7 Eylül 2026 Pazartesi
Haydi, Mehmet Görmez de, nurcular neden görmez?
Nasihatimin mihengini hemen aşikâr edeyim. Biz nurcuların şöyle bir zaafı var: Âlim olsun, aydın olsun, siyasi olsun, her kimle ilişki kursak, önce 'kendiliğimiz üzerinden' ilişki kuruyoruz. Yani, o kişinin Bediüzzaman'a, Risale-i Nur'a veya nurculara karşı tavrını merkeze alıyoruz. Şayet burada müsbet bir kanaat edinmişsek kolay kolay hüsnüzannımızı kırdırmıyoruz. Hatta, kırmanın artık hak olduğu, vacib olduğu yerlerde bile korumacı bir tavır takınıyoruz. Bu da bizi sair ehl-i sünnet ve'l-cemaat gruplardan koparıyor. Kendilerinin müstakim refleks gösterdikleri, tepki verdikleri, eleştiri yaptıkları yerlerde bizi karşı tarafta gördüklerinde güceniyorlar. Bazı bazı da "Düşmanımın dostu düşmanımdır!" tarzı bir yaklaşımla düşmanlaştırıyorlar. Araya soğukluk giriyor. Ve fayhatları giderek büyüyor. Burada kusurun birazı onlardaysa gerisi bizde. Çünkü biz de merkeziyetimizde haksızız.
Unutmayalım: Bediüzzaman Hazretleri bir ehl-i sünnet ve'l-cemaat âlimi idi. Mensubu bulunduğu ekole dair bütün atıfları da bu yollu idi. Onun Şafiî/Eş'arî bir mürşid olduğunu bilmeyen kaldı mı? Yoktur zannederim. Demektir ki, nurculuk da, aslında sünni dağ silsilesinin bir parçasıdır. Müstakil bir ada değildir. Bir coğrafyanın devamıdır. Etraftaki bid'î çöllerle bir ilişkisi yoktur. Öyleyse biz bu nurculuğu, öncelikle muazzez İslam için, sonralıkla da ehl-i sünnet ve'l-cemaat için yapıyoruz. "Sa'yimizin semeresi o deftere yazılıyordur!" diye diliyoruz. Elhamdülillah. Öyleyse, maşaallah, bir buz parçası olan enaniyetimizi nurculuk havuza atıp erittiğimiz gibi, nurculuk havuzunu da sevad-ı âzâm içinde eritebilmeliyiz. Çünkü yine kendisi Hakikat Çekirdekleri'nde diyor:
"Sevâd-ı âzama ittibâ edilmeli. Ekseriyete ve sevâd-ı âzama dayandığı zaman, lâkayt Emevîlik, en nihayet Ehl-i Sünnet cemaatine girdi. Adetçe ekalliyette kalan salâbetli Alevîlik, en nihayet az bir kısmı Râfızîliğe dayandı."
Bu ümmetin istikameti cemaattedir. Hangi cemaattedir peki? Elbette ehl-i sünnet ve'l-cemaatte! Bizim 'cemaat' dediğimiz daha küçük birimlerse, yüzleri o büyük cemaate dönük olduğu sürece ancak, istikametlerini koruyabilirler. Haklı bir noktadan başlamış olmak bile neticeyi değiştirmez. Eğer ümmeti görmezden gelirseniz âhiriniz râfizîliğe dayanabilir. Haksız bir noktadan başlamış olmak dahi şu ümidi hakkınızda imkansız kılmaz: Nihayet ehl-i sünnet ve'l-cemaate girebilirsiniz. Kendinizi ümmet aynasından seyredip, ona göre düzeltmeyi ihmal etmezseniz, sizin için her zaman umut vardır. Yok, bu balans ayarını ihmal ediyorsanız, akıbetiniz için korkulur.
İslam, bu necip dinin, kendisini ehl-i küfre karşı tanımlayış şeklidir. Sünnilik, bu aziz yolun, kendisini ehl-i bid'aya karşı tarif ediş biçimidir. İkisiyle de söylenmek istenen aşağı-yukarı aynıdır. Farklı olduğunu düşünmek hatadır. O nedenle, bizim de muhabbetimizin merkezini öncelikle, muhatabımızın İslam'a, ehl-i sünnete, nasıl baktığı oluşturmalıdır. Onlara bakışında bir kemlik varsa, o halde Bediüzzaman'a, Risale-i Nur'a veya nurculara karşı izhâr ettiği muhabbet de yalandır. Evet. Yalan olduğu illâ ortaya çıkacaktır. Çünkü şekerden nefret eden şerbete muhabbet etmez. "Seviyorum!" sözü ancak bir kandırmacadan ibaret kalır. Şekersiz şerbet asla bulunmaz.
Benim, Mehmet Görmez'i savunması nedeniyle, Sabri Okur abiye twitterda yaptığım tenkid de işte buna dayanıyor. Mehmet Görmez, başkanlığı döneminde, Risale-i Nur külliyatının Diyanet'te basılmasına önayak olmuş birisi. Eyvallah. Zaman zaman da Bediüzzaman Hazretlerinden sitayişle bahsediyor. Ona da eyvallah. Fakat mevzu burada bitmiyor ki. Şerbetle olan bu ilişkisinden evvel şekerle olan ilişkisine dikkat kesilmemiz lazım. Ve internete düşen son beyanları da gösterdi: Görmez'in İslam şekeriyle olan ilişkisi doğru bir yöne doğru gitmiyor.
Nice ehl-i sünnet hocalar, maşaallah, bu beyanlara karşı reddiye açıklamaları, makaleleri, videoları yayınladılar. (İhsan Şenocak Hoca'nın yaptığı bir saatlik reddiyeyi youtubedan izlemenizi tavsiye ederim.) Denilebilir: Türkiye'nin müstakim sünni uleması içinde bu sözleri takdir eden kimse olmadı. Aksine tehlike gördüler. Hatta Mehmet Görmez'in geçmişiyle ilişkilendirerek daha büyük bir resme baktıranlar da oldu. Her neyse... Ancak nurcuların bu konuda pek sesleri çıkmadı. Çıkmak bir yana, tersine, savunmaya geçenlerimiz vardı. Cibali Baba'nın Sultan Fatih'in güllelerini engellemesi misali kollarını açtılar. "Değmeyin Görmez'imize!" dediler.
Bu doğru bir tavır değil. Bizi ümmetten koparıyor. Ben aynı kem kanunun fertleri sayabileceğim çok şeyleri geçmişte yaşadım. Sözgelimi: Bir umumi derste, sırf Bediüzzaman Hazretleri hakkında övücü birkaç sözü varmış diye, Yaşar Nuri Öztürk gibi bir bedbahtın sitayişle anıldığını gördüm. (Halbuki dine verdiği zarar toplansa Ağrı dağını geçer.) Yine başka bir umumi derste, Cemaleddin Afganî'nin yanlış tanıtıldığını, aslında müstakim birisi olduğunu söyleyenleri işittim. (Halbuki dalaleti hakkında neredeyse sünni ulemanın ittifakı vardır.) Yine nurcu bir yayınevinde Caner Taslaman, Emre Dorman, Mustafa Akyol gibi 'dinde reform taraftarı' isimlerin kitapları yayınlandı. (Halbuki bu isimlerin modernist oldukları her yerde konuşuluyordu.) Hatta bir keresinde de şol nasipsizlerden birisi olan Mustafa Öztürk'e reddiye yazdığım için meşhur bir abiden uyarı aldım. "O öyle birisi değil!" demişti bana. "Bediüzzaman'a muhabbeti var!" Ne kadar muhabbeti olduğunu yakın zamanda gördük.
Hülasa: Nurcuların bu yanlış tutumdan dönmeleri gerekiyor. Kendimizi muhabbetin merkezinde tutmayı bırakmalıyız. Nasıl ki enaniyetimizi bir şahs-ı manevînin âzâsı olmak için feda ediyoruz, maşaallah, o şahs-ı manevîyi de ondan daha büyük bir şahs-ı manevînin içinde erimeye hazır hale getirmeliyiz. Yoksa, belki enaniyet buzundan kurtuluruz ama, cemaat kadar büyümüş başka bir buzumuz olur. Ve buz diğeri kadar kolay da erimez. Nitekim, kötüden emsal olmaz ama, FETÖ'yü bu ülkenin başına bela eden biraz da buzlarını ümmette eritmeye yatkın olmayışları değil miydi? O kadar 'seçilmiş' bir yere koyuyorlardı ki gruplarını, erimediler, üstüne yolu da tıkadılar, en nihayet de kırılıp atıldılar. Kaderin karşı konulmaz fetvasıyla tuz-buz oldular. Tuz-buz olmamak için gözümüzü sevâd-ı âzâmdan ayırmamak gerekir, vesselam. Cenab-ı Mevla bizlere rüştümüzü ilham eylesin. Âmin.
1 Eylül 2026 Salı
Mehmet Görmez'in göremediği...
Alkollü meşrubat üretimi, satımı, tüketimi vs. yasaldı mesela. Ancak bu fiilerden hiçbirisi helal değildi. Piyango yasaldı mesela. Fakat oynamak helal değildi. Buna benzer öyle meş'um günahlar vardı ki, devletin onlara karşı bir müeyyidesi yoktu, lakin Kur'an ve sünnet haklarında dehşetli tehditlerde bulunuyordu. Böyle bir dünyada yaşayan mü'min de, elbette, içinden çıkılmaz tezatların insanı haline geliyordu. Bir ayağı gazda, diğeri frende, mütemadiyen patinaj çeken bir kem ahvale yuvarlanıyordu. İçindeki sıkıntılarının en müessir sebebi buydu. Alatlı merhum 'lök' diye ortaya dökünce de, herkes, "Evet, işte, tam da içimdeki düğümün tarifidir!" dedi.
O deyince oldu da Mehmet Görmez deyince olmadı. Neden olmadı? Çünkü Mehmet Görmez aynı yapıyı başka birşey için kullandı. Ayracını 'yasal' ile 'helal' arasına değil 'şer'î' ile 'meşru' arasına koydu. Alıntılayalım: "Benim acizane kanaatim her şer'î olan meşru değildir. Ama her meşru olan şer'îdir. Şer'î olan tikel naslara dayanır. Meşru olan külli istikra yöntemiyle vardığımız büyük ilkedir. Şer'î olan yasaldır. Meşru olan âdildir..." Müslümanlar bu beyanı yadırgadılar. Tepki gösterdiler. Sosyalmedya bir hayli karıştı. Sebep? Çünkü mü'min kalplerinde böyle bir ikilik yoktu. Şer'î olan herşeyin meşru olduğuna iman ediyorlardı. Onlara göre Mehmet Görmez'in 'demek istediği' ile 'dediği' birbirinden başka noktalara doğru gidiyordu. Konuşmanın devamında Görmez'in şöyle söylediği işitiliyordu: "Şer'î bir hükmün meşruiyet kazanması için kat edeceği mesafeler vardır. İçinden geçeceği aşamalar vardır."
Aşamalar şeriattan ayrı mıydı peki? "Birşey sâbit olsa levazımıyla sâbit olur!" sırrınca, müslümanlar, şer'î olandan bahsettiklerinde meşru olandan bahsetmiş olmuyorlar mıydı? Görmez'in dikkatleri çekmeye çalıştığı şeyin 'nasslar hakkında yürütülmesi gereken tefakkuh faaliyeti' olduğu düşünülse dahi burada denmesi gereken 'Meşru değildir' mi olmalıydı? Yoksa şöyle bir ifade kullanılsa daha mı müstakim olurdu: "Şer'î olan herşey meşrudur! Fakat meşruiyetinin bağlı bulunduğu şartlar, bağlamlar, makamlar, hikmetler vs. gibi levazımları vardır. Bunların da tesbiti yapılmalıdır. Yani, bir sözün bağlamıyla birlikte anlaşılmasına dikkat gösterildiği gibi, şeriatın her emrinin de şartlarıyla anlaşılmasına dikkat edilmelidir. Ki fakihlerimiz de bunu yapmışlardır..."
"Kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma!" Söylenmek istenen eğer buysa, bunun ifadesi, şer'î olanı meşruiyet dışına çıkarmakla olmamalıydı. Çünkü, yine Bediüzzaman Hazretlerinin isabetle ifade buyurduğu gibi, "Mecaz, ilmin elinden cehlin eline düşse, hakikate inkılâp eder, hurâfâta kapı açar."
Şer'î olanla meşru olanın arasına konulacak bir ayraç da, müslüman gönüllerde, "Kur'an'da-sünnette geçen herşey doğru/geçerli değildir!" gibi bir yanlış anlamaya götürür. Onun biraz arkasına gidilirse ortaya bedbin 'tarihselcilik' çıkar. Onun da arkasına gidildiğinde 'dinde reform' gibi berbat bir eşiğe varılır. Onun daha da arkasında 'irtidat' vardır. Allah muhafaza! Zira mürşidim der: "Kavaid-i Şeriat-ı Garrâ ve desâtir-i Sünnet-i Seniyye tamam ve kemâlini bulduktan sonra, yeni icadlarla o düsturları beğenmemek, veyahut—hâşâ ve kellâ—nâkıs görmek hissini veren bid'aları icad etmek, dalâlettir, ateştir." Meşruiyetin inkârında böyle arkayı dolaşıcı tehlikeler vardır.
Evet. 'Her söylediğin doğru olmalı!' başka şeydir. 'Her doğruyu söylemek doğru değil!' başka şeydir. Şeriatın her söylediği tastamam doğrudur. Şer'î olan herşey meşrudur. Fakat her meşruiyetin makamı vardır. Bağlamı vardır. Şartları vardır. Levazımı vardır. Her doğrunun her yerde söylenemeyişi onları doğruluktan düşürmez. Ya? Sadece 'şartların onların söylenebilecekleri şartlar olmadıkları' anlamına gelir. Şartlarını bulduklarında söylenebilir olurlar. Fakat söylenemezken de gayet doğrudurlar. Hakikattirler. İsabettirler. Şeriatın her emri de, uygulanacakları şartlar bulunsun-bulunmasın, doğrudur-meşrudur. Şartlarını bulduklarında ise güzelce tatbike konulurlar. Bu şartların neler olduğunu anlarken de, elhamdülillah, kıblemizi dört mezhepte buluruz. Çünkü Üstad Hazretleri bize yine böyle öğretmiştir: "Adalet namazında kıbleniz dört mezhep olsun. Tâ ki namaz sahih ola."
29 Ağustos 2026 Cumartesi
Cennete basmak da bir imtihandır
Annesiyle, evliliğinin bitmesine neden olacak kadar, büyük sorunlar yaşamış bir tanıdığıma "Cennet annelerin ayakları altındadır!" hadisini hatırlatmıştım bir zamanlar. O da bana şöyle cevap vermişti: "Aleyhissalatuvesselam Efendimiz elbette doğruyu söylüyor. Âmenna. Fakat benimkinin diğer ayağının altında da bir cehennem var..." Ben de aynı hadisi düşünüyorum bu sıralar. "Belki" diyorum "bunun Aleyhissalatuvesselam Efendimizin yetimliğiyle de bir ilgisi vardır." Düşünsenize, o küçük yaşlarda annesiz kalmışsınız, subhanallah, bir parça 'cenneti yitirmişlik' hissi oluşmaz mı?
Hem herşeyin cenneti, bir anlamda, geldiği yerdir. Varlığa ilk çıktığı yerdir. Sılasıdır hem. Hem sıla-i rahimidir. Âdem aleyhisselamın cenneti, dünyaya oradan indirildiği için, hakiki bir cennettir. Âdemiyet sırrıyla biz de orayı özleriz. Evet. Fakat bizim de dünyaya üzerinden gönderildiğimiz küçük cennetlerimiz var. Onları yitirdiğimizde biz de bir 'cennet yitirmiş' yoksulluğu yaşıyoruz. Elbette herbirimiz aynı şiddette yaşamıyoruz. Çünkü o cennete muhabbetimizi aynı şiddette tutamıyoruz.
Lakin, vatanı kadarcık olsun, bir cennet yitiren güçsüzleştiğini hissediyor. Öyle ya, vatan, insanın üzerinde kendisini güçlü hissettiği yerdir. Ait hissettiği yerdir. Tamam hissettiği yerdir. Tanıdık hissettiği yerdir. 'Toprağından yaratılmış' hissettiği yerdir. "Bayramlarda nerede olmayı özlerseniz orası vatanınızdır!" derler. Ben bu hakikate biraz da Bediüzzaman Hazretlerinin acz/fakr tefekkürünü eklemek istiyorum. İnsanın vatanı oradayken aczinin/fakrının dahi lezzetli geldiği yerdir. Ve annesi hakikaten böyle bir cennettir onun için. Zayıflıkların korkulası şeyler olmadığı bir kucaktır.
Ne diyor yine mürşidim, Üstadım, efendim bu makamda: "Eğer bir yaşındaki bir çocuğun aklı bulunsa ve ondan sual edilse, 'En leziz ve en tatlı haletin nedir?' Belki diyecek: 'Aczimi, zaafımı anlayıp validemin tatlı tokatından korkarak yine validemin şefkatli sinesine sığındığım halettir.' Halbuki, bütün validelerin şefkatleri, ancak bir lem'a-i tecellî-i rahmettir. Onun içindir ki, kâmil insanlar, aczde ve havfullahta öyle bir lezzet bulmuşlar ki, kendi havl ve kuvvetlerinden şiddetle teberrî edip Allah'a acz ile sığınmışlar; aczi ve havfı kendilerine şefaatçi yapmışlar."
Yetim Sultan aleyhissalatuvesselamın, cennetini, annesinin ayaklarının altında tarif etmesi o yüzden bana hiç garip gelmiyor. Mübarek kalbinin inceliğine bir delil tutuyorum bunu da. Evet. Mümkündür. Ve de öyledir. Ayaklarının altında olduğuna göre, anne nereye giderse, o cenneti de beraberinde götürür. Yahut da şöyle söyleyelim: Çocuk, annesinin ayaklarının altında, böyle bir cenneti düşler. Belki sezer. Kokusunu alır. O yüzden ayaklarının dibinden ayrılmaz. Uzakta kaldığında güvensiz hisseder. Ve, en önemlisi, ayaklarının altında cennet olan 'kadın' değil 'anne'dir. Her kadın anne olamaz. Belki her anne de 'anne' olamaz. Tıpkı her evladın hakkıyla evlat olamayışı gibi...
Yaşarken çok azımız annemizin değerini bildik. Ben de kendimi bilenlerden saymıyorum. İmtihan dünyası. Onunla tartıştığımda bazen odamda ağlardım. "Allah 'Öf bile demeyin!' buyuruyor. Benim halime bak. Nasıl olacak bu iş?" derdim. Verdik-veremedik, imtihanın süresi de oldu, annem rahmet-i Rahman'a göçtü. Arkasından hayır yollayarak aramızı düzeltmeye çalışıyoruz. "Ölülere Kur'an okunmaz!" diyenleri öldürmeyi içimden en çok geçirdiğim zamanlar böyle zamanlar oluyor. Bizim bu yangınları aşmamızın, Allah'ın bir bahşı olarak, ruhlarına hediye göndermekten başka hangi ümidi var? Şimdi bu bedbahtlar son ümidimizi de çalmaya çalışıyorlar. Eğer mezarları başında oturup, bir parça Kur'an okuyup, ölmüşlerine bağışlayamayacaksa, insan, nasıl tevbesini yapacak? Aynen. Ölülerimize Kur'an okumak yaşarken eda edemediğimiz haklarına karşı da bir teselli mesabesindedir.
Anne cennettir. Âmenna. Fakat her anne bu cennetliğin hakkını veremeyebilir. Her evlat da cennetinin kıymetini bilmeyebilir. Tamam. Amma ikisi de illa kanuna dahildirler. Cennetlik hukuku haklarında câri sayılabilir. Lakin, 'kedi-köpek anneliğini' sahici anneliğe tercih edenler, ayaklarının altında cennet gezdiremeyeceklerini de kabullenmiş olurlar. (Gezdirdikleri ancak köpek olur.)
Hayvanlar cenneti bilmez. Hayvanlar cennete gitmez. (İstisnalar dışında.) Cennete gidecek olan insandır. Tasmasız gezdirilen insan. Annelerin de bu hadis-i şeriften bir dikkat öğrenmeleri lazım. Ayağının altında cennet gezdirenlerden olmak onlara da bir nasihattir. Ahvallerini, bu nasihatin rehberliğinde, cennet-misal hâle dönüştürebilirler. Hatta bu hadiste erkeklere dahi bir nasihat var. En azından mü'min kullar için ayaklarımızın altında cennetler gezdirmeliyiz. Bir kapıdan girdiğimizde kimse cehenneme denk gelmiş gibi ürker olmamalı... Hülasa: Cennete basmakta herkese bir imtihan var. Bastığımız yerlere toprak diyerek geçmemek gerekiyor.
25 Ağustos 2026 Salı
Allah'la görüşmek bir teknoloji midir?
Neye iman ettiğimiz Cenab-ı Hakkın katında neden bu kadar önemli arkadaşım? İnanmamıza çok muhtaç olduğu için mi? Hâşâ! Elbette hiçbirşeye muhtaç olmayan es-Samed bizim de hiçbirşeyimize muhtaç değil. O halde? O böyle birşeyi 'kendi ihtiyacından dolayı' değil, hakikatin hakkı bu olduğundan, cemali bu kemale teveccüh ettiğinden, rahmetinin şânı böyle iktiza ettiğinden ve dahi 'bizim ihtiyacımız bu bilmeye baktığından' dolayı istiyor. Yani, bize iman sorumluluğu yüklenmesi, öncelikle zayiye gitmememiz için. Çünkü zayiye gitmemiz, bir anlamda, bizdeki sanatının irade-i cüz'iyemiz tarafından heba edilmesidir.
Sanatının hebasından sakındırmak her sanatkârın hakkıdır. Cenab-ı Mevla da Sânîiyetinin gereği olarak bizden kulluk bekliyor. Sanatının hakkı olanı istiyor. Bu kulluğun hayat bulabilmesi için de kendi fizik algısına ihtiyacı var. O fizik algısının bizde inşa olabilmesi için de müstakim bir itikad lazım. Evet. Aynen. İtikad, neye inandığımız kadar, neye inanmadığımızın da belirleyicisidir. Bu ikisinin birleşmesinden fizik ortaya çıkar. Yeni bilimin yayılmasıyla irtidadın bu kadar artmasının bir sebebi de burada aranmalıdır. Yeni bilim, inananları farkında olmasalar da, onlara İslam'dakinden başka bir fizik algısı yüklemiştir. "Sadece laboratuvarda ispatlanabilen şeylere inanırım!" diyen bir insanın fizik algısına laboratuvara sığmayan hiçbirşey elbette sığamaz. Oraya doğru kaydıkça da kendi fizik algısından uzaklaşır. Mümkünler muhale dönüşür. Muhaller mümkün görünür. Metodoloji bir itikaddır. Modern bilimin bilgi üretirken kendisini hapsettiği bu itikadın yansımalarını ise kalplerimizde yaşarız.
Sözgelimi: Bir müslüman için canlılık Allah'ın el-Hayy isminin kaç şekilde tecelli edebileceğine dair kurabileceği hayaller kadar geniştir. Bediüzzaman Hazretlerinin hayallerinin gittiği yeri okuyalım mesela: "Elbette, kesafetli topraktan ve küdûretli sudan mütemadiyen letafetli hayatı ve nuraniyetli zevi'l-idraki halk eden Hâlıkın, elbette ruha ve hayata münasip şu nur denizinden ve hattâ zulmet bahrinden bir kısım zîşuur mahlûkları vardır. Hem çok kesretli olarak vardır..." Ancak canlılığın şartlarını biyoloji kitabından okuyan birisi için dünyada gördüğü/tanıdığı hayat cinslerinden başkası mümkün olamaz. Uzaya çıksa da onu arar. Atoma inse de ona iner. Nihayetinde ne orada ne ötekinde birşey bulamaz. Çünkü aradığına kapanmıştır. Aradığı şeye metodolojik kapanması diğer hayatların yanından geçse bile farketmemesine sebep olur. Piramidlerde bizimkisi gibi harflerle kurgulanmış bir yazı arayan kişi elbette okuyacak birşey bulamaz. Fakat resimle yazılabilecek bir yazıya uyanansa duvarları okuyabilecek hale gelir. Malum, antik Mısır'da yazı, hiyerogliftir. Ve hiyeroglif harflerden değil resimlerden oluşur.
Şimdi biraz da 12. Söz'ün nasihatini dinleyelim: "Feylesofun kitabı, yalnız harflerin nakışlarından ve münasebetlerinden ve vaziyetlerinden ve cevherlerinin hâsiyetlerinden ve tarifatından bahseder, mânâsına hiç ilişmez. Çünkü, o ecnebî adam, Arabî hattı okumayı hiç bilmez. Hattâ, o müzeyyen Kur'ân'ı, bilmiyor ki bir kitaptır ve mânâyı ifade eden yazıdır. Belki ona münakkaş bir antika nazarıyla bakıyor. Lâkin, çendan Arabî bilmiyor, fakat çok iyi bir mühendistir, güzel bir tasvircidir, mahir bir kimyagerdir, sarraf bir cevhercidir. İşte o adam bu san'atlara göre eserini yazdı." Peki yanlış bir metodolojiye sıkışmayan ne yaptı? "Müslüman âlim ise, ona baktığı vakit anladı ki, o, Kitâb-ı Mübîndir, Kur'ân-ı Hakîmdir. İşte bu hakperest zat, ne tezyinat-ı zahirisine ehemmiyet verdi ve ne de hurufun nukuşuyla iştigal etti. Belki öyle birşeyle meşgul oldu ki, milyon mertebe öteki adamın iştigal ettiği meselelerinden daha âli, daha galî, daha lâtif, daha şerif, daha nâfi, daha cami'... Çünkü, nukuşun perdesi altında olan hakaik-ı kudsiyesinden ve envâr-ı esrarından bahsederek gayet güzel bir tefsir-i şerif yazdı."
İşte burada da tastamam 'iki farklı fizik algısı' var. (Çünkü fizik algımız aslında evreni okuyuş şeklimizdir.) Birisi derinlik. Diğeri yataylık. Yataylık da bir nevi derinliktir. Derinlik de bir tür yataylıktır. Lakin derinlikle yataylık aynı şeyler değildir. Aynı yere götürmezler. Birisi sizi "O şey neden var?" hususunda düşündürür. Diğeri "O şey var!" kabulünün peşinden sürükler. Eşya kendisi hakkında konuşmak için mi varedilmiştir peki? Yoksa kendisi dışında birşeye işaret etmek için mi vardır? Bu din-bilim ayrımının temel noktasıdır. Bugünün bilimi eşyayı bizzat kendisi için, yani mana-i ismi ile, okuyarak körleşmiştir. Bir gözü keskinleşirken diğer gözü kararmıştır. Deccalleşmiştir. Gerçi nefsine yarar şeyler verilmiştir eline bu tek gözün. O da o faydayı hakikat sanmıştır. Öyle ya. Boşlukta yönler birbirine karışır. Kendinizi, konumunuzu, mekanı, zamanı nisbet edecek başkalık bulamazsanız siz de kaybolursunuz. Bilinç nisbetlerini kaybettiğinde kaybolmaya başlar. Hafıza nisbetlerin saklanmasıdır. Unutkanlık nisbetlerin yitirilmesidir. Alzeimer hastalarının kayboluşu biraz da bundandır. Varlığa mana-i ismî ile kapanmak da, yani salt kendisi için bakmak da, bireyin giderek kaybolmasıyla neticelenmiştir. Dinin derinlikte verdiği nisbetler kaybolmuştur.
İtikadımız bize 'nisbetler dünyası' veriyor. Ne kadar şeye inanırsak o kadar şeyin varlığına sahip oluruz. O kadar şeyin nisbetine erişiriz. Kıyaslamakla ilim elde ederiz. Neye kıyaslarsak o türden bir ilmimiz olur. Sanatıyla kıyaslanan sanatıyla değerlenir. Maddesiyle kıyaslanan maddesiyle ölçülür. "İşte, öyle antika bir san'at, antikacıların çarşısına gidilse, hârika-pîşe ve pek eski, hünerver san'atkârına nisbet ederek, o san'atkârı yad etmekle ve o san'atla teşhir edilse, bir milyon fiyatla satılır. Eğer kaba demirciler çarşısına gidilse, beş kuruşluk bir demir bahasına alınabilir. İşte, insan, Cenâb-ı Hakkın böyle antika bir san'atıdır." Varlığına inanmadığımız şeyler de birer nisbet unsuru olarak dünyamızı/algımızı terkederler. Onlarla düşünmeyiz.
Hülasa: İlim illa 'seküler faydacılığa mahkum olmak' zorunda değildir. Ve bir de şu: Bilim de bilmenin tek şekli değildir. Boğulmayalım. Kapanmayalım. Dağı bildiğimde, dağın konumuma göre, konumumu da bilirim. Nehri bildiğimde, akış yönüne göre, yönümü de tayin ederim. Amentümüz bize böyle bir 'yasalar dünyası' sunuyor. Fiziksel varlıkların zamana/mekana yayılan, bizim de ancak akılla avlayabildiğimiz, asıl varlıkları kanundur. Varlığı kanunlar düzeyinde kavramak güvenlik alanı oluşturur. Oluşlara karşı bir emniyet sağlar. Bir tahmin edilebilirlik sunar. Tâlim-i Esma sırrının arkasında Tâlim-i Kanun da var. Âdem aleyhisselam isimleri bildiğinde o isimlerle ilgili kanunları da bilmiş olmadı mı? Varolduğu fizik âlemin yasalarını meleklerden daha güzel okumuş olmadı mı? Her isim bir sıfatın unvanıdır çünkü. Cenab-ı Hakkın er-Rahman ismi Rahmaniyet sıfatının teşhisidir mesela. Sıfatlar da zatın ayrılmaz özellikleridir. Allah hep o sıfatlara sahiptir. Her yaratışında o sıfatlarla bir yaratıştadır. O sıfatlara sahip olduğunu bildiğinizde yaratılanlara dair okumalarınız da genişler. Algınız açılır. Hayalleriniz, ona göre, açılır. Bu kalp genişliğinden bambaşka bir bilim çıkar. Bu bilim telefon üretmez belki. Ancak kişiyi kalbinden tâ Allah ile görüştürür. Allah ile görüşmek de az teknoloji değildir arkadaşım. Sana marifetini küçük gördürecek tekebbürlere boyun eğme.
5 Ağustos 2026 Çarşamba
Kevser'i kaybedenler deniz suyuyla da ebterlikten kurtulabilir mi?
Ona göre kendi milletine emperyal değerler uğruna saldıran 'içteki Batının yeniçerileri' bu münferitliğin neticesiydiler. "Bizler hâlen kendisinden başka hiçbir medeniyete/millete hayat hakkı tanımayan barbar Batının arkasından pupa yelken gidiyoruz!" Benim bu teşhiste dikkatimi daha çok çekense 'marazın başlangıcı' olarak işaret edilen yer: 'Vahdetin kudretinin kaybolması' veya 'münferitliğin kazanması.' Müellif, düşünsel sapmaların bidayeti olarak, müslümanın 'kendi anlam bütünlüğünü yitirmesini' gösteriyor. Bu kopuş gerçekleştikten sonra ferdîyetçilik de kuvvet buluyor. Ve fertler, ait oldukları cemiyetten başka olarak, kendilerine yeni anlam dünyaları arıyorlar, buluyorlar, bağlanıyorlar veya belki üretiyorlar. Tıpkı ağacından kopmuş bir tohumun toprakta kendine yeni bir intisab arayışı gibi. Ve oradan 'felsefe ihtiyacı' doğuyor. Zira anlamsız yaşanamaz. Vahdetin küllî anlamı yitirilmişse, insan, düştüğü çukurda cüzîsini inşa etmelidir. (Veya inşa etmeye aç/açık hâle gelmiştir-getirilmiştir.)
Hani, Hac sûresinin 31. ayetinde, kısa bir mealiyle buyruluyor: "Allah'a ortak koşan kimse gökten düşüp de kuşların kaptığı veya rüzgarın bir uçuruma attığı şeye benzer." Subhanallah. Kendi özbir anlam dünyasıyla bağını koparan müslümanın hali de ayetin tarif ettiği gibi değil midir? Yani yetim hissediyor. Güçsüz hissediyor. Saldırıda hissediyor. Travmasıyla mücadele için de, tekrar ağacına dönmek yerine, parçasından sahte bir bütün kurgulama mesaisine girişiyor. Mesnevî-i Nuriye'de isabetle bildirildiği şekilde, yaraları/hastalığı, onu felsefeyle meşguliyete zorluyor: "Arkadaş! Kalb ile ruhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur. O hastalık marazı da ulûm-i akliyeye tavaggul etmek nisbetindedir. Demek mânevî olan hastalıklar, insanları, aklî ilimlere teşvik ve sevk eder. Ve akliyat ile iştigal eden emraz-ı kalbiyeye müptelâ olur."
Öyleyse aklî ilimlerle meşguliyeti kaybettiği anlamı bulabilmek için. Yahut içinden dışına kaçabilmek için. Gaflet için. Kaybettiği anlam da emraz-ı kalbiyesi. Felsefe içtiği deniz suyu. Söndürmüyor. Çünkü aslında aradığı o değil. O sorularının 'doğru cevabı' değil. Boşluğunu doldurmayacak. "Kalpler ancak Allah'ın zikriyle mutmain olur." Kalbindeki karadeliği doldurmaya bir nihayetsizlik gerek. "Ben, yerlere ve göklere sığmam, mü'min kulumun kalbine sığarım!" sırrının sahibi gerek. Nihayetsiz bir kudret, kemal, rahmet, cemal, kerem, ilim, kelam vs. sahibi gerek. İşte, o nihayetsizliği, kemal manada İslam'dan başkasında bulamaz. Seraplar yanık dudakları kandıramaz. Bulamadıkça arar. Buldukça yine arar. Zira deniz suyunun susuzluğa şifası yoktur. Aksine arttırır. Yakar. Yandırır. Buradan mürşidimin bahsettiği kısırdöngüye varır yolumuz: "Demek mânevî olan hastalıklar, insanları, aklî ilimlere teşvik ve sevk eder. Ve akliyat ile iştigal eden emraz-ı kalbiyeye müptelâ olur."
Ene Risalesi'nin kapısını çalalım bir de: "İşte, bak: Âlem-i insaniyette, zaman-ı Âdem'den şimdiye kadar iki cereyan-ı azîm, iki silsile-i efkâr, her tarafta ve her tabaka-i insaniyede dal budak salmış iki şecere-i azîme hükmünde; biri silsile-i nübüvvet ve diyanet, diğeri silsile-i felsefe ve hikmet, gelmiş gidiyor. Her ne vakit o iki silsile imtizaç ve ittihad etmişse, yani silsile-i felsefe silsile-i diyanete dehalet edip itaat ederek hizmet etmişse, âlem-i insaniyet parlak bir surette bir saadet, bir hayat-ı içtimaiye geçirmiştir. Ne vakit ayrı gitmişlerse, bütün hayır ve nur silsile-i nübüvvet ve diyanet etrafına toplanmış ve şerler ve dalâletler felsefe silsilesinin etrafına cem olmuştur..." Neden böyle olmuştur? Çünkü felsefe parçanın 'parçasına göre' bütünlük arayışıdır. Diyanet ise 'Bütünün Sahibinin' parçalara 'Bütün nice birşeydir?' öğretmesidir. Birisi hodbindir. Diğeri Hüdabindir.
Elbette Bütünün Sahibi aynı zamanda anlamın da sahibidir. Çünkü anlam daima bütüne bakan birşeydir. Bir kitabın konusu tamamını okumakla kuşatılır ancak. Yalnız bir sayfasını okumakla değil. Evet. Manzaranın tamamına ne kadar hâkimseniz anlamın da o kadarına hâkim olursunuz. Yok, nokta-i nazarınız parçanızdan ibaretse, geçmiş olsun, o zaman Mevlana Hazretlerinin 'fili tarif eden körler' meselinde olduğu gibi, yahut Bediüzzaman'ın 'defineyi tarif eden gavvaslar' temsilinde olduğu gibi, ancak kuşatabildiğiniz kısma 'hakikat' dersiniz. Halbuki her gerçek hakikat olamaz. Hakikat bütünde gözükendir. Parçaların ise farklı gerçeklikleri olabilir. Aslında yerinden hiç kıpırdamayan bir dağ, sizin istikametinize göre, bazen sağa bazen de sola geçer.
Hülasa: Bizi 'izm'lere boğduran 'nübüvvet izini' kaybetmekten başkası değildir. İdeolojilerin deli gömleğini giyinmek Hırka-i Şerif'i soyunmanın sonucudur. Üşüyen bedenler illa mintan ararlar çünkü. Ne diyor mürşidim bu sadedde: "İnsan fıtraten mükerrem olduğundan hakkı arıyor. Bazan bâtıl eline gelir, hak zannederek koynunda saklar. Hakikati kazarken ihtiyarsız dalâlet başına düşer; hakikat zannederek başına giydiriyor."
20 Temmuz 2026 Pazartesi
Darwin'le Bediüzzaman hangi konuda anlaşamaz?
"Papaz Thomas Robert Malthus, 'Nüfus İlkesi Üzerine Bir Deneme (Essay on the Principle of Population, 1798-1803)' adlı çalışmasında, denetlenemeyen nüfusun geometrik bir dizi olarak, geçim kaynaklarının ise aritmetik bir dizi şeklinde arttığını ve rakamları çok az tanıyanların bile bu ikisi arasındaki farkın büyük olacağını anlayabilecekleri sonucuna varmıştı. Başka bir deyişle; nüfus artışı yiyecek artışından fazla olduğunda, kaynaklar için rekabet giderek şiddetlenir ve bu rekabet içinde daha hızlı, güçlü, dayanıklı ve kurnaz olanların yaşama ve üreme şansı artar. Kaynaklar üzerinde 'türlerin savaşmasıyla' sonuçlanan 'nüfus baskısı anlayışı, Darwin'e, kesin sonuca götüren bulmaca parçasını vermiştir. Malthus bu ilkeyi toplumsal değişime uygulamıştı. Darwin ise ilkeyi bitki ve hayvanlara uygulamıştır. 1838'de artık doğal bir ayıklama yoluyla oluşan evrim kuramı sahibiydi: Tür nüfusları, yüksek üreme hızlarına rağmen bireyler kaynaklar için çatışırken ortaya çıkan yüksek ölüm oranlarıyla denetim altında tutulur ve çevrelerine en iyi uyum gösterenlerin yaşama ve üreme şansları daha fazla olur..."
Ancak elbette teori dediğiniz şey şişede durduğu gibi durmuyordu. Sahada ister-istemez bazı sınamalara tâbi tutuluyordu. (Çünkü, saha, kuram gibi hayalgücünden değil, gerçeklikten beslenir.) İşte, bu sınamalardan birisine, Melikşah Sezen Hoca'nın Eşref-i Mahlukatı Anlamak eserinde, şöyle bir iktibasla dikkat çekiliyordu:
"(...) Çeşitliliğin altında yatan temel, Charles Darwin'den bugüne, biyologların başını ağrıtmaya devam ediyor. 'Türlerin Kökeni' adlı eserinde Darwin bir 'Irksama (Divergence) İlkesi' önermişti; ama bu anıtsal eserde; Irksama İlkesi'nin, Darwin'in asıl ilkesi olan 'Doğal Seçilim İlkesi'nin bir çıkarımı mı olduğu, yoksa bağımsız bir ilke olarak mı değerlendirilmesi gerektiği hususunda bir açıklık yoktur. Darwin'in kendisi bile bu noktada çelişkili düşünceler içerisindeydi. Çelişkinin kaynağı açık: Irksama (ya da farklılaşma/çeşitlenme) az sayıda birimden (türden) daha çok birimin çıkması anlamını taşırken, seçilim (ister doğal olsun ister yapay) çoktan az sayıya inmek demektir. Bu iki kavram özünde çelişkilidir ve hiçbir beyin jimnastiği çelişkinin etrafından dolanamaz. Uzlaştırılamayacak iki şeyi uzlaştırma çabalarının günümüz biyologlarını böyle zorlamasına şaşmamak gerek..." Melikşah Hoca'nın bu iktibası yaptığı eseri de belirtelim: Addy Pross, Yaşam Nedir?, (çev. Raşit Gülek), s. 35.
Yani Darwin bize bir tür 'cem-i zıddeyn' öneriyor. Cem-i zıddeyn nedir? Zıtlıkları aynı şeyde birden kabul etmektir. Mesela benim şöyle demem gibidir: "Mehmed abi çok cömert bir insandır. Bir kibrit çöpünü dahi kimseyle paylaşmaz." Veya şöyle demem gibidir: "Selim abi kebabı çok sever. Bir ay aç kalsa yine de dönüp bakmaz." Böylesi cümleler işitmek/okumak herkese garip gelir. Çünkü ikinci cümle birincisinin tam zıttını söylemektedir. Mehmed abi sahiden ilk cümlede söylendiği kadar cömertse nasıl kibrit çöpünü dahi kimseyle paylaşmaz? Hiç olur mu öyle şey? Selim abi hakikaten kebabı çok seviyorsa nasıl olup da bir aylık açlıkla dönüp yüzüne bakmaz? Olamaz ki bu. Tezattır. İkinci cümlelerim 'hoşlanmazlığı' birinci cümlelerimse 'çok hoşlanmayı' imâ eder. Böyle cem-i zıddeyn sayılacak şeyler birarada bulunmaz. İnsanın mantığı böyle şeylere 'muhal' der.
Darwin de evrim teorisinde 'Irksama İlkesi' ile 'Doğal Ayıklanma İlkesi' dediği şeyleri aynı anda savunarak buna benzer birşey yapıyor. Bir yandan türlerin 'daha fazla tür olmaya çalıştığını/çeşitlendiğini' ilke olarak iddia ediyor, diğer yandan aynı türlerin 'en güçlüyü ayakta tutacak şekilde azalmaya çalıştığını' bize söylüyor. Doğal olarak bu iki iddiayı aynı anda kucağında bulanların da şunu sorması kaçınılmaz oluyor: "Abe Darwin efendi, bir karar veresin, türler çeşitlenmeye mi çalışıyor, yoksa azalmaya mı çalışıyor? İkisi birden olmaz bunların be ya!"
Benim bu noktada bir diğer itirazım da Bediüzzaman Hazretlerinin öğrettiği Kur'anî bir hakikatten kaynaklanıyor. Nedir? Şudur: 'Doğal Seçilim/Ayıklanma İlkesi' denilen iddia-yı meşkuk bize varlığın doğru bir resmini sunmamaktadır. Peki Bediüzzaman Hazretleri bunu nerede dilegetiriyor. Hemen iktibasımızı yapalım:
"Evet, en parlak bir mucize-i san'at-ı Samedâniye ve bir harika-i hikmet-i Rabbâniye olan hayatı kim vermiş, yapmış ise, rızıkla o hayatı besleyen ve idâme eden de Odur, Ondan başkası olmaz. Delil mi istersin? En zayıf, en aptal hayvan, en iyi beslenir (meyve kurtları ve balıklar gibi). Hem en âciz, en nazik mahlûk, en iyi rızkı o yer (çocuklar ve yavrular gibi). Evet, vasıta-i rızk-ı helâl iktidar ve ihtiyar ile olmadığını, belki acz ve zaaf ile olduğunu anlamak için, balıklarla tilkileri, yavrularla canavarları, ağaçlarla hayvanları muvazene etmek kâfidir."
Bakınız burada Bediüzzaman Hazretleri evrimin "Güçlü olan ayakta kalır!" iddiasına temelden bir tenkid getiriyor. "En zayıf, en aptal hayvan, en iyi beslenir!" diyor. Bu ne demek? "Doğal Ayıklanma İlkesi biraz masala benziyor!" demek. Kainattaki gerçeklik böyle değil. Cenab-ı Hak hayatı bu kanunla hayatta tutmuyor. Belki bazı lokal alanlarda bu tarz tezahürler görünüyor olabilir. Daha güçlü bir aslan daha zayıf bir aslanı sürüden kovalıyor görünebilir. Ancak bu şekilde cereyan etmeyen büyük bir düzen de var. Bedeninin zayıflığı itibariyle hayata tutunması çok müşkül görünen öyle canlılar var ki, Hazret-i Hüda, onların türlerine büyük bereketler bahşediyor. Rızıklanmaları o güçlü hayvanlardan bile daha kolay oluyor. Aslanlar on günde bir yiyecek buluyorlarsa bunlar yiyeceklerinin içinde yaşıyorlar. Yani, Kur'an'ın da öğrettiği üzere, Hüda'nın rahmeti 'zayıfın elenmesine' değil 'özel rahmet tecellileriyle hayatta tutulmasına' bakıyor. O yüzden Ankebût sûresinin 60. ayetinde buyruluyor: "Nice canlı var ki rızkını sırtında taşımıyor; onları da sizi de besleyip barındıran Allah'tır."
Sonuç olarak şunun da altını çizmeliyiz ki: Evrim teorisi sadece 'insanın yaratılışını anlatan' ayetlerle çelişmiyor. Ya? Daha fazlası da var. Evet. Evrim teorisi bizim Kur'an'dan öğrendiğimiz Allah'ın rahmetiyle, rezzakiyetiyle, tasarrufuyla da uyumsuzluklar taşıyor. O nedenle evrim teorisiyle beyni yıkanmış insanların âlem telakkisi de Kur'an'ın öğrettiğiyle uyum içinde olmuyor. Daha determinist bir varlık algısıyla şekilleniyorlar. Evet. Ahmed Kavlak Hoca'nın güzel bir sözü var: "Evrim teorisi biyoloji değil felsefedir!" Ben de aynen katılıyorum. Bu felsefeyi elsiz-ayaksız yalayıp yutanlar düşünsünler artık: Gayrı kalplerindeki iman ne hale gelir/gelebilir?
18 Temmuz 2026 Cumartesi
Haluk Levent'in AHBAP'ları ne zaman "Yaşasın şeriat!" der?
Bu bahsi bir mecliste müzakere ettik bazı arkadaşlarla. "Şeriattan nasıl delil olur?" diye tartıştık. Şöyle bir mana tebarüz etti sonuçta: "Beşerî hukuk kaç asır daha ıkınırsa ıkınsın İslam'ın pir u pak fıkhı kadar kemalde bir yasa sistemi ortaya koyamaz. Tedbir itibariyle de koyamaz. Müeyyide itibariyle de koyamaz. Özellikle çocuk cinayetlerinden sonra sosyalmedyada kopan 'Kısasta hayat vardır!' fırtınaları bu hakikatin bariz ispatıdır."
Evet, beşer, kendi aklını vahyin önüne koyup kurduğu düzenle bizzat kendisini cendereye almıştır. Allah'ın vâzettiği nizamın üstünde bir nizamı İsviçre'den, İlgiltere'den, İtalya'dan, Fransa'dan, bilmem nereden dilenen devletler-hükümetler müzmin suçlara çare bulamamaktadırlar. Bundan mütevellid 'aydınlanmacılığın' dine üstenci bakışı artık epeyce kırılmıştır. Kibrinin şevketi baya baya sönmüştür. Çünkü karşı teşebbüsleri epeyce boşa düşmüştür. Yine de bundan dersini çıkarmaz. Hâlâ 'değiştire değiştire' bir kemale ulaşacağını sanır.
Haluk Levent'in AHBAP'ları meselesinde de ben bu hakikatin bir ucunu görüyorum. Nasıl? Mesela: Olayın mağduru(!) olan bu ahbaplardan hangisinin kapağını azıcık kaldırsanız size şöyle birşey söylüyor: "Geçmişte dolandırıcılık yaptığını bilmiyordum!" Veya diyorlar: "Geçmişte hırsızlık yaptığını duymamıştım."
Yani, sözlerine inanırsanız, kandırılan insanların büyük çoğunluğu Haluk Levent'in geçmişte yüz kızartıcı suçlardan mahkemelere düştüğünden haberdar değiller. Hapis yattığını bile bilmiyorlar. Bu da şunu gösteriyor:
Beşerî hukukun yaptırımları 'unutulmaya müheyya' içeriklere sahip. İsterse beş banka soymuş olsun, araya birazcık zaman girince, insanlar o kişizadeye tekrar güvenebiliyorlar. Zira zâhirine bakıldığı zaman 'daha önce suç işlediği' anlaşılmıyor. Ancak sabıka kaydına bakacaksınız da... Uzun hikâye. Fakat şeriat-ı Ahmediye'de bu işe güzel bir çözüm bulunmuş. Eğer bir insan hırsızlık gibi bir suça girerse (Elbette bu hırsızlığın derecesi de fıkıhta ayrıca değerlendiriliyor. Yani her hırsızlık hemen el kesmeyle cezalandırılmıyor) onun eli hem bir 'müeyyide' hem de bir 'tedbir' olarak 'kesiliyor.' Peki 'müeyyideyi' anladık da 'tedbir' nasıl oluyor?
İşte onun cevabını Bediüzzaman Hazretleri İlk Dönem Eserleri'nde şöyle veriyor:
"(...) Had ve ceza, emr-i İlâhî ve adalet-i Rabbaniye namına icra edildiği vakit, hem ruh, hem akıl, hem vicdan, hem insaniyetin mahiyetindeki lâtifeleri müteessir ve alâkadar olurlar. İşte bu mânâ içindir ki, elli senede bir ceza, sizin hergün müteaddit hapsinizden ziyade bize fayda veriyor. Sizin adalet namı altındaki cezalarınız, yalnız vehminizi müteessir eder. Çünkü biriniz hırsızlığa niyet ettiği vakit, millet, vatan maslahatı ve menfaati hesabına cezaya çarpılmak vehmi gelir. Yahut insanlar eğer bilseler ona fena nazarla bakarlar. Eğer aleyhinde tebeyyün etse, hükûmet de onu hapsetmek ihtimali hatırına geliyor. O vakit yalnız kuvve-i vâhimesi cüz'î bir teessür hisseder. Hâlbuki nefis ve hissinden çıkan—hususan ihtiyacı da varsa—kuvvetli bir meyelân galebe eder. Daha o fenalıktan vazgeçmek için o cezanız fayda vermiyor. Hem de emr-i İlâhî ile olmadığından, o cezalar da adalet değil. Abdestsiz, kıblesiz namaz kılmak gibi battal olur, bozulur. Demek, hakikî adalet ve tesirli ceza odur ki, Allah'ın emri namıyla olsun. Yoksa tesiri yüzden bire iner. İşte bu cüz'î sirkat meselesine sair küllî ve şümullü ahkâm-ı İlâhiye kıyas edilsin. Ta anlaşılsın ki, saadet-i beşeriye dünyada adaletle olabilir. Adalet ise, doğrudan doğruya Kur'ân'ın gösterdiği yol ile olabilir."
'El kesme' cezasının bir de şöyle tedbir yönü var: Böyle bir arsızlığı işleyerek elini adalete kaptırmış insan bir nevi 'mimlenmiş' oluyor. Yani daha ilk nazarda 'elinin yokluğu' ile karşısındakinin zihninde bir şimşek çaktırıyor. "Bu adamın eli niye kesik?" Mesela: Zemahşerî'nin, rıhle yaparken donma tehlikesi atlattığı için, bir elinin hekimler tarafından kesildiğini okumuştum. O âlim, bu vaziyetinden dolayı hırsız sanılacağını bildiğinden, "Elinin kesilmesi bir sağlık tehlikesi nedeniyledir!" diyen bir belgeyle gezermiş. Gittiği yerlere önce onu gösterirmiş ki insanlar suizan etmesinler. İşte, tıpkı misalde olduğu gibi, Haluk Levent'in de geçmişteki suçları nedeniyle eli kesilmiş olsaydı, dolandırmak için müracaat ettiği insanlar 'acaba' diyeceklerdi. Hemen zâhirinden geçmişte girdiği suçları anlayacaklardı. Veya en azından araştıracaklardı. Bu da tuzağa düşürmesini güçleştirecekti. Lakin modern hukukumuz herşeyi çok biliyor. Hırsızların bir yerine zarar gelmesine izin vermiyor. Böylece hapiste dinlenip çıktıktan sonra kem sanatlarına kaldıkları yerden devam edebiliyorlar.
Her neyse. Yazıyı uzatmayalım. Yukarıdaki metnin devamında Bediüzzaman Hazretlerinin söylediği şu önemli cümleleri iktibas ederek bahsi bitirelim: "Eğer beşer çabuk aklını başına alıp adalet-i İlâhiye namına ve hakaik-i İslâmiye dairesinde mahkemeler açmazsa, maddî ve mânevî kıyametler başlarına kopacak, anarşilere, Ye'cüc ve Me'cüclere teslim-i silâh edecekler diye kalbe ihtar edildi."
28 Haziran 2026 Pazar
Allah'ın 'sevinmesini' anlamaya çalışırken dikkat edilmesi gerekenler
İnsan, Allah'ı 'anlamanın' bir yoludur, ama 'sınırlandırmanın' yolu değildir. Yani, biz, üzerimizdeki sanatına bakarak Cenab-ı Mevla'yı anlamaya çalışabiliriz, fakat sınırlarımızı Ona taşıyamayız. 'Teşbih' tefekkürün kapısıdır, eyvallah, fakat 'tenzih' de tefekkürün yegane sıhhatidir. Hak Teala ve Tekaddes Hazretlerini düşünürken teşbih-tenzih arasındaki dengede kalabilmek, tefhim için lazım geldiğinde dikkatle temsile-teşbihe, lakin sapıtmamak içinse daima takdise-tenzihe başvurmak elzemdir. (Tıpkı kullukta 'havf-reca/korku-ümit' dengesini korumak gerektiği gibi. Fazla korku yeise düşürür. Fazla ümitse ucba...) Hem zaten şu teşbih; esmasını, sıfatlarını, şuunatını, "Ve lillahil meselül a'lâ!/En yüce mesel ve temsiller Allah'a aittir!" (Nahl sûresi, 60) sırrınca bir nebze kavramak içindir. Yoksa münezzeh-mukaddes Hüda'yı insanlaştırmak için, yüzbin hâşâ, değildir. Bediüzzaman Hazretleri de bu hakikatin altını şöyle çizer:
"Evet, bütün kâinatı bir saray, bir ev gibi muntazam idare eden ve yıldızları zerreler gibi hikmetli ve kolay çeviren ve gezdiren ve zerrâtı muntazam memurlar gibi istihdam eden Zât-ı Akdes-i İlâhînin şerîki, nazîri, zıddı, niddi olmadığı gibi, 'Ona benzer hiçbir şey yoktur. O herşeyi işiten, herşeyi görendir. (Şûrâ sûresi, 11)' sırrıyla, sureti, misli, misali, şebîhi dahi olamaz. Fakat, 'Göklerde ve yerde en yüce mesel ve temsiller Ona aittir. Onun kudreti herşeye üstündür, her işi de hikmet iledir. (Rûm sûresi, 27)' sırrıyla, mesel ve temsil ile şuûnâtına ve sıfât ve esmâsına bakılır. Demek, mesel ve temsil, şuûnât nokta-i nazarında vardır."
Cenab-ı Hakkın 'şuunatını' anlarken de bu manaları akılda tutmak kritik bir öneme sahiptir. Rabbü'l-Âlemîn'in, bir tenezzül-i ilahî olarak, bizim anlayabilmemiz için, görmek-işitmek gibi şeyler şeklinde haber verdiği 'bilmesinin ünvanları' sıfatları asla bizim görmemiz-işitmemiz cinsinden olmadığı gibi; sevinmesi-gazaplanması gibi şeylere benzettiği şuunatı da yine bizim sevinmemiz-öfkelenmemiz türünden değildir. Yani, Cenab-ı Mevla, hâşâ, insan gibi göze, ışığa, sinirlere, karşısında bir nesneye, görüş açısına vs. muhtaç şekilde görmez. Onun görmesi aracılara muhtaç şekilde olmaz. Yahut işitmesi de sese, kulağa, sinirlere, kulak zarına, ses titreşimlerine vs. muhtaç değildir. Bunlar sadece 'Onu anlamaya muhtaç olan bizler için' verilmiş temsillerdir. Temsiller hakikatin tâ kendisi gibi görülürlerse hata ettirirler. Onları birer tefekkür açısı, birer rasat penceresi, birer başlangıç noktası gibi kabul etmek lazımdır.
Şimdi 'şuunat' ile Bediüzzaman Hazretlerinin neyi kastettiğini bir parça alıntılayalım:
"İşte, madem evsâf-ı âliyedeki hakikî lezzet ve hüsün ve saadet ve kemâl, akran ve ezdâda bakmıyor, belki mezâhir ve müteallikatına bakıyor. Elbette, Hayy-ı Kayyûm ve Hannân-ı Mennân ve Rahîm ve Rahmân olan Zât-ı Zülcemâl ve Kemâlin rahmetindeki cemâl ise, merhumlara bakar. Merhametine mazhar olanların, hususan Cennet-i bâkiyede nihayetsiz envâ-ı rahmet ve şefkatine mazhar olanların derece-i saadetlerine ve tena'umlarına ve ferahlarına göre, o Zât-ı Rahmânü'r-Rahîm, Ona lâyık bir tarzda bir muhabbet, bir sevmek gibi, Ona lâyık şuûnâtla tabir edilen ulvî, kudsî, güzel, münezzeh mânâları vardır. 'Lezzet-i kudsiye, aşk-ı mukaddes, ferah-ı münezzeh, mesruriyet-i kudsiye' tabir edilen, izn-i şer'î olmadığından yad edemediğimiz gayet münezzeh, mukaddes şuûnâtı vardır ki, herbiri, kâinatta gördüğümüz ve mevcudat mâbeyninde hissettiğimiz aşk ve ferah ve mesruriyetten nihayetsiz derecelerde daha yüksek, daha ulvî, daha mukaddes, daha münezzeh olduğunu çok yerlerde ispat etmişiz."
Metnin devamında şöyle bir temsille mevzuu açıyor Hazret-i Üstad:
"Meselâ, nasıl ki sehâvetli, âlicenap, müşfik bir zât, güzel bir ziyafeti, gayet fakir ve aç ve muhtaç olanlara vermek için, seyahat eden güzel bir gemisine serer. Kendi de üstünde seyreder. O fukaranın minnettârâne tena'umları ve o aç olanların müteşekkirâne telezzüzleri ve o muhtaç olanların senâkârâne memnuniyetleri, ne derece o kerîm zâtı mesrur ve müferrah eder, ne kadar onun hoşuna gider, anlarsın. İşte, küçücük bir sofranın hakikî mâliki olmayan ve bir tevziat memuru hükmünde olan bir insanın mesruriyeti böyle ise, cin ve insi ve hayvânâtı feza-yı âlem denizinde seyir ve seyahat ettiren ve bir sefine-i Rabbâniye olan koca zeminin üstüne bindirip, yüzünde hadsiz envâ-ı mat'umâtı câmi' bir sofrayı serip, bütün zîhayatı küçük bir kahvaltı nev'inde o ziyafete davet etmekle beraber, gayet mükemmel ve bütün envâ-ı lezâizi câmi', sermedî, ebedî bir dâr-ı bekâda Cennetleri, herbirisini birer sofra-i nimet ederek hadsiz lezâizi ve letâifi câmi' bir tarzda, nihayetsiz bir zamanda, nihayetsiz muhtaç, nihayetsiz müştak, nihayetsiz ibâdına, hakikî yemek için ziyafet açan bir Rahmân-ı Rahîme ait ve tabirinde âciz olduğumuz maânî-i mukaddese-i muhabbeti ve netâic-i rahmeti kıyas edebilirsin."
Yani, Cenab-ı Hak sürekli bir yaratış içerisinde, çünkü yaratmaktan, bahşetmekten, rahmet etmekten, kerem etmekten, vücuda getirmekten, tecelli etmekten vs. memnun oluyor. Bu 'memnuniyet' elbette bizim memnuniyetimiz cinsinden değil. Ondaki kusurlardan münezzeh. Fakat bizim memnuniyetimiz o şuunat-ı ilahîyi kavramaya bir yol. Evet. İnsan, Allah'ı 'anlamanın' bir yoludur, ama 'sınırlandırmanın' bir yolu değildir. Çünkü bizdeki herşey mahlukiyetin sınırlarıyla yaralıdır, kusurludur, nakıstır. Sözgelimi: Biz bir duygu hissettiğimizde, bu duygu kendinden öncekileri siler, sonra insandaki tahtına geçer. Yani insanda bir değişim hâsıl olur. Hatta bu değişim bedenine de akseder. İnsan kemalde değil kararsız bir mahluk olduğu için bu değişiklik onda hoşgörülür. Lakin Mevla Teala nihayetsiz kemaldedir. Kemalde olan değişmekten münezzehtir. Değişen eksikliğinden ötürü değişir çünkü. Değişerek eksikliğini tamamlar. Cenab-ı Hakkın değiştiğini söylemekse Onun da, hâşâ, 'daha kemalini bulmamış' olduğunu söylemek gibidir. Yeri-göğü yoktan vareden, kainat dolusu eseriyle kemalini anlatan, ilmi varlığın en derinlerine nüfuz eden bir Kemal Sahibi nasıl eksik olabilir?
Uluhiyetin şânı kemalde olmaktır. Kemalde olmayana ilah denmez. Müslümanların ilah tasavvuru şirkin 'süpermenden hallice' ilah tasavvuru gibi değildir. Hal böyle olunca Cenab-ı Mevla'nın bu gibi şuunatını 'sıfata yakın' anlamak gerekiyor. Yani Cenab-ı Hak, hâşâ, bazen ferahta bazen kederde bulunmuyor. O, bir sıfat gibi, yani Zat-ı Subhanîsinin ayrılmaz özelliği gibi, devamlı, hep ferah-ı münezzeh üzere oluyor. Peki, hadislerde haber verilen, bizim hayırlı işlerimize sevinmesini, kötü işlerimize gazaplanmasını nasıl anlamalıyız? Onu anlamanın yolunu da el-Hâdî olan Mevla Teala benim fehmime şöyle yaklaştırdı. Ben de size arzetmeyi deneyeyim:
Ben bir odada karanlıkta bulunuyorum diyelim. Aydınlanmamın iki yolu vardır: 1) Odada bir değişiklik meydana getirmek. Evet. Odanın yanmayan lambasını açarsam içerisi ışıkla dolar. Mekanı ziya yönüyle değiştirdiğim için ben de değişirim. Ancak burada önceki halde bir kemalsizlik vardır. Oda bir önceki halinde ışıksızdır. Karanlıktan ziyaya dönmüştür. Tekrar karanlığa dönmesi hikmetli olduğunda da ışıklı hali kemalsizlik olur. Ve karanlık ışığa galip getirilir. Bu insandaki duyguların değişimi şeklidir. Duygular bizi değiştirir. 2) Karanlık odadan ışıkları yanan başka bir odaya geçerim. Yahut da ben geçmem. Ev konumumu değiştirir. Böylece mekanda hiçbir değişiklik yaşanmaz. Ev aynı evdir. Yalnız benim konumum değişir. Benim konumum değiştiği için ışıktan faydalanmam mümkün olur.
İşte yine, lâ teşbil velâ temsil, Cenab-ı Hakkın gazabı da rahmeti de birer sıfat gibi Onda hep vardır. Fakat kul hakettiğine göre onlardan birisine geçer-geçirilir. Burada, hâşâ, Mevla Teala'da hiçbir değişiklik meydana gelmez. O bundan münezzehtir. Biz konumumuzu değiştirerek farklı tecellilerin gölgesine geçeriz. Öyle ya: Aynı resimde hem dostunuzun hem de düşmanınızın yüzleri bulunsa, herbirine baktığınızda başka hisler yaşarsınız, lakin farklılaşmak zorunda olan sizsinizdir. Resim sizin bakışınızla değişmez.
Evet. Kabul edelim ki: 'Şuunat' bahsi hakkında konuşması güç bir bahistir. Muvazeneyi koruyamayacaklar için de tehlikelidir. Ancak Bediüzzaman Hazretlerinin bu bahsi açması çok hikmetlidir. Zira bu bahis üzerinden bize Cenab-ı Hakkın yaratışının kendi Zat-ı Sübhanîsiyle ilişkisini de öğretmiş olur. 'Samediyet'in bir başka boyutu da bu 'şuunat' ile anlaşılır. Rabbü'l-Âlemîn olan güzeller güzeli Allahımız, her an sayısız yaratıştadır, çünkü bu Onun uluhiyetinin şânıdır. Uluhiyet bu şân ile birlikte kemalini izhâr eder. Yoksa, hâşâ, yarattıklarına herhangi bir muhtaciyetten ötürü yaratıyor değildir. O kendisi öyle olduğu için öyledir. Yoksa, hâşâ, mahlukatı birşey katacağı için değildir. Şuunatı sayısınca Ona hamdolsun: "İşte, madem evsâf-ı âliyedeki hakikî lezzet ve hüsün ve saadet ve kemâl, akran ve ezdâda bakmıyor, belki mezâhir ve müteallikatına bakıyor. Elbette, Hayy-ı Kayyûm ve Hannân-ı Mennân ve Rahîm ve Rahmân olan Zât-ı Zülcemâl ve Kemâlin rahmetindeki cemâl ise, merhumlara bakar..."
26 Haziran 2026 Cuma
Müslümanları İmam Gazalî mi geri bıraktı?
Lem'alar'dan.
Geçtiğimiz günlerde İhsan Fazlıoğlu Hoca'nın Soruların Peşinde'sini okudum. Maşaallah. Pek istifade ettim. Hassaten İmam Gazalî rahimehullaha dair yapılan tezvirata ilzam edici cevaplar vardı. Evet. İhsan Hoca "Bilimde geri kalmamızın sebebi Gazalî'dir!" iddiasını gayet somut verilerle yeriyor. Bunun oryantalistlerden ezber edilmiş bir dogma olduğunu belirtiyor. Hakikatteyse bilimsel alanlarda yapılan çalışmaların zirve dönemlerini İmam Gazalî rahimehullahtan sonra yaşadıklarını beyan eyliyor. Buna dair deliller irad ediyor. Alıntı yaparak uzatmayayım. Konu derindir. İlgilisini kitaba davet ederim. Zaten ne kadar iktibas yapsak Süreyya'ya sera nisbetinde kalacaktır. Hem, kitapta, zikrettiğimden başka pekçok hazine de bulacaklardır.
Ben de bu vesileyle, İmam Gazalî rahimehullahın, Batı'dan iktibas edilen felsefeye/felsefecilere yaptığı tenkidlerle bizi/dinimizi nasıl bir tehlikeden daha koruduğunu naçizane beyan etmek isterim. Elbette alanın uzmanı değilim. Benim tesbitim okuduklarımdan çıkarttığım nisbetledir. Efendim, şöyle bir yerden başlayayım: Bilim Tarihçileri Batı'da başlayan 'aydınlanma çağı'nın hristiyanlığı bu kadar kötü etkilemesine rağmen müslümanları o kadar sarsmamasını şöyle bir manayla açıklıyorlar:
Muharref hristiyanlık, Aristo bilim/felsefe yaklaşımını kendi kutsal metinlerine uygun gördükleri için, nass seviyesinde sahiplendiler. Kutsal metinlerinin evren yaklaşımının birebir Aristo yaklaşımı olduğunu savundular. Zaten o dönemin hâkim bilimsel yaklaşımı Aristo yaklaşımı olduğu için karşılarında bir tenkid de yoktu. Fakat gün gelip 'aydınlanma çağı' başlayınca, güvendikleri dağlara kar yağdı, o yaklaşımın pekçok konuda hatalı olduğu ortaya çıktı. Bu defa sahiplenmelerinin şiddetinden dolayı yanlışlarından kurtulamadılar.
Mesela: Dünyanın Güneş'in etrafında döndüğü gibi çok zâhir bir hakikati de engizisyon eliyle bastırmaya çalıştılar. Elbette böylesi bastırmaların da tesiri bir yere kadar. En nihayet, yeni bilimsel yaklaşımı silah edinmiş aydınlanmacılar, eski bilimsel yaklaşımı emekli ederken, o emekliyi din sanıp iliklerine kadar emmiş muharref hristiyanlığı da emekli ettiler. O günden sonra Batı'da hristiyanlık bir daha eski saltanatına kavuşamadı.
Ancak müslümanlar yeni bilim yaklaşımıyla aynı sarsıntıyı yaşamadılar. Zira eski bilimsel yaklaşımı muharref hristiyanlık gibi elsiz-ayaksız sahiplenmemişlerdi. Bir kere müslümanlar bir konuda çok hassastılar: Nasslar ile onları açıklamak için istimal ettikleri verilerin birbirlerinden ayrı olduğu gerçeği... Bu ikisini birbirlerine karıştırmamakta dirayetli âlimleri sayesinde büyük bir muvaffakiyet sergilediler. O zamanın bilimsel yaklaşımıyla yapılan tefsirleri de bu sayede yenileriyle değiştirmekte güçlük çekmediler. Zira nassların söylediği ayrıydı. O nasslara zamanın fehmine göre giydirilen elbise ayrıydı. Bunlar birbirinden bağımsız şeylerdi. Böylece müslümanlar yeni bilimsel yaklaşımdan yara almadıkları gibi, aksine, o bilimsel yaklaşımın verilerini de kendi marifetlerine malzeme olarak kullanabildiler. Dünya'nın Güneş'in etrafında dönmesinin kabulüyle pekçok hristiyan hristiyanlığı terkederken müslümanlar bununla hiçbir inkisar-ı hayale uğramadılar. Zira zaten insanın merkeziyetinin maddi olmasının lazım gelmediğini düşünüyorlardı. Manevî olarak biz evrenin merkezindeydik. Anlam olarak biz evrenin merkezindeydik. Bu da ehemmiyetimizi idrak etmek için yeterliydi.
Ve bu ferasetin, kıymetli ayrımın, dikkatin korunmasında İmam Gazalî rahimehullahın da önemli bir fonksiyon icra ettiğini düşünüyorum ben. O, döneminde, İslam dünyasını fikren işgale başlamış eski felsefe yaklaşımını, aydınlanma çağından çok zaman önce, eleştiriye açtı. İslam'ın tertemiz düşünme sistemi ile bu eski felsefenin/bilimin hakikat okumalarını mizana vurdu. Boşluğa, yanlışa, yanılgıya götürdükleri yerleri cesaretle tesbit etti. Eğer, o, döneminde böyle büyük bir işi başarmış olmasaydı biz de muharref hristiyanlığın durumuna düşebilirdik. Cazibedar gelen felsefenin sözde hakikatleriyle hâzâ hakikat nasslarımızı birbirinden ayıramaz nâçârlıkta kalabilirdik. Bunları onlarla te'vil, tefsir, tafsil edebilirdik. O zaman da, yeni felsefe/bilim anlayışı ortaya çıktığında, ağır darbe yiyenlerden birisi olurduk. Hâşâ, bunda kusur İslam'ın olmazdı, açıklama şeklimizi İslam'ın tâ kendisi sanmakla asıl hatayı biz yapmış olurduk. Tekrar eski duruma dönülebilir miydi peki? Meçhul.
21 Haziran 2026 Pazar
Kuantum fiziği 'nazar değmesini de' açıklar mı?
"Bedbinlik cezası olarak nazarında pek fena bir memlekete düşer." 2. Söz'den.
Fakat şu kadarcık hakkını veririm: "Kuantum fiziği beşeriyetin gözünü bir parça açmıştır." Ne anlamda? Geçmiş yüzyılın materyalist fizik yaklaşımını aşmak bağlamında. Aynen. Materyalizmin eşya yaklaşımı sadece 'gözleneni' esas alıyordu. 'Gözlemciyi' bir detay gibi görüyordu. (Ve hiç hesaba katmıyordu.) Dolayısıyla hakikatin dairesi şahit olunandan ibaretti. Ancak kuantum fiziği bunu bir parça kırdı. Gözlemcinin de gözlemlediği şeyi etkilediği gibi bir yere götürdü bizi. Dalga-tanecik araştırmalarıyla yazıyı uzatmayayım. Lakin kuantum fiziğiyle asgarî ilgilenenler dahi bilirler: Gözlemcinin yaratılışa etkisi üzerine acayip acayip iddialarda bulunmaktadır.
İşte, bir şekilde, bunun, Bediüzzaman Hazretlerinin 'mana-i harfî' ve 'mana-i ismî' kavramlaştırmalarına da bakabileceğini düşünüyorum arkadaşım. Çünkü, o, bir yerde Refet abiye bu ıstılahları tarif ederken diyor ki:
"Sen âyineye baksan, eğer âyineyi şişe için bakarsan, şişeyi kasten görürsün. İçinde Re'fet'e tebeî, dolayısıyla nazar ilişir. Eğer maksat, mübarek simanıza bakmak için âyineye baktın; sevimli Re'fet'i kasten görürsün. (...) Âyine şişesi tebeî, dolayısıyla nazarın ilişir. İşte birinci surette âyine şişesi mânâ-yı ismîdir; Re'fet mânâ-yı harfî oluyor. İkinci surette âyine şişesi mânâ-yı harfîdir, yani kendi için ona bakılmıyor, başka mânâ için bakılır ki, akistir. Akis mânâ-yı ismîdir. (...) Kâinat, nazar-ı Kur'âniyle, bütün mevcudatı huruftur, mânâ-yı harfiyle başkasının mânâsını ifade ediyorlar. Yani, esmâsını, sıfâtını bildiriyorlar. Ruhsuz felsefe, ekseriya mânâ-yı ismiyle bakıyor, tabiat bataklığına saplanıyor."
Yani, mana-i harfî ile bakılan şey 'şeffaflaşıyor, detaylaşıyor, latifleşiyor, nuranîleşiyor.' Kendisi görünür olmamaya başlıyor. Ya? Başka birşeyi göstermek üzere inceliyor. Adeta varlığını silikleştiriyor. (Veya Allah niyetiniz/nazarınız ekseninde onu size inceltiyor.) Mana-i ismî ile baktığınız zamansa aksine 'kalınlaşıyor, asıllaşıyor, perdeleşiyor, karanlıklaşıyor.' Bu defa yalnız kendisini incelemenize izin veriyor. Arkasına geçirmiyor. Kesafetinde boğuyor. O halde âdemoğlunun/kızının birşeye bakışı, o şeyi 'inceleştirmek' üzerine de olabilir, 'kalınlaştırmak' üzerine de. Eğer bizzat o şeye konsantre olursak gözümüzdeki varlığını arttırabiliriz. (Üstad Hazretleri buna daha çok 'şişirmek' diyor.) Fakat bizzat ona bakmazsak o şeyin varlığını zayıflatabiliriz. (Görmezden geldiğimiz şeylerin dünyamızı işgalinin azalmasını düşünün.) Arkasına dönük tavrımız nisbetinde eşyanın önümüzdeki şeyleşme, perdeleşme, engelleşme oranı düşüyor gibidir. İşkembeden konuşuyor gibi görünmeyeyim. Bediüzzaman Hazretlerinin bunu destekleyen başka beyanları da var. Biraz da onlardan paylaşmak istiyorum.
Mesela diyor: "Hem meslek-i felsefenin esâsât-ı fâsidesindendir ki, ene, kendi zâtında hava gibi zayıf bir mahiyeti olduğu halde, felsefenin meş'um nazarıyla mânâ-yı ismî cihetiyle baktığı için, güya buhar-misal o ene temeyyü edip, sonra ülfet cihetiyle ve maddiyata tevaggul sebebiyle güya tasallüb ediyor. Sonra gaflet ve inkârla o enaniyet tecemmüd eder. Sonra isyanla tekeddür eder, şeffafiyetini kaybeder. Sonra gittikçe kalınlaşıp sahibini yutar. Nev-i insanın efkârıyla şişer. Sonra sair insanları, hattâ esbabı kendine ve nefsine kıyas edip, onlara—kabul etmedikleri ve teberrî ettikleri halde—birer firavunluk verir. İşte o vakit Hâlık-ı Zülcelâlin evâmirine karşı mübareze vaziyetini alır..."
Bu kısımda anlatılan, insanın bizzat kendi mahiyetinin de kendi önünde kalınlaşmasıdır, perdeleşmesidir, karanlıklaşmasıdır. Dünyaya nazar edişi 'bizzat' oldukça, yani mana-i ismîye kaydıkça, bu gözlem şekli gözlemcinin de mahiyetini değiştirmeye/bozmaya başlar. Önce buhardan sıvıya, sonra sıvıdan katıya, daha sonra katıdan da karanlığa döner. Burada insanın dönüşümü 'dışarıda görmeye azmettiği şeye' bağlıdır. Âlemi nasıl bulmak istiyorsa kendisini de içinde öyle bir renge bürünür. Âlemiyle birlikte kendisi de dönüşür. Yani enaniyeti de, nefsi de, insaniyeti de dönüşür.
Bir diğer örnek: "İşte, sen, ey dünyayı unutmayan ve maddiyâta tevaggul eden ve nefsi kesafet peydâ eden arkadaş! Sen Zühre ol. Nasıl ki o Zühre çiçeği, ziya-yı şemsten inhilâl etmiş bir renk alıyor; ve o renk içinde şemsin timsalini karıştırıp kendine ziynetli bir suret giydiriyor. Zira senin istidadın dahi ona benzer..." Bir tane daha: "İşte, dünya, dünya itibarıyla hem fenâya gider, hem ölmeye koşar, hem zelzele içindedir. Hakikatte akarsu gibi rıhlet ettiği halde, gafletle sureten incimad etmiş, fikr-i tabiatla kesafet ve küduret peydâ edip âhirete perde olmuştur. İşte, felsefe-i sakîme, tetkikat-ı felsefe ile ve hikmet-i tabiiye ile ve medeniyet-i sefihenin cazibedar lehviyatıyla, sarhoşâne hevesatıyla o dünyanın hem cumudetini ziyade edip gafleti kalınlaştırmış, hem küduretle bulanmasını taz'îf edip Sânii ve âhireti unutturuyor..." Bakınız, farklı farklı metinlerinden alıntı yaptığım halde, Bediüzzaman Hazretlerinin düşünce dünyasındaki sistematik ne kadar berrak görünüyor. Dünyaya dünya için bakma daralmasının, sonuçta, varlığı Allah'a bakan yönüyle algılayışımızı bozduğunu, hatta bu bozukluğun içimizin ayarlarını dahi bozduğunu, bizi 'kesifleştirdiğini' beyan buyuruyor. Yani gözlemcinin gözlem tarzı varlığın görünüşünü etkiliyor.
Buradan hareketle şuna da dikkatinizi çekmek isterim: Bediüzzaman Hazretlerinin 'nuranileşmek-lâtifleşmek' ıstılahlarıyla nazarımıza verdiği şey de yukarıdaki meş'um halin zıttı gibidir. Yani, birşey, bizzat kendisi için okunmayıp da, 'ulvî manaları görmek üzere' ona bakıldığında o şey 'nuranileşir-lâtifleşir.' Ve eşyanın asıl alması gereken şekil de bu şekildir. Misallerini de alıntılayalım:
Veya yine şurası: "Tahavvülât-ı zerrâtın ve zîhayat cisimlerde zerrât harekâtının binler hikmetlerinden bir hikmeti dahi zerreleri nurlandırmaktır ve âlem-i uhreviye binasına lâyık zerreler olmak için hayattar ve mânidar olmaktır. Güya cism-i hayvanî ve insanî, hattâ nebatî, terbiye dersini almak için gelenlere bir misafirhane, bir kışla, bir mektep hükmündedir ki, câmid zerreler ona girerler, nurlanırlar. Adeta bir talim ve talimata mazhar olurlar, letâfet peydâ ederler..."
Son olarak şunu da 'bir teori' olarak dilegetirmek istiyorum: Eğer bizim varlığa bakışımız o varlığı karşımızda nasıl bulduğumuzu bu denli etkiliyorsa; buharını sıvıya, sıvısını katıya, katısını zulmete döndürüyorsa; o halde belki çekim gücünü de etkiliyordur. Malumunuz, Einstein 'uzayın bükülmesi' dese de, çekim kuvvetini açıklamada 'kütle' önemli bir veridir. "Cisimler arasındaki çekim kuvveti, kütlelerin büyüklüğü ile doğru ve aralarındaki uzaklığın karesi ile ters orantılı olarak değişir." Yani kütleler arttıkça çekim kuvveti de artar. Ve kütleler azaldıkça çekim kuvveti de azalır. Ay'ın kütlesi bizimkinden küçük olduğundan orada daha yükseğe zıplayabilirsiniz. Evet. "Bizi dünyaya bu kadar çeken nedir?" diye, ama manevî anlamda, sorarsanız da benzer bir cevap alabilirsiniz: "Bizi dünyaya çeken, ona bizzat onun için nazar ederek, yani dikkat-i nazarla, yani mana-i ismiye, kütlesini arttırmamızdır." Bu artış kişiye özeldir. Kişinin duası hükmüne geçen 'tek gözlüleşmesi' nisbetinde dünya da onun için perdeleşir, kalınlaşır, ziyadeleşir. "Ehemmiyet verdikçe şişer!" veya "Nev-i insanın efkarıyla şişer!" yahut "İstizam ile üflense şişer!" veyahut "Nazar-ı dikkati celbettirip büyür, şişer!"
17 Haziran 2026 Çarşamba
Allah bizi nasıl yaratıyor?
Benim de güzel sorular soran arkadaşlarım var. Gerçi, ahirzaman çocuğuyuz, bizim sorumuz hiç bitmez. Biraz da zamanın gereği olarak şüphelerle yaralıyız. Ancak aynı zamanda o şüphelerle imkanlıyız. Cenab-ı Mevla Furkan'ında 'uğruna cihad edenlere yollarını göstereceğini' vaadediyor. Cevap arayışlarımızın da bir cihad olduğunu düşünürsek bu ayetin kapsama alanına dahiliz demektir. Hüda elbette bizi istikamete hidayet edecektir. Yeter ki cihada ihlas ile devam edelim.
Geçenlerde de bir arkadaşım bana şöyle sordu: "Abi, herşey tamam da, Allah bizi nasıl yaratıyor?" Kimileri böyle soruları "Sen yaratmıyorsun ya! Ne düşünüyorsun? Senin işin mi?" şeklinde bastırabilir. Ben öyle bir yolu tercih etmem. Üzerine bir müddet konuştuk. Elbette bizim gibi arızî vücud dairesinde varolan şeylerin Vacibü'l-Vücud'un nasıl başka vücudları halkettiğini kavraması mümkün değil. Ancak zihnimizin gerginliğini genişliğe kalbedecek şöyle şeyleri düşündük:
Benzetmek gibi olmasın. Daha üst/çok boyutlu bir varlığın daha alt/az boyutlu bir varlığa tasarrufu üstlüğün-altlığın, çokluğun-azlığın dereceği nisbetinde, daha kolaydır. Sözgelimi: Ben bir çizgifilm çizeri olsam, o iki boyutlu çizgi âleminde, kolaylıkla yeni bir âlem kurar-kaldırırım. Dilersem Andromeda galaksisine giderim. Dilersem Mars'ta yerleşirim. Dilersem bir atomun içinde yaşarım. Bir çizer için bunları kurgulamak pek kolaydır. Zira çalıştığı âlem kendisinden daha düşük boyutludur. Yine, bir oyun tasarımcısı olsam, bilgisayarımın başında yazdığım kodlarla dünyalar kurabilirim. Dağlar koyup kaldırabilirim.
Evet. Bizler dört boyutlu canlılarız: En, boy, derinlik ve zaman. Fakat bir çizgifilmin/oyunun bizimki gibi fizikî bir derinliği yoktur. İki boyutludur. Yüzeyden ibarettir. Oradaki karakterlere istediğim şeyi yaptırabilirim bu sayede. Tabir-i caizse, ben ne dersem, o olurlar. Dilersem havada yürürler. Dilersem dağları delerler. Dilersem uçarlar. Çünkü o alt vücud sahasında rakibim olabilecek bir vücud engeli yoktur. Lakin kendi boyutuma geldiğimde işler hiç de böyle kolay yürümez.
Tom ile Jerry'iyi gerçek hayatta oluşturmam sözkonusu olamaz. Çizgifilmde yaptıklarını da gerçek hayatta yaptırmam mümkün değildir. Çünkü bu defa daha üst/çok boyutlu olan değilim. Kendi boyutumdayım. Kendi vücud dairemdeyim. Buradaki şeyler en az benim kadar 'şey'dirler. O nedenle bana karşı koyarlar. Kendi varlıklarının hakkını bana/irademe karşı savunurlar. Direnirler. Savaşırlar. Bu yüzden 'teknoloji ile' kenarlarından dolaşmaya çalışırım. Birşeyin yapılmasındaki zorluk/kolaylık, biz arızîler için, bize karşı koyan vücudların gücü nisbetindedir. Buzun üzerinde kaymak kolaydır. Buz sizi tutmaya çalışmaz. Ama bataklıkta kaymak zordur. Çünkü bataklık sizi tutar. Eğer karşımızda bize eşit veya bizden güçlü bir vücud varsa bizim eyleme gücümüz azalıyor. Eşitler birbirine diş geçirebiliyor. Bir de üst boyuttan engellendiğinizi düşünün. Hiçbirşey yapamazsınız. Zira sizin de o üst boyuttaki tasarrufa karşı nisbetiniz Tom ile Jerry'nin size nisbeti gibi olur.
Bunun birazcık ilerisi hayalimizdir. Hayalimizi tek boyut olarak düşünelim. Orada birşeyin varolması bizim onu düşünmemizle hemen gerçekleşiyor gibidir. 'Yok' değildir. Vardır. Varlığına kendi içimizde şahidizdir. "Bir hayalim var!" diye konuşuruz o yüzden. Fakat vücudu bizim vücudumuza nisbetle o kadar zayıftır ki, dilegetirmek dışında, tutup kimseye gösteremeyiz. Üstelik üzerinde işçilik yapmak da çok kolaydır bizim için. Hayallerimizi sık sık değiştirebiliriz. Detaylarıyla paşa gönlümüzün istediği şekilde oynayabiliriz. Bize bu imkanı veren onun vücud dairesinin bizim vücud dairemizden aşağı oluşudur. Duygularımızın dairesi sanki 'tek boyutlular dairesi' gibidir yine. Dışımızda yaşanan hadiseler o dairede vücudlara sebebiyet verirler. "Beni kızdırdı!" deriz. "Beni kırdı!" söyleriz. "Beni sevindirdi!" düşünürüz. Bunlar o alt dairede vücudlardır.
Nihayetinde bunları da yaratan biz değiliz amma sanki bir emrimizle/isteğimizle oluyorlar gibidir. Peki niye yaratan biz değiliz? Çünkü, bizim üstümüzde, Vacibü'l-Vücud seviyesinde varolan bir 'İrade-i Külliye' sahibi var. O celle celaluhu öyle bir nihayetsiz ilme, iradeye, kudrete sahip ki, Onun "Ol!" demediğinden başka hiçbirşey, sırf istememizle vücuda çıkamaz. Onun vücud üzerindeki mutlak tasarrufu bizim sözde bütün tasarruflarımızı bastırır. O izin verirse olur. Vermezse asla olmaz. Üstelik, O, 'vahdet-ehadiyet' sahibidir. Yani kendi vücud dairesinde dengi yoktur. Tasarrufuna karşı koyacak başkası yoktur.
Doğrusu, hiçbir kaynakta denk gelmediğim, ama İbn-i Arabî Hazretlerine atfen işittiğim "Âlem Allah'ın rüyasıdır!" cümlesini böyle te'vil ederim ben. Hâşâ, elbette Cenab-ı Mevla'yı hiçbir uyku tutmaz, böylesi kusurlar mahlukata aittir. Ancak burada, işte yukarıda tarif etmeye çalıştığım, 'farklı vücud mertebeleri' tasviri var gibidir. Yani, lâ teşbih velâ temsil, benzetmek gibi olmasın, insanın vücud dairesinin rüyasının vücud dairesine üstünlüğü neyse, ondan çok çok çok çok... yani nihayetsiz derece çok şekilde Cenab-ı Hakkın vücud dairesinin de bizim vücud dairemize üstünlüğü vardır. İnsana rüyasının kolaylığı nisbetinde, yok-hayır, o nisbetten sonsuz derece daha fazla, Mevla Teala'ya da bizim hilkatimiz kolaydır. O öyle bir dairedir ki biz ancak ona 'subhaniyet' ile işaret edebiliriz. Yoksa anlamamız mümkün değildir. 'Subhaniyet' de zaten esasında 'ulaşamadığımızın, anlayamayacağımızın, bizim gibi olmadığının' ifadesidir. 'Subhanallah' dediğimizde biz Rabbü'l-Âlemîn'e "Sen bizim gibi olmaktan münezzehsin!" demiş oluruz. Mantıklı olan da budur. Ki o yüzden Bediüzzaman Hazretleri diyor:
"İşte, şu vaziyette bir insana hakikî mâbud olacak, yalnız, herşeyin dizgini elinde, herşeyin hazinesi yanında, herşeyin yanında nâzır, her mekânda hazır, mekândan münezzeh, aczden müberrâ, kusurdan mukaddes, nakstan muallâ bir Kadîr-i Zülcelâl, bir Rahîm-i Zülcemâl, bir Hakîm-i Zülkemâl olabilir. Çünkü, nihayetsiz hâcât-ı insaniyeyi ifa edecek, ancak nihayetsiz bir kudret ve muhit bir ilim sahibi olabilir. Öyle ise mâbudiyete lâyık yalnız O'dur."
4 Haziran 2026 Perşembe
Bediüzzaman 'cehennemin ebedîliğine' inanmaz mıydı?
Fakat kılıç keskin olunca bazen dostunun parmağını da hafifçe kesiyor. Az önce izlediğim dersinde de bir parça acı hissettim. (Dersin linki şurada: Ağlamak 2: https://www.youtube.com/watch?v=Ozt19dHB3Cc, kesik dersin en sonunda geliyor.) Efendim, nedenine geleyim, şöyledir: Ebubekir Sifil Hoca, daha önce de derslerinde denk geldiğimi hatırlıyorum, Bediüzzaman Hazretlerinin bir mektubunu bizim anladığımızdan biraz farklı anlıyor gibidir. O mektup hangisidir peki? Lem'alar'da yeralan 'Bir Suale Cevap' başlıklı olanıdır. Evet. Mektubun bağlamı Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi merhum ile reformist düşünür Musâ Bekuf arasındaki tartışmalardır. Tartışma belli ki mü'minlerin gündemini meşgul etmiştir. (Ebubekir Sifil Hoca'yla Mustafa İslamoğlu'nun münazara yaptığını düşünün, gerçi Düzmece Mustafa'da o cesaret yok da, olsaydı ne kadar gündemi işgal ederdi.) O tartışma Bediüzzaman Hazretlerine de belli ki bir mektupla sorulmuştur. O da kısaca cevap veriyor:
"Mustafa Sabri ile Mûsâ Bekûf'un efkârlarını muvazene etmek için vaktim müsait değildir. Yalnız bu kadar derim ki: Birisi ifrat etmiş, diğeri tefrit ediyor. Mustafa Sabri gerçi müdafaatında Mûsâ Bekûf'a nisbeten haklıdır; fakat Muhyiddin gibi ulûm-u İslâmiyenin bir mucizesi bulunan bir zâtı tezyifte haksızdır. Evet, Muhyiddin, kendisi hâdî ve makbuldür. Fakat her kitabında mühdî ve mürşid olamıyor. Hakaikte çok zaman mizansız gittiğinden, kavâid-i Ehl-i Sünnete muhalefet ediyor ve bazı kelâmları zâhirî dalâlet ifade ediyor. Fakat kendisi dalâletten müberrâdır. Bazan kelâm küfür görünür, fakat sahibi kâfir olamaz. Mustafa Sabri bu noktaları nazara almamış, kavâid-i Ehl-i Sünnete taassup cihetiyle bazı noktalarda tefrit etmiş. Mûsâ Bekûf ise, ziyade teceddüde taraftar ve asrîliğe mümâşâtkâr efkârıyla çok yanlış gidiyor. Bazı hakaik-i İslâmiyeyi yanlış tevillerle tahrif ediyor. Ebu'l-Âlâ-yı Maarrî gibi merdut bir adamı muhakkikînlerin fevkinde tuttuğundan ve kendi efkârına uygun gelen Muhyiddin'in Ehl-i Sünnete muhalefet eden meselelerine ziyade taraftarlığından, ziyade ifrat ediyor. 'Bizden olmayan ve makamımızı bilmeyen, kitaplarımızı okumasın, zarar görür.' Evet, bu zamanda Muhyiddin'in kitapları, hususan vahdetü'l-vücuda dair meselelerini okumak zararlıdır."
İşte, Ebubekir Sifil Hoca, Bediüzzaman Hazretlerinin burada Mustafa Sabri Efendi'ye de bıraktığı 'acaba'yı 'tartışma boyunca yazılmış-çizilmiş herşeye bırakılmış bir acaba' gibi düşünüyor sanki. Halbuki öyle değildir. Yani Bediüzzaman Hazretleri "Tartıştıkları her konuda Musâ Bekuf da hatalı, Mustafa Sabri de hatalı..." dememiştir. Mektubun akışından anladığımız kadarıyla, Ehl-i Sünnetin görüşlerini dilegetirmesi noktasında değil, İbn-i Arabî Hazretlerinin şahsına dair tenkidlerde Bediüzzaman'ın katılmadığı şeyler vardır. Metnin tamamına bakıldığında 'ifrat-tefrit' beyanının buna dair olduğu anlaşılır. Hatta, hemen başta, zaten demektedir ki: "Mustafa Sabri gerçi müdafaatında Mûsâ Bekûf'a nisbeten haklıdır; fakat Muhyiddin gibi ulûm-u İslâmiyenin bir mucizesi bulunan bir zâtı tezyifte haksızdır." Yani burada Bediüzzaman Hazretlerinin Mustafa Sabri Efendi'yi tefritte gördüğü husus konunun İbn-i Arabî Hazretlerinin de tezyifine vardırılmasıdır. Yoksa, hâşâ, Ehl-i Sünnet müdafaasında değildir.
Veya (Ebubekir Hoca'nın dersinde bağlam böyle aktığı için anayım) Musâ Bekuf'un 'cehennem azabının ebedî olmadığı' yönündeki görüşüne dönük Mustafa Sabri Efendi'nin verdiği cevabı 'ifrat-tefrit' denklemine koymamaktadır Bediüzzaman. Hayır. Asla. Cevabın haklı parçalarına dair bir eleştirisi yoktur. Metinde bunu destekleyen hiçbir ifadeye de zaten rastlanmamaktadır. Bağlam böyle değildir. Yalnız İbn-i Arabî Hazretlerinin şahsının kemaline tenkid getirilmesini yanlış bulmaktadır. Onun da gerekçesini aşağıda söylemektedir:
"Evet, Muhyiddin, kendisi hâdî ve makbuldür. Fakat her kitabında mühdî ve mürşid olamıyor. Hakaikte çok zaman mizansız gittiğinden, kavâid-i Ehl-i Sünnete muhalefet ediyor ve bazı kelâmları zâhirî dalâlet ifade ediyor. Fakat kendisi dalâletten müberrâdır. Bazan kelâm küfür görünür, fakat sahibi kâfir olamaz. Mustafa Sabri bu noktaları nazara almamış, kavâid-i Ehl-i Sünnete taassup cihetiyle bazı noktalarda tefrit etmiş..."
Yani, burada, Ebubekir Sifil Hoca'nın da derste alıntıladığı, 'kavâid-i Ehl-i Sünnete taassub cihetiyle bazı noktalarda tefrit etmiş' ifadesi, tenkidin İbn-i Arabî Hazretlerinin şahsî faziletine iliştiği noktalaradır. Yoksa, hâşâ, Ehl-i Sünnet akaidine dair değildir. Bediüzzaman kendisi de zaten Şafiî-Eş'arî bir İslam âlimidir. Ömrü de bu yolda sa'y u gayretle geçmiştir. Cenab-ı Mevla cümle ulemanın sa'y u gayretine katından ecirler yağdırsın. Âmin.
İşaratü'l-İ'câz'daki "Fakat kâfir, kendi ameliyle bu duruma kesb-i istihkak etmişse de, amelinin cezasını çektikten sonra, ateşle bir nevi ülfet peyda eder ve evvelki şiddetlerden azade olur. O kâfirlerin dünyada yaptıkları a'mâl-i hayriyelerine mükâfaten, şu merhamet-i İlâhiyeye mazhar olduklarına dair işârât-ı hadîsiye vardır..." meselesi ise hem bir bahs-i diğerdir hem de Musâ Bekuf'un 'cehennem ebedî değildir' demesiyle hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü Bediüzzaman Hazretlerinin 'cehennemin ebedîliği' konusunda hiçbir şüphesi yoktur. Yukarıdaki beyanı da cehennemin faniliğini imâ etmez. Eserlerinde belki yüz yerde o ebediyeti kendisi müdafaa eder. Hatta "Kâfirlere cehennem azabının ebedî olması nasıl adalet olur?" tarzı suallere de mukni cevaplar verir:
"Madem küfür hadsiz hukuka bir tecavüzdür; elbette hadsiz bir cinayettir. Öyle ise hadsiz bir azaba müstehak eder. Madem bir dakika katl, onbeş sene cezada (sekiz milyona yakın dakikada) hapis azabını çekmesini adalet-i beşeriye kabul edip maslahata ve hukuk-u âmmeye muvafık görür. Elbette bir küfür bin katl kadar olması cihetiyle, bir dakika küfr-ü mutlak, sekiz milyara yakın dakikalarda azap çekmesi, o kanun-u adalete muvafık geliyor. Bir sene ömrünü o küfürde geçiren, iki (2) trilyon sekiz yüz seksen (880) milyara yakın dakikada azaba müstehak ve 'halidîne fiha ebedâ' sırrına mazhar olur..."
Burada nurcuların şuna bir parça alınma hakkı olduğunu düşünüyorum: İşaratü'l-İ'câz'daki ifade Bediüzzaman Hazretlerinin Risale-i Nur külliyatında 'bir kere andığı' birşeydir. Cehennemin ebedîliği ise yüz kere tekrarladığı hakikattir. Hakikat 'yüz kere tekrarladığını' galip getirmeyi gerektirir. Kaldı ki, Bediüzzaman Hazretleri, Mustafa Sabri Efendi merhum ile Musâ Bekuf'un münazarasında "Cehennem o kadar da ebedî değildir canım!" gibi bir yerden konuşmamıştır. Mevzuun bununla da ilgisi yoktur. İbn-i Arabî Hazretlerinni şahsî kemalatının incitilmemesini talep etmiştir. Bunu tek söyleyen de o değildir ki. Bizim tasavvuf geleneğimizde, İmam-ı Rabbanî Hazretlerinden tutun tâ nicelere, İbn-i Arabî Hazretlerinin görüşleri tenkid edilir, fakat şahsî kemalatına toz kondurulmaz. Manevîyat büyüklerimizden pekçoğu onu sitayişle anar. Bediüzzaman da bu tutumu tekrar etmiştir. Yeni birşey yapmamıştır. Evet. Uzatmayayım. İsmini andığımız tüm mübareklere rahmet dilerim. Ebubekir Sifil Hocamın da hürmetle ellerinden öperim. Uluçınar Vakfı'ndaki Riyazü's-Salihîn derslerine katılmak hiç nasip olmadı. O güzel cemaate de maşaallahlı selam ederim. Allah hidayetinden ayırmasın. Âmin.
30 Mayıs 2026 Cumartesi
Yahu biz daha kolay ölebilmek için mi evrim(!) geçirdik?
14. Lem'a'nın 2. Makamı'ndan...
'Acz' ve 'fakr' üzerine düşünürken Kenan Demirtaş abinin, Allah ona afiyetli ömürler versin, bir temsili zihnimi çok meşgul ediyor. O demişti ki: "Taş, ağaç, hayvan ve insan. Bu dördünü 'fakirlik' açısından sıraladığınızda insan hepsinden daha fakirdir." Çünkü ihtiyaçları daha çoktur. Taş ise fakirlikte en sonuncularıdır. Çünkü çok az şeye muhtaçtır. Yani bir taşı sulamanız gerekmez. Bir taşın güneş görmesi şart değildir. Bir taşın 'hayatta kalmak' diye bir problemi de yoktur. Çünkü hayatı yoktur. (En azından biyolojik manada.) Ancak hayatla birlikte hassasiyet de artar. Hassasiyetle birlikte ihtiyaç artar. Hayatın tecellisi ziyadeleştikçe hassasiyet de ziyadeleşir. Hassasiyetler ziyadeleştikçe kırılganlık artar. Aslında artan kırılganlıktan ziyade arızîliktir. Yani birşey karmaşıklaştıkça Ustasının tasarrufuna daha ziyade ihtiyaç duyar. Daha yoğun bir ilgi ister. Basitleştikçe daha az tasarrufla da ayakta kalabilir.
Karıştırdım mı? Belki. Ancak hakkında konuştukça mesele basitleşecek inşaallah. Öyleyse şimdi bir de 'acz' konusuna değinelim. Yine mezkûr dörtlüyü sıralayalım: Taş, ağaç, hayvan ve insan. Fakra bakarken ihtiyaçların ziyadeliğine bakıyorduk. Ancak acze bakarken 'e-bilme' yani 'yapabilme-edebilme' kapasitesine bakacağız. Fakra baktığımızda sıralama şöyleydi: En fakir: İnsan. Daha az fakir: Hayvan. Daha daha az fakir: Bitki. En az fakir: Taş. Peki acz ekseninde şıkları tekrar sıraladığımızda durum nasıl olacak? Zâhirî nazarda şöyle birşey oluyor: En aciz: Taş. Daha az aciz: Bitki. Daha daha az aciz: Hayvan. En az aciz: İnsan. Neden böyle oldu peki? Çünkü iş 'e-bilme'ye geldiğinde canlılık miktarı şiddetlendikçe varlıkların 'yapabilme-edebilme' kapasiteleri de artıyor. Mesela: Bitkiler çok az da olsa menfaatleri olan şeylere doğru yönelebiliyorlar. Köklerini uzatıyorlar, yapraklarını çeviriyorlar falan.
Hayvana geldiğinizde 'e-bilme' kapasitesi biraz daha yükseliyor. O da menfaati olan şeye, yani arızîliğini telafî edeceği desteğe, doğru hareket edebiliyor. Hatta bazı hayvanlar avları için kilometrelerce yol alabiliyorlar. Peki iş insana geldiğinde? İnsan hayvandan da beter. Bazen menfaati için kıtaları bile aşabiliyor. Hatta Ay'a bile çıkabiliyor. Merakının peşinde aklıyla yıldızları/karadelikleri kovalıyor. Nice galaksilerde ilgisiyle/hayaliyle geziyor. Eğer bu zâhirî tasarrufu 'e-bilme' kabul edersek insan hakikaten sayılanlar içinde en az acizi. Bir taş üzerine gelen tank paletinden, dozerden, hiltiden, balyozdan vs. kaçamaz. Fakat insan hem kaçar hem de gerekirse varlığına kastedenin anasını ağlatacak yöntemler geliştirir. Bu anlamda sahiden taşa, bitkiye, hayvana benzememektedir. Lakin bu benzemeyiş onu acizlikten kurtarmış mıdır? Yoksa gözümüzü aldatan birşeyler mi var? Bence, evet, var.
Neden var? Çünkü bu tarz 'e-bilme'ler aslında 'yaratmak' değil. Evet. İnsan sahiden yaratıcı olsaydı ihtiyaç duyduğu hiçbirşeyde yoksunluk çekmezdi. Ama, hayır, çekiyor. Bir zamanlar gençken sonra ihtiyarlıyor. Bir vakitler sağlıklıyken sonra hastalanıyor. Biraralar tokken sonra acıkıyor. Bu gelip-gitmeler düpedüz arizîlik belirtisi. Arızî olan varoluşu için gerekli şeylerde yoksunluk çeker. Çünkü yaratıcı değildir. "Mazhar değil memerdir." Yani 'üzerinden gösterilen' veya 'üzerinden nakledilen'dir. Bir televizyon ekranı gösterdiği şeyleri yaratıyor sayılamaz. Çünkü iletilmediği an yoksunluğa düşer. Bir kablo taşıdığı elektriğin yaratıcısı değildir. Çünkü kesildiğinde acizleşir. Memer de, yani oluk da, taşıdığı şeyin yaratıcısı olamaz. Zira o şey akıtılmadığı anda onsuzlaşır, yoksullaşır, kurur.
Yaratan yarattığında yoksunluğa düşmez. Yoksunluğa düşüyorsak yaratıcı değilizdir. Sözgelimi: Beşerî üretişlerde bile, 'bütün parçaları siz üretmediğinizde' veya 'bütün hammaddeler sizde bulunmadığında' o üründe yoksunluğa düşmeniz ihtimali yüksektir. Ve böyle şeyler sıklıkla yaşanır. Motor gelmez. Mercek gönderilmez. Çark yetişmez. Ondan dolayı teslimatlar da gecikir. Ancak bütün parçalara/hammaddelere sahip olan bir firma/ülke üreteceği şeyin yoksunluğunu yaşamaz. Zira ihtiyacın gelişi anında üretim de yapılır. Ancak herhangi bir sebeple üretim yapılamadığında yoksunluk çekilir. 'Üretim' gibi kusurlu bir misali aslında bizi 'yaratıcılık' arşına çeksin diye verdim. Çünkü yaratıcılık öyle bir üretimdir ki, yalnız mutlak ilme, mutlak iradeye, mutlak kudrete ihtiyaç duyar. "Ol!" der olduruverir. Belki zaten madde olarak gördüğümüz şeyler Onun "Ol!" emrinde sınırlı şahitliklerimizdir.
Lafı bu denli çoğalttım. Acaba nereye geleceğim? Şuraya geleceğim: Bence acz/fakr aslında aynı şeyin iki yüzü gibi. Yani esasında ikisi de aynı şeyi söylüyor. Ancak resmin başka açılardan okunuşunu bize ifade ediyorlar. Her ikisinden de öğrenmemiz gereken yoksunluğumuz, arızîliğimiz, yaratıcı olmadığımız-olamayacağımız, yani mahlukiyetimiz vs. Ancak acizlik 'bizzat ferde nazar edince' görünüyor. Fakirlik de 'ferdin etkileşimde bulunduğu herşeye bakınca' ortaya çıkıyor. Bunu da şöyle bir misalle açmayı deneyeyim: Sözgelimi, ben, kaç kiloluk bir ağırlığı kaldırabiliyorum? Zorda kalırsam elli kiloyu kaldırıyorum varsayalım. (Gençlikte fazlasını da kaldırırdık ya neyse.) Temsilde 'elli kilodan sonrası' benim 'acizliğimi' belirler. Yani o kadar acizimdir ki elli kilodan fazlasını kaldıramam. Ancak bu veriden 'ihtiyaç' okuması çıkmaz. Fakirliğin cevabı böyle bulunmaz. Zira fakirlik ne yapıp-yapamadığıma değil de 'neyle etkileşim içinde bulunmak zorunda olduğuma' bakar. Evet. Havayı kaldırmak ağır gelmiyor ama havaya muhtacım. Hayatta kalmak için onunla bir etkileşim içindeyim. O beni etkiliyor. Ben de onu etkiliyorum.
Varlığı benim de varlıkta kalabilmem için gerekli. İşte bu 'dışa dönük okumam' ile 'fakirlik' ölçülebilir oluyor. Benim varolmam için ne kadar şeyle etkileşim içinde olmam lazım? Ohooo... Say say bitmez. Peki onları yaratabiliyor muyum? Hayır. O halde ben 'nihayetsiz fakir' sayılmalıyım. Çünkü ihtiyaç duyduğum şeylerin hilkati elimde değil. Onları yaratan yaratmaya devam ederse ben de etkileşime devam edebilirim. Ve, eyvah, ensemde bir tehlike daha var. Benim de varlıkta kalabilme durumum kesin değil. İşte burada da acizlik açısı devreye giriyor. Ben 'e-bilme' anlamında da pek 'gücü yeter' bir adam değilim. Yaratmak elimden gelmediği gibi etkileşmemek de elimde değil. Güzelce ifade edebildimse buraya kadar, ki o da şüphelidir, birazdan hepsini birbirine bağlayabiliriz.
Ben ne 'e-bilme' anlamında muktedirim ne de 'etkileşmeme' anlamında gınaya sahibim. Son minvalde tek başıma değil herşeyle birlikte birşey oluyorum. Aslında taş da böyle oluyor. Bitki de böyle. Hayvan da yine. Ancak üzerlerindeki sanat bendeki kadar girift olmadığı için benim kadar hassaslaşmamışlar. Bozulmaları kolaylaşmamış. Kıvamları o denli inceliğe varmamış. Malum, kıvam inceleştikçe, tutturmak güçleşir, bozmak kolaylaşır. Çünkü çok sayıda şeyin çok hassas mizanlarla konması-kollanması gerekir. Hah, şimdi, evrimcilere de bir laf sokup gideceğim:
Evrimin 'daha güçlü olma' eğiliminin sonucu olarak insan sonucuna vardığını söylüyorsunuz. (O zaruretin sebebini de kurcalamak lazım amma!) Yani taştan geliştik bitki olduk. Bitkiden geliştik hayvan olduk. Hayvandan geliştik insan olduk falan filan. Peki insan sormadan edemiyor: Neden bu sözde gelişmişlerin varda kalma oranı yukarı çıkıldıkça azalıyor? Yani bir taşın varda kalması için korunması gereken denge miktarı ile bir bitkininki bir olmuyor. Bir bitkinin hayatta kalma ihtimaliyle bir hayvanınki de uyuşmuyor. Taşın taş olarak kalabilmesi ihtimali bitkinin hayatta kalabilmesi ihtimalinden çok daha yüksek. Bitkinin hayatta kalabilmesi ihtimali hayvanın hayatta kalabilme ihtimalinden çok daha yüksek. (Bir ağacın yüzde yetmişine bile zarar verseniz, evet, kalandan tekrar yeşerebilir. Ama hayvanlar hayatî bölgelerine gelen binde birlik zararlardan bile ölürler.) Yani mahlukatın 'sözde evrim hiyerarşisindeki her yükselişi' hayatta kalma ihtimallerini düşüyor. O halde evrim 'daha güçlü' yapmamış ki bizi. 'Daha kolay ölebilir' olmak için evrim geçirmiş gibiyiz. O halde dünyevî anlamda bu mahlukatın eline geçen ne? Daha kolay ölmekle mi mutlu olmalılar? Yani daha fani olmakla? Daha fani olmak, dünyevî anlamda, kâr sağlamaz ki. Kaybedişi hızlandırır, arttırır, çoğaltır, o kadar. Gelişimin amacı 'daha kolay bozulmak' olabilir mi hiç?
Sivrisinekler nasıl miracın delili olur?
"Allah, sivrisinekle yahut ondan daha küçüğüyle, misal vermekten çekinmez." (Bakara sûresi, 26) Hepimizin tecrübe ettiği birşe...
-
Hatırlarsanız, bir hafta kadar önce Cemil Tokpınar abiye dair bir analizimi yazmıştım. Çok derinlemesine sayılmayacak, kısacık birşey. Şim...
-
Tabii insanın ağırına gidiyor. Zamanında, FETÖ'nün Zaman'a 10 Kasım'da aldığı tam sayfa ilan nedeniyle ortalığı yıkan muhafazakâ...
-
Mustafa Armağan Hoca, yıllar önce okuduğum bir yazısında, şöyle diyordu: "Burada tepkileri göze alarak şunu söyleyeyim ki: Nutuk'u ...