Bediüzzaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bediüzzaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Kasım 2026 Pazartesi

Mekke İttifakı Cadılar Bayramına karşı!

"Mekke ve Medine müstesna, Deccal’in ayak basmayacağı hiçbir memleket kalmayacaktır. Mekke ve Medine’nin her giriş yolunda melekler saf saf durup buraları korurlar...” (Buhari, Fedailu’l-Medine, 9)

Bizim üzerimizden Süfyan geçmiş arkadaşım. Yani bütün peygamberlerin aleyhimüsselam ümmetlerini ona karşı uyardıkları bir fitne bu coğrafyada yaşanmış. İyi durumda olmamız beklenemez. Hatta 'hâlâ minarelerden ezan-ı Muhammedî okunması' bile şükür sebebidir. Elhamdülillah. Fakat siyaset itibariyle Harem-i Şerif'in de hâdimi sayılan Arabistan'da böyle şeyler görünce üzülüyoruz. İster istemez üzülüyoruz. Zira "O Harem'in şerefi hürmetine böyle çamurlar oraya sıçramaz!" diye ümit ediyoruz. Zaten rivayetlerde de Deccal'in fitnesinin Mekke'ye-Medine'ye, inşaallah, sirayet edemeyeceği haber veriliyor. Lakin bu Muhammed b. Selman dönemi bir acayip oldu. Batılılaşmaya karşı en katı tutumları görmeye alıştığımız Arabistan'da batılılaşma rüzgârları esmeye başladı. Hayfa ki bir de Cadılar Bayramı kutlamışlar geçen. Acaba Faysal b. Abdülaziz sağolaydı böyle kutlanabilir miydi? Kimbilir. Ahirzaman, müslüman ceddimizin duysalar hayretten damaklarını şaklatacakları şeylere, bizi şahit kılıyor. Merhum babam da "Yaşa ki neler göresin!" derdi her şaşırdığında. Yaşamanın bir hikmeti de şaşırmak belli ki.

Nete düşen kutlama görüntülerine bakarken Bediüzzaman Hazretlerinin Vehhabiler hakkında gelen bir suale verdiği cevabı hatırladım. (Uzun bir cevaptır. Mektubat'tadır. Kıymetli analizler içerir.) O cevabın bir yerinde diyor ki mürşidim:

"Her bâtıl bir mesleğin herbir ciheti bâtıl olmak lâzım olmadığı gibi, herbir hak mesleğin dahi herbir ciheti hak olmak lâzım değildir. Buna binâen, sâdattan olan şerif-i Mekke, Ehl-i Sünnet ve Cemaatten iken zaaf gösterip İngiliz siyasetinin Haremeyn-i Şerifeyne müstebidâne girmesine meydan verdi. Nass-ı âyetle küffârın girmesini kabul etmeyen Haremeyn-i Şerifeyni, İngiliz siyasetinin, âlem-i İslâmı aldatacak bir sûrette, merkez-i siyâsiyesi hükmüne getirmesine yol verdiğinden, ehl-i bid'attan olan Vehhâbiler, hariçten medâr-ı istinad aramayarak, filcümle nimmüstakil bir siyaset-i İslâmiye takip ettiklerinden, şu cihette haklı olarak o gibi Ehl-i Sünnete galebe ettiler denilebilir."

Yani kim kâfire kendisini kullandırmaya yaklaşırsa, Cenab-ı Hak, onu Mekke'nin-Medine'nin hâdimiyetinden alır. Azleder. Daha müstakil bir siyaset izleyenleri yerine getirir. Sorumluluğu onlara verir. Çünkü mübarek topraklar kirletilmeyi kaldırmaz. Hem müsaade de etmez. Vehhabiler, o dönemde görece daha 'nim-müstakil' siyaset izledikleri için, bid'alarına rağmen göreve getirilmişlerdir. Kader onlara izin vermiştir. Lakin tam bu eşikte dikkat edilmesi gerekir: Eğer bu nim-müstakil siyaset müstakim tutumunu yitirirse, batılılaşma rüzgârına kapılıp giderse, o zaman Mevla Teala yeni bir görevlendirme yapar.

Bana öyle geliyor ki: Faysal bin Abdülaziz'den sonra Arabistan'ın siyaseten şirazesi hepten kaymaya başladı. İsrail'e karşı tutumu bile değişti. Neredeyse ittifak edecek hale geldi. Hazret-i Hüda da, tam o zaman işte, Hûsîleri bunların başlarına bela etti. Hûsîler mahz-ı hayır mı peki? Elbette değil. Onların da sünnilere çok gadirleri oluyor. Hem üzerlerindeki yoğun İran etkisi nedeniyle, Zeydî iken sahip oldukları istikameti, İmamîye adına kaybediyorlar. Giderek İmamîleşiyorlar. Allah muhafaza. Fakat bir iyi yanları var. Amerika'ya-İsrail'e vs. 'eyvallah' etmiyorlar. Gazze katliamı sırasında da bu duruşlarını korudular. Ha, katliamı önleyecek kadar tesirleri olmadı, kabul. Lakin Telaviv'e doğru tükürenin bile sünnileri geçtiği bu devirde füze atmayı başardılar. İsrail'den uçarken pisleyecek kuşların dahi ayaklarını öpecek kadar çaresiz olduğumuz için de hallerini beğendik.

Yine Bediüzzaman Hazretleri Yemen Zeydîleri hakkında gelen bir suale şöyle cevap veriyor:

"(...) Onun etbâları, Şiaların en mutedili ve en Sünnîsidir. Bunlar hem ehl-i insaf ve hem çabuk hakkı kabul eder bir taifedir. İnşaallah, Vehhâbîlerin tahribatını tamire sebep oldukları gibi, Ehl-i Sünnet ve Cemaatten Zeydîlerin inhirafları dahi istikamet kesb edip, Ehl-i Sünnete iltihak edip imtizaç edecekler. Bu âhirzaman çok çalkalanıyor; bu fitne-i âhirzaman acip şeyler doğuracağını ihsas ediyor."

Evet. Türkiye siyaseten şuan Suudi Arabistan'ın tarafında duruyor. Hatta bir ittifak anlaşması dahi yaptık. (Belki asker de göndereceğiz.) Ve bu ittifak için haklı gerekçelerimiz de var. Ancak, Sezai Karakoç merhumun da dediği gibi, "Kaderin üstünde bir kader vardır." Eğer Allah Teala işin başka türlü olmasına hükmederse, bu hükmü hiçbir beşerin, devletin, siyasetin değiştirmesi mümkün değildir. Kudretiyle herşeye boyun eğdiren Odur. Muhtemel neticeden korkuluyorsa, o zaman sadece askerî tedbirler almak yetmez, Ra'd sûresinin 11. ayetinde buyrulan hikmet mutlaka hatırlanmalıdır: "Allah, bir kavme verdiğini, onlar nefislerindekini bozmadıkça bozmaz. Bir kavme de Allah, bir kötülük irade buyurdu mu, artık onun reddine çare bulunmaz!"

31 Ekim 2026 Cumartesi

Kim Risale-i Nur'dan başka kitap okumamalı?

Yıllar önce izlediğim bir dersinde, Esad Coşan Hocaefendi merhum, şöyle bir soruya cevap veriyordu: "Râmûzü'l-Ehâdis'ten daha ehem/sahih birçok hadis kitapları olmasına rağmen neden derslerinizi sadece ondan yapıyorsunuz?" O da bu soruya manaca şöyle cevap veriyordu: "Bizim tekkemizin hadis kitabı bu kitaptır. Ahmed Gümüşhanevî Hazretlerinin yaptığı bu güzide derlemedir. Biz büyüklerimizi bu kitaptan ders yaparken gördük. Yoksa diğer hadis kitaplarını itham ediyor değiliz. Hâşâ! Küçük görüyor değiliz. Fakat mesleğimizde dersleri bu kitaptan yapmak usûl olmuştur." Benzer bir cevabı Bediüzzaman Hazretlerinin de verdiği görünüz. Ancak onun karşı karşıya kaldığı suçlama hadis kaynakları üzerinden değildir:

"Diyorlar: 'Said yanında başka kitapları bulundurmuyor; demek onları beğenmiyor. Ve İmam-ı Gazâlî'yi de (r.a.) tam beğenmiyor ki, eserlerini yanına getirmiyor.' İşte, bu acip, mânâsız sözlerle bir bulantı veriyorlar. Bu nevi hileleri yapan, perde altında ehl-i zındıkadır; fakat, safdil hocaları ve bazı sofuları vasıta yapıyorlar. Buna karşı deriz ki: Hâşâ, yüz defa hâşâ! Risale-i Nur ve şakirtlerinin bir üstadı olan Hüccetü'l-İslâm İmam-ı Gazâlî ve beni Hazret-i Ali ile bağlayan yegâne üstadımı beğenmemek değil, belki bütün kuvvetleriyle onların takip ettiği mesleği ehl-i dalâletin hücumundan kurtarmak ve muhafaza etmektir. Fakat, onların zamanında bu dehşetli zındıka hücumu, erkân-ı imaniyeyi sarsmıyordu. O muhakkik ve allâme ve müçtehid zâtların asırlarına göre münazara-i ilmiyede ve diniyede istimal ettikleri silâhlar hem geç elde edilir, hem bu zaman düşmanlarına birden galebe edemediğinden, Risale-i Nur Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyandan hem çabuk, hem keskin, hem tam düşmanların başını dağıtacak silâhları bulduğu için, o mübarek ve kudsî zâtların tezgâhlarına müracaat etmiyor. Çünkü, umum onların mercileri ve menbâları ve üstadları olan Kur'ân, Risale-i Nur'a tam mükemmel bir üstad olmuştur. Ve hem vakit dar, hem bizler az olduğumuz için vakit bulamıyoruz ki, o nuranî eserlerden de istifade etsek."

Görüldüğü gibi, Bediüzzaman Hazretleri, başka kaynaklarla meşgul olamayışlarını kesin bir angajmana değil, dönemin şartlarına bağlamıştır. Zaman mütekellimîn zamanıdır. Ortamdaki şübehatı dağıtmak için kelam ilminin meydan alması gerekmektedir. Zaten daha küçük yaşlarında gördüğü rüyada Ararat dağının patlamasının ardından kendisine böyle emredilmiştir: "İ'câz-ı Kur'ân'ı beyan et." Bu rüya, Nakşibendî-Halidî medreselerinde yetişmesi hasebiyle, mutasavvıf olması daha muhtemel bir çocuğun kelam ilmine yönlendirilmesidir. Allah dostları içinde böylesi rüyalardan dolayı meslek seçimini değiştiren birçok kişi vardır. Hatta, İbn-i Hacer el-Askalanî rahimehullahın da, Hanefî mezhebine rağbet duymasına rağmen, bir rüya saikiyle kendisini Şafiî mezhebine hizmet etmeye adadığı söylenir. Maşaallah. Subhanallah. Ulemamız Allah'ın mağlup edilmez mübarek bir ordusudur. Başkomutanları da Seyyid-i Âlem Aleyhissalatuvesselamdır. O komutan, Allah'ın izniyle, nereye isterse oraya atar. Nerede isterse orada vazifelendirir. Nurlu parmağı nereyi işaret ederse cephe orasıdır.

Bu yüzden meslekler/meşrepler yol yol olup dağılmıştır. Hepimizin gücü bütün eserlere yetmeyeceği için, Cenab-ı Mevla, yükümüzü rahmetiyle paylaştırmıştır. Bediüzzaman Hazretleri de yaşadığı dönemin fitnesine karşı Risale-i Nur tarzı bir kelamî mücadeleyi ehemmiyetli bulduğu için başka eserleri okutamamıştır. Fakat o eserlerin Risale-i Nur'da özü/izi illa vardır. Zaten Bediüzzaman'ı Bediüzzaman yapan sır 90 İslam kaynağını ezberleyecek güçte bir hafızaya sahip olmasında saklıdır. Kendisinin ifadesiyle "Adeta bütün hayat-ı ilmiyem, mukaddemât-ı ihzariye hükmüne geçmiş ve Sözlerle i'câz-ı Kur'ân'ın izharı, onun neticesi olacak bir surette olmuştur."

Bununla birlikte, bir nurcu olarak ben, "Risale-i Nur'dan başka kitap okunmaz!" diyenlerden değilim. Külliyatta geçen "Risale-i Nur'la iktifa" bahislerini "Risale-i Nur mesleğinde iktifa" olarak anlamaktayım ki, zaten her kemalatın başı, 'tevhid-i kıble etmek'ten geçer. İmam-ı Rabbanî Hazretlerinin çok mektuplarında nasihat ettiği bu usûl, Mektubat-ı Rabbanî'yi okurken Bediüzzaman Hazretlerinin de dikkatini çekmiştir:

"Yalnız İmam, o mektuplarında tavsiye ettiği gibi, çok mektuplarında musırrâne şunu tavsiye ediyor: 'Tevhid-i kıble et.' Yani, 'Birini üstad tut, arkasından git. Başkasıyla meşgul olma.' Şu en mühim tavsiyesi, benim istidadıma ve ahvâl-i ruhiyeme muvafık gelmedi. Ne kadar düşündüm: Bunun arkasından mı, yoksa ötekinin mi, yoksa daha ötekinin mi arkasından gideyim? Tahayyürde kaldım. Herbirinde ayrı ayrı cazibedar hâsiyetler var; biriyle iktifâ edemiyordum. O tahayyürde iken, Cenâb-ı Hakkın rahmetiyle kalbime geldi ki: Bu muhtelif turukların başı ve bu cetvellerin menbaı ve şu seyyarelerin güneşi Kur'ân-ı Hakîmdir. Hakikî tevhid-i kıble bunda olur. Öyle ise, en âlâ mürşid de ve en mukaddes üstad da odur. Ona yapıştım."

Değil sadece manevî mesleklerde, maddî olanlarında dahi, tevhid-i kıble etmek esastır. Bunun bir manası 'ihtisas alanına konsantre olmak'tır. Eğer ihtisasa talip olduğunuz alanda/meslekte yeterli yoğunlaşmayı yaşamadan, her çiçekten bal almaya çalışırsanız, "Herşeye el atan hepsinden mahrum kalır!" sırrına mazhar olabilirsiniz. Tıp alanında tahsil görürken gidip edebiyat fakültesinin derslerini takip ederseniz, yahut fizik alanında tahsil görürken gidip müzik derslerine dalarsanız, veyahut biyoloji tahsili görürken mekanik derslerine düşkünlük gösterirseniz, elbette, asıl ihtisas edinmek istediğiniz konu sizde âtıl kalır. O yüzden mürşidîn-i kâmilîn hazeratı tâlibânlarına 'tevhid-i kıble etmeyi' her zaman şart koşmuşlardır. Daldan dala çok gezmenin mesafe almayı güçleştireceğine dikkat çekmişlerdir. Risale-i Nur mesleğinde talebelerinin iktifa etmesini isterken Bediüzzaman'ın da yaptığı budur. Zaten, bu tarz uyarılarını yaptığı ilk yer olan Eskişehir Hapsinde endişelendiği, talebelerinin kendisinin eserlerinden başkalarını okumaları değildir. Ya? Şeyh Şerafeddin-i Dağıstanî Hazretlerine intisap edip Risale-i Nur mesleğinden ayrılmalarıdır. Çünkü Hazret-i Şeyh de o sıralar nur talebeleriyle birlikte Eskişehir Hapsindedir.

Her neyse... Sözü nafile yere uzatıyorum. Yalnız bir de şu noktaya dikkat çekip bırakayım: Ahirzaman enteresan oyunlar oynuyor. Bu oyunların en büyüğünü de dikkatimize karşı oynuyor. Bazen sadece bir mail yazmak için girdiğimiz internette saatlerce vakit geçiriyoruz da niçin girdiğimizi unutup o maili atmadan çıkıyoruz. Insta'da, Face'te, Shorts'da kaydıra kaydıra hayatımızı da hepten yörüngesinden kaydırıyoruz. Aralarda namazlar bir tevhid-i kıble olup bizi toplamasa hepten dağılacağız. Bu anlamda mürşidîn-i kâmilîn hazeratının 'tevhid-i kıble' vurgusu boşuna değil. Zaten günde okuduğumuz kitap/sayfa sayısı sınırlı. (Daha üst seviyedekilere birşey demiyorum.) Onu da ihtisas alanımıza değil de sağa-sola yayarsak hepten mesafe alamaz duruma geleceğiz. Prof. Dr. Âsım Cüneyd Köksal Hoca, Nesil Yayınlarında genel yayın yönetmeni iken, bana şöyle bir nasihatte bulunmuştu: "İlim çok kitap okumak değildir. İlim az kitap ve çok tekrardır."

Nurcuların da Risale-i Nur'la meşguliyeti aslında biraz böyle. Müstakim ulemanın eserlerinden insanları menetmek elbette doğru değil. Çapı geniş olanlar ilim yolculuğunda durmamalı. Ve Risale-i Nur mesleğini ise pergellerinin sabit ayağı gibi düşünmeli. Ancak, zaten işten-güçten ilme ayırdığı mesaisi düşük olanları Risale-i Nur'dan başka yere yönlendirmeye, nurcular açısından ne maslahat var? Böyleleri hiç değilse bu eser külliyatı üzerine ihtisas sahibi olsun. Medresesini bilsin. Çünkü yaşadıkları çağın vartaları üzerine çalışılmış en yakınlarındaki metin budur. Lakin bu yoğunlaşmayı büsbütün men gibi anlayanlara ben de katılmıyorum. Onu da yazıyı bitirirken arzederim. Ve's-selamün aleyküm ve rahmetullah ve berekâtühu...

17 Ekim 2026 Cumartesi

Meleklerin de bir bedeli var

En'âm sûresinin 8 ile 9. ayetleri kısa bir mealiyle şöyle buyuruyor arkadaşım: "Bir de: 'Ona, bizim de görebileceğimiz bir melek indirilmeli değil miydi?' dediler. Eğer biz bir melek indirseydik, elbette iş bitirilir, kendilerine göz açtırılmaz, bir an bile yaşama fırsatı verilmezdi. Eğer peygamberi melek olarak gönderseydik, yine insan suretinde gönderir de, onları içine düştükleri şüpheye yine düşürürdük." Yani, delalet ne kadar şiddetlenirse, bedeli de o kadar ağırlaşıyor. İşaret ne kadar kuvvetlenirse görmezden gelmenin bedeli de o kadar artıyor. Yahut da şöyle söylemek lazım: Gösterişin açıklığı 'farketmeme' ile 'görmezden gelme' arasındaki farkı da açıyor. Bu yüzden meleklerin gelişinin hemen arkası, yine de hidayete müşteri olunmadığında, azaba bakıyor. Ben bunu biraz insanlar arası ilişkilerdeki 'iyilik düzeyine' benzetiyorum. Birisine ne kadar büyük iyilik yaparsanız, ne kadar çok emek verirseniz, ihanetinden o kadar çok sarsılıyorsunuz. Ve o ihaneti en şiddetli şekilde cezalandırmak istiyorsunuz. X kişisinin size yaptığı kanınıza dokunmuyor da en yakınınızın küçücük anlayışsızlığı canınızı sıkıyor. Bu cansıkıntısının arkasında ilişki düzeyindeki şiddetin de payı var. Emek ne kadar şiddetliyse ihanet o kadar canyakıcıdır.

Hakikatin ikinci parçasını da 'rahmet ekseninde' değerlendiriyorum bu yüzden. Cenab-ı Mevla, peygamber olarak bir meleği gönderse bile, onu insan sûretine sokacağını beyan etmesiyle imtihanın zeminini hatırlatıyor bize. Ki Üstad Hazretleri böylesi ayetlerin tefsirini şöyle yapar: "İman ve teklif, ihtiyar dairesinde bir imtihan, bir tecrübe, bir müsabaka olduğundan, perdeli ve derin ve tetkik ve tecrübeye muhtaç olan nazarî meseleleri elbette bedihî olmaz. Ve herkes ister istemez tasdik edecek derecede zarurî olmaz. Tâ ki, Ebu Bekir'ler âlâ-yı illiyyîne çıksınlar ve Ebu Cehil'ler esfel-i sâfilîne düşsünler. İhtiyar kalmazsa teklif olamaz. Ve bu sır ve hikmet içindir ki, mu'cizeler seyrek ve nâdir verilir. Hem dâr-ı teklifte gözle görünecek olan alâmet-i kıyamet ve eşrât-ı saat, bir kısım müteşabihat-ı Kur'âniye gibi kapalı ve te'villi oluyor..." Belli ki, cehennemi seçecek olana, onu seçtirecek kadar bir 'kapalılık' sunuluyor. Cenneti seçecek olana da onu tanıyacak kadar bir 'açıklık' var. Bu kapalılık/açıklık iradenin hareket edeceği alanın tâ kendisi. Bilginin bedeline razıysan bilmeyi seçersin.

"Evet, izzet ve azamet ister ki, esbab perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve celâl ister ki, esbab ellerini çeksinler tesir-i hakikîden..." derken Sahib-i Sözler'in dikkatimizi çektiği de bu dengedir galiba. Nasıl? Belki şöyle: Onun izzeti/azameti mahlukatı tarafından kuşatılamamasını sonuç veriyor. Kuşatılamamak da bilmeyi 'yolculuğa' dönüştürüyor. Önümdeki dağ maketini ânda bilebilirim. Çünkü maket nazarıma sığar. Bilmemin sınırları içindedir. Ama o dağın aslını bilebilmem için belki aylarca sürecek bir yolculuğa ihtiyacım var. Demek ki izzetin/azametin vasfı muhataplarını süreçlere mahkum etmektir. Herkes herşeyi hemen bilemez. Bir padişahın huzuruna elini-kollunu sallayan herkes giremez. Büyüklük nisbetinde aşılması gereken süreçler ağırlaşır. Mahlukiyetimizin sınırları okyanusu kaşıkla bitiremeyeceğimizi hatırlatır. Evet. Cenab-ı Hakkı sebepler perdesi arkasından okumaya çalışıyoruz. Çünkü yaratışının hepsi bize sığmıyor.

Aklın mahiyetindeki 'parçalayarak anlama' yetisinden ötürü önümüze düşen herşeyi parçalıyoruz. Bizim için elma bir parça. Ağaç bir parça. Toprak bir parça. Dünya bir parça. Bu ayrı ayrı bütünlük tanımlamaları sayesinde bilgi bir parça kuşatılabiliyor oluyor bizim için. Bir sınır çekiyoruz. Ve içindeki şeyler hakkında konuşuyoruz. Çizgi çekmediğimizde konuşacağımız birşey kalmıyor. Çünkü akıl sınırsızı kuşatamıyor. O yüzden, İzzet/Azamet Sahibi'nin sebepleri aklın nazarına perde kılmasında 'rahmet ciheti' hâkimdir. Eğer tüm oluşlar Onun kudretinin sınırsızlığı içinde bilişimize uğrasaydı hiçbiri hakkında konuşamazdık. Çünkü kavrayamazdık. Bizim için bilginin konusu olmazlardı. Yaratılışı bir süreç, bence bu sürecin nâmı Rububiyettir işte, içinde gördüğümüz için tefekküre meydan açılıyor. Fakat aynı meydan imtihan da oluyor. Zira parçaladığımızı tekrar birleştirmeyi unutuyoruz. Evet. Elmayı, ağacı, toprağı, dünyayı vs. parça parça gördük. Parça parça konuştuk. Fakat hilkatte hepsi birdi. 'Ezel' denilen zamanı aşkın manzar-ı alâda bir görünüyordu. Bir takdir edilmişti. Bir kaderin detaylarıydı. Bir 'Ol!' emrinin parçalarıydı hepsi. Yani hepsinin birden nazarımıza girmemesi 'hepsinin birden mahluk olduğu gerçeğini' değiştirmezdi.

Bunu şöyle bir temsille zihninize takrib etmek isterim: Dünyanın küreviyeti sebebiyle açık denizlere bakarken bir geminin nazarınıza giriş şekli parça parça olur. Yani önce dumanı girer. Sonra bacası girer. Sonra üst kısmı girer. Sonra tamamı görüşünüze sığar. Gemi aslında bir bütünlüktür. Fakat sizin sınırlılığınızdan dolayı, görüşünüzde bir sınır vardır yani, hepsini aynı anda göremezsiniz. Yuvarlak dünyanın o mesafesinde gözünüze girebileceklerin miktarı bellidir. Ve gözünüze girecek/girebilen miktar sizi eşyayı parçalı bir şekilde algılamaya zorlar. Fakat "Hakikatte gemi nedir?" diye sorsam aklınız bu parçaları zihninizde birleştirir. Cevabı "Şöyle şöyle bir gemidir!" diye yapıştırıverir. İşte, normalde hep bunu yapan akıl, mevzu 'Uluhiyeti' kavramak kadar yukarıya çıkınca, parçaları birleştiremiyor. Elmaya ağacı, ağaca toprağı, toprağa dünyayı, dünyaya uzayı vs. neden görmek gibi cevaplar üretiyor. Bu tıpkı bacasını yaratanı yine geminin gövdesi görmek gibidir.

Gözümüze bir öncelik-sonralık ilişkisi içinde görünmeleri, hâşâ, öncekini 'sonrakini yaratan' diye tayin etmekle isabet ettiğimizi göstermez. Yaratılışın bize bu sınırlılık içinde göründüğünü gösterir. Susan Sontag'ın o meşhur deyişiyle: "Zaman, herşey bir anda olmasın; mekan ise hepsi bizim başımıza gelmesin diye var." Bu Hüda'nın rahmet eseri olarak böyle. Hepsini birden kavrayamayız çünkü. Hepsini birden yaşayamayız. Bu bizim mahluk olmamızdan kaynaklanan bir sınırlılık. Biz yaratıldık. Yaratıcı değiliz. Elimizde sonsuz bir biliş yok. Sonlu bilişler sahibi olmanın bedeli de yaratılışı süreç içinde tanımaktır. Yani Uluhiyeti 'Rububiyet' sûretinde görmektir. Buradan 'haddimizi bilmeye' doğru yönelmemiz gerekirken müşahedemizi 'bilmenin tek şekli' olarak mutlaklaştırıp oradan hilkat hakkında kestirme hükümler vermeye varmamız doğru değil. Manzara bizim gözümüze parça parça sığıyor diye 'parçaların birbirini yaratması' diye bir zaruret yok.

Yine en başa dönüp "Peki insanlar neden müşrik oluyorlar?" sorusuna da cevap vermeye çalışmak istiyorum. Mürşidim yine bir yerde diyor ki: "Allah'ın memurlarıyla insanın memurları arasında münasebet yoktur. Yalnız gafil ve cahil olanlar hâdiselerde ve vukuattaki hikmetleri, güzellikleri göremediklerinden, Cenâb-ı Haktan şekva ve şikâyetlere başlarlar. İşte o şekva ve şikâyetlerin hedefini değiştirmek için esbab vazedilmiştir..." Evet. Ben, burada zikredilen 'hedefi değiştirmek' meselesinin, 8. ayetle bir ilgisi olduğunu düşünüyorum. Zira hedef değiştirilemediğinde 'izzet/azamet' hakkı olarak gerek başa gelecek bir azap var. Cumhurbaşkanına hakaret etmenin bir bedeli var. Fakat kötü giden ekonomiye söverseniz böyle bir yaptırıma maruz kalmazsınız. Çünkü araya bir perde girmiş olur. Ve perde bir te'vil şansı verir. "Ben ona demedim!" diyebilirsiniz. Hakikaten de aklınıza o gelmemiştir. Ancak doğrudan ona terbiyesizlik etseydiniz illa bedeli olurdu.

Ateist, deist, panteist, putperest, naturalist, materyalist, budist, yahudi, hristiyan vs. Bütün bu şirk ehlinin şirkte bırakılması da onların hakettiği azabın tehiriyle ilgili olabilir. Yanlış okumaları arttıkça, buna bağlı olarak şekvaları/şikayetleri çoğaldıkça, perdeler kalınlaştırılıyor olabilir. Yani, Allah Teala hakkındaki suizanları, bu suizannın bedeli ağır olacağı için, onları başka itikadlara sevketmek sûretiyle yine haklarında bir rahmet takdir edilmiş bulunabilir. Âdem aleyhisselam bir yasak meyve yemekle cennetten kovuldu. 

Nice seneler tevbe etti. Ancak tevbesi kabul olundu. Bizlerse, Allah Resulü aleyhissalatuvesselamın müjdesiyle, çok daha kolay şartlarda tevbesi kabul edilenleriz. İnşaallah. Onda öyle bizde neden böyle peki? Çünkü o kendi şartlarında bir günah işledi. Biz kendi gafletimizde günahlar işliyoruz. Bizim sınırlılığımız/aczimiz Mevla Tealanın rahmetini celbediyor. Hakettiğimiz şiddette davranmıyor. Affının kapılarını sonuna kadar açıyor. Eğer izzet/azamet gereği gerilmiş perdelere sahip olmasaydık, âdâb bilmezler olarak, o Sultan'ın huzurunda çok terbiyesizlikler edecektik. Kendi başımıza da çok işler açacaktık. Materyalist de belki Allah'a nice bühtanlar edecekti. Şimdi sebepler tahtında boğuşup duruyor. Fakirliği ekonomiden, petrolü Amerika'dan, mutsuzluğunu anne-babasından vs. bilerek korunuyor. Ona zaman kazandırılıyor. Bu gafletleri olmasaydı hepsini tutup Mevla Tealaya verecekti. Peşine de kimbilir ne hakaretler takacaktı. Küfrüyle şuurca da huzurdan kovuldu. Zaten küfür şuurca huzurdan kovulmaktır. Allah'ın hasmına kendisini unutturmasıdır. Gafletse günahkârın unutkanlığıdır. Ne diyelim arkadaşım? O Rahman u Rahim bizi hem küfürden hem gafletten muhafaza eylesin. Huzuruna layık edeple edeplendirsin. Âmin.

16 Ekim 2026 Cuma

Aliyev'in gör dediği...

Bazen hayır ademî görünür. Bazen şer vücudî görünür. Fakat bu görünüşler bizi kandırmasın. Hayır olan herşeyin aslı vücudîdir. Şer olan herşeyin de aslı ademîdir. 'Ademîdir/vücudîdir' diyoruz ya gençler bu tâbirleri pek anlamıyorlar. Onların diliyle de ifade etmek gerek: 'Hayırlı olan herşey varlıksaldır' demek istiyoruz 'vücudî' demekle. 'Şer olan herşey yokluksaldır' demek istiyoruz 'ademî' demekle. Yani adem 'yokluk' demek. Vücud ise varlık. Bazı şeylerin hayırlı mı şerli mi olduğunu ayırmak gayet kolay olur. Mesela? Mesela: İnsan önüne konmuş bir tas bal ile bir tas zehirin hangisinin ademî hangisinin vücudî olduğunu gayet kolay ayırdeder. Bal vücudîdir. Varlığa hizmet eder. Dolayısıyla hayırlıdır. Zehir ise ademîdir. Varlığımıza kasteder. O yüzden şerdir. Ancak resmin bulandığı yerler de oluyor. Bir dikkat gerekiyor.

Bazen aslı vücudî olan şeyler zâhirde ademî görünüyor. Mesela? Mesela: Kangren olmuş birisinin kolunu kesmek zâhiren ademîdir. Çünkü bedene zarar verilmektedir. Bir parçası koparılmaktadır. Fakat aslında bu fiil de vücudîdir. Zira kol kesilmezse bütün vücudun ademe gitmesi ihtimali vardır. Kangren yayılarak bütün vücudu hayatından eder. Demek herhangi bir yokluksallık, daha büyük bir yokluksallığa düşmemizi engelliyorsa, o aslında varlıksallıktır. Tersi bir misallendirmeyle: Faiz almak zâhirde malı arttırıyor görünür. Lakin Hak Teala o meş'um işin aslını haber vermiştir: Riba malın bereketini kaçırır. Çokluğunu aza çevirir. O halde burada da aslı ademî olan bir vücudîlikten bahsediyoruz demektir. Deniz suyu içmek uzunvadede nasıl susuzluğa hizmet ediyorsa bu türden vücudîlikler de ademe hizmet ederler.

İşte tam bu makamda mürşidim der: "Adem şerr-i mahz, ve vücud hayr-ı mahz olduğunu, ehl-i tahkik ve ashâb-ı keşif ittifak etmişler. Evet, ekseriyet-i mutlaka ile, hayır ve mehâsin ve kemâlât, vücuda istinad eder ve ona râci olur. Sureten menfi ve ademî de olsa, esası sübutîdir ve vücudîdir. Dalâlet ve şer ve musibetler ve mâsiyetler ve belâlar gibi bütün çirkinliklerin esası, mayası ademdir, nefiydir. Onlardaki fenalık ve çirkinlik, ademden geliyor. Çendan suret-i zâhirîde müsbet ve vücudî de görünseler, esası ademdir, nefiydir..."

Hem yine bu makamda söyler ki, bazı şeylerin vücudunda adem, ademinde vücud vardır: "Vücudunda adem, ademinde vücudu vardır. Yani, kendini bilse, vücut verse, kâinat kadar bir zulümat-ı adem içindedir. Yani, vücud-u şahsîsine güvenip Mûcid-i Hakikîden gaflet etse, yıldız böceği gibi bir şahsî ziya-yı vücudu, nihayetsiz zulümât-ı adem ve firaklar içinde bulunur, boğulur. Fakat enâniyeti bırakıp, bizzat nefsi hiç olduğunu ve Mûcid-i Hakikînin bir âyine-i tecellîsi bulunduğunu gördüğü vakit, bütün mevcudatı ve nihayetsiz bir vücudu kazanır. Zira, bütün mevcudat, esmâsının cilvelerine mazhar olan Zât-ı Vâcibü'l-Vücudu bulan, herşeyi bulur."

Tarihe bakıp üzüldüğüm bazı hâdiselerin arkasında da aynı hikmeti görürüm ben. Musul ile Kerkük'ün Türkiye'ye nasip olmayışını mesela. Zâhiren nedenleri bellidir. Dönemin yöneticilerinin işbilmezliği neticesinde o topraklar Türkiye'ye nasip olmamıştır. Lakin, bir de hikmet boyutuna dönüp bakıldığında, şöyle bir okuma çıkar karşıma: Öylesine sekülerleşme/dünyevîleşme meraklısı bir iktidar, böylesi bir para kaynağını, yani petrol parasını elde etse, Türkiye'yi nereye götürürdü? Ceplerinde beş kuruşları olmadığı halde israfâtlarıyla Osmanlı sosyolojisini bu denli mahvedebilenler, acaba bir de bu petrol parasını ellerinde tutsalardı, ümmet-i Muhammedî daha ne hale getirirlerdi?

Hem o fakir halk, böyle bir parayı da karşısında görünce, şimdikinin kaç misli daha dünyevîleşme rüzgârına kapılırdı? Halbuki Allah Teala, o iktidara bu bereketli toprakları nasip etmeyerek, ellerini kurutmuştur. Bereketsizleştirmiştir. Yani burada ademî görünen bir vücud vardır. Onların, sadece dünya için çalışıp dünyayı da beceremeyişleri, gün gelip iktidarın daha dindar, daha ehil, daha müsbet ellere geçmesini sağlamıştır. Yoksa, Musul ile Kerkük'ün hazinesi onlara aksa, şimdikinden bin beter köşeleri tutacaklardı. Yıkmak da zorlaşacaktı. Ancak bugün özelde CHP, genelde Türkiye solu denildiğinde akla gelen hep kıtlıktır, yokluktur, fakirliktir. O yüzden iktidar yüzü göremezler.

Bir de tersinden okuma yapalım hemen: Azerbaycan'ın bugün kibirle burnunu havaya dikmesi, din-i mübin-i İslam'ın emrine rağmen okullarında hicabı yasaklaması, hatta Türkiye'ye de 'eyvallah etmez' hale gelmesi ne ile olmuştur? Elbette petrol parasıyla... Türkiye'de laik kesim başlangıçtan bugüne sürekli güç kaybederken, anlaşılıyor ki, Azerbaycan'da laikler güç kazanmaktadır. Onlara bu gücü veren elbette kemalleri değildir. Onlara bu gücü veren vücudî görünen bir ademîliktir. Petrolleri vardır. Paraları vardır. Bununla paralel olarak da bedava havaları vardır. "Paramızla aldık herşeyi!" deyu kendilerine en dar zamanda destek veren Türkiye'yi bile paylamaktadırlar. Yani, bu Karun tabiatlı adamlara zenginlik, Allah'a olan ihtiyaçlarını unutturmuştur. "Bu bana ilmimle verildi!" demek sûretini almıştır.

Bediüzzaman Hazretleri yine ahirzamanın dehşetli şahısları hakkında diyor: "Rivayette var ki: 'Âhirzamanın eşhas-ı mühimmesinden olan Süfyanın eli delinecek.' Allahu a'lem, bunun bir te'vili şudur ki: Sefahet ve lehviyat için gayet israf ile elinde mal durmaz, israfata akar. Darb-ı meselde deniliyor ki: 'Filân adamın eli deliktir.' Yani çok müsriftir. İşte, 'Süfyan israfı teşvik etmekle, şiddetli bir hırs ve tamaı uyandırarak insanların o zayıf damarlarını tutup kendine musahhar eder' diye bu hadîs ihtar ediyor; 'İsraf eden ona esir olur, onun dâmına düşer' diye haber verir..." Türkiye'de, 28 Şubat geldiğinde borazanı kimseye bırakmayan, ama Azerbaycan'daki hicab yasağında sus-pus olmuş tipleri gördüğümde de Üstad'ın bu tesbiti geliyor aklıma. 'Akçeli işleri' belki de onları bu mühim davada hakikati konuşamaz yapıyor. Zaten bu açgözlülük değil mi ki, izzet-i İslam'ı berhava ettirdi, bizi kâfirlerin önünde çerçöpe dönüştürdü. Allah Resulü aleyhissalatuvesselam 'Vehn Hadisi'nde felaketimizi getirecek iki şeyi böyle haber vermiyor mu bize? Hatırlayalım onları hemencecik: 'Dünya sevgisi' ve 'ölüm korkusu.' Her neyse... O Rahman u Rahim'den dileyelim: Rüşdümüzü tekrar ilham eylesin. Âmin. Âmin. Ve'l-hamdülillahi Rabbi'l-alemîn.

9 Ekim 2026 Cuma

Fon skandalına bakarken Saddam'ın çakmağını hatırlamak

Hikmet mü'minin yitiğidir. Nerede bulsa alır. Aleyhissalatuvesselam Efendimiz öyle buyuruyor. O yüzden, Cem Yılmaz'ın, Az Önce Konuştum programına konuk olduğunda anlattığı, Saddam'ın Çakmağı anekdotunu sık sık hatırlıyorum. "Sen evde otururken neden iki tane altın çakmağın birden oluyor?" diye soruyor Yılmaz orada. Kolay dolandırılmamızın bir sebebinin de "Sahip olmak istediklerimizi gerçekten hakediyor muyuz?" sualini kendimize sormamamız olduğunu söylüyor. Ve şöyle bağlıyor: "Bedava peynir ancak fare kapanında olur." Aynen öyle... Aynı programda, Candaş Tolga Işık, meseleyi milletimizin zekasına getirse de, hayır, bence mesele zekavete bakmıyor. Aksine, zeki olmak, tuzağa daha kolay düşülebilmesini de sağlayabiliyor. Neden? Çünkü mümkün dairesindeki ihtimaller zekiye daha çok görünür. Ve her ihtimal bir manipülatördür. Manipüle olmamak için zekadan ziyade temkin gerekir. O temkine bir usûl veren, ismet veren, takva gerekir. Vehimli olmak bu makamda bir nimete dönüşür. İşte bundan Devaü'l-Ye's'de şöyle denilmiştir: "Ben zannederim ki, bu milletin perişaniyetine, fazla cehaletten ziyade, nur-u kalb ile müterafık olmayan fazla zekâvet-i betrâ tesir etmiştir."

Bediüzzaman Hazretleri de "Adâvet kadar hayat-ı İslâmiyeye en müthiş bir maraz-ı muzır dahi hırstır!" dedikten sonra ekliyor: "Hırs, sebeb-i haybettir ve illet ve zillettir; ve mahrumiyet ve sefaleti getirir." Eyvallah. 22. Mektub'un şu 2. Mebhas'ı yakında yaşadığımız 'fon skandalına' da epeyce ışık tutuyor bence. İşin kaymağını götürenleri ayrı tutuyorum. Devlet de muhtemelen onları ayrı tutacaktır. Fakat aşağı tabakadan olup bu tuzağa düşenlerin ayrıca kabahatleri var. Nedir? Helal-haram demeyecek noktaya varmış hırslarıdır. Ve böylesi bir hırs en akıllıyı bile aptallaştırır. Mektubun devamında ne diyor mürşidim: "Hırs maden-i zillet ve hasârettir." Zira, dünyayı hırsla talep edenler, onu istemenin mâkul usûlünü dahi görmezden gelmeye başlarlar. Ne gösterilmesi gereken teenniye dikkat ederler ne de arzulanmaması gereken hedefleri kestirirler. Fon hâdisesinde zarara uğrayanların başını yakan da bu olmuştur. O kadar çok istemişlerdir ki talep edilmesi mâkul olmayan rakamlara çıktıklarını görmemişlerdir. Öyle rakamların kimlerin hakkına bedel istendiğini unutmuşlardır.

Ve hırsla şişirilen bu balon en nihayet "Güüüüm!" diye gürültüyle patlamıştır. Kimilerinin şahsiyetini, kimilerinin hayatını, kimilerinin izzetini, kimilerinin kariyerini, kimilerinin güvenlerini, kimilerinin de cüzdanını yakmıştır. 'İstemenin mâkul usûlü' nasıl olur peki? Ona da Bediüzzaman Hazretleri, aynı metnin devamında, şöyle bir temsille cevap veriyor:

"Eğer malı çok seversen, hırsla değil, belki kanaatle malı talep et, tâ çok gelsin. Ehl-i kanaat ile ehl-i hırs, iki şahsa benzer ki, büyük bir zâtın divanhanesine giriyorlar. Birisi kalbinden der: 'Beni yalnız kabul etsin; dışarıdaki soğuktan kurtulsam bana kâfidir. En aşağıdaki iskemleyi de bana verseler, lütuftur.' İkinci adam, güya bir hakkı varmış gibi ve herkes ona hürmet etmeye mecburmuş gibi, mağrurâne der ki: 'Bana en yukarı iskemleyi vermeli.' O hırsla girer, gözünü yukarı mevkilere diker, onlara gitmek ister. Fakat divanhane sahibi onu geri döndürüp aşağı oturtur. Ona teşekkür lâzımken, teşekküre bedel kalbinden kızıyor. Teşekkür değil, bilâkis, hane sahibini tenkit ediyor. Hane sahibi de ondan istiskal ediyor. Birinci adam mütevaziâne giriyor. En aşağıdaki iskemleye oturmak istiyor. Onun o kanaati divanhane sahibinin hoşuna gidiyor. 'Daha yukarı iskemleye buyurun' der. O da gittikçe teşekkürâtını ziyadeleştirir; memnuniyeti tezayüd eder."

Demek ki hırsın zıttı kanaattir. Fakat yukarıdaki metinde bir acayiplik var. Biz kanaati 'elindekiyle yetinme' gibi öğrenmişiz hep. Lakin Üstad 'kanaatle malı talep etmek'ten falan bahsediyor. Bu müşkülü nasıl halledeceğiz? Bu müşkülü bizim için halledecek olan 'şükür'dür. Evet. Şükür-kanaat ikilisi, aslında, bizim kullandığımız anlamda 'yetinme' ifadeleri değil. İstemeye devam ederken 'elindekinin kıymetini bilme' ifadeleridir. Çünkü yine Bediüzzaman Hazretleri başka bir yerde bizi uyarıyor: "Semere-i sa'yine ve kısmetine rıza kanaattir, meyl-i sa'yi kuvvetlendirir; mevcuda iktifâ, dûn-himmetliktir." İslam'ın bizden arzuladığı 'himmetsizlik' değil. Elbette helalinden rızkımızı kazanmaya bakacağız. Fakat, kazanmanın bir 'helal çerçevesi' var, bir de "Bir koyup yüz alayım!" şekli var. Hiçbirşey üretmeden, emek sarfetmeden, gayretsiz, 'Portakalı soydum, başucuma koydum...' basitliğinde bir kazanca talip oluyorsak, eyvah, hırs bizi de bir miktar ele geçirmiş sayılır.

Ben bu eşikte "Şükür nimeti ziyadeleştirir!" hikmetini 'elindekilerin kıymetine dikkat kesilme' olarak da anlıyorum. Hani yarısı dolu, diğer yarısı boş, bir bardak temsili var psikolojide. Bardağa bakıp "Yarısı dolu!" diyenler müsbet/iyimser, "Yarısı boş!" diyenler menfi/karamsar sayılıyor. İşte, bence, nesnenin hâli değişmediği halde, hükmü değiştiren 'neye dikkat kesildiğimiz.' Varolanın varlığına dikkat kesilenlerin kanaati müsbetleşiyor. Yokolanın yokluğuna dikkat kesilenlerin kanaati menfileşiyor. Dikkat duasını insan her neye karşı etse, yani onu her neye karşı yöneltse, Cenab-ı Mevla hemen kabul edip dünyasında 'onu çoğaltıyor.' Güzel görenler güzel düşünüyor. Çirkin görenler çirkin düşünüyor. Çünkü dikkatiyle âlemine onu çağırmış oluyor. Onu çoğaltmış oluyor. Onu dilemiş sayılıyor. Şükür de bu manada dikkatini varolana keskinleştirmektir.

Evet. Şükür nimeti ziyadeleştirir. Zira size 'doluluk yargısı' edinme imkânı verir. "Bardağın yarısı dolu!" diyebilmek için "Ne kadarında su var?" gözüyle bakmanız lazım. Varolana baktığınızda 'dolmak' da başlıyor. Bardak bütünüyle dolu olmayabilir. Ama mutlaka dolu olduğu bir yer var. Dolu olduğu yeri gördüğünüzde o nimet sahiden sizde varolmaya başlar. Hiçbir hastalık görmemişler için belki de parmağa kıymık batması dahi şekva sebebidir. Ancak büyük hastalıklar atlatanlar için küçük bâdireler "Aman, şükrolsun, bu ne ki!" tavrıyla karşılanır. Demek, boşluğun artmasının nelere mâlolduğu bilindiğinde, doluluğu görmek kolaylaşır. Lakin, hüner, öyle birşey yaşamadan daha, varolana konsantre olabilmek. Yokolana baktığınız sürece dünyanız yokluktan ibaret olacak. Bu da şevka üretecek. Şevka/şikayet ne yapar peki? "Şekvâ, hastalığı, musibeti tezyid eder." Gözünü yalnız geceye açan karanlıktan şikayet etmemeli. Çünkü onu çağırdı. O da geldi.

Doymasını bilmeyen balıklar gibi yaşadığımızdan çatlıyoruz sık sık. Hırsımız arttıkça oburluğumuz da artıyor. Açlığımız yememekten değil yani. Açlığımız doymak bilmemekten. Halbuki arasıra şöyle bir karnımızı yoklayıp "Ne kadar doydum?" diye sormamız lazım. Durmak lazım. Dolduğunu bilmek... "Ne kadar doldum?" sorusuna aldığımız her cevap aslında bize bir varlık öğretecek. Hem sadece bu da değil. Biraz da gözümüzü âlem-i İslam'ın haline açmalıyız. "Ne kadar yemeye hakkımız var?" sorusunu da sormalıyız. "Yüz aç adamın huzurunda kemâl-i lezzetle fazla yenilmez!" diyor mürşidim İktisat Risalesi'nde. Bugün müslümanlar içinde aç yüz değil yüzlerdir, binlerdir, milyondur. Göğsündeki hamiyet yalan olmayan elbette garibanın ağzındaki lokmayı yutacak şeylere göz dikmez-dikemez. İster siyasette bir hizmet yürütsün, ister dinî bir hizmet yapsın, ister başka birşey! Hakkı olmadığını düşünür böyle şeylere. Amma, vakit de ahirzamandır, daha düşülecek çok denaet vardır. Belki, kıyameti haketmemize sebep olacak da bu beladır, vesselam. Hüda bizi kemalimize irşad eylesin. Âmin.

27 Eylül 2026 Pazar

Meleklerin duası bize ne lazım?

Meleklerin ahlakı 'bilmediğini bilmek'tir. Yani 'bilmediğini kabullenmek'tir. Eğer insan bilmediğini kabullenmekte çabuklaşırsa melekleşmeye de başlar. Zaten 'cehl-i mürekkep' tâbir edilen bed halin tasvirini de Bediüzzaman Hazretleri şöyle yapar: "Bilirsiniz ki, eğer dalâlet cehaletten gelse, izalesi kolaydır. Fakat, dalâlet fenden ve ilimden gelse, izalesi müşküldür. Eski zamanda ikinci kısım binde bir bulunuyordu. Bulunanlardan ancak binden biri irşadla yola gelebilirdi. Çünkü öyleler kendilerini beğeniyorlar. Hem bilmiyorlar hem kendilerini bilir zannediyorlar." Şol sebeple, tâlim-i esma meselesinde, melek kardeşler pişmanlıklarını hemen izhar ettiler: "Melekler, 'Seni her türlü noksandan yüce tutarız,' dediler. 'Senin bize öğrettiklerinden başka bilgimiz yoktur. Herşeyi bilen ve herşeyi hikmetle yapan Sensin.'" İblis gibi inad etmediler. Bilmezken 'Bilirim!' demediler. Bilmediklerini bildiler. Bilmediklerini kabullendiler. Fakat İblis bu yola girmedi. Tevbesizliği için de lanetlendi.

Tevbe kapısından girmek, demek, 'bilmediğini bilmekle' yakından ilişkilidir. Yani bilmediğini bilenler ancak tevbe ederler. Bilmediğini kabullenenler ancak tevbe kapısını bulurlar. Oraya varılmadan şuraya çıkılmaz.

Denilebilir ki: "Nasıl 'bilmediğini bilmekle' bir ilişkisi var? Halbuki bazı günahkârlar işledikleri amelin nice günah olduğunu bilirler. Yine de işlerler. Yine de o yanlışı yaparlar." Doğrudur. Günah böyle de işlenir. Ancak aklın başa gelip pişmanlığın hissedildiği ân yeni bir bilinç ânıdır. Pişman kişi de yeni bir kişidir. Eskisi değildir. Kendisinde meydana gelen bu değişiklik neticesinde keyifle işlediğine karşı bir pişmanlık duymuştur. Elhamdülillah. İşte o da, o pişmanlıkla karılmış yeni benliği eşliğinde, eskisine bakıp, "O bilmiyormuş!" diyebilir. "O cahilmiş!" görebilir. Burada cehaletten kastı 'hakkıyla bilmemek'tir. Yahut da aklının bilip nefsinin bilmemesiyle ilgilidir. Her temsilde biraz da kendini ara. Her kıssada içinin izlerini bul. Zira insan tek parçadan ibaret değildir. Çok sayıda lâtifenin özerkliğinde bir devlettir. Devletin bir parçası birşeyi bildiğinde bütün parçaları aynı şeyi biliyor olmazlar her zaman. Aklın ilmi 'bütün lâtifelerin malumu' haline gelmez.

Ne diyor mürşidim yine bu sadedde?

"Tasavvur-u dalâlet, dalâlet olmadığı gibi, tefekkür-ü dalâlet dahi dalâlet değildir. Çünkü hem tahayyül, hem tevehhüm, hem tasavvur, hem tefekkür, tasdik-i aklîden ve iz'ân-ı kalbîden ayrıdırlar, başkadırlar. Onlar bir derece serbesttirler. Cüz-ü ihtiyariyeyi pek dinlemiyorlar. Teklif-i dinî altına çok giremiyorlar. Tasdik ve iz'an öyle değiller. Bir mizana tâbidirler..." Veya yine şurası: "Madem insanda bazı letâif var ki, teklif altına giremez; o lâtife hâkim olduğu vakit, tekâlif-i şer'iyeye muhalefetiyle mes'ul tutulmaz. Ve madem insanda bazı letâif var ki, teklif altına girmediği gibi, ihtiyar altına da girmez, hattâ aklın tedbiri altına da girmez; o lâtife, kalbi ve aklı dinlemez. Elbette, o lâtife bir insanda hâkim olduğu zaman—fakat o zamana mahsus olarak—o zat, şeriata muhalefette velâyet derecesinden sukut etmez, mâzur sayılır. Fakat bir şartla ki, hakaik-i şeriata ve kavâid-i imanîye karşı bir inkâr, bir tezyif, bir istihfaf olmasın."

Tevbe kapısından girmek 'hakaik-i şeriata' ve 'kavâid-i imaniye' karşı 'bir inkâr, bir tezyif, bir istihfaf'ta bulunulmadığını doğrulamaktır. Tevbe eden kişi içindeki pişmanlığı diri tutar. Hatayı kendisine alır. Böylece Cenab-ı Hak'tan güya çaldığı subhaniyeti iade etmiş olur. Eğer bunu yapmazsa, Hüda yerine nefsini temize çıkarmaya başlar, o zaman da (farketsin/etmesin) subhaniyeti kendi nefsine atfeder. Gasbeder. Melek kardeşlerin pişmanlıklarını izhara 'Subhaneke' diyerek başlamaları nedendir? Subhanallah. Kusurlardan münezzehiyeti Allah'a verirsen, sen, 'gayet kusur işleyebilir' olarak kalırsın. Ardından 'bilmediğini kabullenmek' kolaylaşır. Bilmemenin arkası yanlışa baktığı için de 'hatayı kabullenmek' kolaylaşır. Öyleyse Zât-ı Zülcelal'in subhaniyetinin kabulü arkasında hemen bir mükafat var. Bu kabul, edende, melekleşmeye sebep oluyor.

Melekleşmek hiç hata yapmamak değil. Âdem aleyhisselam ile Havva annemizin melekleşmesi, kusursuzluktan değil, kusurlarını kabulden doğmuştu. Onlar Cenab-ı Mevla'dan sağlam bir tevbe ile aflarını dilediler. Mevla Teala da onları ne güzel affetti. Zaten şânına bu yakışırdı. İblisse inatlaşmayı seçti. Hatalarında ısrarı seçti. Heyhat. Yanlışında inadı/ısrarı seçenlere dikkat et. Ne kadar da İblis'e benziyorlar. Bir de hatalarını kabule yatkınlara bak. Ne kadar melekleri andırıyorlar. Bu durum bile Kur'an'da bize meleklerin dualarının ne hikmetle aktarıldığını anlatmaya yetmiyor mu? Ki, nurcular, derslerini bitirdikten sonra, Fatiha'dan hemen önce, bu ayetleri tekrar ediyorlar. Ve mahlukiyetin yükünü, tıpkı melek kardeşleri gibi, bilmediklerini itiraf etmekle hafifletiyorlar. Evet. Evet. Evet. Allah öğretirse biliriz. Allah nasip ederse yaparız. Allah lütfederse olur. Onun öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. İddiamız yoktur. Âdemiyetin Allah'a karşı ademinde vücud vardır. Kemal vardır. Fazilet vardır. Allah'a karşı vücudunda adem vardır. İddialaşma vardır. İnat vardır. Ne kadar yokluğuna yok derse varolur. Ne kadar yokluğuna var derse yokolur. Çünkü yok 'yok' ise o vardır. Yok 'var' ise o yoktur.

Bu içimizin fiziğidir. Dışımızın değil. Bu bahiste fiziğin kuralları da tersine işler:

"Nasıl ki, yıldızböceği kendi ışıkçığına itimat eder, gecenin hadsiz zulümatında kalır. Balarısı kendine güvenmediği için gündüzün güneşini bulur; bütün dostları olan çiçekleri, güneşin ziyasıyla yaldızlanmış müşahede eder. Öyle de, kendine, vücuduna ve enaniyetine dayansan, yıldızböceği gibi olursun. Eğer sen fâni vücudunu, o vücudu sana veren Hâlıkın yolunda feda etsen, balarısı gibi olursun, hadsiz bir nur-u vücut bulursun. (...) Çünkü nefy-i nefy ispattır. Yani, yok yok ise, o vardır. Yok, yok olsa, var olur."

22 Eylül 2026 Salı

Peki Okan Bayülgen de fani değil mi?

Okan Bayülgen bir vakitler 'sosyalmedya fenomenleri' hakkında ağır ifadeler kullanmıştı:

"Onların çöpe atıyorum hepsini ben. Onlar çöp. Hepsi çöp. Para kazanmaya çalışan zavallılar hepsi. Hiçbirşey olmaz onlardan. Onlar, bazı aplikasyonlar geçerliliği koruduğu sürece birşey yapabilen, bu yolla da üç-beş kuruş para kazanabilen insanlar. Başka birşey değil. Ve sevdiğimiz, tanıdığımız sanatçıların bu işlere girmesi bende utanç duygusu uyandırıyor. Neden sanatlarını yapmak yerine Instagram üzerinden buna tenezzül ederler anlamıyorum. Çok çirkin birşey bence..."

Bense bu tip eleştirileri işittiğimde şöyle düşünüyorum: "Fanilik artık faniliği de yutuyor." Evet. En kısa şekilde böyle özetleyebiliyorum. "Fanilik artık faniliği de yutuyor." Çünkü bu tenkidler bekaya çalışanlardan çıkan şeyler değil. Nihayetinde hedefleri dünya olan insanlardan gelen oklar. Sekülerler sekülerleri eleştiriyor yani. Ve dünyayı hedefleyen illa faniliği de hedeflemiştir. Çünkü dünya geçiciliktir. Gözün bir sonsuza dikilebilmesi için sonsuzun mümkün olduğu bir âleme/anlama dikilmesi lazımdır.

Kıyametine giden bir kainatta/oluşta sonsuzluk düşlemek muhali düşlemektir. Muhali düşleyen maksuduna asla erişemez. Ne denli kalıcı bir malzemeyle kuruluyor olursa olsun, isterse demire-çeliğe yaslansın, yine de fanidir. Toprak nice Nemrud'un, Firavun'un, Karun'un, Samiri'nin yakılmaz-yıkılmaz sanılan heykellerini, kabirlerini, saraylarını yalayıp yutmuştur. Onların yanında Bayülgen'in şovlarının, tiyatrolarının, filmlerinin ne ederi vardır? Fanilik hepsini yutacaktır. Hiçbirinden eser kalmayacaktır.

Ancak, hazindir, bu fena talipleri birbirlerine bakarak kendilerinde bir kalıcılık düşlüyorlar. Daha geçicilerden geçiciliklerine teselli alıyorlar. Tıpkı uzun yaşayan kelebeklerin türlerinin daha kısa yaşayan üyelerine bakarak övünmesi gibi. "Sen bir hafta mı yaşıyorsun? Yazık. Cık, cık... Ben bir ay yaşıyorum!"

Bayülgen, yaptığı işlere bakarak kendinin, sosyalmedya fenomenlerini 'çöp' olarak görüyor. Yani böyle görme hakkını kendinde buluyor. Nasıl? Çünkü hemneslinin ürettiklerinin kalıcılığı ona göre daha fazlaydı. İnternet yoktu. Bu kadar üretim yoktu. Hatta yine kendisi, başka bir internet platformunda, eskiden ünlülerin sayısının çok az olduğunu, programlarına konuk bulmakta zorlandıklarını anlatmıştı.

Şimdi kamera herkesin elinde. Yalnızca elitlerin görünebildiği televizyon yerine herkesçe ulaşılır internet platformları var. Böylece rakipler çoğaldı. Sahne genişledi. Andy Warhol'un 1968'deki kehaneti gerçekleşti. Herkes birkaç dakikalığına da olsa ünlü olmayı başarabiliyor. Gündem o kadar hareketli ki daha yavaşını kaldırmıyor. Eğer uzun süre birşey üretemezsen elenirsin. Arkalara atılırsın. Unutulursun. Üretim hızının artması 'unutulma hızını' da epey arttırdı. Kalması istenenler arttıkça 'kalıcılık' azaldı. Horgördüğü fenomenler Bayülgen'lerin epeyce önüne geçtiler. Onları çöpleştiren de biraz bu aslında...

Onlar ömürleri daha kısa kelebekler. Bununla hiçbir kavgaları da yok. 'Kalıcılık' aramıyorlar hiç. 'Haz' arıyorlar. Anlık hazlar. O gün arkadaşlarıyla yaşadığı en boş hâdiseyle/konuyla birkaç dakikanızı almayı başaran Influencer 'hedefine ulaşmış Influencer'dır. Sizden aldığı vakti kazanca dönüştürmüştür. Zaten şu hayatta herkes birbirinden zaman alıp zaman satar. Çalıştığınız firmaya emeğinizle birlikte zamanınızı da vermiş olursunuz. Oradan aldığınız parayla da kendinize araba alırsınız. Araba yollarda daha az zaman harcamanızı sağlar. Böylece zaman satılmış ve sonunda yine geriye zaman alınmış olur.

İnsanın en büyük sermayesi zamanıdır. O yüzden onunla en çok aradığı da kalıcılıktır. Kalıcılık, verdiğiniz zamanı, daha kârlı birşeyle değiştirdiğiniz hissi uyandırır. Zamanınızı vererek kazandığınız parayla nihayet ev aldığınızda hep sizinle kalacağını düşlediğiniz birşey almış olursunuz. Verdiğiniz zamandan daha fazlasını almış gibi hissedersiniz. (Eğer evden memnunsanız tabii.) Fakat aynı parayla kısa sürede sizi bırakacağını düşündüğünüz bir yatırım yapsanız, mesela günlük bir geziye harcasanız, bu size kötü hissettirir. Zira verilen zamanla kazanılan zaman arasında uyumsuzluk vardır. Kazanılan verilenden az kalmıştır. Sanatçılar bu nedenle hep kalıcılık düşlerler. Eserlerini kalıcılığı hedefleyerek üretirler. Aldıkları verdiklerinden daha fazlaysa gözlerine görünmez. Lakin ahirzamanın bir seciyesi, hadisle de haber verilmiştir, zaman hızlanmaktadır. Zamanın hızlanması faniliğin de hızlanmasıdır. Ve, evet, Bayülgen'in nesline kıyasla artık ekrana yapılan üretim 'daha günübirlik olarak' düşünülmektedir.

Fakat, dikkat edelim, Bayülgen'in yaptığı üretim de evvelindekilere 'çöp' gelmiştir. Kınanmıştır. Eleştirilmiştir. Sekülerizm, her yine nesilde, bir önceki nesle göre daha 'fani/boş' şeyler üretmektedir.

Bediüzzaman Hazretleri tam bu makamda diyor:

"Şu dünyada zamanın fenâ ve zevâl-i eşyadaki tesiratı gayet muhteliftir. Ve mevcudat ise, mütedahil daireler gibi birbiri içinde iken, hükümleri zeval noktasında ayrı ayrı oluyor. Nasıl ki saatin saniyelerini sayan dairesi, dakikayı ve saati ve günleri sayan daireleri zâhiren birbirine benzer, fakat sür'atte birbirine muhaliftir. Öyle de, insandaki cisim, nefis, kalb, ruh daireleri öyle mütefavittir.

Meselâ, cismin bekàsı, hayatı, vücudu, bulunduğu bir gün, belki bir saat olduğu ve mazi ve müstakbeli mâdum ve meyyit bulunduğu halde, kalbin hazır günden çok gün evvel, çok gün sonraki zamana kadar daire-i vücudu ve hayatı geniştir. Ruhun hazır günden seneler evvel ve seneler sonraki bir daire-i azîme, daire-i hayatına ve vücuduna dahildir. İşte bu istidada binaen, hayat-ı kalbî ve ruhîye medar olan marifet-i İlâhiye ve muhabbet-i Rabbâniye ve ubudiyet-i Sübhâniye ve marziyât-ı Rahmâniye cihetiyle, bu dünyadaki fâni ömür, bâki bir ömrü tazammun eder ve ebedî ve bâki bir ömrü intaç eder ve bâki ve lâyemut bir ömür hükmüne geçer.

Evet, Bâkî-i Hakikînin muhabbet, marifet, rızası yolunda bir saniye, bir senedir. Eğer Onun yolunda olmazsa, bir sene bir saniyedir. Belki Onun yolunda bir saniye lâyemuttur, çok senelerdir. Ve dünya cihetinde ehl-i gafletin yüz senesi bir saniye hükmüne geçer."


Demek, Bayülgen'in sözde Influencer'ları eleştirmeye ne kadar hakkı varsa, bizim de Bayülgen'leri eleştirmeye o kadar hakkımız var. Çünkü bir müslümanın dünyasında kalıcılık 'Allah için olma' halidir. Önce niyette, sonra amelde... İhlas budur. Allah'ın rıza dairesinde işlenmemiş işin kalıcılığı yoktur. Zira sonsuzu hedeflememiştir. Sonsuzluk Sahibi için eylenmemiştir. Hedefliği fena dairesinde bir başkalıktır.

Sözgelimi: Atını satıp araba almaktır. Arabasını satıp ev almaktır. Böylesi nicel değişikliklerin asla fenadan kurtuluş anlamına gelmediğini kıyameti tasvir eden ayetler ifade eder: "Güneş dürüldüğü zaman, yıldızlar kararıp döküldüğü zaman, dağlar yürütüldüğü zaman..." Subhanallah. Bütün bunlar olduğunda, Bayülgen'in çöp gördüklerinden geriye zaten birşey kalmayacaktır da, çöp görmediklerinden geriye ne kalacaktır? Yani, nokta-i nazar ahiret olduğunda, Bayülgen'in salt bu dünyaya harcadığı sunî emekler de çerçöptür. Sanat diye övündüğü şeyler de çerçöptür. Ademe adanmış hiçbir amelin âdeme kalıcılıkta faydası olmaz. İster yüz, ister beşyüz, ister bin yıllarca dayansın. Sonunda Allah için olmayan herşey çöp olacaktır. "O gün yeryüzü ve dağlar sarsılır; dağlar eriyip akan bir kum yığını oluverir..."

Yanlış anlaşılmasın. Çöpün çöpü eleştirmesinden şikayetçi değiliz. Fakat çöpten çöpe geçmekten hayır ummuyoruz. Influencer'ların tek faydası, mimsiz medeniyetin, yani hakikatte deniyetin, dünyevî ilgi/kalıcılık üzerine kurdukları sanatın ne kadar boş olduğunu göstermeleridir. Ve oradan kendilerine bir kemal biçenleri bitirmeleridir. İşte katlanamadıkları meyveleri büyüdü-büyüyor. Hakiki bekanın asıl talipleriyse, hiç değişmediler, hâlâ ebediyet yurdu cennete çağırıyorlar. Müşterileri az. Sesleri kısık. Yüzleri solgun. Olsun. Belli ki birgün çöpler de kendilerine katlanamayacaklar. O zaman illa artacaktır.

7 Eylül 2026 Pazartesi

Haydi, Mehmet Görmez de, nurcular neden görmez?

Amerika'da siyahîler birbirlerine 'zenci' diyebiliyorlar. Fakat bir beyazın kendilerine 'zenci' demesini hakaret sayıyorlar. Ben de bir nurcu olduğum için nasihatlerimin yanlış anlaşılmamasını beklerim. Zira, eğer bu da bir zencilikse, evet, biz de bu mahallenin zencilerindeniz. Hem de maaliftihar. Rabbimize bin teşekkür ederiz.

Nasihatimin mihengini hemen aşikâr edeyim. Biz nurcuların şöyle bir zaafı var: Âlim olsun, aydın olsun, siyasi olsun, her kimle ilişki kursak, önce 'kendiliğimiz üzerinden' ilişki kuruyoruz. Yani, o kişinin Bediüzzaman'a, Risale-i Nur'a veya nurculara karşı tavrını merkeze alıyoruz. Şayet burada müsbet bir kanaat edinmişsek kolay kolay hüsnüzannımızı kırdırmıyoruz. Hatta, kırmanın artık hak olduğu, vacib olduğu yerlerde bile korumacı bir tavır takınıyoruz. Bu da bizi sair ehl-i sünnet ve'l-cemaat gruplardan koparıyor. Kendilerinin müstakim refleks gösterdikleri, tepki verdikleri, eleştiri yaptıkları yerlerde bizi karşı tarafta gördüklerinde güceniyorlar. Bazı bazı da "Düşmanımın dostu düşmanımdır!" tarzı bir yaklaşımla düşmanlaştırıyorlar. Araya soğukluk giriyor. Ve fayhatları giderek büyüyor. Burada kusurun birazı onlardaysa gerisi bizde. Çünkü biz de merkeziyetimizde haksızız.

Unutmayalım: Bediüzzaman Hazretleri bir ehl-i sünnet ve'l-cemaat âlimi idi. Mensubu bulunduğu ekole dair bütün atıfları da bu yollu idi. Onun Şafiî/Eş'arî bir mürşid olduğunu bilmeyen kaldı mı? Yoktur zannederim. Demektir ki, nurculuk da, aslında sünni dağ silsilesinin bir parçasıdır. Müstakil bir ada değildir. Bir coğrafyanın devamıdır. Etraftaki bid'î çöllerle bir ilişkisi yoktur. Öyleyse biz bu nurculuğu, öncelikle muazzez İslam için, sonralıkla da ehl-i sünnet ve'l-cemaat için yapıyoruz. "Sa'yimizin semeresi o deftere yazılıyordur!" diye diliyoruz. Elhamdülillah. Öyleyse, maşaallah, bir buz parçası olan enaniyetimizi nurculuk havuza atıp erittiğimiz gibi, nurculuk havuzunu da sevad-ı âzâm içinde eritebilmeliyiz. Çünkü yine kendisi Hakikat Çekirdekleri'nde diyor:

"Sevâd-ı âzama ittibâ edilmeli. Ekseriyete ve sevâd-ı âzama dayandığı zaman, lâkayt Emevîlik, en nihayet Ehl-i Sünnet cemaatine girdi. Adetçe ekalliyette kalan salâbetli Alevîlik, en nihayet az bir kısmı Râfızîliğe dayandı."

Bu ümmetin istikameti cemaattedir. Hangi cemaattedir peki? Elbette ehl-i sünnet ve'l-cemaatte! Bizim 'cemaat' dediğimiz daha küçük birimlerse, yüzleri o büyük cemaate dönük olduğu sürece ancak, istikametlerini koruyabilirler. Haklı bir noktadan başlamış olmak bile neticeyi değiştirmez. Eğer ümmeti görmezden gelirseniz âhiriniz râfizîliğe dayanabilir. Haksız bir noktadan başlamış olmak dahi şu ümidi hakkınızda imkansız kılmaz: Nihayet ehl-i sünnet ve'l-cemaate girebilirsiniz. Kendinizi ümmet aynasından seyredip, ona göre düzeltmeyi ihmal etmezseniz, sizin için her zaman umut vardır. Yok, bu balans ayarını ihmal ediyorsanız, akıbetiniz için korkulur.

İslam, bu necip dinin, kendisini ehl-i küfre karşı tanımlayış şeklidir. Sünnilik, bu aziz yolun, kendisini ehl-i bid'aya karşı tarif ediş biçimidir. İkisiyle de söylenmek istenen aşağı-yukarı aynıdır. Farklı olduğunu düşünmek hatadır. O nedenle, bizim de muhabbetimizin merkezini öncelikle, muhatabımızın İslam'a, ehl-i sünnete, nasıl baktığı oluşturmalıdır. Onlara bakışında bir kemlik varsa, o halde Bediüzzaman'a, Risale-i Nur'a veya nurculara karşı izhâr ettiği muhabbet de yalandır. Evet. Yalan olduğu illâ ortaya çıkacaktır. Çünkü şekerden nefret eden şerbete muhabbet etmez. "Seviyorum!" sözü ancak bir kandırmacadan ibaret kalır. Şekersiz şerbet asla bulunmaz.

Benim, Mehmet Görmez'i savunması nedeniyle, Sabri Okur abiye twitterda yaptığım tenkid de işte buna dayanıyor. Mehmet Görmez, başkanlığı döneminde, Risale-i Nur külliyatının Diyanet'te basılmasına önayak olmuş birisi. Eyvallah. Zaman zaman da Bediüzzaman Hazretlerinden sitayişle bahsediyor. Ona da eyvallah. Fakat mevzu burada bitmiyor ki. Şerbetle olan bu ilişkisinden evvel şekerle olan ilişkisine dikkat kesilmemiz lazım. Ve internete düşen son beyanları da gösterdi: Görmez'in İslam şekeriyle olan ilişkisi doğru bir yöne doğru gitmiyor.

Nice ehl-i sünnet hocalar, maşaallah, bu beyanlara karşı reddiye açıklamaları, makaleleri, videoları yayınladılar. (İhsan Şenocak Hoca'nın yaptığı bir saatlik reddiyeyi youtubedan izlemenizi tavsiye ederim.) Denilebilir: Türkiye'nin müstakim sünni uleması içinde bu sözleri takdir eden kimse olmadı. Aksine tehlike gördüler. Hatta Mehmet Görmez'in geçmişiyle ilişkilendirerek daha büyük bir resme baktıranlar da oldu. Her neyse... Ancak nurcuların bu konuda pek sesleri çıkmadı. Çıkmak bir yana, tersine, savunmaya geçenlerimiz vardı. Cibali Baba'nın Sultan Fatih'in güllelerini engellemesi misali kollarını açtılar. "Değmeyin Görmez'imize!" dediler.

Bu doğru bir tavır değil. Bizi ümmetten koparıyor. Ben aynı kem kanunun fertleri sayabileceğim çok şeyleri geçmişte yaşadım. Sözgelimi: Bir umumi derste, sırf Bediüzzaman Hazretleri hakkında övücü birkaç sözü varmış diye, Yaşar Nuri Öztürk gibi bir bedbahtın sitayişle anıldığını gördüm. (Halbuki dine verdiği zarar toplansa Ağrı dağını geçer.) Yine başka bir umumi derste, Cemaleddin Afganî'nin yanlış tanıtıldığını, aslında müstakim birisi olduğunu söyleyenleri işittim. (Halbuki dalaleti hakkında neredeyse sünni ulemanın ittifakı vardır.) Yine nurcu bir yayınevinde Caner Taslaman, Emre Dorman, Mustafa Akyol gibi 'dinde reform taraftarı' isimlerin kitapları yayınlandı. (Halbuki bu isimlerin modernist oldukları her yerde konuşuluyordu.) Hatta bir keresinde de şol nasipsizlerden birisi olan Mustafa Öztürk'e reddiye yazdığım için meşhur bir abiden uyarı aldım. "O öyle birisi değil!" demişti bana. "Bediüzzaman'a muhabbeti var!" Ne kadar muhabbeti olduğunu yakın zamanda gördük.

Hülasa: Nurcuların bu yanlış tutumdan dönmeleri gerekiyor. Kendimizi muhabbetin merkezinde tutmayı bırakmalıyız. Nasıl ki enaniyetimizi bir şahs-ı manevînin âzâsı olmak için feda ediyoruz, maşaallah, o şahs-ı manevîyi de ondan daha büyük bir şahs-ı manevînin içinde erimeye hazır hale getirmeliyiz. Yoksa, belki enaniyet buzundan kurtuluruz ama, cemaat kadar büyümüş başka bir buzumuz olur. Ve buz diğeri kadar kolay da erimez. Nitekim, kötüden emsal olmaz ama, FETÖ'yü bu ülkenin başına bela eden biraz da buzlarını ümmette eritmeye yatkın olmayışları değil miydi? O kadar 'seçilmiş' bir yere koyuyorlardı ki gruplarını, erimediler, üstüne yolu da tıkadılar, en nihayet de kırılıp atıldılar. Kaderin karşı konulmaz fetvasıyla tuz-buz oldular. Tuz-buz olmamak için gözümüzü sevâd-ı âzâmdan ayırmamak gerekir, vesselam. Cenab-ı Mevla bizlere rüştümüzü ilham eylesin. Âmin.

22 Ağustos 2026 Cumartesi

Fizikten fiziğe kürek değil tesbih çekilir

Bediüzzaman Hazretlerinin, İmam Birgivî rahimehullahın "et-Tarikatü'l-Muhammediyye" isimli eserine de bir iltifat olarak herhalde, 'Tarikat-ı Muhammediyyenin virdi' diye andığı kelimeleri düşünüyorum bu sıralar: 'Subhanallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber.' Ve bu mübareklerden herbirinin birçok şekilde eşya algımızdaki sapmalardan bizi koruduğunu tefekkür ediyorum. Yani bir nevi 'koruyucu hekimlik' yapıyorlar bize. Görüşümüzü yükseltiyorlar. 'Basar' fiziğinden 'basiret' fiziğine geçişimizi sağlıyorlar. Algımızı açıyorlar. Öyle ya: "Basar masnuatı görüp de basiret Sânii görmezse çok garip ve pek çirkin düşer..." Ne demek bu? Ona yavaşça geleceğiz. Almamız gereken bir yol var.

Mesnevî-i Nuriye'de, mürşidim, âdemiyetin imtihanının gün içinde farklı farklı dairelerde yaşandığını söyler. "Ve keza insanın vücudunda birkaç daire vardır. Çünkü, hem nebatîdir, hem hayvanîdir, hem insanîdir, hem imanî. Tezkiye muamelesi bazan tabaka-i imaniyede olur. Sonra tabaka-i nebatiyeye iner. Bazan da yirmidört saat zarfında her dört tabakada muamele vaki olur."

Yani biz 'tekillik' gibi görünsek de aslında 'çokluğuz.' Vahdet ile kendimize bir isim versek de içimizde kesretin dolapları dönüyor. Bir değil birçok seviyede sınavlar yaşanıyor. Tek değil pekçok seviyede sualler soruluyor. Yek değil yekün seviyede açlıklar çekiliyor. Nefsin eli kısaysa da hayalin kolları uzundur. Midenin rahatı kolaysa da aklın rahatı zordur. Ve bütün bu daireler insana bakar. Demek, insan, ferd görünümünde cemaattir. Cümle latifeleri, duyuları, kuvveleri... ile namaz kılar.

Bazı yanları vardır. Sonunu düşünmez. Bazı yanları vardır. Sonsuzluğu düşlemeden rahat edemez. O yüzden de Fatiha'da yakarır Rabbine böyle: "Yalnız Sana ibadet eder ve yalnız Senden yardım dileriz." Biz, biz. Akılla-kalple, kulakla-gözle, hisle-duyuyla, hücreyle-dokuyla... biz, biz.

Sözgelimi: Yaşarken, eğer kalpgözü açık bir Allah dostu değilsek, hayvanî-nebatî seviyede fizik algısıyla iz sürmekteyiz. Onların gördüğü kadar âlemi görmekteyiz. Hatta o hayvanlardan bazısının gözleri bizden daha keskin. Ve hatta bazısının kulakları bizden iyi işitiyor. Veya hatta bazısı bizden çok daha iyi koku alıyor. Fakat nihayetinde hepimiz dört boyutlu âleme sıkışmış vaziyetteyiz. Maddeden sınırlarımız var. 'Şiddet-i zuhurundan görülemeyen' hiçbirimize görünmüyor. Zâhiren görünmüyor. Ve yine zâhiri nazarda, oluşlar, deterministçe bir neden-sonuç okumasını haklı çıkarıyorlar.

Böylesi bir fizik algısında ciddi tehlikeler var. Çünkü, insanın fizik algısı, üç aşağı/beş yukarı onun itikadıdır. Eğer fiziği bundan ibaret görmeye devam edersek, Allah korusun, Hz. Ömer radyallahu anha atfedilen o hakikat tekrarlanır: İnandığı gibi yaşamayanlar yaşadığı gibi inanmaya başlar. Bunun bahsimize uygun tercümesi şu şekildedir: İnandığı gibi görmeyen gördüğü gibi inanmaya başlar. İşte, bu körlükten kurtulmak çaremiz, insaniyet dairesinden hayvaniyetimize yaptığımız hatırlatmalardır: Subhanallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber. Ve kardeşleri sair elfaz-ı mübarekeler. Bismillahlar, La ilahe illallah'lar, La havle'ler... Hepsi fizik algımızı düzelten hocalardır.

İşte, A'râf sûresinin 203. ayetinde, kısa bir mealiyle buyrulduğu gibi: "Bütün bu Kur'ân Rabbinizden gelen basiretlerdir, gönül gözlerini açan, gerçekleri gösteren nurlardır."

Mesela: 'Allahu Ekber' bizim gözümüzü nasıl açar?

"Allahu Ekber'in bir vech-i mânâsı Cenâb-ı Hakkın kudreti ve ilmi herşeyin fevkinde büyüktür; hiçbirşey daire-i ilminden çıkamaz, tasarruf-u kudretinden kaçamaz ve kurtulamaz. Ve korktuğumuz en büyük şeylerden daha büyüktür. Demek haşri getirmekten ve bizi ademden kurtarmaktan ve saadet-i ebediyeyi vermekten daha büyüktür. Her acip ve tavr-ı aklın haricindeki herşeyden daha büyüktür..."

Peki 'Elhamdülillah' bize nasıl nur tutar?

"Evet, her mü'min, namazlardan sonra, hergün hiç olmazsa yüzelliden ziyade 'Elhamdülillâh, Elhamdülillâh' şer'an demesi ve mânâsı da, ezelden ebede kadar bir hadsiz geniş hamd ve şükrü ifade etmesi, ancak ve ancak saadet-i ebediyenin ve Cennetin peşin bir fiyatı ve muaccel bir bahasıdır. Ve dünyanın kısa ve fâni elemlerle âlûde olan nimetlerine münhasır olmaz ve mahsus değil; ve onlara da, ebedî nimetlere vesile olmaları cihetiyle bakar, şükreder."

'Subhanallah' denilince ne basiretler yaşanır?

"Sübhânallah kelime-i kudsiyesi ise, Cenâb-ı Hakkı şerikten, kusurdan, noksaniyetten, zulümden, aczden, merhametsizlikten, ihtiyaçtan ve aldatmaktan ve kemâl ve cemâl ve celâline muhalif olan bütün kusurattan takdis ve tenzih etmek mânâsıyla, saadet-i ebediyeyi ve celâl ve cemâl ve kemâl-i saltanatının haşmetine medar olan dâr-ı âhireti ve ondaki Cenneti ihtar edip delâlet ve işaret eder. Yoksa, sâbıkan ispat edildiği gibi, saadet-i ebediye olmazsa, hem saltanatı, hem kemâli, hem celâl, hem cemâl, hem rahmeti, kusur ve noksan lekeleriyle lekedar olurlar."

Bütün bu nasihatler, hatırlatmalar, çağrışımlar esasında 'ikinci bir niyetle/şuurla' bizi 'birinci niyet/şuur' halinden kurtarmak mesabesindedir. Evet. Âdemoğlu dünyayı hayvanî/nebatî bir seviyede algılar. Bu algı kısırlığından dolayı bazı onu çirkin, kusurlu, eksik görür. Halbuki hakikat değil 'görüşü' eksiktir. Lakin, çok şükür, melekî yanları da vardır. Ve kendisine bahşedilmiş, vahyedilmiş, lütfedilmiş manaları zikretmekle, akletmekle, tefekkür etmekle dar daireden çıkar. Tekrar 'insaniyetin eşyayı algılama seviyesine' yükselir. Hiçbirşey göründüğü kadar değildir. Görünenden ötesi olduğunu bilir.

Bu tıpkı, sahnede, güya toprağa verilmek için tabuta konulmuş birisinin kendisine "Bu sadece bir oyun!" demesi gibidir. Eğer hakikat olduğunu düşünürse tepkileri farklılaşır. Belki kurtulmak için cinayet bile işler. Ancak sahnenin kurgusunu hatırladığında içindeki baskıdan kurtulur. Mü'min de 'Subhanallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber, Bismillah...' gibi bâkiyat-ı salihâtı tekrarla hayvanî/nebatî düzeydeki eşya algısının baskısından kurtulmuş olur. Hatta bunun bir dersi de şöyle geçer Risalelerde:

"İnsan maddî hayatında, her anda havaya, her vakit suya, her zaman ve hergün gıdaya, her hafta ziyaya muhtaçtır. Bunların tekerrürü haddizatında tekerrür olmayıp, ihtiyaçların tekerrürü içindir. Kezâlik, insan, hayat-ı ruhiyesi cihetiyle Kur'ân'da zikredilen bütün nevilere muhtaçtır. Bazı nevilere her anda muhtaçtır: Hüvallah gibi. Çünkü ruh bununla nefes alıyor. Bazı nevilere her vakit, bazılarına her zaman muhtaçtır. İşte, hayat-ı kalbiyenin ihtiyaçlarına binaen, Kur'ân tekrarlar yapıyor. Meselâ, Bismillâh, hava-i nesîmî gibi kalbi ve ruhu tatmin ettiğinden, kesret-i ihtiyaca binaen Kur'ân'da çok tekrar edilmiştir."

Hatırlamaya ihtiyacımız var. Hatırlatmaya ihtiyacımız var. Çünkü hepimiz bir sahnedeyiz. Dünya bir oyun ve oyalanma yeri. Bu oyun ve oyalanmanın aklımızı başımızdan almaması için sahnede olduğumuzu hatırımızda tutmamız gerek. Dört boyuta sıkışmamalıyız. Yalnız basarımız kadar insan olmamalıyız. Gerçekliği onun algılayabildiği kadarına sınırlamamalıyız. Bundan çok daha fazlası var. İşte bu 'çok daha fazlasını hesaba katmak' basirettir. Ki bu 'çok daha fazlasını' unutmak gaflettir.

"Onlar ki gayba iman ederler!" buyuruyor Rabbimiz. Yani bu yanımızı övüyor. Evet, biz, gaybı hesaba katabilicileriz. Hayvan bunu yapamaz. Bitki bunu yapamaz. Çocuklar da oyunlarına kendilerini fazla kaptırırlarsa başlarına kötü şeyler getirebilirler. Gereksiz yere hırs gösterebilirler. Hatta küçük bir başarı için umulmaz riskler alabilirler. Biz çocuk olmayalım. Onların kalemi yazmıyor. Ancak bizimki yazmaktadır. O halde bu kelimelerde saklı ikincil niyetlerin gücüyle birincil körlüklerimizi öldürelim.

İşte onun formülü de şurada geçiyor arkadaşım:

"İ'lem eyyühe'l-aziz! Hayrat ve hasenâtın hayatı niyet iledir. Fesadı da ucub, riyâ ve gösteriş iledir. Ve fıtrî olarak vicdanda şuur ile bizzat hissedilen vicdaniyatın esası, ikinci bir şuur ve niyet ile inkıtâ bulur. Nasıl ki amellerin hayatı niyet iledir. Onun gibi, niyet bir cihetle fıtrî ahvalin ölümüdür. Meselâ, tevâzua niyet onu ifsad eder; tekebbüre niyet onu izâle eder; feraha niyet onu uçurur; gam ve kedere niyet onu tahfif eder. Ve hâkezâ, kıyas et."

12 Ağustos 2026 Çarşamba

Allah, Haccac'ın Rabbi de, Enver Paşa'nın Rabbi değil mi?

Babanzâde Ahmed Naim Efendi merhum, 'İslam Ahlakının Esasları' nâm eserinde, şöyle bir hakikati hatırlatıyor bizlere: "Geçmiş zamanda, yüksek ruhlu, terbiyeli olmakla tanınmış birisinin yanında, bir zât, zâlimliği ile meşhur Haccac-ı Zâlim'e, zulmünden dolayı sövmüş ve şu dersi almış: Ona sövmekte o kadar ileriye gitme. Zira Allah Teala, Haccac'a, malına, canına, ırzına tecavüz ettiği kimselerden dolayı cezâ vereceği gibi, Haccac'dan yana çıkarak, onun haysiyetine tecavüz edenlere de ceza verir..." Sayfanın devamında ekliyor: "Bu zâtın verdiği terbiye dersi şüphesiz aşağıdaki hadis-i şerifin bereketinin eseridir: Bir kul zulme uğrar. Derken zâlime o kadar söver ki, bu sövmesi zâlimin zulmüne denk gelmekle kalmaz, mazlûmun sövgüde aşırıya kaçmasından dolayı, zâlim ondan hak talep edecek duruma geçer. İşte bu fazla miktar için mazlûma da ceza verilir."

Evet. Aynen. Allah hepimizin Allah'ıdır. Sadece iyilerin değil kötülerin de Allah'ıdır. Sadece mazlumların değil zâlimlerin de Allah'ıdır. Böyle söyleyince garip geliyor ama hakikat böyledir. İnsanoğlu birisini kötü bildiği için hakkında bühtana varacak şekilde konuşur ha konuşur, fakat bilmez, o insan da Hüda'nın yanında 'hakkı savunulası' birisidir belki. Ve bu yüzden zulmüne uğradığı kişiden zâlimlikte daha ileriye geçer. Biraz da bu hikmetle herhalde, Aleyhissalatuvesselam Efendimiz, münafıklığın alâmetlerini sayarken şunu da zikretmiştir: "Düşmanlık yaptığında aşırı gider. (Haddini aşar. Adaleti, insafı, ölçüyü terkeder.)"

Şiileri dalalete sürükleyen, malum, Hz. Ali radyallahu anhın haklılığına inanmaları değildir. Ya? Ona muhalefet edenlere karşı husumette aşırıya gitmeleridir. Zira sünniler de ümmetin içinde vukû bulan Sıffin, Cemel vs. gibi hâdiselerde haklı olanın Hz. Ali radyallahu anh olduğunu söylerler. Fakat bunu karşılarındaki mübarekleri incitmeden yaparlar. Hz. Muaviye radyallahu anhın da hem 'Hz.'liğini hem de 'radyallahu anh'lığını belirtirler mesela. Yine Hz. Aişe radyallahu anha annemizin makamının âli olduğunu, Hakkın bizzat Kur'an'da onu teberri ettiğini, bilirler. İşte bu itidal ehl-i sünneti/sünnileri fırka-i nâciye yapmıştır.

Bediüzzaman Hazretlerinin tâbiriyle 'Herşeyin ifrat ve tefriti iyi değildir. İstikamet ise, hadd-i vasattır ki, Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat onu ihtiyar etmiş'tir. Fakat, yazık, günümüzde uçların çok talibi var. Uçlar, yani, ifrat-tefrit. Öyle. Bugün özellikle tarih-siyaset ekseninde konuşurken insanlar çok çabuk aşırılık temayülü gösteriyorlar. Salih selefimizin gözettiği incenin incesi hassasiyetler pek kollanmıyor artık. Nitekim 'Abdülhamid Han' ekseninde dönen tartışmalarda bu durumu rahatlıkla teşhis edebiliyoruz. Bazıları hasbelkader ona muhalefet etmiş herkesi neredeyse, hâşâ, tekfir ediyorlar. Diğer bazılarıysa ona edilen muhalefetin şiddetine bakarak Abdülhamid Han'ı tekfire yelteniyorlar. Hayır. Asla. Yok. İkisine de mecbur değiliz. Abdülhamid Han'ın hakkını Abdülhamid Han'a, muhaliflerinin hakkını muhaliflere verebiliriz. Veya en azından şunu kabul edebiliriz: Her iki tarafın da hammaddesi insandır. İnsansa, nebiler hariç, hataya/günaha müsait yaratılmıştır. Yani Abdülhamid Han da gayet hata etmiş/edebilir bir mahiyettedir. Muhalifleri de gayet hata etmiş/edebilir bir yapıya sahiptir. Hal böyle olunca kimsenin tekfirine gerek yoktur. (En azından kendisinin tekfir edilmesine mücbir akidevî sapma göstermedikçe.) Daha da ileriye gidersek taraflardan birinin illa 'hain' olarak yaftalanması da gerekmez. (Eğer 'hain' denmesine seza bir artniyet sahibiyse o başkadır.)

Zamanımızda nasıl, İslamî camiada dahi, Erdoğan'ı savunanlar kadar eleştirenler varsa, o dönemde de, Abdülhamid Han'ı savunanlar-eleştirenler olmuştur. Bu münekkidlerin içinde, Mustafa Sabri Efendi merhum gibi, Elmalılı Hamdi Yazır merhum gibi, Bediüzzaman Hazretleri gibi değerli İslam âlimleri de bulunmaktadır. Elbette aralarında muhalefetlerinin şiddeti açısından farklar mevcuttur. Ancak bu muhalefetin ne 'kafirlikle' ne de 'hainlikle' ilişkisi yoktur. Bu insanlar hakkı yanlarında gördükleri için Abdülhamid Han'ı tenkid etmişlerdir. Ve, evet, birçok konuda haklı olduklarını da söylemek mümkündür. Bugün Erdoğan'ı eleştiren herkes haksız olmadığı gibi, onlar da eleştirilerinin hepsinde, her kelimesinde, her defa haksız değillerdir.

Eğer bir insan, Abdülhamid Han merhumu peygamber yerine koyup, yahut onu şiilerin inandığı şekilde 'masum imam' sayıp, onu eleştiren herkesi tekfire yelteniyorsa, dinine-vatanına hainlikle suçluyorsa, dikkat etmelidir, yazının başındaki ihtar bir parça da onadır. O insanlar, eğer Abdülhamid Han'a tenkidlerinde aşırıya gitmişlerse, elbette Abdülhamid Han'ın da Rabbi olan Âlemler Rabbi, Abdülhamid kulunun hakkını onlardan alacaktır. Yok, o insanların tenkidlerindeki aşırılıktan fazlası, bugün tarihe/siyasete bakan insanların ağzından sâdır oluyorsa, o zaman da Mevla Teala, bir Mustafa Sabri Efendinin Rabbi olarak, bir Elmalılı Hamdi Yazır'ın Rabbi olarak, bir Bediüzzaman Said Nursî'nin Rabbi olarak, o zevattan âlimlerinin haklarını soracaktır.

Ben pekâlâ Enver Paşa'yı da bu zümre içinde sayarım. Enver Paşa'nın imansız gittiğine delili olan var mıdır? Bilakis, hayatına şahit olan herkes, dindarlığına dikkat çeker. Hem zaten kanıyla da azminin altını imzalamıştır. Ruslarla çarpışırken şehid düşmüştür. Tamam. Hataları çoktur. Onun hataları nedeniyle Osmanlı büyük bedeller de ödemiştir. Fakat bu bedellerin sahipleri ile Enver Paşa arasındaki meseledir. O bedel sahiplerinin Rabbi, Enver Paşa'nın da Rabb-i Rahîmi olarak, dilerse onları birbirleriyle helalleştirir, dilerse azabına uğratır. Şânı nasıl dilerse öyle eyler. Ancak Enver Paşa hakkında ağır sözler söyleyenler şunu düşünsünler: Rabbü'l-Âlemîn Enver Paşa'nın da Rabbidir. Enver Paşa'ysa zalimlikte Haccac'dan daha ileriye gitmemiştir.

Haccac'a 'kâfir' değil 'zâlim' dedirten İslamî hassasiyet Enver Paşa'ya karşı da gösterilmelidir. Anakronik okumalarla insanlar 'hain' ilan edilemez. Sözgelimi: Hamas'ın 7 Ekim hamlesinin sonucunda Gazze'nin yaşadığı yıkım, o aslan gibi yiğitleri, "Gazze'nin felaketine sebep olan hainler falanlar filanlar..." diye suçlamayı haklı kılamaz. Hâşâ. Komutanlar hayalleriyle birşey dener. Bazen Mevla Teala muradlarını onlara verir. Bazen de başka şekillerde gerçekleşir sonuç. "Ameller niyetlere göredir!" hükmü en çok burada lazımdır bize. Onların niyeti Gazze'ye hainlik etmek değildir ki hainlikle suçlansınlar. Sonuç umdukları gibi olmamıştır. Onun garantisi de ellerinde değildir. İslam tarihinde bütün savaşların galibiyetle sonuçlandığını mı sanıyoruz?

Hülasa: Ben, istikamet için, Haccac'ın hukuku kadar/önce Enver Paşa'nın hukukunu savunurum. Yakın tarihe bakarken en azından dindar şahsiyetler hakkında ileri-geri konuşmamak gerektiğini düşünürüm. Bu dünyanın ötekisi de var. Mizan var. Sırat var. Hak var. Âdil-i Mutlak olan Allah var. Ondan adalet umuyorsak biz de âdil olmalıyız. Ondan rahmet umuyorsak biz de merhamet etmeliyiz. Ömer b. Abdülaziz rahimehullahın sahabe arasındaki savaşlar hakkında söylediği şu söz, yakın tarihe bakarken de kulaklarımıza küpe olmalıdır: "Allah, onların kanlarına ellerimizi bulaştırmadı, biz de dillerimizi bulaştırmayalım."

5 Ağustos 2026 Çarşamba

Kevser'i kaybedenler deniz suyuyla da ebterlikten kurtulabilir mi?

Yaratıcı Öfke'nin 53. sayfasında, Ekrem Tahir, şöyle bir alıntı yapıyor Hegel'den: "Hayatta vahdetin kudreti kaybolursa, münferitlik kazanırsa, o zaman felsefeye ihtiyaç vardır." Sayfanın devamındaysa böyle yakınıyor Ekrem Tahir gelinen noktadan: "Bugün canım ülkem tam da Hegel'in dediği duruma getirildi."

Ona göre kendi milletine emperyal değerler uğruna saldıran 'içteki Batının yeniçerileri' bu münferitliğin neticesiydiler. "Bizler hâlen kendisinden başka hiçbir medeniyete/millete hayat hakkı tanımayan barbar Batının arkasından pupa yelken gidiyoruz!" Benim bu teşhiste dikkatimi daha çok çekense 'marazın başlangıcı' olarak işaret edilen yer: 'Vahdetin kudretinin kaybolması' veya 'münferitliğin kazanması.' Müellif, düşünsel sapmaların bidayeti olarak, müslümanın 'kendi anlam bütünlüğünü yitirmesini' gösteriyor. Bu kopuş gerçekleştikten sonra ferdîyetçilik de kuvvet buluyor. Ve fertler, ait oldukları cemiyetten başka olarak, kendilerine yeni anlam dünyaları arıyorlar, buluyorlar, bağlanıyorlar veya belki üretiyorlar. Tıpkı ağacından kopmuş bir tohumun toprakta kendine yeni bir intisab arayışı gibi. Ve oradan 'felsefe ihtiyacı' doğuyor. Zira anlamsız yaşanamaz. Vahdetin küllî anlamı yitirilmişse, insan, düştüğü çukurda cüzîsini inşa etmelidir. (Veya inşa etmeye aç/açık hâle gelmiştir-getirilmiştir.)

Hani, Hac sûresinin 31. ayetinde, kısa bir mealiyle buyruluyor: "Allah'a ortak koşan kimse gökten düşüp de kuşların kaptığı veya rüzgarın bir uçuruma attığı şeye benzer." Subhanallah. Kendi özbir anlam dünyasıyla bağını koparan müslümanın hali de ayetin tarif ettiği gibi değil midir? Yani yetim hissediyor. Güçsüz hissediyor. Saldırıda hissediyor. Travmasıyla mücadele için de, tekrar ağacına dönmek yerine, parçasından sahte bir bütün kurgulama mesaisine girişiyor. Mesnevî-i Nuriye'de isabetle bildirildiği şekilde, yaraları/hastalığı, onu felsefeyle meşguliyete zorluyor: "Arkadaş! Kalb ile ruhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur. O hastalık marazı da ulûm-i akliyeye tavaggul etmek nisbetindedir. Demek mânevî olan hastalıklar, insanları, aklî ilimlere teşvik ve sevk eder. Ve akliyat ile iştigal eden emraz-ı kalbiyeye müptelâ olur."

Öyleyse aklî ilimlerle meşguliyeti kaybettiği anlamı bulabilmek için. Yahut içinden dışına kaçabilmek için. Gaflet için. Kaybettiği anlam da emraz-ı kalbiyesi. Felsefe içtiği deniz suyu. Söndürmüyor. Çünkü aslında aradığı o değil. O sorularının 'doğru cevabı' değil. Boşluğunu doldurmayacak. "Kalpler ancak Allah'ın zikriyle mutmain olur." Kalbindeki karadeliği doldurmaya bir nihayetsizlik gerek. "Ben, yerlere ve göklere sığmam, mü'min kulumun kalbine sığarım!" sırrının sahibi gerek. Nihayetsiz bir kudret, kemal, rahmet, cemal, kerem, ilim, kelam vs. sahibi gerek. İşte, o nihayetsizliği, kemal manada İslam'dan başkasında bulamaz. Seraplar yanık dudakları kandıramaz. Bulamadıkça arar. Buldukça yine arar. Zira deniz suyunun susuzluğa şifası yoktur. Aksine arttırır. Yakar. Yandırır. Buradan mürşidimin bahsettiği kısırdöngüye varır yolumuz: "Demek mânevî olan hastalıklar, insanları, aklî ilimlere teşvik ve sevk eder. Ve akliyat ile iştigal eden emraz-ı kalbiyeye müptelâ olur."

Ene Risalesi'nin kapısını çalalım bir de: "İşte, bak: Âlem-i insaniyette, zaman-ı Âdem'den şimdiye kadar iki cereyan-ı azîm, iki silsile-i efkâr, her tarafta ve her tabaka-i insaniyede dal budak salmış iki şecere-i azîme hükmünde; biri silsile-i nübüvvet ve diyanet, diğeri silsile-i felsefe ve hikmet, gelmiş gidiyor. Her ne vakit o iki silsile imtizaç ve ittihad etmişse, yani silsile-i felsefe silsile-i diyanete dehalet edip itaat ederek hizmet etmişse, âlem-i insaniyet parlak bir surette bir saadet, bir hayat-ı içtimaiye geçirmiştir. Ne vakit ayrı gitmişlerse, bütün hayır ve nur silsile-i nübüvvet ve diyanet etrafına toplanmış ve şerler ve dalâletler felsefe silsilesinin etrafına cem olmuştur..." Neden böyle olmuştur? Çünkü felsefe parçanın 'parçasına göre' bütünlük arayışıdır. Diyanet ise 'Bütünün Sahibinin' parçalara 'Bütün nice birşeydir?' öğretmesidir. Birisi hodbindir. Diğeri Hüdabindir.

Elbette Bütünün Sahibi aynı zamanda anlamın da sahibidir. Çünkü anlam daima bütüne bakan birşeydir. Bir kitabın konusu tamamını okumakla kuşatılır ancak. Yalnız bir sayfasını okumakla değil. Evet. Manzaranın tamamına ne kadar hâkimseniz anlamın da o kadarına hâkim olursunuz. Yok, nokta-i nazarınız parçanızdan ibaretse, geçmiş olsun, o zaman Mevlana Hazretlerinin 'fili tarif eden körler' meselinde olduğu gibi, yahut Bediüzzaman'ın 'defineyi tarif eden gavvaslar' temsilinde olduğu gibi, ancak kuşatabildiğiniz kısma 'hakikat' dersiniz. Halbuki her gerçek hakikat olamaz. Hakikat bütünde gözükendir. Parçaların ise farklı gerçeklikleri olabilir. Aslında yerinden hiç kıpırdamayan bir dağ, sizin istikametinize göre, bazen sağa bazen de sola geçer.

Hülasa: Bizi 'izm'lere boğduran 'nübüvvet izini' kaybetmekten başkası değildir. İdeolojilerin deli gömleğini giyinmek Hırka-i Şerif'i soyunmanın sonucudur. Üşüyen bedenler illa mintan ararlar çünkü. Ne diyor mürşidim bu sadedde: "İnsan fıtraten mükerrem olduğundan hakkı arıyor. Bazan bâtıl eline gelir, hak zannederek koynunda saklar. Hakikati kazarken ihtiyarsız dalâlet başına düşer; hakikat zannederek başına giydiriyor."

22 Temmuz 2026 Çarşamba

Mustafa İslamoğlu'nun küçük görmediği bir Kur'an kalmıştı

İmam Ahmed rahimehullaha Mevla rahmet eylesin. Onun gibi salihler, "Kur'an mahluktur!" fitnesine karşı canları pahasına "Hayır, değildir!" deyu direnmeselerdi, ümmete yanlış bir Kur'an tanımı yerleştirilecekti. Kelam-ı Ezelî olan Furkan'ımız mahlukiyetin yaralarıyla sıfatlanarak, yani yaralanarak, gelecek nesillere aktarılacaktı.

'Mahlukiyetin yaralarıyla sıfatlanmak' ne demek? Öncelikle sınırlı/zamansal olmak demek. Öyle ya. Mahluk olan ezelî değildir. 'Zamandan aşkın' değildir. Aksine zamanın içindedir. Zamanın içinde olansa başı-sonu olandır. Mukayyet olandır. Kur'an'ın Kelam-ı Ezelî olduğuna inanmayanlar için beyanlarının anlam, makam, zaman, muhatap vs. açılardan sınırları vardır. Bu 'sınır' iddiasını bugün en çok 'tarihselcilerde' görüyoruz. Mustafa Öztürk'ün sözde imamlığına oynadığı bu fırka-i dâlle Kur'an'ı bazı açılardan arkada bırakmayı öneriyorlar. Çünkü 'zamandan aşkın' şeyler söylediğini kabullenemiyorlar. Bu iddia "Kur'an mahluktur!" iddiasının benzeridir. Ehl-i sünnet ulemanın beyanları o zamanki mutezîlilere cevap olduğu gibi bu zamanın tarihselcilerine de tam cevaptır.

Geçen gün internete düşen bir videosundan anladığım kadarıyla Mustafa İslamoğlu da aynı vartaya düşmüş. Hoş, onun düştüğü varta çoktur, say say bitmez. Amma bu sonuncusunu daha evvel kendisinden işitmemiştik. Diyor ki mesela: "Hayat Kur'an'dan büyüktür." Çok tehlikeli bir söylem bu. Neden? Çünkü 'ezelî' olanı 'mahluk' olanla kıyaslıyor. Hani, Bediüzzaman Hazretlerinin, Kur'an'da arzın semaya denk tutulmasının hikmetini tefekkür ederken verdiği bir örnek vardır. Daimî akan bir çeşmeyle varidatı olmayan bir gölü veya denizi kıyaslar. 15. Söz'deki Hâşiye'de geçer. En iyisi yerinden alıntılayalım da yazımız balından şekerlensin:

"Evet, küre-i arz, küçüklüğüyle beraber semâvâta karşı gelebilir. Çünkü, nasıl ki daimî bir çeşme, varidatsız büyük bir gölden daha büyük denilebilir. Hem bir ölçekle birşey ölçerek başka yere nakledilen ve onun elinden geçmiş ve ona girmiş çıkmış bir mahsulâtla, zahiren binler defa ölçekten büyük ve dağ gibi bir cisimle o ölçek muvazeneye çıkabilir. Aynen öyle de, küre-i arz, Cenâb-ı Hak onu san'atına bir meşher ve icadına bir mahşer ve hikmetine medar ve kudretine mazhar ve rahmetine mezher ve Cennetine mezraa ve hadsiz kâinata ve mahlûkat âlemlerine ölçek ve mazi denizlerine ve gayb âlemine akacak bir çeşme hükmünde icad etmiş. Her sene kat kat ve katmerli, yüz bin tarzda masnuattan dokunmuş gömleklerini değiştirdiği ve çok defa dolup maziye boşaltarak gayb âlemine döktüğü bütün o müteceddid âlemleri ve arzın müteaddit gömleklerini nazara al. Yani bütün mazisini hazır farz et, sonra yeknesak ve bir derece basit semâvâta karşı muvazene et. Göreceksin ki, arz, ziyade gelmezse, noksan da kalmaz. İşte 'Rabbü's-semavati ve'l-arz!' sırrını anla!"

İşte bu temsildeki sırrı anlayan İslamoğlu'nun mezkûr okumasında(!) nasıl bir yanlışa düştüğünü de anlar. Nasıl? Şöyle: Zamandan da aşkın bir şekilde hakkı-hakikati beyan eden Kur'an, nasıl olur da, zamanın içinde bir mahluk olarak varolan hayattan daha küçük kalır? Hayat dediğiniz şey zamanla mukayyettir. Yani kainatın bir ömrü vardır. Onun içinde hayat dediğimiz şeyin de bir ömrü vardır. Daha onun içinde 'insan hayatı' dediğimiz şey de gayet kısa ömürlüdür. Bu gibi şeylerin Kur'an'dan daha büyük olduğu nasıl söylenebilir? Bu, bir anlamda, ezelî olanın mahluktan küçük olduğunu söylemektir. Zaman yokken bile akan, hiç durmamış, hiç 'hiç' olmamış, bir nehrin gölden küçük olduğunu iddia etmektir. Halbuki mahluk olan ezelî olanı mantıksal olarak dahi geçemez. Sonradan varedilmiş olan hiçbirşey kadîm olanın önüne geçemez. Peki İslamoğlu safsatasını nereye yaslıyor?

Devamında zehrini döktüğü yer şurası: "Kur'an yokken hayat da vardı hakikat de vardı! Kur'an tarihin belli bir döneminde sahneye girdi. Miladî 610 yılında sahneye girdi. Ondan evvel yoktu." Yani Kur'an'ın Aleyhissalatuvesselam Efendimize vahyolunmasının 'sonralığını' onun varlığının da 'sonralığına' yoruyor. (Bir nevi mahlukiyet ithamıdır bu.) Halbuki sonradan varolan bir kelam Allah kelamı olamaz. Çünkü Allah zamanın içinde değildir. Zat-ı Subhanîsi zaman içinde olmadığı gibi konuşması da zamanın içinde olamaz. Yani, dolayısıyla, kelamı da zamanın içinde olmamalıdır. Zamanın içinde konuşan mahluktur. O yüzden ehl-i sünnet müslümanlar Kur'an için Kelam-ı Ezelî der. Peki 'ezel' nedir? Bediüzzaman Hazretleri bir yerde şöyle tarif ediyor:

"Hem ezel, mazi silsilesinin bir ucu değil ki, eşyanın vücudunda esas tutulup ona göre bir mecburiyet tasavvur edilsin. Belki ezel, mazi ve hal ve istikbali birden tutar, yüksekten bakar bir âyine-misaldir. Öyle ise, daire-i mümkinat içinde uzanıp giden zamanın mazi tarafında bir uç tahayyül edip, ona 'ezel' deyip, o ezel ilmine, eşyanın tertiple girmesini ve kendisini onun haricinde tevehhüm etmesi, ona göre muhakeme etmek hakikat değildir. Şu sırrın keşfi için şu misale bak: Senin elinde bir âyine bulunsa, sağ tarafındaki mesafe mazi, sol tarafındaki mesafe müstakbel farz edilse, o âyine yalnız mukabilini tutar. Sonra o iki tarafı bir tertiple tutar, çoğunu tutamaz. O âyine ne kadar aşağı ise, o kadar az görür. Fakat o âyine ile yükseğe çıktıkça, o âyinenin mukabil dairesi genişlenir. Git gide, bütün iki taraf mesafeyi birden, bir anda tutar. İşte, şu âyine, şu vaziyette, onun irtisamında, o mesafelerde cereyan eden hâlât birbirine mukaddem, muahhar, muvafık, muhalif denilmez. İşte, kader, ilm-i ezelîden olduğu için; ilm-i ezelî, hadisin tabiriyle, manzar-ı âlâdan, ezelden ebede kadar herşey, olmuş ve olacak, birden tutar, ihata eder bir makam-ı âlâdadır. Biz ve muhakemâtımız onun haricinde olamaz ki, mazi mesafesinde bir âyine tarzında olsun."

Demek ki, Mustafa İslamoğlu'nun Kur'an tasavvurundaki arıza daha gerilerden, kader tasavvurundaki bir arızadan ileri geliyor. Kendisinin kader itikadının arızalı olduğunu evvelden de biliyoruz zaten. Elbette kader tasavvurundaki arıza da Cenab-ı Hakkın ezeliyetini kavrayamamasından ileriye geliyor. Cenab-ı Hüda'nın geçmiş gelecek bir gören, ezelden-ebede olmuş-olacak birden tutan, ihata eden bir makam sahibi olduğunu düşünemiyor. Onu da kendisi gibi zamana mahkum zannediyor. O yüzden de Kur'an'ın hayattan sonra varolduğunu sanrılıyor. Elbette bu söylediği ehl-i sünnet itikadında bâtıldır. Kur'an zamandan önce de vardır. Nüzûlü zaman içinde olmuştur. Bu nedenle zamanın içinde tuttuğu yerden hareketle "Hayat büyüktür, Kur'an küçüktür!" demek doğru değildir. Yukarıda da belirtiğimiz gibi, bu, 'zaman üstü' olanla 'zamana mahkum olanı' kıyaslamaktır, hatadır. Allah ilmiyle bütün mahlukatını kuşattığı gibi kelamıyla bütün mahlukatını kuşatmıştır. Aşkındır. Üstündür.

Videonun devamında diyor ki: "İyilik Kur'an'la gelmedi. Güzellik Kur'an'la gelmedi. Hakikat Kur'an'la gelmedi. Kur'an'da kendisinden önce söylenmemiş hiçbir hakikatin olmadığını açık yüreklilikle söyleyebilirim." Bu kısımda da Mustafa İslamoğlu'nun aldatanın tarihselciliğinden kaynaklanan bir anakronizm olduğunu söyleyebiliriz. Neden? Çünkü, varlığın aslının yaslandığı, zamandan aşkın olan ilmi/kelamı yine nüzûlünün sonra oluşu sebebiyle hiyerarşide daha geriye itiyor. Nur-u Muhammedî bahsinde Bediüzzaman Hazretlerinin beyan buyurduğu gibi, birşey, bir şecerenin hem 'tohumu' hem 'meyvesi' olabilir. Hem başlangıcı hem sonu olabilir. Hem bidayeti hem nihayeti olabilir. Sonralığı önceliğini engellemez. Yine yerinden bir iktibasla ballanalım:

"Madem şu şecere-i kâinattan daha evvel o neviden başka şecere yok. Öyle ise, ona menşe ve çekirdek hükmünde olan mânâ ve nur, elbette yine şecere-i kâinatta bir meyve libasının giydirilmesi, yine Hakîm isminin muktezasıdır. Çünkü çekirdek daima çıplak olamaz. Madem evvel-i fıtratta meyve libasını giymemiş. Elbette âhirde o libası giyecektir. Madem o meyve insandır. Ve madem insan içinde, sabıkan ispat edildiği üzere, en meşhur meyve ve en muhteşem semere ve umumun nazar-ı dikkatini celb eden ve arzın nısfını ve beşerin humsunun nazarını kendine hasreden ve mehâsin-i mâneviyesiyle âlemi ya nazar-ı muhabbet veya hayretle kendine baktıran meyve ise, zât-ı Muhammediye aleyhissalâtü vesselâmdır. Elbette, kâinatın teşekkülüne çekirdek olan nur, onun zâtında cismini giyerek en âhir bir meyve suretinde görünecektir."

Biz de Üstad Hazretlerinden öğrendiğimiz bu perspektif üzerinden diyebiliriz ki: Mustafa İslamoğlu'nun (kendi hayatında izlerini pek göremesek de) iyilik, doğruluk, güzellik, hakikat gibi şeylerin Kur'an'dan evvel gördüğü vücudlarının, aslında Kur'an'ın ezelden gelen tereşşuhatı olduğunu söylesek ne kusur iktiza eder? Yani belki de "Kur'an'la gelmedi!" dediği şeylerin tamamı ezelde Kur'an'la takdir edilmiş şeylerdir. Bunların dünyadaki tezahürleri, Kur'an'ın cismaniyet âlemine nüzûlünden evvel olsalar bile, özlerinin yine Kelam-ı Ezelî ile tesbit edilmiştir. Sokrates'in Savunması'nda geçen "Bilmek öğrenmek midir hatırlamak mıdır?" sorgulamasına girmeyeceğim burada. Oraya girersek yazı uzar. Fakat belki de mahluk olan insanda bunların varlığı zaten Kelam-ı Ezelî'de Allah'ın ona öyle buyuracağından dolayıdır. Zira mahlukat dediğimiz ömürlü şeylerin anlamlarının yaslandığı yer ilm-i İlahîdir. İlm-i İlahî'nin mahlukat gibi, hâşâ, ömrü yoktur. O zamandan aşkındır. Cenab-ı Hakkın ilmi zamandan aşkın olduğu gibi kelamı da zamandan aşkındır. Zamanlı herşey ondan illa küçüktür.

"Kur'an'da kendisinden önce söylenmemiş hiçbir hakikatin olmadığını açık yüreklilikle söyleyebilirim..." demesine de bir 'acaba' diyelim ki, böyle bir hükmü vermek, bütün zamanlarda söylenmiş bütün hakikatlere hâkim olmakla mümkündür. Sonra Kelamullahtaki beyanın bütün anlam tabakalarını da zaten kuşatmış olduğunu, farkında olduğunu, anlıyor olduğunu iddia etmekle, ikisi karşı karşıya konulup, 'söylenmemiş hiçbir hakikatin olmadığı' herzesi savrulabilir. Yani İslamoğlu'nun bu iddiasının arkasında büyük bir 'çokbilmişlik kibri' bulunmaktadır. Kimse, ne bütün zamanlardaki bütün hakikatlere hâkim olabilir, ne de Kelam-ı İlahî'nin bütün mana tabakalarına aşina olduğunu söyleyebilir. Hâşâ, haddini bilen bunu iddia etmez, nâdânlar elbette serbesttir. Mürşidim, bu nâdânlığı, Ayetü'l-Kübra'da şöyle tesbit eder: "(...) Belki kâinatı ihâta edecek ve âhireti görecek ve hadsiz zamanın her tarafını temaşâ edecek bir nazar lâzımdır, tâ o gibi nefiyler ispat edilebilsin."

Her neyse. Benim gibi bir cahilin bu konuya tastamam bir cevap vermesi beklenemezdi. İlmi kifayet etmezdi. Fakat, o Rahman u Rahim, incir çekirdeğinden incir ağacı yaratmak şânında olduğu gibi Ahmed'den de böyle cevaplar yaratabilir. Ben de yukarıda dilim döndüğünce İslamoğlu'nun söylemindeki tuzağa dikkat çektim. Hidayetimi Hüda'dan dilerim. Mustafa İslamoğlu örneği hepimiz için bir ibrettir. Bir derstir. Güya, hâşâ, Kur'an'ın büyüklüğünü göstermek için hadislere saldırıyla başlayan sapkınlık en ahirinde Kur'an'ı da mahlukattan küçük görmeye varmıştır. Hâtimemizin de imanla olması için Rabbimize çokça dua edelim. Vesselam.

20 Temmuz 2026 Pazartesi

Darwin'le Bediüzzaman hangi konuda anlaşamaz?

James E. McClellan III ve Harold Dorn'un beraber kaleme aldıkları 'Dünya Tarihinde Bilim ve Teknoloji' kitabında Darwin'in 'doğal ayıklanmayı' kendisinin bulmadığı söyleniyordu. Ya? O bunu aslında Malthus'tan araklamıştı. Yani onun 'nüfus baskısı anlayışını' kendi evrim teorisine adapte etmişti. Yerinden alıntılayalım:

"Papaz Thomas Robert Malthus, 'Nüfus İlkesi Üzerine Bir Deneme (Essay on the Principle of Population, 1798-1803)' adlı çalışmasında, denetlenemeyen nüfusun geometrik bir dizi olarak, geçim kaynaklarının ise aritmetik bir dizi şeklinde arttığını ve rakamları çok az tanıyanların bile bu ikisi arasındaki farkın büyük olacağını anlayabilecekleri sonucuna varmıştı. Başka bir deyişle; nüfus artışı yiyecek artışından fazla olduğunda, kaynaklar için rekabet giderek şiddetlenir ve bu rekabet içinde daha hızlı, güçlü, dayanıklı ve kurnaz olanların yaşama ve üreme şansı artar. Kaynaklar üzerinde 'türlerin savaşmasıyla' sonuçlanan 'nüfus baskısı anlayışı, Darwin'e, kesin sonuca götüren bulmaca parçasını vermiştir. Malthus bu ilkeyi toplumsal değişime uygulamıştı. Darwin ise ilkeyi bitki ve hayvanlara uygulamıştır. 1838'de artık doğal bir ayıklama yoluyla oluşan evrim kuramı sahibiydi: Tür nüfusları, yüksek üreme hızlarına rağmen bireyler kaynaklar için çatışırken ortaya çıkan yüksek ölüm oranlarıyla denetim altında tutulur ve çevrelerine en iyi uyum gösterenlerin yaşama ve üreme şansları daha fazla olur..."

Ancak elbette teori dediğiniz şey şişede durduğu gibi durmuyordu. Sahada ister-istemez bazı sınamalara tâbi tutuluyordu. (Çünkü, saha, kuram gibi hayalgücünden değil, gerçeklikten beslenir.) İşte, bu sınamalardan birisine, Melikşah Sezen Hoca'nın Eşref-i Mahlukatı Anlamak eserinde, şöyle bir iktibasla dikkat çekiliyordu:

"(...) Çeşitliliğin altında yatan temel, Charles Darwin'den bugüne, biyologların başını ağrıtmaya devam ediyor. 'Türlerin Kökeni' adlı eserinde Darwin bir 'Irksama (Divergence) İlkesi' önermişti; ama bu anıtsal eserde; Irksama İlkesi'nin, Darwin'in asıl ilkesi olan 'Doğal Seçilim İlkesi'nin bir çıkarımı mı olduğu, yoksa bağımsız bir ilke olarak mı değerlendirilmesi gerektiği hususunda bir açıklık yoktur. Darwin'in kendisi bile bu noktada çelişkili düşünceler içerisindeydi. Çelişkinin kaynağı açık: Irksama (ya da farklılaşma/çeşitlenme) az sayıda birimden (türden) daha çok birimin çıkması anlamını taşırken, seçilim (ister doğal olsun ister yapay) çoktan az sayıya inmek demektir. Bu iki kavram özünde çelişkilidir ve hiçbir beyin jimnastiği çelişkinin etrafından dolanamaz. Uzlaştırılamayacak iki şeyi uzlaştırma çabalarının günümüz biyologlarını böyle zorlamasına şaşmamak gerek..." Melikşah Hoca'nın bu iktibası yaptığı eseri de belirtelim: Addy Pross, Yaşam Nedir?, (çev. Raşit Gülek), s. 35.

Yani Darwin bize bir tür 'cem-i zıddeyn' öneriyor. Cem-i zıddeyn nedir? Zıtlıkları aynı şeyde birden kabul etmektir. Mesela benim şöyle demem gibidir: "Mehmed abi çok cömert bir insandır. Bir kibrit çöpünü dahi kimseyle paylaşmaz." Veya şöyle demem gibidir: "Selim abi kebabı çok sever. Bir ay aç kalsa yine de dönüp bakmaz." Böylesi cümleler işitmek/okumak herkese garip gelir. Çünkü ikinci cümle birincisinin tam zıttını söylemektedir. Mehmed abi sahiden ilk cümlede söylendiği kadar cömertse nasıl kibrit çöpünü dahi kimseyle paylaşmaz? Hiç olur mu öyle şey? Selim abi hakikaten kebabı çok seviyorsa nasıl olup da bir aylık açlıkla dönüp yüzüne bakmaz? Olamaz ki bu. Tezattır. İkinci cümlelerim 'hoşlanmazlığı' birinci cümlelerimse 'çok hoşlanmayı' imâ eder. Böyle cem-i zıddeyn sayılacak şeyler birarada bulunmaz. İnsanın mantığı böyle şeylere 'muhal' der.

Darwin de evrim teorisinde 'Irksama İlkesi' ile 'Doğal Ayıklanma İlkesi' dediği şeyleri aynı anda savunarak buna benzer birşey yapıyor. Bir yandan türlerin 'daha fazla tür olmaya çalıştığını/çeşitlendiğini' ilke olarak iddia ediyor, diğer yandan aynı türlerin 'en güçlüyü ayakta tutacak şekilde azalmaya çalıştığını' bize söylüyor. Doğal olarak bu iki iddiayı aynı anda kucağında bulanların da şunu sorması kaçınılmaz oluyor: "Abe Darwin efendi, bir karar veresin, türler çeşitlenmeye mi çalışıyor, yoksa azalmaya mı çalışıyor? İkisi birden olmaz bunların be ya!"

Benim bu noktada bir diğer itirazım da Bediüzzaman Hazretlerinin öğrettiği Kur'anî bir hakikatten kaynaklanıyor. Nedir? Şudur: 'Doğal Seçilim/Ayıklanma İlkesi' denilen iddia-yı meşkuk bize varlığın doğru bir resmini sunmamaktadır. Peki Bediüzzaman Hazretleri bunu nerede dilegetiriyor. Hemen iktibasımızı yapalım:

"Evet, en parlak bir mucize-i san'at-ı Samedâniye ve bir harika-i hikmet-i Rabbâniye olan hayatı kim vermiş, yapmış ise, rızıkla o hayatı besleyen ve idâme eden de Odur, Ondan başkası olmaz. Delil mi istersin? En zayıf, en aptal hayvan, en iyi beslenir (meyve kurtları ve balıklar gibi). Hem en âciz, en nazik mahlûk, en iyi rızkı o yer (çocuklar ve yavrular gibi). Evet, vasıta-i rızk-ı helâl iktidar ve ihtiyar ile olmadığını, belki acz ve zaaf ile olduğunu anlamak için, balıklarla tilkileri, yavrularla canavarları, ağaçlarla hayvanları muvazene etmek kâfidir."

Bakınız burada Bediüzzaman Hazretleri evrimin "Güçlü olan ayakta kalır!" iddiasına temelden bir tenkid getiriyor. "En zayıf, en aptal hayvan, en iyi beslenir!" diyor. Bu ne demek? "Doğal Ayıklanma İlkesi biraz masala benziyor!" demek. Kainattaki gerçeklik böyle değil. Cenab-ı Hak hayatı bu kanunla hayatta tutmuyor. Belki bazı lokal alanlarda bu tarz tezahürler görünüyor olabilir. Daha güçlü bir aslan daha zayıf bir aslanı sürüden kovalıyor görünebilir. Ancak bu şekilde cereyan etmeyen büyük bir düzen de var. Bedeninin zayıflığı itibariyle hayata tutunması çok müşkül görünen öyle canlılar var ki, Hazret-i Hüda, onların türlerine büyük bereketler bahşediyor. Rızıklanmaları o güçlü hayvanlardan bile daha kolay oluyor. Aslanlar on günde bir yiyecek buluyorlarsa bunlar yiyeceklerinin içinde yaşıyorlar. Yani, Kur'an'ın da öğrettiği üzere, Hüda'nın rahmeti 'zayıfın elenmesine' değil 'özel rahmet tecellileriyle hayatta tutulmasına' bakıyor. O yüzden Ankebût sûresinin 60. ayetinde buyruluyor: "Nice canlı var ki rızkını sırtında taşımıyor; onları da sizi de besleyip barındıran Allah'tır."

Sonuç olarak şunun da altını çizmeliyiz ki: Evrim teorisi sadece 'insanın yaratılışını anlatan' ayetlerle çelişmiyor. Ya? Daha fazlası da var. Evet. Evrim teorisi bizim Kur'an'dan öğrendiğimiz Allah'ın rahmetiyle, rezzakiyetiyle, tasarrufuyla da uyumsuzluklar taşıyor. O nedenle evrim teorisiyle beyni yıkanmış insanların âlem telakkisi de Kur'an'ın öğrettiğiyle uyum içinde olmuyor. Daha determinist bir varlık algısıyla şekilleniyorlar. Evet. Ahmed Kavlak Hoca'nın güzel bir sözü var: "Evrim teorisi biyoloji değil felsefedir!" Ben de aynen katılıyorum. Bu felsefeyi elsiz-ayaksız yalayıp yutanlar düşünsünler artık: Gayrı kalplerindeki iman ne hale gelir/gelebilir?

"Kızım 'manifest kızı' olmasın!" diliyorsan

Freud ve Jung'la birlikte 'psikolojinin üç babası'ndan birisi sayılan Alfred Adler'in 'İnsan Psikolojisi' isimli ese...