Risale-i Nur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Risale-i Nur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ocak 2026 Pazar

Tekkede 'Hû' çektirmezsen kokain çekecekler

"Yeryüzünde kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah’ın üzerine olmasın!" buyuran Hud sûresinin 6. ayetini tefsir ederken mürşidim diyor ki: "Rızık taahhüt altına alınmıştır. Fakat rızık dediğimiz iki kısımdır: Hakikî rızık, mecâzî rızık. Yani zarurî var, gayr-ı zarurî var. Âyetle taahhüt altına alınan zarurî kısmıdır. Evet, hayatı koruyacak derecede gıda veriliyor. Cisim ve bedenin semizliği ve zaafiyeti, rızkın çok ve az olduğuna bakmaz. Denizin balıklarıyla karanın patlıcanları şâhittir. Mecâzî olan rızık ise âyetin taahhüdü altında değildir. Ancak sa'y ve kisbe bağlıdır." Ben de "Bu tefsiri rızkın bütün altmaddeleri için düşünebilir miyiz?" diye tefekkür ediyorum bugünlerde. Zira insanın maddeten rızka ihtiyacı olduğu gibi maneviyattan da çok rızıklara ihtiyacı var gibi geliyor.

Sözgelimi: Mezkûr ayetin verdiği güzel ümitle, bir mü'min, 'ahirzaman fitnesi' nevinden karşılaştığı her türlü şüpheye karşı, şunu Rabb-i Rahim'inden bekleyebilir: "Eğer Cenab-ı Hak beni bu türden şüphelerle acıktırdıysa, mutlaka, bu şüpheleri benden giderecek cevapları da yaratmıştır, göndermiştir, göstermiştir. Arayıp onları bulayım. O neviden rızkımı da tamamlayayım. Eksik kalmayayım. Çünkü, bedenimin hayatta kalması nasıl madde türünden rızıklara bağlıdır; aynen öyle de; manevî yanımından varlıkta istikametle kalabilmesi de 'kendi türünden rızıkları almasıyla' mümkün olabilir." Evet. Elhamdülillah. Der-diyebilir. Böyle bir hüsnüzannı "Kulumun zannı üzereyim!" buyuran Rabbü'l-Âlemîn'e karşı duymak, hem acziyetimiz/fakrımız itibariyle bizim, hem de Subhaniyeti itibariyle Hüda'nın hakkıdır diye düşünüyorum. Bir de nicedir kafamı kurcalayan şu meseleyi dillendirmek niyetindeyim:

Mürşidim yine Telvihat-ı Tis'a'sında diyor ki: "Merkez-i hilâfet olan İstanbul'u beşyüzelli sene bütün âlem-i Hıristiyaniyenin karşısında muhafaza ettiren, İstanbul'da beşyüz yerde fışkıran envâr-ı tevhid ve o merkez-i İslâmiyedeki ehl-i imanın mühim bir nokta-i istinadı, o büyük camilerin arkalarındaki tekkelerde 'Allah Allah' diyenlerin kuvvet-i imaniyeleri ve marifet-i İlâhiyeden gelen bir muhabbet-i ruhaniye ile cûş u hurûşlarıdır."

Burada 'kuvvet-i imaniye' ile 'marifet-i ilâhiye'den sonra zikredilen 'muhabbet-i ruhaniye ile cûş u hurûş' meselesi bana ilginç geliyor. Çünkü 'cûş u hurûş'un anlamı 'kendinden geçecek derecede coşmak' demek. Ve, evet, eğer bir zikir meclisine katıldıysanız, böylesi cûş u hurûşların sıklıkla yaşandığını görürsünüz. Yani, dünyacılar bu gibi şeylerle alay etseler de, Hüda'yı zikrederken zâkirler içinde kimi 'kendinden geçme halleri' yaşayanlar çok olur. Hatta, bazı müridlerinin böylesi hallere yatkınlıklarını bildikleri için, mürşidleri onlarla ayrıca ilgilenir, kollar, sakinleştirir. Benimse, mâziden âtiye, böylesi mürşidler eliyle irşad olmuş tanıdıklarımdan da edindiğim tecrübeyle, şu dikkatimi çeker: Madde bağımlılığından hidayet yoluna dönenlerde böylesi coşku hallerini yaşayanlar epeydir.

Yani, geçmişte bağımlılık batağına düşmüş, sonra bir kâmil mürşidin eteğine sarılmış kimselerin Risale-i Nur gibi tefekkür ekolleriyle tatmini pek olmuyor gibi geliyor bana. Aksine, Menzil gibi, zikir meclisleriyle şenlik ekollerde böylelerinin hidayet yoluna gelmelerine daha sık rastlanıyor. Onun da sebebini yine aynı hikmette buluyorum. Bağımlılıklarına sebep olan o temayülleri zikrullah içinde meşru bir şekilde tatmin oluyor. Kalplerinin 'cûş u hurûş' rızkını, bu arkadaşlar, zikrullah meclislerinde helalinden alıyorlar. Eğer buradan alamasalar, Allah muhafaza, yine dönüp madde bağımlılığına düşecekler çünkü. Zaten 'madde bağımlılığı' dediğimiz bela biraz da, maddeci dünyanın cenderesinde sıkışan ruhların, o cendereden aşkın birşeyler yaşama arzusundan kaynaklanıyor.

Uyuşturucu kullananlar sanki kendilerini fizikötesine kapı aralamış gibi hissediyorlar. (Astral seyahat merakıyla tanınan bazı ünlülerin yakın zamanda yapılan uyuşturucu testlerinin pozitif çıkmasını hatırlayalım.) Yalancı bir 'sekr hali' yaşıyorlar. Bu da belki fıtratımızda varolan birşey. Zaman zaman hepimiz böylesi haller yaşama ihtiyacı hissediyoruz. Kimisinde zayıf kimisinde şiddetli. Maddi dünyanın kayıtları içinde boğuluyoruz. Zira bizim mayamızda maddeden öte harçlar da var. Ve onlar sırf bu dünyayla yetinmeye müsait değiller. Buradan açlık sancısı başlıyor. Bugün maddeciliğin en hâkim olduğu yerlerde madde bağımlılığı en şiddetli şekillerde bulunuyor. Ve malesef Türkiye de artık madde bağımlılığının ciddi boyutlara ulaştığı bir ülkedir. Peki bunun çaresi nedir?

Bunun çaresi, hiç utanmaya-sıkılmaya gerek yok, devletin zikir meclislerini yaygınlaştırmasıdır. Vaktiyle, biraz da buna işaret etmek için, "Diskolar kazanıyor çünkü tekkeler kapalı!" başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Evet. Diskolar, barlar, meyhaneler, keşhaneler kazanıyor, zira manevî coşku hallerinin meşrusunu yaşamak için yollar açık değil. Açıksa da yaygın değil. Yaygınsa da kılcallara ulaşmış değil. 'Tek Parti Diktatörlüğü' tekkelerin kapısına mühür vururken Osmanlı'yı Batı'nın bu türden hücumlarına karşı koruyan bir kalkanı da yerle yeksan etmiş oldu.

Şimdi düşen kalkanımızdan ötürü, ne yazık, yerden çocuklarımızın cesetlerini topluyoruz. Tekrar kendimize gelebilmemiz için kalkanı onarmamız lazım. Solcuların ağzına bakmaya gerek yok. Onlardan onay arayanın kafasına taş düşsün. Biz bize ait olanı, bize dair olanı, bizim olanı 'onlara rağmen' yapacağız. Yapacağız ki yaralarımız da kapanmaya başlasın. Ne diyor mürşidim: "Helâl dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur." Ancak helalin yolları kem niyetli hamlelerle kapanmışsa o zaman harama girmeye lüzum var zannedilir. İşte gözümüzü açmamız gereken yer de burasıdır. Ne diyelim: Cenab-ı Hak rüşdümüzü ilham eylesin. Âmin. Âmin.

8 Ocak 2026 Perşembe

Hafız yetiştirmek 'biz'i kurtarmaya yetecek mi?

Geçenlerde, Avni Özgürel'in, Ketebe Yayınları'ndan çıkan, Unutulmayan Portreler isimli eserini okudum. Genel olarak 'okunuşlu bir kitap' olduğunu söyleyebilirim. Fakat bazı tenkidlerim de var. Bunlardan birisi 'portresi sunulan herkesin makbulleştirilmesi' üzerine şekilleniyor. Sözgelimi: Kemalettin Kamu nâm şair "Çankaya bize yeter/Kâbe Arabın olsun" gibi mısralar kaleme almış bir denî şahsiyet. Muhafazakâr kesimdeki hâtırası da hoş değildir. (Timur Taş Hoca merhumun bir vaazında şiirini anıp kendisine epey saydırdığını hatırlıyorum.) Ancak eserde sunuluşuna bakarak onu bir 'Allah dostu' sanabilirsiniz. (Ne de olsa, sonunu getiremese de, hafızlık bile yapmış.) Elbette bu istikamet olmuyor. Ve bu eser üzerinden Kamu'ya muhabbet besleyeceklerin mesuliyeti de, önce Avni Özgürel'e, sonra Ketebe Yayınları'na, aittir. Kâbe'yi sevmeyeni biz de gayet tabii sevmeyiz.

Buradan şuraya geçeceğim: Elhamdülillah. Allah sayılarını arttırsın. Eksikliklerini hiçbir vakit göstermesin. Hafızlık törenlerine ait paylaşımlara sıklıkla rastlıyorum bugünlerde. Birçok ilde yüzlerce gencimiz-çocuğumuz hafız oluyor. Maşaallah. Barekallah. Yüzbin elhamdülillah. Ne güzel. Ne muhteşem. Ne sevindirici. Fakat, Kamu gibilerin hayat hikâyeleri üzerinden bakınca, ahirzamanda mevzuun "Kur'an'ı ezberlemek" ile tastamam çözülmeyeceği endişesi kaplıyor içimi.

Bu gençler-çocuklar, Hüda istikametten ayırmasın hiçbirini, melek gibi mezun olup, Deccal'in 'cennet sûretindeki cehennemi'ne atılıyorlar. Gündelik hayat böyle. Ve bu hayat içinde daha önce dünyalarına girmemiş birçok şüphe-soru kafalarına takılıyor. Eğer onlara karşı koyacak donelere sahip değillerse imtihanları daha da çetrefilleşiyor. Geçmişte hafızlık yapıp da sonradan dünyevîleşme girdabına kapılmış olanların sayısı az değil. Elbette bu kapılma oranı onlarda çok daha düşüktür. Ve, evet, kesinlikle Kur'an'ın mübarek lafzının hıfzı da mübarek manevî bir zırhtır, o melek-misalleri ahirzaman fitnesinden korur. Lakin, vakit öyle bir vakittir ki, sanki bunun fazlasına da ihtiyaç vardır. Hatta fazlası artık neredeyse kaçınılmazdır.

Bediüzzaman Hazretlerine dair talebelerinin anlattığı hatıralarda işittiğim şöyle birşey var: Süleyman Hilmi Tunahan Efendi merhumun talebelerinden birisi Üstadı ziyaret ediyor. Üstad, ziyaretten memnun, epeyce hizmetlerine iltifat ettikten sonra şöyle diyor: "Siz Kur'an'ın lafzının hıfzına çalışıyorsunuz, biz de manasının hıfzına çalışıyoruz." Ben bu cümleyi cidden kıymetli buluyorum. Zira Risale-i Nur vasıtasıyla nurculuğun yapması gereken şeyi tastamam ifade ediyor. Biz Kur'anî manaların korunmasına çalışıyoruz-çalışmalıyız. Ve hakikaten bu zamanda iş 'mana üzerine kapışmalara' kadar gelmiştir. Kur'an'ın etrafındaki surlar yıkılmıştır. Şayet, bir genç veya çocuk, Kur'an'da anlatılanları kendi dünyasında bir yere koyamıyorsa, kavrayamıyorsa-kaldıramıyorsa, i'cazını göremiyorsa, ondan gayrı irtibatı taklidî kalmaya mecbur oluyor. Çelik zırhı kuşanamıyor. Sonra yaşı gelip dizginlerini ailesinin elinden kurtardığını düşündüğü zaman da karanlığını fâş ediyor. Mevla Teala cümlemizin evladını böyle ayak kaymalarından muhafaza eylesin. Âmin.

Hani Konferans'ta, "Taklidî bir imân, hususan bu zamandaki dalâlet, sapkınlık fırtınaları karşısında çabuk söner. Tahkikî imân ise sarsılmaz, sönmez bir kuvvettir..." deniyor ya, mevzu tam canevinden vurulmuş oluyor. Bizim bir şekilde gençlere-çocuklara 'neden müslüman kalmalarının mantıklı olduğunu' anlatabilmemiz lazım. Bunun hafızlarını da yetiştirebilmemiz lazım. Zamanın şüphelerine karşı koyabilmeyi de öğrenmeliler. Zira bu mana hafızları ki, sayıları ne kadar az olursa olsun, bulundukları yerlerde 'gizli bir kutup gibi' fayda verirler. Bölgelerini İslam'da tutarlar. Hidayete vesile olurlar. Lâfzın hafızlığı elbette büyük bir berekettir. Çok değerlidir. Fakat zaman pek dehşetlidir. Yeni mesailer de ister.

Bu yazıyı da mürşidimin beyanıyla bitireyim:

"Evet, bu asrın dehşetine karşı taklidî olan itikadın istinad kal'aları sarsılmış ve uzaklaşmış ve perdelenmiş olduğundan, her mü'min, tek başıyla dalâletin cemaatle hücumuna mukavemet ettirecek gayet kuvvetli bir iman-ı tahkikî lâzımdır ki dayanabilsin. Risale-i Nur, bu vazifeyi en dehşetli bir zamanda ve en lüzumlu ve nazik bir vakitte, herkesin anlayacağı bir tarzda, hakaik-i Kur'âniye ve imaniyenin en derin ve en gizlilerini gayet kuvvetli burhanlarla ispat ederek, o iman-ı tahkikîyi taşıyan hâlis ve sadık şakirtleri dahi, bulundukları kasaba, karye ve şehirlerde, hizmet-i imaniye itibarıyla âdetâ birer gizli kutup gibi, mü'minlerin mânevî birer nokta-i istinadı olarak, bilinmedikleri ve görünmedikleri ve görüşülmedikleri halde, kuvve-i mâneviye-i itikadları cesur birer zâbit gibi, kuvve-i mâneviyeyi ehl-i imanın kalblerine verip mü'minlere mânen mukavemet ve cesaret veriyorlar."

5 Ocak 2026 Pazartesi

Yokuşu inerken değil çıkarken düşmek güçtür

"Fakat, o, sarp yokuşu aşamadı. Sarp yokuşun ne olduğunu bilir misin?"
Beled sûresi, 11-12

Avcılar meydana vardım dün gece. (Acaba 'yatsı üstü' mü demeliyim?) Soluklandım biraz. Bilenler bilir. Meydanımız yokuştur. Sahile doğru iner. İşte o eğime kendini bırakmış bir çocuk gördüm. Annesinin elini tutmak istemiyordu. Koşar adımlarla iniyordu. Birkaç defa düştü. Sonra annesi zorla elini aldı. Geri döndüler. Bu defa yokuşu çıkıyorlardı. Çocuk yine koşturmaya başladı. Şu dikkatimi çekti: Yokuşu inerken birkaç defa düşen çocuk yokuşu çıkarken hiç düşmedi. Halbuki hızında bir başkalık sezilmiyordu. Kendi çocukluğuma gittim.

Zara, küçük ilçemiz, Tolos'un kenarına yayılmıştır. Çocukluğumuz o tepede yaptığımız pikniklerle şenlenmiştir. Annelerimiz aşağılarda sohbet ederlerken, biz, tepenin yükseklerine çıkmaya çabalardık. Bazen de yarışırdık: "Kim önce çıkacak?" Çıkmak kolay gelirdi o vakitler. Fakat inmek güç görünürdü. Zira inerken yerçekimi de, istekle hem de, destek olurdu. Eğer kendinizi durduramazsanız yuvarlanmak-yaralanmak işten değildi. Tâ o zamandan beri içime yerleşmiş bir fikirdir işte: Yokuşu çıkarken düşmek yokuşu inerken düşmekten daha zordur.

Yani, arkadaşım, o çocuğun yokuşu çıkarken düşmemesini çocukluğumdan hareketle anlayabiliyorum. Zaten benim gibi yaşı kırkı geçmiş biri çocukları ancak 'kendi çocukluğundan hareketle' anlayabilir. Ve hem hikmetle denmiştir ki: Büyüklerin çocukları anlama yetenekleri 'kendi çocukluklarını hatırladıkları kadar'dır. Eğer hatırlayamazlarsa empati de yapamazlar.

Buradan şuraya geleceğim: Yakında bazı tutuklamalar oldu. Berbat şeyler işittik. Doğru-yanlış. Birşey söylemek zor. (En azından benim için.) Dava henüz soruşturma aşamasında. Kesin kanaat belirtmek gadretmeye sebep olabilir. O insanları bulup helallik istemek de pek güç olacağından, mürşidimin dediği gibi, "Böyle şeylerde şakk-ı şefe etmeyiniz, bu kapıyı kapayınız!" tavrını benimsemeyi doğru buluyorum. Ancak emniyetimiz elbette işini yapacak.

Şayia sırasında şu mevzu da, hasm-ı din bu memlekette bol bulunduğundan, çok dillendirildi: "Efendim, bakınız, filanca da bu işin içindeymiş. Oooo! Hem de İmam Hatip mezunuymuş. Vay, vay! Bakınız, babası da hocaymış, anası da bilmem neymiş, yine de bu kerih işi yapmış. Yine, aman, bakınız, demek din de hiçbirşeyi değiştirmiyor..." vesaire. Eh, Sivaslı ifadesiyle, zaten 'pur tilkisi gibi fırsat gözledikleri için' onlara bu dediklerini çok görmeğe gerek yok. Ancak bir cevap vermeye gerek var. Zira, bazen çok safderûnlar da böylesi argümanların peşine düşüp, kendi dinlerinden şüpheye düşebiliyorlar. "Namaz kötülüklerden alıkoyar!" gibi sarih hükümlere 'acaba'yla bakabiliyorlar. Halbuki, bakmakta pek haksızdırlar, çünkü hükümler hep eksere göre şekillenir. İstisnalar kaideyi bozmaz. Ama kaide istisnayı bozabilir.

Evvela şunu belirtmekte fayda var: Sünniler, yani ehl-i sünnet ve'l-cemaat itikadına sahip olanlar, peygamberler aleyhimüsselamdan başkasına 'ismet' sıfatını vermezler. Yani onlardan başkası günahsız olmaz-olamaz. Onların da 'sürçmeler' diyebileceğimiz 'zelleleri' vardır. Fakat hep vahyin kontrolünde oldukları için irşad edilirler. Nebilerin günahsızlığı vahye/dine şüphe gelmemesi için gereklidir. Eğer peygamberler, hâşâ, günahkâr insanlar olsaydılar getirdikleri dinden de şüphe içinde kalınabilirdi. Temizliğinden emin olunmazdı. Sözgelimi: "Ayet aldım!" diye yalan söyleme ihtimalleri olsaydı, hâşâ, o zaman bütün ayetlere bir leke konardı. "Acaba bu ayeti vahiy aldığı konusunda yalan mı söyledi?" Hülasa: Cenab-ı Hak onlara ismet sıfatını vermekle ümmeti de bu tür şüphelerden korumuştur. Nebileri sayısınca hamd u senalar olsun.

Fakat başkaları için hata mümkündür. Evet. Bir kişinin sağcılardan olması, filanca muhafazakâr partiden olması, babasının hoca olması, kendisinin İmam Hatipli olması veya daha başka 'makbul' bir detay, onun günahsızlığını garanti etmez sünnilere göre. (Şiilerdeyse 'masum imam' itikadı vardır.) Hatta namazlarını 'beşin üstüne beş katarak' kılması dahi böyle bir garantiyi vermez. Nitekim sahabe içinde de, canımız onlara kurban olsun, günaha/hataya düşmüş kişiler bulunur. Gerçi onların günahı bizim günahımıza göre kıl gibidir, lakin, mübarek gözler onlar olduğu için acısını daha çok hissederler. Hüda bizi şefaatlerine nail eylesin. Âmin.

Peki, böyle dedik ya, bir insanın kendisini nisbeten böyle bir alanda tarif etmesi, araması veya gelenek olarak böyle bir yerde yola başlaması hiç mi faydasına olmaz-olmamıştır? Hâşâ, önümüzdeki nasslar apaçık aksini söylerken, asla böyle birşey diyemeyiz. Elbette İslamiyet, parmağının ucunu batırmakla dahi olsun, içinde yeralan herkese fayda verir. Ve, evet, onu mutlaka kötülükten alıkoyar. Ancak bu 'kötülükten alıkoyma' meselesinde hüküm eksere göredir. Yani, dindarların ortalamasını alarak dünyacıların ortalamasıyla karşılaştırırsanız, onları mutlaka daha faziletli bulursunuz. Bunun istatistik çalışmaları var mıdır bilmiyorum. Ama, mesela, namaz kılanlar arasında hırsızlık, cinayet, zina vesaire gibi suçların oranıyla kılmayanlar arasındaki suç oranları karşılaştırılsa, kılanlarda bu oranın düşüklüğünün apaçık görüneceğine inanıyorum. Dünyacıların nasıl yansıttıklarının önemi yok. Kendinizi onlardan dinliyorsanız zaten işiniz bitmiş demektir. Kıratınızı 'kendi terazinizle' tartmayı bileceksiniz.

Bu neden böyle olur peki? Çünkü yokuşu çıkarken düşmek yokuşu inerken düşmekten daha güçtür. Evet. Yokuş çıkarken niyetiniz 'daha yukarılara varmak'tır. 'Daha aşağılara inmek' değildir. Ameliniz, niyetiniz, nazarınız hep 'daha yukarısı' ile şekillendiği için buralardaki düşmeler küçülürler. Ama yüzünüz aşağı bakar şekilde inmeye çalışıyorsanız bir yokuşu eğer, durmak-durdurmak gibi bir niyetiniz de yoksa kendinizi, mesafe aldıkça yuvarlanma riskiniz artar. Başlarda hızlı değilseniz bile hızınız yükselir. Yerçekimi size yardım eder. İnsanın nefs-i emmaresi de onu esfel-i safilînine çeken bir cazibe kuvveti gibidir. O yüzden malum tehlikeyi anlatan Tin sûresi ardından demiştir: "Ancak iman eden ve amel-i salih işleyenler müstesna!"

Yani, yokuşu çıkma çabasında olanın, 'aşağıda gözü olmadığı için' düşme ihtimali daha düşüktür. Adımları 'düşmemek yönünde' besler onu. Ancak aşağı koşmak niyetindeyseniz, geçmiş olsun, denî kuvvetlerin de esirisinizdir. Evet. Ahsen-i takvim olarak yaratılanın esfel-i safilîne yuvarlanmamasının tek yolu ona sırtını dönmesidir. Ve, evet, elhamdülillah, oraya da geldik nihayet: Dindarlık, olabildiğimiz ölçüde, 'yokuşu çıkardığı için' kötülüklerden alıkoyar.

Yukarıya çıkmaya çalışmak 'aşağı düşmemek'le aynı anlama gelir çünkü. Ancak, burada, ayrıca dikkat kesilmek gereken bir 'ihlas' maddesi var. İkincil bir niyet yukarı çıkma gayretini boşa çıkarmamalıdır. Bediüzzaman Hazretlerinin tâbiriyle 'Din ile dünyanın saydına gider' insanlar, elbette, 'niyetleri kemale ermek' değil 'daha yukarıdan aşağıya atlamak' olduğu için daha feci kaybederler. Eh, onları da biz zâhirden ayıramayız, çünkü kalplerine vâkıf olamayız.

Hülasa: Yokuş çıkmak yokuş inmek gibi değildir arkadaşım. Yokuş çıkma çabası içinde olanların yokuş inme çabası içinde olanlarla aynı sonuçlara 'en azından ortalama olarak' varmaması gayet normaldir. Şeriat-ı garra-i Muhammediye, elbette ona ittibaımız nisbetince, bizi kötülüklerden alıkoyar. Ancak, İslam, varolduğu ilk günden itibaren ne 'münafıkları' ne de 'fâsıkları' inkâr etmemiştir. Onların da hep varolacağını kabullenmiştir. Biz de illa kabulleniriz.

Bu, hâşâ, dinimizde nakise olduğu anlamına gelmez. Ahirzamanda insanlığın daha çok bozulduğu anlamına gelir. Bozan da İslam değil, bilakis, dünyacılıktır. Türkiye'deki şekliyle kemalizmdir, solculuktur, dinsizliktir. 'Solculuk' derken siyaseten nereye oy verdiğinizle ilgili söylemiyorum bunu. Yanlış anlaşılmasın. Dünyevileşmeye hakveren herkes, şeriatta kusur arayan herkes, "Bu zamanda İslam'la olur mu canım!" diyen herkes bir parça solcudur. İsterse alnı beş vakit secdede olsun. Yine de solcudur. Solculuğun özü sünniliğine olan emniyetini kaybetmektir. Yani itikad sahasında büyük zoka yutulmuştur. (Belki biraz da bu yüzden, Hasan Basri Çantay, Beled sûresinin 18. ayetine meali "İşte bunlar sağcılardır..." diye vermiştir.) Hüda bizi onlardan olmaktan muhafaza buyursun. Âmin. Âmin. Ve'l-hamdülillahi Rabbi'l-Âlemîn. 

"Fakat, o, sarp yokuşu aşamadı. Sarp yokuşun ne olduğunu bilir misin? Köle âzat etmektir veya açlık gününde yakını olan bir yetimi yahut toprakta sürünen bir yoksulu doyurmaktır. Bundan başka iman etmek ve birbirlerine sabır ve merhamet tavsiye edenlerden olmaktır. Onlar defterleri sağ taraftan verilecek olan uğurlu kimselerdir."

27 Aralık 2025 Cumartesi

Şadi Eren Hoca'nın 'Türkçe hutbe' savunmasına bir itiraz

Allah ona afiyet versin, Şadi Eren Hoca, geçenlerde bizi şaşırttı. 'Türkçe hutbeyi savunur' bir yazı kaleme aldı. 'Türkçe hutbenin birileri tarafından savunulmasını' garip buluyor değilim. Olabilir. Neler neler tartışılmıyor ki artık? Bu da tartışılabilir. Fakat Şadi Hoca kıvamında bir nurcunun savunmasını garip bulurum. Zira Bediüzzaman Hazretlerinin ilgili metinleri pek de tevile açık değildir. Neyse. Şadi Hoca'nın engin hoşgörüsüne sığınarak ben de kendisine birkaç itiraz/soru yöneltmeye teşebbüs etmiş bulunuyorum. Onlarsa maddeler halinde aşağıdadır:

1) Şadi Hoca, 'taktiksel' demeye dilim varmıyor amma, garip bir şekilde, Bediüzzaman Hazretlerinin 'Türkçe hutbeye' itirazının birazını Sözler'den alıntıladıktan sonra 'Hooop!' diye 'Lemaat' isimli esere sıçrama yapıyor. Ve oradan, zannımca kendi tercümesiyle, 'daha yumuşak' bir alıntı yapıyor. (Neden yumuşak?) Mevzuun sadece 'cumhuriyet dönemiyle ilgili' olduğunu belirtiyor. (Daha doğrusu Tek Parti Dönemi ile ilgili.) Ancak bu büyük bir çarpıtmadır. Türkçe hutbe meselesine Bediüzzaman Hazretlerinin itirazı başta İttihat ve Terakki döneminde yapılan teşebbüslere dairdir. Bakınız, konu üzerine Meşrutiyet'ten Cumhuriyet'e Din ve Siyaset isimli bir eseri olan, Dücane Cündioğlu neler söylüyor:

"Türkçe Hutbe tartışmaları II. Meşrutiyet'ten itibaren gündeme gelmiş ve hatta kısmen uygulanmış olduğu halde, esasen Cumhuriyet döneminde yasallaşmış ve kısa süre içerisinde içselleştirilmiştir. Nitekim bugün hâlâ hutbeler Türkçe okunmakta ve fakat hiçbir tartışmaya konu olmamaktadır." 30. sayfada ise çeşitli mecmuaların da 'hutbelerin Türkçe okutulmasına taraftar olduğu' aktarılmaktadır:

"Dikkat edilecek olursa, Sebilürreşad, hutbe meselesinde taraftar olduğu görüşü fevkalade temkinli bir sûrette dile getirmiş (...) itiyadlı davranmayı elden bırakmamıştır. Ancak İslam Dünyası, Medrese İtikadları, Hayru'l-Kelam, İslam Mecmuası, Ceride-i Sûfiye gibi dergilerin yayım hayatına atılıp hutbelerin Türkçeleştirilmesi, muhtevalarının ıslah edilmesi (siyasi ve dünyevi meselelerde irad edilmesi) lazım geldiğine dair çeşitli makaleler neşretmeleri, hatta Meşihat'a ve Şeyhülislam'a hitaben yazılmış açık mektuplara yer vermeleri, Türkçe Hutbe meselesini hep gündemde tutmuş, böylece devrin bu en iyi propaganda aracını kullanıma uygun hale getirmek teşebbüslerinden hiç vazgeçilmemiştir."

Devamında, Dücane Cündioğlu, yaptığı kimi alıntılarla 'hutbeleri Türkçeleştirme temayülünün' dinî bir maksadla değil siyasete dair emellerle ortaya çıktığını ortaya koymaktadır. Yani Meşrutiyet yönetimi-aydınları 'halkı kendi siyasî eğilimlerine yönlendirebilmek için' hutbeleri kullanmak istemektedirler. Zira o devirde halka hutbelerden daha kolay ulaşmanın yolu yoktur. En geniş cadde bu caddedir. (Eski Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş Hoca'nın da "Hutbelerimiz her hafta 22 milyon insana ulaşıyor..." dediğini hatırlayalım.) İnternet yoktur. Televizyon yoktur. Haberleşme imkânları çok kısıtlıdır. Bu nedenle hutbeleri Arapçadan Türkçeye çevirmek arzusu güdülmektedir. Fakat Şeyhülislamlık, Meşihat vs. bu çabalara karşı direnmektedir. Kitabın 32. sayfasından devam edelim:

"1914 yılında bazı Gümüşhaneliler tarafından 'Cuma ve Bayram namazlarında hutbelerin Türkçe okunmasının caiz olup olmadığına' dair Bâb-ı Vâlâ-yı Fetvâ'dan bir fetva talep edilmesi ve oradan da kendilerine Türkçe hutbenin 'tahrimen mekruh' olduğunun bildirilmesi üzerine İslam Mecmuası bu hâdiseyi haber konusu yaparak eleştirmiş, birkaç sayı sonra da yine bu münasebetle Mehmed Bahauddin'e ait uzun bir makale yayımlanmıştır. Bu arada Meşihat, hiç değilse vaaz ve vaizler konusunda tedbirler almaya çalışmış; 'ulema-yı kiramın, va'z u nasihat vazife-i mühimmesini âyât-ı Kur'aniye ve ehâdis-i sahiha-i nebeviye'ye müstenid olarak telkin ve tefhim ve edille-i nakliyye'yi herkesin anlayacağı surette edille-i akliye ile tersin ve tahkim ederek' ifa etmesi için çeşitli tâmimler yayımlamış ise de Türkçe hutbe meselesinde radikal bir karar almaya yanaşmamıştır."

Yani mevzu Tek Parti Dönemi'nden çok önce tartışılmaya başlanmış, basında yeralmış, Bediüzzaman Hazretleri bu teşebbüsler-temayüller üzerine reddiyesini kaleme almıştır. Sözgelimi: İçtihad Risalesi'nin aslı, Cenab Şehabettin'in bir makalesine reddiye olarak, ta Daru'l-Hikmeti'l-İslamiye döneminde kaleme alınmıştır. (Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî isimli eserinde Necmeddin Şahiner abi o makaleyi ve Bediüzzaman Hazretlerinin cevabını aktarır.) İşte böyle kökü eskide İçtihad Risalesi'nde denmektedir ki:

"İşte, şu zamanda zaruret derecesine geçen ve insanları müptelâ eden, bir beliyye-i âmme suretine giren çok umurlar vardır ki, su-i ihtiyardan, gayr-ı meşru meyillerden ve haram muamelelerden tevellüt ettiklerinden, ruhsatlı ahkâmlara medar olup haramı helâl etmeye medar olamazlar. Halbuki, şu zamanın ehl-i içtihadı, o zaruratı ahkâm-ı şer'iyeye medar yaptıklarından, içtihadları arziyedir, hevesîdir, felsefîdir; semâvî olamaz, şer'î değil. Halbuki, semâvât ve arzın Hâlıkının ahkâm-ı İlâhiyesinde tasarruf ve ibâdının ibâdâtına müdahale o Hâlıkın izn-i mânevîsi olmazsa, o tasarruf, o müdahale merduddur.

Meselâ, bazı gafiller, hutbe gibi bazı şeâir-i İslâmiyeyi Arabîden çıkarıp her milletin lisanıyla söylemeyi iki sebep için istihsan ediyorlar. Birincisi: 'Tâ siyaset-i hazıra avâm-ı Müslimîne de o suretle tefhim edilsin.' Halbuki, siyaset-i hazıra, o kadar çok yalan ve hile ve şeytanet içine girmiş ki, vesvese-i şeyâtîn hükmüne geçmiştir. Halbuki, minber vahy-i İlâhînin tebliğ makamı olduğundan, o vesvese-i siyasiyenin hakkı yoktur ki o makam-ı âliye çıkabilsin. İkinci sebep: 'Hutbe, bazı suver-i Kur'âniyenin nasihatleri anlaşılmak içindir.' Evet, eğer millet-i İslâm, İslâmiyetin zaruriyâtı ve müsellemâtı ve malûm olan ahkâmını, ekseriyet itibarıyla imtisal edip yerine getirseydi, o vakit nazariyât-ı şer'iye ve mesâil-i dakika ve nesâyih-i hafiyeyi anlamak için, bildiği lisanla hutbe okunması ve suver-i Kur'âniyenin—eğer mümkün olsaydı—tercümesi belki müstahsen olurdu.

Fakat namaz, zekât, orucun vücubu ve katl, zina ve şarabın haramiyeti gibi malûm olan ahkâm-ı kat'iye-i İslâmiye mühmel kalıyor. Avâm-ı nâs, onların vücubunu ve haramiyetini ders almaya muhtaç değiller. Belki, teşvik ve ihtar ile o ahkâm-ı kudsiyeyi hatırlatıp, İslâmiyet damarını ve iman hissini tahrik etmekle, imtisallerine teşvik ve tezkire ve ihtara muhtaçtırlar. Halbuki, bir âmi, ne kadar cahil dahi olsa, Kur'ân'dan ve hutbe-i Arabiyeden şu meâl-i icmâliyeyi anlar ki, 'Herkese ve bana malûm olan imanın rükünlerini ve İslâmiyetin umdelerini, hatip ve hafız ihtar ediyor ve ders veriyor, okuyor...' der, kalbinde onlara karşı bir iştiyak hasıl olur. Acaba kâinatta hangi tabirat var ki, Arş-ı Âzamdan gelen Kur'ân-ı Hakîmin i'cazkârâne, müfehhimâne ihtarlarına, tezkirlerine, teşviklerine mukabil gelebilsin?"

Yani, özetle, Şadi Eren Hoca, ya mevzuu bilmiyor yahut da yanlış yansıtıyor. Bediüzzaman Hazretlerinin Türkçe hutbe endişesi bizzat İttihat ve Terakki döneminde başlayan teşebbüslere edilmiş bir itirazdır. Endişe de "CHP'liler var diye!" değildir. CHP'nin mevzua tuz-biber ektiği doğrudur. Ama Lemaat yazılırken iş bu noktada değildir. (İşin resmiyet kazanması 1927'leri, yani Rıfat Börekçi tarafından 'Türkçe Hutbe' kitabının yayınlanması dönemini, bulur.) Üstad Hazretleri bizzat uygulamanın kendisini doğru bulmamaktadır. Zemini ise siyasi değil fıkhîdir.

2) Şadi Hoca yazının devamında diyor ki:

"Böyle bir ortamda, o günün tek parti iktidârı hutbeyi de tamâmen Türkçeleştirmek ve kendi siyasi emellerine uygun bir şekilde merkezden gönderilen hutbelerle halkı yönlendirmek istemektedir. Bediüzzaman, bu cihetten buna bütün kuvvetiyle karşı çıkmıştır. Günümüzde ise, hutbenin farz kısmı olan Arapça bölümler zaten okunmakta, bir de ayrıca her hafta dine ait bir konu ele alınmaktadır. Zaman zaman bazı hutbeler halkımız arasında hoşnutsuzluğa yol açsa da genelde dinin herkese bakan ve gerekli olan meselelerinin hutbelere yansıdığını ve bunlardan istifâde edildiğini söyleyebiliriz."

Ben de "Acaba yanlış mı biliyorum?" diye Grok'a (bir yapay zeka türü) sordum: İlk merkezî hutbe ne zaman okunmuştur? Cevabını alıntılıyorum:

"Türkiye'de merkezi hutbe uygulaması, yani Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından merkezden hazırlanarak ülke genelindeki camilerde aynı hutbenin okutulması sistemi, 1973 yılında başlamıştır. Bu uygulama 2006 yılına kadar devam etmiş, ardından değişikliklerle il ve ilçe düzeyinde irşat kurullarına kısmen bırakılmış olsa da, Diyanet'in gerektiğinde merkezden hutbe gönderme yetkisi korunmuştur.Günümüzde de önemli konular için Diyanet tarafından hazırlanan hutbeler ülke genelinde okutulmaktadır. Bu sistem, hutbelerin standartlaşmasını ve toplumsal mesajların etkili bir şekilde iletilmesini amaçlar. Not: Cumhuriyet'in erken dönemlerinde (1920'ler-1930'lar) hutbelerin Türkçe okunması ve içerik kontrolü için bazı merkezi talimatlar olsa da, tam anlamıyla 'merkezi hutbe' (aynı metnin ülke çapında zorunlu okutulması) uygulaması 1973'te başlamıştır."

Yani, görüldüğü üzere, 'merkezî hutbe' Tek Parti Dönemi'nde yok. (Zaten dönemin iletişim imkânlarıyla bunu başarmak da kolay değil.) O halde Şadi Hoca'nın yukarıdaki gerekçelendirmesi yine havada kalmaktadır. (Tamamen Türkçeleştirme ise ta 1932'de denenmiş ama tutmamıştır.)

3. Şadi Hoca yine diyor ki:

"Bir de şu durum göz ardı edilmemelidir: O günün toplumu Osmanlı bakiyesi kimseler olarak Kur'ân'a belli bir ölçüde muhatap olabilmektedir. Keza o günün konuşulan dili, Arapça kelimelerle doludur. Ama günümüz şartlarında Türk dili pek çok tebdilâta ve tahrifâta maruz kalmış, 'Öztürkçe' adı altında uydurma dil çalışmaları yapılmış, nesillerimiz Kur'ân dilinden hayli uzak kalmıştır. Dolayısıyla günümüz şartlarında Arabca aslının yanında Türkçe nasihat kısmının da olmasının gerekli olduğunu söyleyebiliriz."

Bence Şadi Hoca bu hikmet okumasında da yanılıyor. Zira Türklerin öztürkçeyi en iyi konuştukları dönem yeni müslüman oldukları dönemdir. O zamanlar Türkçede yeralan Arapça kelime sayısı bugünkünden çok daha azdır. Belki hiçtir. Üstelik koskoca bir kavim daha yeni yeni İslam'ı öğrenmektedir. Dolayısıyla, bunca yaşanmışlığa kıyasla, Türklerin İslamiyete en cahil olduğu dönem 'daha yeni yeni İslam'a girdikleri dönem'dir. Peki o dönemde Türkçe hutbe var mıdır? Hayır. Asla. İslam tarihi boyunca hutbeler her yerde Arapça okunmuştur. Türkler de "Ya biz yeni müslüman oluyoruz. O halde bizim hutbeleri Türkçe yapmamıza izin verin..." falan dememişlerdir. Üstelik vaaz u nasihatlerin tamamının Arapça olması zorunluluğu hiçbir zaman yoktur. Hocalar, hutbede on dakika konuşuyorsa, vaazlarında bazen bir saat konuşurlar.

O bir saati Türkçe yapmalarına kim/ne söylemektedir? Bediüzzaman Hazretleri buna mı itiraz etmektedir? Hâşâ. Hayır. Yok. Eserlerini bizzat Türkçe yazmış bir âlim, elbette, bu hutbe meselesini Türkçe düşmanlığından değil, mevzuun şeaire-fıkha aykırılığından sözkonusu etmiştir. (En azından kendi içtihadınca.) Türklerin cahilliği de bu işe bahane olamaz. Zira Türkler İslamiyete ilk girdikleri dönem kadar bir daha İslam'ın cahili olmazlar. Arapçaya da bir daha asla o kadar yabancılık yaşamazlar. Zira bugünün Türkçesinde çok sayıda Arapça kelime bulunur.

Hülasa: Şadi Hoca'nın, kalbini kırmak istemem ama, içtihadı tamamen arzîdir, semavî değildir. Bediüzzaman Hazretlerinin itirazının mehazını anlamamıştır. Zemini maslahattır, yanlıştır. Üstad hâdiseye bid'a oluşu nedeniyle itiraz etmektedir. Yani Türkçe ezana itirazı gibi, Türkçe ibadete itirazı gibi, Türkçe hutbeye itiraz etmektedir. Üçünü bir kalem düşünüp itirazını dillendirmektedir. Farklı içtihad sahibi olmayı hadi anlarım. Ama kendi 'göre'sini Bediüzzaman Hazretlerini ağzına koymayı Şadi Eren Hoca gibi bir mübareğe yakıştırmam. Yakıştıramadım. O yüzden bu yazıyı yazdım. Bir yıl önce de bir yazı yazmıştım. Gayrı kabr-i kalbden hakaik çıplak çıktı. Nâmahrem olan kimseler nazar etmesin. 

Bitirirken: Daha geçtiğimiz 10 Kasım'da Mustafa Kemal'e camilerde mevlid okutan bir hükümetin-diyanetin 'hutbeleri tastamam bir istikamet u ihlas ile dine istimal edeceğini' düşünmek pek mâkul gelmiyor bana. Şadi Eren Hoca'nın mevzuun bu dakik noktasını da kaçırmasına şaşırdım. Hutbe 'merkezî' olduğu sürece zaten belli ki birşeyler 'kontrol altında tutulmak' istenmektedir. Riski sadece CHP iktidarına atarak kurtulmak ne mümkün ne de doğrudur. Ne diyelim? Hak Teala bize rüşdümüzü ilham eylesin. Sırat-ı müstakîmi göstersin. Âmin. Âmin. Âmin.

3 Aralık 2025 Çarşamba

Papa'yı ısıtınca Bediüzzaman'ı dondurmak

Benim "Bediüzzaman'ı dondurmak" diye tabir ettiğim bir tehlike var. Özellikle merhumun siyasete dair beyanlarında yapılan birşeydir bu. Mesela: Hazretin 'Eski Said hayatı' boyunca husumetini en çok izhâr ettiği devlet İngiltere'dir. Hatta bir yerde "Neden İngilizden bu kadar nefret ediyorsun?" sualini dahi şöyle cevaplar: "Sebep bir değil, bindir. Bana en ziyade şedid görünen, mânen ahlâkımıza vurduğu darbedir. Çekirdek halinde olan secâya-yı seyyieyi içimizde inkişaf ettirdi..." Fakat, II. Cihan Harbi'nden sonra, tehlikesine en çok işaret edilen ülke Sovyetler'e dönüşür. Zira, o dönemde, hem komünizm en şaşaalı devrini yaşamaktadır hem de Türkiye'den toprak talebinde bulunmaktadır. Özellikle mahkeme müdafaalarında bu mana çok tekerrür eder:

"Kur'ân hakikatlerine ve naşirlerine sarsılmaz bir rabıta ve iltizam ve bağlılık gibi hayat-ı içtimaiyeyi esasıyla temin eden bu râbıtaları inkâr etmekle ve şimaldeki dehşetli anarşistlik tohumu saçan ve nesil ve milliyeti mahveden ve herkesin çocuklarını kendine alıp karâbet ve milliyeti izale eden ve medeniyet-i beşeriyeyi ve hayat-ı içtimaiyeyi bütün bütün bozmaya yol açan kızıl tehlikeyi kabul etmekle ancak Nur şakirtlerine medâr-ı mes'uliyet 'cemiyet' namını verebilir."

Aynı dönemde Bediüzzaman'ın Amerika'ya bakışında da bazı ümitler bulunmaktadır. Çünkü, Amerika, dünya siyasetinde 'en ağır top' olmaya yeni başlamış, komünizmle de mücadeleye çalışan bir devlettir. Özellikle DP iktidarına yazılan mektuplarda bu argümanın altı çok çizilir:

"Ve dinde lâübali kısmını dahi cidden îkaz edip 'Aman, çabuk hakikat-i İslâmiyeye yapışınız!' ihtar ediyoruz ki, vatan ve millet ve onların hayatı ve saadeti, hakaik-i Kur'âniyeye dayanmak ve bütün âlem-i İslâmı arkasında ihtiyat kuvveti yapmak ve uhuvvet-i İslâmiye ile dört yüz milyon kardeşi bulmak ve Amerika gibi din lehinde ciddî çalışan muazzam bir devleti kendine hakikî dost yapmak, iman ve İslâmiyetle olabilir."

"Demokratlar mecburdurlar ki hem Nurcuları, hem ulemâyı, hem milleti memnun ve minnettar etmek, hem Amerika ve müttefiklerinin yardımlarını kaybetmemek için bütün kuvvetleriyle ezan meselesi gibi şeâir-i İslâmiyeyi ihyâ için mümkün oldukça tamire çalışmaları lâzım ve elzemdir."

"Şimdi milletin arzusuyla şeâir-i İslâmiyenin serbestiyetine vesile olan Demokratlar, hem mevkilerini muhafaza, hem vatan ve milletini memnun etmek çâre-i yegânesi, ittihad-ı İslâm cereyanını kendine nokta-i istinad yapmaktır. Eski zamanda İngiliz, Fransız, Amerika siyasetleri ve menfaatleri buna muarız olmakla mâni olurdular. Şimdi menfaatleri ve siyasetleri buna muarız değil, belki muhtaçtırlar. Çünkü komünistlik, masonluk, zındıklık, dinsizlik, doğrudan doğruya anarşistliği intaç ediyor. Ve bu dehşetli tahrip edicilere karşı ancak ve ancak hakikat-ı Kur'âniye etrafında ittihad-ı İslâm dayanabilir."

"Hem Salâhaddin'in, Asâ-yı Mûsâ'yı amerikalıya vermesi münasebetiyle deriz: Misyonerler ve Hıristiyan ruhanîleri, hem Nurcular, çok dikkat etmeleri elzemdir. Çünkü, herhalde şimal cereyanı, İslâm ve İsevî dininin hücumuna karşı kendini müdafaa etmek fikriyle, İslâm ve misyonerlerin ittifaklarını bozmaya çalışacak."

Uzatmayayım. Herhangi bir Risale arama motoruna 'Amerika' yazmakla bile epeyce bir metin bulunabilir. Dikkat edilirse Bediüzzaman Hazretlerinin buradaki hamleleri iki maksada mâtuf olarak görünüyor: 1) Mevcud siyasette 'en tehlikeli dış güç' tayininde bulunduktan sonra, ona göre 'daha az tehlikeli dış güç' ile, değil 'ittihad' ama 'ittifak' yapabilmeyi öngörüyor. Yani hınzırın saldırısına karşı ayıyla 'geçici bir birlikte hareket etme' tasarlıyor. Ki, İslam tarihi boyunca, İslam devletlerinden bunu yapanlar çok olmuştur. Haçlılarla savaşılırken dahi müttefik olunan hristiyanlar/yahudiler vardır. Hatta haçlıların bir grubuna karşı başka bir grubuyla ittifak yapıldığı olmuştur. Bunları Emin Mâlûf 'Arapların Gözünden Haçlı Seferleri' eserinde genişçe anlatıyor. Her neyse... 2) Siyasilerin, özelde nurculara, genelde dindarlara karşı kem tavrı 'siyasi menfaat' hatırlatmasıyla 'desteğe' dönüştürülmek istenmiştir. Yani siyaseten de dindarlar-nurcular desteklenmesi gereken gruplardır.

Fakat mürşidim zaten bu mevzuda nerede durduğunu ta en baştan bir ilkeyle ortaya koyuyor: "Düşmanın düşmanı, düşman kaldıkça dosttur. Düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır." Veya yine vecizane ifade ediyor:

"Gâvurlardaki iki cereyanları nasıl görüyorsun?

"Şimdilik biri necis, biri encestir. Tâhir-i mutlak yalnız desatir-i İslâmiyettir."

"Öyleyse iki cereyana da lânet!"

"Evet. Lâkin bize bulaşmış olan encesin temizliği hesabına, onun izalesine çalışan necise necis demekle onu da kendimize sıçratmak, maslahat olmasa gerektir. Meselâ, bir hınzır seni boğuyor. Bir ayı da onu boğuyor. Ayının bağrına dürtmekle kendine musallat etmek, akıldan ziyade cünundur."

Şimdi denilebilir ki: Erdoğan'ın da bu şekilde hareket etmeye ehvenü'ş-şerreyn bir hakkı vardır. Evet. Maalesef. Va esefa! Kâfirlere karşı tek başımıza mücadele edebilecek bir kuvvette değiliz. Zaten İslam âlemi olarak kendi çapımızda bir ittihadı bile tam anlamıyla becerebilmiş değiliz. (Gazze katliamında güçsüzlüğümüz ortaya döküldü. İki sene çekirdek çıtlatarak bir soykırım izledik. Hiçbirşey eyleyemedik.) O nedenle Sultan Abdülhamid Han merhum tarzı bir 'denge siyaseti'ni Erdoğan da öyle-böyle götürmek zorunda kalıyor gibi...

Siyasidir. Âlim değildir. Hoca değildir. "Selef-i Salihînden başka, siyasetçi, ekserce tam müttakî dindar olamaz. Tam ve hakikî dindar, müttakî olanlar, siyasetçi olmazlar. Yani, maksad-ı aslî siyasetini yapanlarda din, ikinci derecede kalır, tebeî hükmüne geçer." Bazen Rusya'ya bazen Amerika'ya yanaşabilir. Bazen Çin'e bazen Japonya'ya yüklenebilir. Bunlar siyasetin içinde hep olan şeyler. Hep olmuşlar zaten. Yeni değiller. Selçukluların Bizans'a karşı Ermeni prenslikleriyle ittifak ilişkileri kurduğu ve Osmanlı'nın yükselen güç Almanya'ya karşı Fransızları kendi yanına çekmeye çalıştığı, kapitülasyonlar bu fayda umularak Kanuni Sultan Süleyman zamanında yürürlüğe konmuştur, bilinen gerçeklerdendir. Erdoğan da bunu pekâlâ deneyebilir. Amaa...

Peki biz ne yapmamalıyız?

Biz kendi duruşumuzu bozmamalıyız. Erdoğan ne tarafa doğru meyillenirse biz de nassları o tarafa doğru bükmemeliyiz. İslam'ın küfür karşısındaki tavrı nettir. Ve mürşidimizin de ifadesiyle 'Garp husumeti bâki kalmalıdır.' Buralarda bizim sağa-sola kıvırmamıza gerek yoktur. Üstelik, böylesi okumalar eşliğinde, Batı'ya karşı her zaman korumamız gereken temkini yitirmek de mümkündür! Nitekim, Papa'nın Türkiye ziyaretiyle pek heyecanlanan bazı dindarlarda yeniden 'dinler arası diyalog' halayları çekilmeye başlanmıştır. Böyle birşey 'FETÖ yapınca yanlış' ama 'AK Parti yaparsa doğru' olmaz. Papa'yla din üzerinden rabıta kurmak lüzumsuzdur. Papa siyasi bir figürdür bizim için. Kanaat önderlerimizden değildir. Evliyamız değildir. Hocamız değildir. Siyaseten konuşulacak hususlar olabilir. Tamam. Ama illa ortak düşmanlar sözkonusuysa... O da niyetleri halisse...

"Bediüzzaman'ı dondurmak" endişem de tam bu zeminde şekilleniyor. Onun mevcud konjonktürler hakkında söylediği şeyleri alıp 'değişmez şeriat yasaları' gibi görmek hoş durmuyor. Mürşidim, bir İslam âlimi olarak, elbette şeriat hakkında konuşurken değişmez yasalar söyler. Ama siyasete dair okumalarında elindeki verileri kullanır. Nitekim, Amerika hakkındaki hüsnüzannı, o zamanlar Amerika'nın pek tanınmamasıyla da ilgilidir. Ve, evet, Bediüzzaman onlardan ümit etmiştir. Neyi? Öncekilerin hatalarını tekrarlamamayı... Fakat netice ne olmuştur? Amerika bu ümidi kırmıştır. II. Cihan Harbi'nden sonra İngiltere'nin vazifesini kendi omuzlarına almıştır. Bugün İslam dünyasındaki işgallerin sorumlusu Amerika'dır. Samuel Huntington'ın 'Medeniyetler Çatışması' tezini yayınlamasından beri bilinmektedir ki: Soğuk Savaş Dönemi ardından Batı dünyasının yeni düşmanı bilâd-ı İslam'dır. Hamleleri hep buna dönüktür. Irak, Afganistan, Gazze vs...

Ancak şu var ki: Çin'in yükselişi ve Rusya'nın Putin'le yeniden kendini toparlaması, bazılarının gözünde, genelde İslam dünyasını, özelde ise Türkiye'yi tekrar kıymete bindirmiştir. Zaten Rusya ne zaman güçlense Batı siyaseti Türklere-Müslümanlara gaz verir. Dost görünür. Ve Rusya'nın karasal işgal yapabileceği her bölgede dindarlığı/milliyetçiliği destekler. Finanse eder. Silahlandırır. Örgütler. Ancak bu muhatabımızın canavarlığı konusunda bizi yanıltmamalıdır. Bediüzzaman'ın Eski Said döneminde İngilizler hakkında söylediği herşey bugün Amerika hakkında câridir. Eh, evet, dikkat. Papa'ya bakarken mürşidimizin 'Anglikan kilisesine verdiği cevabı' da unutmayalım. Dengeli olalım. Kendimize gelelim. Siyaset kendi işini yapsın. Ona birşey diyen yok. Ama 'müslüman gibi müslüman' kâfire emniyet etmemede kendinden emin olmalıdır. Her tebessüme içimizin yağları hemencecik erimesin yahu. Siyasilerin günahı kendine... Siyaset için dansözlük yapmaya ne gerek var?

Risale-i Nur'da geçen 'Hakiki İseviler' bahsi ise 'öyle İsevîler gördüğümüz zaman' gündem edilecek birşeydir. Hem burada da tâbi biz değil onlar olacak. Biz 'metbû' makamında olacağız. Ortada bir yerde değil 'bizde' buluşulacak. İsa aleyhisselam, Aleyhissalatuvesselam Efendimizin ümmetinden olacak, Mehdi'nin arkasında namaz kılacak. Bugün Papa İslam'a bunu mu teklif etmektedir? Safderunluğa ihtiyaç yok be abi.

30 Kasım 2025 Pazar

Sonuçları yaratmıyorlarsa nedenler neden var?

Neden-sonuç ilişkileri birer yaratış ilişkisi değil ise 'neden-sonuç ilişkisi' diye birşey neden vardır? Yani, nedenleri de sonuçları da yaratan Allah ise, ki amentümüz tastamam budur, böyle bir ilişki ağı neden kurulmuştur? Neden aralarına bu kadar yakın mesafeler bırakılmıştır? Neden beşerin kafası/kalbi bu sûretle karıştırılmıştır? Hâşâ, yoksa, Rabbü'l-Âlemîn olan Allahımız, kullarına tuzak mı kurmaktadır? Onlara şaşırtmaca mı yapmaktadır? Yanılmalarını mı dilemektedir çokça? Kandırmayı mı istemektedir? Vitamin hep elmanın dokusunda saklanırken, elma hep ağacın dalında asılırken, ağaç hep topraktan yeşerirken, benim 'evvelkileri ahirkilerin yaratıcıları olarak görmem' kaçınılmaz değil midir?

el-Cevap: Değildir. Hem tuzak da değildir. Tamamen insanın galatıdır. Şöyle ki:

Mürşidim bir yerde, yok, iki yerde diyor: "Bütün kâinattan dergâh-ı İlâhiyeye çıkan/giden, bir duadır." (Sözler'de 'giden' Mektubat'ta ise 'çıkan' diyor.) Ve her iki bahiste de duayı, yalnızca dil ile söylenen birşey değil, bütün oluşların merkezine yerleştiriyor. Yani "Her yaratılış süreci aslında/evvelinde bir dua sürecidir!" manasına getiriyor. Şimdi bir miktar iktibasın tam sırası işte:

"Ya istidat lisanıyladır—bütün nebâtat ve hayvanâtın duaları gibi ki, herbiri lisan-ı istidadıyla Feyyâz-ı Mutlaktan bir suret talep ediyorlar ve esmâsına bir mazhariyet-i münkeşife istiyorlar. Veya ihtiyac-ı fıtrî lisanıyladır—bütün zîhayatların, iktidarları dahilinde olmayan hâcât-ı zaruriyeleri için dualarıdır ki, herbirisi o ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla Cevâd-ı Mutlaktan idame-i hayatları için bir nevi rızık hükmünde bazı metâlibi istiyorlar. Veya lisan-ı ıztırariyle bir duadır ki, muztar kalan herbir zîruh, kat'î bir iltica ile dua eder, bir hâmî-i meçhulüne iltica eder, belki Rabb-i Rahîmine teveccüh eder."

İlgili metinlerin cümlesini karşınıza alıp baktığınızda şöyle bir manzara zuhur ediyor âdeta: Birbirlerinin yaratıcısı olamayacaklar, birbirlerine yakın yaratılıyorlarsa, bu onların birbirlerinin duaları olmalarındandır. Yani, kainattaki sebep-netice, neden-sonuç vs. ilişkilerinin tamamı 'yaratış ilişkisi' değil 'dua ilişkisi'dir. Dua ilişkisi de birşeyin yaratılışa çıkması için mahlukatın Rabbü'l-Âlemîn'e dönük oluşturduğu 'talep'tir. Talep hilkati açıklamaz. Hilkatse talebi açıklar. Ve hem talep bize hilkatin nasıl vücuda getirildiğini de anlatmaz. Hilkate dönük talebin nasıl oluşturulacağını söyler sadece.

"Şu istidat lisanıyla dua nev'inden birisi de şudur ki: Esbabın içtimaı, müsebbebin icadına bir duadır. Yani, esbab bir vaziyet alır ki, o vaziyet bir lisan-ı hal hükmüne geçer; ve müsebbebi, Kadîr-i Zülcelâlden dua eder, isterler. Meselâ su, hararet, toprak, ziya, bir çekirdek etrafında bir vaziyet alarak, o vaziyet bir lisan-ı duadır ki, 'Bu çekirdeği ağaç yap, yâ Hâlıkımız!' derler. Çünkü, o mu'cize-i harika-i kudret olan ağaç, o şuursuz, câmid, basit maddelere havale edilmez, havalesi muhaldir. Demek, içtima-ı esbab bir nevi duadır."

Bediüzzaman Hazretlerinin bu öğrettiğini neden önemsiyorum? Zira ateistlerin çoklukla istimal ettikleri bir argümanın çürütülmesini sağladığını düşünüyorum. En azından mevzuun bizcesini ortaya koyuyor. İşin içinden nasıl çıkacağımızı belletiyor. Hani onlar derler: "Eğer yaratan sebepler/nedenler değil de Allah'sa, sebebi/nedeni yapma, yerine getirme, eyleme, bırak, Allah yaratsın. Yok, süreç bu şekilde işlemiyorsa, o zaman kabul edeceksiniz ki, ey müslümanlar, yaratan Allah değil sebeplerdir."

Bu tuzaklı argümanı yukarıdaki ferasetle şöyle çürütüyorum arkadaşım: Evet. İmanıma göre, ki nefsü'l-emirdeki hakikat de zaten budur, sebepler neticelerin, nedenler sonuçların yaratıcısı değildir. Fakat, bununla birlikte, onlar 'hiçbirşey' de değildir. Onlar yaratılış sürecinin başlaması için gönderilmesi gereken taleplerdir. Eğer talep gönderilmezse süreç başlamaz. Allah, hâşâ, yaratmaya mecbur edilemez. Zorunda bırakılamaz. Ancak Ondan rahmeti dilenir. Rahmeti şefaatiyle kudreti çağrılır. Her talep illa yaratılış sürecine çıkacak değildir gerçi. Ama o Sultan-ı Zülcelal'in izzeti diler ki: Bana önce bir duası edilsin bu yaratışın. Varoluşun yeni boyutları için varlık bir hazırola geçsin. Onun bu hazırlığının nisbetince de ona lütfedeyim. Fazlımdan fazla fazla verdiğim de olur. Hikmetimden az az azalttığım da olur. Ancak nihayetinde herşeyin duası ehemmiyetidir. "Duanız olmasa ne ehemmiyetiniz var?" buyurmuşum. Bu buyruğum yalnız insana değildir. Cümle mahlukatımadır.

"İkinci nevi dua: İhtiyac-ı fıtrî lisanıyladır ki, bütün zîhayatların iktidar ve ihtiyarları dahilinde olmayan hâcetlerini ve matlaplarını ummadıkları yerden, vakt-i münasipte onlara vermek için, Hâlık-ı Rahîmden bir nevi duadır. Çünkü, iktidar ve ihtiyarları haricinde, bilmedikleri yerden, vakt-i münasipte onlara bir Hakîm-i Rahîm gönderiyor. Elleri yetişmiyor; demek o ihsan, dua neticesidir."

Yaratmak yaratışın bütün sorumluluklarını/gereklerini taşımakla mümkün olur. Elmanın yaratılışı, yaratabilecek bir ilmin, iradenin ve kudretin varlığını neyin üzerinden açıklanabiliyorsa ona verilir. Ağaca verilmez mesela. Neden? Çünkü ağacın elma yaratacak türden bir ilmi, iradesi, kudreti yoktur. Mahlukatın en kabiliyetlisi insandır fakat insanın dahi elmayı sıfırdan yaratacak ilmi, iradesi, kudreti yoktur. O kainatta işletilen mevcud yaratılış sistemlerini taklid ederek, yani "Nasıl dualanılırsa şu yaratılır?" sorusuna cevap bulmaya çalışarak, rahmete mazhariyette ilerler. Mürşidim bu bağlamda 'havarık-ı medeniyet' denilen teknolojilerin dahi hem bir 'dua' hem bir 'dua neticesi' olduğunu söyler:

"Üçüncü nevi dua: İhtiyaç dairesinde zîşuurların duasıdır ki, bu da iki kısımdır. Eğer ıztırar derecesine gelse veya ihtiyac-ı fıtrîye tam münasebettar ise veya lisan-ı istidada yakınlaşmışsa veya sâfi, hâlis kalbin lisanıyla ise, ekseriyet-i mutlaka ile makbuldür. Terakkiyât-ı beşeriyenin kısm-ı âzamı ve keşfiyatları, bir nevi dua neticesidir. Havârık-ı medeniyet dedikleri şeyler ve keşfiyatlarına medar-ı iftihar zannettikleri emirler, mânevî bir dua neticesidir. Hâlis bir lisan-ı istidatla istenilmiş, onlara verilmiştir. Lisan-ı istidatla ve lisan-ı ihtiyac-ı fıtrî ile olan dualar dahi, bir mâni olmazsa ve şerâit dahilinde ise, daima makbuldürler."

Buradan artık neden-sonuç ilişkileriyle öğretilenin esasında 'nasıl dua edeceğimiz' olduğu anlaşılıyor. Fakat biz, ne yazık, 'dua etmek'le 'yaratma'yı karıştırıyoruz. Zira, Hüda, dualarımızı o kadar sık kabul ediyor ki, o kadar cömert ki, o kadar merhametli ki, o kadar kerim ki... Bahşının bolluğundan dolayı dua eden de kendini/olageleni şaşırıyor. Dua etmekle yaratmayı ayıramıyor. Yaratışa dönüşmesinin sıklığından yapanın nedenler (yani duaları) olduğunu sanrılıyor. En özünde düşülen hata, diafondan çay isteyen birinin, 'çayı diafonun getirdiğini sanması' gibi oluyor. Evet. "Bu hep bu şekilde oluyorsa 'Bu şunu kaldırır mı?' diye sormaya gerek yok!" kolaycılığı bizi körleştiriyor. "Zira nazar-ı sathî böyle yerlerde çok halteder."

"Cehl-i mürekkebi intaç eden, nazar-ı sathîyi tevlid eden ülfetten tecrid-i nazar etsen ve akla karşı sedd-i turuk eden evhamın âşiyânı olan mümâresât-ı ilzâmiyattan nefsini tahliye etsen, hurdebinî bir hayvanın sureti altında olan makine-i dakika-i bedia-i İlâhiyenin şuursuz, mecrâ ve mahrekleri tahdit olunmayan ve imkânâtında evleviyet olmayan esbab-ı basita-i camide-i tabiiyeden husûl-pezîr ve o destgâhın masnuu olduğunu, kendi nefsini kandırıp mutmain ve ikna edemezsin."

Hani İmam Ali radyallahu anha atfedilen bir söz var: "Dualarımı kabul etmemesinden bildim ben Onu!" el-Hak. Bu söz hakikati söylüyor. Zira, insan, eğer her istediği yaratışa çıkan bir mahluk olsaydı, o zaman (tıpkı yukarıda olduğu gibi) istemekle yaratmayı birbirine karıştırırdı. Ülfetinden ayıramaz olurdu. Öyleyse Allah, insana, her istediğini vermeyerek de ona 'kendini bilme lütfunu' bağışlamıştır. Şükrolsun. Her istediği olmadığından istemekle yapmanın arası açılmıştır. Yalnız istemekle olmadığı anlaşılmıştır. İstemek her çeşidiyle sadece yaratışın duasıdır. Yaratacaksa isteyenden çok başkasıdır.

Neden-sonuç ilişkileri bize bağışlanmasaydı nasıl dua edeceğimizi bilemezdik arkadaşım. Bilginin hiçbir türüne erişemezdik. Zira bir sistem üzerinde yaşıyor olmazdık. Allah'ın Sadıku'l-Vaad olduğunu, yani vaadinde en sâdık bulunduğunu, neden-sonuç ilişkileri sayesinde öğrendik. Fizikle öğrendik. Kimyayla öğrendik. Biyolojiyle öğrendik...

Nedenlerle edilen dualar bollukla sonuç hediyelerini verdi. Kanunlar hep işledi. Ancak neden-sonuç ilişkisinin bu derece lutf u kereme ulaşma sıklığı, yani Rabbimizin bağışlama şiddeti, kereminin şiddet-i zuhuru, nefsimizin de gözünü kör etti. Cömertlik savrukluğa yoruldu. Bolluk tesadüfe verildi. Şiddet-i zuhurundan, heyhat, zuhurunu reddetmeye cür'etlendik. Halbuki ne haddimizeydi? İstemekle yaratmak hiç bir olur muydu? Hülasa: Bize kurulmuş bir tuzak yoktu arkadaşım. Tuzaklarını gafletiyle kendine kuran insan vardı. Dikkatsizlik, rikkatsizlik, dadikatsizlik, hakikatsizlik... her nimeti pusata dönüştüren galat buydu. O kadar üzerine konuştuk şimdi. Bak, yine de gözümüz hâlâ açılmıyor, emmâre nefsimiz yedi başlı ejder, çünkü bilmek yaşamanın garantisi değilmiş, vesselam.

24 Kasım 2025 Pazartesi

Neden elimden yaratılanların yaratıcısı ben olamıyorum?

Bediüzzaman Hazretleri 18. Söz'de diyor ki: "Hem deme ki: 'Ben mazharım. Güzele mazhar ise güzelleşir.' Zira, temessül etmediğinden, mazhar değil, memer olursun." Ben bu sırrı şöyle anlıyorum: İnsan kendisinde tecelli edenlerle bir 'müstakillik' kazanamıyor. Yahut da üzerinden yaratılanlarla bir müstakillik elde edemiyor. Ne demek bu? Açayım:

Güzel bir sûretin/manzaranın fotoğrafını çektiğiniz zaman, o fotoğraf, bir nevi 'güzele mazhar olmuş' olur. Yani o güzelliğin bir parçasını kendisinde hapseder. Yahut hıfzeder. Veyahut kaydeder. Her neyse. Güzellik bizzat kendisinin değildir yine, fakat, güzelliği 'aldığı yerden bağımsız olarak da' kendinde tutabilmektedir. Bu meziyete sahip olduğu için o resmi alıp duvarınıza asarsınız. Baktığınızın bizzat manzara olmadığını bilirsiniz. Tamam. Ama manzara gibi de birşeye bakmaktasınızdır. Güzeldir. İç açar. Veya ikinci bir misale geçelim:

Bir güzel sûretin/şeyin heykelini yaptığınızı düşünelim. Elbette o heykel güzelliğin bizzat yaratıcısı değildir. Güzellik başka birşeyden alınarak üzerinde tecelli ettirilmiştir. Mazhar edilmiştir. Fakat artık o heykeli yapılan kişi/şey heykelden uzaklaştırılsa da heykel güzel kalmaya devam eder. Yani güzelliğinde bir müstakillik kazanır tabir-i caizse. O güzelliğin bir parçası ayrılmaz bir şekilde onun olur. Hatta o güzellik sahibi ölse, kara toprağa dönüşse, yine de heykelinde yüzünün güzelliği bâkidir. İşte, yukarıdaki iki durumda, ve daha benzerlerinde, hâdiseye bakarak denilebilir ki: "Güzele mazhar ise güzelleşir." Yani ondan bir parça güzellik ötekine geçer. Ayrılmamak üzere geçer. Kalmak üzere geçer. Ötekinden bağımsız olarak kalır.

Ancak mürşidim, tam da bu noktada, üzerimizden yaratılışın 'mazhar olmak' değil 'memer olmak' seviyesinde kaldığını belirtir. Memer nedir? Memer 'oluk'tur. Oluk ile fotoğraf, oluk ile resim, oluk ile heykel, oluk ile... vs. aynı şey değildir. Zira oluğa bunlara benzer bir misal vermek istesek onu ancak 'gözlüğe' benzetebiliriz. Veyahut bizzat 'göz' diyebiliriz. Yani bir güzelliğe/güzele bakarker göz size bir oluk hizmeti sunar. Lakin o güzellik sahibi bakış alanınızı terkettiğinde göz bu güzelliği elinde tutamaz. Zira onunla şekillenmemiştir. Onu sadece taşımıştır. Ondan size aktardığı sıfatların mazharı olmamıştır. Memeri kalmıştır. Pili çıkardığınızda devrede elektrik bulamazsınız. Aktarıcı bizzat kaynak olamaz. Müstakillik kazanmadığımızın en belirgin delili de o şeylerde acze düşmemizdir.

Evet. Birşey başka birşeyin mazharı olsa onda acze düşmemeye başlar. Ancak mazharı değil memeriyse acze düşer. Sözgelimi: Ben sağlığa mazhar mıyım memer miyim? Eğer mazhar olsam onda acze düşmemem, hep taşımam, hep benimle olması gerekir. Fakat, hayır, öyle olmuyor. Hasta oluyorum, sıhhat buluyorum, bir devr-i daim içinde bu işler sürüyor. Nitekim, yine gençliğim, bende hep kalmıyor. Yaşlanıyorum, eksiliyorum, yavaşlıyorum. Bütün bu 'acze düşmelerim' gösteriyor ki, ben yaratıcıları değilim, ancak oluk mesabesindeyim. Oluğa bu bereketi sevkeden onları keserse ben de yokluğunu çekiyorum. Tıpkı bir musluğun suyun kaynağı olmayışı gibi. İSKİ kestiğinde hiçbir boru 'Sulu olan benim' diyemiyor. Yani memer olmak, üzerinden yaratılıyor olmak ama yaratamamak, en özünde düpedüz arızîliktir.

Peki arızîlik nedir? Arızîlik dolayısıyla-dolaylı varlıktır. Sizin birşeyi yaratamamanız ama sizin üzerinizden yaratılmasıdır. Yani suya musluk gibi olmanızdır. Bunu ben hep 'su dolu kova ve farklı derecelerde ıslak üç bez' misaliyle anlatıyorum. Size de aynı misalle izah etmeyi deneyeyim. Diyelim ki: Bir kova suyumuz var. Bu kovaya elimizdeki üç tane bezden birisini batırıp çıkardık. Sonra da sıkabildiğimiz kadar sıktık. Onu bir yere koyduk. İkincisini batırdık. İyice su yedirdik. Sonra hiç sıkmadan bir yere koyduk. Ve üçüncüsünü ise hiç ıslatmadık. Şimdi, ben bu üç bez hakkında şunu sorabilirim, hakkında da konuşabilirim: "Bu bezler ne kadar ıslak?" Birinci bez az ıslak. İkinci bez sırılsıklam. Üçüncü bez kupkuru. Tamam. Fakat dönüp suya soramam: "Sen ne kadar ıslaksın?" Çünkü suyun ıslaklığı, tabir-i caizse, zatîye misaldir. Su sonsuz derecede ıslaktır. Çünkü ıslaklığın kaynağı sudur. Fakat bezler ıslak olma sıfatını arızî şekilde aldıkları için, yani bizzat kendilerinden olmadığı için, çeşitli derecede ıslaktırlar. Suyla temasları kesildiği ölçüde de yoksunluk çekmeye başlarlar.

Aynen öyle de: Cenab-ı Hak bizim üzerimizden ilminin, iradesinin, kudretinin eserlerini gösteriyor. Çeşitli yaratışlarını, herşeyle birlikte, bizden de varlığa katıyor. Fakat bunlarda bize bir müstakillik vermiyor. Bizi kendisinden ayrı, hâşâ, yaratıcılar yapmıyor. Sadece memer kılıyor. Üzerimizden yaratıyor. Oluk gibi akıtıyor. Kestiği anda oluk acze düşüyor.

Fakat Rabbü'l-Âlemîn kendisi asla acze düşmez. Zira yaratan acze düşemez. Hiçten vara çıkaran hiçbirşeyin eksikliğini çekmez. Onun kudretine nihayet olmaz. Zira bütün kudretlerin kaynağı bizzat Onun kudretidir. Bu yüzden Onun kudretine "Sen ne kadar kuvvetlisin?" diye sorulmaz. Onun kudretinin misali, la teşbih ve la temsil, ıslaklığın suyla hukuku gibidir. Ondandır. Kaynağı Odur. Her kuvvet sahibi kuvvetini Ondan almaktadır. Onlara "Ne kadar kuvvetlisiniz?" diye sorulabilir. Fakat Allah Teala hakkında böyle birşey sorulamaz. O nihayetsiz kudret sahibidir. Gücü herşeye yetendir. Ona zor-kolay olmaz. Bin-bir aynıdır.

Yalnız burada benim temsilimin şöyle bir kusuru var: Islaklık bezde, kova bezden uzaklaştırılsa bile, kalabiliyor. Aslında güneşin aydınlıkla nisbeti bizim halimizi daha iyi anlatır. Güneşle bağı kesildiği anda hiçbirşeyin aydınlığı kalmaz. Allah'ın yaratışı kesildiği anda da biz vardan yoka gideriz. Hiçliğe düşeriz. Dünyadaki konumumuza göre bize "Ne kadar aydınsın?" diye sorulabilir. Azlık-çokluk devreye girebilir. Fakat güneşin kendisine "Ne kadar aydınlıksın?" denmez. Çünkü güneş aydınlığın kaynağıdır. Hakikatte ise güneşin aydınlığının kaynağı da Cenab-ı Hakkın en-Nur ismidir. Hepsi, tıpkı uzay denizinde birer kabarcık gibi, Hüda'nın nurunun tecellisiyle yıldız olmuşturlar. Onları öyle ışıldatan Rabbü'l-Âlemîn'dir.

İşte benim dünyama açılan 'mazhar-memer farkı' budur arkadaşım. İnşaallah faydam dokunmuştur fehmine. Nihayetinde ilminin hazinelerinden bizi böyle hakikatlere mazhar kılan rahmet sahibi Hüda'mız olduğu için fazl u keremini yine Ondan dileyelim. Âmin. Âmin.

7 Eylül 2025 Pazar

Mucizat-ı Ahmediye'den 'Bitki Zekası' çıkar mı?

Stefano Mancuso'nun 'Bitki Zekası' isimli eseri bazı konulara bakışımı zenginleştirdi diyebilirim. Mesela 'zeka' konusu. Bizim şöyle bir hatamız var: Zeka ile sürati bir değerlendiriyoruz. Yani birşey süratli şekilde hareket etmiyorsa onun zekasının da yokluğunu sanrılıyoruz. Mancuso bu ezbere ciddi itiraz ediyor. Asıl odaklanmamız gerekenin 'çözüm üretme' olduğunu söylüyor. Birşey önüne çıkan problemler karşısında, ne kadar yavaş olursa olsun, çözüm üretiyorsa zeka sahibidir. Bitkilerin bunu bizden daha yavaş yapıyor olmaları aptal oldukları anlamına gelmez. Onların da, belki bizim anlayamayacağımız kadar yüksek düzeyde, bir zekası var. Fakat biz 'zeka' ararken hep kendimiz gibi şeylere bakındığımız için farketmemiz biraz geç oldu. İnsanoğlu ancak 21. yüzyıla gelindiğinde bu konuya dair hipotezler geliştirmeye başladı. İspatlanması içinse daha zaman lazım.

Mevzuu bir de kendi satırlarından okuyalım:

"Çoğu hayvanın zekasını kabul etmekten çekinmeyiz. Çünkü alet kullanarak yiyecek elde etme, bir dil geliştirme, bir labirentten çıkma ya da diğer türden sorunları çözme yetenekleri gösterirler. Öyleyse şimdi şunu soralım: Bitkiler de aynısını yapabilir mi? Evet. Sürekli yapıyorlar! Diğer türleri kullanmayı içeren karmaşık stratejilerle kendilerini yırtıcılardan koruyorlar. Tozlaşmada güvenilir 'taşıyıcılar'dan yardım alıyorlar. Engellerden kurtuluyorlar. Birbirlerine yardım ediyorlar. Hayvanları avlayabiliyorlar ya da kendilerine çekebiliyorlar. Besine, ışığa ve oksijene ulaşmak için hareket edebiliyorlar. Öyleyse neden bitkilerin zeki canlılar olarak kabul edilmeyi tamamen hakettiklerini itiraf etmiyoruz? Davranışlarını gerçekten gözlemlemiş herkes için açıkça ortada olan bir gerçeği inkâr etmek yerine, sorun çözme yöntemlerini biz insanlar için de değerli bilgi kaynakları olarak değerlendirmeliyiz. Zeka yaşamın özelliğidir. En mütevazı tek hücrelinin dahi sahip olması gereken birşey. Her canlının devamlı, temelde bizim karşılaştığımız sorunlardan çok da farklı olmayan, sorunları çözmesi istenir. Bir düşünün: Besin, su, barınak, yoldaşlık, savunma, üreme... Bunlar en zorlu sorunlarımızın altında yatan unsurlar değil midir? Zeka olmasaydı canlılık da olmazdı. Bu basit gerçeği kabullenmek bizi rahatsız etmemeli. İnsanların zekası elbette ki bir bakterinin ya da tek hücreli alginkinden daha fazladır. Ancak temel nokta bu farkın yalnızca sayısal olmasındadır, niteliksel değil..."

Kitapta konuyla ilgili birçok misal de yeralıyor. Sözgelimi: "(...) Tohum dağılımı için rüzgara güvenen bitkileri düşünün. Mesela: Üfleyip tohumlarını uçurmaya bayıldığımız ünlü karahindiba. Bu çiçek olağandışı bir mühendislik başarısıdır. Minik tohumları en küçük bir rüzgar estiğinde uçabilecek, bazen kilometrelerce gidebilecek şekilde yapılmıştır. Bir başka anemofil bitkinin, ıhlamur ağacının, tohumları hafif esintilerde süzülerek tekli kanatları üzerinde uzun süre uçabilir. (...) Meyveler aslında bitkilerin hayvanları 'tohumlarını dağıtması için' ikna etme yoludur. Tıpkı tozlaşma için nektarın kullanılması gibi. Elma, hindistancevizi, kiraz ya da kayısı olsun; lezzetli, tatlı meyve etleri iki ana amaca hizmet eder: Olgunlaşma tamamlanana kadar tohumları koruma ve tohumları taşıyan posta sistemini ödüllendirme..."

Bir başka misal Ceset Çiçeği: "Gerçekte böceklerin koku ile çekimlenmesine dayanan çok sayıda örnek vardır. Tuhaf bir örnek, doğru bir şekilde 'iri ölçekli' denilebilecek olan, Arum Titanium bitkisininkidir. Genellikle 'Ceset Çiçeği' olarak anılır. Ve dünyadaki en büyük çiçeklere sahiptir. Her yıl çiçek açtığında tuhaflık arayanları botanik bahçelerine getiren bu bitkisel süper-star, etkili fakat sevimsiz bir tozlaştırıcı seçmiştir: Leş sineği. Çekici olabilmek için, bitki, sineğin en sevdiği kokuyu mükemmel taklit eder: Çürüyen etin pis kokusu! Bitkilerin kesinlikle harika manipülatif yetenekleri var. Kim bundan şüphe duyabilir ki?"

Son misal olarak da 'Lima fasulyesini' alıntılamak istiyorum: "Özellikle açgözlü uyuz böcekleri (tetranychus urticae) tarafından saldırıya uğradıklarında, lima fasulyeleri, etçil olan başka bir böcekçiği (phytosetlus persimilis) çekimleyen uçucu kimyasal bileşik karışımı salgılar. Bu etçil böcekçik 'vejetaryen' böcekçiklere saldırmada uzmanlaşmıştır. Ve kısa sürede tüm nüfuslarını imha eder. Bir hayvan türü ile bir bitki türü arasındaki işbirliğinin başka inanılmaz örneği! Bu örnek, çok daha inanılmaz bir yeteneğe, lima fasulyesinin saldırganını tanıyabilmesi ve saldırganının biyolojik düşmanlarından birini kendisini kurtarması için çağırabilmesine dayanan bir örnektir. Kaç hayvan bu kadar gelişmiş bir strateji kurabilme yeteneğine sahip?"

Elbette bu bakış açısı bizim zeka için şart olarak gördüğümüz çoğu şeyi ıskartaya çıkarıyor. Bir beyin? Gerekmeyebilir. Merkezi bir sinir sistemi? O da lazım olmayabilir. Zekanın tek görünüşü hayvanî şekli değildir. Bitkilerin de, Mancuso'nun tabiriyle 'sürü zekası' denilebilecek bir zeka türü vardır ki, bazen sadece tek bir dalı kalacak kadar zarar verseniz bile o daldan hayata tutunabilmeyi başarabilir. Fakat kendini daha üstte gören insan türü bazen çok cüzî yaralanmalarla hayata tutanamaz.

Buradan şuraya geçeceğim: Mucizat-ı Ahmediye Risalesi'nde Bediüzzaman Hazretleri bir başlık da 'nebatî mucizelere' açıyor. Ve 9. Nükteli İşaret'te diyor ki: "Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın envâ-ı mu'cizâtından birisi de, ağaçların insanlar gibi emrini dinlemeleri ve yerinden kalkıp yanına geldikleridir ki, şu mu'cize-i şeceriye, mübarek parmaklarından suyun akması gibi, mânen mütevatirdir. Müteaddit suretleri var ve çok tariklerle gelmiştir." Devamında da birçok misalini peşpeşe sıralıyor. Zâhirî nazar "Yahu bitkiler nasıl söz dinleyip yapar?" deyu şaşırabiliyor. Fakat, Allah, 'herşeye gücü yeten'dir. Dilerse ağaçları dahi 'söz dinler' hale getirebilir. Zaten mucizelerin bir hikmeti de Allah'a 'herşeye gücü yeten' olarak iman edip-etmediğimizin sınanmasıdır. Yani, mucizelere iman eden birisi, Rabbisini 'Halık-ı Rabbü'l-Âlemîn' olarak tam kavramıştır. İman etmeyense tamamen kendi bakış açısıyla ilgili olan arızaları, sınırları, tutup Rabbinde tevehhüm etmiştir. O yüzden vartaya yuvarlanmıştır.

Başa dönersek: Mancuso, bitkilerin, 'biz insanlar için de değerli bilgi kaynakları olarak değerlendirilmesi' gerektiğini söylemişti. Aleyhissalatuvesselam Efendimize bağışlanan bu nevi 'nebatî mucizeler' de, bir anlamda, bizim dikkatimizi onlara çekmek için olabilir mi? Neden olmasın? Mancuso, eserinde, semavî dinlere 'bitkilere bakışları açısından' rencide edici şeyler söylüyor. Ancak acaba İslamiyetin bitkilere nasıl baktığını derinlemesine biliyor muydu? Bilmediği ortada... Yoksa kitabında iddia ettiği 'Bitki Zekası'nın bu neviden mucizeler eliyle 1400 yıl önceden işaret edilmiş bir mesele olduğunu görebilirdi. Evet. Aleyhissalatuvesselamı dinleyen ağaçlar bize söylemiş oluyorlar ki: "Ey âdemoğlu bizim de bir zekavetimiz var. Sizin kadar hırslı olmayabiliriz. Sizin kadar hızlı hareket etmeyebiliriz. Sizin kadar gürültü çıkarmayız. Fakat bunlar zekanın olmazsa olmaz parçası değildir. Hatta bizdeki hayat bu itibarla sizinkinden daha nezihtir. Meleklere daha yakındır. Belki de bizim zannettiğiniz zeka bizden sorumlu müekkel meleklerinkidir. Onlar söyler, gösterir, biz de yaparız. Nasıl ki mucizeler eliyle birazını gösterdik."

21 Nisan 2025 Pazartesi

Celal Şengör'den itikad alınır mı?

Cemal Yıldırım Hoca'nın 'Bilim Tarihi' nâm eseri bazı konularda kafa gözümü açtı arkadaşım. Şöyle ki: Bilim dediğimiz şey aslında epeyce bir 'dönemsellik' içeriyor. Evet. Zamana göre bilim olan şey de değişiyor. Sözgelimi: Aristo gökbilimi kendi zamanı için en geçerli bilgi/bilim oluyor. Ancak 'cevap veremediği sorular' çoğaldığında devrilip yerine başka bir gökbilim anlayışı yerleşiyor. Sonra bu ikinci gökbilim anlayışı da 'cevap veremediği sorularla' karşılaşınca tahttan indiriliyor. Boşluğuna 'daha fazla yanıt verebilen' bir başkası kuruluyor. Lakin, yok, bu üçüncüsü de tahtında ebediyen kalamıyor. İşte bu yönüyle 'bilim' aslında 'dönemsel' birşey. Bir zamanlar Newton fiziği vardı. Şimdi Kuantum fiziği konuşuluyor. Belki ileride de bir başkası konuşulacak... Fakat, burada, dikkat edilmesi gereken şöyle bir detay var:

Bu bilim anlayışlarının tamamı kendi dönemleri için 'işe yarar' sayılıyorlar. Meşru görülüyorlar. Hatta başka anlayışları baskılayıcı birer 'norm' olma istibdadına sahipler. Zaten bir süre başlar üstünde gezinmelerinin sebebi de 'işe yaramaları' oluyor. Dünyanın merkezde, diğer herşeyin etrafında olduğunu, yani döndüğünü, savunan evren anlayışı dahi denizciler, takvimciler vs. için işe yarar özelliklere sahip. Yani bilimselliğin 'sonsöz olma iddiası' bir yanlış anlamaya dayanıyor diyebiliriz. O da şudur: 'İşe yarıyor olmak' ile 'hakikat olmak' arasındaki nüansı gözetemeyişleridir. Evet. Bir bilgi 'işe yarıyor' olabilir ama 'hakikati ifade ediyor' olmayabilir. Zira hakikat 'bütünde geçerli olan'dır. Bilimsel bilgiyse 'parçalarda iş görür gerçekler'den ibarettir. Yani bilim, tanım olarak, 'kendi zamanında en geçerli olan bilgi'dir.

Bilim felsefecilerinin bilimcileri en çok hırpaladığı konulardan birisi de budur: Bilimin, parçalarda eriştiği 'işe yarar bilgilere' dayanarak, 'bütünün anlamında iddialaşmaya' hakkı var mıdır? Karl Popper gibi isimlerin metinlerine baktığınızda bilimcilere bu hakkı vermediklerini görürsünüz. Bilimin, ulaştığı bilgeliğin hiçbir aşamasında, "Hakikati buldum!" demeye hakkı yoktur. Ancak şunu söyleyebilir: "Bugün öncekinden daha az yanlış içindeyim." Gerçi 'Daha az yanlış içindeyim' iddiasını da geçerli bulmayanlar olmuştur. Fakat oralara kadar gidip yazıyı uzatmayalım. En temelde şunu kavrayalım arkadaşım: Parçada işe yarar olanın, muvakkaten, muamelatta 'gerçek' muamelesi görmeye hakkı olabilir. Lakin sanki bütünün bütün köşelerine ulaşmış, varlığın her sırrını çözmüş, cümle detayını fâşetmiş, hatta sorulabilecek soruları da bitirmiş/cevaplanmış gibi davranmaya hakkı yoktur. Zira tecrübe göstermektedir ki, her yeni zaman dilimi, kendi bilim anlayışını sorgulamaya gebedir. Yeni uyanışlara açtır. Ve Allah tedricen yaratışına aşina eder.

Demek istediğimi, bu defa Ömer Demir Hoca'nın 'Bilim Felsefesi' isimli eserinden, bir iktibasla açmak istiyorum:

"(...) doğru olmayan bir kuramın pratikte nasıl kullanılabilir olduğu sorusuyla karşılaşırız. Popper'ın bu soruya cevabı oldukça ilginçtir: 'Her yanlış önermenin belirsiz sayıda doğru sonuçları vardır.' Bu yüzden, bir teorinin varsayımlarından bir veya birkaçının yanlış olması, teoriden elde edilen sonuçların tümünün yanlış olması sonucunu getirmez. Örneğin: Pazar günü birisi 'Bugün günlerden cumadır' dediğinde bu önerme yanlış olur. Fakat bu yanlış önermeden yola çıkılarak elde edilen ve 'Bugün pazar değildir' hariç, 'Bugün pazartesi değildir' ya da 'Bugün salı değildir' gibi önermelerin tümü doğrudur. Yani, çoğu zaman ve durumlarda, yanlış bir önermeye dayanarak doğru önermelere ulaşmak mümkündür. Buradan şöyle bir sonuca varılabilir: Kesinliğini bilmediğimiz ama yanlışlanabilme ihtimali olan bütün önermelerin kullanılabilir doğru sonuçları vardır. Bu, aynı anda birbirleriyle çelişen sonuçları olan teorilerin birlikte nasıl kullanılabildiğini de çok yalın bir mantıkla açıklamaktadır. Popper'a göre, sonuçta, her bilimsel önermenin 'kullanılabilir sonuçlar'a sahip olması için doğru olması gerekmemektedir. Hakikate yaklaştığımızı bilmekle birlikte, elimizde nihai olarak ulaştığımızı garantileyecek hiçbir yöntem yoktur."

Cemal Yıldırım Hoca'nın Bilim Tarihi'ndeyse aynı mevzuun 'daha sahadan' bir misalini okuruz:

"(...) Antikçağın en büyük astronomi gözlemcisi Hipparkus'tu. Hipparkus'un sistemi, temel varsayımları yanlış olmakla birlikte, gözlem sonuçlarını temsil yönünden başarılıydı. Arzı merkez kabul ederek; Güneş, Ay ve gezegenlerin görünürdeki hareketlerini, herbirinin belli bir yörünge veya episiklde taşındığını, bu yörünge veya episiklin de daha büyük ve çembersel bir yörüngede taşındığını tasavvur etmekle açıklıyordu. Bu yörünge ve episikllerin konum ve boyutları doğrudan gözlemle saptanabiliyordu. Bu gözlem sonuçlarının toplandığı tablolara bakarak; Güneş, Ay, ve gezegenlerin gelecekte herhangi bir andaki konumlarını, Ay ve Güneş tutulmalarını büyük bir doğrulukla saptama olanağı sağlanmıştı."

Dünyanın evrenin merkezinde olduğunu tasavvur eden yanlış gökbilim anlayışı Kopernik'e kadar dayandı. Zira o da 'işe yarıyor'du. Denizcilerin işini görüyordu. Takvimcilerin ölçümlerine elveriyordu. Einstein hayalgücüyle ortaya çıkana kadar da Newton fiziği gayet kullanışlıydı. (Halen de kullanışlıdır.) Kuantum fiziği argümanlarıyla ortaya çıkana kadar da Einstein zirvedeydi. Bugün sahip olduğumuz 'bilimsel gerçeklikler' de böylesi bir 'ara dönem' mahsulü olabilir. Bilim, metodolojik olarak, parçadan bütüne doğru gittiği için, bu onun yapısal bir problemi olduğundan yani, 'bütünün anlamını belirlemeye' asla hakkı yoktur. Böyle birşeyin iddiasında bulunamaz. İddia ederse haddini aşmış sayılmalıdır.

Buradan şuraya geleceğim arkadaşım: Bediüzzaman Hazretleri, Münazarat'ında, Medresetü'z-Zehra hayalini anlatırken, maksadlarından birisinin 'Fünun-u cedideyi, ulûm-u medaris ile mezc ve derc...' olduğunu söyler. Bu 'mezc ve derc'in hikmeti sorulunca da şöyle cevap verir: "Dört kıyas-ı fâsit ile hâsıl olan safsatanın zulmünden muhakeme-i zihniyeyi halâs etmek, meleke-i feylesofanenin taklid-i tufeylâneye ettiği mugalâtayı izâle etmek..." Bu 'dört kıyas-ı fâsiti' ise, kardeşi Molla Abdülmecid abi merhum, haşiyede şöyle açıklamıştır: "İşte o kıyaslar: Mâneviyatı maddiyata kıyas edip Avrupa sözünü onda dahi hüccet tutmak. Hem de bazı fünun-u cedideyi bilmeyen ulemanın sözünü ulûm-u diniyede dahi kabul etmemek. Hem de fünun-u cedidede mahareti için gurura gelip, dinde de nefsine itimad etmek. Hem de, selefi halefe, maziyi hâle kıyas edip haksız itirazda bulunmak gibi fasit kıyaslardır..."

Tekrar dikkat edilirse, mürşidimin altını çizdiği yaraların, yukarıdaki yanlış kıyaslarla çok ilgisi vardır. Mesela: 1) Mâneviyatı maddiyata kıyas edip Avrupa sözünü onda dahi hüccet tutmak... Bu maraz, tam da yukarıda zikredildiği şekilde, parçadan bütüne tedricen ilerleyen bir metodolojinin 'bütünün anlamı üzerine' konuşmasını geçerli kabul etme yanlışlığıdır. Halbuki bizzat bilim felsefecileri de bilimin böyle bir hakkı olmadığını söylerler. Öyleyse itikad sahası gibi varlığı kuşatan/aşan bir alanda inkarlarının hükmü yoktur. 2) Hem de bazı fünun-u cedideyi bilmeyen ulemanın sözünü ulûm-u diniyede dahi kabul etmemek... Bu da felsefik anlamda çok yanlış bir tutumdur. Zira, 'fünûn-u cedide' başka bir uzmanlık alanıdır, 'ulûm-u diniye' başka bir ihtisas sahasıdır. İnşaat mühendisinin tıptan anlamaması, onun inşaat ilmindeki uzmanlığına zarar vermemesi gibi, dinî ilimlerde mütehassıs olanların da başka alanlarda uzmanlaşmamaları kendi alanlarında eksik olduklarını göstermez. Aralarında 'zorunluluk ilişkisi' yoktur. 3) Hem de fünun-u cedidede mahareti için gurura gelip, dinde de nefsine itimad etmek... İşte yukarıda zikredilenlere benzer bir hata daha. Bir insan, velev ki bir alanda uzman olsun, konuştuğu her alanda uzman sayılmaz. Uzman muamelesi görmez. Sözüne itibar edilmez. İkisi de tıp alanında çalıştığı halde kimse gidip baytardan hastalığına ilaç sormaz. Fakat günümüzde, en basit konularda, değil uzmanlık, 'yüzeysel bilgi' ve hatta 'ukalalık' seviyesinde malumat sahibi olmakla dahi, başlıbaşına bir ihtisas alanı olan din hakkında hüküm vermeye cüret edilebilmektedir. Evet, maalesef, piyasa daha Kur'an'ı yüzünden okuyamayan müçtehidlerle doludur. 4) Hem de, selefi halefe, maziyi hâle kıyas edip haksız itirazda bulunmak gibi fasit kıyaslardır... Bu da daha çok sosyal bilimlerde düşülen bir hatadır. Kendi sosyolojimizi/psikolojimizi 'norm' kabul ederek onun üzerinden geçmişi 'tartma' sevdası, bugün, 'tarihselciler' başta olmak üzere, pekçok kesimin içine düştüğü bir tuzaktır. Böyleleri için mazi biteviye tenkid konusudur. Zira kendi kemallerine asla ulaşamamaktır. Doğrusal tarih anlayışı kalplerinin asıl hâkimidir. Nazarları evrimcidir. O yüzden önyargılı bakarlar. Muhtaç oldukları feyzi alamazlar. 

Yazıyı çok uzattım. Seni de yordum arkadaşım. Nur talebeleri felsefeyle ilgili konuşmayı pek sevmezler. Ben de ne zaman böyle şeyler karalasam "Arkadaş yine felsefe yapıyor!" gibi eleştiriler alırım. Fakat, öyle görüyorum ki, Bediüzzaman bize Risale-i Nur külliyatı boyunca 'nuranî bir bilim felsefesi' de öğretiyor. Zamanın kendisini 'tek ölçü' gibi dayatan muğalatasını sigaya çekebilmeyi ders veriyor. Hani Ebubekir Sifil Hoca sıksık söylüyor ya: "Yanlış soruya doğru cevap verilmez." Evet. Parmak sallanarak yumurtlanan öncüllerin yanlışlığını farketmezsek yanlış cevaplarda debelenip duracağız. İnşaallah yazımla senin de gözünü bir parça açabilmişimdir. Allah'ın hidayetiyle gözünü açtığının kardeşinin gözünü de açmaya çalışması ibadettir. Allah bizleri ibadet için yaratmıştır. Bütünün anlamını ancak bütünün sahibi söyler. O yüzden burnunun ucunu daha yeni yeni görmeye başlamış bilimperestlerden itikad dilenme arkadaşım.

14 Mart 2025 Cuma

İnsan kainatın kendisini anlamasının yoludur

Susan Sontag'ın "Zaman 'Herşey bir anda olmasın' mekansa 'Hepsi bizim başımıza gelmesin' diye var..." cümlesi varoluşumuzdaki rahmeti kavramakta pek mühim. Evet, biz, Cenab-ı Hakkın 'uluhiyetini' ancak payımıza düşen 'rububiyetler' miktarınca sezebiliyoruz. Çünkü fazlasını kaldıramayız. Ellerimiz küçük. Tecelliyse sonsuz. Böyle küçümen testiye okyanuslar sığmaz. Zamanın başından sonuna olup-olacak herşey bir anda olsaydı, bırakın anlamayı, dayanamazdık. Mekanlara dağıtılmış tüm olmaklar toplanıp tek bizde vuku bulsaydı, bırakın yaşamayı, taşıyamazdık. Zaten kendi başımıza gelenlere zar-zor, bin nazla, katlanabiliyoruz. İnceliklerini farkediyor-farkedemiyoruz. Hal böyleyken varoluşun küllî yükünü tekimiz asla omuzlayamazdı. O Rahman u Rahim, Furkan'ında, 'hiçkimseye taşıyamayacağından fazlasını yüklemeyeceğini' buyuruyor. İşte, biraz da bu nedenle imtihan, fertler-anlar ile değil, türler-zamanlar-mekanlar ile yaşanıyor. Türler, zamanlar, mekanlar sayısınca Ona hamdlar olsun.

Peki bu bölünmüşlük birşeyleri 'kaçırmamıza' sebep oluyor mu? 'Vahidiyet' açısından bakınca "Evet!" denilebilecek bu soruya "Hayır!" diyebilmenin ümidi 'Ehadiyet' sırrında saklıdır. Hayır, çünkü, yansıyan yansıtanlarda kendini özetleyerek yansımaktadır. Bir fert türün tamamı değildir, tamam, ama nevinin cümle sırlarını da kendisinde taşıyor gibidir. İnsan da âleme bir misal-i musağğardır. Yani âlemler insanda dürülüdür. O yüzden birimizin şahitliği, kendi hususi âlemi açısından, hiçbirşeyin kaçırılmadığı bir görüş alanıdır. An şart ki: Şahit olan şahitliğinin kıymetini bile. Gaflet etmeye. Hâdiselerden kanunlara uzana...

İsmet Özel de Sorulunca Söylenen'de diyor ki: "Günlük hayatımız bazı ebedî hâdiselerle temasımıza vesiledir." Hem yine Ve'l-Asr'da ifade ediyor ki: "İnsanlık tarihi her insanda teker teker mündemiçtir." Okuduğumdan beri üzerlerine düşünüyorum bunların. Aynalığımdaki özetleyicilikten bahsediliyor sanki. Mürşidim Hazretlerinin şu dediğiyle de bağlantılarını hissediyorum:

"Meselâ: Şu güzel, ziynetli odanın dört duvarında, dördümüze ait dört endam âyinesi bulunsa, o vakit beş oda olur: Biri hakikî ve umumî, dördü misalî ve hususî. Herbirimiz, kendi âyinemiz vasıtasıyla, hususî odamızın şeklini, heyetini, rengini değiştirebiliriz. Kırmızı boya vursak kırmızı, yeşil boyasak yeşil gösterir. Ve hâkezâ, âyinede tasarrufla çok vaziyetler verebiliriz. Çirkinleştirir, güzelleştirir, çok şekillere koyabiliriz. Fakat haricî ve umumî odayı ise kolaylıkla tasarruf ve tağyir edemeyiz. Hususî oda ile umumî oda hakikatte birbirinin aynı iken ahkâmda ayrıdırlar. Sen, bir parmakla odanı harap edebilirsin, ötekinin bir taşını bile kımıldatamazsın. İşte dünya süslü bir menzildir. Herbirimizin hayatı bir endam âyinesidir. Şu dünyadan herbirimize birer dünya var, birer âlemimiz var. Fakat direği, merkezi, kapısı, hayatımızdır. Belki o hususî dünyamız ve âlemimiz bir sahifedir, hayatımız bir kalem—onunla, sahife-i a'mâlimize geçecek çok şeyler yazılıyor."

İnsaniyet sırrı, hilkatinden murad olunan hakikatle tastamam, güzeller güzeli Efendimiz Aleyhissalatuvesselamın hayatıyla kendini ifade etti. Şahitliğine girenlerin hakkını en kemal şekilde verenimiz odur. Aynaların en güzeli, berrağı, kuşatanı onun hayatıdır. O yüzden mir'ât-ı mübareği insanlığın kutup yıldızıdır, güneşidir, nurudur, deniz feneridir. Herkes yönünü ona bakarak bulur. Onun ışığıyla bulur. Onda bulur. Fakat bu sırrın başka görünüşleri de var. Şahitlerdeki kusurlar nedeniyle eksik taşımaları da var. İşte o eksiklerin perdesi de biziz. Bizler gördüklerini karıştıranlarız. Nass-ı ayetle 'miraçta dahi gözü şaşmayan' gibi değiliz. Çok şaşıyor-şaşırtıyoruz. Katıyor-karıştırıyoruz. Siyahı beyaz, beyazı siyah ediyoruz. Lakin yine de 'aynamızdaki renkler nisbetinde' orijinal bir âlem görünüşü oluşuyor. Âlem bizde sırlanıyor. Arşivleniyor. Tutuluyor. Kayıtlanıyor. Ruhlanıyor.

Hayatlanıyor. Evet. Âlem bizde hayatlanıyor. Tıpkı denildiği gibi: "İnsan kainatın kendisini anlamasının yoludur." Cismimizin küçüklüğüne aldanma sakın. Biz kainatın idrakiyiz. Kalbiyiz. Tefekkürüyüz. Atomların atomları anlama yoluyuz. Dört boyutlu şehadet âlemi ancak şahitliğimizle âlem-i emirden olan ruha işleniyor... Tamam. Hakkını vermek anlamında kendimizi ne kadar küçük görsek hakkımız var. Ama yaratılışımız itibariyle küçük göremeyiz. Çünkü, biz, kendimizin değil, Sanî-i Hakîm'in sanatıyız. Fena bekaya üzerimizden dönüştürülüyor arkadaşım. Var mı ötesi? Taşınabilir bir hardiske kaydeder gibi izliyoruz âlemi ve izleniyoruz âlemden. Her yara iz. Her şükür iz. Her isyan iz... Sonra imtihan bitecek. Sonra arşivler açılacak. Amel defterlerimiz önümüze konacak. İnce ince tartılacak. Oradaki emeğe nisbetle beka âleminden parçalar bağışlanacak. Cennet-cehennem olacak. Bu dünyada 'Elhamdülillah' diyen orada 'Elhamdülillah' yiyecek. el-Aman, el-Aman! Rahman ayağımızı cehenneme bastırmasın. 

Hayatına giren hiçbirşeyi küçük görme bu yüzden. Aynen. O, âlemi kuşatan bir sırrın şahitliğine düşen kısmıdır, sende dürülmüş şeklidir. Bir yıldızın doğuşunu göremeyebilirsin. Fakat bir çiçeğin açışına her bahar şahitsin. Payına o kadarı düşüyor. Şükür. Yahut yeni bir evrenin yaratılışına şahit olamasan da kafanda bir yazı/öykü konusunun oluşturulduğunu hissedebiliyorsun. Sana bu kadarı bağışlanıyor. Şükür. Kur'an'ın kemalini anlamak için de büyüklerimiz öyle bakmışlar işte. Zâhirde ne kadar küçük hâdiselerden bahsediyor olursa olsun, onları, âlemleri kuşatan 'kanunların ucu' mesabesinde görmüşler. Varlığı saran düsturların idrakine yol yapmışlar. Tıpkı, 20. Söz'de, kıssa-i Kur'aniye hakkında dendiği gibi: "Kur'ân-ı Hakîm'de bazı hâdisât-ı tarihiye suretinde zikredilen cüz'î hadiseler, küllî düsturların uçlarıdır." Yahut yine orada dendiği gibi: "Kur'ân-ı Hakîm'de çok hâdisât-ı cüz'iye vardır ki, herbirisinin arkasında bir düstur-u küllî saklanmış ve bir kanun-u umumînin ucu olarak gösteriliyor..."

3 Mart 2025 Pazartesi

İmam Gazalî 'Çoklu Evren Teorisi'ne ne derdi?

Bediüzzaman Hazretlerinin, Şualar'da, İmam Gazalî rahimehullahtan iktibas ettiği bir cümle var. Kendi tercümesiyle şöyle: "Daire-i imkânda bu mükevvenattan daha bedî, daha güzel yoktur." Devamındaysa şunları ekliyor mürşidim: "İşte, bu muhit ve câzibedar olan hüsün ve bu umumî ve hârikulâde nezafet ve bu müstevlî ve şümullü ve gayet hassas mizan ve bu ihatalı ve her cihetle mu'cizâne intizam ve insicam, vahdete ve tevhide öyle bir hüccettir, bir alâmettir ki, gündüzün ortasındaki ziyanın güneşe işaretinden daha parlaktır."

Hafızam yanıltmıyorsa, Mürsel Gündoğdu Hoca, Akıl Kalbi Ararken isimli biyografik romanında, İmam Gazalî rahimehullaha ait bu ifadenin arkaplanından da bahsediyordu. Yunan felsefesinden kötü etkilenen bazı müslüman(!) filozoflar şöyle bir soru yöneltiyorlardı mü'minlere: "Allah bizi şu an olduğumuzdan daha ahsen yaratamaz mıydı?" veya "Allah bu âlemi şu anki halinden daha iyi yaratamaz mıydı?" veyahut "Allah şu âlemden daha sanatlı bir başkasını yaratamaz mı?" Eğer aldıkları cevap "Hayır!" olursa "Vay, demek siz Allah'ın sonsuz kudretine inanmıyorsunuz, Onu acizlikle suçluyorsunuz!" diye veryansın ediyorlardı. Fakat İmam Gazalî rahimehullah filozofların bu cerbezeli tuzaklarını şöyle boşa düşürüyordu:

Dahasından bahsedebilmek için Allah'ın şu yarattığında -hâşâ- eksiklik bulunduğuna inanmak gerekir. Bir kusur, hata, yanlış görmek gerekir. Ancak ondan sonra üstününden, iyisinden, güzelinden bahsedilebilir. 'Nihayetsiz Hikmet Sahibi'nin tasarrufatındaysa noksan bulunamaz asla. O hiçbir detayı sonradan öğrenmez ki, kusurlu beşer gibi, işlerini 'geliştire-geliştire' yapsın. Yahut deneme-yanılmayla yaratsın. Hâşâ, Subhaniyet Sultanı'nın eserinde hata olabilir mi ki 'daha iyisinden' bahsedebiliyorsunuz? Ve ardından o meşhur-mübarek cümle geliyordu işte: "Daire-i imkânda bu mükevvenattan daha bedî, daha güzel yoktur." Orijinaliyle anarsak da şu şekildedir: "Leyse fi’l-imkân ebda‘u mimmâ kân."

Mülk sûresinde de, mezkûr hakikati doğrular şekilde, şöyle buyrulmaktadır:

"Yedi göğü birbiriyle uyum içinde yaratan da Odur. Rahmân'ın yaratışında hiçbir düzensizlik görmezsin. Haydi çevir gözünü: Bir çatlak görüyor musun? Sonra tekrar tekrar gözünü çevirsen de bitkin düşmüş, hor ve hakir halde, o göz sana döner."

Âmenna. Ama âlemde gözümüze çarpan 'çirkinlikler'e ne diyecektik peki? Onları nasıl bir yere oturtacaktık? Nasıl güzelleştirecektik? Mürşidim bu sualin cevabını şöyle vermektedir:

"İ'lem eyyühe'l-aziz! Tabiatları lâtif, ince ve lâtif san'atlara meftun bazı insanlar, bilhassa has bahçelerinde pek güzel hendesevâri bir şekilde şekilleri, arkları, havuzları, şadırvanları yaptırmakla, bahçelerine pek muntazam bir manzara verirler. Ve o letâfetin, o güzelliğin derecesini göstermek için, bazı çirkin kaya, kaba, gayr-ı muntazam mağara ve dağ heykelleri gibi şeyleri de ilâve ediyorlar ki, onların çirkinliğiyle, adem-i intizamıyla bahçenin güzelliği, letâfeti fazlaca parlasın. Çünkü (Meali: Eşyânın hakikati ancak zıtlarıyla bilinir.) Lâkin, müdakkik bir kimse, o ezdadı cem eden bahçenin manzarasına baktığı zaman anlar ki, o çirkin, kaba şeyler kasten yapılmıştır ki, güzellik, intizam, letâfet artsın. Zira, güzelin güzelliğini arttıran, çirkinin çirkinliğidir. Demek bahçenin tam intizamını ikmal eden, o çirkinlerdir. Ve o çirkinlerin adem-i intizamı nisbetinde bahçenin intizamı artar."

Yani, arkadaşım, kusur zannettiğimiz, çirkinlik saydığımız, eksiklik gördüğümüz şeyler aslında güzelliğin tamamlayıcısıydı. Hepsinin manzarada yaptıkları işler vardı. Fakat çok yakınlaştığınızda, yalnız onları görür olduğunuzda, büyük resmin okuttuğu hikmetlerden mahrum kalıyordunuz. Ve belki de nurlu siyahlıklarını 'leke' sayıyordunuz. O halde İmam Gazalî rahimehullahın sözüne de bu eksende bakılmalıydı. Tek tek, detay detay, 'bize göre' çirkinliklerle değil, 'evrenin tamamına göre' yerli yerinde detaylarla örülüydü kainat. Tıpkı Ayetü'l-Kübra Risalesi'nde dikkatlerimizin çekildiği gibi. Her neyi çekseniz de kopmuyor. Ayrılmıyor. Detaylar müstakil değil. Herbirisi varoldukları evrenin herşeyiyle bağlıdır çünkü.

Bütünde anlamlı olan parça olarak da anlamlıdır. İsterse yalnızken çirkin görünsün. Güzelin yüzünde ben de güzeldir. Tamam. Pekala. Olabilir. Yalnız parçaya bakıldığında 'Daha güzeli yaratılabilir' görünen detaylar yok değildir. Ama, fakat, lakin onların böyle görünmesi bütünü ıskalayan gözlerimizin kusurudur. Algımızın yanılgısıdır. Parçalığımızın cahilliğidir. Sınırlılığımızın zulmüdür. Bütünse her zaman parçalardan fazlasıdır. Yani varlık 'tam olması gerektiği şekilde' olmuştur. Neresiyle oynasanız bütünün ahengine kastedersiniz. Kediye kanat taksanız kuşların düzeni bozulur. Kuşların düzeni bozulsa böceklerin de düzeni bozulur. Böceklerin düzeni bozulsa bitkilerin de düzeni bozulur. Ve hakeza... Bozulan düzenler kelebek etkisiyle diğerlerine de kastederler. Herşey, evrenin ta en başından sonuna, bir zincirle birbirine bağlıdır. O zincirin yalnız bir parçasına bakanlar için kusur görünen şey bütünü görenler için hâzâ hikmettir:

"Kadîr-i Alîm ve Sâni-i Hakîm, kanuniyet şeklindeki âdâtının gösterdiği nizam ve intizamla kudretini ve hikmetini ve hiçbir tesadüf işine karışmadığını izhar ettiği gibi; şuzûzât-ı kanuniye ile, âdetinin harikalarıyla, tagayyürat-ı sûriye ile, teşahhusatın ihtilâfâtıyla, zuhur ve nüzul zamanının tebeddülüyle meşietini, iradetini, fâil-i muhtar olduğunu ve ihtiyarını ve hiçbir kayıt altında olmadığını izhar edip yeknesak perdesini yırtarak ve herşey, her anda, her şe'nde, her şeyinde Ona muhtaç ve rububiyetine münkad olduğunu ilâm etmekle gafleti dağıtıp ins ve cinnin nazarlarını esbabdan Müsebbibü'l-Esbaba çevirir. Kur'ân'ın beyanatı şu esasa bakıyor."

Harald Fritzsch'in kaleme aldığı, Metis Yayınları'ndan çıkan, 'Yanılıyorsunuz Einstein!' kitabında da yine İmam Gazalî rahimehullahın ne kadar isabet ettiğini belirtir bilgiler okudum. Mesela: Kainat varolurken tayin edilmiş öyle 'sabiteler' vardı ki, fiziğin en temel sabiteleriydi bunlar, onların azıcık ileriye-geriye kayması, gelecekte biyolojik hayatın oluşumunu imkansız kılacaktı. Eserde mizansel bir şekilde konuşturulan kimi ateist bilim adamlarının dahi kabul ettiği bir gerçekti bu. Evet. Kainat yaratılırken, herşeyin ta en başında yani, milyarlarca yıl sonra varedilecek canlı moleküllerinin 'hangi şartlarda oluşacağı hesap edilmiş gibi'ydi:

"Haller: Sabit, şimdiki halinden biraz sapma gösterse, yaşamı oluşturan makroskobik moleküllerin bazıları oluşmaz, burası da bizim bildiğimiz anlamda yaşamın süremeyeceği başka bir evren olurdu. Einstein: Yani yaşam ile ince ayar sabitinin arasında yakın bir ilişki mi var? Eğer öyleyse gerçekten de tuhaf bir ilişki bu..."

Peki, ateist bilim adamları, karşılarına çıkan bu 'daha iyisi düşünülemeyen kainat' sorununu(!) nasıl aşıyorlardı? Elbette 'Paralel Evrenler Teorisi'yle...

"Haller: "Gell-Mann, birçok başka fizikçi gibi, Büyük Patlama'nın bir kez değil, sayısız defalar oluştuğu görüşünde. Evren, aslında, sonsuz sayıda büyük patlamanın yaşandığı bir çokluevren, her evrenin de kendi ince yapı sabiti var. Bunlardan biri de tesadüfen '137' olmuş. Evrenler arasında sadece burada bizim bildiğimiz anlamda yaşam meydana gelmiş. Sadece bu evrende Wolfgang Pauli ya da Richard Feynman gibi ince yapı sabiti hakkında akıl yürüten adamlar var. Böyle bir açıklama 137 sayısıyla yaşamın bu kadar birbirine uymasını açıklayabilir. Salt tesadüf... Einstein: Buyrun, işte yine tesadüflerden bahsediyoruz, kuantum kuramı tesadüften geçilmiyor. Siz sormadan söyleyeyim: İhtiyar'ın (Einstein bu ifadeyle Allah'ı kastediyor) ince ayar sabitini de zar atarak bulduğuna katılmıyorum."

Bazı tartışmalar hiç yaşlanmıyor arkadaşlar. İşte, İmam Gazalî rahimehullahın, dönemindeki müslümanlara söylediği hakikatler, yüzyıllar sonra bizi 'kuantum tartışmaları' ekseninde tekrar buluyor. Dikkat buyurunuz: Paralel Evrenler Teorisi arkasında da aynı hinlik gözkırpıyor. Aşılanmak istenen belli yani. Demek istiyorlar ki: "Evet. İçinde yaşadığımız evrenin seçilmiş gibi görünen yanları var. Kabul ediyoruz. Fakat bu yine de onun sonsuz ilim, irade, kudret sahibi 'Birisi' tarafından yaratıldığı anlamına gelmeyebilir. Belki de 'sonsuz sayıda deneme' sonucunda tesadüfler böyle süper birşeyi başarmışlardır ha? Deneme sayısı sonsuz olursa belki yanılmayan bir tane bulunabilir? Yani, biz, Hoca Nasreddin'in göle çaldığı mayanın her nasılsa tutan versiyonunda yaşıyor olabiliriz. Gölümüzün yoğurt olması böyledir."

Toparlarsam: Bugün hassaten Marvel üzerinden çokça aşılanan bu 'Paralel Evrenler' meselesinin bir felsefe olduğuna dikkat edelim. Sadece hayale değil itikada dair de birşeyler fısıldanıyor bize onlarla. Ve bu fısıldama İmam Gazalî rahimehullahtan ders aldığımız bir hakikatle de savaşıyor. Biz diyoruz ki: "Daire-i imkânda bu mükevvenattan daha bedî, daha güzel yoktur." Onlar diyorlar ki: "Belki de vardır?" Peki delil gösterebiliyorlar mı? Hayır. Şimdilik ellerinde spekülasyondan başkası yok. Fakat "Baskın basanındır!" derler ya. Hem yine derler: "Yavuz hırsız evsahibini bastırır!" Bunların da elinde koskocaman bir manipülasyon dünyası var. Sinemaları var. Dizileri var. Youtubeları var. Tiktokları var. Var, var, varoğlu var. Onlarla hayalimizi 'Olur mu canım öyle şey'den 'Belki de olmuştur öyle şey'e getirmeye çalışıyorlar. Özellikle çocuklara dönük yapımlarda, evrimden sonra, en çok işlenen mevzuun paralel evrenler olması şaşırtıcı değil. Çünkü 'tesadüfçülükte' ikisi birbirinin tamamlayıcısıdır.

Ne diyelim? Cenab-ı Hak, kemal-i keremiyle, böylesi algı bozulmalarından cümlemizi korusun. Bize eşyayı olduğu gibi göstersin. Hakkı bâtılla, bâtılı hakla, karıştırtmasın. Âmin...

Allah varsa Epstein adasına neden izin verdi?

'Epstein adası skandalını' ilk duyduğum zamanlardan beri aklıma bir hadis-i şerif geliyor: "Şeytanın tahtı deniz üzerindedir....