Tirmizî'de geçen bir hadis-i şerifinde Efendimiz Aleyhissalatuvesselam buyuruyor: “Kur’ân-ı Kerim’den tek bir harf okuyana bile sevap vardır. Her hasene on misliyle değerlendirilir. Ben 'Elif Lâm Mîm' bir harf demiyorum. Aksine 'Elif' bir harf, 'Lâm' bir harf, 'Mîm' de bir harftir.” Allah ona afiyetli ömürler versin, İshak Özgel Hoca da, bu hadis-i şerifi mâhirâne analiz ettiği bir instagram videosunda diyor ki:
"Kur'an-ı Kerim'deki yaklaşık yetmişsekizbin kelimenin içerisinden, Allah Resulü, 'Elif Lâm Mîm'i seçiyor. Diyeceksiniz ki: 'Ne var bunda?' Elif Lâm Mîm 'hurûf-u mukattaa'dır. Yani lügatte karşılığı olmayan kelimedir. Araplar bunu işittikleri zaman anlamını bilmiyorlardı. Allah Resulü bu kelimeyi seçerek âdeta asırlar sonrasında birilerinin 'Araplar Arapça bildikleri için Kur'an'ı okuduklarında anlıyorlardı, ama biz yabancıyız, okuduğumuzu anlamıyoruz. Dolayısıyla buradaki sevap anlama sevabıdır...' diyeceklerini hissetmiş ve bu kelimeyi seçerek 'Araplar da Elif Lâm Mîm'i anlamıyorlardı ama onlar da herbir harfine sevap elde etmek için okuyorlardı!' demiştir. İşte buradan anlıyoruz ki: Okumak sevaptır. Elbette Kur'an'ı anlamak gerekir. Anlamak da yetmez. Yaşamak ve yaşatmak da gerekir. Fakat bu rivayette seçilmiş olan kelime açıkça gösteriyor ki: Anlamadan okuduklarımıza da bir hasene ve bunun da on katı olan sevap vardır."
İshak Özgel Hoca'nın bu mübarek izahını izledikten sonra benim de aklım Fussilet sûresinin 44. ayetine gitti. Hani orada da Kur'an kendisini mü'minler için 'hidayet' ve 'şifa' olarak zikrediyor. İşte, orada, 'şifa'nın mahiyetinde de böyle birşey olduğunu düşünüyorum ben. Allahu A'lem. Sözgelimi: İnsan bir tabibe gidip derdini açtığında, hastalığını anlattığında, ilaç yazdırdığında o ilacın içeriğinde neler bulunduğunu bilmez-bilemez. Prospektüsü açıp okusa da çoğu yerini anlamaz. (Ben anlamam mesela.) Ancak yine de ilacı kullanır. Çünkü ilacın şifası nelerden-nasıl yapıldığını, vücudda neye-neyi yaptığını, nerelerde-neyi tetiklediğini bilmeye mâtuf değildir. Siz ilacı size söylendiği şekliyle alırsınız. (Hatta bazen siz uyurken-baygınken damarınızdan zerkedilir.) Hüda da dilerse o istimalinizi şifasına vesile tutar. Yaratır. Bahşeder. İyileştirir. Yani, burada, şifanın mahiyetinde hidayetten daha farklı birşey vardır. Hidayet ancak idrakle mümkündür. Tamam. Ama şifa idrak aramaz. Belki ayet-i kerimenin bu 'iki katmanlı' tarifinde de İshak Özgel Hoca'nın dikkatimizi çektiği o dakikat vardır: Elbette Kur'an'dan evvelemirde amaç anlaşılmak, yaşamak ve yaşatmaktır. Ancak, bu en üst düzey hidayet meziyetlerine ulaşamasanız bile, şifa mahiyetinde tesirlerini görebilirsiniz ki, bu da, 'anlaşılmasa da okunmasından neden sevap alındığını' bir derece izah eder.
Bediüzzaman Hazretleri de bir yerde bu manayı destekler sadedde diyor ki:
"Ben kendi nefsimde tecrübe ettiğim bir hâleti çok defa tetkik ettim, gördüm ki, o hâlet hakikattir. O hâlet şudur ki: Sûre-i İhlâsı Arefe gününde yüzer defa tekrar edip okuyordum. Gördüm ki, bendeki mânevî duyguların bir kısmı, birkaç defada gıdasını alır, vazgeçer, durur. Ve kuvve-i müfekkire gibi bir kısım dahi, bir zaman mânâ tarafına müteveccih olur, hissesini alır, o da durur. Ve kalb gibi bir kısım, mânevî bir zevke medar bazı mefhumlar cihetinde hissesini alır, o da sükût eder. Ve hâkezâ, git gide, o tekrarda yalnız bir kısım letâif kalır ki, pek geç usanıyor; devam eder, daha mânâya ve tetkikata hiç ihtiyaç bırakmıyor. Gaflet kuvve-i müfekkireye zarar verdiği gibi ona zarar vermiyor. Lâfız ve lâfz-ı müşebbi' olduğu bir meâl-i icmâlî ile ve isim ve alem bulundukları mânâ-yı örfî onlara kâfi geliyor.
Eğer mânâyı o vakit düşünse, zararlı bir usanç verir. Ve o devam eden lâtifeler, taallüme ve tefehhüme muhtaç değiller; belki tahattura, teveccühe ve teşvike ihtiyaç gösterirler. Ve o cilt hükmündeki lâfızları onlara kâfi geliyor ve mânâ vazifesini görüyorlar. Ve bilhassa o Arabî lâfızlar ile, kelâmullah ve tekellüm-i İlâhî olduğunu tahattur etmekle, daimî bir feyze medardır. İşte, kendim tecrübe ettiğim şu hâlet gösteriyor ki, ezan gibi ve namazın tesbihâtı gibi ve her vakit tekrar edilen Fâtiha ve Sûre-i İhlâs gibi hakaikleri başka lisanla ifade etmek çok zararlıdır. Çünkü, menba-ı daimî olan elfâz-ı İlâhiye ve Nebeviye kaybolduktan sonra, o daimî letâifin daimî hisseleri de kaybolur. Hem her harfin lâakal on sevabı zayi olması; ve huzur-u daimî bütün namazda herkes için devam etmediğinden, gaflet içinde, tercüme vasıtasıyla insanların tabirâtı ruha zulmet vermesi gibi zararlar olur."
Buradan da anlaşılıyor ki: Ehl-i Sünnet'in hem insan hem Kur'an yaklaşımı ahirzamanın mealist zıpçıktılarının insan ve Kur'an yaklaşımından daha yüksektir. Evet. Sünniler insanı 'sadece akıldan ibaret' görmezler. Kur'an'ı da 'sadece akılla konuşur bir metin' düşünmezler. Onlara göre insan bir metinden alacaklarını akıldan başka çok araçlarla da alabilir. (Eğer metin buna müsaitse tabii.) Ve Kur'an mü'minlere şifasını aklın dışındaki çok yollar üzerinden de verir. (Muhatabı zikrine ihlasla devam ederse elbette.) Yani Kur'an'ı 'anlamak' meselesini 'dile kıstıranlar'ın yaptığı aslında hem Kur'an'ı hem insanı 'budamaktır.' Basitleştirmektir. Sıradanlaştırmaktır. Tasavvur eksikliğidir. Müstakim muktesebatımız ise hidayetimizin ufkunu daha yüksek tepelere dikmiştir. Ne diyelim. Cenab-ı Hüda hem 'hidayetinin' hem 'şifasının' tesirini üzerimizde azîm eylesin. Âmin. Âmin.
İshak Özgel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İshak Özgel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
26 Şubat 2026 Perşembe
12 Nisan 2014 Cumartesi
Neden kuş değil de koyun?
İshak Özgel Hoca'dan dinlediğim ve hayretle katıldığım birşeydir: Risale-i Nur'da, fennî hakikatlere bina edilerek isbat edilen şeyler vardır da, dönem itibariyle keşfedilmiş olan fennî kanunlara bina edilerek isbat edilen hiçbir hakikat yoktur. Yani Bediüzzaman, marifete dair meselelerde kâinatı bir laboratuvar olarak kullanır da, başkalarının laboratuvarlarında keşfettikleri kanunlar üzerinden yapmaz bunu.
Mesela; "Filanca bilim adamının keşfettiği kanuna göre âlemde hal şöyledir ve bu gösterir ki; bunları yaratan bir Allah olmalıdır!" demez. Yerine, kâinatta tekrar eden ve her birisi bir kanunun ucu sayılabilecek fizikî olaylardan hareketle hakikati isbata girişir. Herkesin hergün görüp şahit olacağı şeyler üzerinden marifet devşirir. Bu, belki bir yönüyle, 20. Söz'de, Kur'an kıssalarının sırrını anlatırken zikrettiği; "Kur'an-ı Hakîmde çok hâdisât-ı cüz'iye vardır ki, herbirisinin arkasında bir düstur-u küllî saklanmış ve bir kanun-u umuminin ucu olarak gösteriliyor..." uyanışından aldığı bir derstir. Çünkü daha sonra, 24. Mektup'ta, Kur'an'ın bu hikmetini eserlerinde nasıl taklit ettiğini şöyle anlatır:
"İşte, ekser Sözlerdeki ekser temsilât, böyle kanunların uçlarını birer cüz'î misalle göstermekle, müddeâda aynı kanunun vücuduna işaret eder. Madem temsille kanunun tahakkuku gösteriliyor; bürhan-ı mantıkî gibi yakinî bir surette müddeâyı ispat eder. Demek, Sözlerdeki ekser temsiller birer bürhan-ı yakinî, birer hüccet-i katıa hükmündedir."
Kanun yerine misal kullanma, detaya boğulmadan hakikati anlatmakta harika bir yoldur. Temsil/hikayeli anlatım öyle birşeydir ki, içindeki göndermelerin sayısı ne denli çok olursa olsun, muhatabın dimağını tahriş etmez, herkes zorlanmadan alabileceğini alır. Halbuki, kanunların izahına girişilse, önce muhatabın zihnine onu işleyecek kadar bir tarif/temel yapılmalı ve sonrasında bu tarifin kabulüne vabeste bir marifet aktarılmalıdır. Üstelik, bu detaylı anlatımın yoruculuğu dışında ikinci bir çekince de, fennî ilimlerin gelişen bir yapıda olmasıdır.
"Buna binaendir: Bu zamanda bedihiye ve ulûm-u âdiye sırasına girmiş pek çok mesail var; zaman-ı mazide gayet nazarî ve hafî ve bürhana muhtaç idiler. Zira görüyoruz: Şimdilik coğrafya ve kozmoğrafya ve kimya ve tatbikat-ı hendesiyyeden çok mesail var ki, mebâdî ve vesaitin tekemmülüyle ve telâhuk-u efkârın keşfiyatıyla bu zamanın çocuklarına dahi meçhul kalmamışlardır. Belki oyuncak gibi onlarla oynuyorlar. Halbuki İbn-i Sina ve emsaline nazarî ve hafî kalmışlardır."
Muhakemat'taki bu bahsin devamında denilir ki:
"Mesail iki kısımdır. Birisinde telâhuk-u efkâr tesir eder. Belki ona mütevakkıftır. Nasıl ki, maddiyatta büyük bir taşı kaldırmak için teavün lâzımdır... Kısm-ı diğerîde, esas itibarıyla telâhuk ve teavün tesirsizdir. Bin de, bir de birdir. Nasıl ki, hariçte bir uçurum üzerinde atlamak veyahut bir dar yerde geçmekte küll ve küll-ü vahid birdir. Teavün fayda vermez. Bu kıyasa binaen fünunun bir kısmı, büyük taşın kaldırılması gibi teavüne muhtaçtır. Bunların ekserisi, ulûm-u maddiyedendir. Diğer bir kısmı ikinci misale benzer. Tekemmülü def'î, yahut def'î gibi olur. Bu ise, ağlebi mâneviyat veya ulûm-u İlâhiyedendir."
Üstad, fenni bilimleri, vahiyle bir anda sıçrama yapan manevî ilimlerle beraber sunarken, birini diğerine delil yaparken yani, birisinin hâlâ büyümekte olan bir çocuk, diğerinin ise kemalini bulmuş bir ihtiyar olduğunu hatırdan çıkarmaz. Öteki hâlâ gelişmekteyken, gelişme potansiyeli olan donesi üzerine bina edilmiş bir marifet geliştirmez bu yüzden. Böylece marifeti hem eskimez (çünkü kanunlar eskir, örneğin; Newtoncu fizik, hâkim koltuğunu bugün Kuantum fiziğine bırakmıştır) hem de kanunları anlamakta zorlanabilecek umumun istifadesinden eksik kalmaz. Kur'an, nasıl ki, kanunlar yerine kıssaları kullanır ve bu kıssalar o kanunların uçlarıdır; Bediüzzaman da tamamen Kur'anî bir metot olarak âlemde sürekli tekrar eden ve kimsenin şahitliğini reddedemeyeceği olayları istimal eder, günün muteber fen anlayışını sonuna kadar kullanma yoluna gitmez.
Ne kadar ilgilidir, takdirinize bırakıyorum; ama ben bu meselenin Mesnevi-i Nuriye'de vurgulanan afakî tefekkürde icmali, enfüsî tefekkürde tafsilatlı olma meselesiyle de ilgisi olduğunu düşünüyorum. Orada denir ki:
"İ'lem eyyühe'l-aziz! Tefekkür gafleti izale eder. Dikkat, teemmül, evham zulümatını dağıtıyor. Lâkin nefsinde, bâtınında, hususî ahvâlinde tefekkür ettiğin zaman, derinden derine tafsilâtla tetkikat yap. Fakat âfakî, haricî, umumî ahvâlâta teemmül ettiğin vakit, sathî, icmâlî düşün, tafsilâta geçme. Çünkü icmalde, fezlekede olan kıymet ve güzellik tafsilâtında yoktur. Hem de âfakî tefekkür, dipsiz denize benziyor, sahili yoktur. İçine dalma, boğulursun."
Buradan benim çıkardığım ders: Umuma açık bir marifet üretmeye niyet ettiğinde, insaniyetin ortak zemininde kal. Enfüs, yani benim savıma göre insanî olan bilgi, hepimizin ortak paydası ve insan, zaman değişse de aynı insan: Manevî ilim kapsamına giriyor. Tüm doğruluğu ve samimiyetiyle insanı anlattığınız zaman, fıtratı okuduğunuz zaman, insanların daha çok etrafınızda toplandığını farkedersiniz. Fakat bu ortak zeminden uzaklaşıp zamanla gelişen fennî ilimler sahasına geldiğinizde, her insanın ona aşinalığı farklı olacağından, istifade de ona göre azalıyor ve belki o tür marifet eskiyor. Eskimemesinin tek yolu; bilgiyi eskiten detaycılıktan uzak, herkesin aşina olduğu genele yakın, icmâlî düşünmek. Belki de bu yüzden Kur'an'da, bizim sıradan gördüklerimiz (sıradanlık genele yakındır) sıklıkla misal olarak istimal ediliyor.
Mesela Bakara sûresinde, önce, "Allah, bir sivrisineği, ondan daha da ötesi bir varlığı örnek olarak vermekten çekinmez..." buyuran Cenab-ı Hakk, biraz ilerisinde; "O, yeryüzünde olanların hepsini sizin için yaratan, sonra göğe yönelip onları yedi gök hâlinde düzenleyendir. O, herşeyi hakkıyla bilendir..." diyerek bu sıradanlığın(!) arkasındaki harikalığa dikkat çeker.
Termodinamik, kuantum, fotonlar, atomaltı düzen vs... Bunları her gün görecek değilsiniz. Bizden öncekiler hiç bilmediler. Ama yer, gök veya sivrisineği her zamanın insanı görür ve hepsi de bu bilgiden istifade eder. Böyle bir marifet üretirseniz eskime korkusu da çekmezsiniz. Zaman ihtiyarladıkça Kur'an'ın gençleşmesi de kanaatimce yine bu sırdandır. Eskimeyen şeyleri misal olarak kullanmasındandır.
"(...) geçmiş derslerden ve sözlerden elbette anlamışsın ki, Kur'ân-ı Hakîm şu kâinattan bahsediyor; tâ zât ve sıfât ve esmâ-i İlâhiyeyi bildirsin. Yani bu kitâb-ı kâinatın maânîsini anlattırıp, tâ Hâlıkını tanıttırsın. Demek, mevcudâta kendileri için değil, belki Mûcidleri için bakıyor. Hem, umuma hitâb ediyor. İlm-i hikmet ise, mevcudâta mevcudât için bakıyor. Hem, hususan ehl-i fenne hitâb ediyor. Öyle ise, mâdem ki Kur'ân-ı Hakîm mevcudâtı delil yapıyor, bürhan yapıyor; delil zâhirî olmak, nazar-ı umuma çabuk anlaşılmak gerektir. Hem mâdem ki Kur'ân-ı Mürşid, bütün tabakât-ı beşere hitâb eder; kesretli tabaka ise, tabaka-i avâmdır. Elbette irşâd ister ki, lüzumsuz şeyleri ibhâm ile icmâl etsin ve dakîk şeyleri temsil ile takrîb etsin; ve mugâlâtalara düşürmemek için zâhirî nazarlarında bedihî olan şeyleri, lüzumsuz, belki zararlı bir sûrette tağyir etmemektir."
Arkadaşım, artık anladın, hüner herşeyi birbirine katıp karıştırıp muhatabı bilgiyi boğmak değil demek ki. Hüner; herkesin, her zamanın ve coğrafyanın anlayabileceği, insan zemininde, bilgi üretmek. Aranılan marifet budur. Belki de bu yüzden Bediüzzaman yine der: "İnsaniyet-i kübra olan İslamiyet..." Sen İslamî hangi bilgiyi sınadın da, zamanlar ötesi, insanlığın ortak zeminine uygun bulmadın? İnsana dair ne varsa, İslam'da vardır. İslam'a dair ne varsa, aynı insandır. Bu arada, belki mürşid-i âlim de, yine sırf bu yüzden, 'koyun olmalı, kuş olmamalı'dır. Bilirsin ki; koyunun sütünü yalnız koyunlar içmez, herkes içer.
Mesela; "Filanca bilim adamının keşfettiği kanuna göre âlemde hal şöyledir ve bu gösterir ki; bunları yaratan bir Allah olmalıdır!" demez. Yerine, kâinatta tekrar eden ve her birisi bir kanunun ucu sayılabilecek fizikî olaylardan hareketle hakikati isbata girişir. Herkesin hergün görüp şahit olacağı şeyler üzerinden marifet devşirir. Bu, belki bir yönüyle, 20. Söz'de, Kur'an kıssalarının sırrını anlatırken zikrettiği; "Kur'an-ı Hakîmde çok hâdisât-ı cüz'iye vardır ki, herbirisinin arkasında bir düstur-u küllî saklanmış ve bir kanun-u umuminin ucu olarak gösteriliyor..." uyanışından aldığı bir derstir. Çünkü daha sonra, 24. Mektup'ta, Kur'an'ın bu hikmetini eserlerinde nasıl taklit ettiğini şöyle anlatır:
"İşte, ekser Sözlerdeki ekser temsilât, böyle kanunların uçlarını birer cüz'î misalle göstermekle, müddeâda aynı kanunun vücuduna işaret eder. Madem temsille kanunun tahakkuku gösteriliyor; bürhan-ı mantıkî gibi yakinî bir surette müddeâyı ispat eder. Demek, Sözlerdeki ekser temsiller birer bürhan-ı yakinî, birer hüccet-i katıa hükmündedir."
Kanun yerine misal kullanma, detaya boğulmadan hakikati anlatmakta harika bir yoldur. Temsil/hikayeli anlatım öyle birşeydir ki, içindeki göndermelerin sayısı ne denli çok olursa olsun, muhatabın dimağını tahriş etmez, herkes zorlanmadan alabileceğini alır. Halbuki, kanunların izahına girişilse, önce muhatabın zihnine onu işleyecek kadar bir tarif/temel yapılmalı ve sonrasında bu tarifin kabulüne vabeste bir marifet aktarılmalıdır. Üstelik, bu detaylı anlatımın yoruculuğu dışında ikinci bir çekince de, fennî ilimlerin gelişen bir yapıda olmasıdır.
"Buna binaendir: Bu zamanda bedihiye ve ulûm-u âdiye sırasına girmiş pek çok mesail var; zaman-ı mazide gayet nazarî ve hafî ve bürhana muhtaç idiler. Zira görüyoruz: Şimdilik coğrafya ve kozmoğrafya ve kimya ve tatbikat-ı hendesiyyeden çok mesail var ki, mebâdî ve vesaitin tekemmülüyle ve telâhuk-u efkârın keşfiyatıyla bu zamanın çocuklarına dahi meçhul kalmamışlardır. Belki oyuncak gibi onlarla oynuyorlar. Halbuki İbn-i Sina ve emsaline nazarî ve hafî kalmışlardır."
Muhakemat'taki bu bahsin devamında denilir ki:
"Mesail iki kısımdır. Birisinde telâhuk-u efkâr tesir eder. Belki ona mütevakkıftır. Nasıl ki, maddiyatta büyük bir taşı kaldırmak için teavün lâzımdır... Kısm-ı diğerîde, esas itibarıyla telâhuk ve teavün tesirsizdir. Bin de, bir de birdir. Nasıl ki, hariçte bir uçurum üzerinde atlamak veyahut bir dar yerde geçmekte küll ve küll-ü vahid birdir. Teavün fayda vermez. Bu kıyasa binaen fünunun bir kısmı, büyük taşın kaldırılması gibi teavüne muhtaçtır. Bunların ekserisi, ulûm-u maddiyedendir. Diğer bir kısmı ikinci misale benzer. Tekemmülü def'î, yahut def'î gibi olur. Bu ise, ağlebi mâneviyat veya ulûm-u İlâhiyedendir."
Üstad, fenni bilimleri, vahiyle bir anda sıçrama yapan manevî ilimlerle beraber sunarken, birini diğerine delil yaparken yani, birisinin hâlâ büyümekte olan bir çocuk, diğerinin ise kemalini bulmuş bir ihtiyar olduğunu hatırdan çıkarmaz. Öteki hâlâ gelişmekteyken, gelişme potansiyeli olan donesi üzerine bina edilmiş bir marifet geliştirmez bu yüzden. Böylece marifeti hem eskimez (çünkü kanunlar eskir, örneğin; Newtoncu fizik, hâkim koltuğunu bugün Kuantum fiziğine bırakmıştır) hem de kanunları anlamakta zorlanabilecek umumun istifadesinden eksik kalmaz. Kur'an, nasıl ki, kanunlar yerine kıssaları kullanır ve bu kıssalar o kanunların uçlarıdır; Bediüzzaman da tamamen Kur'anî bir metot olarak âlemde sürekli tekrar eden ve kimsenin şahitliğini reddedemeyeceği olayları istimal eder, günün muteber fen anlayışını sonuna kadar kullanma yoluna gitmez.
Ne kadar ilgilidir, takdirinize bırakıyorum; ama ben bu meselenin Mesnevi-i Nuriye'de vurgulanan afakî tefekkürde icmali, enfüsî tefekkürde tafsilatlı olma meselesiyle de ilgisi olduğunu düşünüyorum. Orada denir ki:
"İ'lem eyyühe'l-aziz! Tefekkür gafleti izale eder. Dikkat, teemmül, evham zulümatını dağıtıyor. Lâkin nefsinde, bâtınında, hususî ahvâlinde tefekkür ettiğin zaman, derinden derine tafsilâtla tetkikat yap. Fakat âfakî, haricî, umumî ahvâlâta teemmül ettiğin vakit, sathî, icmâlî düşün, tafsilâta geçme. Çünkü icmalde, fezlekede olan kıymet ve güzellik tafsilâtında yoktur. Hem de âfakî tefekkür, dipsiz denize benziyor, sahili yoktur. İçine dalma, boğulursun."
Buradan benim çıkardığım ders: Umuma açık bir marifet üretmeye niyet ettiğinde, insaniyetin ortak zemininde kal. Enfüs, yani benim savıma göre insanî olan bilgi, hepimizin ortak paydası ve insan, zaman değişse de aynı insan: Manevî ilim kapsamına giriyor. Tüm doğruluğu ve samimiyetiyle insanı anlattığınız zaman, fıtratı okuduğunuz zaman, insanların daha çok etrafınızda toplandığını farkedersiniz. Fakat bu ortak zeminden uzaklaşıp zamanla gelişen fennî ilimler sahasına geldiğinizde, her insanın ona aşinalığı farklı olacağından, istifade de ona göre azalıyor ve belki o tür marifet eskiyor. Eskimemesinin tek yolu; bilgiyi eskiten detaycılıktan uzak, herkesin aşina olduğu genele yakın, icmâlî düşünmek. Belki de bu yüzden Kur'an'da, bizim sıradan gördüklerimiz (sıradanlık genele yakındır) sıklıkla misal olarak istimal ediliyor.
Mesela Bakara sûresinde, önce, "Allah, bir sivrisineği, ondan daha da ötesi bir varlığı örnek olarak vermekten çekinmez..." buyuran Cenab-ı Hakk, biraz ilerisinde; "O, yeryüzünde olanların hepsini sizin için yaratan, sonra göğe yönelip onları yedi gök hâlinde düzenleyendir. O, herşeyi hakkıyla bilendir..." diyerek bu sıradanlığın(!) arkasındaki harikalığa dikkat çeker.
Termodinamik, kuantum, fotonlar, atomaltı düzen vs... Bunları her gün görecek değilsiniz. Bizden öncekiler hiç bilmediler. Ama yer, gök veya sivrisineği her zamanın insanı görür ve hepsi de bu bilgiden istifade eder. Böyle bir marifet üretirseniz eskime korkusu da çekmezsiniz. Zaman ihtiyarladıkça Kur'an'ın gençleşmesi de kanaatimce yine bu sırdandır. Eskimeyen şeyleri misal olarak kullanmasındandır.
"(...) geçmiş derslerden ve sözlerden elbette anlamışsın ki, Kur'ân-ı Hakîm şu kâinattan bahsediyor; tâ zât ve sıfât ve esmâ-i İlâhiyeyi bildirsin. Yani bu kitâb-ı kâinatın maânîsini anlattırıp, tâ Hâlıkını tanıttırsın. Demek, mevcudâta kendileri için değil, belki Mûcidleri için bakıyor. Hem, umuma hitâb ediyor. İlm-i hikmet ise, mevcudâta mevcudât için bakıyor. Hem, hususan ehl-i fenne hitâb ediyor. Öyle ise, mâdem ki Kur'ân-ı Hakîm mevcudâtı delil yapıyor, bürhan yapıyor; delil zâhirî olmak, nazar-ı umuma çabuk anlaşılmak gerektir. Hem mâdem ki Kur'ân-ı Mürşid, bütün tabakât-ı beşere hitâb eder; kesretli tabaka ise, tabaka-i avâmdır. Elbette irşâd ister ki, lüzumsuz şeyleri ibhâm ile icmâl etsin ve dakîk şeyleri temsil ile takrîb etsin; ve mugâlâtalara düşürmemek için zâhirî nazarlarında bedihî olan şeyleri, lüzumsuz, belki zararlı bir sûrette tağyir etmemektir."
Arkadaşım, artık anladın, hüner herşeyi birbirine katıp karıştırıp muhatabı bilgiyi boğmak değil demek ki. Hüner; herkesin, her zamanın ve coğrafyanın anlayabileceği, insan zemininde, bilgi üretmek. Aranılan marifet budur. Belki de bu yüzden Bediüzzaman yine der: "İnsaniyet-i kübra olan İslamiyet..." Sen İslamî hangi bilgiyi sınadın da, zamanlar ötesi, insanlığın ortak zeminine uygun bulmadın? İnsana dair ne varsa, İslam'da vardır. İslam'a dair ne varsa, aynı insandır. Bu arada, belki mürşid-i âlim de, yine sırf bu yüzden, 'koyun olmalı, kuş olmamalı'dır. Bilirsin ki; koyunun sütünü yalnız koyunlar içmez, herkes içer.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
Ali Şeriatî tartışması nurcuları neden teğet geçti?
Efendim, tanıyanlar zaten biliyor, bilmeyenler şimdi bilecek, bende biraz 'kitap oburluğu' var. Eline her geçeni okuyan cinstenim. ...
-
Hatırlarsanız, bir hafta kadar önce Cemil Tokpınar abiye dair bir analizimi yazmıştım. Çok derinlemesine sayılmayacak, kısacık birşey. Şim...
-
Tabii insanın ağırına gidiyor. Zamanında, FETÖ'nün Zaman'a 10 Kasım'da aldığı tam sayfa ilan nedeniyle ortalığı yıkan muhafazakâ...
-
" Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın müminlerin, kendi vicdanları ile hüsnüzanda bulunup da: 'Bu, apaçık bir iftiradır...
