Zorluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zorluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Nisan 2026 Cuma

Nurcular kişilere reddiye yapmaz mı?

Zorluk bazen keyfî bir zindandır. Kendimizi kapattığımız bir zindan. İçeri girip, kapısını kilitleyip, sonra da anahtarını yuttuğumuz. Evet. Hani Hadîd sûresinin 27. ayetinde kısa mealiyle buyrulur: "Ruhbanlığa gelince. Biz onu farz kılmamıştık. Allah’ın rızasını kazanmak için kendileri icat etmişlerdi. Fakat ona da gereği gibi uymadılar." Bu hükmün hakikatinin delili bugün dahi Katoliklerin yaşamaktan kurtulamadıkları cinsel skandallardır. Vatikan her sene 'sapık rahipler' yüzünden açılmış davalarlar uğraşır. Yüksek tazminatlar öder. Özürler diler. Çünkü nikah fıtrîdir. Bekarlığı din adamlığı için mecburî tutarsanız bedelini de böyle rezaletlerle ödersiniz. Burada kabahat elbette ruhbanlığı uyduranlara aittir. Hâşâ, Allah'a ait değildir, zira Hak Subhanehu ve Teala hakiki İsevîlikte rahiplere böyle bir zorunluluk yüklememiştir. Zorluğu kendilerine kendileri uydurmuştur.

Tabii, ayet-i celile, evvelemirde muharref hristiyanlığı muhatap alıyor. Fakat, elbette, sadece onlarla konuşmuyor. Hepimize bir uyarıda bulunuyor. "Cenab-ı Hakkın rahmetiyle cadde kadar geniş tuttuğu yollarda, siz dar sokakları dayatırsanız illa, isterse takva niyetiyle olsun bu, altından kalkamayabilirsiniz!" deniliyor. O yüzden, âdemoğlunun özbir nefsine 'azimet' gözüyle bakması övülmüş, fakat kardeşlerine 'ruhsat dairesi genişliğinde' acıması tavsiye edilmiştir. Eğer kendi nefsine 'ruhsat dairesi genişliğinde' bakıp da kardeşlerinden 'azimeti' bekliyorsa, bu, muvazenesizliğe hamledilmiştir. Zira Fetih sûresinin 29. ayetinde de denilmiştir ki: "Onlar, kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında pek merhametlidirler." Merhametin şânı 'caddeyi dar sokak kılmak' değildir.

Bazen biz nurcular da, mürşidimizin hiç böyle bir muradı olmamasına rağmen, kardeşlerimize dar sokaklar sunabiliyoruz. Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat caddesini ellerinden alıyoruz. "Adalet namazında kıbleniz dört mezhep olsun!" ölçüsünde konuşmuyoruz. Niyetimiz iyi aslında. Daha müttaki bir meslek inşa etmeye çalışıyoruz. Ancak ruhbanlığın ortaya çıkışı da böyle değil miydi? Onlar Allah'ın helal dairesini daralttılar. Ve helal dairesini daraltmak 'rahmetten kaçmak' manasına da gelirdi. Çünkü ruhsat da rahmettendir. Bedeliniyse sonraki nesiller öder.

Geçenlerde, tevafuk, çeşitli meclislerde 'reddiye meselesini' müzakere etmek nasip oldu. Mevzu gidip şöyle bir eşiğe dayandı nihayet: "Risale-i Nur mesleğinde kişilere değil fikirlere reddiye yapılır." Kaide çıkarmanın tatbik/tefekkür kolaylığı sağladığını kabul etmekle birlikte, isterim ki, o kaide yanlış olmasın. Yani cümlenin dilegeliş güzelliği bizi hakikati budama hamakatine düşürmesin. Çünkü kişi reddiyesinin reddedildiğine dair Bediüzzaman Hazretlerinin sarih bir beyanı yoktur. Bu daha çok çıkarıma benzemektedir. Ancak bu çıkarımın da metinlerle mizana vurulması gerekir. Umberto Eco'nun da tarifiyle, yorumun 'aşırı yorum' olmaması, ancak 'bütüne uyumuyla' ortaya çıkar. Ve, evet, bu kaidenin Risale-i Nur'la mihenge vurulması başının-gözünün yaralanmasıyla sonuçlanmaktadır.

Çünkü Bediüzzaman Hazretleri de kişileri anarak tenkidlerde bulunmaktadır. Mesela? Mesela: "Biraderim Derviş Vahdetî Bey'e..." makalesinde isim vererek uyarmıştır. Yine, İşaratü'l-İ'caz'da, "Mısır Müftüsü Şeyh Muhammed Abduh'un telâkkisine göre..." diye başlayan bölümde hatasına dikkat çekilmektedir. Buna mümasil Eski Said döneminde, isimleri zâhiren geçmese de, kişilere yazıldığı meşhur makaleler mevcuttur. Bunlar içinde, Cenab Şehabeddin'e yazılmış olan, İçtihad Risalesi'nin de özünü içeren, makale sayılabilir. Necmeddin Şahiner abi, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî'de, bu makalenin Cenab Şehabeddin'in Daru'l-Hikmeti'l-İslamiye'ye yaptığı tenkide cevap olduğunu aktarmaktadır. Başkaları da vardır. Uzatmamak için bu kadarla iktifa edeyim.

Tabii, ben bu misalleri getirince, "Eski Said döneminde öyleydi. Yeni Said döneminde terketmiştir. Artık kişileri anmamıştır!" gibi birşey de söyleniyor. Efendim, bu da hatalıdır, yanlıştır. Başta Vahdetü'l-Vücud meselesinin tenkidinde İbn-i Arabî Hazretlerini ismen anmaktan geri durmayışı apaçık bir delildir. Yine, konuyla ilgili olarak, Mustafa Sabri Efendi merhum ile Musa Bekûf'un görüşlerini kıyasladığı mektubunda da bundan teberri etmemiştir. Hatta, 8. Mektub'un başlarında, "Bir üstadım olan İmam-ı Rabbânî'ye muhalif olarak diyorum ki..." diyerek söze girmesi kişileri anmakta sakınca görmediğine misaldir.

Böyle sarih anmalar haricinde "Eğirdir Müftüsüne son ihtar!" denilerek başlayan metnin de kime yazıldığı müdakkiklerce bilinir. Yine 'İhtiyar Hoca' hakkında yazılmış mektuplarda kastedilenin kim olduğu ehline malumdur. Yahut "İmam Ömer Efendinin suali ki, bedbaht bir doktor, Hazret-i İsâ aleyhisselâmın pederi varmış diye..." başlayan mektubun bir meşhuru nişan aldığı pek bellidir. Bizim bu kişileri 'peşine düşmediğimizden' bilmeyişimiz 'kişilerin olmadığı' anlamına gelmez. (Ayetlerin esbab-ı nüzûlü de avam-ı müslimîn için böyledir. Ama bizim bilmeyişimiz esbabı ortadan kaldırmaz.) Metnin dokusu "Kişi de konuya dahildir!" demektedir çünkü. Eğer kişi hiç hesaba katılmayacak olsa metnin yapısının buna göre kurulması gerekirdi. Sözgelimi: Ayetü'l-Kübra Risalesi gibi olabilirdi. Ancak Bediüzzaman Hazretleri bu gibi metinlerde hedefine kişileri de aldığını üslûbuyla belli etmiştir.

Toparlarsam: Kişilere reddiye yapmak da fikirlere reddiye yapmak da Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat ulemasının İslam tarihi boyunca istimal ettikleri yollardır. Bazen sadece fikirlere reddiye yapılır. Bazen de gerekli görülüp kişilere reddiye yapılır. Kişilere reddiye yapmanın cevazının Tebbet sûresinden alındığı söylenir. (Orada, bizzat Cenab-ı Hak, Ebu Leheb'i anmıştır.) Buna mümasil sünnette de delilleri vardır. Ulemamız da zaten bu hikmetlerden hareketle tarih boyunca kişilere reddiye yapmayı sürdürmüşlerdir. Bunu yapmalarının sebebi sorunun kaynağı olan kişinin mü'minlerce tanınmasının gerekliliğidir. Kişinin arızası bilinmezse mü'minler onu müstakim görerek istifadeye devam edebilirler. (Cerh ve Ta'dîl ulemasına binler rahmet olsun.) Böyle bir sapmadan hassaten avam-ı müslimîni korumak salih ulemanın vazifelerindedir. Ki Bediüzzaman Hazretleri de İşaratü'l-İ'caz'da der:

"Bir şahıs, bir şahsı, nasîhatle fena birşeyden menetmek üzere şöyle tevcih-i kelâmda bulunur: Ey kişi! Aklın varsa şu yapmak istediğin şey muhaldir, hem nefsine zarardır. Hem iyiyi kötüyü tefrik edecek bir hissin yok mudur? Anlaşılan, hakikatı hurafe, tatlıyı acı gösteren seciyende bir hastalık vardır. Şüphesiz o hastalıktan kurtulup şifayab olmak istiyorsun. Fakat senin bu halin, o hastalığı izale değil, tezyid ediyor. Eğer bu halinle bir lezzet, bir zevk istersen, en şedit bir elemi intaç eden bir azap eline geçer. En nihayet sarhoşluktan ayrılıp, kötü halinden vazgeçmediğin takdirde, fesadın başkalara geçmemek üzere hortumun üzerine, bir damganın vurulmasıyla seni teşhir ve ilân etmek lâzımdır."

Evet. Öyledir. Zehirlemekten vazgeçmeyenlerin fesadının başkalarına sirayet etmemesi için burunlarına damga vurmak lazımdır. Hırsızın eli kesilir. İslam uleması tarih boyunca bunu yapmıştır. Bediüzzaman Hazretleri de, hikmeti iktiza ettiğinde, bu yola başvurmuştur. Durum böyle olduğu halde "Risale-i Nur mesleğinde kişilere değil fikirlere reddiye yapılır!" demek, tıpkı ruhbanlığın icadı gibi, kendine bir güçlük inşa etmektir. Bence nurcular da, tıpkı ruhbanlar gibi, icad ettikleri bu güçlüğün altından kalkamıyorlar. Kişilere çok sayıda reddiye yapıyorlar. Bunları medyada veya sosyalmedyada sıklıkla neşrediyorlar. (Mesela: Mustafa İslamoğlu'nun, Mustafa Öztürk'ün vs. Bediüzzaman Hazretlerine yaptıkları bühtanlardan sonra yazılan cevapları hatırlayalım.) Fakat şöyle birşey oluyor:

Diyelim bir nurcu başka bir nurcunun yaptığı tenkidi, herhangi bir hikmetle, doğru bulmazsa onu bu şekilde vazgeçirmeye çalışıyor: "Risale-i Nur mesleğinde kişilere değil fikirlere reddiye yapılır!" Eğer tenkidi beğenirse hiç bu konuya girmiyor. Neyse. Bence bu taktiksel uygulama artık rafa kalkmalı. Elbette Risale-i Nur mesleğinde de kişilere tenkid/reddiye yapılabilir. (Yapılıyor da!) Zira Risale-i Nur'un dairesi Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat dairesidir. Başka birşey değiliz ki caddemiz elimizden alınsın. Ha kişi kendisine sokağı meslek tutar. Takvasıdır, seçimidir, birşey demeyiz. Ama dayatmak? Aslaaa!

10 Mayıs 2016 Salı

Ağaçların ihlasını Celaleddin bilir

"İslam kahramanlarından ve Cengiz'in ordusunu müteaddit defa mağlûp eden Celaleddîn-i Harzemşah harbe giderken, vüzerâsı ve etbâı ona demişler: 'Sen muzaffer olacaksın. Cenâb-ı Hak seni galip edecek.' O demiş: 'Ben Allah'ın emriyle, cihad yolunda hareket etmeye vazifedarım. Cenâb-ı Hakkın vazifesine karışmam. Muzaffer etmek veya mağlûp etmek Onun vazifesidir.' İşte o zat bu sırr-ı teslimiyeti anlamasıyla, harika bir surette çok defa muzaffer olmuştur." Sözler’den.

İnsan talebeliğini unutmazsa herşey muallimi olabiliyor. Evet. Aynen. Öyle. Ben de bir ağaçtan ders aldım geçenlerde arkadaşım. ‘Nasıl olduğunu’ sorarsan anlatayım: Yürüyordum. Kafama birşey atıldığını sandım aniden. Yukarı baktım. Vay. Doğru. Atılmış. Fakat gönül koyacak suikast yok. Ağaç kardeş tohumlarını döküyormuş. Yani beni özellikle seçmemiş. Ne ağacı bilmiyorum. Ayırmakta iyi değilim zaten. Neyse. Belli ki bizimkinin yumurcaklarının yuvadan uçma vakti gelmiş. Anne ism-i Kayyum ile heyecanlı. Devam edecek. Yavrular ism-i Hayy ile coşkulu. Yeşerecekler. Yerde onlarca-yüzlerce tohum var. Ve ben elim kafamda bakınıp duraklarken de yenileri dallarından kurtulup bahtlarına düşüyorlar.

Bu koşuşturmada hiçbir isteksizlik göremezsin. Bile isteye kaçıyor bu afacanlar anne kucağından. Hasretsiz. Acısız. Hem hiçbirisi kaderinden öteye düşmüyor zaten. Evet. Kader, her yeni varoluşun ayağını bastığı zemin, plan, ilim. Direksizleri ayakta tutan direk. Birnevi zemin-i hakiki. Boşlukta belirlenmiş hadler olmasa var ‘varlığına’ sınır koyamaz. Kütlesinde kalamaz. Enerjinin madde olmak için ilimden/emirden olsun kalıplara ihtiyacı var. Bebecikler de bu sırdan haberli, Ömer radyallahu anhın Ebu Ubeyde radyallahu anha dediği gibi, “Allah'ın kaderinden yine Allah'ın kaderine...” kaçıyorlardı. Akın akın koşuyorlardı. Düşündüm ki: Onların kaderlerine imanları benimkinden kavi. Hem amelleri de benimkinden ihlaslı. Hem tevekkülde de benden ilerideler. Emrin geldiği yere emniyetteler. Bütün bunlar da birbirine bağlı. Nasıl?

Arzedeyim: Mürşidimin ihlasa değindiği çok yerde altını çizdiği birşeydir şu 'vazifeni yapmak ama vazife-i ilahiyeye karışmamak...' hakikati. Evet. Doğrudur: İnsan gayretini sonuçlara bina etmemelidir. Ona düşen payındaki yükü kaldırmasıdır. Sorumluluğu da amel edebildiği kadardır. Bundan fazlasına odaklandığı an; ya sonuçların baştançıkarıcılığıyla hedefinden sapar-şımarır; yahut da ele geçmeyişinden dolayı karamsarlığın girdabına kapılır-küser. Yani: Elinde olmayana endekslenen; ya yaratıcısı kendisi olmadığı halde ortaya çıkan sonucun hamdini omuzlamaya çalışır da haddini aşar; yahut da yine yaratamadığını gördüğü için kedere/öfkeye kapılır da isyana sapar.

Allah olan yalnızca Allah’tır. Kaldıramayacağımız yükün altına girersek acı çekeriz. Bu yüzden, değil yalnız ihlasını, ruh sağlığını korumak isteyenin de kuşanması gereken tavır 'vazifesini yapmak ama vazife-i ilahiyeye karışmamak' olmalıdır. Nedir? Kaderin irade-i cüzîsine pay edilmiş kısmında sınavını güzel verip bütünlüğünü ise bütünün sahibine bırakmaktır. Bizi huzura kavuşturacak olan budur. Bu teslimiyettir. Tevekküldür. İşte, ben de arkadaşım, yavrularıyla başımı taşlayan o ağaçta bu huzuru gördüm. Şeytanımı onlarla da recmettim.

Ya, evet, nasıl bir ihlasdır o öyle! Anlamaya çalışalım: Bir kaldırımın yanıbaşına dikmişler sizi. Ve dalınızdan kurtulan her yavru, hem de her sene, betonun katılığıyla yüzleşiyor. Ananesi toprağın yumuşak sinesine varamazsa nasıl hayatta kalır o tohumcuk? İntihar gibidir bu hemen hemen. Fakat ağaç asla şartların-sonuçların 'olmazlığına' bakarak tohum dökme vazifesinden vazgeçmez. Ne de olsa Rabb-i Hakîm'inden emri almıştır. İhlası kavramıştır: “Vazifeni yap ama vazife-i ilahiyeye karışma!” Böylece amelinde acabaya düşmez ağaçlar rağmımıza. Kadere imanları tamdır. Kaderden kadere kaçmaktan başka birşey yapamadığımızı bilen tevekkülleri sağlamdır. Hangi anne bu kadar çocuğu ölüme doğurur? Demek şu ağaç kardeşlerde çok yüksek bir ihlas ve tevekkül var.

Hem arkadaşım olageldiği şekilde olagelmeye ve yapageldiği şekilde yapıvermeye devam edenlere 'ot gibi' demekle aslında neyin altını çizmekte olduğumuzu da düşünelim. İhlas da bize azıcık böyle olmayı öğütlemiyor mu? Hadisin teşvik ettiği 'kıyametin kopacağını bildiği halde elindeki fidanı dikmeye çalışan insan' çok mu sonuç odaklı birşey yapıyor? Hayır. Asla. O emredildiği gibi dosdoğru/istikametli olmaya çalışıyor. Ve evet, her mü'min de, fazlasını yapamadığı yerlerde bir parça 'ot gibi' olmaya bakmalıdır. Nebatî yanın hikmetini kabullenmelidir. Çünkü bütünlüğün sahibi o değildir. Onun görevi, tıpkı bir ağaç gibi, yükseldiği betona bakmadan tohumlarını saçmaya devam etmektir. Kaderden iradesinin payı budur. Yükü budur. Sorumluluğu budur. Maşaallah ona. İşte, biz de arkadaşım, başarabiliyorsak bunu başarmalıyız. Ve başaranlar hep böyle başardılar. Tıpkı Celaleddin-i Harzemşah gibi… 

20 Eylül 2015 Pazar

Allah'ı hesaba katmamak

Bediüzzaman'ın, Birinci Söz'ün temsilî hikayesinde zikrettiği, 'Alanı her yerde selâmetle gezdi' cümlesinin yeterince geniş anlaşılmadığı kanaati hasıl oldu bende. Bunu, şahit olduğum Birinci Söz okumalarında apaçık görüyorum. Bu cümle, öncesi ve sonrasıyla, 'Bismillah' diyenin işinin rastgideceği, zorunun kolaylaşacağı, sıkıntı çekmeyeceği bağlamında okunuyor. Bu mana doğru da. Hepimizin hayatında buna dair şahitlikler var. (Mümin olan kim bu manayı inkâr edebilir?) Fakat mesele salt bu manaya indirgendiğinde eksik kalıyor. Birinci Söz'ün bize öğretmeye çalıştığı sırr-ı besmeleye de tam tekabül etmiyor. Peki, daha geniş bir düzlemde 'Alanı her yerde selâmetle gezdi' ifadesi bize ne söyler? Bunu, bir hadis-i şerifi de anımsatarak, konuşmak istiyorum.

'Din kolaylıktır...' buyuruyor aleyhissalatuvesselam. Biz bu kolaylığı daha çok 'şıklardan kolay olanla amel etme' bağlamında takva/fetva eksenli yorumlasak da, bence, ondan ötede dinin kainatla uyumudur vurgu yapılan. Biraz daha nitelikli bir tefekkürde görülür ki; bu uyum tevhidin hem delilidir ve hem lazımıdır. Tekvinî şeriat ve şeriat-ı Muhammediye aynı Allah'ın yarattığı iki şeriat/kitap olarak elbette birbirleriyle çelişiyor olamazlar. (Çelişiyorlarsa tevhid hakikatsiz demektir.) Bu nedenle din, aslında bize varlıkla 'uygun adım yürümeyi' öğreten şeydir. Şeriat-ı Muhammediye'nin dairesinin dışına çıkıp da tekvinî şeriatla çelişmemek mümkün olamaz. Ki, modern zamanlarda ekolojiye ödettiğimiz bedel, şeriat-ı Muhammediye ile ilişkisinde 'ahirzaman şiddetinde' problemler yaşayan insanoğluna, en büyük dersi vermektedir. Demek, hukukullahı inciterek hukuk-u mahlukat korunamaz. Birincisindeki sorun mutlaka bize diğerinde de bedeller ödetir.

Duhân sûresindeki; "Gök ve yer onların ardından ağlamadı..." ayetini tefsir ederken, benzer bir noktaya dikkat çeken Bediüzzaman der ki: "Ehl-i dalâlet, madem semâvât ve arzın vazifelerini inkâr ediyor, mânâlarını bilmiyor, onların kıymetlerini iskat ediyor, Sânilerini tanımıyor. Onlara karşı bir hakaret, bir adâvet ettiğinden, elbette semâvât ve zemin, onlara ağlamak değil, belki onlara nefrin eder, onların gebermesiyle memnun olurlar." Bu memnuniyeti, dikkat çekmeye çalıştığım 'uyumsuzluk' perspektifinden hareketle, 'verdikleri zararlara bir gönderme' olarak da anlayabiliriz. Hakikaten bugünün küfür medeniyeti kainata öyle zararlar vermektedir ki, tabiat bu medeniyetin yıkılmasıyla ne kadar sevinse yeridir. Bulabildiği her kaynağı çılgınca tüketen/sömüren, insan hayatına 'yere batasıca israfı' karşısında hiçbir saygı duymayan, ilgi duyduğu her coğrafyanın altını üstüne getiren bugünün küresel güçleri, herhalde bu ayete en sağlam masadaklar olurlar.

Buna ilaveten, yine Allah'ın bir kitabı olarak 'insan fıtratı' ile din arasında meydana gelen kopuş, küfrün ahirzaman şartlarındaki görece galibiyeti, hem psikoloji hem de sosyoloji alanlarında büyük yıkımlara, tabir-i diğerle 'uyumsuzluklara' neden olmuştur. Bugün İslam coğrafyasını 'kan dökücülük' ile itham eden Batı, salt kendi coğrafyasında değil dünya coğrafyasına da yayarak sürdürdüğü, iki dünya savaşıyla tarihin en büyük kan dökücülüklerini sergilemiştir. (Sömürü düzeninin üzerine kurulu olduğu kan emiciliği saymıyoruz bile. Onun verdiği zarar zaten tüm Afrika ve Asya'nın tarihçesine işlemiş durumda.) Modern insanın ruhsal durumunu anlamak içinse birazcık psikoloji merakına sahip olmak yeterli.

Küfür medeniyetinin hâkim kültür olmasıyla kendimize karşı hissettiğimiz özgüven eksikliği (daha doğrusu izzet-i İslamiye'de başlayan zaaf) müteselsil bir şekilde şeriat-ı Muhammediye ile bizim de aramızda mesafe açılmasına neden oldu. Özellikle; sünnet-i seniyyeye 'gelenek' adını verip, güya Kur'an namına onu dışlayan ve Batı'nın muharref İncil'de başardığı gibi yeni ve başarılı olanı bulacağını vâdeden 'beyni tecavüze uğramış' kardeşlerimiz, bu uzaklaşmanın en açık delilleri. "Bizi din mi geri bıraktı?" tartışmasının artık geride kaldığını, sorgulamanın daha çok; "Bizi sünnet mi geri bıraktı?"ya taşındığını görüyoruz. (Bu saded harici kısmı hızlı geçiyor ve baştaki meseleye geri dönüyorum.)

Birinci Söz'de geçen 'Alanı her yerde selâmetle gezdi' ifadesini daha geniş anlayabilmek için Risale-i Nur içinde bir yolculuğa çıkmamız lazım. Özellikle küfür yolunun müşkülatını, suhulet yolunun ise iman olduğunu ifade eden metinleri tahattur etmekte fayda var. O metinler bize Bediüzzaman'ın bu temsilî hikayecikte kastettiği 'her yerde selametle geziş'in nasıl birşey olduğunu sanki tüm renkleriyle ifade ediyorlar:

Mesela; "Elhasıl, dalâlet yolunda nihayetsiz müşkülât var; hidayet ve vahdet yolunda nihayetsiz suhulet var." Yine mesela; "Risale-i Nur'da kat'î ve kuvvetli çok burhanlarla ispat edilmiş ki, eğer vahdet ve tevhid olmazsa, bir çiçek bir ağaç kadar, belki daha müşkülâtlı ve bir ağaç bir bahar kadar, belki daha suubetli olmakla beraber, kıymet ve san'atça bütün bütün sukut edeceklerdi." Ve yine mesela; "Sen şu sarayın sahibini tanımıyorsun ve tanımak da istemiyorsun. Çünkü istib'âd ediyorsun. Onun acip san'atlarını ve hâlâtını akla sığıştıramadığından, inkâra sapıyorsun. Halbuki, asıl istib'âd, asıl müşkülât ve hakikî suûbetler ve dehşetli külfetler, onu tanımamaktadır." Veyahut mesela; "Eğer o mevcudat doğrudan doğruya birtek Sânie verilmezse, o zaman herbir mevcut bütün mevcudat kadar müşkülâtlı olur ve bütün mevcudat birtek mevcut kıymetine sukut eder, iner. Şu halde ya hiçbir şey vücuda gelmeyecek veya gelse de kıymetsiz, hiçe inecektir."

Böyle o kadar çok metin var ki, hepsini alıntılasam herhalde bu bir yazı değil, bir küçük kitaba dönüşür. Özetle buralarda Bediüzzaman'ın dikkatimizi çektiği şudur: Kainatı Allah'la açıklamak kolaylıktır. İçinden çıkılmayan meseleler Allah'ı hesaba kattığınız zaman içinden kolaylıkla çıkılır hale gelirler. Bu hem mantık olarak böyledir, hem de hayatta yaşadığımız sıkıntıları kendi dünyamızda yüzleşirken böyledir. Yani, hem afakî tefekkür dediğimiz, hisle dahil olmadığımız dünyada yaptığımız tefekkürlerde tevhid bize bir netlik kazandırır; hem de enfüsî tefekkür dediğimiz, yalnız akılla değil kalple de dahil olduğumuz dünyada yaptığımız tefekkürlerde bir kolaylık sağlar. Allah'ın varlığı ve birliği afakta bütün müşkülatlarımızı çözerken; Rahman, Rahim, Hakîm, Kerim... gibi daha nice ismi de enfüste meseleleri anlamlandırırken bize 'selametle gezmenin' yollarını öğretirler. (Meselenin enfüsî yanına da örnek olarak da İhtiyarlar, Hastalar Risalesi gibi misaller verebilirim.)

Yani Birinci Söz'de zikredilen 'bir reisin ismini almak/almamak' meselesi, kainatı ve hayatı onunla açıklamak veya açıklamamak meselesidir. Bu, sadece bir başlangıç işi değil, her aşamada/anda tazelenen bir süreçtir. Yaşadığımız her musibette, daraldığımız her anda, hatta neşeyi ve mutluluğu bile anlamlandırırken biz 'bir reisin ismini almaya' muhtacız. Eğer almazsak, her yerde selametle gezemeyiz. Reisin ismini almak bir lüks değil, körkütük bir ihtiyaç bizim için. Zira 'dalâlet yolunda nihayetsiz müşkülât var...' Hem mürşidim, almayanın da akıbetini söylemiyor mu bize, bu temsilî hikayecikte: "Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belâlar çeker ki, tarif edilmez. Daima titrer, daima dilencilik ederdi. Hem zelil, hem rezil oldu." Hasılı; her yerde selametle gezmenin çaresi Allah'ın adını salt dilde değil; bakışaçısında, gönül açısında, yaşam açısında tutmakta. Hem ben gafletin tarifini de bir yerde şöyle işitmiştim: "Allah'ı hesaba katmamak." Bismillah ise, Allah'ı hesaba katmaktır.

AK Partililer 'AK Patililer'e karşı!

AK Parti'nin sorunu 'pekmezin sinek çekmesi' sorunudur. Maşaallah ki, AK Parti, 'dindar-dine hürmetkâr' diye tarif ettiğ...