26 Şubat 2026 Perşembe
Kur'an'ı anlamadan okumanın sevabı yok mu?
"Kur'an-ı Kerim'deki yaklaşık yetmişsekizbin kelimenin içerisinden, Allah Resulü, 'Elif Lâm Mîm'i seçiyor. Diyeceksiniz ki: 'Ne var bunda?' Elif Lâm Mîm 'hurûf-u mukattaa'dır. Yani lügatte karşılığı olmayan kelimedir. Araplar bunu işittikleri zaman anlamını bilmiyorlardı. Allah Resulü bu kelimeyi seçerek âdeta asırlar sonrasında birilerinin 'Araplar Arapça bildikleri için Kur'an'ı okuduklarında anlıyorlardı, ama biz yabancıyız, okuduğumuzu anlamıyoruz. Dolayısıyla buradaki sevap anlama sevabıdır...' diyeceklerini hissetmiş ve bu kelimeyi seçerek 'Araplar da Elif Lâm Mîm'i anlamıyorlardı ama onlar da herbir harfine sevap elde etmek için okuyorlardı!' demiştir. İşte buradan anlıyoruz ki: Okumak sevaptır. Elbette Kur'an'ı anlamak gerekir. Anlamak da yetmez. Yaşamak ve yaşatmak da gerekir. Fakat bu rivayette seçilmiş olan kelime açıkça gösteriyor ki: Anlamadan okuduklarımıza da bir hasene ve bunun da on katı olan sevap vardır."
İshak Özgel Hoca'nın bu mübarek izahını izledikten sonra benim de aklım Fussilet sûresinin 44. ayetine gitti. Hani orada da Kur'an kendisini mü'minler için 'hidayet' ve 'şifa' olarak zikrediyor. İşte, orada, 'şifa'nın mahiyetinde de böyle birşey olduğunu düşünüyorum ben. Allahu A'lem. Sözgelimi: İnsan bir tabibe gidip derdini açtığında, hastalığını anlattığında, ilaç yazdırdığında o ilacın içeriğinde neler bulunduğunu bilmez-bilemez. Prospektüsü açıp okusa da çoğu yerini anlamaz. (Ben anlamam mesela.) Ancak yine de ilacı kullanır. Çünkü ilacın şifası nelerden-nasıl yapıldığını, vücudda neye-neyi yaptığını, nerelerde-neyi tetiklediğini bilmeye mâtuf değildir. Siz ilacı size söylendiği şekliyle alırsınız. (Hatta bazen siz uyurken-baygınken damarınızdan zerkedilir.) Hüda da dilerse o istimalinizi şifasına vesile tutar. Yaratır. Bahşeder. İyileştirir. Yani, burada, şifanın mahiyetinde hidayetten daha farklı birşey vardır. Hidayet ancak idrakle mümkündür. Tamam. Ama şifa idrak aramaz. Belki ayet-i kerimenin bu 'iki katmanlı' tarifinde de İshak Özgel Hoca'nın dikkatimizi çektiği o dakikat vardır: Elbette Kur'an'dan evvelemirde amaç anlaşılmak, yaşamak ve yaşatmaktır. Ancak, bu en üst düzey hidayet meziyetlerine ulaşamasanız bile, şifa mahiyetinde tesirlerini görebilirsiniz ki, bu da, 'anlaşılmasa da okunmasından neden sevap alındığını' bir derece izah eder.
Bediüzzaman Hazretleri de bir yerde bu manayı destekler sadedde diyor ki:
"Ben kendi nefsimde tecrübe ettiğim bir hâleti çok defa tetkik ettim, gördüm ki, o hâlet hakikattir. O hâlet şudur ki: Sûre-i İhlâsı Arefe gününde yüzer defa tekrar edip okuyordum. Gördüm ki, bendeki mânevî duyguların bir kısmı, birkaç defada gıdasını alır, vazgeçer, durur. Ve kuvve-i müfekkire gibi bir kısım dahi, bir zaman mânâ tarafına müteveccih olur, hissesini alır, o da durur. Ve kalb gibi bir kısım, mânevî bir zevke medar bazı mefhumlar cihetinde hissesini alır, o da sükût eder. Ve hâkezâ, git gide, o tekrarda yalnız bir kısım letâif kalır ki, pek geç usanıyor; devam eder, daha mânâya ve tetkikata hiç ihtiyaç bırakmıyor. Gaflet kuvve-i müfekkireye zarar verdiği gibi ona zarar vermiyor. Lâfız ve lâfz-ı müşebbi' olduğu bir meâl-i icmâlî ile ve isim ve alem bulundukları mânâ-yı örfî onlara kâfi geliyor.
Eğer mânâyı o vakit düşünse, zararlı bir usanç verir. Ve o devam eden lâtifeler, taallüme ve tefehhüme muhtaç değiller; belki tahattura, teveccühe ve teşvike ihtiyaç gösterirler. Ve o cilt hükmündeki lâfızları onlara kâfi geliyor ve mânâ vazifesini görüyorlar. Ve bilhassa o Arabî lâfızlar ile, kelâmullah ve tekellüm-i İlâhî olduğunu tahattur etmekle, daimî bir feyze medardır. İşte, kendim tecrübe ettiğim şu hâlet gösteriyor ki, ezan gibi ve namazın tesbihâtı gibi ve her vakit tekrar edilen Fâtiha ve Sûre-i İhlâs gibi hakaikleri başka lisanla ifade etmek çok zararlıdır. Çünkü, menba-ı daimî olan elfâz-ı İlâhiye ve Nebeviye kaybolduktan sonra, o daimî letâifin daimî hisseleri de kaybolur. Hem her harfin lâakal on sevabı zayi olması; ve huzur-u daimî bütün namazda herkes için devam etmediğinden, gaflet içinde, tercüme vasıtasıyla insanların tabirâtı ruha zulmet vermesi gibi zararlar olur."
Buradan da anlaşılıyor ki: Ehl-i Sünnet'in hem insan hem Kur'an yaklaşımı ahirzamanın mealist zıpçıktılarının insan ve Kur'an yaklaşımından daha yüksektir. Evet. Sünniler insanı 'sadece akıldan ibaret' görmezler. Kur'an'ı da 'sadece akılla konuşur bir metin' düşünmezler. Onlara göre insan bir metinden alacaklarını akıldan başka çok araçlarla da alabilir. (Eğer metin buna müsaitse tabii.) Ve Kur'an mü'minlere şifasını aklın dışındaki çok yollar üzerinden de verir. (Muhatabı zikrine ihlasla devam ederse elbette.) Yani Kur'an'ı 'anlamak' meselesini 'dile kıstıranlar'ın yaptığı aslında hem Kur'an'ı hem insanı 'budamaktır.' Basitleştirmektir. Sıradanlaştırmaktır. Tasavvur eksikliğidir. Müstakim muktesebatımız ise hidayetimizin ufkunu daha yüksek tepelere dikmiştir. Ne diyelim. Cenab-ı Hüda hem 'hidayetinin' hem 'şifasının' tesirini üzerimizde azîm eylesin. Âmin. Âmin.
16 Eylül 2020 Çarşamba
Meryem sûresi Ziya Paşa'yı nasıl uyarır?
Elbette böylesi itirazlarla sadece Namık Kemal karşılaşmıyor arkadaşım. Ahirzaman müslümanları olarak hepimiz az-çok muhatap oluyoruz. Hatta, zurnanın son deliği olmama rağmen, ben bile birkaç kere karşılaştım. Evet. Aynen. Sen ne dersin bilemem ama bence sıkıntı şuradan kaynaklanıyor: 'Yaş ve kuru herşeyin Kur'an'da geçmesi' hakikatini bu arkadaşlar (belki de en çok onları sevdikleri için) bir roman edasıyla ele alıyorlar. Yani Kur'an'da hikâyelerin tamamını görmek istiyorlar. Halbuki Kur'an'ın herşeyi içermesi 'tafsilatıyla bahsetmesi' manasında değildir. Böyle olması için hacminin, yine onun tabiriyle, 'yedi deniz mürekkep olsa' yazmaya yetmeyecek vüsatte olması gerekirdi. Biz müslümanlar olarak böyle birşeyin iddiasına girmiyoruz. Ya? 'Ya'sının cevabı 20. Söz'den geliyor:
"Bir kavle göre, Kitâb-ı Mübîn, Kur'ân'dan ibarettir. Yaş ve kuru herşey içinde bulunduğunu, şu âyet-i kerime beyan ediyor. Öyle mi? Evet, herşey içinde bulunur. Fakat herkes herşeyi içinde göremez. Zira muhtelif derecelerde bulunur. Bazan çekirdekleri, bazan nüveleri, bazan icmalleri, bazan düsturları, bazan alâmetleri, ya sarahaten, ya işareten, ya remzen, ya ibhâmen, ya ihtar tarzında bulunurlar. Fakat ihtiyaca göre ve maksad-ı Kur'ân'a münasip bir tarzda ve iktizâ-yı makam münasebetinde, şu tarzların birisiyle ifade ediliyor."
Burada anlatılan şeyi fehmine bir misalle yaklaştırmak istiyorum: Bir çiçekçi düşünelim ki dünyadaki bütün çiçeklerden birer tane getirtmiş. Hiç eksik bırakmamış. Hepsini toplamış. Hayal bu ya: Sonra o çiçekleri bir bukette birleştirmiş. Saplarını birbirine bağlamış. Şöyle iki koluyla da sarmış. Havaya kaldırmış. İşte arkadaşım, tam bu sırada biz de atölyesine girsek, o muhteşem buketi elinde görsek, desek: "Bu bukette dünyanın bütün çiçekleri var!" Bu yalan olur mu? Olmaz. Nasıl olmaz? Mevzuu doğru şekilde anlarsan olmaz. Mesela: Eğer cümleyi "Dünyada çiçek namına her ne varsa bu çiçekçinin buketinde toplanmış!" diye anlarsan yanlış anlamış olursun. Çünkü dünyadaki bütün çiçeklerin bir bukete sığmayacağı aşikârdır. O buket ne kadar büyük olursa olsun. Hem hepsinin toplanması da mümkün değildir. Ne kadar para harcanırsa harcansın. Ya? "Dünyada bulunan her çiçekten bir nümune var!" şeklinde anlaman lazımdı söylediğimizi. Vücuden hepsini kastetmiyoruz. Kanunen, cinsen, türen, ismen vs. bağlamında dolduruyoruz kastımızı. İşte Kur'an-ı Hakîm'in 'yaş-kuru herşeyi içermesi' de buna benzer.
Hani mürşidim yine 20. Söz'ünde der: "Kur'ân-ı Hakîmde çok hâdisât-ı cüz'iye vardır ki, herbirisinin arkasında bir düstur-u küllî saklanmış ve bir kanun-u umumînin ucu olarak gösteriliyor." Hâdise böyledir. Kur'an her neyden bahsetse, dikkatli-ferasetli nazar sahibi olanlar için, ondan alınacak hisse/hisseler vardır. Her insan, hayatının en ince detaylarına dahi, Kur'an'ın tedrisinden bakabilir. Hem hiçkimsenin payı da diğerininkini küçültmez. Engellemez. Gölgelemez. An şart ki Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'in temel umdelerinden ayrılınmasın. Salih seleflerimizden bize gelen sarih manalarda şüpheye düşülmesin. Kendi payını alıp gitmesi gereken nimeti hevasının kaşığıyla döküp saçmasın.
Şimdi yakınlarda yaşadığım bir farkındalığı anarak meseleyi biraz daha somutlaştırmak istiyorum arkadaşım. Farkındalığımın kaynağı Meryem sûresinden. 73-75. ayetlerden. Kısa meallerini Diyanet Vakfı'nın çalışmasında verildiği şekilde alıntılayalım: "Kendilerine âyetlerimiz ayan beyan okunduğu zaman, inkâr edenler, iman edenlere: İki topluluktan hangisinin (hangimizin) mevki ve makamı daha iyi, meclis ve topluluğu daha güzeldir, dediler. Onlardan önce de eşya ve görünüş bakımından daha güzel olan nice nesiller helâk ettik. De ki: Kim sapıklıkta ise çok merhametli olan Allah ona mühlet versin! Nihayet kendilerine vâdolunan şeyi -ya azabı (mü'minler karşısında yenilgiyi) veya kıyameti- gördükleri zaman, mevki ve makamı daha kötü ve askeri daha zayıf olanın kim olduğunu öğreneceklerdir."
Burayı okuduğunuzda ilk aklınıza gelen: Kur'an'ın indiği zamanda yaşamış zengin inkârcıların görece fâkir olan müslümanlara karşı servetleri/güçleri üzerinden takındıkları kem tavır. Evet. Zaten kaynaklarımız da İslam'ın bidayetinin böylesi imtihanlarla dolu olduğunu haber veriyor. Aleyhissalatuvesselam Efendimizin bir hadis-i şerifinde buyurduğu gibi 'garip' başlıyor bu din. Fakat sonra şartlar değişiyor. Müslümanlar o aşılmaz sanılan maddî yoksunluklarını maneviyatlarından gelen haklılıkla aşıyorlar. Varlıklarıyla övünen o küfür ehlini hasedden şaşırtacak zaferlere erişiyorlar. Mekkî olan bu sûrenin gayba dair verdiği bu haber de aynen söylediği gibi gerçekleşiyor.
Ancak yukarıda zikrettiğimiz Müslim rivayetinin devamını da anımsayalım hemen: “İslam şüphesiz garip olarak başladı ve günün birinde garip hale dönecektir. Ne mutlu o garip mü'minlere!” Bakınız, bu da olmuştur, hem de gözlerimizin önünde! Hatta Batı'nın dünyevî yükselişiyle birlikte Ziya Paşa merhum gibilere şu dizeleri söyleten bu durumun psikolojisidir: "Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm./Dolaştım mülk-i İslam'ı bütün viraneler gördüm." Evet. Fakat bu eşikte bizim sahabeden en büyük eksiğimiz: Garipliğin tetiklediği 'aşağılık psikolojisini' aşmakta zorlanışımızdır. Onlar, tıpkı ayet-i kerimede haber verildiği gibi, akıbetlerine dair duydukları özgüven üzerinden bu garipliğin dünyevî göstergelerini ayakaltı edebilmişlerdir. Bizse tereddütteyiz. Bu tereddüdümüz nedeniyle birçok 'yarı aydın' şu tarz argümanlarla kalbimizi bozabiliyor: "İslam'da hakikat olsaydı müslümanlar bu hallere düşerler miydi? Bak Batı'ya: Zenginlik, sağlık, eğlence, teknoloji vs. Bak İslam beldelerine: İç savaşlar, fakirlik, göç, yıkım..." Hatta Risale-i Nur'da eleştirilen "Müslümanlar 'Allah Allah' diye geri kaldı. Kâfirler top-tüfek diye diye ileri gittiler..." argümanı da bir farklı versiyonudur. Esasında yaşanılansa döngünün kendisini tekrarlamasıdır.
O gün nasıl Kureyş müşrikleri servetlerine bakarak müslümanları garipliklikleri üzerinden aşağılıyorlarsa bugünün küresel güçleri de aynı stratejiyle müslümanları aşağılamaktalar. Aynı manipülatif yöntemi kullanmaktalar. İdeolojileriyle başaramadıklarını teknolojiyle başarmaya çalışmaktalar. Maalesef büyük ölçüde tesir de etmekteler. Çünkü biz de mezkûr ayetlerde bahsedilenin kendimiz olduğunun farkında değiliz. Akıbetimizin izzetine yaslanarak sabretmemiz gerektiğinin farkında değiliz. Zâhirde görülenin, garipliğin, bir sırr-ı imtihan eseri olarak yaşandığını, vakti geldiğinde en gür sadânın yine İslam'a ait olacağını tasavvur ediyor değiliz. Bu nedenle ayaklarımız karışıyor. Bu nedenle yürüyüşünü bozanlar başkalarının yürüyüşünü de öğrenemiyor. Bitirirken Turgut Cansever Hoca merhumun Ziya Paşa ve emsalinin tutumunu eleştirdiği satırlardan alıntı yapayım:
"Lamartin Osmanlılar alemini büyük bir değerler ülkesi ve şehirleri de en önemli yerler olarak görürken Ziya paşa Fransa'ya gidip döndüğünde 'Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm./Dolaştım mülk-i İslam'ı bütün viraneler gördüm' diyor. Yani Ziya Paşa Lamartin'in gördüğü güzelliği hiç farketmiyor. Bunu farketmemek sadece Ziya Paşa 'ya has değil Tanzimatla beraber Osmanlı'nın üst düzey yöneticileri yani padişahları, şehzadeleri, sadrazamları ve hatta ulemanın inşa ettirdiği yapılar dosdoğru Greko-Romen helenistik kültürden aktarılmış biçimlerin İstanbul'a taşınması şeklinde olmuştur. Biraz daha ileri gidersek harabe denilen bu ülkede 20. asırda biçim dünyamızı değiştiren Fransız Le Corbusier İstanbul'da çizdiği resimler ve getirdiği çözümlerle 20. asır mimarisini ortaya çıkartıyor. Osmanlı ileri gelenleri Türk kıymetler hazinesinin bu şekilde farkında olamıyorlar. Çok karakteristik bir husus şudur bence: Abdülhamid son Osmanlı dünyasının en önde gelenlerinden biridir. Abdülaziz ve Abdülhamid katliamlarla Hıristiyanlaştırılmış Afrika'yı tekrar İslamlaştıran iki büyük isimdir. Fakat Abdülhamid musikiyle ilgili olarak 'Alaturkayı severim fakat daha çok Bethoven'ı severim' diyor. Yani böyle bir karakter dönemin hakim anlayışı olmuş. İslam'ın emrettiği ruh hallerine aykırı olanın, ona aykırı olduğunun farkında değiller. Burada çok mühim bir mesele gündeme geliyor 'Bir kavmi şirke düşmedikçe helak etmeyiz!' buyurulmuştur. Gerçekte bir gizli şirk teşekkül ediyor Osmanlı'da ve Osmanlılar bu şirki farketmiyorlar..." (Kaynak: Altınoluk dergisi, 101. sayı)
12 Mart 2019 Salı
Kur'an'ın 'son kullanma tarihi' olur mu?
Aslında ben bunu Bediüzzaman'ın "Dünya öküzün ve balığın üstündedir!" hadis-i şerifine yaptığı izahlarda da görmüştüm. Fakat böyle formüle etmediğim için bakış açısı olarak da edinememiştim. Okuyanlar hatırlayacaktır. Mürşidim orada bu hikmetli sözden 'dünyaya müekkel olan melekler'den tut, 'hayvancılık-balıkçılık faaliyetleri'nin dünya düzeni için içerdiği anlama, oradan da astronomi bağlamında 'boğa-balık burçlarının ifade ettiği hakikat'e kadar uzanıyordu. Yani, orada da Aleyhissalatuvesselam, sahabisinin "Dünya ne üzerinde duruyor?" sualine, beklenilenden daha aşkın şekilde cevap veriyordu. Hadisi müteşabih kılan 'yanlışlığı' değil 'aşkınlığı' idi.
Tabii, arkadaşlar, çağrışım çağrışımı doğuruyor. Bunları düşünürken de Facebook'ta aylar önce yaşadığım bir yazışma hatırıma geldi. Fatır sûresinin 14. ayeti üzerinden bir kardeş soruyordu ki: "Abi, burada sanki putların işitmesi-konuşması mümkünmüş gibi birşey söyleniyor, bunu nasıl anlamak lazım?"
Cevaba geçmeden önce hemen soruya konu olan ayetin kısa bir mealini alıntılayayım: "Eğer onları çağırsanız çağrınızı duymazlar. Duysalar bile çağrınıza karşılık veremezler. Kıyamet günü de sizin ortak koştuğunuzu inkâr ederler. Bunları sana hiç kimse hakkıyla haberdar olan (Allah) gibi haber veremez."
O zaman aklıma Mucizat-ı Kur'aniye Risalesi'ndeki Tûr sûresi tefsiri geldi. Hani orada Bediüzzaman 29-43 aralığındaki ayetleri izah sadedinde der ki: "Onbeş tabaka istifham-ı inkarî-i taaccübî ile ehl-i dalaletin bütün aksamını susturur ve şübehatın bütün menşelerini kapatır. (...) Herbir fıkrada, bir taifenin hülasa-i fikr-i küfrîlerini ya bir kısa tabirle iptal eder, ya butlanı zahir olduğundan sükûtla butlanını bedahete havale eder veya başka ayetlerde tafsilen reddedildiği için burada mücmelen işaret eder."
Devamında da mezkûr ayetlerin herbir parçasının hangi fırka/fırkalara cevap olduğunu açıklar. Bu fırkalardan bazıları o zaman dünyada varolan fırkalardır. Bilinen dalalet türleridir. Diğer bazıları ise gelecekte ortaya çıkacak arızalardır. Yani bu ayette hem geçmişe hem geleceğe dair bilgi bulunmaktadır. Fazlasını okumak isteyenleri yerine havale edelim.
İşte, ben, o kardeşin Fatır sûresi hakkındaki sualine de bu örnek üzerinden şöyle cevap verdim: "O zamanlar Mekke müşriklerinde sadece putperestlik vardı!" diye düşünüp Kur'an'ın cevab-ı nuranîsinin sadece bu hususa ziya saçtığını düşünmeyelim. Kur'an bütün zamanlarla konuşuyor. Bir zaman içinde nüzul ediyor oluşu, devrinin olayları hakkında geliyor oluşu, bir dönemin insanını özellikle terbiye ediyor oluşu, ondan bütün zamanların, olayların, insanların hissesiz kalacağı anlamına gelmez. Kur'an'ı bu şekilde anlamak onu daraltmaktır.
Devamında da dedim ki: Allahu'l-a'lem. Burada da, Bediüzzaman'ın Tûr sûresi merkezinde ifade ettiği şekilde, şirkin birçok çeşidine birden cevap veriliyor olabilir. Misal: "Çağırsanız çağrınızı duymazlar!" ifadesi cansızlardan koşulan şirke, yani Mekke müşriklerinin putperestliği başta olmak üzere, bütün cansız tapınmalarına; "Duysalar bile çağrınıza karşılık veremezler!" ifadesi işitme yeteneği olanlardan koşulan şirke, mesela, Hinduların inek vs. canlılara tapınmalarına; "Kıyamet günü de sizin ortak koştuğunuzu inkâr ederler!" ifadesi ehl-i şuur olanlardan koşulan şirke, mesela, insan-iblis-cin vs. gibi 'inkâr etme yeteneğine sahip şeylere' yapılan tapınmalara; "Bunları sana hiç kimse hakkıyla haberdar olan (Allah) gibi haber veremez!" ifadesi de 'gaybdan haber verici oldukları iddiasındaki' kahin-medyum-brahma-batınî ekollere karşı duyulan tapınmalara bir cevap içeriyor olabilir. Yani mekan bir olduğu halde makam birçok olabilir. Muhatap bir gibi göründüğü halde konuşulan birçok sayılabilir.
Hatta mürşidim aynı eserde yine bu sadedde der: "Kur'an öyle bir maide-i semaviyedir ki, binler muhtelif tabakada olan efkâr ve ukul ve kulûb ve ervah, o sofradan gıdalarını buluyorlar, müştehiyatını alıyorlar, arzuları yerine gelir. Hatta pekçok kapıları kapalı kalıp istikbalde geleceklere bırakılmıştır."
Buradan şu noktaya da değinip yazıyı bitirmek istiyorum: Bugün 'tarihselcilik' veya 'sosyolojik okuma' denen bir kısım yaklaşımlar Kur'an'ı 'zamanının şartları içinde' anlamak yönünde bir mesaiye girişiyorlar. Bu mesainin Kur'an'a katabileceği bir zenginlik varsa biz bunun aleyhinde değiliz.
Fakat, aksine, görüyoruz ki: Bu mesai Kur'an'ın dersini zenginleştirmek yerine fakirleştiriyor. Onu, sanki sahibi ezelî ve ebedî değilmiş gibi, indiği döneme hapsediyor. Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat kıstasları içinde, yani meşru dairede, anlaşılabileceklerin sayısını sınırlıyor. Hatta kimi zaman çarpıtıyor. Halbuki Kur'an bütün zamanlara ilaçtır. Bütün zamanlara hitaptır. Bütün dertlerimize devadır. Bu nedenle, elbette, kutusuna 'son kullanma tarihi' koymaya yeltenen de bizden değildir. Onların sözlerine 'bizden olanların sözleriymiş/yorumlarıymış gibi' muhatap olmayız, olamayız, olmamalıyız. Cenab-ı Hak cümlemizi istikametten ayırmasın. Âmin.
Ali Şeriatî tartışması nurcuları neden teğet geçti?
Efendim, tanıyanlar zaten biliyor, bilmeyenler şimdi bilecek, bende biraz 'kitap oburluğu' var. Eline her geçeni okuyan cinstenim. ...
-
Hatırlarsanız, bir hafta kadar önce Cemil Tokpınar abiye dair bir analizimi yazmıştım. Çok derinlemesine sayılmayacak, kısacık birşey. Şim...
-
Tabii insanın ağırına gidiyor. Zamanında, FETÖ'nün Zaman'a 10 Kasım'da aldığı tam sayfa ilan nedeniyle ortalığı yıkan muhafazakâ...
-
" Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın müminlerin, kendi vicdanları ile hüsnüzanda bulunup da: 'Bu, apaçık bir iftiradır...

