Risale-i Nur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Risale-i Nur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Nisan 2026 Perşembe

Celal Şengör Nasreddin Hoca'yı ziyarete gelirse...

Fıkra bu ya. Nasreddin Hoca'yı birgün Celal Şengör ziyaret etmiş. 'Mühim suallerle geldiğini' belirtmiş. Hoca da "Sor bakalım!" buyurmuş. Şengör sormuş: "Dünyanın ortası neresidir?" Hoca cevaplamış: "Eşeğimin ayağını bastığı yerdir." Şengör "Ne ile belli?" deyu suali ilerletince eklemiş: "İnanmazsan kendin ölç!" Sonra Şengör tekrar sormuş: "Yıldızların sayısı ne kadar?" Hoca cevaplamış: "Eşeğimin postundaki kıl kadar." Şengör yine itiraz etmiş: "Ne ile belli?" Hoca da cevabı yapıştırmış: "İnanmazsan otur say!" En son Celal Şengör "Peki hocam sakalımın kaç kılı var?" diye sormuş. Hoca da "Karakaçanın kuyruğundaki kıl kadar!" diye yanıtlamış. "Ne ile belli?" deyince de "Bunu tecrübe etmek kolay. Bir senin sakalından bir onun kuyruğundan kıl koparırız! Denk gelmezse haklı çıkarsın. Denk gelirse de benim doğru söylediğim ortaya çıkar." Elbette Şengör böyle 'can acıtıcı' bir deneyi göze alamamış. Gerçi neden alamamış? Adam deney için neleri yemeyi göze aldığını kendisi itiraf ediyor.

Görüldüğü üzere anlattığım fıkrada bir mantıksızlık buldum. Zaten fıkranın orijinalinde "Sual sahibi bilgeler müslüman oluyorlar!" deniyor. Fakat benimkinin gidişatına bakılırsa Şengör'ün müslüman olması zor. Çünkü Şengör aslında bir cevap almadı. Nasreddin Hoca suallerin yüklerini 'kuşatılamayana' attı. Son cevap hariç. Orada ise 'korkutucu bir tecrübeyi' teklif ettiği için muhatabı bunu göze alamadı. Hocanın bu fıkrasında suallerin gerçek cevapları yok. Hoca hakikatte hakiki cevapları vermekten kaçıyor. Çünkü sualleri saçma buluyor. Bunun beyanını da alaycılığıyla yapıyor. Evet. Biz de bazen böyle yaparız. Sorular cevaplamaya değmeyecek kadar saçma gelirse alaycılığımızla "Ben bu saçmalıkla uğraşmak istemiyorum!" deriz. Hicvin böyle bir fonksiyonu da vardır.

Fakat Nasreddin Hoca'nın cevaplarında başka incelik de var. O da şudur: Hoca 'kuşatılamayana dair' suallere 'yine kuşatılamayana gönderme yaparak' karşılık veriyor. Özellikle 'yıldızların sayısı' sorulduğunda verilen cevapta bu çok bariz. Soralım: Eşeğin vücudundaki kılları saymak mümkün müdür? Hayalinin bir köşesinde her insan "Neden olmasın ya?" dese de sahada kimse tecrübeye kalkmaz. Tarih boyunca kimsenin cür'et etmediği kadar müşkül bir iştir posttaki kılları saymak. (Hatta, bir zamanlar, deliyi âkilden ayırmak için böyle teklifte bulunurlarmış. Saymayı denerse aklının yerinde olmadığına hükmederlermiş. Çocukların akıl bâliğ olup olmadığını test için de böyle tecrübeler yapıldığını duymuştum.) Her neyse. Özetle: Kuşatılamayana dair sorular-cevaplar, insanı, 'hakkında konuşamayacağı bir vüs'at bataklığına' çekiyorlar. Ve bu alana çekildiğinizde 'hayalen mümkün, aklen mümkün, tecrübeten mümkün' vs. hepsi birbirine karışıyor.

Ateist/evrimci herzelerini de biraz buna benzetiyorum ben. Sözgelimi, ateistler, varoluşun düzenliliği karşısında 'normalde kaotik olması gereken' gelişigüzelliğin/tesadüfün bu sonucu vermesini şöyle açıklıyorlar: "Evrende o kadar çok zar atılmıştır ki, ne var canım ya, bir tanesinde de hep altı-altı gelmiştir, olamaz mı? Ve böylece düzenlilik, fizik-kimya-biyoloji, karşımıza dikilmiştir..." deniliyor.

Evrimcilerin de 'canlılığın oluşumu' hakkındaki argümanları buna benzer. Onlar da "Kumarda kaybeden biyoloji de kazanırmış!" usûlüyle milyonlarca yıllık bir maziye yapıyorlar bütün göndermeleri... "Olmuştur, yaşanmıştır, neden olmasın?" Matematik hesaplarına sığmayacak bir incelikte tesadüfler birbirini izlemiştir de canlılık ortaya çıkmıştır. Vay babam vay.

Aslında 'gerçekleşmesi mümkün' gördükleri ihtimal sadece hayalen mümkün. Çünkü hayaller çoğu zaman pek de gerçekçi sayılmazlar. "Bir eşeğin postundaki kılları sayabilmek mümkün mü?" Hadi bakalım. Hayalen mümkün. Oturup sayılabilir. Ancak sahiden hiç oturup eşeğin postunu sayan olmuş mudur? Yok. Böyle birşey olmamıştır. Yani hayalen mümkün olan varlık sahasına hiç mi hiç çıkmamıştır. Zira birşeyin hayalen mümkün olması ne aklen mümkün olmasına ne de 'tecrübeten mümkün olmasına' işaret etmez. Hayalen mümkün olan sadece hayalen mümkündür. Fazlası değildir. Ve bazen de hayalen mümkün olan aklen ve de tecrübeten muhaldir. Yani imkansızdır. Olmamıştır.

Hayalin şöyle bir yanı var: Birşeyi hayal edebilmeniz için onun bütün 'gerek-şart' veya 'yeter-şart'larını mevcut bulmanız gerekmez. Ben hayalî bir imkan olarak uçtuğumu düşünüyorum mesela. Kanatsız, tüysüz, tıpkı süpermen gibi. Keyif benim değil mi? Hayalini kuruyorum. Filmini de çekiyoruz. Oh, milyon da izleniyor, peki. Fakat gerçekten bir insanın bu şekilde uçması mümkün müdür? Soruyu hayalin elinden alıp aklın eline verdiğinizde akıl neye uğradığını şaşırır. Çünkü hayalin aksine olarak akıl maliyet hesabı yapar. Bir insanın kanatsız, tüysüz, araçsız, sadece "Uçayım!" istediği anda uçması nasıl sağlanabilir? Bilimadamları henüz böyle birşeyin başarılacağının kapısını açmadılar.

Peki tecrübeten böyle birşey oldu mu? Hayır. Böyle birşey tecrübeten hiç olmadı. (Mucize-keramet türü Allah'ın inayeti harikaları şimdilik bir kenara koyalım ey sünniler! Çünkü karşı tarafın böyle birşeye imanları yok.) Yani hayalen mümkün olan aklen mümkün değil ve hiç de tecrübe edilmedi. Tecrübe sahasında 'mümkün' olmadı. Düpedüz 'Olmadı!' yani. İşte, ateistlerin/evrimcilerin, yeterli dirayete sahip olmayan zihinleri iğdiş etmek için kullandıkları cerbeze böyle birşey.

Onlar 'hayalen mümkün' olanla 'aklen mümkün' olanı ve hatta 'tecrübeten mümkün' olanı birbirine karıştırıyorlar. "Hayalen mümkünse mutlaka tecrübe edilmiştir!" gibi bir yere çekiyorlar. Halbuki hayalen mümkün milyonlarca şey aklen mümkün derecesine henüz gelmedi. (Büyük bir kısmı asla gelmeyecek.) Ve aklen mümkün olan birçok şey de tecrübeten mümkün sahasına çıkmadılar. (Büyük bir kısmı asla çıkmayacak.) Yani "Milyon tane zar milyar kere atılmıştır. İlla bir tanesinde hepsi altı gelmiştir!" herzesi aslında bir çözüm değil. Burada uygulanan taktik yükün 'kuşatılamayana atılması'dır. Yani Nasreddin Hoca'nın alayını sonuna kadar hakeden bir durumdur.

O milyar senede bu milyon tane zarın tesadüfen altı-altı geldiğinin delili nedir? Yoktur. Hiçtir. Safsatadır. Çünkü zaten o milyar sene kuşatılamaz. Görülemez. Yaşanamaz. Deneylenemez. Eşeğin postu sayılamaz. Ancak mevzuu eşeğin postuna getirirseniz karşı tarafa kuşatamayacağı bir alan sunmuş olursunuz. Bu size hayalen mümkün olanı aklen/tecrübeten mümkün, hatta vâki, gibi göstermeye yarar. Çünkü karşı tarafın da o milyar seneye uzanıp "Ulan hani evrim ya? Ulan hani tesadüflerin düzen yaratışı? Ulan hani..." deme gücü yoktur. Esasında burada artık mantıklı cevap vermeye de gerek duymuyorum ben. Evet. Nasreddin Hoca alaycılığına başvurmak en iyisi belki. Celal Şengör'ün vaktiyle yediğini söylediği şeyinden oluşmuş olma ihtimaliyle canlıların tesadüfen oluşma ihtimali bir gibi görünüyor bana. Katılmayanlara cevabım belli abiciğim: "İnanmıyorsan ölç de gör!"

Yine mürşidimin beyanatıyla bitirmek isterim: "İmkânın envâı var. İmkân-ı aklî, imkân-ı örfî, imkân-ı âdî gibi kısımları vardır. Bir hadise, eğer imkân-ı aklî dairesinde olmazsa reddedilir; imkân-ı örfî dairesinde olmazsa dahi mu'cize olur, fakat kolayca keramet olamaz. Eğer örfen ve kaideten nazîri bulunmazsa, şuhud derecesinde bir burhan-ı kat'î ile ancak kabul edilir."

23 Nisan 2026 Perşembe

Bediüzzaman Maraş saldırısını nasıl haber verdi?

Kemalizmin sonu geliyor. Elhamdülillah. İmanım bu yöndedir. Sağ iktidarlar hakkıyla mücadele ettikleri için değil. Çünkü, maalesef, bunu başaramadılar. Fakat Hüda'nın kanunu böyle emir buyurduğu için sonu geliyor. Evet. Her ideolojinin bahtiyar bir çağı olur. Zira, denenmemişi denemek, hassaten sıkıntılı dönemler yaşayan insanların karşı koyamadığı bir temayüldür. Ve ideolojiler ilk ortaya çıktıklarında 'denenmemiş' olurlar. "Belki ha?" şaşkınlığını yaşatabilirler o tazelikle. Ancak zaman geçtikçe, daha doğrusu 'zamanın müfessirliği' kendisini gösterdikçe, herşeyin sâhisi sahtesinden ayrılır. Yalancının mumu söner. At diye satılan eşeğin foyası ortaya çıkar. Boyası dökülür. Hüda'nın ikbal verip vermeyişi, sürece şahit olanlar için, hak ile bâtıl arasında tayin kolaylığı sağlar. "Hüsn-ü zannınızı kabul etmem. Zira bir müfside, bir dessasa da hüsn-ü zan edebilirsiniz. Delil ve âkıbete bakınız!" diyen Bediüzzaman Hazretlerinin 'akıbet' vurgusunda da bu gizlidir. Hem Hakîm olan Kur'an'ımız da aynı hakikati söyler: "Akıbet takva sahiplerinindir." Diğerleri illa yolda döküleceklerdir. Şevketleri sönecektir.

Kemalizmin de, bu fıtraten zorunlu süreç nedeniyle, boyası dökülüyor. Şevketi sönüyor. Foyası meydana çıkıyor. Halbuki, ilk zıpçıktığı dönemde, yani daha yeni 'tecrübe edileceği' dönemde, yaşanan tüm sıkıntıları, kabahatleri, daralmaları Osmanlı'nın, İslam'ın, Asyalılığın üzerine boca edip kurtuluyordu. "Ben başka birşeyim!" diyordu. "Benden sonra herşey çok başka olacak!" Ancak yüzüncü senesini devirdiğimiz bugünlerde bize bıraktığı 'başarısızlıkla dolu' bir yakın tarihten ibarettir. Osmanlı'ya, İslam'a, Asyalılığa çamur attığı hiçbir hususu kendisi de çözememiş, hatta sorunları daha fazla giriftleştirmiştir. Her ne kadar Orwell'ın 1984'ündeki gibi bir 'Gerçek Bakanlığı' (daha doğrusu 'Resmi Tarih') marifetiyle herşeyi silbaştan yazmayı denemiş olsa da, hayır, müslümanlar hafızalarına ellerinden geldiğince korumuşlardır. Ve kemalizme "Kral çıplak!" diyecek kadar bir malzeme artık birikmiştir. Bugünlerde CHP'den kamuya yansıyan skandallar dizisi de birşeylerin ömrünün sonuna işaret ediyor. Gafil olmayalım. Kader bunların hitâmına fetva verdi. Cibali Babalık yaparak bu müstakbelin önüne geçmeye çalışanlar gülleyi de suratlarına yemeye mecbur olurlar. "Ölenle ölünmez!" tabirinden cesaret almasınlar. Çünkü ölecek olana doğru giden okun önünde duranlar da illa ölürler.

Yalnız birşeyi artık öğrenelim. Yalnız birşeye artık alışalım. Yalnız birşeyi izzetle yapalım. Gayrı bu kemalist zümreye parmak sallayan biz olalım. Yeter. Onlar senelerce, yerine zekatı kadar bir muvaffakiyet koyamadıkları, Osmanlı'nın, Selçuklu'nun vs. mirasına sövüp durdular. Sarığını-şalvarını, örtüsünü-çarşafını, yazısını-duasını dillerine doladılar. "Bizi İslam geri bıraktı!" diye göğüslerini goril gibi dövdüler. Rejimlerinin yüzüncü yılı geçilirken görüyoruz ki, ne alaka, geri kalmak onların eseriymiş. Yine Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle: "(...) müşkilü't-tahsil olan Avrupa mehasinini terk ederek, çocuk gibi hevâ ve hevese muvafık zünub ve mesâvî-i medeniyeti tuti gibi taklittendir ki, bu netice-i seyyie zuhur ediyor." Bu papağanlar da, Selçuk Bayraktar gibi müşkilü't-tahsil olana talip olup teknoloji üreteceklerine, senelerce bizi şapkayla, yazıyla, dansla, rakıyla vs. uğraştırdılar. Sadece uğraştırmak da değil zehirlediler. Milyonlarca gencin gayreti heba oldu. Zekası ziyana gitti. Birer Selçuk Bayraktar olabilecek nice delikanlı Tarkan Tevetoğlu gibi kalçasını sallamakla teselli buldu. Yani 'çocuk gibi hevâ ve hevese muvafık zünub ve mesâvî-i medeniyeti tuti gibi taklit' bizi mahvetti. Halen de etmektedir.

Maraş'taki okul katliamını da bundan uzakta görmüyorum ben. Evet. Hiç kusura bakmasınlar. Bu cinayet de her rezalet gibi yine onlara yazar. Zira bu gençlerin kalplerine insaniyet-i kübra olan İslamiyetin yerleşmesine müsaade etmediler. Laik rejimlerinin gücüyle Kur'an'ı, sünneti, maneviyatı tedrisin her aşamasından söktüler. Halen de, hatta çocuklara bir ilahî söyletmek kadar olsun, varlığından mutlu olmuyorlar. Sonra ne oluyor peki? Varlık boşluk kabul etmiyor. Senin meleklere yakışır bir faziletle gönüllerini besleyemediğin çocuklar, internetin karanlık ağlarında, şeytanlara özeniyorlar. Camiye götürülmesine gücendiğin gençler keşhanelerden toplanıyorlar. Tesettürüne gücendiğin hanımkızları fuhuş bataklığından kurtarmaya çalışıyorsun artık. Belki çalışmıyorsun da... Zira sen de o sistemin bir parçasısın zaten. Evet. Zihnen çoktan Batı'nın veled-i zinası oldun. Onlarda ne denaet varsa "Bizde de mutlaka bulunması lazım!" diyenler korosuna katıldın. Ancak yağma yok. Senin 'denenmemişliğine güvenerek' bize parmak salladığın günler geride kaldı. Şimdi biz parmak sallayacağız.

Ve hesap soracağız: "Ey Müslümanları dünyaya şiddetle teşvik eden ve san'at ve terakkiyât-ı ecnebiyeye cebir ile sevk eden bedbaht hamiyetfuruş! Dikkat et, bu milletin bazılarının din ile bağlandıkları rabıtaları kopmasın. Eğer böyle ahmakane, körükörüne topuzların altında bazıların dinden rabıtaları kopsa, o vakit hayat-ı içtimaiyede bir semm-i kàtil hükmünde o dinsizler zarar verecekler..." derken Bediüzzaman Hazretleri haksız mıymış? Böyle ahmakane, körükörüne, rejim topuzlarıyla dinden kopardığın gençler toplumsal hayat için bir öldürücü zehir haline gelmediler mi? Maraş'ta, Urfa'da, başka yerlerde yaşananlar sende de artık bu hissi oluşturmuyor mu? Yine bize suçu atarak işin içinden sıyrılabileceğini mi sanıyorsun? Yağma yok. Âdem gözünü açtı. Daha bundan sonra kimseyi kandıramazsınız. Çünkü yüzyıldır siz varsınız. Her sınıfta resimleriniz var. Her binanın önünde büstleriniz var. Her yerde sözleriniz asılı. Her yerde 10. Yıl Marşı çalınıyor. Peki karşılığında ne alınıyor? Yine ülkede bir gelişme oluyorsa dindarlarla oluyor. Üretiyorlarsa yine onlar üretiyor. Sahi ya, II. Dünya Savaşı döneminde, nal çivisini için İngiltere'ye sipariş geçtiğiniz de mi yalan? Bes! Yeter! Gayrı yalanın ömrü bitti.

21 Nisan 2026 Salı

Neye dikkat kesiliyorsan o kesilirsin

Bediüzzaman Hazretleri Mesnevî-i Nuriye'sinin bir yerinde şöyle diyor: "İnsanda öyle bir lâtife, öyle bir hâlet vardır ki, o lâtife lisanıyla her ne sual edilirse—velev ki fâsık da olsun—Cenâb-ı Hak o lâtifeye hürmeten o matlubu yerine getirir." Devamında ekliyor: "O lâtife pek uzaktan bana göründü ise de teşhis edemedim."

Mürşidimin teşhis edemediği o şeyi elbette ben de haddimin yüzbin fevkinde olarak teşhis edemiyorum. Fakat, ona en yakın bulduğum şey, 'dikkat'tir. Evet. Dikkat öyle bir yetenektir ki, her neye yoğunlaşsa, onun açılmasına vesile olur. Yani, âdemoğlu/kızı, dikkatini ihlasla kuşanıp yöneldiğinde matlubu pek çabuk fikrine/kalbine kavuşturulur. Bir metne dikkat edersiniz, dikkatiniz ölçüsünde, metin size açılır. Bir nesneye dikkat kesilirsiniz, dikkatiniz ölçüsünde, nesne sizin için detaylanır. Kulağınızla dikkat kesilirseniz kulağınıza bağış yapılır. Dilinizle dikkat kesilseniz dilinize bağışlanır. Hangi duyunuzla olursa olsun 'dikkat' duası pek çabuk/genel kabul gören bir latifedir. Ancak bu dikkat meselesinin hoşlukları kadar tehlikeleri de vardır.

Dikkatinizi hevaya verdiğinizde dünyanız boş şeylerle dolar. Dikkatinizi günaha verdiğinizde dünyanıza günahlar doluşur. O yüzden 'dikkat yönetimi' aynı zamanda 'irade yönetimi'dir. İrade, dikkate adımlarını izletebildiği gibi, dikkatin adımlarını da izler. Nereye doğru dikkat kesilirseniz temeyyülatınızın o yöne doğru aktığını hissedersiniz. "Onlar ki boş ve yararsız şeylerden yüzçevirirler." (Mü'minun, 23/3) ayeti ve/veya "Kişinin malayaniyi terki müslümanlığının kemalindendir." (Tirmizî, Zühd, 11) hadisi bu bağlamda tefekkür edilebilir. Evet. Dikkatinizi yönetemediğinizde hayatınızda başka şeylerin de kontrolünüzden çıkmasını engelleyemezsiniz. Başta hayaliniz dikkatinizin dünyanıza topladığı şeylerle çalışır. (Ve zihin her sıkıldığında sizi oraya sürükler.) Sonrasında iradeyle bağlı bütün latifeler dikkatin arkasını izler. Dikkat hakikaten duasına dikkat edilesi bir şeydir.

"Nasıl ki, şükür nimeti ziyadeleştirir; öyle de, şekvâ, hastalığı, musibeti tezyid eder..." diyen mürşidimin başka bir yerde söylediği ise şudur: "Çünkü, şükür nimeti ziyadeleştirir, gaflet ise kaçırır." Yani önümüzde üç şık duruyor gibidir: 1) Şükür nimeti ziyadeleştirir. 2) Gaflet nimeti kaçırır. 3) Şekva musibeti tezyid eder. Dikkat edilirse bu üç hâlin üçünün de dikkatle bir ilgisi vardır. Öyle. Zira şükrün arkaplanında 'şeylerin nimetiyet yönlerine dikkat kesilme' saklanır. Yani şükreden bir insan herşeyle "Allah bununla bana ne hayır veriyor?" merakı eşliğinde muhatap olur. Gözlerinin 'güzeli görme' temayülü/alışkanlığı onun dünyasında 'güzel düşünme'yi netice verir. "Bana bununla ne güzellikler bağışlandı?" diye aranıldığında her nesnenin, tecrübenin, hissin şakıyacağı bir bülbül terennümü vardır. Ve bu dikkat kesilişle nimet insanın gözünde çoğalmaya başlar. Aranılan ziyadeleşir. Neyi aranırsak o ziyadeleşir. Tıpkı bir manzarada görülmek istenen şeye 'dikkat kesilmek' gibi. Buna şimdilerde fokuslanmak diyorlar. Yahut da odaklanmak. Her ne isim verilirse verilsin, gereği yapıldığında, dünyanız o şeyin varlığıyla daha çok doluyor. Merak, edildiği şeyi, dünyamıza çağırıyor.

Gaflet böyle değil ama. Gaflet dikkatin zıttıdır. Yokluğudur. Gaflet ettiğinizde göremez olursunuz. Duyamaz olursunuz. Farkedemez olursunuz. Sinyallere alıcılarınızı kapatırsınız. Kapandığınız şeyin sizden kaçması doğaldır. Üçüncüsü ise, gaflet değil, ama dikkatin yanlış noktaya sarfı. Bu defa da nesnedeki olumlu yanlar yerine olumsuz yanları görmeye konsantre oluyorsunuz. "Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen hayatından lezzet alır..." Bu iki cümlenin Münazarat içinde bir kardeşi daha vardır: "Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen güzel rüya görür. Güzel rüya gören hayatından lezzet alır..." Yukarıda dikkatin hayal ile ilgisini anmıştık. Artık rüya ile de ilgisini anabiliriz. Hakikatin tersten söylenişi için de biz kalemimizi oynatalım: "Kötü gören kötü düşünür. Kötü düşünen kötü rüya görür. Kötü rüya gören hayatından elem alır..." Öyle olur. Zira dikkat kesildiği kötülüktür. Dikkat kesildiği kötülük olduğu için bulduğu da kötülüktür. Gördüğü ancak bardağın boş tarafıdır. Yani dikkat öyle bir latifedir ki, Allah Teala, duasını bollukla kabul eder. Hemen karşılığını verir.

Batı'nın fısk u fücuru ile dünyamıza çökmesinin arkasında da bu sır var. Onlar 'medeniyet fantaziyeleri'yle öncelikle dikkatimize çöküyorlar. Nefsanî albeniyle dolu medyaları, sinemaları, şovları, sosyalmedyaları vs. müslüman dikkatini elimizden alıyor. Onların konuştuklarını konuşuyoruz. Bakmamızı istedikleri şeylere bakıyoruz. Dünyamıza yığdıkları enformasyon ile meşgulüz. Bu muhatabiyet görüşümüzü, hayallenişimizi, düşlerimizi, akledişimizi ve hatta komple yaşayışımızı etkiliyor. Şu an bunu başarmaya çok uzağız. Tamam. Fakat, yapabilsek, önce dikkatimizi bu deccalî saltanatın elinden kurtarmamız gerekir. Dikkatimizi bu yaban ellerden kurtarmadığımız sürece müslüman rüyaları görmemiz çok zor. Olsa bile yarım yamalak. 'Edğasu ahlam' denilmeye seza meşguliyetlerle yoğrulmuşuz. Cenab-ı Hak rüşdümüzü bize yeniden ilham eylesin. Âmin.

17 Nisan 2026 Cuma

Nurcular kişilere reddiye yapmaz mı?

Zorluk bazen keyfî bir zindandır. Kendimizi kapattığımız bir zindan. İçeri girip, kapısını kilitleyip, sonra da anahtarını yuttuğumuz. Evet. Hani Hadîd sûresinin 27. ayetinde kısa mealiyle buyrulur: "Ruhbanlığa gelince. Biz onu farz kılmamıştık. Allah’ın rızasını kazanmak için kendileri icat etmişlerdi. Fakat ona da gereği gibi uymadılar." Bu hükmün hakikatinin delili bugün dahi Katoliklerin yaşamaktan kurtulamadıkları cinsel skandallardır. Vatikan her sene 'sapık rahipler' yüzünden açılmış davalarlar uğraşır. Yüksek tazminatlar öder. Özürler diler. Çünkü nikah fıtrîdir. Bekarlığı din adamlığı için mecburî tutarsanız bedelini de böyle rezaletlerle ödersiniz. Burada kabahat elbette ruhbanlığı uyduranlara aittir. Hâşâ, Allah'a ait değildir, zira Hak Subhanehu ve Teala hakiki İsevîlikte rahiplere böyle bir zorunluluk yüklememiştir. Zorluğu kendilerine kendileri uydurmuştur.

Tabii, ayet-i celile, evvelemirde muharref hristiyanlığı muhatap alıyor. Fakat, elbette, sadece onlarla konuşmuyor. Hepimize bir uyarıda bulunuyor. "Cenab-ı Hakkın rahmetiyle cadde kadar geniş tuttuğu yollarda, siz dar sokakları dayatırsanız illa, isterse takva niyetiyle olsun bu, altından kalkamayabilirsiniz!" deniliyor. O yüzden, âdemoğlunun özbir nefsine 'azimet' gözüyle bakması övülmüş, fakat kardeşlerine 'ruhsat dairesi genişliğinde' acıması tavsiye edilmiştir. Eğer kendi nefsine 'ruhsat dairesi genişliğinde' bakıp da kardeşlerinden 'azimeti' bekliyorsa, bu, muvazenesizliğe hamledilmiştir. Zira Fetih sûresinin 29. ayetinde de denilmiştir ki: "Onlar, kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında pek merhametlidirler." Merhametin şânı 'caddeyi dar sokak kılmak' değildir.

Bazen biz nurcular da, mürşidimizin hiç böyle bir muradı olmamasına rağmen, kardeşlerimize dar sokaklar sunabiliyoruz. Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat caddesini ellerinden alıyoruz. "Adalet namazında kıbleniz dört mezhep olsun!" ölçüsünde konuşmuyoruz. Niyetimiz iyi aslında. Daha müttaki bir meslek inşa etmeye çalışıyoruz. Ancak ruhbanlığın ortaya çıkışı da böyle değil miydi? Onlar Allah'ın helal dairesini daralttılar. Ve helal dairesini daraltmak 'rahmetten kaçmak' manasına da gelirdi. Çünkü ruhsat da rahmettendir. Bedeliniyse sonraki nesiller öder.

Geçenlerde, tevafuk, çeşitli meclislerde 'reddiye meselesini' müzakere etmek nasip oldu. Mevzu gidip şöyle bir eşiğe dayandı nihayet: "Risale-i Nur mesleğinde kişilere değil fikirlere reddiye yapılır." Kaide çıkarmanın tatbik/tefekkür kolaylığı sağladığını kabul etmekle birlikte, isterim ki, o kaide yanlış olmasın. Yani cümlenin dilegeliş güzelliği bizi hakikati budama hamakatine düşürmesin. Çünkü kişi reddiyesinin reddedildiğine dair Bediüzzaman Hazretlerinin sarih bir beyanı yoktur. Bu daha çok çıkarıma benzemektedir. Ancak bu çıkarımın da metinlerle mizana vurulması gerekir. Umberto Eco'nun da tarifiyle, yorumun 'aşırı yorum' olmaması, ancak 'bütüne uyumuyla' ortaya çıkar. Ve, evet, bu kaidenin Risale-i Nur'la mihenge vurulması başının-gözünün yaralanmasıyla sonuçlanmaktadır.

Çünkü Bediüzzaman Hazretleri de kişileri anarak tenkidlerde bulunmaktadır. Mesela? Mesela: "Biraderim Derviş Vahdetî Bey'e..." makalesinde isim vererek uyarmıştır. Yine, İşaratü'l-İ'caz'da, "Mısır Müftüsü Şeyh Muhammed Abduh'un telâkkisine göre..." diye başlayan bölümde hatasına dikkat çekilmektedir. Buna mümasil Eski Said döneminde, isimleri zâhiren geçmese de, kişilere yazıldığı meşhur makaleler mevcuttur. Bunlar içinde, Cenab Şehabeddin'e yazılmış olan, İçtihad Risalesi'nin de özünü içeren, makale sayılabilir. Necmeddin Şahiner abi, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî'de, bu makalenin Cenab Şehabeddin'in Daru'l-Hikmeti'l-İslamiye'ye yaptığı tenkide cevap olduğunu aktarmaktadır. Başkaları da vardır. Uzatmamak için bu kadarla iktifa edeyim.

Tabii, ben bu misalleri getirince, "Eski Said döneminde öyleydi. Yeni Said döneminde terketmiştir. Artık kişileri anmamıştır!" gibi birşey de söyleniyor. Efendim, bu da hatalıdır, yanlıştır. Başta Vahdetü'l-Vücud meselesinin tenkidinde İbn-i Arabî Hazretlerini ismen anmaktan geri durmayışı apaçık bir delildir. Yine, konuyla ilgili olarak, Mustafa Sabri Efendi merhum ile Musa Bekûf'un görüşlerini kıyasladığı mektubunda da bundan teberri etmemiştir. Hatta, 8. Mektub'un başlarında, "Bir üstadım olan İmam-ı Rabbânî'ye muhalif olarak diyorum ki..." diyerek söze girmesi kişileri anmakta sakınca görmediğine misaldir.

Böyle sarih anmalar haricinde "Eğirdir Müftüsüne son ihtar!" denilerek başlayan metnin de kime yazıldığı müdakkiklerce bilinir. Yine 'İhtiyar Hoca' hakkında yazılmış mektuplarda kastedilenin kim olduğu ehline malumdur. Yahut "İmam Ömer Efendinin suali ki, bedbaht bir doktor, Hazret-i İsâ aleyhisselâmın pederi varmış diye..." başlayan mektubun bir meşhuru nişan aldığı pek bellidir. Bizim bu kişileri 'peşine düşmediğimizden' bilmeyişimiz 'kişilerin olmadığı' anlamına gelmez. (Ayetlerin esbab-ı nüzûlü de avam-ı müslimîn için böyledir. Ama bizim bilmeyişimiz esbabı ortadan kaldırmaz.) Metnin dokusu "Kişi de konuya dahildir!" demektedir çünkü. Eğer kişi hiç hesaba katılmayacak olsa metnin yapısının buna göre kurulması gerekirdi. Sözgelimi: Ayetü'l-Kübra Risalesi gibi olabilirdi. Ancak Bediüzzaman Hazretleri bu gibi metinlerde hedefine kişileri de aldığını üslûbuyla belli etmiştir.

Toparlarsam: Kişilere reddiye yapmak da fikirlere reddiye yapmak da Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat ulemasının İslam tarihi boyunca istimal ettikleri yollardır. Bazen sadece fikirlere reddiye yapılır. Bazen de gerekli görülüp kişilere reddiye yapılır. Kişilere reddiye yapmanın cevazının Tebbet sûresinden alındığı söylenir. (Orada, bizzat Cenab-ı Hak, Ebu Leheb'i anmıştır.) Buna mümasil sünnette de delilleri vardır. Ulemamız da zaten bu hikmetlerden hareketle tarih boyunca kişilere reddiye yapmayı sürdürmüşlerdir. Bunu yapmalarının sebebi sorunun kaynağı olan kişinin mü'minlerce tanınmasının gerekliliğidir. Kişinin arızası bilinmezse mü'minler onu müstakim görerek istifadeye devam edebilirler. (Cerh ve Ta'dîl ulemasına binler rahmet olsun.) Böyle bir sapmadan hassaten avam-ı müslimîni korumak salih ulemanın vazifelerindedir. Ki Bediüzzaman Hazretleri de İşaratü'l-İ'caz'da der:

"Bir şahıs, bir şahsı, nasîhatle fena birşeyden menetmek üzere şöyle tevcih-i kelâmda bulunur: Ey kişi! Aklın varsa şu yapmak istediğin şey muhaldir, hem nefsine zarardır. Hem iyiyi kötüyü tefrik edecek bir hissin yok mudur? Anlaşılan, hakikatı hurafe, tatlıyı acı gösteren seciyende bir hastalık vardır. Şüphesiz o hastalıktan kurtulup şifayab olmak istiyorsun. Fakat senin bu halin, o hastalığı izale değil, tezyid ediyor. Eğer bu halinle bir lezzet, bir zevk istersen, en şedit bir elemi intaç eden bir azap eline geçer. En nihayet sarhoşluktan ayrılıp, kötü halinden vazgeçmediğin takdirde, fesadın başkalara geçmemek üzere hortumun üzerine, bir damganın vurulmasıyla seni teşhir ve ilân etmek lâzımdır."

Evet. Öyledir. Zehirlemekten vazgeçmeyenlerin fesadının başkalarına sirayet etmemesi için burunlarına damga vurmak lazımdır. Hırsızın eli kesilir. İslam uleması tarih boyunca bunu yapmıştır. Bediüzzaman Hazretleri de, hikmeti iktiza ettiğinde, bu yola başvurmuştur. Durum böyle olduğu halde "Risale-i Nur mesleğinde kişilere değil fikirlere reddiye yapılır!" demek, tıpkı ruhbanlığın icadı gibi, kendine bir güçlük inşa etmektir. Bence nurcular da, tıpkı ruhbanlar gibi, icad ettikleri bu güçlüğün altından kalkamıyorlar. Kişilere çok sayıda reddiye yapıyorlar. Bunları medyada veya sosyalmedyada sıklıkla neşrediyorlar. (Mesela: Mustafa İslamoğlu'nun, Mustafa Öztürk'ün vs. Bediüzzaman Hazretlerine yaptıkları bühtanlardan sonra yazılan cevapları hatırlayalım.) Fakat şöyle birşey oluyor:

Diyelim bir nurcu başka bir nurcunun yaptığı tenkidi, herhangi bir hikmetle, doğru bulmazsa onu bu şekilde vazgeçirmeye çalışıyor: "Risale-i Nur mesleğinde kişilere değil fikirlere reddiye yapılır!" Eğer tenkidi beğenirse hiç bu konuya girmiyor. Neyse. Bence bu taktiksel uygulama artık rafa kalkmalı. Elbette Risale-i Nur mesleğinde de kişilere tenkid/reddiye yapılabilir. (Yapılıyor da!) Zira Risale-i Nur'un dairesi Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat dairesidir. Başka birşey değiliz ki caddemiz elimizden alınsın. Ha kişi kendisine sokağı meslek tutar. Takvasıdır, seçimidir, birşey demeyiz. Ama dayatmak? Aslaaa!

4 Nisan 2026 Cumartesi

Trump Bediüzzaman'ı nasıl haklı çıkardı?

Trump'tan aldığım ders aslında Trump'tan aldığım bir ders değil. O dersin sahibi mürşidim. Evet. Bediüzzaman Hazretlerinin bir dersini anlamaya Trump'ı yol yapıyorum. Veyahut dersin dediğini zaten anladım da yakînimi ziyadeleştirmek için Trump'ı delil tutuyorum. Nedir? Ne değildir? Bütün soruların cevabı Trump'ın bize karakteriyle çizdiği karikatürde gizlidir. Trump bir yanıyla alabildiğine kibirlidir. Açıklamalarını beş-on dakika izlemiş herkes bunu kabul eder. Hem şahsına dair övgülere bayılır hem de bizzat kendisi şahsını över. Yanısıra ülkesi adına da övünmeye bayılır. Ve basın toplantılarında yabancı ülkeleri aşağılar, gazetecileri aşağılar, bazen muhalifi olan Amerikalıları da aşağılar. Fakat bunun yanısıra çok da dindar geçinir. Rahiplerden bir ordusu vardır. Ve bu ordu bazen toplaşıp Trump'a dua eder. Konuşmalarında İncil'e atıflar yapar. Hatta 'manevî ordusunun' beyanlarına bakılırsa Trump 'seçilmiş kişi'dir. Hristiyanlığın tekrar yükselişine vesile olacaktır.

Böyle bir karakter müslümanların dünyasında anlaşılmazdır. Çünkü müslümanlar mezkûr iki şeyin beraber bulunmasını yadırgarlar. 'İmkansızın bahsi' olarak görürler. Evet. Müslümanlar hem muazzez Kur'an'dan hem de mübarek Sünnet-i Resulullah'tan öğrenmişlerdir ki, kibir ile iman, beraber bulunamazlar. Kibir ziyadeleştikçe iman geriler. İman ziyadeleştikçe kibir geriler. Bu nedenle müslümanlar mütekebbiri gördükleri zaman Allah katında makbul olduğuna ihtimal vermezler. Kibrinin fazlalığı ölçüsünde onu zelil bulurlar. Hüda'nın dostluğunun tezahürü o kimsenin tevazua yönelmesidir. Yani müslümanın itikadında kibir ile iman arasında 'gerek' değil 'zıtlık' ilişkisi vardır. Fakat küfürde bu zıtlık ilişkisi yoktur. Kâfirler böyle düşünmezler.

Risale-i Nur'dan iktibas yapmanın zamanı geldi:

"İslâmiyetin, Hıristiyanlık ve sâir dinlere cihet-i farkının sırr-ı hikmeti şudur ki: İslâmiyetin esası, mahz-ı tevhiddir; vesâit ve esbaba tesir-i hakikî vermiyor, icad ve makam cihetiyle kıymet vermiyor. Hıristiyanlık ise, 'velediyet' fikrini kabul ettiği için, vesâit ve esbaba bir kıymet verir, enâniyeti kırmaz. Adeta rububiyet-i İlâhiyenin bir cilvesini azizlerine, büyüklerine verir. 'Onlar hahamlarını ve papazlarını kendilerine Allah'tan başka rabler edindiler.' (Tevbe sûresi, 31) âyetine mâsadak olmuşlar. Onun içindir ki, Hıristiyanların dünyaca en yüksek mertebede olanları, gurur ve enâniyetlerini muhafaza etmekle beraber, sabık Amerika Reisi Wilson gibi, mutaassıp bir dindar olur. Mahz-ı tevhid dini olan İslâmiyet içinde, dünyaca yüksek mertebede olanlar ya enâniyeti ve gururu bırakacak veya dindarlığı bir derece bırakacak. Onun için, bir kısmı lâkayt kalıyorlar, belki dinsiz oluyorlar."

İşte bu yüzden onlarda öyle bizde böyle oluyor. Biz şirki tüm mertebeleriyle reddettiğimiz için gizli/açık şirkten doğan 'kibir hakkını(!)' da reddediyoruz. "Herşeyi Allah yaratıyorsa herşeyin hamdı da Ona aittir!" diyoruz. Başkası bir övgüyü sahiplenmek istediğinde, bir kibir emaresi gösterdiğinde, bunu sakîl buluyoruz. Hamlığına veriyoruz. Kemale dönük okumuyoruz. Hatta yine mürşidim gibi diyoruz: "Velâyetin, şeyhliğin, büyüklüğün şe'ni tevazu ve mahviyettir, tekebbür ve tahakküm değildir. Demek, tekebbür eden sabiyy-i müteşeyyihtir. Siz de büyük tanımayınız." Fakat gavurlar, şirkle alude itikadlarından dolayı, kibre/gurura hem kendilerinde hem büyüklerinde bir hak görüyorlar. O nedenle hem gayet mütekebbir hem gayet dindar olduklarını sanabiliyorlar. Hem de toplumsal olarak bunu kabul ediyorlar. Cemiyetlerinin midesi kaldırıyor.

Trump tecrübesine bu gözle de nazar edebiliriz arkadaşlar. Dikkat edin. Abes görmeyin. Çünkü Allah şahitliğimize soktuğu herşeyde bizler için dersler saklamıştır. İyinin iyiliğinden ders alırız. Kötünün kötülüğünden ders alırız. Birisinden 'olmamız gerekeni' öğreniriz. Ötekinden 'olmamamız gerekeni' belleriz. Bütün insanlığın hayatı bir insanın hayatında mündemiçtir. Ki âlem-âlemler tek bir insanın hakikatinde dürülmüştür. Bizler Firavun'u, Samiri'yi, Karun'u görmedik. Fakat demeyelim ki o kanunların fertlerine rastlamadık. Hüda bize de Netanyahu'yu, Trump'ı ve daha nicelerini gösterdi. Şirkin nasıl çirkin birşey olduğunu onlar üzerinden de resmetti. Bâri Teala ve Tekaddes Hazretleri verdiği derslerden hakkıyla ibret alabilmeyi de nasip eylesin. Âmin.

18 Mart 2026 Çarşamba

Ali Şeriatî tartışması nurcuları neden teğet geçti?

Efendim, tanıyanlar zaten biliyor, bilmeyenler şimdi bilecek, bende biraz 'kitap oburluğu' var. Eline her geçeni okuyan cinstenim. 'Hünerdir' diye söylemiyorum. Belki değildir. (En azından her zaman değildir.) Fakat, biraz da meslek hastalığı olarak, bu illete bulaştım. İflahım da pek mümkün görünmüyor. Her neyse... Mezkûr kusurumdan dolayı nurcular mabeyninde bazı tatsızlıklar yaşadığım da olmuştur. Mesela: Daha yirmili yaşların başındayken, 'prof' titrili bir ağabeye, İbrahim Hakkı Hazretlerinin Marifetname'sinde rastladığım bir bilgiden bahsetmiştim. Beni gayet şiddetle fırçalamıştı. Risale-i Nur'dan başkasını okumaktan menetmişti. Tabii, söyleşinin şiddetinden, biraz da edebimden, yüzüne birşey demedim. İçimden ise sayıklıyordum: "Be mübarek, sen, Risale-i Nur'dan başka kitap okumadan mı profesör oldun?"

"Risale-i Nur'dan başka kitap okumamak" meselesinde nurculara bir riyakârlığın hâkim olduğunu düşünmekteyim. Herkese teşmil etmekten teberri ederim. Fakat, alelekser, başka kitapları da okuyorlar, fakat biraraya geldiklerinde 'sanki okumuyormuş gibi' yapıyorlar. Çünkü hepsinin az-çok bir tahsil hayatı var. Bazıları, tıpkı yukarıda ismini vermek istemediğim 'prof' ağabey gibi, en zirvelere kadar çıkmış. Kimseye sadece Risale-i Nur okuduğu için böyle payeleri vermezler. Risale-i Nur profesörü, doçenti, doktoru vs. yoktur. Kaldı ki, isterse gönülleri olmasın, hayat mecburiyetlerle örülü bir süreçtir. Hepsi ilgilendikleri mesleklerle meşguliyetleri içinde başka bazı metinleri okumak mecburiyetinde kalırlar. Ancak, kendi meclislerinde buluştuklarında, kimse birbirine böyle şeyler yaptığını söylemek istemez. "Risale-i Nur'la iktifa etmek" bu manada, en azından şahitliklerim kadarıyla, hiçbir nurcunun başaramadığı birşeydir. İlla önünüze metinler çıkarılır. İlla gönüllü-gönülsüz okursunuz. Ancak onları elbette mürşidinizin metinlerini okur gibi okumazsınız.

Burada benim "Risale-i Nur'la iktifa etmek" meselesini anladığım şekil tebarüz ediyor: Risale-i Nur'la iktifa etmek bahsinde Bediüzzaman Hazretlerinin, bence, kastettiği "meslek olarak Risale-i Nur'da kalmaktır." Yani pergelin sabit ayağını Risale-i Nur'da tutmaktır. Ki, sadece nurcular değil, bütün terbiye ekolleri böyle yapar. Hatta cümle meslek erbabı zaten bu hassasiyeti gözetir. Televizyonun keşşâfı John Logie Baird hakkında okuduğumu anımsıyorum. (İnşaallah hafızam beni yanıltmıyordur.) Üniversite hayatında iki bilimdalıyla birden ilgilenince, hocası, bir kenara çekip 'gayretini birisine teksif etmesini' öğütlüyor. Zira bizim irfanımızda da "Herşeye elini atan herşeyden mahrum kalır!" denmiştir. En azından herkes bu kadar herşeyi kuşatamaz. Nakşibendi, Kadirî, Rufaî, Şazelî veya Halvetî vs. tarikatına da girseniz, eğer başka ekollerle de bağınız varsa, size onları kesmenizi salık verirler. Çünkü mesafe almak için 'tevhid-i kıble etmek' şarttır. Bediüzzaman Hazretleri de İmam-ı Rabbanî kuddisesirruhtan ders aldığı bu 'tevhid-i kıble' meselesini talebelerine "Risale-i Nur'la iktifa etmek" olarak yansıtmıştır. Lakin burada vurgulanan 'Risale-i Nur okuyan herhangi birinin bir daha başka hiçbir kitabı okumaması gerektiği' değildir. Hayır. Böyle anlarsak yanlış olur. Vurgulanan 'odak noktası olarak Risale-i Nur mesleğinden ayrılmaması' gerektiğidir. Aynısını, hangi mürşide gitseniz, o da söyler. Kendisine birden fazla mürşid tutmaya çalışanı tasavvuf mesleğinde de hoşgörmezler. Dikkat, gayret, dirayet, hamiyet dağınıklığına sebep olur çünkü.

Ancak, bununla beraber, şunu da kabul ediyorum: Avam-ı nâsın metinlerle ilişkisi havassın ilişkisi kadar serbest olamaz. Çünkü avam okuyacağı metinlerin, eğer varsa, kem tesirlerinden kendisini koruyacak yeterli donanıma sahip değildir. Bu nedenle ulemamız avama İncil'i, Tevrat'ı vs. okumayı yasak etmiştir mesela. Fakat Hüseyin-i Cisrî Hazretleri gibi niceleri bu metinleri sıhhatle analiz ederek Aleyhissalatuvesselam Efendimizi müjdeleyen detayları beyanda bulunmuşlardır. Veyahut, mesela, tahrif olmuş böylesi metinlerin tutarsızlıklarını analiz eden eserler vardır.

Nasıl? Çünkü onlar âlimdir. Biz değiliz. Onların okudukları pâk denizlerini bulandırmaz. Bizim küçük havuzumuz bir damla pislikle bile çamur olur. O yüzden Bediüzzaman Hazretlerinin bu tür uyarılarını "Risale-i Nur'dan başka kitap okumamak" olarak algılayıp anlatanları da büsbütün silip atmıyorum. Yalnızca bu hususta ehl-i sünnet ve'l-cemaat ulemasının geçmişten günümüze takip ettiği yola bağlı kalalım istiyorum. O da nedir? Eğer kafası karışacaksa kişinin okumamasıdır. Eğer göğsü kaldırabilecek çaptaysa okuyabilir. Şayet siz herhangi bir ilim adamına Risale-i Nur mesleğini anlatırken "Bu meslekte gidecekler bir daha Risale-i Nur'dan başka kitap okumayacaklar!" derseniz, gülmesini geçtim, arkasını dönüp gider. Böyle bir yasağı hiçbir İslam âlimi şimdiye kadar koymamıştır. Bence Bediüzzaman Hazretleri de koymamıştır. En azından herkes için böyle bir yasak yoktur.

Hakikat aşkına şunu da dillendirmeden geçmeyelim: Nurcuların kendilerini Risale-i Nur'dan başka metinlere kapatmaları bazı iyi sonuçlar vermiş olabilir mi? el-Cevap: Olabilir. Evet. Elhamdülillah. Nurcuların Risale-i Nur metinlerine kapanmaları, ehl-i sünnet itikadına uygun olmayan, hatta bazı bazı şirk-bid'a propagandası da içeren, kimi popüler eserlerin 'tesirsizliğini' sağlamıştır. Buna misal olarak yakın zamandaki Ali Şeriatî tartışmalarını analım mesela. İslamcılık ekolüne mensup olanlar, uzunca bir süre, 'ellerine ne geçse okuyarak' zamanlarına hâkim olmaya çalışmışlardır. Özellikle Mısır'dan, Pakistan'dan, İran'dan kimi parlatılan isimler (ve daha başkaları) İslamcıların düşünce dünyasını etkilemiştir. İyisine birşey demeyiz ama çok kötü etkilenmeler de olmuştur. Hatta ehl-i sünnet itikadını bırakıp başka modernist, şiî veya selefî yollara düşenler az değildir. Bu düşüşlerde temel etken, daha ehl-i sünnet olmanın ne demek olduğunu bilmeden, istikametsiz metinlerle muhatap edilen avamın yaşadığı savrulmadır. Nümunesi çoktur. Nurcular, bu tarz savrulmalardan epeyce korunmuşlardır, zira o popüler eserleri ekseriya hiç bilmezler. Yazarlarını da tanımazlar. Kapanışları bu anlamda bir kalkandır desek yalan olmaz. Ancak...

Ancak bir de terazinin öteki kefesi var. Mürşidim diyor: "Sevâd-ı âzama ittibâ edilmeli. Ekseriyete ve sevâd-ı âzama dayandığı zaman, lâkayt Emevîlik, en nihayet Ehl-i Sünnet cemaatine girdi. Adetçe ekalliyette kalan salâbetli Alevîlik, en nihayet az bir kısmı Râfızîliğe dayandı." Nass-ı hadisle 'dalalet üzere birleşmeyeceği' haber verilen ümmet, aynı zamanda, kuşattığı bütün cemaatler, tarikatler, meslekler için bir istikamet ayarıdır. İstikamet aynasıdır. İstikamet cetvelidir. Kendi adımlarının yörüngesini o aynada sorgulamayan ve "Mü'min mü'minin aynasıdır!" sırrına mazhar olamayan gruplar, bir süre sonra, istikametten de saparlar. Buz parçası olan enaniyetini havuza atmayı başarmak güzel birşeydir. Maşaallah. Fakat o cemaat de kendini ümmet havuzuna atmıyorsa 'cemaat kadar bir buzdağıyla' maraz çıkarmaya başlar. Üstad Hazretleri yukarıda Alevilik-Emevilik kıyası yapıyor. Biz buna en yakın tecrübemiz FETÖ'yü de ekleyelim. Bu tehlike her cemaat için vardır.

Bunun sebebi de, üzerine kapanılan metinlerin, üzerine kapanıldıkça, yanlış yorumlanmaya başlanmasıdır. Bediüzzaman Hazretlerinin bir meselede 'ne demek istediğini' anlamaya çalışırken, üstadları olan, İmam-ı Rabbanî gibi, İmam Gazâlî gibi, Abdülkadir-i Geylanî gibi mürşidlerin 'neler söylediğine' bakmayanlar, yani ümmet siğasına kendi görüşlerini çekmeyenler, büyük ihtimal o hazretin cümlelerini de saptırırlar. Haricîlik, Mutezîle, Cebriye, Müşebbihe, Mürcie, Şia vs. nasıl kendi anlayışlarını nasslara dayatarak ümmetin ekserinin, yani fırka-i nâciyenin, fehmindeki selametten mahrum kalmışlardır; aynen öyle de; nurcular da 'acaba' dedikleri yerde ehl-i sünnet ve'l-cemaat aynasına bakmazlarsa 'aşırı yorumlarına' kapılıp giderler. Dışarıya kapanmak her idraki güdükleştirir. Her cemaati sapkınlaştırır. Hatta seküler alanlarda bile iletişim/etkileşim yoksunluğu bilgi fakirliğine sebep olur. Bu ümmetin istikameti cemaattedir. Ancak o cemaat kendi 'grubumuz' değil ehl-i sünnet ve'l-cemaattir. Bizim grubumuz sünniliğin bir küçük şubesidir sadece.

Çok konuştum. Sizi de sıktım. Bu konuları çok tartışıyoruz. Herhalde iyi-kötü kimi değişimler de hâsıl oluyor. İnşaallah istikametimiz hayra olur. Haklı başlamanın haklı kalmanın garantisi olmadığını Alevilik misali bize açıklıyor. Haksız başlamanın haksız kalmanın garantisi olmadığını da Emevilik misali bize gösteriyor. Kim ümmete uygun adım yürümeye çalışırsa o istikamet kazanıyor. Kim kendi sanrısına, güya biricikliğine kapılırsa, işte o da, tıpkı FETÖ'nün uğradığı gibi bir kem akıbete uğruyor. Allahu Teala ayaklarımızı ehl-i sünnet ve'l-cemaat istikametinden ayırmasın. Âmin. Âmin. Âmin.

10 Mart 2026 Salı

İbn-i Arabî Hazretleri bir nurcuyu nasıl tokatlar?

Yıllar önce İhsan Kasım ağabeyden dinlemiştim: Arap dünyasından misafirleriyle muhabbet ederlerken, konu dönmüş dolaşmış, Abdükadir-i Geylanî Hazretlerinin Fütuhû'l-Gayb isimli eserine gelmiş. İhsan Kasım ağabey demiş ki: "O kitabın kerameti vardır." Misafirlerden bazıları ilk kez duydukları bu hakikate nazlanıp itiraz etmişler: "Kitabın kerameti olur mu canım?" demişler. İhsan Kasım ağabey de manaca "Hodri meydan!" deyip bir öneride bulunmuş: "İnanmazsanız tecrübe edelim. 'Bismillah' deyip bir tefeül yapın. Bakın bakalım ne çıkacak?" Hemen kitaplıktan aldıkları Fütuhû'l-Gayb'da tefeül yapmışlar. Karşılarına, hatırımda yanlış kalmadıysa, şöyle bir cümle çıkmış: "Ey helva yiyenler!" Tabii meclisteki herkesin tüyleri diken diken olmuş. Neden mi? Çünkü onlar da o sırada helva yemekteymişler. "Âmenna!" ve temenna ile kitabı yerine kaldırmışlar.

Benzer birşeyi bu yakınlarda ben de yaşadım. İbn-i Arabî Hazretlerinin 'Harflerin İlmi' isimli eserini okuyordum. 'Harflerin İlmi' aslında 'Fütuhât-ı Mekkiye'nin üç bâbının tercümesinden oluşan bir kitaptı. İçeriğinden pekaz bir kısmını kavrayabildiğimi söylesem herhalde kimseyi şaşırtmış olmam. Hazret-i Muhyiddin'in konuştuğu sema bizim idrakimizin seviyesine hiç de yakın değil. Fakat, elhamdülillah, mübarek şeyhin himmetiyle hepten ellerimiz boş dönmedik. Neyse. Tecrübeme gelirsem: Hazretin anlattıklarını okurken bir yandan da tenkid damarımı bırakamadığım için kendi kendime sayıklıyordum: "Bunu neye dayanarak söylüyor yahu? Şunu neyle delillendirebilir ki! Hem onun dediği gibi olduğu ne mâlûm." Yani kendi çukurumdan onun göğüne şımarık-muteriz taşlar atıyordum. Cahilce yıldız düşürmeye çalışıyordum. Tabii, ne taşım yıldıza yetişiyor, ne de yıldız taşımı önemsiyordu bana göre. Sırf kalbimde bir gevezelikti. Öyle sanıyordum. Fakat öyle değilmiş. Birden şu satırlara denk geldim:

"Nun harfi bir yarım küredir ve öyle acayip, öyle harika özellikler taşır ki, onları ancak teslimiyet peştemalını beline sıkı sıkıya bağlayan, boşyere itiraz edenin ve gereksiz yere konuşanın tasavvur edemediği ölümün ruhunu kendinde gerçekleştiren kimse anlayabilir..." Gel de üzerine alınma. 'Teslimiyet peştemalını beline sıkı sıkıya bağlayan'ın ben olmadığım kesin de fakat 'boşyere itiraz eden'in ve 'gereksiz yere konuşan'ın ben olmadığım ne malum? Üstelik aynı cümlede dikkatimi çeken başka bir gariplik de vardı. Muhataba yapılan uyarının, başka bir harfle değil, 'nun' harfi ile bağlanmasıydı. İşte ben orada dilimi yuttum. "Neden?" diyeceksiniz. Çünkü, 'nun' harfi benim mürşidimin, yani Bediüzzaman Hazretlerinin de üzerine çok şeyler söylediği bir hakikat menbaıydı. Yani, sanki, Hazret-i Şeyhim benim kulağımı şöyle çekiyordu: "Ey edepsiz, ben burada sana harflerin anlamlarını söylüyorum, kalbinden habire itirazlar geçiriyorsun, o zaman de bana: Senin mürşidin de aynısını yapmıyor mu?"

Subhanallah. Hakikaten benim mürşidim de aynısını yapıyordu. Evet. Na'büdü'nün nun'una dair söyledikleri Harflerin İlmi'ni doğrular nitelikte bir çıkarım değil miydi? Fakat burayı kısa geçemem. Bizzat Risale-i Nur'dan yardım almam gerekecek:

"Bir vakit 'İyyake na'büdü ve iyyake nestain' deki nun-u mütekellim-i maalgayri düşündüm ve mütekellim-i vahde sıygasından na'büdü sıygasına intikalin sebebini kalbim aradı. Birden, namazdaki cemaatin fazileti ve sırrı, o nun'dan inkişaf etti. Gördüm ki, namaz kıldığım o Bayezid Camiindeki cemaatle iştirakimi ve herbiri benim bir nevi şefaatçim hükmüne ve kıraatimde izhar ettiğim hükümlere ve dâvâlara birer şahit ve birer müeyyid gördüm. Nâkıs ubûdiyetimi, o cemaatin büyük ve kesretli ibâdâtı içinde dergâh-ı İlâhiyeye takdime cesaret geldi. Birden, bir perde daha inkişaf etti. Yani, İstanbul'un bütün mescidleri ittisal peydâ etti. O şehir, o Bayezid Camii hükmüne geçti. Birden, onların dualarına ve tasdiklerine mânen birnevi mazhariyet hissettim. Onda dahi, rû-yi zemin mescidinde, Kâbe-i Mükerreme etrafında dairevî saflar içinde kendimi gördüm.

'Elhamdülillahi Rabbi'l-Âlemîn' dedim, benim bu kadar şefaatçilerim var, benim namazda söylediğim herbir sözü aynen söylüyorlar, tasdik ediyorlar. Madem hayalen bu perde açıldı, Kâbe-i Mükerreme mihrap hükmüne geçti. Ben bu fırsattan istifade ederek, o safları işhad edip, tahiyyatta getirdiğim 'Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh' olan imanın tercümanını mübarek Hacerü'l-Esvede tevdi edip emanet bırakıyorum derken, birden bir vaziyet daha açıldı. Gördüm ki, dahil olduğum cemaat, üç daireye ayrıldı. Birinci daire: Rû-yi zeminde mü'minler ve muvahhidîndeki cemaat-i uzmâ. İkinci daire: Baktım, umum mevcudat, bir salât-ı kübrâda, bir tesbihât-ı uzmâda, her taife kendine mahsus salâvat ve tesbihatla meşgul bir cemaat içindeyim. 'Vezâif-i eşya' tabir edilen hidemât-ı meşhude, onların ubûdiyetlerinin ünvanlarıdır.

O halde 'Allahu ekber' deyip hayretten başımı eğdim, nefsime baktım: Üçüncü bir daire içinde, hayret-engiz, zâhiren ve keyfiyeten küçük, hakikaten ve vazifeten ve kemiyeten büyük, bir küçük âlemi gördüm ki, zerrât-ı vücudiyemden tâ havâss-ı zâhiriyeme kadar, taife taife vazife-i ubûdiyetle ve şükrâniye ile meşgul bir cemaat gördüm. Bu dairede, kalbimdeki lâtife-i Rabbâniyem, 'İyyake na'büdü ve iyyake nestain' o cemaat namına diyor. Nasıl, evvelki iki cemaatte de lisanım o iki cemaat-i uzmâyı niyet ederek demişti. Elhasıl, na'büdü nun'u şu üç cemaate işaret ediyor..."

İşte bir nurcuya tokad da böyle atılırdı. Zaten yine, Allah ona afiyet versin, Cemil Şanlı Hoca'nın Nur Vakfı'nda yaptığı bir derste işitmiştim. Üstad Hazretleri de, Şeyhü'l-Ekber'in kendisinden işarî olarak çokça haber verdiğini, fakat Vahdetü'l-Vücud mesleğini tenkidinden dolayı bu işaretlerini kapalı yaptığını zikretmişti. "Nice zatlar var, isimleri 'sin'le başlar, bu dini ihya edecekler!" (Bizzat yerinden dinlemek için, https://youtu.be/zqCuJwBFE_o?si=eXpFaWkklQmOTc7g linkine tıklayıp, 08:20'ye gidebilirsiniz.) cümlesini mesela misal olarak zikrediyordu Cemil Hoca orada... Şimdi ben de yukarıya bakıp desem ki: Allahu a'lem, Hazret-i Muhyiddin, bu 'nun' harfi ile ilgili 'teslimiyet peştemalını beline sıkı sıkıya bağlayan' ve ' ölümün ruhunu kendinde gerçekleştiren kimse' ifadeleriyle, belki de, Bediüzzaman Hazretlerini kastetmiştir. O da, zamanı geldiğinde, 'nun' harfiyle ilgili sırları böyle ortaya koymuştur. Nun'un sinesinde sakladığı 'üç cemaat' hakikatini ifade etmiştir. Acaba çok mu dirayetten uzak düşer? Çok mu hayalât olur? Bana 'olmaz' görünüyor. Fakat yine de her kelamımızın ahiri böyledir: En doğrusunu Mevla bilir...

2 Mart 2026 Pazartesi

İran'ın mı yanında duracağız İsrail'in mi?

Beklenen savaş başladı. Evet. Amerika, yavuklusu İsrail ile birlikte, İran'a saldırıyor. Peki böyle bir gerilimde nerede durmak gerekir? Elbette Amerika'nın, İsrail'in yanında duramayız. Fakat... Fakat İran'ın da 'şii' olma marazı var. Ve bu şiilik, Üstad Hazretlerinin tasnif ettiği şekilde, 'şia-i velayet' değil, 'şia-i siyaset.' Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat coğrafyada, çeşitli propaganda araçlarıyla, ajanlık faaliyetleriyle, siyasi hamlelerle vs. alan tutmaya çalışıyor. Sünni gençlerin kafalarını karıştırıyor. Onları, ehl-i beyt sevgisi üzerinden, müstakim itikadlarından alıkoymaya gayret ediyor. Kendi pâk mazilerine şüpheyle baktırıyor. İmamiye şiası böyle bir şia. Kim bu dediklerime inanmazsa, Ebubekir Sifil Hoca'nın, 'Peşaver Gecelerine Reddiye' derslerini izlesin Youtube'dan. Orada teferrüatıyla mevzu aydınlatılmaktadır. Zaten yakın tarihteki Suriye tecrübesi de şiilerin 'sünnilere karşı ne denli gaddarlaşabildiğinin' bariz delilidir.

Ancak bu noktaya yapılan vurgu da bazen ayarını kaçırıyor. İran'a yapılan saldırıda kâfirin safını tutacak kadar ileri gidenler oluyor. Halbuki bu kâfir sıradan kâfirlerden değildir. Kâfirin şeddelisidir. Filistin'e seksen senedir kan kusturmuş bir lanetlidir bahsedilen düşman. Elinden gelse-gelebilse bütün İslam âlemine de kusturmaktan çekinmez. Yaşlısını, kadınını, çocuğunu, hatta beşikteki bebeğini bile öldürmekten dur olmaz. Böyle dehşetengiz bir kâfirin, ehl-i bid'a dahi olsa, bir müslümana vurmasına sevinilir mi? Hayır. Asla. Elbette sevinilmez. Müslümanın gönlü böyle bir harpte kâfirden yana olamaz. Niçin? Çünkü, İran'la yüz derdimiz de olsa, dermanımızı o kâfirlerin zalim ellerinden bekleyemeyiz. Nitekim bu hususta Bediüzzaman'ın bir suale verdiği cevap istikametli duruşu hepimize göstermektedir:

"Bu yakında İngiliz ve İtalya gibi ecnebîlerin bu hükûmete ilişmesiyle, eskiden beri bu vatandaki hükûmetin hakikî nokta-i istinadı ve kuvve-i mâneviyesinin menbaı olan hamiyet-i İslâmiyeyi tehyiç etmekle şeâir-i İslâmiyenin bir derece ihyâsına ve bid'aların bir derece def'ine medar olacağı halde, neden şiddetle harp aleyhinde çıktın ve bu meselenin âsâyişle halledilmesini dua ettin ve şiddetli bir surette mübtedi'lerin hükûmetleri lehinde taraftar çıktın? Bu ise, dolayısıyla bid'alara tarafgirliktir.

el-Cevap: Biz ferec ve ferah ve sürur ve fütuhat isteriz—fakat kâfirlerin kılıcıyla değil! Kâfirlerin kılıçları başlarını yesin; kılıçlarından gelen fayda bize lâzım değil. Zaten o mütemerrid ecnebîlerdir ki, münafıkları ehl-i imana musallat ettiler ve zındıkları yetiştirdiler. (...) Her neyse... Kadîr-i Külli Şey, bir dakikada, bulutlarla dolmuş cevv-i havayı süpürüp temizleyerek semânın berrak yüzünde ziyadar güneşi gösterdiği gibi, bu zulümatlı ve rahmetsiz bulutları da izale edip hakaik-i şeriatı güneş gibi gösterir ve ucuz ve dağdağasız verebilir. Onun rahmetinden bekleriz ki bize pahalı satmasın..."


Evet. Bize kâfirlerin kılıcıyla gelecek fayda lazım değil. Zaten onların kılıcından, silahından vs. fayda da ummayız. Onların eli her nereye bulaşsa eskisinden daha beter hale getirirler. Irak'a, Libya'ya vs. yaptıkları malum. O yüzden müstakim duruş sahibi bir müslüman kendi iç meselelerini kâfirler eliyle çözmeye çalışmaz. Bu tarz çözümlere alışmaz. Ha, peki bu kadar şey söyledik, İran'ın hiç mi suçu yok?

Elbette var. Yine Üstad Hazretlerinin buyurduğu gibi, "Beşer zulmeder, kader adalet eder..." İran da Suriye'de döktüğü masum sünnilerin kanının bedelini ödüyor belki. Yani, Âdil-i Mutlak olan Cenab-ı Mevla, ona bu bedeli başka bir zalimin eliyle ödettiriyor. Yine de, kalben o zalimlerin zulümlerine taraf olmamak, o dessasların İslam âlemine vereceği zararlara hissen dahi elini bulaştırmamak bağlamında dualarımızda İran'ın masumlarına mutlaka yer vermeliyiz. Hem onlar eliyle İsrail'in, ABD'nin gördüğü zarara da sevinmeliyiz. Neden sevinmeyelim? Esbab arkasında işleyen el Hüda'nın kudret elidir. Dileriz tüm müslümanların hayrına dokunacak şekilde sulh u selameti tekrar bu topraklara versin. Âmin. Âmin.

26 Şubat 2026 Perşembe

Kur'an'ı anlamadan okumanın sevabı yok mu?

Tirmizî'de geçen bir hadis-i şerifinde Efendimiz Aleyhissalatuvesselam buyuruyor: “Kur’ân-ı Kerim’den tek bir harf okuyana bile sevap vardır. Her hasene on misliyle değerlendirilir. Ben 'Elif Lâm Mîm' bir harf demiyorum. Aksine 'Elif' bir harf, 'Lâm' bir harf, 'Mîm' de bir harftir.” Allah ona afiyetli ömürler versin, İshak Özgel Hoca da, bu hadis-i şerifi mâhirâne analiz ettiği bir instagram videosunda diyor ki:

"Kur'an-ı Kerim'deki yaklaşık yetmişsekizbin kelimenin içerisinden, Allah Resulü, 'Elif Lâm Mîm'i seçiyor. Diyeceksiniz ki: 'Ne var bunda?' Elif Lâm Mîm 'hurûf-u mukattaa'dır. Yani lügatte karşılığı olmayan kelimedir. Araplar bunu işittikleri zaman anlamını bilmiyorlardı. Allah Resulü bu kelimeyi seçerek âdeta asırlar sonrasında birilerinin 'Araplar Arapça bildikleri için Kur'an'ı okuduklarında anlıyorlardı, ama biz yabancıyız, okuduğumuzu anlamıyoruz. Dolayısıyla buradaki sevap anlama sevabıdır...' diyeceklerini hissetmiş ve bu kelimeyi seçerek 'Araplar da Elif Lâm Mîm'i anlamıyorlardı ama onlar da herbir harfine sevap elde etmek için okuyorlardı!' demiştir. İşte buradan anlıyoruz ki: Okumak sevaptır. Elbette Kur'an'ı anlamak gerekir. Anlamak da yetmez. Yaşamak ve yaşatmak da gerekir. Fakat bu rivayette seçilmiş olan kelime açıkça gösteriyor ki: Anlamadan okuduklarımıza da bir hasene ve bunun da on katı olan sevap vardır."

İshak Özgel Hoca'nın bu mübarek izahını izledikten sonra benim de aklım Fussilet sûresinin 44. ayetine gitti. Hani orada da Kur'an kendisini mü'minler için 'hidayet' ve 'şifa' olarak zikrediyor. İşte, orada, 'şifa'nın mahiyetinde de böyle birşey olduğunu düşünüyorum ben. Allahu A'lem. Sözgelimi: İnsan bir tabibe gidip derdini açtığında, hastalığını anlattığında, ilaç yazdırdığında o ilacın içeriğinde neler bulunduğunu bilmez-bilemez. Prospektüsü açıp okusa da çoğu yerini anlamaz. (Ben anlamam mesela.) Ancak yine de ilacı kullanır. Çünkü ilacın şifası nelerden-nasıl yapıldığını, vücudda neye-neyi yaptığını, nerelerde-neyi tetiklediğini bilmeye mâtuf değildir. Siz ilacı size söylendiği şekliyle alırsınız. (Hatta bazen siz uyurken-baygınken damarınızdan zerkedilir.) Hüda da dilerse o istimalinizi şifasına vesile tutar. Yaratır. Bahşeder. İyileştirir. Yani, burada, şifanın mahiyetinde hidayetten daha farklı birşey vardır. Hidayet ancak idrakle mümkündür. Tamam. Ama şifa idrak aramaz. Belki ayet-i kerimenin bu 'iki katmanlı' tarifinde de İshak Özgel Hoca'nın dikkatimizi çektiği o dakikat vardır: Elbette Kur'an'dan evvelemirde amaç anlaşılmak, yaşamak ve yaşatmaktır. Ancak, bu en üst düzey hidayet meziyetlerine ulaşamasanız bile, şifa mahiyetinde tesirlerini görebilirsiniz ki, bu da, 'anlaşılmasa da okunmasından neden sevap alındığını' bir derece izah eder.

Bediüzzaman Hazretleri de bir yerde bu manayı destekler sadedde diyor ki:

"Ben kendi nefsimde tecrübe ettiğim bir hâleti çok defa tetkik ettim, gördüm ki, o hâlet hakikattir. O hâlet şudur ki: Sûre-i İhlâsı Arefe gününde yüzer defa tekrar edip okuyordum. Gördüm ki, bendeki mânevî duyguların bir kısmı, birkaç defada gıdasını alır, vazgeçer, durur. Ve kuvve-i müfekkire gibi bir kısım dahi, bir zaman mânâ tarafına müteveccih olur, hissesini alır, o da durur. Ve kalb gibi bir kısım, mânevî bir zevke medar bazı mefhumlar cihetinde hissesini alır, o da sükût eder. Ve hâkezâ, git gide, o tekrarda yalnız bir kısım letâif kalır ki, pek geç usanıyor; devam eder, daha mânâya ve tetkikata hiç ihtiyaç bırakmıyor. Gaflet kuvve-i müfekkireye zarar verdiği gibi ona zarar vermiyor. Lâfız ve lâfz-ı müşebbi' olduğu bir meâl-i icmâlî ile ve isim ve alem bulundukları mânâ-yı örfî onlara kâfi geliyor.

Eğer mânâyı o vakit düşünse, zararlı bir usanç verir. Ve o devam eden lâtifeler, taallüme ve tefehhüme muhtaç değiller; belki tahattura, teveccühe ve teşvike ihtiyaç gösterirler. Ve o cilt hükmündeki lâfızları onlara kâfi geliyor ve mânâ vazifesini görüyorlar. Ve bilhassa o Arabî lâfızlar ile, kelâmullah ve tekellüm-i İlâhî olduğunu tahattur etmekle, daimî bir feyze medardır. İşte, kendim tecrübe ettiğim şu hâlet gösteriyor ki, ezan gibi ve namazın tesbihâtı gibi ve her vakit tekrar edilen Fâtiha ve Sûre-i İhlâs gibi hakaikleri başka lisanla ifade etmek çok zararlıdır. Çünkü, menba-ı daimî olan elfâz-ı İlâhiye ve Nebeviye kaybolduktan sonra, o daimî letâifin daimî hisseleri de kaybolur. Hem her harfin lâakal on sevabı zayi olması; ve huzur-u daimî bütün namazda herkes için devam etmediğinden, gaflet içinde, tercüme vasıtasıyla insanların tabirâtı ruha zulmet vermesi gibi zararlar olur."


Buradan da anlaşılıyor ki: Ehl-i Sünnet'in hem insan hem Kur'an yaklaşımı ahirzamanın mealist zıpçıktılarının insan ve Kur'an yaklaşımından daha yüksektir. Evet. Sünniler insanı 'sadece akıldan ibaret' görmezler. Kur'an'ı da 'sadece akılla konuşur bir metin' düşünmezler. Onlara göre insan bir metinden alacaklarını akıldan başka çok araçlarla da alabilir. (Eğer metin buna müsaitse tabii.) Ve Kur'an mü'minlere şifasını aklın dışındaki çok yollar üzerinden de verir. (Muhatabı zikrine ihlasla devam ederse elbette.) Yani Kur'an'ı 'anlamak' meselesini 'dile kıstıranlar'ın yaptığı aslında hem Kur'an'ı hem insanı 'budamaktır.' Basitleştirmektir. Sıradanlaştırmaktır. Tasavvur eksikliğidir. Müstakim muktesebatımız ise hidayetimizin ufkunu daha yüksek tepelere dikmiştir. Ne diyelim. Cenab-ı Hüda hem 'hidayetinin' hem 'şifasının' tesirini üzerimizde azîm eylesin. Âmin. Âmin.

17 Şubat 2026 Salı

Bediüzzaman MTO'nun neresinde?

Yusuf Kaplan Hoca'ya afiyetli-selametli ömürler dilerim. Kendisinin MTO (Medeniyet Tasavvuru Okulu) ismi altında yürüttüğü eğitim faaliyeti Türkiye için medâr-ı hayırdır. Büyük bir eksikliği gidermek için ortaya konulmuş gayrettir. Medâr-ı şükrandır. Hatta medâr-ı fahrımızdır. Öyle bilirim. Muvaffakiyetleri için dua ederim. Hem zaten nurcular içinde de MTO faaliyetlerine fiilen katılanlar bulunmaktadır. Zira Yusuf Kaplan Hoca, daha yola başlarken, ehl-i sünnet ana omurgayı bütünüyle kucaklayacak geniş bir tavır, dil, üslûp, vizyon ortaya koymuştur. Allah istikametten ayırmasın. Sa'yini meşkûr etsin. Âmin.

Hem üstelik, yine Yusuf Hoca, Bediüzzaman Hazretlerine muhabbetini her vesile ile ifade etmekten çekinmeyen merdane bir mesleğin de sahibidir. Risale-i Nur'dan bazı bölümleri/eserleri, maşaallah, MTO'nun okuma listelerine eklemiştir. Bazen mübarek tenkidleriyle kulağımızı da çeker, alınmayız, çünkü hocamızdır. Sertliğinin samimiyetinden olduğunu biliriz. Kalbi güzel olanın dilindeki sertliğe kimse gocunmaz. Gocunulmamalıdır.

Fakat, bütün bu güzellikler içinde, göğsümüzü 'çakılmış çivi gibi' rahatsız eden bir mesele de var. Evet. Belki bunu dilegetirmekte geciktim. Zira müşahhas misalini görmüşken yazmak daha etkili olacaktı. Ancak bir sebepten kalemimi/dilimi tutmayı tercih ettim. Bir küçük paylaşımlık serzenişte bulunmakla yetindim. Şimdi artık daha net ortaya koymak istiyorum. İşte kafamı/kalbimi meşgul eden rahatsızlığın hülasası şudur ki:

İsmail Halis isminde bir arkadaş var. Bu arkadaşı nurcular olarak pek tanımayız-etmeyiz. Hatta kendisi aramızdaki hukuku bozmak için hususi gayret sarfetmeseydi, her müslümana yaptığımız gibi, ona da hüsnüzanla bakmaya devam edecektik. Neyse. Bu arkadaş MTO'nun faaliyetlerine de katılıyor. Bazen bizzat Yusuf Kaplan Hoca'yla yanyana kürsülerde görünüyor. Konuşuyor. Sunumlar yapıyor. Zâhirden bu arkadaşın MTO içinde etkin birisi olduğu anlaşılıyor. Derûnunu bilemem. Müşkülatıma gelirsek:

Bu arkadaşı MTO faaliyetleri içinde görmek, bana, "Risale-i Nur MTO'nun gerçekten neresinde kalıyor?" diye sorduruyor. Cidden sormadan yapamıyorum. 'Acaba'larımı terkedemiyorum. Yani, Yusuf Hoca'nın Medeniyet Tasavvuru'nda, Türkiye için gelecek inşasında, Risale-i Nur sahiden var mı, yok mu, ne kadar var? Yoksa 'önden böyle, arkadan şöyle' bir işler mi dönüyor? Zira bu arkadaş, Diyanet İşleri'nin, tamamen dinî bir içeriğe sahip Asâ-yı Mûsâ'yı yayınlamasının ardından kudurup, içindeki zehri şu şekil kusmuştu:

"Üstüme vazife olmayan bu konuda haddimi de aşarak fakat bir okur, bir müslüman, bir Türk olarak kanaatimi - hatta mesuliyetimi paylaşmak isterim. Fetullahçı terörünün tüm sürecinden bağımlı ve bağımsız olarak; Risale külliyatının devasa bir 'boncuk oyunu' olduğu kanaatindeyim. Ne demek. Şu demek. Modern zaman müslümanlarının bugününe tek 1 lahza ve zerre faidesi olmayan büyük bir bulut hâlesidir Risale. Risale'nin inşa ettiği tek bir öncü, kurucu, yıkıcı, ihya ve inşa edici figür - insan - portre - model bulamazsınız. Bu büyük duygu ve dil balonunu, zihin kitaplığından, 'Türkiye - Müslümanlık - İslamcılık' literatüründen çıkarmalıyız. Bu, mugalata labirentinin yıvış - iddiasız - meselesiz - kendine sığınan, analog bir makine insan üretimi dışında tek faydası olmadı Türkiye'ye. Olamaz da zaten. 'Sen o baygın sevgilerin adamı değilsin' diyen İsmet Özel'e selam olsun. Her şeyin sonrasında Bu baygın senfoni bitsin - bitmeli artık."

Hâtibinin kalitesini(!) ortaya koyan bu ifadeleri analiz etmeyeceğim yazımda. 'Türk' diye altını çizmesinden işin ucunun nereye dokunduğu anlaşılıyor zaten. (İsmet Özel'e çakılmış selamı da hatırlayalım.) Hem o dönemde gereken cevabı birçokları verdiler. Fakat şuna dikkat edelim: İsmail Halis paylaşımından dolayı ne 'pişman oldu' ne de 'özür diledi.' Aksine, belli ki 'silmesine mecbur edildiğinde' dahi, husumetinin zevahirini kurtarır bir beyanda bulundu. Mesela diyor ki bir yerinde o paylaşımın:

"Paylaşımın, 1 milyona yakın görüntülenme almasının bendeki tek karşılığı şudur. Bir (kült - hatta ezoterik) yapı ve halka, bir şekilde, bu şekilde gündeme gelebildi. İlgilisi için, yazılan her yorum bile, önemli bir referans. Kamusal hafıza için bu bir hayırdır, vesile olabildi isem ne mutlu bana." Yani, ettiği hakaret, yaptığı terbiyesizlik, bunlar sorun değil. Kendisi yine de büyük bir hayır işlemiş. Çünkü mevzuu gündeme taşımış. Hey mübarek...

Ben böyle bir adamın, ki İslamcı cenahta da ikbali parlak görünüyor bu arkadaşın, görev aldığı her yere nurcuların, hatta bırakın nurcuları, sinesinde Bediüzzaman Hazretlerine öyle/böyle 'teşekkür hissi taşıyan' her müslümanın 'acaba' ile bakması gerektiğini düşünüyorum. Zira böyle bir adam nerede mekan tutsa, koltuk işgal etse, görev alsa belli ki orayı Risale-i Nur'un (zannınca) 'ortadan kaldırılmasına' vesile tutacaktır. Suyunu, suikastını samanın altından yürütür, üstüne çıkarır, o belli olmaz tabii...

Hal böyle olunca, ben de, dinen kardeşi, memleketen bir hemşehrisi, bir talebesi, kendince bir hamiyet-i İslamiyesi olan küçük bir nurcu olarak soruyorum Yusuf Hoca'ya: "Bediüzzaman MTO'nun neresinde?" İçinde mi, dışında mı, yoksa bu ilişki 'ne şiş yansın ne kebab' ilişkisi mi? Hem Risale-i Nur'u bu derece övüp hem de böyle hasmıyla yanyana oturmak oluyor mu? Allah rüşdümüzü ilham eylesin. İttihadımızı bozmasın. Âmin. Âmin.

7 Şubat 2026 Cumartesi

İsmet Özel Risale-i Nur'u neden anlayamıyor?

Mustafa Armağan Hoca, yıllar önce okuduğum bir yazısında, şöyle diyordu: "Burada tepkileri göze alarak şunu söyleyeyim ki: Nutuk'u bugün orijinalinden okuyup anlayacak bir Atatürkçü nesil kalmamıştır. Onu okuyup anlayabilecek olanlar ancak ve ancak nur talebeleridir! Okumazlar, ayrı mesele, ama dil devriminin yıkamadığı tek kale, onların susturulmak istenen beyinleri olmuştur..."

Ahmet Kavlak Hoca'nın da derslerinde dikkat çektiği bir husustur bu. Günümüz üniversitelilerinin kelime kapasitesi bir Afrika kabilesininki kadar düşüktür. Bu 'dil fakirleşmesi'nden kendisini kurtaran pek az zümre vardır. İşte o bahtiyar zümrelerden bir tanesi de, elhamdülillah, nur talebeleridir. Çünkü, nur talebeliği, çetin bir üslûba sahip metinlerin talebeliğidir. Emek isteyen metinlerin talebeliğidir. Çocuk kitabı öğrenciliği değildir. O yüzden de meşguliyeti zihni açar. Fehme genişletici bir tâlim olur.

Edebiyat Karşılığını Verir'de Antoine Compagnon da benzer birşeyden yakınmaktadır:

"Matematik öğretmenleri artık 'ama, çünkü, oysa' gibi bağlaçları bilmeyen, sadece 've' bağlacını kullanan öğrencilere ders vermekte zorlandıklarından şikayet ediyorlar. (...) Bu tür bilgiler hayatta yolumuzu bulmamız için gerekliydi. Bağlaçlar olmadan sadece matematik değil, tarih, fen, beden eğitimi ve hatta 'vatandaşlık ve ahlak eğitimi' dersi bile öğrenilemez hale gelir..." Yani, dilbilgisi sadece bir dersin konusu değil, bilgiyi almayla-anlamayla ilgili her dersin konusudur. Dil yitirildikçe bilgi aktarım süreçleri de zedelenir. Fehimler fakirleşir.

İrfan yolu çile yoludur. Bu yolun sâlikleri, küçüğünden büyüğüne, mertebelerine göre imtihana tutulmuşlardır. Sözgelimi: Aziz Mahmud Hüdayî Efendim, genç bir kadı olarak gittiği Üftade Hazretlerinin kapısında, 'kadı kaftanıyla ciğer satarak' sınanmıştır. Yunus Emre Efendim de yıllarca Taptuk Emre dergâhına odun taşımıştır. Daha başka Allah dostlarının hayatını da inceleseniz böylesi bir 'deneme süreci' yaşadıklarını görürsünüz. Yani, taleb edilenin kıymetine göre, talib, illa bir ateşten geçirilir. Dayananlar ancak işlenmeye başlanır.

İşte, Risale-i Nur'un üslûbunun da, böylesi bir tür 'sınama-eleme-ayıklama fonksiyonu' gördüğünü düşünüyorum ben. Yani metin talebelerini seçiyor. Zayıfları ayıklıyor. Azmedenleri kucaklıyor. Ki Bediüzzaman Hazretleri de Mesnevî-i Nuriye'sinde diyor:

"Arkadaş! Bu risale, Kur'ân'ın bazı âyâtını şuhudî bir tarzda beyan eden birnevi tefsirdir. Ve hâvi olduğu mesâil, Furkan-ı Hakîm'in cennetlerinden koparılmış, birtakım gül ve çiçekleridir. Fakat, ibaresindeki işkâl ve îcazdan tevahhuş edip, mütâlaasından vazgeçme. Mütalâasına tekrar ile devam edilirse meluf ve menus bir şekil alır..."

Yani, dersine talib olanlardan, mürşidim, üslûbuna dönük bir sabır bekliyor. Bu sabır mesafesini aşanları irşad halkasına dahil ediyor. O da, tabir-i caizse, 'sınamasını' bu şekilde yapıyor. Sebatsızlar eleniyorlar. "Anlaşılmıyor!" deyip geçiyorlar. Mantıku't-Tayr'daki kimi kuşlar gibi dökülüyorlar. Ve yine mezkûr nedenle Risale-i Nur'u sadeleştirerek 'okur-metin-idrak' mesafesini ortadan kaldırabileceğini sananlar aldanıyorlar. Neden? Şöyle:

Eğer müellif, metnini bir hikmetle böyle 'işkal' ve 'îcaz' içinde tutmuşsa, o mesafe güya 'yokedilmek' için değildir, 'sabırla yaşanmak için'dir. Gereklidir. Şayet mahiyetine bozucu bir müdahaleyle kolaylaştırma(!) yaşatılırsa, iş, yumurtasının kabuğunu kendisinin kırmasına izin verilmeyen civcivinkine döner. Bilinir ki: Civcivin işini kolaylaştırmak için yumurtasını yerine siz kırarsanız, yavrucuk oradan daha zayıf çıkar, yeterince salabet kazanamaz, belki de ölür.

Hayatı böyle 'korunaklı' alanlarda geçmiş çocukların da 'mücadele gücü' zayıflar. Avının peşinde koşturulmayan avcı gibi miskinleşir. Körelir. Kabzolur. Böyleleri zorluklara karşı koymada emsallerinden illa geride kalırlar. Yine Bediüzzaman Hazretleri bir yerde der ki:

"Bahar mevsiminde fırtınalı yağmur, çamurlu toprak perdesi altında, nihayetsiz güzel çiçek ve muntazam nebâtâtın tebessümleri saklanmış. (...) Fırtına, zelzele, veba gibi hadiselerin perdeleri altında gizlenen pek çok mânevî çiçeklerin inkişafı vardır. Tohumlar gibi neşvünemasız kalan birçok istidat çekirdekleri, zahiri çirkin görünen hadiseler yüzünden sünbüllenip güzelleşir. Güya umum inkılâplar ve küllî tahavvüller birer mânevî yağmurdur. Fakat insan, hem zahirperest, hem hodgam olduğundan, zahire bakıp çirkinlikle hükmeder. (...) Meselâ, atmaca kuşu serçelere tasliti, zahiren rahmete uygun gelmez. Halbuki, serçe kuşunun istidadı, o taslitle inkişaf eder. (...) Ve pek çok zahirî intizamsızlıklar ve karışıklıklar var ki pek muntazam bir kitabet-i kudsiyedir."

Evet. Hodgamlara 'karışıklık' görünen şey aslında 'pek muntazam bir kitabet' olabilir. Alıştığınız edebiyat içinden baktığınızda bazı metinler, mesela Divan Edebiyatı, 'anlaşılmaz' gelebilir. Ancak sebat edip özüne nüfuz ettiğinizde, bu girift üslûb, zihninize yeni okuma yolları, anlama yolları, dilegetirme yolları inşa eder-edebilir. Nitekim mürşidimin Kur'an-ı Mucizü'l-Beyan'da teşhis ettiği bir harikalık da budur. O yine 13. Söz'ünde söylüyor:

"Evet, nasıl ki semâda olan intizamsız yıldızların sureten adem-i intizamı cihetiyle herbir yıldız, kayıt altına girmeyip herbirisi ekser yıldızlara bir nevi merkez olarak daire-i muhîtasındaki birer birer herbir yıldıza, mevcudat beynindeki nisbet-i hafiyeye işaret olarak, birer hatt-ı münasebet uzatıyor. Güya herbir tek yıldız, necm-i âyet gibi, umum yıldızlara bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü vardır. İşte, intizamsızlık içinde kemâl-i intizamı gör, ibret al."

Hülasa: İsmet Özel gibi bir şairin, kendisi ağır sembolizm içeren bir üslûpla şiir yazdığı halde, Risale-i Nur'un üslûbuna takılıp kalması kolay anlaşılır birşey değildir. Zira söz şiir olduğunda 'Çok anlama gelebilir' de olur. İntizamının şiddetinden intizamsızlık sûretine girer. Bu açıdan Bediüzzaman Hazretlerinin yazım üslûbunun nüfuz edilmeyecek ne yanı vardır? Tamam. Yazdığı şiir değildir. Fakat 'intizamsızlik içindeki kemal-i intizam' da bir intizamdır. Ve her intizam şiirseldir. Öyle ya! 'Anlaşılmaz' bir metnin etrafında bu kadar talebe neden/nasıl toplansın? Yalnız kabul ederiz: Evet. Metnin bir 'çilesi' vardır. Bir 'imtihanı' vardır. Bir 'dikkat mehri' istemektedir. O yüzden duvağını hemen açmaz. Hem herkese açmaz. Muhatabını aczini kuşanmış ister. Fakrını bilir ister. Kadılık kaftanıyla ciğer satmayana böyle sırlar açılmaz:

"Evet, nazlanan ve istiğna gösteren nazeninlerin mehirleri dikkattir. Ve menzilleri dahi kalbin süveydasıdır. Bunlara giydirdiğim elbise zamanın modasına muhaliftir. Zira, Şarkî Anadolu mektebi denilen yüksek dağlarda büyümüş olduğumdan, alaturka terziliğe alışamadım. Hem de şahsın üslûb-u beyanı şahsın timsal-i şahsiyetidir. Ben ise, gördüğünüz veya işittiğiniz gibi, halli müşkil bir muammâyım."

18 Ocak 2026 Pazar

Tekkede 'Hû' çektirmezsen kokain çekecekler

"Yeryüzünde kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah’ın üzerine olmasın!" buyuran Hud sûresinin 6. ayetini tefsir ederken mürşidim diyor ki: "Rızık taahhüt altına alınmıştır. Fakat rızık dediğimiz iki kısımdır: Hakikî rızık, mecâzî rızık. Yani zarurî var, gayr-ı zarurî var. Âyetle taahhüt altına alınan zarurî kısmıdır. Evet, hayatı koruyacak derecede gıda veriliyor. Cisim ve bedenin semizliği ve zaafiyeti, rızkın çok ve az olduğuna bakmaz. Denizin balıklarıyla karanın patlıcanları şâhittir. Mecâzî olan rızık ise âyetin taahhüdü altında değildir. Ancak sa'y ve kisbe bağlıdır." Ben de "Bu tefsiri rızkın bütün altmaddeleri için düşünebilir miyiz?" diye tefekkür ediyorum bugünlerde. Zira insanın maddeten rızka ihtiyacı olduğu gibi maneviyattan da çok rızıklara ihtiyacı var gibi geliyor.

Sözgelimi: Mezkûr ayetin verdiği güzel ümitle, bir mü'min, 'ahirzaman fitnesi' nevinden karşılaştığı her türlü şüpheye karşı, şunu Rabb-i Rahim'inden bekleyebilir: "Eğer Cenab-ı Hak beni bu türden şüphelerle acıktırdıysa, mutlaka, bu şüpheleri benden giderecek cevapları da yaratmıştır, göndermiştir, göstermiştir. Arayıp onları bulayım. O neviden rızkımı da tamamlayayım. Eksik kalmayayım. Çünkü, bedenimin hayatta kalması nasıl madde türünden rızıklara bağlıdır; aynen öyle de; manevî yanımından varlıkta istikametle kalabilmesi de 'kendi türünden rızıkları almasıyla' mümkün olabilir." Evet. Elhamdülillah. Der-diyebilir. Böyle bir hüsnüzannı "Kulumun zannı üzereyim!" buyuran Rabbü'l-Âlemîn'e karşı duymak, hem acziyetimiz/fakrımız itibariyle bizim, hem de Subhaniyeti itibariyle Hüda'nın hakkıdır diye düşünüyorum. Bir de nicedir kafamı kurcalayan şu meseleyi dillendirmek niyetindeyim:

Mürşidim yine Telvihat-ı Tis'a'sında diyor ki: "Merkez-i hilâfet olan İstanbul'u beşyüzelli sene bütün âlem-i Hıristiyaniyenin karşısında muhafaza ettiren, İstanbul'da beşyüz yerde fışkıran envâr-ı tevhid ve o merkez-i İslâmiyedeki ehl-i imanın mühim bir nokta-i istinadı, o büyük camilerin arkalarındaki tekkelerde 'Allah Allah' diyenlerin kuvvet-i imaniyeleri ve marifet-i İlâhiyeden gelen bir muhabbet-i ruhaniye ile cûş u hurûşlarıdır."

Burada 'kuvvet-i imaniye' ile 'marifet-i ilâhiye'den sonra zikredilen 'muhabbet-i ruhaniye ile cûş u hurûş' meselesi bana ilginç geliyor. Çünkü 'cûş u hurûş'un anlamı 'kendinden geçecek derecede coşmak' demek. Ve, evet, eğer bir zikir meclisine katıldıysanız, böylesi cûş u hurûşların sıklıkla yaşandığını görürsünüz. Yani, dünyacılar bu gibi şeylerle alay etseler de, Hüda'yı zikrederken zâkirler içinde kimi 'kendinden geçme halleri' yaşayanlar çok olur. Hatta, bazı müridlerinin böylesi hallere yatkınlıklarını bildikleri için, mürşidleri onlarla ayrıca ilgilenir, kollar, sakinleştirir. Benimse, mâziden âtiye, böylesi mürşidler eliyle irşad olmuş tanıdıklarımdan da edindiğim tecrübeyle, şu dikkatimi çeker: Madde bağımlılığından hidayet yoluna dönenlerde böylesi coşku hallerini yaşayanlar epeydir.

Yani, geçmişte bağımlılık batağına düşmüş, sonra bir kâmil mürşidin eteğine sarılmış kimselerin Risale-i Nur gibi tefekkür ekolleriyle tatmini pek olmuyor gibi geliyor bana. Aksine, Menzil gibi, zikir meclisleriyle şenlik ekollerde böylelerinin hidayet yoluna gelmelerine daha sık rastlanıyor. Onun da sebebini yine aynı hikmette buluyorum. Bağımlılıklarına sebep olan o temayülleri zikrullah içinde meşru bir şekilde tatmin oluyor. Kalplerinin 'cûş u hurûş' rızkını, bu arkadaşlar, zikrullah meclislerinde helalinden alıyorlar. Eğer buradan alamasalar, Allah muhafaza, yine dönüp madde bağımlılığına düşecekler çünkü. Zaten 'madde bağımlılığı' dediğimiz bela biraz da, maddeci dünyanın cenderesinde sıkışan ruhların, o cendereden aşkın birşeyler yaşama arzusundan kaynaklanıyor.

Uyuşturucu kullananlar sanki kendilerini fizikötesine kapı aralamış gibi hissediyorlar. (Astral seyahat merakıyla tanınan bazı ünlülerin yakın zamanda yapılan uyuşturucu testlerinin pozitif çıkmasını hatırlayalım.) Yalancı bir 'sekr hali' yaşıyorlar. Bu da belki fıtratımızda varolan birşey. Zaman zaman hepimiz böylesi haller yaşama ihtiyacı hissediyoruz. Kimisinde zayıf kimisinde şiddetli. Maddi dünyanın kayıtları içinde boğuluyoruz. Zira bizim mayamızda maddeden öte harçlar da var. Ve onlar sırf bu dünyayla yetinmeye müsait değiller. Buradan açlık sancısı başlıyor. Bugün maddeciliğin en hâkim olduğu yerlerde madde bağımlılığı en şiddetli şekillerde bulunuyor. Ve malesef Türkiye de artık madde bağımlılığının ciddi boyutlara ulaştığı bir ülkedir. Peki bunun çaresi nedir?

Bunun çaresi, hiç utanmaya-sıkılmaya gerek yok, devletin zikir meclislerini yaygınlaştırmasıdır. Vaktiyle, biraz da buna işaret etmek için, "Diskolar kazanıyor çünkü tekkeler kapalı!" başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Evet. Diskolar, barlar, meyhaneler, keşhaneler kazanıyor, zira manevî coşku hallerinin meşrusunu yaşamak için yollar açık değil. Açıksa da yaygın değil. Yaygınsa da kılcallara ulaşmış değil. 'Tek Parti Diktatörlüğü' tekkelerin kapısına mühür vururken Osmanlı'yı Batı'nın bu türden hücumlarına karşı koruyan bir kalkanı da yerle yeksan etmiş oldu.

Şimdi düşen kalkanımızdan ötürü, ne yazık, yerden çocuklarımızın cesetlerini topluyoruz. Tekrar kendimize gelebilmemiz için kalkanı onarmamız lazım. Solcuların ağzına bakmaya gerek yok. Onlardan onay arayanın kafasına taş düşsün. Biz bize ait olanı, bize dair olanı, bizim olanı 'onlara rağmen' yapacağız. Yapacağız ki yaralarımız da kapanmaya başlasın. Ne diyor mürşidim: "Helâl dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur." Ancak helalin yolları kem niyetli hamlelerle kapanmışsa o zaman harama girmeye lüzum var zannedilir. İşte gözümüzü açmamız gereken yer de burasıdır. Ne diyelim: Cenab-ı Hak rüşdümüzü ilham eylesin. Âmin. Âmin.

8 Ocak 2026 Perşembe

Hafız yetiştirmek 'biz'i kurtarmaya yetecek mi?

Geçenlerde, Avni Özgürel'in, Ketebe Yayınları'ndan çıkan, Unutulmayan Portreler isimli eserini okudum. Genel olarak 'okunuşlu bir kitap' olduğunu söyleyebilirim. Fakat bazı tenkidlerim de var. Bunlardan birisi 'portresi sunulan herkesin makbulleştirilmesi' üzerine şekilleniyor. Sözgelimi: Kemalettin Kamu nâm şair "Çankaya bize yeter/Kâbe Arabın olsun" gibi mısralar kaleme almış bir denî şahsiyet. Muhafazakâr kesimdeki hâtırası da hoş değildir. (Timur Taş Hoca merhumun bir vaazında şiirini anıp kendisine epey saydırdığını hatırlıyorum.) Ancak eserde sunuluşuna bakarak onu bir 'Allah dostu' sanabilirsiniz. (Ne de olsa, sonunu getiremese de, hafızlık bile yapmış.) Elbette bu istikamet olmuyor. Ve bu eser üzerinden Kamu'ya muhabbet besleyeceklerin mesuliyeti de, önce Avni Özgürel'e, sonra Ketebe Yayınları'na, aittir. Kâbe'yi sevmeyeni biz de gayet tabii sevmeyiz.

Buradan şuraya geçeceğim: Elhamdülillah. Allah sayılarını arttırsın. Eksikliklerini hiçbir vakit göstermesin. Hafızlık törenlerine ait paylaşımlara sıklıkla rastlıyorum bugünlerde. Birçok ilde yüzlerce gencimiz-çocuğumuz hafız oluyor. Maşaallah. Barekallah. Yüzbin elhamdülillah. Ne güzel. Ne muhteşem. Ne sevindirici. Fakat, Kamu gibilerin hayat hikâyeleri üzerinden bakınca, ahirzamanda mevzuun "Kur'an'ı ezberlemek" ile tastamam çözülmeyeceği endişesi kaplıyor içimi.

Bu gençler-çocuklar, Hüda istikametten ayırmasın hiçbirini, melek gibi mezun olup, Deccal'in 'cennet sûretindeki cehennemi'ne atılıyorlar. Gündelik hayat böyle. Ve bu hayat içinde daha önce dünyalarına girmemiş birçok şüphe-soru kafalarına takılıyor. Eğer onlara karşı koyacak donelere sahip değillerse imtihanları daha da çetrefilleşiyor. Geçmişte hafızlık yapıp da sonradan dünyevîleşme girdabına kapılmış olanların sayısı az değil. Elbette bu kapılma oranı onlarda çok daha düşüktür. Ve, evet, kesinlikle Kur'an'ın mübarek lafzının hıfzı da mübarek manevî bir zırhtır, o melek-misalleri ahirzaman fitnesinden korur. Lakin, vakit öyle bir vakittir ki, sanki bunun fazlasına da ihtiyaç vardır. Hatta fazlası artık neredeyse kaçınılmazdır.

Bediüzzaman Hazretlerine dair talebelerinin anlattığı hatıralarda işittiğim şöyle birşey var: Süleyman Hilmi Tunahan Efendi merhumun talebelerinden birisi Üstadı ziyaret ediyor. Üstad, ziyaretten memnun, epeyce hizmetlerine iltifat ettikten sonra şöyle diyor: "Siz Kur'an'ın lafzının hıfzına çalışıyorsunuz, biz de manasının hıfzına çalışıyoruz." Ben bu cümleyi cidden kıymetli buluyorum. Zira Risale-i Nur vasıtasıyla nurculuğun yapması gereken şeyi tastamam ifade ediyor. Biz Kur'anî manaların korunmasına çalışıyoruz-çalışmalıyız. Ve hakikaten bu zamanda iş 'mana üzerine kapışmalara' kadar gelmiştir. Kur'an'ın etrafındaki surlar yıkılmıştır. Şayet, bir genç veya çocuk, Kur'an'da anlatılanları kendi dünyasında bir yere koyamıyorsa, kavrayamıyorsa-kaldıramıyorsa, i'cazını göremiyorsa, ondan gayrı irtibatı taklidî kalmaya mecbur oluyor. Çelik zırhı kuşanamıyor. Sonra yaşı gelip dizginlerini ailesinin elinden kurtardığını düşündüğü zaman da karanlığını fâş ediyor. Mevla Teala cümlemizin evladını böyle ayak kaymalarından muhafaza eylesin. Âmin.

Hani Konferans'ta, "Taklidî bir imân, hususan bu zamandaki dalâlet, sapkınlık fırtınaları karşısında çabuk söner. Tahkikî imân ise sarsılmaz, sönmez bir kuvvettir..." deniyor ya, mevzu tam canevinden vurulmuş oluyor. Bizim bir şekilde gençlere-çocuklara 'neden müslüman kalmalarının mantıklı olduğunu' anlatabilmemiz lazım. Bunun hafızlarını da yetiştirebilmemiz lazım. Zamanın şüphelerine karşı koyabilmeyi de öğrenmeliler. Zira bu mana hafızları ki, sayıları ne kadar az olursa olsun, bulundukları yerlerde 'gizli bir kutup gibi' fayda verirler. Bölgelerini İslam'da tutarlar. Hidayete vesile olurlar. Lâfzın hafızlığı elbette büyük bir berekettir. Çok değerlidir. Fakat zaman pek dehşetlidir. Yeni mesailer de ister.

Bu yazıyı da mürşidimin beyanıyla bitireyim:

"Evet, bu asrın dehşetine karşı taklidî olan itikadın istinad kal'aları sarsılmış ve uzaklaşmış ve perdelenmiş olduğundan, her mü'min, tek başıyla dalâletin cemaatle hücumuna mukavemet ettirecek gayet kuvvetli bir iman-ı tahkikî lâzımdır ki dayanabilsin. Risale-i Nur, bu vazifeyi en dehşetli bir zamanda ve en lüzumlu ve nazik bir vakitte, herkesin anlayacağı bir tarzda, hakaik-i Kur'âniye ve imaniyenin en derin ve en gizlilerini gayet kuvvetli burhanlarla ispat ederek, o iman-ı tahkikîyi taşıyan hâlis ve sadık şakirtleri dahi, bulundukları kasaba, karye ve şehirlerde, hizmet-i imaniye itibarıyla âdetâ birer gizli kutup gibi, mü'minlerin mânevî birer nokta-i istinadı olarak, bilinmedikleri ve görünmedikleri ve görüşülmedikleri halde, kuvve-i mâneviye-i itikadları cesur birer zâbit gibi, kuvve-i mâneviyeyi ehl-i imanın kalblerine verip mü'minlere mânen mukavemet ve cesaret veriyorlar."

5 Ocak 2026 Pazartesi

Yokuşu inerken değil çıkarken düşmek güçtür

"Fakat, o, sarp yokuşu aşamadı. Sarp yokuşun ne olduğunu bilir misin?"
Beled sûresi, 11-12

Avcılar meydana vardım dün gece. (Acaba 'yatsı üstü' mü demeliyim?) Soluklandım biraz. Bilenler bilir. Meydanımız yokuştur. Sahile doğru iner. İşte o eğime kendini bırakmış bir çocuk gördüm. Annesinin elini tutmak istemiyordu. Koşar adımlarla iniyordu. Birkaç defa düştü. Sonra annesi zorla elini aldı. Geri döndüler. Bu defa yokuşu çıkıyorlardı. Çocuk yine koşturmaya başladı. Şu dikkatimi çekti: Yokuşu inerken birkaç defa düşen çocuk yokuşu çıkarken hiç düşmedi. Halbuki hızında bir başkalık sezilmiyordu. Kendi çocukluğuma gittim.

Zara, küçük ilçemiz, Tolos'un kenarına yayılmıştır. Çocukluğumuz o tepede yaptığımız pikniklerle şenlenmiştir. Annelerimiz aşağılarda sohbet ederlerken, biz, tepenin yükseklerine çıkmaya çabalardık. Bazen de yarışırdık: "Kim önce çıkacak?" Çıkmak kolay gelirdi o vakitler. Fakat inmek güç görünürdü. Zira inerken yerçekimi de, istekle hem de, destek olurdu. Eğer kendinizi durduramazsanız yuvarlanmak-yaralanmak işten değildi. Tâ o zamandan beri içime yerleşmiş bir fikirdir işte: Yokuşu çıkarken düşmek yokuşu inerken düşmekten daha zordur.

Yani, arkadaşım, o çocuğun yokuşu çıkarken düşmemesini çocukluğumdan hareketle anlayabiliyorum. Zaten benim gibi yaşı kırkı geçmiş biri çocukları ancak 'kendi çocukluğundan hareketle' anlayabilir. Ve hem hikmetle denmiştir ki: Büyüklerin çocukları anlama yetenekleri 'kendi çocukluklarını hatırladıkları kadar'dır. Eğer hatırlayamazlarsa empati de yapamazlar.

Buradan şuraya geleceğim: Yakında bazı tutuklamalar oldu. Berbat şeyler işittik. Doğru-yanlış. Birşey söylemek zor. (En azından benim için.) Dava henüz soruşturma aşamasında. Kesin kanaat belirtmek gadretmeye sebep olabilir. O insanları bulup helallik istemek de pek güç olacağından, mürşidimin dediği gibi, "Böyle şeylerde şakk-ı şefe etmeyiniz, bu kapıyı kapayınız!" tavrını benimsemeyi doğru buluyorum. Ancak emniyetimiz elbette işini yapacak.

Şayia sırasında şu mevzu da, hasm-ı din bu memlekette bol bulunduğundan, çok dillendirildi: "Efendim, bakınız, filanca da bu işin içindeymiş. Oooo! Hem de İmam Hatip mezunuymuş. Vay, vay! Bakınız, babası da hocaymış, anası da bilmem neymiş, yine de bu kerih işi yapmış. Yine, aman, bakınız, demek din de hiçbirşeyi değiştirmiyor..." vesaire. Eh, Sivaslı ifadesiyle, zaten 'pur tilkisi gibi fırsat gözledikleri için' onlara bu dediklerini çok görmeğe gerek yok. Ancak bir cevap vermeye gerek var. Zira, bazen çok safderûnlar da böylesi argümanların peşine düşüp, kendi dinlerinden şüpheye düşebiliyorlar. "Namaz kötülüklerden alıkoyar!" gibi sarih hükümlere 'acaba'yla bakabiliyorlar. Halbuki, bakmakta pek haksızdırlar, çünkü hükümler hep eksere göre şekillenir. İstisnalar kaideyi bozmaz. Ama kaide istisnayı bozabilir.

Evvela şunu belirtmekte fayda var: Sünniler, yani ehl-i sünnet ve'l-cemaat itikadına sahip olanlar, peygamberler aleyhimüsselamdan başkasına 'ismet' sıfatını vermezler. Yani onlardan başkası günahsız olmaz-olamaz. Onların da 'sürçmeler' diyebileceğimiz 'zelleleri' vardır. Fakat hep vahyin kontrolünde oldukları için irşad edilirler. Nebilerin günahsızlığı vahye/dine şüphe gelmemesi için gereklidir. Eğer peygamberler, hâşâ, günahkâr insanlar olsaydılar getirdikleri dinden de şüphe içinde kalınabilirdi. Temizliğinden emin olunmazdı. Sözgelimi: "Ayet aldım!" diye yalan söyleme ihtimalleri olsaydı, hâşâ, o zaman bütün ayetlere bir leke konardı. "Acaba bu ayeti vahiy aldığı konusunda yalan mı söyledi?" Hülasa: Cenab-ı Hak onlara ismet sıfatını vermekle ümmeti de bu tür şüphelerden korumuştur. Nebileri sayısınca hamd u senalar olsun.

Fakat başkaları için hata mümkündür. Evet. Bir kişinin sağcılardan olması, filanca muhafazakâr partiden olması, babasının hoca olması, kendisinin İmam Hatipli olması veya daha başka 'makbul' bir detay, onun günahsızlığını garanti etmez sünnilere göre. (Şiilerdeyse 'masum imam' itikadı vardır.) Hatta namazlarını 'beşin üstüne beş katarak' kılması dahi böyle bir garantiyi vermez. Nitekim sahabe içinde de, canımız onlara kurban olsun, günaha/hataya düşmüş kişiler bulunur. Gerçi onların günahı bizim günahımıza göre kıl gibidir, lakin, mübarek gözler onlar olduğu için acısını daha çok hissederler. Hüda bizi şefaatlerine nail eylesin. Âmin.

Peki, böyle dedik ya, bir insanın kendisini nisbeten böyle bir alanda tarif etmesi, araması veya gelenek olarak böyle bir yerde yola başlaması hiç mi faydasına olmaz-olmamıştır? Hâşâ, önümüzdeki nasslar apaçık aksini söylerken, asla böyle birşey diyemeyiz. Elbette İslamiyet, parmağının ucunu batırmakla dahi olsun, içinde yeralan herkese fayda verir. Ve, evet, onu mutlaka kötülükten alıkoyar. Ancak bu 'kötülükten alıkoyma' meselesinde hüküm eksere göredir. Yani, dindarların ortalamasını alarak dünyacıların ortalamasıyla karşılaştırırsanız, onları mutlaka daha faziletli bulursunuz. Bunun istatistik çalışmaları var mıdır bilmiyorum. Ama, mesela, namaz kılanlar arasında hırsızlık, cinayet, zina vesaire gibi suçların oranıyla kılmayanlar arasındaki suç oranları karşılaştırılsa, kılanlarda bu oranın düşüklüğünün apaçık görüneceğine inanıyorum. Dünyacıların nasıl yansıttıklarının önemi yok. Kendinizi onlardan dinliyorsanız zaten işiniz bitmiş demektir. Kıratınızı 'kendi terazinizle' tartmayı bileceksiniz.

Bu neden böyle olur peki? Çünkü yokuşu çıkarken düşmek yokuşu inerken düşmekten daha güçtür. Evet. Yokuş çıkarken niyetiniz 'daha yukarılara varmak'tır. 'Daha aşağılara inmek' değildir. Ameliniz, niyetiniz, nazarınız hep 'daha yukarısı' ile şekillendiği için buralardaki düşmeler küçülürler. Ama yüzünüz aşağı bakar şekilde inmeye çalışıyorsanız bir yokuşu eğer, durmak-durdurmak gibi bir niyetiniz de yoksa kendinizi, mesafe aldıkça yuvarlanma riskiniz artar. Başlarda hızlı değilseniz bile hızınız yükselir. Yerçekimi size yardım eder. İnsanın nefs-i emmaresi de onu esfel-i safilînine çeken bir cazibe kuvveti gibidir. O yüzden malum tehlikeyi anlatan Tin sûresi ardından demiştir: "Ancak iman eden ve amel-i salih işleyenler müstesna!"

Yani, yokuşu çıkma çabasında olanın, 'aşağıda gözü olmadığı için' düşme ihtimali daha düşüktür. Adımları 'düşmemek yönünde' besler onu. Ancak aşağı koşmak niyetindeyseniz, geçmiş olsun, denî kuvvetlerin de esirisinizdir. Evet. Ahsen-i takvim olarak yaratılanın esfel-i safilîne yuvarlanmamasının tek yolu ona sırtını dönmesidir. Ve, evet, elhamdülillah, oraya da geldik nihayet: Dindarlık, olabildiğimiz ölçüde, 'yokuşu çıkardığı için' kötülüklerden alıkoyar.

Yukarıya çıkmaya çalışmak 'aşağı düşmemek'le aynı anlama gelir çünkü. Ancak, burada, ayrıca dikkat kesilmek gereken bir 'ihlas' maddesi var. İkincil bir niyet yukarı çıkma gayretini boşa çıkarmamalıdır. Bediüzzaman Hazretlerinin tâbiriyle 'Din ile dünyanın saydına gider' insanlar, elbette, 'niyetleri kemale ermek' değil 'daha yukarıdan aşağıya atlamak' olduğu için daha feci kaybederler. Eh, onları da biz zâhirden ayıramayız, çünkü kalplerine vâkıf olamayız.

Hülasa: Yokuş çıkmak yokuş inmek gibi değildir arkadaşım. Yokuş çıkma çabası içinde olanların yokuş inme çabası içinde olanlarla aynı sonuçlara 'en azından ortalama olarak' varmaması gayet normaldir. Şeriat-ı garra-i Muhammediye, elbette ona ittibaımız nisbetince, bizi kötülüklerden alıkoyar. Ancak, İslam, varolduğu ilk günden itibaren ne 'münafıkları' ne de 'fâsıkları' inkâr etmemiştir. Onların da hep varolacağını kabullenmiştir. Biz de illa kabulleniriz.

Bu, hâşâ, dinimizde nakise olduğu anlamına gelmez. Ahirzamanda insanlığın daha çok bozulduğu anlamına gelir. Bozan da İslam değil, bilakis, dünyacılıktır. Türkiye'deki şekliyle kemalizmdir, solculuktur, dinsizliktir. 'Solculuk' derken siyaseten nereye oy verdiğinizle ilgili söylemiyorum bunu. Yanlış anlaşılmasın. Dünyevileşmeye hakveren herkes, şeriatta kusur arayan herkes, "Bu zamanda İslam'la olur mu canım!" diyen herkes bir parça solcudur. İsterse alnı beş vakit secdede olsun. Yine de solcudur. Solculuğun özü sünniliğine olan emniyetini kaybetmektir. Yani itikad sahasında büyük zoka yutulmuştur. (Belki biraz da bu yüzden, Hasan Basri Çantay, Beled sûresinin 18. ayetine meali "İşte bunlar sağcılardır..." diye vermiştir.) Hüda bizi onlardan olmaktan muhafaza buyursun. Âmin. Âmin. Ve'l-hamdülillahi Rabbi'l-Âlemîn. 

"Fakat, o, sarp yokuşu aşamadı. Sarp yokuşun ne olduğunu bilir misin? Köle âzat etmektir veya açlık gününde yakını olan bir yetimi yahut toprakta sürünen bir yoksulu doyurmaktır. Bundan başka iman etmek ve birbirlerine sabır ve merhamet tavsiye edenlerden olmaktır. Onlar defterleri sağ taraftan verilecek olan uğurlu kimselerdir."

AK Partililer 'AK Patililer'e karşı!

AK Parti'nin sorunu 'pekmezin sinek çekmesi' sorunudur. Maşaallah ki, AK Parti, 'dindar-dine hürmetkâr' diye tarif ettiğ...