmezdi."

Hatta, bu konuda İmam-ı Âzâm Hazretlerinin Halife Mansur'la aralarında geçen diyalog, Bediüzzaman Hazretlerinin verdiği bir cevaba çok benzemektedir. İmam Zehebî rahimehullah naklediyor yine:

"Muğis b. Bûdeyl anlatıyor: Halife Cafer (Ebu Cafer el-Mansur) Ebu Hanife'yi kadılık vazifesine getirmek istedi. Ebu Hanife kabul etmedi. Halife: 'Bizim içinde bulunduğumuz duruma rağbet etmiyor musun?' (Yani bizim icraatlarımızdan memnun değil misin? Yaptıklarımızı tasvip etmiyor musun?) Ebu Hanife: 'Ben kadılığa uygun değilim.' (Onların yaptıklarından memnun olmadığına işaret etmiştir.) Halife: 'Yalan söylüyorsun.' Bunun üzerine Ebu Hanife: 'Eğer ben yalancıysam kadı olmam uygun olmaz. Eğer doğru birisiysem ben zaten bu işe uygun olmadığımı haber verdim' deyince hapsedildi."

Bediüzzaman Hazretleri de, tam şurada, aynı hassasiyetle konuşmaktadır:

"ÜÇÜNCÜ VEHİMLİ SUAL: Ehl-i dünya diyorlar ki: 'Sen bizi sever misin? Beğeniyor musun? Eğer seversen, neden bize küsüp karışmıyorsun? Eğer beğenmiyorsan bize muarızsın. Biz muarızlarımızı ezeriz.' Elcevap: Ben değil sizi, belki dünyanızı sevseydim, dünyadan çekilmezdim. Ne sizi ve ne de dünyanızı beğenmiyorum. Fakat karışmıyorum. Çünkü ben başka maksattayım; başka noktalar benim kalbimi doldurmuş, başka şeyleri düşünmeye kalbimde yer bırakmamış. Sizin vazifeniz ele bakmaktır, kalbe bakmak değil. Çünkü idarenizi, âsâyişinizi istiyorsunuz. El karışmadığı vakit, ne hakkınız var ki, hiç lâyık olmadığınız halde 'Kalb de bizi sevsin' demeye?"

Hülasa: Devletten görev almak illa kötü birşey değildir. Kötü olan devletin kötülüğüne âlet olmaktır. Makamını da âlet etmektir. Kişi eğer âlet olmayacağına emin olursa, maşaallah, elbette vazife alıp yerine getirebilir. Bu meselede 'görev alan herkese suizan edenler' doğru yapmıyorlar. Çünkü geçmişten günümüze İslam tarihi devlette görev almış âlimlerle doludur. Bunlar ümmetin faziletlerinde ittifak ettiği kimselerdir. (Allah hepsine rahmet eylesin. Şefaatlerine nail buyursun.) Liberal temayüllerle bühtan etmeye gerek yok. Onlar köklerini başka yerde arasınlar. Buralar İslam toprağıdır. Burada ancak bizim çınarlarımızın kökü bulunur. Noel çamı dikmek isteyenler arsamızdan uzaklaşsınlar ki nizâ çıkmasın, vesselam.

8 Ocak 2026 Perşembe

Hafız yetiştirmek 'biz'i kurtarmaya yetecek mi?

Geçenlerde, Avni Özgürel'in, Ketebe Yayınları'ndan çıkan, Unutulmayan Portreler isimli eserini okudum. Genel olarak 'okunuşlu bir kitap' olduğunu söyleyebilirim. Fakat bazı tenkidlerim de var. Bunlardan birisi 'portresi sunulan herkesin makbulleştirilmesi' üzerine şekilleniyor. Sözgelimi: Kemalettin Kamu nâm şair "Çankaya bize yeter/Kâbe Arabın olsun" gibi mısralar kaleme almış bir denî şahsiyet. Muhafazakâr kesimdeki hâtırası da hoş değildir. (Timur Taş Hoca merhumun bir vaazında şiirini anıp kendisine epey saydırdığını hatırlıyorum.) Ancak eserde sunuluşuna bakarak onu bir 'Allah dostu' sanabilirsiniz. (Ne de olsa, sonunu getiremese de, hafızlık bile yapmış.) Elbette bu istikamet olmuyor. Ve bu eser üzerinden Kamu'ya muhabbet besleyeceklerin mesuliyeti de, önce Avni Özgürel'e, sonra Ketebe Yayınları'na, aittir. Kâbe'yi sevmeyeni biz de gayet tabii sevmeyiz.

Buradan şuraya geçeceğim: Elhamdülillah. Allah sayılarını arttırsın. Eksikliklerini hiçbir vakit göstermesin. Hafızlık törenlerine ait paylaşımlara sıklıkla rastlıyorum bugünlerde. Birçok ilde yüzlerce gencimiz-çocuğumuz hafız oluyor. Maşaallah. Barekallah. Yüzbin elhamdülillah. Ne güzel. Ne muhteşem. Ne sevindirici. Fakat, Kamu gibilerin hayat hikâyeleri üzerinden bakınca, ahirzamanda mevzuun "Kur'an'ı ezberlemek" ile tastamam çözülmeyeceği endişesi kaplıyor içimi.

Bu gençler-çocuklar, Hüda istikametten ayırmasın hiçbirini, melek gibi mezun olup, Deccal'in 'cennet sûretindeki cehennemi'ne atılıyorlar. Gündelik hayat böyle. Ve bu hayat içinde daha önce dünyalarına girmemiş birçok şüphe-soru kafalarına takılıyor. Eğer onlara karşı koyacak donelere sahip değillerse imtihanları daha da çetrefilleşiyor. Geçmişte hafızlık yapıp da sonradan dünyevîleşme girdabına kapılmış olanların sayısı az değil. Elbette bu kapılma oranı onlarda çok daha düşüktür. Ve, evet, kesinlikle Kur'an'ın mübarek lafzının hıfzı da mübarek manevî bir zırhtır, o melek-misalleri ahirzaman fitnesinden korur. Lakin, vakit öyle bir vakittir ki, sanki bunun fazlasına da ihtiyaç vardır. Hatta fazlası artık neredeyse kaçınılmazdır.

Bediüzzaman Hazretlerine dair talebelerinin anlattığı hatıralarda işittiğim şöyle birşey var: Süleyman Hilmi Tunahan Efendi merhumun talebelerinden birisi Üstadı ziyaret ediyor. Üstad, ziyaretten memnun, epeyce hizmetlerine iltifat ettikten sonra şöyle diyor: "Siz Kur'an'ın lafzının hıfzına çalışıyorsunuz, biz de manasının hıfzına çalışıyoruz." Ben bu cümleyi cidden kıymetli buluyorum. Zira Risale-i Nur vasıtasıyla nurculuğun yapması gereken şeyi tastamam ifade ediyor. Biz Kur'anî manaların korunmasına çalışıyoruz-çalışmalıyız. Ve hakikaten bu zamanda iş 'mana üzerine kapışmalara' kadar gelmiştir. Kur'an'ın etrafındaki surlar yıkılmıştır. Şayet, bir genç veya çocuk, Kur'an'da anlatılanları kendi dünyasında bir yere koyamıyorsa, kavrayamıyorsa-kaldıramıyorsa, i'cazını göremiyorsa, ondan gayrı irtibatı taklidî kalmaya mecbur oluyor. Çelik zırhı kuşanamıyor. Sonra yaşı gelip dizginlerini ailesinin elinden kurtardığını düşündüğü zaman da karanlığını fâş ediyor. Mevla Teala cümlemizin evladını böyle ayak kaymalarından muhafaza eylesin. Âmin.

Hani Konferans'ta, "Taklidî bir imân, hususan bu zamandaki dalâlet, sapkınlık fırtınaları karşısında çabuk söner. Tahkikî imân ise sarsılmaz, sönmez bir kuvvettir..." deniyor ya, mevzu tam canevinden vurulmuş oluyor. Bizim bir şekilde gençlere-çocuklara 'neden müslüman kalmalarının mantıklı olduğunu' anlatabilmemiz lazım. Bunun hafızlarını da yetiştirebilmemiz lazım. Zamanın şüphelerine karşı koyabilmeyi de öğrenmeliler. Zira bu mana hafızları ki, sayıları ne kadar az olursa olsun, bulundukları yerlerde 'gizli bir kutup gibi' fayda verirler. Bölgelerini İslam'da tutarlar. Hidayete vesile olurlar. Lâfzın hafızlığı elbette büyük bir berekettir. Çok değerlidir. Fakat zaman pek dehşetlidir. Yeni mesailer de ister.

Bu yazıyı da mürşidimin beyanıyla bitireyim:

"Evet, bu asrın dehşetine karşı taklidî olan itikadın istinad kal'aları sarsılmış ve uzaklaşmış ve perdelenmiş olduğundan, her mü'min, tek başıyla dalâletin cemaatle hücumuna mukavemet ettirecek gayet kuvvetli bir iman-ı tahkikî lâzımdır ki dayanabilsin. Risale-i Nur, bu vazifeyi en dehşetli bir zamanda ve en lüzumlu ve nazik bir vakitte, herkesin anlayacağı bir tarzda, hakaik-i Kur'âniye ve imaniyenin en derin ve en gizlilerini gayet kuvvetli burhanlarla ispat ederek, o iman-ı tahkikîyi taşıyan hâlis ve sadık şakirtleri dahi, bulundukları kasaba, karye ve şehirlerde, hizmet-i imaniye itibarıyla âdetâ birer gizli kutup gibi, mü'minlerin mânevî birer nokta-i istinadı olarak, bilinmedikleri ve görünmedikleri ve görüşülmedikleri halde, kuvve-i mâneviye-i itikadları cesur birer zâbit gibi, kuvve-i mâneviyeyi ehl-i imanın kalblerine verip mü'minlere mânen mukavemet ve cesaret veriyorlar."

27 Aralık 2025 Cumartesi

Şadi Eren Hoca'nın 'Türkçe hutbe' savunmasına bir itiraz

Allah ona afiyet versin, Şadi Eren Hoca, geçenlerde bizi şaşırttı. 'Türkçe hutbeyi savunur' bir yazı kaleme aldı. 'Türkçe hutbenin birileri tarafından savunulmasını' garip buluyor değilim. Olabilir. Neler neler tartışılmıyor ki artık? Bu da tartışılabilir. Fakat Şadi Hoca kıvamında bir nurcunun savunmasını garip bulurum. Zira Bediüzzaman Hazretlerinin ilgili metinleri pek de tevile açık değildir. Neyse. Şadi Hoca'nın engin hoşgörüsüne sığınarak ben de kendisine birkaç itiraz/soru yöneltmeye teşebbüs etmiş bulunuyorum. Onlarsa maddeler halinde aşağıdadır:

1) Şadi Hoca, 'taktiksel' demeye dilim varmıyor amma, garip bir şekilde, Bediüzzaman Hazretlerinin 'Türkçe hutbeye' itirazının birazını Sözler'den alıntıladıktan sonra 'Hooop!' diye 'Lemaat' isimli esere sıçrama yapıyor. Ve oradan, zannımca kendi tercümesiyle, 'daha yumuşak' bir alıntı yapıyor. (Neden yumuşak?) Mevzuun sadece 'cumhuriyet dönemiyle ilgili' olduğunu belirtiyor. (Daha doğrusu Tek Parti Dönemi ile ilgili.) Ancak bu büyük bir çarpıtmadır. Türkçe hutbe meselesine Bediüzzaman Hazretlerinin itirazı başta İttihat ve Terakki döneminde yapılan teşebbüslere dairdir. Bakınız, konu üzerine Meşrutiyet'ten Cumhuriyet'e Din ve Siyaset isimli bir eseri olan, Dücane Cündioğlu neler söylüyor:

"Türkçe Hutbe tartışmaları II. Meşrutiyet'ten itibaren gündeme gelmiş ve hatta kısmen uygulanmış olduğu halde, esasen Cumhuriyet döneminde yasallaşmış ve kısa süre içerisinde içselleştirilmiştir. Nitekim bugün hâlâ hutbeler Türkçe okunmakta ve fakat hiçbir tartışmaya konu olmamaktadır." 30. sayfada ise çeşitli mecmuaların da 'hutbelerin Türkçe okutulmasına taraftar olduğu' aktarılmaktadır:

"Dikkat edilecek olursa, Sebilürreşad, hutbe meselesinde taraftar olduğu görüşü fevkalade temkinli bir sûrette dile getirmiş (...) itiyadlı davranmayı elden bırakmamıştır. Ancak İslam Dünyası, Medrese İtikadları, Hayru'l-Kelam, İslam Mecmuası, Ceride-i Sûfiye gibi dergilerin yayım hayatına atılıp hutbelerin Türkçeleştirilmesi, muhtevalarının ıslah edilmesi (siyasi ve dünyevi meselelerde irad edilmesi) lazım geldiğine dair çeşitli makaleler neşretmeleri, hatta Meşihat'a ve Şeyhülislam'a hitaben yazılmış açık mektuplara yer vermeleri, Türkçe Hutbe meselesini hep gündemde tutmuş, böylece devrin bu en iyi propaganda aracını kullanıma uygun hale getirmek teşebbüslerinden hiç vazgeçilmemiştir."

Devamında, Dücane Cündioğlu, yaptığı kimi alıntılarla 'hutbeleri Türkçeleştirme temayülünün' dinî bir maksadla değil siyasete dair emellerle ortaya çıktığını ortaya koymaktadır. Yani Meşrutiyet yönetimi-aydınları 'halkı kendi siyasî eğilimlerine yönlendirebilmek için' hutbeleri kullanmak istemektedirler. Zira o devirde halka hutbelerden daha kolay ulaşmanın yolu yoktur. En geniş cadde bu caddedir. (Eski Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş Hoca'nın da "Hutbelerimiz her hafta 22 milyon insana ulaşıyor..." dediğini hatırlayalım.) İnternet yoktur. Televizyon yoktur. Haberleşme imkânları çok kısıtlıdır. Bu nedenle hutbeleri Arapçadan Türkçeye çevirmek arzusu güdülmektedir. Fakat Şeyhülislamlık, Meşihat vs. bu çabalara karşı direnmektedir. Kitabın 32. sayfasından devam edelim:

"1914 yılında bazı Gümüşhaneliler tarafından 'Cuma ve Bayram namazlarında hutbelerin Türkçe okunmasının caiz olup olmadığına' dair Bâb-ı Vâlâ-yı Fetvâ'dan bir fetva talep edilmesi ve oradan da kendilerine Türkçe hutbenin 'tahrimen mekruh' olduğunun bildirilmesi üzerine İslam Mecmuası bu hâdiseyi haber konusu yaparak eleştirmiş, birkaç sayı sonra da yine bu münasebetle Mehmed Bahauddin'e ait uzun bir makale yayımlanmıştır. Bu arada Meşihat, hiç değilse vaaz ve vaizler konusunda tedbirler almaya çalışmış; 'ulema-yı kiramın, va'z u nasihat vazife-i mühimmesini âyât-ı Kur'aniye ve ehâdis-i sahiha-i nebeviye'ye müstenid olarak telkin ve tefhim ve edille-i nakliyye'yi herkesin anlayacağı surette edille-i akliye ile tersin ve tahkim ederek' ifa etmesi için çeşitli tâmimler yayımlamış ise de Türkçe hutbe meselesinde radikal bir karar almaya yanaşmamıştır."

Yani mevzu Tek Parti Dönemi'nden çok önce tartışılmaya başlanmış, basında yeralmış, Bediüzzaman Hazretleri bu teşebbüsler-temayüller üzerine reddiyesini kaleme almıştır. Sözgelimi: İçtihad Risalesi'nin aslı, Cenab Şehabettin'in bir makalesine reddiye olarak, ta Daru'l-Hikmeti'l-İslamiye döneminde kaleme alınmıştır. (Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî isimli eserinde Necmeddin Şahiner abi o makaleyi ve Bediüzzaman Hazretlerinin cevabını aktarır.) İşte böyle kökü eskide İçtihad Risalesi'nde denmektedir ki:

"İşte, şu zamanda zaruret derecesine geçen ve insanları müptelâ eden, bir beliyye-i âmme suretine giren çok umurlar vardır ki, su-i ihtiyardan, gayr-ı meşru meyillerden ve haram muamelelerden tevellüt ettiklerinden, ruhsatlı ahkâmlara medar olup haramı helâl etmeye medar olamazlar. Halbuki, şu zamanın ehl-i içtihadı, o zaruratı ahkâm-ı şer'iyeye medar yaptıklarından, içtihadları arziyedir, hevesîdir, felsefîdir; semâvî olamaz, şer'î değil. Halbuki, semâvât ve arzın Hâlıkının ahkâm-ı İlâhiyesinde tasarruf ve ibâdının ibâdâtına müdahale o Hâlıkın izn-i mânevîsi olmazsa, o tasarruf, o müdahale merduddur.

Meselâ, bazı gafiller, hutbe gibi bazı şeâir-i İslâmiyeyi Arabîden çıkarıp her milletin lisanıyla söylemeyi iki sebep için istihsan ediyorlar. Birincisi: 'Tâ siyaset-i hazıra avâm-ı Müslimîne de o suretle tefhim edilsin.' Halbuki, siyaset-i hazıra, o kadar çok yalan ve hile ve şeytanet içine girmiş ki, vesvese-i şeyâtîn hükmüne geçmiştir. Halbuki, minber vahy-i İlâhînin tebliğ makamı olduğundan, o vesvese-i siyasiyenin hakkı yoktur ki o makam-ı âliye çıkabilsin. İkinci sebep: 'Hutbe, bazı suver-i Kur'âniyenin nasihatleri anlaşılmak içindir.' Evet, eğer millet-i İslâm, İslâmiyetin zaruriyâtı ve müsellemâtı ve malûm olan ahkâmını, ekseriyet itibarıyla imtisal edip yerine getirseydi, o vakit nazariyât-ı şer'iye ve mesâil-i dakika ve nesâyih-i hafiyeyi anlamak için, bildiği lisanla hutbe okunması ve suver-i Kur'âniyenin—eğer mümkün olsaydı—tercümesi belki müstahsen olurdu.

Fakat namaz, zekât, orucun vücubu ve katl, zina ve şarabın haramiyeti gibi malûm olan ahkâm-ı kat'iye-i İslâmiye mühmel kalıyor. Avâm-ı nâs, onların vücubunu ve haramiyetini ders almaya muhtaç değiller. Belki, teşvik ve ihtar ile o ahkâm-ı kudsiyeyi hatırlatıp, İslâmiyet damarını ve iman hissini tahrik etmekle, imtisallerine teşvik ve tezkire ve ihtara muhtaçtırlar. Halbuki, bir âmi, ne kadar cahil dahi olsa, Kur'ân'dan ve hutbe-i Arabiyeden şu meâl-i icmâliyeyi anlar ki, 'Herkese ve bana malûm olan imanın rükünlerini ve İslâmiyetin umdelerini, hatip ve hafız ihtar ediyor ve ders veriyor, okuyor...' der, kalbinde onlara karşı bir iştiyak hasıl olur. Acaba kâinatta hangi tabirat var ki, Arş-ı Âzamdan gelen Kur'ân-ı Hakîmin i'cazkârâne, müfehhimâne ihtarlarına, tezkirlerine, teşviklerine mukabil gelebilsin?"

Yani, özetle, Şadi Eren Hoca, ya mevzuu bilmiyor yahut da yanlış yansıtıyor. Bediüzzaman Hazretlerinin Türkçe hutbe endişesi bizzat İttihat ve Terakki döneminde başlayan teşebbüslere edilmiş bir itirazdır. Endişe de "CHP'liler var diye!" değildir. CHP'nin mevzua tuz-biber ektiği doğrudur. Ama Lemaat yazılırken iş bu noktada değildir. (İşin resmiyet kazanması 1927'leri, yani Rıfat Börekçi tarafından 'Türkçe Hutbe' kitabının yayınlanması dönemini, bulur.) Üstad Hazretleri bizzat uygulamanın kendisini doğru bulmamaktadır. Zemini ise siyasi değil fıkhîdir.

2) Şadi Hoca yazının devamında diyor ki:

"Böyle bir ortamda, o günün tek parti iktidârı hutbeyi de tamâmen Türkçeleştirmek ve kendi siyasi emellerine uygun bir şekilde merkezden gönderilen hutbelerle halkı yönlendirmek istemektedir. Bediüzzaman, bu cihetten buna bütün kuvvetiyle karşı çıkmıştır. Günümüzde ise, hutbenin farz kısmı olan Arapça bölümler zaten okunmakta, bir de ayrıca her hafta dine ait bir konu ele alınmaktadır. Zaman zaman bazı hutbeler halkımız arasında hoşnutsuzluğa yol açsa da genelde dinin herkese bakan ve gerekli olan meselelerinin hutbelere yansıdığını ve bunlardan istifâde edildiğini söyleyebiliriz."

Ben de "Acaba yanlış mı biliyorum?" diye Grok'a (bir yapay zeka türü) sordum: İlk merkezî hutbe ne zaman okunmuştur? Cevabını alıntılıyorum:

"Türkiye'de merkezi hutbe uygulaması, yani Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından merkezden hazırlanarak ülke genelindeki camilerde aynı hutbenin okutulması sistemi, 1973 yılında başlamıştır. Bu uygulama 2006 yılına kadar devam etmiş, ardından değişikliklerle il ve ilçe düzeyinde irşat kurullarına kısmen bırakılmış olsa da, Diyanet'in gerektiğinde merkezden hutbe gönderme yetkisi korunmuştur.Günümüzde de önemli konular için Diyanet tarafından hazırlanan hutbeler ülke genelinde okutulmaktadır. Bu sistem, hutbelerin standartlaşmasını ve toplumsal mesajların etkili bir şekilde iletilmesini amaçlar. Not: Cumhuriyet'in erken dönemlerinde (1920'ler-1930'lar) hutbelerin Türkçe okunması ve içerik kontrolü için bazı merkezi talimatlar olsa da, tam anlamıyla 'merkezi hutbe' (aynı metnin ülke çapında zorunlu okutulması) uygulaması 1973'te başlamıştır."

Yani, görüldüğü üzere, 'merkezî hutbe' Tek Parti Dönemi'nde yok. (Zaten dönemin iletişim imkânlarıyla bunu başarmak da kolay değil.) O halde Şadi Hoca'nın yukarıdaki gerekçelendirmesi yine havada kalmaktadır. (Tamamen Türkçeleştirme ise ta 1932'de denenmiş ama tutmamıştır.)

3. Şadi Hoca yine diyor ki:

"Bir de şu durum göz ardı edilmemelidir: O günün toplumu Osmanlı bakiyesi kimseler olarak Kur'ân'a belli bir ölçüde muhatap olabilmektedir. Keza o günün konuşulan dili, Arapça kelimelerle doludur. Ama günümüz şartlarında Türk dili pek çok tebdilâta ve tahrifâta maruz kalmış, 'Öztürkçe' adı altında uydurma dil çalışmaları yapılmış, nesillerimiz Kur'ân dilinden hayli uzak kalmıştır. Dolayısıyla günümüz şartlarında Arabca aslının yanında Türkçe nasihat kısmının da olmasının gerekli olduğunu söyleyebiliriz."

Bence Şadi Hoca bu hikmet okumasında da yanılıyor. Zira Türklerin öztürkçeyi en iyi konuştukları dönem yeni müslüman oldukları dönemdir. O zamanlar Türkçede yeralan Arapça kelime sayısı bugünkünden çok daha azdır. Belki hiçtir. Üstelik koskoca bir kavim daha yeni yeni İslam'ı öğrenmektedir. Dolayısıyla, bunca yaşanmışlığa kıyasla, Türklerin İslamiyete en cahil olduğu dönem 'daha yeni yeni İslam'a girdikleri dönem'dir. Peki o dönemde Türkçe hutbe var mıdır? Hayır. Asla. İslam tarihi boyunca hutbeler her yerde Arapça okunmuştur. Türkler de "Ya biz yeni müslüman oluyoruz. O halde bizim hutbeleri Türkçe yapmamıza izin verin..." falan dememişlerdir. Üstelik vaaz u nasihatlerin tamamının Arapça olması zorunluluğu hiçbir zaman yoktur. Hocalar, hutbede on dakika konuşuyorsa, vaazlarında bazen bir saat konuşurlar.

O bir saati Türkçe yapmalarına kim/ne söylemektedir? Bediüzzaman Hazretleri buna mı itiraz etmektedir? Hâşâ. Hayır. Yok. Eserlerini bizzat Türkçe yazmış bir âlim, elbette, bu hutbe meselesini Türkçe düşmanlığından değil, mevzuun şeaire-fıkha aykırılığından sözkonusu etmiştir. (En azından kendi içtihadınca.) Türklerin cahilliği de bu işe bahane olamaz. Zira Türkler İslamiyete ilk girdikleri dönem kadar bir daha İslam'ın cahili olmazlar. Arapçaya da bir daha asla o kadar yabancılık yaşamazlar. Zira bugünün Türkçesinde çok sayıda Arapça kelime bulunur.

Hülasa: Şadi Hoca'nın, kalbini kırmak istemem ama, içtihadı tamamen arzîdir, semavî değildir. Bediüzzaman Hazretlerinin itirazının mehazını anlamamıştır. Zemini maslahattır, yanlıştır. Üstad hâdiseye bid'a oluşu nedeniyle itiraz etmektedir. Yani Türkçe ezana itirazı gibi, Türkçe ibadete itirazı gibi, Türkçe hutbeye itiraz etmektedir. Üçünü bir kalem düşünüp itirazını dillendirmektedir. Farklı içtihad sahibi olmayı hadi anlarım. Ama kendi 'göre'sini Bediüzzaman Hazretlerini ağzına koymayı Şadi Eren Hoca gibi bir mübareğe yakıştırmam. Yakıştıramadım. O yüzden bu yazıyı yazdım. Bir yıl önce de bir yazı yazmıştım. Gayrı kabr-i kalbden hakaik çıplak çıktı. Nâmahrem olan kimseler nazar etmesin. 

Bitirirken: Daha geçtiğimiz 10 Kasım'da Mustafa Kemal'e camilerde mevlid okutan bir hükümetin-diyanetin 'hutbeleri tastamam bir istikamet u ihlas ile dine istimal edeceğini' düşünmek pek mâkul gelmiyor bana. Şadi Eren Hoca'nın mevzuun bu dakik noktasını da kaçırmasına şaşırdım. Hutbe 'merkezî' olduğu sürece zaten belli ki birşeyler 'kontrol altında tutulmak' istenmektedir. Riski sadece CHP iktidarına atarak kurtulmak ne mümkün ne de doğrudur. Ne diyelim? Hak Teala bize rüşdümüzü ilham eylesin. Sırat-ı müstakîmi göstersin. Âmin. Âmin. Âmin.

8 Aralık 2025 Pazartesi

Hayalimizin sinematografını nasıl çaldılar?

"Harf inkılabı bir kültür soykırımıdır."
Prof. Dr. Teoman Duralı

Mürşidim, 29. Mektub'u, birşeyin 'imkansızlığını' göstermek için yazmış gibidir. Nedir? Şudur: "(...) âyâtın hakikî tercümesi mümkün müdür? Elbette değildir. Olsa olsa ya kısa bir meâl-i icmâlî veya âyetin her cümlesi için beş-altı satır tefsir yazmak lâzım gelir." Evet, bilcümle ehl-i sünnet ve'l-cemaat ulemasına göre, Allah hepsinden razı olsun, Kur'an'ın başka dile 'birebir tercümesi' yapılamaz. Hatta yapılana 'tercüme' dahi denemez. Ya? 'Meal' denir ki o da 'anlamca yoksullaşmış' manasına gelmektedir. O yüzden, Türkçe Kur'an tartışmalarına dair, Elmalılı Hamdi Yazır merhum da, Hak Dini Kur'an Dili isimli eserinde şöyle demektedir:

"Kur’an’dan bahsetmek isteyenler, onu, hiç olmazsa 'harekesiz olarak' yüzünden okuyabilmelidir. Mamafih, öyle kimseler görüyoruz ki, Kur’an’ı harekesiz olarak şöyle dursun, harekesiyle bile dürüst okuyamadığı halde, onun ahkâm ve maânisinden içtihada kalkışıyor. Öylelerini görüyoruz ki: Kur’an’ı anlamıyor ve tefsirlere 'Müfessirlerin te’vîlleri karışmıştır' diye onları da kaale almak istemiyor da, eline geçirdiği tercemeleri okumakla Kur’an’ı tetkik etmiş olacağını iddiâ ediyor. Düşünmüyor ki: Okuduğu tercemeye, âlim müfessirlerin te’vîli değilse, cahil mütercimin re’yi ve te’vîli, hatası, noksanı karışmıştır. Bazılarını da duyuyoruz ki: 'Kur’ân tercemesi' demekle ifâ etmiyor da 'Türkçe Kur’ân!' demeye kadar gidiyor. Türkçe Kur'an mı var be hey şaşkın!"

29. Mektub'un 4. Nükte'sinin ahirinde mezkûr cümleleri sarfeden Bediüzzaman Hazretleri, 5. Nükte'nin finalindeyse şunları söyler:

"(...) zihni cüz'î, şuuru kısa, fikri müşevveş, kalbi karanlıklı bazı insanların kelimât-ı tercümiyesi nasıl o mukaddes kelimat yerini tutabilir? Hattâ diyebilirim ve belki ispat edebilirim ki, herbir harf-i Kur'ân, bir hakaik hazinesi hükmüne geçer; bazan birtek harf, bir sahife kadar hakikatleri ders verir."

6. Nükte'ye de burada açtığı 'harf bahsini' misallendireceğini sezdirir şekilde şöyle başlar: "Bu mânâyı tenvir için, kendi başımdan geçmiş nurlu bir hali ve hakikatli bir hayali söylüyorum..."

Ve na'büdü'nün 'nun'u konusuna gelir. Malum, Fatiha sûresinde, mü'minler, "Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz!" demekle 'biz' şeklinde yakarırlar. ('Ben' diyerek ferdî değil yani.) İşte onu manaya katan da 'nun' harfinin varlığıdır. Devamında şöyle diyor mürşidim:

"(...) nun-u mütekellim-i maalgayri düşündüm ve mütekellim-i vahde sıygasından na'büdü sıygasına intikalin sebebini kalbim aradı. Birden, namazdaki cemaatin fazileti ve sırrı, o 'nun'dan inkişaf etti."

Burada bir nefes alalım. Çünkü mevzuu başka bir yöne çevireceğiz. Bediüzzaman Hazretleri, İşaratü'l-İ'câz gibi, Muhakemat gibi, Eski Said Dönemi eserlerinde, Kur'an'ın harflerine kadar inen bir i'cazdan bahsederken 'hayale getirdiklerini' de dikkatlere veriyor.

Mesela İşaratü'l-İ'câz'da diyor ki:

"Şeyler arasında öyle münasebetler vardır ki onları âyine gibi yapıyor. Herbirisi ötekisini gösteriyor. Birisine bakıldığı zaman ötekisi görünür. Meselâ bir parça cam büyük bir sahrayı gösterdiği gibi; bazan olur ki, bir kelime, uzun ve hayalî bir macerayı sana gösterir. Bir kelime, pek acip bir vukuatı senin gözünün önüne getirir, temessül ettirir. Yahut bir kelâm, zihnini alır; misalî âlem-i misallere kadar götürür, gezdirir. Meselâ: 'beraze' kelimesi muharebe meydanını, 'semerât' kelimesi büyük bir meyve bahçesini insanın fikrine getirir. Buna binaen, buradaki 'alâ' kelimesi, temsilî bir üslûba pencere açar, gösterir kastıyla zikredilmiştir. Şöyle ki: Sanki hidayet-i İlâhî bir burak olup mü'minlere gönderilmiştir. Mü'minler tarik-i müstakimde ona binerek arş-ı kemalâta yürürler."

Muhakemat'ta ise der ki: "Bak, nerede olursa olsun, 'mübâreze' lâfzı, pencere gibi, meydan-ı harbi, içinde harp olarak sana gösterir. Evet, çok böyle kelimeler vardır. Hayalin sinematografisi denilse câizdir." Sonra İşaratü'l-İ'câz'da da bu tâbiri tekrarlar: "Sanki o parçalar, 'meyve' lâfzının meyve bahçesini, 'mübareze' lâfzının meydan-ı harbi göstermesi gibi, birer hayalî sinematograftır. Hem temsiller, eşya mabeynindeki münasebetlerin ve nizam-ı kâinattaki in'ikâsatın sırrı üzerine müessestir. Ve her bir iş bir şeyleri hatırlatır."

Hülasa: Benim anladığım, 'Allahu a'lem' kaydıyla konuşayım, İslam harflerinin-kelimelerinin 'resimsel değerleri' de vardır. Ve sûretleri görüldüğü zaman, ifade ettikleri manaları da çağrıştırırlar, hayale getirirler. Mesela: 'Mübareze' kelimesindeki 'r' ve 'z' harfleri 'ellerinde kılıçlar olan' insanları çağrıştırır. 'semerât/meyveler' kelimesindeki 's' harfi yukarıdaki üç noktasıyla 'dallarda asılı yemişler' görünümünü katar. 'Alâ' kelimesinin zâhiri bile 'bir bineğe oturmuş insan' ihtarına sahiptir. Ve seni alıp 'yücelere' götüreceğini sezdirir.

İşte, Bediüzzaman Hazretleri, na'büdü 'nun'u bahsinde de 'hayalinin harekete geçtiğinden' bahsediyor. Hatta metnin devamında bir itiraz da geliyor: "Kalb ve hayal, o nun-u na'büdü'den çıktıktan sonra, akıl karşılarına çıktı, dedi: Ben de hisse isterim. Sizin gibi uçamam. Ayaklarım delildir, hüccettir." Peki, mürşidim, 'bidayeti hayal olan bu tefekküre' nereden başlıyor? Kendimce buna bir cevabı yine 'nun' harfinin İslamca yazılışında buldum.

Evet, 'nun' harfi, sırf zâhirine bakılsa bile, bir cemaat görünüşü vermektedir. Çünkü yukarısında birtek nokta vardır. (Kabe'yi nokta gibi düşünürseniz alt kısmı da hatim gibidir.) Ama arkasında onunla beraber saf tutan bir yarım halka bulunmaktadır. Âdeta 'nun' harfinin noktası imamdır. Altındaki hilali de cemaatidir. Yani, belki, mürşidimin hayaline bu siganın 'kainat büyüklüğüne kadar çıkan cemaatler şeklinde düşünülmesini' yine bir Kur'an harfi vermiştir? Ve, evet, yine mürşidimin dediği gibi: Kur'an'ın harfleri itibariyle de eşi yoktur. Zira o harfler, sadece birer harf değil, zaman zaman sırlarını bağışlayan bir tür resimdirler.

Harf inkılabıyla bize yapılan kötülüklerden birisi de bu 'çağrışım dünyası'ndan mahrum bırakılmamızdır belki. Daha fecisi olacak 'Türkçe ibadet' bu topraklarda tutturulamamıştır. Elhamdülillah. Bediüzzaman, Elmalılı Hamdi Yazır vs. gibi müstakim ulemanın şiddeti muhalefetiyle ümmet bu vartayı atlatmıştır. Ancak harflerin unutturulması bile muhtemelen hayal dünyamıza epey bir bıçak sallamıştır. Bu tahribatı tayin edecek kuvvetimiz bile yoktur.

Yine mürşidimin 29. Mektub'daki şu veciz ifadeleriyle bitirelim:

"Şeâir-i İslâmiyedeki tabirat-ı Nebeviye ve İlâhiye, hayattar ve sevabdar bir cilt, bir deri hükmündedir. Onların soyulmasıyla, maânîdeki bir nuraniyet, muvakkaten çıplak, bir derece görünür. Fakat, ciltten cüdâ olmuş bir meyve gibi, o mübarek mânâların ruhları uçar, zulmetli kalb ve kafalarda beşerî postunu bırakıp gider. Nur uçar, dumanı kalır. Her ne ise..."

3 Aralık 2025 Çarşamba

Papa'yı ısıtınca Bediüzzaman'ı dondurmak

Benim "Bediüzzaman'ı dondurmak" diye tabir ettiğim bir tehlike var. Özellikle merhumun siyasete dair beyanlarında yapılan birşeydir bu. Mesela: Hazretin 'Eski Said hayatı' boyunca husumetini en çok izhâr ettiği devlet İngiltere'dir. Hatta bir yerde "Neden İngilizden bu kadar nefret ediyorsun?" sualini dahi şöyle cevaplar: "Sebep bir değil, bindir. Bana en ziyade şedid görünen, mânen ahlâkımıza vurduğu darbedir. Çekirdek halinde olan secâya-yı seyyieyi içimizde inkişaf ettirdi..." Fakat, II. Cihan Harbi'nden sonra, tehlikesine en çok işaret edilen ülke Sovyetler'e dönüşür. Zira, o dönemde, hem komünizm en şaşaalı devrini yaşamaktadır hem de Türkiye'den toprak talebinde bulunmaktadır. Özellikle mahkeme müdafaalarında bu mana çok tekerrür eder:

"Kur'ân hakikatlerine ve naşirlerine sarsılmaz bir rabıta ve iltizam ve bağlılık gibi hayat-ı içtimaiyeyi esasıyla temin eden bu râbıtaları inkâr etmekle ve şimaldeki dehşetli anarşistlik tohumu saçan ve nesil ve milliyeti mahveden ve herkesin çocuklarını kendine alıp karâbet ve milliyeti izale eden ve medeniyet-i beşeriyeyi ve hayat-ı içtimaiyeyi bütün bütün bozmaya yol açan kızıl tehlikeyi kabul etmekle ancak Nur şakirtlerine medâr-ı mes'uliyet 'cemiyet' namını verebilir."

Aynı dönemde Bediüzzaman'ın Amerika'ya bakışında da bazı ümitler bulunmaktadır. Çünkü, Amerika, dünya siyasetinde 'en ağır top' olmaya yeni başlamış, komünizmle de mücadeleye çalışan bir devlettir. Özellikle DP iktidarına yazılan mektuplarda bu argümanın altı çok çizilir:

"Ve dinde lâübali kısmını dahi cidden îkaz edip 'Aman, çabuk hakikat-i İslâmiyeye yapışınız!' ihtar ediyoruz ki, vatan ve millet ve onların hayatı ve saadeti, hakaik-i Kur'âniyeye dayanmak ve bütün âlem-i İslâmı arkasında ihtiyat kuvveti yapmak ve uhuvvet-i İslâmiye ile dört yüz milyon kardeşi bulmak ve Amerika gibi din lehinde ciddî çalışan muazzam bir devleti kendine hakikî dost yapmak, iman ve İslâmiyetle olabilir."

"Demokratlar mecburdurlar ki hem Nurcuları, hem ulemâyı, hem milleti memnun ve minnettar etmek, hem Amerika ve müttefiklerinin yardımlarını kaybetmemek için bütün kuvvetleriyle ezan meselesi gibi şeâir-i İslâmiyeyi ihyâ için mümkün oldukça tamire çalışmaları lâzım ve elzemdir."

"Şimdi milletin arzusuyla şeâir-i İslâmiyenin serbestiyetine vesile olan Demokratlar, hem mevkilerini muhafaza, hem vatan ve milletini memnun etmek çâre-i yegânesi, ittihad-ı İslâm cereyanını kendine nokta-i istinad yapmaktır. Eski zamanda İngiliz, Fransız, Amerika siyasetleri ve menfaatleri buna muarız olmakla mâni olurdular. Şimdi menfaatleri ve siyasetleri buna muarız değil, belki muhtaçtırlar. Çünkü komünistlik, masonluk, zındıklık, dinsizlik, doğrudan doğruya anarşistliği intaç ediyor. Ve bu dehşetli tahrip edicilere karşı ancak ve ancak hakikat-ı Kur'âniye etrafında ittihad-ı İslâm dayanabilir."

"Hem Salâhaddin'in, Asâ-yı Mûsâ'yı amerikalıya vermesi münasebetiyle deriz: Misyonerler ve Hıristiyan ruhanîleri, hem Nurcular, çok dikkat etmeleri elzemdir. Çünkü, herhalde şimal cereyanı, İslâm ve İsevî dininin hücumuna karşı kendini müdafaa etmek fikriyle, İslâm ve misyonerlerin ittifaklarını bozmaya çalışacak."

Uzatmayayım. Herhangi bir Risale arama motoruna 'Amerika' yazmakla bile epeyce bir metin bulunabilir. Dikkat edilirse Bediüzzaman Hazretlerinin buradaki hamleleri iki maksada mâtuf olarak görünüyor: 1) Mevcud siyasette 'en tehlikeli dış güç' tayininde bulunduktan sonra, ona göre 'daha az tehlikeli dış güç' ile, değil 'ittihad' ama 'ittifak' yapabilmeyi öngörüyor. Yani hınzırın saldırısına karşı ayıyla 'geçici bir birlikte hareket etme' tasarlıyor. Ki, İslam tarihi boyunca, İslam devletlerinden bunu yapanlar çok olmuştur. Haçlılarla savaşılırken dahi müttefik olunan hristiyanlar/yahudiler vardır. Hatta haçlıların bir grubuna karşı başka bir grubuyla ittifak yapıldığı olmuştur. Bunları Emin Mâlûf 'Arapların Gözünden Haçlı Seferleri' eserinde genişçe anlatıyor. Her neyse... 2) Siyasilerin, özelde nurculara, genelde dindarlara karşı kem tavrı 'siyasi menfaat' hatırlatmasıyla 'desteğe' dönüştürülmek istenmiştir. Yani siyaseten de dindarlar-nurcular desteklenmesi gereken gruplardır.

Fakat mürşidim zaten bu mevzuda nerede durduğunu ta en baştan bir ilkeyle ortaya koyuyor: "Düşmanın düşmanı, düşman kaldıkça dosttur. Düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır." Veya yine vecizane ifade ediyor:

"Gâvurlardaki iki cereyanları nasıl görüyorsun?

"Şimdilik biri necis, biri encestir. Tâhir-i mutlak yalnız desatir-i İslâmiyettir."

"Öyleyse iki cereyana da lânet!"

"Evet. Lâkin bize bulaşmış olan encesin temizliği hesabına, onun izalesine çalışan necise necis demekle onu da kendimize sıçratmak, maslahat olmasa gerektir. Meselâ, bir hınzır seni boğuyor. Bir ayı da onu boğuyor. Ayının bağrına dürtmekle kendine musallat etmek, akıldan ziyade cünundur."

Şimdi denilebilir ki: Erdoğan'ın da bu şekilde hareket etmeye ehvenü'ş-şerreyn bir hakkı vardır. Evet. Maalesef. Va esefa! Kâfirlere karşı tek başımıza mücadele edebilecek bir kuvvette değiliz. Zaten İslam âlemi olarak kendi çapımızda bir ittihadı bile tam anlamıyla becerebilmiş değiliz. (Gazze katliamında güçsüzlüğümüz ortaya döküldü. İki sene çekirdek çıtlatarak bir soykırım izledik. Hiçbirşey eyleyemedik.) O nedenle Sultan Abdülhamid Han merhum tarzı bir 'denge siyaseti'ni Erdoğan da öyle-böyle götürmek zorunda kalıyor gibi...

Siyasidir. Âlim değildir. Hoca değildir. "Selef-i Salihînden başka, siyasetçi, ekserce tam müttakî dindar olamaz. Tam ve hakikî dindar, müttakî olanlar, siyasetçi olmazlar. Yani, maksad-ı aslî siyasetini yapanlarda din, ikinci derecede kalır, tebeî hükmüne geçer." Bazen Rusya'ya bazen Amerika'ya yanaşabilir. Bazen Çin'e bazen Japonya'ya yüklenebilir. Bunlar siyasetin içinde hep olan şeyler. Hep olmuşlar zaten. Yeni değiller. Selçukluların Bizans'a karşı Ermeni prenslikleriyle ittifak ilişkileri kurduğu ve Osmanlı'nın yükselen güç Almanya'ya karşı Fransızları kendi yanına çekmeye çalıştığı, kapitülasyonlar bu fayda umularak Kanuni Sultan Süleyman zamanında yürürlüğe konmuştur, bilinen gerçeklerdendir. Erdoğan da bunu pekâlâ deneyebilir. Amaa...

Peki biz ne yapmamalıyız?

Biz kendi duruşumuzu bozmamalıyız. Erdoğan ne tarafa doğru meyillenirse biz de nassları o tarafa doğru bükmemeliyiz. İslam'ın küfür karşısındaki tavrı nettir. Ve mürşidimizin de ifadesiyle 'Garp husumeti bâki kalmalıdır.' Buralarda bizim sağa-sola kıvırmamıza gerek yoktur. Üstelik, böylesi okumalar eşliğinde, Batı'ya karşı her zaman korumamız gereken temkini yitirmek de mümkündür! Nitekim, Papa'nın Türkiye ziyaretiyle pek heyecanlanan bazı dindarlarda yeniden 'dinler arası diyalog' halayları çekilmeye başlanmıştır. Böyle birşey 'FETÖ yapınca yanlış' ama 'AK Parti yaparsa doğru' olmaz. Papa'yla din üzerinden rabıta kurmak lüzumsuzdur. Papa siyasi bir figürdür bizim için. Kanaat önderlerimizden değildir. Evliyamız değildir. Hocamız değildir. Siyaseten konuşulacak hususlar olabilir. Tamam. Ama illa ortak düşmanlar sözkonusuysa... O da niyetleri halisse...

"Bediüzzaman'ı dondurmak" endişem de tam bu zeminde şekilleniyor. Onun mevcud konjonktürler hakkında söylediği şeyleri alıp 'değişmez şeriat yasaları' gibi görmek hoş durmuyor. Mürşidim, bir İslam âlimi olarak, elbette şeriat hakkında konuşurken değişmez yasalar söyler. Ama siyasete dair okumalarında elindeki verileri kullanır. Nitekim, Amerika hakkındaki hüsnüzannı, o zamanlar Amerika'nın pek tanınmamasıyla da ilgilidir. Ve, evet, Bediüzzaman onlardan ümit etmiştir. Neyi? Öncekilerin hatalarını tekrarlamamayı... Fakat netice ne olmuştur? Amerika bu ümidi kırmıştır. II. Cihan Harbi'nden sonra İngiltere'nin vazifesini kendi omuzlarına almıştır. Bugün İslam dünyasındaki işgallerin sorumlusu Amerika'dır. Samuel Huntington'ın 'Medeniyetler Çatışması' tezini yayınlamasından beri bilinmektedir ki: Soğuk Savaş Dönemi ardından Batı dünyasının yeni düşmanı bilâd-ı İslam'dır. Hamleleri hep buna dönüktür. Irak, Afganistan, Gazze vs...

Ancak şu var ki: Çin'in yükselişi ve Rusya'nın Putin'le yeniden kendini toparlaması, bazılarının gözünde, genelde İslam dünyasını, özelde ise Türkiye'yi tekrar kıymete bindirmiştir. Zaten Rusya ne zaman güçlense Batı siyaseti Türklere-Müslümanlara gaz verir. Dost görünür. Ve Rusya'nın karasal işgal yapabileceği her bölgede dindarlığı/milliyetçiliği destekler. Finanse eder. Silahlandırır. Örgütler. Ancak bu muhatabımızın canavarlığı konusunda bizi yanıltmamalıdır. Bediüzzaman'ın Eski Said döneminde İngilizler hakkında söylediği herşey bugün Amerika hakkında câridir. Eh, evet, dikkat. Papa'ya bakarken mürşidimizin 'Anglikan kilisesine verdiği cevabı' da unutmayalım. Dengeli olalım. Kendimize gelelim. Siyaset kendi işini yapsın. Ona birşey diyen yok. Ama 'müslüman gibi müslüman' kâfire emniyet etmemede kendinden emin olmalıdır. Her tebessüme içimizin yağları hemencecik erimesin yahu. Siyasilerin günahı kendine... Siyaset için dansözlük yapmaya ne gerek var?

Risale-i Nur'da geçen 'Hakiki İseviler' bahsi ise 'öyle İsevîler gördüğümüz zaman' gündem edilecek birşeydir. Hem burada da tâbi biz değil onlar olacak. Biz 'metbû' makamında olacağız. Ortada bir yerde değil 'bizde' buluşulacak. İsa aleyhisselam, Aleyhissalatuvesselam Efendimizin ümmetinden olacak, Mehdi'nin arkasında namaz kılacak. Bugün Papa İslam'a bunu mu teklif etmektedir? Safderunluğa ihtiyaç yok be abi.

9 Kasım 2025 Pazar

'Kızılını' beğenmediyse kemalizmin 'yeşilinden' vereyim mi abime?

Tabii insanın ağırına gidiyor. Zamanında, FETÖ'nün Zaman'a 10 Kasım'da aldığı tam sayfa ilan nedeniyle ortalığı yıkan muhafazakâr aydınların ekserisi Kocaeli'deki mevlid faciasına karşı sessizliğini koruyor. Çünkü bu aydınlarımız aynı zamanda hükümete de yakın isimler. Kemalizme karşı muamele 'hükümetin dahli olabilecekler' ve 'düşmanlarının dahli olanlar' olarak değişiyor demek ki. Yahut da dertleri kemalizme karşı olmak falan değildi. 'Dindarları gaza getirmek'le ilgiliydi. (Eskisi kadar hüsnüzan edemiyorum. Yaşım artık kırkı geçtiği için olabilir mi?)

Neyse. Bundan da kötüsü Kocaeli'deki facianın daha yukarılardan tertip edilmiş olması. Aynen. Yani daha büyük bir organizasyonun pilot bölgesi olabilir Kocaeli. Hafazanallah. Vali bu kararı inisiyatifiyle almamış olabilir. Müftü de 'büyük yerlerden gelen emir nedeniyle' bu işte böyle gayrete gelmiş bulunabilir. İnsan her komplo teorisine ihtimal vermeye başlıyor giderek. Zira hükümet bir süredir kemalizme doğru kalça kırmaya başlamıştı. Yaşananın MHP etkisi olduğunu söyleyenler de var. Fakat MHP için bile büyük bir iş bu. Daha yukarısı... Devletin içindeki asıl devlet sanki... Evet. O şey her neyse Erdoğan'ı da ikna etmiş gibi hissettiriyor. Oradan da bağlantı kurdukları bütün damarlara aynı eğilim şırınga ediliyor. Hepsi hep beraber dindarlarla Atatürk arasındaki mesafeyi kapatmaya çalışıyorlar. (Hatta cuma hutbesinin içeriği bile mü'minleri birşeylere hazırlıyor gibiydi.) En doğrusunuysa Allah bilir.

Mürşidim Mektubat'taki Hakikat Çekirdekleri'nde diyor ki: "Fert mütekellim-i vahde olsa, müsamahası ve fedakârlığı amel-i salihtir; mütekellim-i maalgayr olsa hıyanettir, amel-i tâlihtir. Bir şahıs kendi namına hazm-ı nefis eder, tefahur edemez; millet namına tefahur eder, hazm-ı nefis edemez." Yani, hiçkimse, başkasının adına affedicilikte bulunamaz. Yahut yine başkasının adına fedakârlık taslayamaz. Ya? Ancak kendi adına, şahsı namına affedebilir, fedakârlıkta bulunabilir. Ahmed, Mehmed'in rızası rağmına, parasından sadaka dağıtamaz. Ali, Veli'nin gönlü olmadıkça, evinde misafir ağırlayamaz. Kimse diğerinin adına vazgeçme yetkisine sahip değildir. Eğer bir kul hakkına girilmişse, o hakkı bağışlayacak olan, hakkına girilenin bizzat kendisidir. Yoksa çevresindekiler onun adına bağış yapamazlar. Bu tek kişide bile böyledir. Hele bir de mevzu milletin tamamı olsa... Onda helalliği kim verebilir?

Sözgelimi: İskilipli Atıf Hoca merhumun kanını kim helal edebilir? Erbilli Esad Efendi merhumun hakkını kim helal edebilir? Süleyman Hilmi Tunahan Efendi'nin çektiklerini kim helal edebilir? Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin yaşadıklarını kim helal edebilir? Şeyh Said-i Nakşibendî'nin şehadetini kim helal edebilir? Dersim'de katledilenlerin hakkını kim helal edebilir? Şapka takmadığı için asılanların hakkını kim helal edebilir? 18 sene okunmayan ezanın hakkını kim helal edebilir? Yasaklanan İslam harflerinin hakkını kim helal edebilir? Kapanan medreselerin, tekkelerin, türbelerin hakkını kim helal edebilir? Tek Parti Dönemi boyunca bu millete edilmiş sayısız zulmü, gadri, eziyeti, bizzat yaşayanların ruh-i muazzezleri dışında, kim helal edebilir? Kim böyle birşeye cesaret edebilir? Kim-nasıl bu helalleşmeyi bürokrasi marifetiyle 'oldu-bitti' yapmakla çözer? Kim buna cesaret eder?

Fakat, maalesef, en muhafazakâr saydığımız hükümetler bile, kuyunun başında biraz oturunca, tıpkı içmeleri yasak sudan içen İsrailoğulları gibi, kollarını iki yana açıyorlar: “Bugün bizim Câlût ve ordusuyla savaşacak gücümüz kalmadı!” diyorlar. Halbuki, ayet devamında onları değil, ötekileri övüyor: "Allah'a kavuşacaklarını bilenler ise dediler ki: Nice küçük topluluklar, Allah'ın izniyle, nice kalabalık topluluklara üstün gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir."

Sabır sadece musibete gösterilmez. Sabır sadece ibadete gösterilmez. Sabır sadece mâsiyete gösterilmez. Sabır husumeti de kapsar. Mü'min düşmanlığında da sabırlıdır. Yani sebatkârdır. Sabittir. Mesela Bediüzzaman Hazretlerine göre 'garp husumeti baki kalmalı'dır. Çünkü, İslam'ın ittihadına, uhuvvetin inkişafına sebeptir. Hem Kur'an da birçok ayetinde 'kâfirleri dost edinmemek' hususunda uyarmıştır. Zira bu dostluk duruşumuzu da zayıflatır. Bu sadedden olarak, Kastamonu Lahikası'nda, mürşidim, 'geçen Ramazan-ı Şerifte, Ehl-i Sünnetin selâmet ve necatı için edilen pek çok duaların şimdilik âşikâre kabulleri görünmemesi' şeklindeki bir müşkile şöyle izahat verir:

"Bu asırdaki ehl-i İslâmın fevkalâde safderunluğu ve dehşetli cânileri de âlicenâbâne affetmesi; ve bir tek haseneyi, binler seyyiatı işleyen ve binler mânevî ve maddî hukuk-u ibâdı mahveden adamdan görse, ona bir nevi taraftar çıkmasıdır. Bu suretle, ekall-i kalîl olan ehl-i dalâlet ve tuğyan, safdil taraftarla ekseriyet teşkil ederek, ekseriyetin hatâsına terettüp eden musibet-i âmmenin devamına ve idamesine, belki teşdidine kader-i İlâhiyeye fetva verirler; 'Biz buna müstehakız' derler. Evet, elması bildiği (âhiret ve iman gibi) halde, yalnız zaruret-i kat'iye suretinde şişeyi (dünya ve mal gibi) ona tercih etmek ruhsat-ı şer'iye var. Yoksa, küçük bir ihtiyaçla veya hevesle veya tamâh ve hafif bir korkuyla tercih edilse, eblehâne bir cehalet ve hasârettir, tokata müstehak eder. Hem âlicenâbâne affetmek ise, yalnız kendine karşı cinayetini affedebilir. Kendi hakkından vazgeçse hakkı var; yoksa başkalarının hukukunu çiğneyen cânilere afüvkârâne bakmaya hakkı yoktur, zulme şerik olur."

23 senedir tek başımıza sürdürdüğümüz iktidara rağmen hâlâ Anıtkabir kapısında dikilmemiz mağlubiyetin en sarih tezahürüdür. Dindar bir kimse olarak bildiğim Ergün Yıldırım Hoca'nın da şöyle bir paylaşımını gördüm dün:

"Atatürk dini inkar etmedi, sert laiklik uyguladı. Yeni din de ihdas etmedi. Kemalistler onun adına amentü icat ettiler. Kemalistler, Atatürk'ü tamamen batıcı ve din karşıtı yorumladılar. Biz neden Atatürk'e kemalistlerle bakalım ki? Her 10 Kasım'da Kuzey Koreli olmanın manası nedir? Atatürk mü 'Böyle yapın' dedi? Hayır. Bunun yerine mevlit ile anmak daha insani. İsteyen gider, isteyen gitmez. Atatürk üzerinden devlet ile dini çatıştıranların siyasetinden kurtulmalıyız artık. Maalesef aşırı Atatürk karşıtları da farklı biçimde bunu yapıyor. Aşırı yorumları ile onlar da 'karşı kemalizm!' Murat Bardakçı neden Atatürk ile sürekli kavgalı olmamızı istiyor? Hayatı devlet ile geçmiş birisi bunu neden yapar? İki seçeneğimiz var: Ya Atatürk devlet ile özdeş olmaktan çıkarılmalı ya da Atatürk bu milletin inancı ve kültürü ile barışık biçimde yorumlanmalı. Bunu yapmadıkça Atatürk etrafında yürüyen bu anlamsız çekişme ve çatışmanın bitmesi zor."

Eh, evet, kızıl kemalizmin ardından bir de 'yeşil kemalizm'le muhatap olacağız gibi görünüyor arkadaşlar. Gerçi bu yeşili kızılından da beter. Çünkü daha çok gövdenin içinde. Mustafa Kemal'e karşı, yaşananları unutmayı teklif ederek, affedici bakmayı öğütlüyor. Barışmayı salık veriyor. Bediüzzaman Hazretleri yukarıda ne dedi peki: "Kendi hakkından vazgeçse hakkı var; yoksa başkalarının hukukunu çiğneyen cânilere afüvkârâne bakmaya hakkı yoktur, zulme şerik olur." Zulme şerik olmak az tehdit midir? Değildir. Fakat bu zamanın dindarında da bir haller var. Dünyevî faydalar uğruna kimliğini oluşturan haklı düşmanlıkları da gömmeyi mâkul görüyorlar. Ne diyelim? Allah sonumuzu hayreylesin. Ve fakat azmimiz kat'îdir. Kemalizm bize hangi sûretle gelirse gelsin, ister AK Parti sûretini giysin, ona tokadımızı hiç düşünmeden vuracağız. Şüphesiz bizden evvel tokatlayacak olan da Mevlâ Teala'dır. 'Tokata müstehak eder!' demedi mi mübarek mürşidim? Bu işe gönül verenler de illa beklesinler. Hüda Sadıku'l-Vaad'dir. 23 senelik gayreti süfyaniyete peşkeş çekenler, elbette, en acı pişmanlıkları da kalplerinde hissedecekler.

2 Ekim 2025 Perşembe

Erdoğan Enver Sedat olmuyorsa biraz da Bediüzzaman sayesinde

Bediüzzaman Hazretlerini sevmemek için herkesin bir gerekçesi var. Mesela: Irkınızı dininizin önüne koyacak kadar müfrit bir Türkçüyseniz 'Kürtlüğü ile barışıklığı' üzerinden hasım olabilirsiniz. Yahut yine ırkınızı dininizin önüne koyacak kadar müfrit bir Kürtçüyseniz 'Türklere muhabbetini izhârı' üzerinden düşmanlık yapabilirsiniz. Eğer bir kemalistseniz, eh, zaten ikinci bir gerekçeye ihtiyaç yok. Âlim olması kin beslemenize yeter. Eğer ehl-i bid'aysanız ehl-i sünnet ve'l-cemaate yaptığı vurguya bozulabilirsiniz. Hülasa: Elhamdülillah, Bediüzzaman Hazretleri bu coğrafyada çok oyunu bozduğu, çok fayhattını yapıştırdığı, çok çatışmayı önlediği için o tip çatlaklara oynayanların kalbini kendisinden razı edemez. Aman efendim, olmazlarsa olmasınlar, önemli olan zaten Hüda'nın razılığıdır.

Bu sıralar Bediüzzaman'dan Razılığı Olmayanlar listesine yeni yeni isimler de ekleniyor üstelik. Evet. Mesela? Mesela: Selefîler. Türkiye'de 'Ebu Hanzala' vs. gibi isimler üzerinden taban tutmaya başlayan bu ekol de Bediüzzaman'ı bir türlü beğenmiyor, sevmiyor. Hoş, onların dünyada kendilerinden başka sevdikleri kimse var mı, o da tartışılır ya. Oraya girmeyelim. (Adamlar gölgeleri karşı duvara vursa onu bile tekfir edecek tiynetteler.) Dünyayı kurtarmak için sarfettikleri mesai iki merkezde temerküz ediyor: 1) Ne yapıp edip Allah'ı bir mekan sahibi yapacaklar. 2) Ne yapıp edip birilerini dinden çıkaracaklar. Takva ehli bir müslimin her gece uyumadan önce nefis muhasebesi için kendisine sorması gereken "Bugün Allah için ne yaptın?" sualini bu arkadaşlar şöyle çeviriyorlar: "Bugün Allah için kimi tekfir ettin?" Tabii böyle tahtieci bir zihniyetten de düzgün bir iş çıkmıyor. Nereye çöreklenseler orada kardeş kardeşi yiyor.

Ne demiş Sünuhat'ında mürşidim efendim: "Bence, Tahtîeci, hubb-u nefisten neş'et eden inhisar zihniyeti illetiyle malûldür. Ve Kur'ân'ın câmiiyetinden ve umum tabakat-ı beşere şümul-ü hitabından gafletle mes'uldür. Hem Tahtîecilik fikri, sû-i zan ve tarafgirlik hissinin menbaı olduğundan, İslâm'da lâzım olan tesanüd-ü ervâh, tevhid-i kulûb, tehâbbüb ve teâvüne büyük rahneler açmıştır. Hâlbuki hüsn-ü zanla, muhabbet ve vahdetle memuruz." Fakat bazılarının memurluğu bugün suizan, husumet ve ayrılık üzerinedir, maalesef...

Buradan şuraya geçeceğim arkadaşım: Bence selefîlerin Bediüzzaman Hazretlerini sevmemelerinin nedenlerinden birisi de onun 'cumhurî sistem' ile İslam arasında kurduğu sulhten dolayıdır. Hatta 'ehven-i şer'i bir oy verme yöntemi olarak ihtiyar etmesidir. Evet. Bediüzzaman'a göre, cumhurî sistemde, sisteme başkaldırmak, sırt dönmek, reddetmek bir çözüm değildir. Ya? Sistemin elverdiği ölçüde hayra, adalet-i mahzaya, o da olmuyorsa, bir adalet-i izafiye olarak ehven-i şerre (yani kötülerden en iyisine) rey verme yolunu tutmaktır. Çünkü bizzat kendisinin beyanıyla "Ehvenüşşer ise bir adalet-i izafiyedir. Heyhat! Âlemin her halinde hayr-ı mahz olamaz..."

Söyleyeceklerimi tamamlamadan önce küçük bir iktibas yapmalıyım. Kendisini 'seküler' olarak tarif eden Mısırlı düşünür Fuad Zekeriya, Çağdaş İslamcı Harekette Hakikat ve Hayal eserinde, İhvan'ın Enver Sedat'a neden suikast düzenlediğini şöyle analiz ediyor:

"Sedat'ın onları cezalandırış biçimi, Nasır'ınkiyle karşılaştırıldığında, çok daha hafif olmasına rağmen İslamcı gruplar öfkelerini neden Sedat'a kustular? (...) Sedat aslında İslamcılara çok yakın olduğu için öldürülmüştür. İhvan, Sedat'ın kendisine çok yakın oluşuna epey umut bağlamış ve Sedat da İhvan'ı 'birçok amacını gerçekleştirmek için çalıştığına' inandırmıştı. Ayrıca, Sedat onlara üyelerini çoğaltma fırsatı vermiş ve İhvan da bu jeste 'hayal ettikleri İslamcı devletin kurulmasının eşiğine gelindiği' beklentisine kapılarak yanıt vermişti. Ancak, dışarı yansıttığından daha farklı hesaplar ve planlar yapmakta olan Sedat, iktidarının son iki yılında, İhvan'ın ümitlerini boşa çıkardı. Batı'yla ilişkisini ve sayısı milyonları bulan hristiyan Mısır vatandaşlarını koruma gereksinimini hesaba katınca İhvan'dan uzaklaşmaya başladı. Ancak İslamcı grupların gücü rejim tarafından konan sınırları aşınca bu soğuma şiddete dönüştü. Şeriatın eksiksiz bir şekilde uygulanma olasılığının azalmakta olduğunun farkına varınca İslamcı gruplar da rejimle aralarına mesafe koymaya başladılar. Sedat'a karşı, onları hapse atan ve işkence eden Nasır'a yaptıklarından daha çok şiddete başvurmalarının sebebi buydu. Sedat'ın, kendilerine yakınmış gibi davrandıktan sonra aldattığını, bütün taleplerini kabule yanaşmayacağını keşfettiler."

Türkiye'de İslamcılığın hikâyesi Mısır'daki yolu izlemediyse bunda Bediüzzaman Hazretlerinin payının çok büyük olduğunu düşünüyorum. Elbette pay sahibi olan tek kişi o değildi. 'Müsbet hareketi' usûl edinmiş herkesin bugünlere sarsıntısız gelinmesinde hissesi vardı. Fakat Bediüzzaman'ın devr-i hayatında takındığı tavır ayrıca 'geniş kitlelere ulaşma-etkileme' yeteneğine sahipti. Yani tesiri çoktu. Ve o 'gerçekten seçim denilebilecek seçimler'in yapıldığı 1950 sonrasında rey kanaatini talebelerine şöyle izhâr etmişti:

"Kardeşlerim, hastalığım pek şiddetli; belki pek yakında öleceğim veyahut bütün bütün konuşmaktan—bazan men olduğum gibi—men edileceğim. Onun için benim Nur âhiret kardeşlerim, 'ehvenüşşer' deyip bazı biçare yanlışçıların hatâlarına hücum etmesinler. Daima müsbet hareket etsinler. Menfî hareket vazifemiz değil. Çünkü dahilde hareket menfîce olmaz. Madem siyasetçilerin bir kısmı Risale-i Nur'a zarar vermiyor, az müsaadekârdır; 'ehvenüşşer' olarak bakınız. Daha âzamüşşerden kurtulmak için, onlara zararınız dokunmasın, onlara fâideniz dokunsun..."

Bugün de Türkiye'nin benzer bir dönemden geçtiğini söylemek hata olmaz diye düşünüyorum. Evet... 2002'de, maşaallah, mührü eline alan AK Parti'den beklediklerimizin tamamını gördüğümüzü söyleyemeyiz. Evet. Alınması gereken daha epey mesafe var gibi görünüyor. Ve, evet, bazen AK Parti'nin bizzat kendisi de bu mesafenin alınıp-alınmayacağı konusunda bizi tereddüde düşürüyor. Lakin Türkiye'deki dindarların zihninde şöyle bir ferasetli 'sağlama yapma yöntemi' var: 'Ehven-i şer düsturu.' Yahut daha bilinen ismiyle 'ehvenü'ş-şerreyn kaidesi.' Seçeneklerin hiçbirisi hayr-ı mahzı tam ifade etmediğinde 'en az zararlısını' veya 'kötülerin en az kötüsünü' seçme. Bu fıkıh kaidesini, Üstad Hazretleri, 'Türkiye müslümanlarının siyaset algısına' merkezî bir şekilde yerleştirmiştir.

'Türkiye müslümanları' mevzua böyle ferasetle baktıkları için, kemalizmi yıkması için oy verdikleri AK Parti artık kemalizme yanlamaya başlasa bile, Filistin için büyük umutlar bağladıkları hükümet Gazze'de hüsrana uğratsa bile, sokaklarda açıklık-saçıklık, ahlaksızlık, LGBT, yozlaşma artsa bile, büsbütün sırtlarını dönüp hasma dönüşmüyorlar. Bir adım ötesini de hesaba katıyorlar: "Ben buna hasım olursam kime yolvermiş olurum? Yoksa 'azamüşşer'e kapı mı aralarım? Eğer öyle olacaksam, aman, durayım. İleri gitmeyeyim." O yüzden her seçimde solcuların hiç beklemedikleri neticeler sandıktan çıkıyor. Yani, bir dindar, ne kadar hükümeti eleştirirse eleştirsin, ki eleştiri yapmak 'insafı katık ettikten sonra' hakkıdır da, iş 'Mührü kime vermek lazım?' sorusuna geldiğinde 'Mührü azamüşşerre vermem! Kan içer kızılcık şerbeti derim. Tamam. Lakin ehven-i şer makuliyetinden ayrılmam!' refleksi gösteriyor.

Bu makuliyet refleksi de Türkiye'yi siyasi çalkantılardan büyük ölçüde koruyor. Evet. Biz siyasetin 'kusurlu bir alan' olduğunu kabul etmişiz. O alanda faaliyet gösterenlerin de 'sütten çıkmış ak kaşık' olamayacağını bilmişiz. Hayra sevkedebilmek için elimizden geleni yapsak da, ellerinden şer sâdır olduğunda, durup tekrar düşünürüz: "Şimdi ben buna küsüp gitsem sonuçta kazanan kim olur?"

Türkiye müslümanlarının bu özelliği ile iftihar ediyorum arkadaşım. Böyle davranmanın da mümkün yollar içinde en güzel yol olduğunu düşünüyorum. Ve 'mümkün olmayanı isteyenler'den bir zümreyi de selefîler olarak düşünüyorum. İşte, onlar, dahilde kılıç çekmeye kadar giden kaotik şeriatçılıklarını bizim bu mâkul şeriatçılığımızın yerine yerleştiremedikleri için bize düşman kesiliyorlar. Onlara göre Bediüzzaman devrimin yolunu kapattı. Halkı sakinleştirdi. Sakinleştirdiği için de aradıkları kıvamda cinnet bulamıyorlar. 

Halbuki bu adamların parmak karıştırdıkları hiçbir yerde hakkıyla şeriatın geldiği görülmemiş. Aksine, şeriat yerine, cinneti hükümferma etmişler. Kardeşi kardeşi yedirmişler. Kardeşi kardeşe tekfir ettirmişler. Kafirler için uygun operasyon alanları açmışlar. Yoksa, Allah korusun ya, bu kadar inkisar-ı hayale bir 'Enver Sedat vakası' da Türkiye'de meydana gelebilirdi. Elhamdülillah ki gelmiyor. Gelmeyecek de... Çünkü Türkiyeli müslüman şöyle diyor: "Evet, ben nasıl bu kış içinde baharı temenni ediyorum ve arzu ediyorum; fakat irade edemiyorum, getirmeye teşebbüs edemiyorum. Öyle de, hal-i âlemin salâhını temenni ediyorum, dua ediyorum ve ehl-i dünyanın ıslahını arzu ediyorum. Fakat irade edemiyorum; çünkü elimden gelmiyor. Bilfiil teşebbüs edemiyorum; çünkü ne vazifemdir, ne de iktidarım var..." Hakikat ile hayal arasına 'mâkuliyet' ayracı koyduğu için Türkiyeli müslüman hata değil isabet ediyor.

7 Eylül 2025 Pazar

Mucizat-ı Ahmediye'den 'Bitki Zekası' çıkar mı?

Stefano Mancuso'nun 'Bitki Zekası' isimli eseri bazı konulara bakışımı zenginleştirdi diyebilirim. Mesela 'zeka' konusu. Bizim şöyle bir hatamız var: Zeka ile sürati bir değerlendiriyoruz. Yani birşey süratli şekilde hareket etmiyorsa onun zekasının da yokluğunu sanrılıyoruz. Mancuso bu ezbere ciddi itiraz ediyor. Asıl odaklanmamız gerekenin 'çözüm üretme' olduğunu söylüyor. Birşey önüne çıkan problemler karşısında, ne kadar yavaş olursa olsun, çözüm üretiyorsa zeka sahibidir. Bitkilerin bunu bizden daha yavaş yapıyor olmaları aptal oldukları anlamına gelmez. Onların da, belki bizim anlayamayacağımız kadar yüksek düzeyde, bir zekası var. Fakat biz 'zeka' ararken hep kendimiz gibi şeylere bakındığımız için farketmemiz biraz geç oldu. İnsanoğlu ancak 21. yüzyıla gelindiğinde bu konuya dair hipotezler geliştirmeye başladı. İspatlanması içinse daha zaman lazım.

Mevzuu bir de kendi satırlarından okuyalım:

"Çoğu hayvanın zekasını kabul etmekten çekinmeyiz. Çünkü alet kullanarak yiyecek elde etme, bir dil geliştirme, bir labirentten çıkma ya da diğer türden sorunları çözme yetenekleri gösterirler. Öyleyse şimdi şunu soralım: Bitkiler de aynısını yapabilir mi? Evet. Sürekli yapıyorlar! Diğer türleri kullanmayı içeren karmaşık stratejilerle kendilerini yırtıcılardan koruyorlar. Tozlaşmada güvenilir 'taşıyıcılar'dan yardım alıyorlar. Engellerden kurtuluyorlar. Birbirlerine yardım ediyorlar. Hayvanları avlayabiliyorlar ya da kendilerine çekebiliyorlar. Besine, ışığa ve oksijene ulaşmak için hareket edebiliyorlar. Öyleyse neden bitkilerin zeki canlılar olarak kabul edilmeyi tamamen hakettiklerini itiraf etmiyoruz? Davranışlarını gerçekten gözlemlemiş herkes için açıkça ortada olan bir gerçeği inkâr etmek yerine, sorun çözme yöntemlerini biz insanlar için de değerli bilgi kaynakları olarak değerlendirmeliyiz. Zeka yaşamın özelliğidir. En mütevazı tek hücrelinin dahi sahip olması gereken birşey. Her canlının devamlı, temelde bizim karşılaştığımız sorunlardan çok da farklı olmayan, sorunları çözmesi istenir. Bir düşünün: Besin, su, barınak, yoldaşlık, savunma, üreme... Bunlar en zorlu sorunlarımızın altında yatan unsurlar değil midir? Zeka olmasaydı canlılık da olmazdı. Bu basit gerçeği kabullenmek bizi rahatsız etmemeli. İnsanların zekası elbette ki bir bakterinin ya da tek hücreli alginkinden daha fazladır. Ancak temel nokta bu farkın yalnızca sayısal olmasındadır, niteliksel değil..."

Kitapta konuyla ilgili birçok misal de yeralıyor. Sözgelimi: "(...) Tohum dağılımı için rüzgara güvenen bitkileri düşünün. Mesela: Üfleyip tohumlarını uçurmaya bayıldığımız ünlü karahindiba. Bu çiçek olağandışı bir mühendislik başarısıdır. Minik tohumları en küçük bir rüzgar estiğinde uçabilecek, bazen kilometrelerce gidebilecek şekilde yapılmıştır. Bir başka anemofil bitkinin, ıhlamur ağacının, tohumları hafif esintilerde süzülerek tekli kanatları üzerinde uzun süre uçabilir. (...) Meyveler aslında bitkilerin hayvanları 'tohumlarını dağıtması için' ikna etme yoludur. Tıpkı tozlaşma için nektarın kullanılması gibi. Elma, hindistancevizi, kiraz ya da kayısı olsun; lezzetli, tatlı meyve etleri iki ana amaca hizmet eder: Olgunlaşma tamamlanana kadar tohumları koruma ve tohumları taşıyan posta sistemini ödüllendirme..."

Bir başka misal Ceset Çiçeği: "Gerçekte böceklerin koku ile çekimlenmesine dayanan çok sayıda örnek vardır. Tuhaf bir örnek, doğru bir şekilde 'iri ölçekli' denilebilecek olan, Arum Titanium bitkisininkidir. Genellikle 'Ceset Çiçeği' olarak anılır. Ve dünyadaki en büyük çiçeklere sahiptir. Her yıl çiçek açtığında tuhaflık arayanları botanik bahçelerine getiren bu bitkisel süper-star, etkili fakat sevimsiz bir tozlaştırıcı seçmiştir: Leş sineği. Çekici olabilmek için, bitki, sineğin en sevdiği kokuyu mükemmel taklit eder: Çürüyen etin pis kokusu! Bitkilerin kesinlikle harika manipülatif yetenekleri var. Kim bundan şüphe duyabilir ki?"

Son misal olarak da 'Lima fasulyesini' alıntılamak istiyorum: "Özellikle açgözlü uyuz böcekleri (tetranychus urticae) tarafından saldırıya uğradıklarında, lima fasulyeleri, etçil olan başka bir böcekçiği (phytosetlus persimilis) çekimleyen uçucu kimyasal bileşik karışımı salgılar. Bu etçil böcekçik 'vejetaryen' böcekçiklere saldırmada uzmanlaşmıştır. Ve kısa sürede tüm nüfuslarını imha eder. Bir hayvan türü ile bir bitki türü arasındaki işbirliğinin başka inanılmaz örneği! Bu örnek, çok daha inanılmaz bir yeteneğe, lima fasulyesinin saldırganını tanıyabilmesi ve saldırganının biyolojik düşmanlarından birini kendisini kurtarması için çağırabilmesine dayanan bir örnektir. Kaç hayvan bu kadar gelişmiş bir strateji kurabilme yeteneğine sahip?"

Elbette bu bakış açısı bizim zeka için şart olarak gördüğümüz çoğu şeyi ıskartaya çıkarıyor. Bir beyin? Gerekmeyebilir. Merkezi bir sinir sistemi? O da lazım olmayabilir. Zekanın tek görünüşü hayvanî şekli değildir. Bitkilerin de, Mancuso'nun tabiriyle 'sürü zekası' denilebilecek bir zeka türü vardır ki, bazen sadece tek bir dalı kalacak kadar zarar verseniz bile o daldan hayata tutunabilmeyi başarabilir. Fakat kendini daha üstte gören insan türü bazen çok cüzî yaralanmalarla hayata tutanamaz.

Buradan şuraya geçeceğim: Mucizat-ı Ahmediye Risalesi'nde Bediüzzaman Hazretleri bir başlık da 'nebatî mucizelere' açıyor. Ve 9. Nükteli İşaret'te diyor ki: "Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın envâ-ı mu'cizâtından birisi de, ağaçların insanlar gibi emrini dinlemeleri ve yerinden kalkıp yanına geldikleridir ki, şu mu'cize-i şeceriye, mübarek parmaklarından suyun akması gibi, mânen mütevatirdir. Müteaddit suretleri var ve çok tariklerle gelmiştir." Devamında da birçok misalini peşpeşe sıralıyor. Zâhirî nazar "Yahu bitkiler nasıl söz dinleyip yapar?" deyu şaşırabiliyor. Fakat, Allah, 'herşeye gücü yeten'dir. Dilerse ağaçları dahi 'söz dinler' hale getirebilir. Zaten mucizelerin bir hikmeti de Allah'a 'herşeye gücü yeten' olarak iman edip-etmediğimizin sınanmasıdır. Yani, mucizelere iman eden birisi, Rabbisini 'Halık-ı Rabbü'l-Âlemîn' olarak tam kavramıştır. İman etmeyense tamamen kendi bakış açısıyla ilgili olan arızaları, sınırları, tutup Rabbinde tevehhüm etmiştir. O yüzden vartaya yuvarlanmıştır.

Başa dönersek: Mancuso, bitkilerin, 'biz insanlar için de değerli bilgi kaynakları olarak değerlendirilmesi' gerektiğini söylemişti. Aleyhissalatuvesselam Efendimize bağışlanan bu nevi 'nebatî mucizeler' de, bir anlamda, bizim dikkatimizi onlara çekmek için olabilir mi? Neden olmasın? Mancuso, eserinde, semavî dinlere 'bitkilere bakışları açısından' rencide edici şeyler söylüyor. Ancak acaba İslamiyetin bitkilere nasıl baktığını derinlemesine biliyor muydu? Bilmediği ortada... Yoksa kitabında iddia ettiği 'Bitki Zekası'nın bu neviden mucizeler eliyle 1400 yıl önceden işaret edilmiş bir mesele olduğunu görebilirdi. Evet. Aleyhissalatuvesselamı dinleyen ağaçlar bize söylemiş oluyorlar ki: "Ey âdemoğlu bizim de bir zekavetimiz var. Sizin kadar hırslı olmayabiliriz. Sizin kadar hızlı hareket etmeyebiliriz. Sizin kadar gürültü çıkarmayız. Fakat bunlar zekanın olmazsa olmaz parçası değildir. Hatta bizdeki hayat bu itibarla sizinkinden daha nezihtir. Meleklere daha yakındır. Belki de bizim zannettiğiniz zeka bizden sorumlu müekkel meleklerinkidir. Onlar söyler, gösterir, biz de yaparız. Nasıl ki mucizeler eliyle birazını gösterdik."

Ali Şeriatî tartışması nurcuları neden teğet geçti?

Efendim, tanıyanlar zaten biliyor, bilmeyenler şimdi bilecek, bende biraz 'kitap oburluğu' var. Eline her geçeni okuyan cinstenim. ...