5 Ağustos 2026 Çarşamba
Kevser'i kaybedenler deniz suyuyla da ebterlikten kurtulabilir mi?
Ona göre kendi milletine emperyal değerler uğruna saldıran 'içteki Batının yeniçerileri' bu münferitliğin neticesiydiler. "Bizler hâlen kendisinden başka hiçbir medeniyete/millete hayat hakkı tanımayan barbar Batının arkasından pupa yelken gidiyoruz!" Benim bu teşhiste dikkatimi daha çok çekense 'marazın başlangıcı' olarak işaret edilen yer: 'Vahdetin kudretinin kaybolması' veya 'münferitliğin kazanması.' Müellif, düşünsel sapmaların bidayeti olarak, müslümanın 'kendi anlam bütünlüğünü yitirmesini' gösteriyor. Bu kopuş gerçekleştikten sonra ferdîyetçilik de kuvvet buluyor. Ve fertler, ait oldukları cemiyetten başka olarak, kendilerine yeni anlam dünyaları arıyorlar, buluyorlar, bağlanıyorlar veya belki üretiyorlar. Tıpkı ağacından kopmuş bir tohumun toprakta kendine yeni bir intisab arayışı gibi. Ve oradan 'felsefe ihtiyacı' doğuyor. Zira anlamsız yaşanamaz. Vahdetin küllî anlamı yitirilmişse, insan, düştüğü çukurda cüzîsini inşa etmelidir. (Veya inşa etmeye aç/açık hâle gelmiştir-getirilmiştir.)
Hani, Hac sûresinin 31. ayetinde, kısa bir mealiyle buyruluyor: "Allah'a ortak koşan kimse gökten düşüp de kuşların kaptığı veya rüzgarın bir uçuruma attığı şeye benzer." Subhanallah. Kendi özbir anlam dünyasıyla bağını koparan müslümanın hali de ayetin tarif ettiği gibi değil midir? Yani yetim hissediyor. Güçsüz hissediyor. Saldırıda hissediyor. Travmasıyla mücadele için de, tekrar ağacına dönmek yerine, parçasından sahte bir bütün kurgulama mesaisine girişiyor. Mesnevî-i Nuriye'de isabetle bildirildiği şekilde, yaraları/hastalığı, onu felsefeyle meşguliyete zorluyor: "Arkadaş! Kalb ile ruhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur. O hastalık marazı da ulûm-i akliyeye tavaggul etmek nisbetindedir. Demek mânevî olan hastalıklar, insanları, aklî ilimlere teşvik ve sevk eder. Ve akliyat ile iştigal eden emraz-ı kalbiyeye müptelâ olur."
Öyleyse aklî ilimlerle meşguliyeti kaybettiği anlamı bulabilmek için. Yahut içinden dışına kaçabilmek için. Gaflet için. Kaybettiği anlam da emraz-ı kalbiyesi. Felsefe içtiği deniz suyu. Söndürmüyor. Çünkü aslında aradığı o değil. O sorularının 'doğru cevabı' değil. Boşluğunu doldurmayacak. "Kalpler ancak Allah'ın zikriyle mutmain olur." Kalbindeki karadeliği doldurmaya bir nihayetsizlik gerek. "Ben, yerlere ve göklere sığmam, mü'min kulumun kalbine sığarım!" sırrının sahibi gerek. Nihayetsiz bir kudret, kemal, rahmet, cemal, kerem, ilim, kelam vs. sahibi gerek. İşte, o nihayetsizliği, kemal manada İslam'dan başkasında bulamaz. Seraplar yanık dudakları kandıramaz. Bulamadıkça arar. Buldukça yine arar. Zira deniz suyunun susuzluğa şifası yoktur. Aksine arttırır. Yakar. Yandırır. Buradan mürşidimin bahsettiği kısırdöngüye varır yolumuz: "Demek mânevî olan hastalıklar, insanları, aklî ilimlere teşvik ve sevk eder. Ve akliyat ile iştigal eden emraz-ı kalbiyeye müptelâ olur."
Ene Risalesi'nin kapısını çalalım bir de: "İşte, bak: Âlem-i insaniyette, zaman-ı Âdem'den şimdiye kadar iki cereyan-ı azîm, iki silsile-i efkâr, her tarafta ve her tabaka-i insaniyede dal budak salmış iki şecere-i azîme hükmünde; biri silsile-i nübüvvet ve diyanet, diğeri silsile-i felsefe ve hikmet, gelmiş gidiyor. Her ne vakit o iki silsile imtizaç ve ittihad etmişse, yani silsile-i felsefe silsile-i diyanete dehalet edip itaat ederek hizmet etmişse, âlem-i insaniyet parlak bir surette bir saadet, bir hayat-ı içtimaiye geçirmiştir. Ne vakit ayrı gitmişlerse, bütün hayır ve nur silsile-i nübüvvet ve diyanet etrafına toplanmış ve şerler ve dalâletler felsefe silsilesinin etrafına cem olmuştur..." Neden böyle olmuştur? Çünkü felsefe parçanın 'parçasına göre' bütünlük arayışıdır. Diyanet ise 'Bütünün Sahibinin' parçalara 'Bütün nice birşeydir?' öğretmesidir. Birisi hodbindir. Diğeri Hüdabindir.
Elbette Bütünün Sahibi aynı zamanda anlamın da sahibidir. Çünkü anlam daima bütüne bakan birşeydir. Bir kitabın konusu tamamını okumakla kuşatılır ancak. Yalnız bir sayfasını okumakla değil. Evet. Manzaranın tamamına ne kadar hâkimseniz anlamın da o kadarına hâkim olursunuz. Yok, nokta-i nazarınız parçanızdan ibaretse, geçmiş olsun, o zaman Mevlana Hazretlerinin 'fili tarif eden körler' meselinde olduğu gibi, yahut Bediüzzaman'ın 'defineyi tarif eden gavvaslar' temsilinde olduğu gibi, ancak kuşatabildiğiniz kısma 'hakikat' dersiniz. Halbuki her gerçek hakikat olamaz. Hakikat bütünde gözükendir. Parçaların ise farklı gerçeklikleri olabilir. Aslında yerinden hiç kıpırdamayan bir dağ, sizin istikametinize göre, bazen sağa bazen de sola geçer.
Hülasa: Bizi 'izm'lere boğduran 'nübüvvet izini' kaybetmekten başkası değildir. İdeolojilerin deli gömleğini giyinmek Hırka-i Şerif'i soyunmanın sonucudur. Üşüyen bedenler illa mintan ararlar çünkü. Ne diyor mürşidim bu sadedde: "İnsan fıtraten mükerrem olduğundan hakkı arıyor. Bazan bâtıl eline gelir, hak zannederek koynunda saklar. Hakikati kazarken ihtiyarsız dalâlet başına düşer; hakikat zannederek başına giydiriyor."
20 Temmuz 2026 Pazartesi
Darwin'le Bediüzzaman hangi konuda anlaşamaz?
"Papaz Thomas Robert Malthus, 'Nüfus İlkesi Üzerine Bir Deneme (Essay on the Principle of Population, 1798-1803)' adlı çalışmasında, denetlenemeyen nüfusun geometrik bir dizi olarak, geçim kaynaklarının ise aritmetik bir dizi şeklinde arttığını ve rakamları çok az tanıyanların bile bu ikisi arasındaki farkın büyük olacağını anlayabilecekleri sonucuna varmıştı. Başka bir deyişle; nüfus artışı yiyecek artışından fazla olduğunda, kaynaklar için rekabet giderek şiddetlenir ve bu rekabet içinde daha hızlı, güçlü, dayanıklı ve kurnaz olanların yaşama ve üreme şansı artar. Kaynaklar üzerinde 'türlerin savaşmasıyla' sonuçlanan 'nüfus baskısı anlayışı, Darwin'e, kesin sonuca götüren bulmaca parçasını vermiştir. Malthus bu ilkeyi toplumsal değişime uygulamıştı. Darwin ise ilkeyi bitki ve hayvanlara uygulamıştır. 1838'de artık doğal bir ayıklama yoluyla oluşan evrim kuramı sahibiydi: Tür nüfusları, yüksek üreme hızlarına rağmen bireyler kaynaklar için çatışırken ortaya çıkan yüksek ölüm oranlarıyla denetim altında tutulur ve çevrelerine en iyi uyum gösterenlerin yaşama ve üreme şansları daha fazla olur..."
Ancak elbette teori dediğiniz şey şişede durduğu gibi durmuyordu. Sahada ister-istemez bazı sınamalara tâbi tutuluyordu. (Çünkü, saha, kuram gibi hayalgücünden değil, gerçeklikten beslenir.) İşte, bu sınamalardan birisine, Melikşah Sezen Hoca'nın Eşref-i Mahlukatı Anlamak eserinde, şöyle bir iktibasla dikkat çekiliyordu:
"(...) Çeşitliliğin altında yatan temel, Charles Darwin'den bugüne, biyologların başını ağrıtmaya devam ediyor. 'Türlerin Kökeni' adlı eserinde Darwin bir 'Irksama (Divergence) İlkesi' önermişti; ama bu anıtsal eserde; Irksama İlkesi'nin, Darwin'in asıl ilkesi olan 'Doğal Seçilim İlkesi'nin bir çıkarımı mı olduğu, yoksa bağımsız bir ilke olarak mı değerlendirilmesi gerektiği hususunda bir açıklık yoktur. Darwin'in kendisi bile bu noktada çelişkili düşünceler içerisindeydi. Çelişkinin kaynağı açık: Irksama (ya da farklılaşma/çeşitlenme) az sayıda birimden (türden) daha çok birimin çıkması anlamını taşırken, seçilim (ister doğal olsun ister yapay) çoktan az sayıya inmek demektir. Bu iki kavram özünde çelişkilidir ve hiçbir beyin jimnastiği çelişkinin etrafından dolanamaz. Uzlaştırılamayacak iki şeyi uzlaştırma çabalarının günümüz biyologlarını böyle zorlamasına şaşmamak gerek..." Melikşah Hoca'nın bu iktibası yaptığı eseri de belirtelim: Addy Pross, Yaşam Nedir?, (çev. Raşit Gülek), s. 35.
Yani Darwin bize bir tür 'cem-i zıddeyn' öneriyor. Cem-i zıddeyn nedir? Zıtlıkları aynı şeyde birden kabul etmektir. Mesela benim şöyle demem gibidir: "Mehmed abi çok cömert bir insandır. Bir kibrit çöpünü dahi kimseyle paylaşmaz." Veya şöyle demem gibidir: "Selim abi kebabı çok sever. Bir ay aç kalsa yine de dönüp bakmaz." Böylesi cümleler işitmek/okumak herkese garip gelir. Çünkü ikinci cümle birincisinin tam zıttını söylemektedir. Mehmed abi sahiden ilk cümlede söylendiği kadar cömertse nasıl kibrit çöpünü dahi kimseyle paylaşmaz? Hiç olur mu öyle şey? Selim abi hakikaten kebabı çok seviyorsa nasıl olup da bir aylık açlıkla dönüp yüzüne bakmaz? Olamaz ki bu. Tezattır. İkinci cümlelerim 'hoşlanmazlığı' birinci cümlelerimse 'çok hoşlanmayı' imâ eder. Böyle cem-i zıddeyn sayılacak şeyler birarada bulunmaz. İnsanın mantığı böyle şeylere 'muhal' der.
Darwin de evrim teorisinde 'Irksama İlkesi' ile 'Doğal Ayıklanma İlkesi' dediği şeyleri aynı anda savunarak buna benzer birşey yapıyor. Bir yandan türlerin 'daha fazla tür olmaya çalıştığını/çeşitlendiğini' ilke olarak iddia ediyor, diğer yandan aynı türlerin 'en güçlüyü ayakta tutacak şekilde azalmaya çalıştığını' bize söylüyor. Doğal olarak bu iki iddiayı aynı anda kucağında bulanların da şunu sorması kaçınılmaz oluyor: "Abe Darwin efendi, bir karar veresin, türler çeşitlenmeye mi çalışıyor, yoksa azalmaya mı çalışıyor? İkisi birden olmaz bunların be ya!"
Benim bu noktada bir diğer itirazım da Bediüzzaman Hazretlerinin öğrettiği Kur'anî bir hakikatten kaynaklanıyor. Nedir? Şudur: 'Doğal Seçilim/Ayıklanma İlkesi' denilen iddia-yı meşkuk bize varlığın doğru bir resmini sunmamaktadır. Peki Bediüzzaman Hazretleri bunu nerede dilegetiriyor. Hemen iktibasımızı yapalım:
"Evet, en parlak bir mucize-i san'at-ı Samedâniye ve bir harika-i hikmet-i Rabbâniye olan hayatı kim vermiş, yapmış ise, rızıkla o hayatı besleyen ve idâme eden de Odur, Ondan başkası olmaz. Delil mi istersin? En zayıf, en aptal hayvan, en iyi beslenir (meyve kurtları ve balıklar gibi). Hem en âciz, en nazik mahlûk, en iyi rızkı o yer (çocuklar ve yavrular gibi). Evet, vasıta-i rızk-ı helâl iktidar ve ihtiyar ile olmadığını, belki acz ve zaaf ile olduğunu anlamak için, balıklarla tilkileri, yavrularla canavarları, ağaçlarla hayvanları muvazene etmek kâfidir."
Bakınız burada Bediüzzaman Hazretleri evrimin "Güçlü olan ayakta kalır!" iddiasına temelden bir tenkid getiriyor. "En zayıf, en aptal hayvan, en iyi beslenir!" diyor. Bu ne demek? "Doğal Ayıklanma İlkesi biraz masala benziyor!" demek. Kainattaki gerçeklik böyle değil. Cenab-ı Hak hayatı bu kanunla hayatta tutmuyor. Belki bazı lokal alanlarda bu tarz tezahürler görünüyor olabilir. Daha güçlü bir aslan daha zayıf bir aslanı sürüden kovalıyor görünebilir. Ancak bu şekilde cereyan etmeyen büyük bir düzen de var. Bedeninin zayıflığı itibariyle hayata tutunması çok müşkül görünen öyle canlılar var ki, Hazret-i Hüda, onların türlerine büyük bereketler bahşediyor. Rızıklanmaları o güçlü hayvanlardan bile daha kolay oluyor. Aslanlar on günde bir yiyecek buluyorlarsa bunlar yiyeceklerinin içinde yaşıyorlar. Yani, Kur'an'ın da öğrettiği üzere, Hüda'nın rahmeti 'zayıfın elenmesine' değil 'özel rahmet tecellileriyle hayatta tutulmasına' bakıyor. O yüzden Ankebût sûresinin 60. ayetinde buyruluyor: "Nice canlı var ki rızkını sırtında taşımıyor; onları da sizi de besleyip barındıran Allah'tır."
Sonuç olarak şunun da altını çizmeliyiz ki: Evrim teorisi sadece 'insanın yaratılışını anlatan' ayetlerle çelişmiyor. Ya? Daha fazlası da var. Evet. Evrim teorisi bizim Kur'an'dan öğrendiğimiz Allah'ın rahmetiyle, rezzakiyetiyle, tasarrufuyla da uyumsuzluklar taşıyor. O nedenle evrim teorisiyle beyni yıkanmış insanların âlem telakkisi de Kur'an'ın öğrettiğiyle uyum içinde olmuyor. Daha determinist bir varlık algısıyla şekilleniyorlar. Evet. Ahmed Kavlak Hoca'nın güzel bir sözü var: "Evrim teorisi biyoloji değil felsefedir!" Ben de aynen katılıyorum. Bu felsefeyi elsiz-ayaksız yalayıp yutanlar düşünsünler artık: Gayrı kalplerindeki iman ne hale gelir/gelebilir?
28 Haziran 2026 Pazar
Allah'ın 'sevinmesini' anlamaya çalışırken dikkat edilmesi gerekenler
İnsan, Allah'ı 'anlamanın' bir yoludur, ama 'sınırlandırmanın' yolu değildir. Yani, biz, üzerimizdeki sanatına bakarak Cenab-ı Mevla'yı anlamaya çalışabiliriz, fakat sınırlarımızı Ona taşıyamayız. 'Teşbih' tefekkürün kapısıdır, eyvallah, fakat 'tenzih' de tefekkürün yegane sıhhatidir. Hak Teala ve Tekaddes Hazretlerini düşünürken teşbih-tenzih arasındaki dengede kalabilmek, tefhim için lazım geldiğinde dikkatle temsile-teşbihe, lakin sapıtmamak içinse daima takdise-tenzihe başvurmak elzemdir. (Tıpkı kullukta 'havf-reca/korku-ümit' dengesini korumak gerektiği gibi. Fazla korku yeise düşürür. Fazla ümitse ucba...) Hem zaten şu teşbih; esmasını, sıfatlarını, şuunatını, "Ve lillahil meselül a'lâ!/En yüce mesel ve temsiller Allah'a aittir!" (Nahl sûresi, 60) sırrınca bir nebze kavramak içindir. Yoksa münezzeh-mukaddes Hüda'yı insanlaştırmak için, yüzbin hâşâ, değildir. Bediüzzaman Hazretleri de bu hakikatin altını şöyle çizer:
"Evet, bütün kâinatı bir saray, bir ev gibi muntazam idare eden ve yıldızları zerreler gibi hikmetli ve kolay çeviren ve gezdiren ve zerrâtı muntazam memurlar gibi istihdam eden Zât-ı Akdes-i İlâhînin şerîki, nazîri, zıddı, niddi olmadığı gibi, 'Ona benzer hiçbir şey yoktur. O herşeyi işiten, herşeyi görendir. (Şûrâ sûresi, 11)' sırrıyla, sureti, misli, misali, şebîhi dahi olamaz. Fakat, 'Göklerde ve yerde en yüce mesel ve temsiller Ona aittir. Onun kudreti herşeye üstündür, her işi de hikmet iledir. (Rûm sûresi, 27)' sırrıyla, mesel ve temsil ile şuûnâtına ve sıfât ve esmâsına bakılır. Demek, mesel ve temsil, şuûnât nokta-i nazarında vardır."
Cenab-ı Hakkın 'şuunatını' anlarken de bu manaları akılda tutmak kritik bir öneme sahiptir. Rabbü'l-Âlemîn'in, bir tenezzül-i ilahî olarak, bizim anlayabilmemiz için, görmek-işitmek gibi şeyler şeklinde haber verdiği 'bilmesinin ünvanları' sıfatları asla bizim görmemiz-işitmemiz cinsinden olmadığı gibi; sevinmesi-gazaplanması gibi şeylere benzettiği şuunatı da yine bizim sevinmemiz-öfkelenmemiz türünden değildir. Yani, Cenab-ı Mevla, hâşâ, insan gibi göze, ışığa, sinirlere, karşısında bir nesneye, görüş açısına vs. muhtaç şekilde görmez. Onun görmesi aracılara muhtaç şekilde olmaz. Yahut işitmesi de sese, kulağa, sinirlere, kulak zarına, ses titreşimlerine vs. muhtaç değildir. Bunlar sadece 'Onu anlamaya muhtaç olan bizler için' verilmiş temsillerdir. Temsiller hakikatin tâ kendisi gibi görülürlerse hata ettirirler. Onları birer tefekkür açısı, birer rasat penceresi, birer başlangıç noktası gibi kabul etmek lazımdır.
Şimdi 'şuunat' ile Bediüzzaman Hazretlerinin neyi kastettiğini bir parça alıntılayalım:
"İşte, madem evsâf-ı âliyedeki hakikî lezzet ve hüsün ve saadet ve kemâl, akran ve ezdâda bakmıyor, belki mezâhir ve müteallikatına bakıyor. Elbette, Hayy-ı Kayyûm ve Hannân-ı Mennân ve Rahîm ve Rahmân olan Zât-ı Zülcemâl ve Kemâlin rahmetindeki cemâl ise, merhumlara bakar. Merhametine mazhar olanların, hususan Cennet-i bâkiyede nihayetsiz envâ-ı rahmet ve şefkatine mazhar olanların derece-i saadetlerine ve tena'umlarına ve ferahlarına göre, o Zât-ı Rahmânü'r-Rahîm, Ona lâyık bir tarzda bir muhabbet, bir sevmek gibi, Ona lâyık şuûnâtla tabir edilen ulvî, kudsî, güzel, münezzeh mânâları vardır. 'Lezzet-i kudsiye, aşk-ı mukaddes, ferah-ı münezzeh, mesruriyet-i kudsiye' tabir edilen, izn-i şer'î olmadığından yad edemediğimiz gayet münezzeh, mukaddes şuûnâtı vardır ki, herbiri, kâinatta gördüğümüz ve mevcudat mâbeyninde hissettiğimiz aşk ve ferah ve mesruriyetten nihayetsiz derecelerde daha yüksek, daha ulvî, daha mukaddes, daha münezzeh olduğunu çok yerlerde ispat etmişiz."
Metnin devamında şöyle bir temsille mevzuu açıyor Hazret-i Üstad:
"Meselâ, nasıl ki sehâvetli, âlicenap, müşfik bir zât, güzel bir ziyafeti, gayet fakir ve aç ve muhtaç olanlara vermek için, seyahat eden güzel bir gemisine serer. Kendi de üstünde seyreder. O fukaranın minnettârâne tena'umları ve o aç olanların müteşekkirâne telezzüzleri ve o muhtaç olanların senâkârâne memnuniyetleri, ne derece o kerîm zâtı mesrur ve müferrah eder, ne kadar onun hoşuna gider, anlarsın. İşte, küçücük bir sofranın hakikî mâliki olmayan ve bir tevziat memuru hükmünde olan bir insanın mesruriyeti böyle ise, cin ve insi ve hayvânâtı feza-yı âlem denizinde seyir ve seyahat ettiren ve bir sefine-i Rabbâniye olan koca zeminin üstüne bindirip, yüzünde hadsiz envâ-ı mat'umâtı câmi' bir sofrayı serip, bütün zîhayatı küçük bir kahvaltı nev'inde o ziyafete davet etmekle beraber, gayet mükemmel ve bütün envâ-ı lezâizi câmi', sermedî, ebedî bir dâr-ı bekâda Cennetleri, herbirisini birer sofra-i nimet ederek hadsiz lezâizi ve letâifi câmi' bir tarzda, nihayetsiz bir zamanda, nihayetsiz muhtaç, nihayetsiz müştak, nihayetsiz ibâdına, hakikî yemek için ziyafet açan bir Rahmân-ı Rahîme ait ve tabirinde âciz olduğumuz maânî-i mukaddese-i muhabbeti ve netâic-i rahmeti kıyas edebilirsin."
Yani, Cenab-ı Hak sürekli bir yaratış içerisinde, çünkü yaratmaktan, bahşetmekten, rahmet etmekten, kerem etmekten, vücuda getirmekten, tecelli etmekten vs. memnun oluyor. Bu 'memnuniyet' elbette bizim memnuniyetimiz cinsinden değil. Ondaki kusurlardan münezzeh. Fakat bizim memnuniyetimiz o şuunat-ı ilahîyi kavramaya bir yol. Evet. İnsan, Allah'ı 'anlamanın' bir yoludur, ama 'sınırlandırmanın' bir yolu değildir. Çünkü bizdeki herşey mahlukiyetin sınırlarıyla yaralıdır, kusurludur, nakıstır. Sözgelimi: Biz bir duygu hissettiğimizde, bu duygu kendinden öncekileri siler, sonra insandaki tahtına geçer. Yani insanda bir değişim hâsıl olur. Hatta bu değişim bedenine de akseder. İnsan kemalde değil kararsız bir mahluk olduğu için bu değişiklik onda hoşgörülür. Lakin Mevla Teala nihayetsiz kemaldedir. Kemalde olan değişmekten münezzehtir. Değişen eksikliğinden ötürü değişir çünkü. Değişerek eksikliğini tamamlar. Cenab-ı Hakkın değiştiğini söylemekse Onun da, hâşâ, 'daha kemalini bulmamış' olduğunu söylemek gibidir. Yeri-göğü yoktan vareden, kainat dolusu eseriyle kemalini anlatan, ilmi varlığın en derinlerine nüfuz eden bir Kemal Sahibi nasıl eksik olabilir?
Uluhiyetin şânı kemalde olmaktır. Kemalde olmayana ilah denmez. Müslümanların ilah tasavvuru şirkin 'süpermenden hallice' ilah tasavvuru gibi değildir. Hal böyle olunca Cenab-ı Mevla'nın bu gibi şuunatını 'sıfata yakın' anlamak gerekiyor. Yani Cenab-ı Hak, hâşâ, bazen ferahta bazen kederde bulunmuyor. O, bir sıfat gibi, yani Zat-ı Subhanîsinin ayrılmaz özelliği gibi, devamlı, hep ferah-ı münezzeh üzere oluyor. Peki, hadislerde haber verilen, bizim hayırlı işlerimize sevinmesini, kötü işlerimize gazaplanmasını nasıl anlamalıyız? Onu anlamanın yolunu da el-Hâdî olan Mevla Teala benim fehmime şöyle yaklaştırdı. Ben de size arzetmeyi deneyeyim:
Ben bir odada karanlıkta bulunuyorum diyelim. Aydınlanmamın iki yolu vardır: 1) Odada bir değişiklik meydana getirmek. Evet. Odanın yanmayan lambasını açarsam içerisi ışıkla dolar. Mekanı ziya yönüyle değiştirdiğim için ben de değişirim. Ancak burada önceki halde bir kemalsizlik vardır. Oda bir önceki halinde ışıksızdır. Karanlıktan ziyaya dönmüştür. Tekrar karanlığa dönmesi hikmetli olduğunda da ışıklı hali kemalsizlik olur. Ve karanlık ışığa galip getirilir. Bu insandaki duyguların değişimi şeklidir. Duygular bizi değiştirir. 2) Karanlık odadan ışıkları yanan başka bir odaya geçerim. Yahut da ben geçmem. Ev konumumu değiştirir. Böylece mekanda hiçbir değişiklik yaşanmaz. Ev aynı evdir. Yalnız benim konumum değişir. Benim konumum değiştiği için ışıktan faydalanmam mümkün olur.
İşte yine, lâ teşbil velâ temsil, Cenab-ı Hakkın gazabı da rahmeti de birer sıfat gibi Onda hep vardır. Fakat kul hakettiğine göre onlardan birisine geçer-geçirilir. Burada, hâşâ, Mevla Teala'da hiçbir değişiklik meydana gelmez. O bundan münezzehtir. Biz konumumuzu değiştirerek farklı tecellilerin gölgesine geçeriz. Öyle ya: Aynı resimde hem dostunuzun hem de düşmanınızın yüzleri bulunsa, herbirine baktığınızda başka hisler yaşarsınız, lakin farklılaşmak zorunda olan sizsinizdir. Resim sizin bakışınızla değişmez.
Evet. Kabul edelim ki: 'Şuunat' bahsi hakkında konuşması güç bir bahistir. Muvazeneyi koruyamayacaklar için de tehlikelidir. Ancak Bediüzzaman Hazretlerinin bu bahsi açması çok hikmetlidir. Zira bu bahis üzerinden bize Cenab-ı Hakkın yaratışının kendi Zat-ı Sübhanîsiyle ilişkisini de öğretmiş olur. 'Samediyet'in bir başka boyutu da bu 'şuunat' ile anlaşılır. Rabbü'l-Âlemîn olan güzeller güzeli Allahımız, her an sayısız yaratıştadır, çünkü bu Onun uluhiyetinin şânıdır. Uluhiyet bu şân ile birlikte kemalini izhâr eder. Yoksa, hâşâ, yarattıklarına herhangi bir muhtaciyetten ötürü yaratıyor değildir. O kendisi öyle olduğu için öyledir. Yoksa, hâşâ, mahlukatı birşey katacağı için değildir. Şuunatı sayısınca Ona hamdolsun: "İşte, madem evsâf-ı âliyedeki hakikî lezzet ve hüsün ve saadet ve kemâl, akran ve ezdâda bakmıyor, belki mezâhir ve müteallikatına bakıyor. Elbette, Hayy-ı Kayyûm ve Hannân-ı Mennân ve Rahîm ve Rahmân olan Zât-ı Zülcemâl ve Kemâlin rahmetindeki cemâl ise, merhumlara bakar..."
8 Haziran 2026 Pazartesi
Bediüzzaman'ın Kürtlüğünü anmakla elimize ne geçer?
O yüzden Araplar neseb işinde hassasiyet güderler. Herkesi kendi nesebine nisbet ederek anarlar. İslam tarihi boyunca yetişmiş ulemanın mübarek şecerelerine baktığınızda herkes yerli yerindedir. Arabîsi 'Arabî'dir. Türkîsi 'Türkî'dir. Kürdîsi 'Kürdî'dir. Kaynaklarda bunlar mümkün mertebe zaptedilip tarihçe olarak sunulurlar.
Bir de ulemayı bu şekilde nesebiyle birlikte bilmenin şöyle bir hikmeti vardır: O ulemaya muhabbetiniz sizi neseblerine/kavimlerine dönük de bir muhabbete götürür. Sözgelimi: Selman-ı Fârisî radyallahu anhı andığınızda 'Fârisî' demek kalbinizi de dilinizle beraber terbiye eder. 'Farslılara ırk üzerinden düşmanlık gütmemek' üzerine şekillendirir. Yıllar önce "Bediüzzaman neden Muhammed-i Arabî (a.s.m.) diyor?" başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Orada merhum Esad Coşan Hoca'nın aktardığı bir hadisi zikretmiştim. Yerinden alıntılayayım: "Efendimiz (a.s.m.) Selman-ı Farisî'ye (r.a.) buyuruyor: 'Ya Selman, bana kızma, yoksa dininden kopar gidersin.' Hz. Selman (r.a.) bu emir karşısında şaşkınlıkla soruyor: 'Sana nasıl kızılır ya Resulallah?' Efendimiz (a.s.m.) cevap veriyor: 'Arap kavmine kızarsın. Bana da kızmış olursun.' Mezkûr hadisin Tirmizî gibi kaynaklarda da yeralan 'hasen' bir hadis olduğunu nakleden Esad Coşan Hocaefendi, meseleyi bir dönem Türkiye'de ekilmeye çalışılan Arap düşmanlığına getiriyor ve ekliyor: İmanlı kulun derecesi çok yüksektir. Allah'ın sevdiği kuluna düşmanlık besleyen iflah olmaz."
O yüzden Bediüzzaman Hazretleri 'Araplara düşmanlığın en çok ekildiği zamanlarda' sıklıkla Muhammed-i Arabî aleyhissalatuvesselam kullanımını tercih etmiştir. Böylelikle zerkedilen zehri kırmaya çalışmıştır. Yani zinhar şöyle yapmamıştır: "Şimdilerde Araplıktan bahsedilirse çok yanlış anlaşılır. Hem Peygamber Efendimizi bir ırka hapsetmek olur. O yüzden bundan sonra Aleyhissalatuvesselam Efendimizin nesebini hiç karıştırmayalım. Hatta ona da 'Türk' diyelim yahu. Ne mutlu Türküm diyene!" Evet. Böyle bir yolu deneyenler vardır. Ama hayır. Üstad Hazretleri bu yolu tercih etmemiştir. Onun tercih ettiği yol şu metinde çizdiği haritanın kucaklayıcılığına sahiptir:
"Şimdi ise, en ziyade birbirine muhtaç ve birbirinden mazlum ve birbirinden fakir ve ecnebî tahakkümü altında ezilen anâsır ve kabâil-i İslâmiye içinde, fikr-i milliyetle birbirine yabanî bakmak ve birbirini düşman telâkki etmek öyle bir felâkettir ki, tarif edilmez. Adeta bir sineğin ısırmaması için, müthiş yılanlara arka çevirip sineğin ısırmasına karşı mukabele etmek gibi bir divanelikle, büyük ejderhalar hükmünde olan Avrupa'nın doymak bilmez hırslarını, pençelerini açtıkları bir zamanda onlara ehemmiyet vermeyip, belki mânen onlara yardım edip, menfi unsuriyet fikriyle şark vilâyetlerindeki vatandaşlara veya cenup tarafındaki dindaşlara adâvet besleyip onlara karşı cephe almak, çok zararları ve mehâlikiyle beraber, o cenup efradları içinde düşman olarak yoktur ki, onlara karşı cephe alınsın. Cenuptan gelen Kur'ân nuru var; İslâmiyet ziyası gelmiş; o içimizde vardır ve her yerde bulunur. İşte o dindaşlara adâvet ise, dolayısıyla İslâmiyete, Kur'ân'a dokunur. İslâmiyet ve Kur'ân'a karşı adâvet ise, bütün bu vatandaşların hayat-ı dünyeviye ve hayat-ı uhreviyesine bir nevi adâvettir. Hamiyet namına hayat-ı içtimaiyeye hizmet edeyim diye iki hayatın temel taşlarını harap etmek, hamiyet değil, hamâkattir!"
Biz de, müslüman Türkler ve müslüman Kürtler olarak, koparılmaya çalıştığımız bir yüzyılı yaşadık-aştık. Mevzunun kaynadığı yer İngiliz-Yahudi aklı olsa da, milliyetçilik balı tatlıdır, her iki taraftan bu tufana kapılanlar oldu. Kendim Kürt olduğum için Kürtler nâmına konuşayım önce: Eğer bir müslüman âlimi, Türklüğe nisbeti için kabul etmeyen Kürt varsa, o bu dinin hakikatini, uhuvvetini, derdini anlamamıştır. Açıkça ifade ederim. Ancak ben bunu ifade ettikten sonra karşımda da benzer bir tutum beklerim. Eğer bir müslüman âlimi, Kürtlüğe nisbeti için kabul etmeyen Türk varsa da, o da bu dinin hakikatini, uhuvvetini, derdini anlamamış kabul edilmelidir. Aynen. Bu nedenle Bediüzzaman'ın yanında 'el-Kürdî'yi görünce, yahut Risale-i Nur'da 'Kürdistan' lafzını okuyunca canı sıkılan varsa, onlar da kalplerini yoklamak zorundadırlar. Evet. İslam'ın davası kavmiyet değildir. Doğru. Lakin bize kadar tevarüs etmiş bir gelenek de var. Ulemanın nisbetini anmak Cumhuriyet kurulana kadar asla ayıp değildi.
Kaldı ki hepimiz Milli Eğitim'in çarkları arasından geçtik. Ben ilkokuldayken koridorumuzun bir tarafı 'Türk Siyasi Büyükleri' başlığı altında bulunan isimler/resimler, diğer tarafı 'Türk Dinî Büyükleri' başlığı altında bulunan isimler/resimler ile kuşatılıydı. Orada, hakikaten Türk mübarekleri bir tarafa bırakalım, nesepçe Türk olmayanlar dahi altında dizilmişti. Yine milliyetçiliğiyle bilinen esnafların dükkanlarında da bu tarz görseller gayet revaçtaydı. "Yanlıştı, asmamalılardı!" falan, hâşâ, demiyorum. Herkesin kendi büyüğüyle övünme hakkı var. Böyle şeyler bir açıdan 'cibilli bir taraftarlık' da ifadesidir. Ve seyyidlik bahsinde Bediüzzaman Hazretlerinin dediği gibi, cibilliyet, dine olan taraftarlığı da kuvvetlendirebilir. O büyüklerle ben de kendi büyüğüm gibi övünürüm. Nihayetinde İslam büyükleridir. Fakat, işte, aynı noktaya geliyoruz: Türkler kendi büyükleriyle övünmekte serbest iken neden Kürtler yutkunmak zorunda kalıyor? Neden birisinin nesebini andığımızda 'hainliğe beş kala' muamelesi görüyoruz? Oysa bugün sekülerleşme Türkler kadar Kürtleri de sarmış durumdadır. Onların vaktiyle gözettiği faydayı biz de bugün gözetsek neden ağzımıza şamar vurulsun? Kürtler İslam'a hizmet etmiş büyüklerini ansalar bu bir kabahat midir?
4 Haziran 2026 Perşembe
Bediüzzaman 'cehennemin ebedîliğine' inanmaz mıydı?
Fakat kılıç keskin olunca bazen dostunun parmağını da hafifçe kesiyor. Az önce izlediğim dersinde de bir parça acı hissettim. (Dersin linki şurada: Ağlamak 2: https://www.youtube.com/watch?v=Ozt19dHB3Cc, kesik dersin en sonunda geliyor.) Efendim, nedenine geleyim, şöyledir: Ebubekir Sifil Hoca, daha önce de derslerinde denk geldiğimi hatırlıyorum, Bediüzzaman Hazretlerinin bir mektubunu bizim anladığımızdan biraz farklı anlıyor gibidir. O mektup hangisidir peki? Lem'alar'da yeralan 'Bir Suale Cevap' başlıklı olanıdır. Evet. Mektubun bağlamı Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi merhum ile reformist düşünür Musâ Bekuf arasındaki tartışmalardır. Tartışma belli ki mü'minlerin gündemini meşgul etmiştir. (Ebubekir Sifil Hoca'yla Mustafa İslamoğlu'nun münazara yaptığını düşünün, gerçi Düzmece Mustafa'da o cesaret yok da, olsaydı ne kadar gündemi işgal ederdi.) O tartışma Bediüzzaman Hazretlerine de belli ki bir mektupla sorulmuştur. O da kısaca cevap veriyor:
"Mustafa Sabri ile Mûsâ Bekûf'un efkârlarını muvazene etmek için vaktim müsait değildir. Yalnız bu kadar derim ki: Birisi ifrat etmiş, diğeri tefrit ediyor. Mustafa Sabri gerçi müdafaatında Mûsâ Bekûf'a nisbeten haklıdır; fakat Muhyiddin gibi ulûm-u İslâmiyenin bir mucizesi bulunan bir zâtı tezyifte haksızdır. Evet, Muhyiddin, kendisi hâdî ve makbuldür. Fakat her kitabında mühdî ve mürşid olamıyor. Hakaikte çok zaman mizansız gittiğinden, kavâid-i Ehl-i Sünnete muhalefet ediyor ve bazı kelâmları zâhirî dalâlet ifade ediyor. Fakat kendisi dalâletten müberrâdır. Bazan kelâm küfür görünür, fakat sahibi kâfir olamaz. Mustafa Sabri bu noktaları nazara almamış, kavâid-i Ehl-i Sünnete taassup cihetiyle bazı noktalarda tefrit etmiş. Mûsâ Bekûf ise, ziyade teceddüde taraftar ve asrîliğe mümâşâtkâr efkârıyla çok yanlış gidiyor. Bazı hakaik-i İslâmiyeyi yanlış tevillerle tahrif ediyor. Ebu'l-Âlâ-yı Maarrî gibi merdut bir adamı muhakkikînlerin fevkinde tuttuğundan ve kendi efkârına uygun gelen Muhyiddin'in Ehl-i Sünnete muhalefet eden meselelerine ziyade taraftarlığından, ziyade ifrat ediyor. 'Bizden olmayan ve makamımızı bilmeyen, kitaplarımızı okumasın, zarar görür.' Evet, bu zamanda Muhyiddin'in kitapları, hususan vahdetü'l-vücuda dair meselelerini okumak zararlıdır."
İşte, Ebubekir Sifil Hoca, Bediüzzaman Hazretlerinin burada Mustafa Sabri Efendi'ye de bıraktığı 'acaba'yı 'tartışma boyunca yazılmış-çizilmiş herşeye bırakılmış bir acaba' gibi düşünüyor sanki. Halbuki öyle değildir. Yani Bediüzzaman Hazretleri "Tartıştıkları her konuda Musâ Bekuf da hatalı, Mustafa Sabri de hatalı..." dememiştir. Mektubun akışından anladığımız kadarıyla, Ehl-i Sünnetin görüşlerini dilegetirmesi noktasında değil, İbn-i Arabî Hazretlerinin şahsına dair tenkidlerde Bediüzzaman'ın katılmadığı şeyler vardır. Metnin tamamına bakıldığında 'ifrat-tefrit' beyanının buna dair olduğu anlaşılır. Hatta, hemen başta, zaten demektedir ki: "Mustafa Sabri gerçi müdafaatında Mûsâ Bekûf'a nisbeten haklıdır; fakat Muhyiddin gibi ulûm-u İslâmiyenin bir mucizesi bulunan bir zâtı tezyifte haksızdır." Yani burada Bediüzzaman Hazretlerinin Mustafa Sabri Efendi'yi tefritte gördüğü husus konunun İbn-i Arabî Hazretlerinin de tezyifine vardırılmasıdır. Yoksa, hâşâ, Ehl-i Sünnet müdafaasında değildir.
Veya (Ebubekir Hoca'nın dersinde bağlam böyle aktığı için anayım) Musâ Bekuf'un 'cehennem azabının ebedî olmadığı' yönündeki görüşüne dönük Mustafa Sabri Efendi'nin verdiği cevabı 'ifrat-tefrit' denklemine koymamaktadır Bediüzzaman. Hayır. Asla. Cevabın haklı parçalarına dair bir eleştirisi yoktur. Metinde bunu destekleyen hiçbir ifadeye de zaten rastlanmamaktadır. Bağlam böyle değildir. Yalnız İbn-i Arabî Hazretlerinin şahsının kemaline tenkid getirilmesini yanlış bulmaktadır. Onun da gerekçesini aşağıda söylemektedir:
"Evet, Muhyiddin, kendisi hâdî ve makbuldür. Fakat her kitabında mühdî ve mürşid olamıyor. Hakaikte çok zaman mizansız gittiğinden, kavâid-i Ehl-i Sünnete muhalefet ediyor ve bazı kelâmları zâhirî dalâlet ifade ediyor. Fakat kendisi dalâletten müberrâdır. Bazan kelâm küfür görünür, fakat sahibi kâfir olamaz. Mustafa Sabri bu noktaları nazara almamış, kavâid-i Ehl-i Sünnete taassup cihetiyle bazı noktalarda tefrit etmiş..."
Yani, burada, Ebubekir Sifil Hoca'nın da derste alıntıladığı, 'kavâid-i Ehl-i Sünnete taassub cihetiyle bazı noktalarda tefrit etmiş' ifadesi, tenkidin İbn-i Arabî Hazretlerinin şahsî faziletine iliştiği noktalaradır. Yoksa, hâşâ, Ehl-i Sünnet akaidine dair değildir. Bediüzzaman kendisi de zaten Şafiî-Eş'arî bir İslam âlimidir. Ömrü de bu yolda sa'y u gayretle geçmiştir. Cenab-ı Mevla cümle ulemanın sa'y u gayretine katından ecirler yağdırsın. Âmin.
İşaratü'l-İ'câz'daki "Fakat kâfir, kendi ameliyle bu duruma kesb-i istihkak etmişse de, amelinin cezasını çektikten sonra, ateşle bir nevi ülfet peyda eder ve evvelki şiddetlerden azade olur. O kâfirlerin dünyada yaptıkları a'mâl-i hayriyelerine mükâfaten, şu merhamet-i İlâhiyeye mazhar olduklarına dair işârât-ı hadîsiye vardır..." meselesi ise hem bir bahs-i diğerdir hem de Musâ Bekuf'un 'cehennem ebedî değildir' demesiyle hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü Bediüzzaman Hazretlerinin 'cehennemin ebedîliği' konusunda hiçbir şüphesi yoktur. Yukarıdaki beyanı da cehennemin faniliğini imâ etmez. Eserlerinde belki yüz yerde o ebediyeti kendisi müdafaa eder. Hatta "Kâfirlere cehennem azabının ebedî olması nasıl adalet olur?" tarzı suallere de mukni cevaplar verir:
"Madem küfür hadsiz hukuka bir tecavüzdür; elbette hadsiz bir cinayettir. Öyle ise hadsiz bir azaba müstehak eder. Madem bir dakika katl, onbeş sene cezada (sekiz milyona yakın dakikada) hapis azabını çekmesini adalet-i beşeriye kabul edip maslahata ve hukuk-u âmmeye muvafık görür. Elbette bir küfür bin katl kadar olması cihetiyle, bir dakika küfr-ü mutlak, sekiz milyara yakın dakikalarda azap çekmesi, o kanun-u adalete muvafık geliyor. Bir sene ömrünü o küfürde geçiren, iki (2) trilyon sekiz yüz seksen (880) milyara yakın dakikada azaba müstehak ve 'halidîne fiha ebedâ' sırrına mazhar olur..."
Burada nurcuların şuna bir parça alınma hakkı olduğunu düşünüyorum: İşaratü'l-İ'câz'daki ifade Bediüzzaman Hazretlerinin Risale-i Nur külliyatında 'bir kere andığı' birşeydir. Cehennemin ebedîliği ise yüz kere tekrarladığı hakikattir. Hakikat 'yüz kere tekrarladığını' galip getirmeyi gerektirir. Kaldı ki, Bediüzzaman Hazretleri, Mustafa Sabri Efendi merhum ile Musâ Bekuf'un münazarasında "Cehennem o kadar da ebedî değildir canım!" gibi bir yerden konuşmamıştır. Mevzuun bununla da ilgisi yoktur. İbn-i Arabî Hazretlerinni şahsî kemalatının incitilmemesini talep etmiştir. Bunu tek söyleyen de o değildir ki. Bizim tasavvuf geleneğimizde, İmam-ı Rabbanî Hazretlerinden tutun tâ nicelere, İbn-i Arabî Hazretlerinin görüşleri tenkid edilir, fakat şahsî kemalatına toz kondurulmaz. Manevîyat büyüklerimizden pekçoğu onu sitayişle anar. Bediüzzaman da bu tutumu tekrar etmiştir. Yeni birşey yapmamıştır. Evet. Uzatmayayım. İsmini andığımız tüm mübareklere rahmet dilerim. Ebubekir Sifil Hocamın da hürmetle ellerinden öperim. Uluçınar Vakfı'ndaki Riyazü's-Salihîn derslerine katılmak hiç nasip olmadı. O güzel cemaate de maşaallahlı selam ederim. Allah hidayetinden ayırmasın. Âmin.
18 Mayıs 2026 Pazartesi
Hasan Feyzi abi Bediüzzaman'ı Kürtlükten kurtarmaya mı çalışıyor?
Bununla ilgili, mihmandarımız Ebu Eyyüb el-Ensarî radyallahu anha atfedilen, şöyle bir hâdise de var: Hz. Ebu Eyyüb İstanbul'un Emevîler zamanındaki kuşatmasına katılır. Vuruşmalar esnasında genç bir mücahidin cesareti dikkatleri çeker. Öyle yiğittir ki, ölüm-kalım düşünmeden, düşmanın en kalabalık olduğu yerlere gözü kapalı saldırmaktadır. Bunun üzerine diğer bazıları derler: "Ayete uygun hareket etmiyor. Yaptığı doğru değildir..." Hz. Ebu Eyyüb şaşırır ve sorar: "Hangi ayete uygun hareket etmiyor?" Bakara sûresinin 195. ayetindeki o ifadeyle cevap verirler: "Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın!" Hz. Ebu Eyyüb o ayetin manasının 'Allah yolunda malını infak etmekten kaçınmakla' ilgili olduğunu belirtir. Yani mülkünü-parasını hayırdan saklayan insanlardır 'kendi elleriyle kendilerini tehlikeye atanlar.' Güya harcamayarak korunduklarını sanırlar. Fakat, ayet-i kerime, asıl bu tavırlarının 'kendilerini tehlikeye atmak' olduğunu belirtmiştir. Yani cihadla, hele cihadda pek mübarek birşey olan cesaretle, gayretle, ileriye atılmakla, gözükaralıkla vs. ilgisi yoktur.
İslamî ilimlerin ortaya çıkışı da esasında bu 'bağlamın muhafazası' hikmetiyle yakından ilgilidir. Evet. Esbab-ı nüzûl 'bağlamın korunması' için zaptedilmiştir. Sünnet-i seniyye 'bağlamın anlaşılması' için zaruridir. 'Tefsir' ilmi zaten bağlam ilmidir. İslamî ilimlerden herbiri Kelamullahla muhatap olanlara 'sözü bağlamıyla birlikte aktarabilmek' için sistemleştirilmiştir. Böylece yanlış anlamalara engel olunur. Zaten, malumunuz, Kur'an'ı sünnetsiz bir şekilde yorumlamak isteyen 'hadis inkârcılarının' gayesi de böylesi bağlam kayıtlarından kurtulmaktır. Eğer sözü bağlamsız bırakırsanız, geçmiş olsun, artık istediğiniz anlama getirebilirsiniz. İntihar niyetiyle "Son çarem aşağı atlamak!" diyen birisi "O hayatta kalmak için öyle söylüyor..." diye lanse edebilirsiniz.
Buradan şuraya geçeceğim: Bağlam bilgisi Risale-i Nur'u anlarken de bize lazım. Yoksa biz de ondaki bazı ifadeleri bambaşka eksenlere oturtarak okur hale gelebiliriz. Buna dair iki misal de vereceğim inşaallah. Hem evvelki iki makalemle de ilgisi olacak söylediklerimin. (Yani "Belki de Bediüzzaman hem seyyid hem Kürttür ha?" ve "Bediüzzaman'ın hangi ırktan olduğunun ne ehemmiyeti var?" yazılarımla.) O metinlerden birincisinin başlığı şöyledir: "Dahiliye Vekili Hilmi Uran Bey'e Merhum Salih Yeşil tarafından yazılan mektubun sûreti..." Mehmed Salih Yeşiloğlu merhum ilk meclisin Erzurum mebusudur. Ve mektubunun en sonunda şöyle bir ifade kullanır:
"Milliyetini, memleketini candan seven; teninde, kanında, Kürtlük, Arnavutluk, Boşnaklık kanı kokusu olmayan, Erzurum'un eski milletvekillerinden, bacağı kesik, Yeşil Oğlu Mehmed Salih..."
Bu ifadeye bizzat baktığınızda, yani bağlamı hiç hesaba katmadığınızda, Mehmed Salih Yeşiloğlu merhumun kendisini 'ırken tenzih etmek' niyetiyle böyle dediğini düşünebilirsiniz. Yani; ona göre; kanında Kürtlük, Arnavutluk, Boşnaklık kanı kokusu bulunmak; böylesi kavimlerden biriyle ırken bağlı olmak; kusurdur. O da kendisinin böylesi kusurlardan berî olduğunu belirtmektedir. İfade böyle anlaşıldığı takdirde gayet 'ırkçı' gibi durmaktadır. Ve İslam'a yakışır ümmet bilincinden uzaktır. Bir insanın kanında Kürtlüğün, Arnavutluğun, Boşnaklığın vs. bulunması nasıl kusur addedilebilir? Üstelik bu kavimler de alelekser müslüman kavimlerdir.
Ancak mektubun geneline baktığınızda, Yeşiloğlu'nun, 'mütekellim, muhatap, maksat, makam' eksenlerinde farklı bir yerde durduğunu görürsünüz. Tek tek inceleyelim: 1) Kendisi: Bediüzzaman'la beraber Kafkas cephesinde harbetmiş birisidir. 2) Muhatabı: CHP'de İçişleri Bakanlığı yapan Hilmi Uran'dır. 3) Maksadı: Bediüzzaman'ın üzerindeki devlet baskısının kaldırılmasıdır. 4) Makamı: Bediüzzaman'ın Kürtlüğü üzerinden türlü eziyetlere uğratıldığı bir dönemdir... Bunlar evvelemirde mektuptan anladıklarımız. Ancak daha da derinleşirsek: Yeşiloğlu merhum Türkiye'nin gelmiş-geçmiş en ırkçı hükümetinin içişleri bakanına ulaşmaya çalışmaktadır. Ve bu anlamda muhataplarına tesir edebilecek her enstrümanı denemektedir. (Bediüzzaman Hazretleri de kendisine bu çabalarından dolayı teşekkür etmiştir.) Ve tam da o makamda muhataplarından 'iftira' beklediğinden gardını mektubunun sonunda almıştır. Yani demektedir ki: "Hakkımda 'Türkleri sevmiyor' tarzı birşey söyleyemezsiniz. Çünkü özbeöz Türküm!" Yahut da bu son ifade ırkçı muhataplarına tesir etmek içindir: "Sizden daha Türk bir kardeşiniz olarak bunları yazıyorum. Sözümü yabana atmayın."
Yoksa ne Yeşiloğlu merhumun bu mektubu yazış gayesi ırkçılık yapmaktır ne de Bediüzzaman'ın bu mektubu Emirdağ Lahikası'na koydurmasının sebebi o tarz ifadeleri beğenmesindendir. Burada şu noktaya da dikkat çekmek istiyorum: Bediüzzaman Hazretlerinin Lahikalara koydurduğu her metin virgülüne-noktasına kadar tasvip buyurduğu metinler değildir. Başka hikmetlere binaen 'müsaade buyurduğu' metinler de vardır. Yani hasenatı seyyiatına tereccuh etmiş metinleri de, Hazret-i Üstad, kimi maslahatlarla Lahikalara koydurmuştur. ("Hayır, Lahikalara konulmuş her metin, Bediüzzaman'ın bizzat altına imza attığı metinlerdir!" denirse ben şu misali veririm: "Lütfi'nin Arkadaşı" imzasıyla Barla Lahikası'nda yeralan Hüsrev abinin bir mektubunda "Aziz Üstad, hizmetin göklerde gezsin..." ifadesine Hazret-i Üstad tarafından bir haşiye konmuş ve bu hususta Hüsrev abi gibi düşünmediğini o haşiyede belirtmiştir. Buna benzer şekilde Bediüzzaman Hazretlerinin bazen müdahale ettiği bazen de 'şahs-ı maneviye sayarak' göz yumduğu metinler vardır.) Yeşiloğlu merhumun metni de böylesi metinlerden birisidir. Üstad Hazretleri bir insanın kanında Kürtlük, Arnavutlukluk, Boşnaklık vs. kanı kokusu bulunmasını asla kerih görmez. Ancak eski bir milletvekili tarafından yazılmış bu mektubun Risale-i Nur dairesinin genişlemesine faydası olacağını ummuştur. Allahu'l-a'lem. Özellikle Kürtlüğü üzerinden incitilmesine karşı bu mektubun müsbet bir tesirinin olduğu söylenebilir.
Gelelim ikinci metne. Ki o da meşhurdur. Hasan Feyzi abi merhumun 'seyyidlik' mektubu...
"(...) Ona 'Kürdî' denilmesi ve kaside-i Hazret-i İmam-ı Ali'de (r.a.) görülen 'Ya müdrik!' kelimesinin hazf ve kalbiyle 'Kürt' îma ve işaretinin bulunması, gerçekten Kürtlüğüne delâlet etmez ve onun mânevî silsile-i şerâfet ve siyadetten tenzil ve teb'idini icap ettirmez. Bu isnad ve izafe, Kürdistan'da doğup büyüyen ve bu lâkapla mâruf ve meşhur olan bu zâtın Risaletun-Nur'un tercümanı olduğunu sırf âleme ilân etmek içindir; yoksa Kürtlüğünü ispat etmek için değildir. Kürtçe bilmesi, o kıyafete girmesi ve öyle görünmesi, kendini setr ve ihfa için olup, hakikî hüviyet ve milliyetini ihlâl ve inkâr mânâ ve maksadıyla değildir diye düşünüyorum. Âlem-i İslâmiyet ve insaniyete ve Haremeyn-i Şerifeyne asırlarca hizmet eden bu kahraman Türk milletini onun çok sevmesinde ve hayatının mühim bir kısmını hep Türklerle meskûn olan bu havalide geçirmesinde büyük hikmetler, mânâ ve mülâhazalar olsa gerektir..."
Burada Hasan Feyzi abi ne yapmaya çalışıyor? Bediüzzaman'ı Kürtlükten kurtarmaya mı gayret ediyor? Zâhirine baktığımızda böyle. Hem de çok 'zorlu tevillerle' yapıyor bunu. "Kürtçe bilmesi, o kıyafete girmesi ve öyle görünmesi, kendini setr ve ihfa için olup, hakikî hüviyet ve milliyetini ihlâl ve inkâr mânâ ve maksadıyla değildir diye düşünüyorum..." Bediüzzaman'ın seyyidliğini saklamak için Kürt gibi davrandığı gibi imâlar var mektupta. Hatta gaybî işaretler sadedinde 'Kürt' diye anılması bile tevil ediliyor. Gerçi 'mânevî silsile-i şerâfet ve siyadet' denilerek iş yine 'manevî âl-i beyt' ıstılahına yaklaştırılsa da mektupta ciddi bir müşkül var. O da şudur: Bediüzzaman'ın, delillerle sabit tarihçesinin, "Ben Kürdüm!" demelerinin neredeyse görmezden gelinmesidir.
Hasan Feyzi abi bunu neden yapıyor? el-Cevap: Hasan Feyzi abi merhumun bunu yapma sebebi, yine, yukarıda Yeşiloğlu merhumun metni hakkında dilegetirdiğimiz hikmetlerle bağlıdır. O dönemde Türkiye'de ağır bir 'kemalist Türkçülük' propagandası yürütülmüştür. Devlet eliyle ilk mekteplerden itibaren halka ırkçılık aşılanmıştır. Ve bu aşılamanın kem tezahürleri alınmaya başlamıştır. Bir de üzerine Şeyh Said kıyamı sonrasında tutuşturulan 'Kürt düşmanlığı' eklenince... Üstadın bizzat kendi metinlerinde Kürtlüğü üzerinden ne kadar eziyet gördüğü anlaşılmaktadır. Sadece kendisinin gördüğü eziyet de değil. Eserleri de "Bediüzzaman Kürttür. Uzak durun. Türk hocalara gidin!" lansesiyle tukaka edilmektedir. O da bu yalnızlaştırmanın duvarını aşmaya çalışmaktadır. Kendisinin seyyidliği ile ilgili mektupları Lahikalar'a katması biraz da bununla ilgilidir.
Mübarek Türklerin seyyidlere hürmeti üzerinden kendisinin Kürtlüğü hakkında yürütülen kara-propagandayı aşmaya gayreti gizlidir böylesi mektuplarda. Yoksa Bediüzzaman "Aaaa, ben seyyidmişim yahu, Kürt değilmişim!" fikriyle bir inkâra girişmiş değildir. Mesela: Eserlerindeki Kürt, Kürdistan, el-Kürdî gibi ifadeleri değiştirmesindeki maksadı da biraz budur. (Bir sonraki yazımda bu konuya da değinmeye niyetliyim inşaallah.) Şark Islahat Planı'ndaki maddelere bir göz gezdiren o devirde tehlikenin/zulmün ne boyutlarda olduğunu anlar. Ve Bediüzzaman, bazen gayet günahsız bir-iki kelime için bile senelerce müsadere edilen eserlerinin, bu gibi nedenlerle hepten gadre uğramasından korkmaktadır. Bu hikmetli korkuyla da hamleler yapmaktadır.
11 Mayıs 2026 Pazartesi
Belki de Bediüzzaman hem seyyid hem Kürttür ha?
Bana da "Şunu-bunu şöyle-böyle kabul edeceksin!"
denirse çabuk kabul etmem. Delilsiz de teslim olmam. Nitekim mevzuda bazı
müşkülat vardır. Zira Bediüzzaman Hazretlerinin bizzat kendisine ait olduğunu
bildiğimiz 'birincil metinler' ile hatıralarla gelen 'ikincil metinler' arasında
zâhiren tenakuz bulunmaktadır. Bediüzzaman Hazretlerinin, Risale-i Nur
külliyatında, yani bizzat kendisine ait olan metinlerde, nesebine dair
seyyidlik iddiası yok gibidir. Hatta "Meşhur bir nesebim yok ki mazisini
muhafazaya çalışayım..." gibi ifadeler kullanmaktadır. Âl-i beytle
kurduğu rabıta ise, yine kendisinin beyanıyla, 'manevî âl-i beytten olmak'
üzerinedir. Onun da gerekçesini Hata-Savab Cetveli'nde 'Aleyhissalatuvesselam
Efendimizin âline edilen duadan hissedar olmak' şeklinde beyan buyurur. Çünkü
kimi müçtehidler "Seyyid olmayan
fakat ehl-i takvâ bulunanlar o duada dahildirler..." demişlerdir.
Meselenin bu yanını anmakla birlikte, ben demiyorum ki,
Bediüzzaman Hazretlerinin kat'iyyen âl-i beytle nesebî hiçbir bağı yoktur. Asla
demiyorum. Olabilir. Zira, hassaten Anadolu'da, nesebler birbirine çok
karışmıştır. Ve senedli seyyidler kadar senedi bulunmayan seyyidler de vardır.
Hatta kendisi de bir yerde der ki: "Şu
dünya yüzü, hususan şu memleketimiz, eski zamandan beri çok muhaceretlere ve tebeddülâta
maruz olmakla beraber, merkez-i hükûmet-i İslâmiye bu vatanda teşkil olduktan
sonra, akvâm-ı saireden pervane gibi çokları içine atılıp tavattun etmişler.
İşte, bu halde Levh-i Mahfuz açılsa, ancak hakikî unsurlar birbirinden tefrik
edilebilir..." Belki, bu anlamda, Bediüzzaman Hazretlerinin âl-i
beytle nesebî bir rabıtası da olabilir. Ancak sadece 'olabilir.' Zira sahih bir
sened bulunmadığı sürece, en azından İslamî ilimler açısından, bunun ispatı
mümkün değildir. Lakin şöyle olur:
'Kazıye-i makbule' derecesinde, "Ben bu hatıralara da
sahiplerine de itimat ediyorum!" denilerek, Üstadın neseben seyyidliği
savunulabilir. Fakat Üstad Hazretleri yine Emirdağ Lahikası'nda der ki: "Hatta ilm-i mantıkta 'kaziye-i makbule'
tâbir ettikleri, yani 'büyük zatların delilsiz sözlerini kabul etmek'tir;
mantıkça yakîn ve kat'iyyeti ifade etmiyor, belki zann-ı galiple kanaat verir. İlm-i
mantıkda; burhan-ı yakînî, hüsn-ü zanna ve makbul şahıslara bakmıyor, cerh
edilmez delile bakar..." Yani, bu hatıralar üzerinden Hazret-i Üstadın
seyyidliğine inanan bir milyon nur talebesi var diyelim, onlar bunu bir dava
olarak iki milyar müslümana ispat edemezler. Zira İslamî ilimlere göre
nesebî seyyidliğin ispatı sahih senedle olur. Hatıralarla ispatı, en azından herkese
karşı, mümkün gelmiyor.
Önemli bir soruya gelelim şimdi: Bediüzzaman Hazretleri,
eğer neseben seyyidse, bunu neden eserlerinde hiç anmıyor? Çünkü diyor: "Seyyid olmayan 'Seyyidim' ve seyyid
olan 'Değilim' diyenler, ikisi de günahkâr; ve duhûl ile hurûc haram oldukları
gibi… " Buna kendimce şöyle 'çok seçenekli şekilde' cevap veriyorum:
1) Üstad Hazretleri neseben sahiden seyyid olmayabilir. O yüzden böyle bir
iddiaya metinlerde hiç girmemiştir. 2) Üstad Hazretlerinin ceddinden neseben
seyyid olduğuna dair bir bilgisi vardır. Ancak bu bilgi 'herkese ispat edilebilir'
bir şekilde değildir. Senedsizdir. O yüzden İslamî ilimler açısından ispat
edemediği bir seyyidliğin iddiasına girmemiştir. 3) Üstad bu seyyidliği daha
sonraları keşfen, yani manevî âlemlerde aldığı işaretlerle de, bilmiş olabilir.
(Bu ihtimal velayetine inanmayanlara sevkedilmez.) Evet. Belki evvelen
kendisinin de böyle bir bilgisi yoktur. Çünkü, hassaten Eski Said dönemine
bakıldığında, Bediüzzaman Hazretlerinin böyle birşeye hiç temas etmediğini
görürüz. Orada neseb bağı olarak andığı tek şey 'Kürtlüğü'dür. Ve ilmî
çevrelerde de genelde 'el-Kürdî' olarak anılmaktadır.
Peki, Eski Said dönemi hep böyleyse, bu 'seyyidlik' meselesi
nereden çıkmıştır? Ona da cevaplarım yine 'çok seçenekli bir şekilde' geliyor:
1) Bediüzzaman Hazretleri, sâbık dönemde, Türklere rejim eliyle aşılanan
'Türkçülüğün' ve de bağlantılı 'Kürt düşmanlığının' zemin tuttuğunu görmüştür.
"Eğirdir Müftüsüne son ihtar!" gibi mektuplarda işaretlerini
gördüğümüz bu durum şu gibi metinlerde onun gündemini daha fazla işgal
edecektir:
"Şeytanın telkiniyle
ve ehl-i dalâletin ilkaâtıyla, bana karşı propaganda ile hücum eden ve mühim
mevkileri işgal eden bazı mülhidler, kardeşlerimi aldatmak ve asabiyet-i
milliyetlerini tahrik etmek için diyorlar ki: Siz Türksünüz. Maşaallah,
Türklerde her nevi ulema ve ehl-i kemal vardır. Said bir Kürttür. Milliyetinizden
olmayan birisiyle teşrik-i mesai etmek hamiyet-i milliyeye münâfidir..."
İlerleyen yıllarda Hazretin bu durumdan çok rahatsız olduğu
anlaşılmaktadır. Hasan Feyzi abi gibilerin, Lahikalara da girmiş 'Üstadın
seyyidliğine dair' metinleri, içerik itibariyle, âdeta Türkleri Üstadın
mübarekliğine iknaya çalışmaktadır. Onun 'Kürtlüğünden dolayı' Risale-i Nur'dan
uzak duranları daireye dahil etme çabası gütmektedir. Ben buradan hareketle
diyorum ki: Hazret-i Üstad 'seyyidliğinin konuşulmasını' Kürtlüğüne vurguyla
küstürülmeye çalışılan 'Türklerin irşadından ayrılmaması için' hoşgörmüştür. Ve
belki, neseben seyyid olmasa bile, hakikatli bir âlim olarak 'manevî âl-i
beyt'e dahil olduğu için, böyle şeylerin konuşulmasına cevaz vermiştir.
Mehdiyet meselesinin konuşulmasına kısmen gösterdiği
hoşgörüyü de böyle anlıyorum ben. Yani, kendisi hakkında 'ahirzamanın büyük mehdisi'
diyenleri, 'eserlerini hidayete vesile gördüğü' için 'o kanunun bir ferdi'
mesabesinde kabul ederek küstürmemiştir. Çünkü 'mehdi' kelimesi 'hidayete
sevkeden' demektir. Risale-i Nur'un intişarı emeliyle 'zaten binbir sopayla
dövülen' talebelerini 'etrafında tutmaya bir vesile' saymıştır. Allahu a'lem.
2) Bir önceki şıkkın sonunda bu meseleye de bağlandık zaten.
Talebeleri arasında, özellikle II. Dünya Harbi atmosferiyle ortaya çıkan,
'Zaman bu zamandır' okumasının 'mehdiyet' iddialarını güçlendirdiğini
görüyoruz. Ahmed Feyzi abi merhum gibi kimileri, Üstadın bile tehlikeli bulduğu
şekillerde, mehdiyet konusunu sarahatle anmaya başlıyorlar. Fakat mehdiyetin
şartları var. Bu şartlardan birisi de, rivayetle geçtiği üzere, Efendimiz
aleyhissalatuvesselamın soyundan gelmesi. Yani, birisi hakkında 'mehdi'
derseniz, o kişinin soyunu da bir şekilde Aleyhissalatuvesselam Efendimize
bağlamak zorundasınız. (Bağlanması zorunlu mu? Bunu da ayrıca konuşmak lazım.
Ama genel kabul bu şekildedir.) Bence Bediüzzaman Hazretlerinin mehdiyetinin
konuşulması da seyyidlik meselesini ateşliyor. Yani mehdiyetinin konuşulmasının
ardından onun gereği olarak seyyidliği de sıkça gündem oluyor. Hatta kendisi de
mahkemede böylesi sorulara cevap vermek zorunda kalıyor: "Eğer Said mehdiliğini ortaya atsa bütün şakirtleri kabul edecek,
dediklerine mukabil, Said, itiraznamesinde demiş ki: 'Ben Seyyid değilim. Mehdi
Seyyid olacak...' diye onları reddetmiş." Hazret-i Üstad mahkemelerde
bu iddiaları bariz şekilde reddediyor.
Toparlarsam: Üstad Hazretleri 'seyyidliğinin konuşulmasına'
iki nedenden bir derece müsaade ediyor: 1) 'Türklerin seyyidlere hürmeti'
üzerinden Risale-i Nur dairesinde onları tutabilmek için. 2) Türklerin
mehdiyete imanı üzerinden Risale-i Nur dairesine onları çekebilmek için. Burada
şuna dikkat isterim: Bizzat kendisi kesinlikle propaganda olarak anmıyor. Ancak
'talebelerinin arasında konuşulmasına' bir derece müsaade ediyor. Müsaadesi de
devrin zorlukları açısından anlaşılabilir duruyor. Ebced-cifir ile iştigali de bu
mecburiyetin tahtındadır biraz. Yine Ahmed Feyzi abiler gibi başkalarının da
telifatından anlıyoruz ki, ebced-cifir ile meşguliyete, genel bir temayül
bulunmaktadır. Zevkli bir meslektir. Cazibedardır. Merakâverdir. Yoksa cifir
ilmi, Bizzat Üstadın da ifadesiyle, 'şarlatanların istifade etmeleri' mümkün bir
alandır. Kendisi de bu konudaki duruşunu Hulusi abiye şöyle açıklıyor:
"İlm-i cifre
anahtar olacak bir ders istiyorsunuz. el-Cevap: Biz kendi arzu ve tedbirimizle
bu hizmette bulunmuyoruz. İhtiyârımızın fevkinde, bize, daha hayırlı bir ihtiyar
işimize hâkimdir. İlm-i cifir, meraklı ve zevkli bir meşgale olduğundan, vazife-i
hakikiyeden alıkoyup meşgul ediyor. (...) Hakâik-ı esâsiye-i imâniye ve
Kur'âniyenin berâhîn-i kat'iye ile ümmete ders vermek hizmeti ise, ilm-i cifir
gibi ulûm-u hafiyenin yüz derece daha fevkinde bir meziyet ve kıymeti vardır. O
vazife-i kudsiyede kat'î hüccetler ve muhkem deliller sûiistimâle meydan
vermiyorlar. Fakat cifir gibi, muhkem kaidelere merbut olmayan ulûm-u hafiyede sûiistimâl
girip şarlatanların istifade etmeleri ihtimâlidir. Zaten hakikatlerin hizmetine ne vakit
ihtiyaç görülse, ihtiyâca göre, bir nebze ihsân edilir."
Şimdi konunun asıl düğüm noktasına gelelim: Bediüzzaman
Hazretlerinin seyyidliği Kürt olmadığı anlamına gelir mi? Aslında gelmez. Ama
getirilebilir. Veya getiriliyor da... Bunu da 'çok seçenekli bir şekilde'
tahlil edelim:
1) Bediüzzaman Hazretleri 'kültürel olarak' Kürt müdür?
el-Cevap: Kesinlikle. Kürtçe konuşur. Kürt gibi giyinir. Kürt gibi davranır.
Eski Said'in yazdığı "Fahr olmasın,
derim: Biz ki hakikî Müslümanız; aldanırız, fakat aldatmayız..."
cümlesinin asıl metinlerde 'Müslümanız' diye değil 'Kürdüz' diye geçtiği söylenir.
(Sâbık dönemde, elbette, bunun gibi pekçok yerde rejimin bu yollu saldırısına
maruz kalmamak için Kürt, Kürdistan, el-Kürdî gibi ifadeleri değiştirmiştir. Bu
değişikliğin de aslında iki sebebi vardır: 1) Şeyh Said kıyamından itibaren
devletin Kürtlere karşı yürüttüğü yıkıcı politikadan kurtulmaya çalışmak. Kırk
türlü bühtan ile zaten uğraştırılan eserlerinin bir de buradan saldırıya
uğramasını engellemek. 2) Türkçülüğün tuttuğu Türklerde Risale-i Nur'a karşı bir
antipati oluşturmamak. Yani 'o ifadeleri kullanırken derdinin ırkçılık
olmadığını' anlatamayacağı kişileri uzaklaştırmamak.)
2) Bediüzzaman Hazretleri coğrafî olarak Kürt müdür?
el-Cevap: Evet. Kendisinin de müteaddit şekillerde doğrulamasıyla Kürdistan
coğrafyasında dünyaya gelmiştir. Buradan kastedilen 'devlet' değil
'coğrafya'dır. Zaten Osmanlı'da ve hatta Cumhuriyet'in ilk devirlerinde
Kürdistan kelimesi serbest bir şekilde kullanılmaktadır. Şeyh Said kıyamıyla
birlikte oluşturulan atmosferde bu tip kelimeler, hatta Kürtçenin bizzat
kendisi, yasaklanmıştır.
3) Bediüzzaman Hazretleri genetik olarak Kürt müdür?
el-Cevap: Evet. Fakat burada %100 şart değildir. Neden? Çünkü Türkiye'de
yaşayan hiçbir Kürdün, Türkün, Arabın %100 Kürt, Türk, Arap çıkacağını
sanmıyorum ben. Zira müslümanlar birbirlerinden çoklukla kız alıp-vermişlerdir.
(Malum, bazen, gen testi yapılan insanların onlarca ırkla bağlantısı çıkıyor.
Youtube'da bununla ilgili mebzul miktarda video var. İzlenebilir.) Bediüzzaman
Hazretlerinin, işte bu anlamda, Kürtlüğü %100 olmayabilir. Ama hiçkimsenin
böyle bir garantisi asla yoktur zaten.
Bir de şu var: Efendimiz aleyhissalatuvesselamın pâk nesli,
bütün ırklar için, bir 'kesişim kümesi' gibidir. Matematiği iyi olanlar
hatırlayacaklar hemen, kesişim kümesi, bütün kümeleri birbirine bağlayan bir
alandır. Hem hepsindendir hem de kendisidir. Mübarek seyyidler-şerifler cemaati
de, gittikleri her bölgede, o bölgelerin insanlarıyla kaynaşmışlar, onlardan
kız almışlar-vermişler, böylece ırken de onlara benzemişlerdir. Hindistan
coğrafyasındaki seyyidler Hintlilere benzerler. Afrika'daki seyyidler Afrikalılara
benzerler. Türkistanlı seyyidler Türklere benzerler vs. Çünkü seyyidlik
müslümanlar açısından çok itibarlıdır. Ve herkes âl-i Resulullah ile akrabalık
bağı kurmak ister. Bu yüzden seyyidlerin toplantığı meclislerde her renkten
insan bulursunuz. (Bendeniz böyle bir toplantıyı gördüm. Renkliliğe hayret
ettim. Hatta muhterem Faris Kaya abi, eski Nesil Yayınları binasında,
"Lütfen senedli seyyidler bir ayağa kalksın da cemaat onların mübarek
simasını görsün!" deyince ayağa da kalkmışlardı. Esmerinden bembeyazında
çeşit çeşit insan vardı.) Teni siyah olandan gözü çekiğe... Çeşit çeşit seyyid
bulunur.
Bu şu demektir: Seyyidler hem seyyiddirler hem de arasında
bulundukları kavimdendirler. Yani bir seyyid, eğer Türkler arasında
bulunuyorsa, hem seyyiddir hem de Türktür. Eğer, Kürtler arasında bulunuyorsa,
hem seyyiddir hem de Kürttür. Eğer Çerkesler arasında bulunuyorsa, hem
seyyiddir hem de Çerkestir. Ve hakeza... Yani bir insanın seyyid olması 'Araplık
dışında intisabda bulunduğu diğer bütün ırklardan kovulması' anlamına gelmez.
Bugün İslam tarihinde bir millete malolmuş nice âlim vardır ki, mübarek
soylarına baktığınız zaman, sahabeye gider. Akşemseddin Hazretleri ki, evvela Türklerin
medar-ı fahrıdır, sonra hepimizin medar-ı fahrıdır, soyca Hz. Ebu Bekir
radyallahu anha dayandığı söylenir. Hazret-i Mevlana Celaleddin (k.s.) ki, yine
evvela Türklerin medar-ı fahrıdır, sonra hepimizin medar-ı fahrıdır, Hz. Osman
radyallahu anha dayandığı söylenir. Ancak onlar içlerinde yaşadıkları kavimden
de olmuşlardır. Onların dilleriyle konuşmuşlardır. Onların kıyafetlerini
giymişlerdir. Allah hepsine rahmet eylesin. Hepsinin şefaatini bizleri nasib
eylesin. Hepsinin nur u feyzini kalbimizden eksik etmesin.
Demek istiyorum ki: Genetik olarak baksak, belki,
Bediüzzaman Hazretlerinin genlerinde Arap geni, Türk geni vs. buluruz. Belki...
Ancak onlardan çok şekilde Kürt geni buluruz. Zira nesiller boyunca Kürtlerin
arasında yaşamış bir aileye mensubdur. Ailenin akrabaları halen, maşaallah
onlara, hayattadır. Onlar da kendilerinin Kürt bilmektedir. O yüzden
Bediüzzaman Hazretlerini, seyyidliği üzerinden, güya 'Kürtlükten kurtarmak'
isteyenler olmayacak bir işin kapısını zorlamaktadırlar. Birgün kabr-i şerifi
tekrar ortaya çıkarsa, mübarek dokusundan bir örnek alaraktan, götürüp test ettirebilirler.
(Bakalım cür'etimiz Tekâsür sûresinde anlatılanlardan ileriye varır mı?)
İnşaallah, bu defa, Mimar Sinan'ın kafatasının kaybedilmesi gibi bir kaza
yaşanmaz. Yoksa yaşanır mı? Kimbilir...
Yazı çok uzadı. Buraya kadar sabredenler haklarını helal
etsinler. Şuna da dokunmadan geçmeyeyim: Peki, Bediüzzaman Hazretleri neseben
seyyid değilse, en azından senedle bunu ispat edemiyorsa, neden talebelerine
'Hasanîyim-Hüseynîyim' gibi şeyler söyledi? Hatıralarda neden bu yollu çok
bilgi var? Ahmed kardeşiniz uzlaşmacı bir insandır. Zaten salih selefimiz de
nasslar arasında zâhiren tenakuz içeren ifadeler bulurlarsa barıştırmanın
yollarını aramayı öğretmişlerdir. Ben de barıştırmanın yollarını ararım.
Bulduğum yol yine şöyle 'çok seçenekli'dir:
1) Üstad Hazretleri elinde kat'î senedle bulunmayan bir
bilgiyi müsait gördüğü talebelerine açıyor olabilir. 2) Üstad Hazretleri bu tür
ifadelerde yine 'manevî âl-i beyte atıf yaparak' konuşuyor olabilir. Yani, o
türden bağının kuvvetini bildiği için, "Ben de âl-i beytten
sayılabilirim!" diyerek talebelerini bu neviden 'kıymetini bilmeye' de
davet ediyor olabilir. 3) Üstad Hazretleri âl-i beytten olduğu bilgisine,
keşfen, Yeni Said döneminde erişmiş de olabilir. O yüzden görece eski
metinlerinde seyyidlik iddiasını reddederken bunlarda hususi kabuller
görünebilir. 4) Üstad Hazretleri 'seyyid' kelimesinden kinaye ile bazen
'efendilik' manasını da kastediyor olabilir. Buna ilave bir bilgi: Arkadaşlar,
hatıralarda, 'Üstadın kendisine seyyid dediği' nakledilen Seyyid Salih Özcan
abinin yeğeni mesabesindeki bir akrabası Avcılar'da ders arkadaşımızdı. Çok
kıymetli bir abimizdi. Hatta Salih Özcan abi merhum onun kirveliğini bile
yapmış. Her neyse... Seyyidlikle, neseben seyyidlikle, hiçbir bağlarının
olmadığını tekrar tekrar şu fakire söyledi. Onlar da Arap imiş. Tamam. Hatta
aşiretlerini falan da söylemişti. Ellerinde neseblerini gösteren senedler de
bulunmaktaymış. Fakat seyyidlikle hiçbir bağları yokmuş. Bunu o abimiz büyük
bir güvenle söyledi. Üstadın 'seyyid' ifadesiyle 'efendi' manasını kastettiğini
düşündüğünü belirtti. Bunu da bir bilgi olarak arzedeyim.
Sonuç olarak, Ahmed kardeşiniz, Hazret-i Üstadı büsbütün
seyyidlikten ihraç etmeyi doğru bulmuyorum. Amma Kürtlükten ihracını ondan yüz
kez daha fazla doğru bulmuyorum. Seyyidleri 'sadece aile içinde evlenen' hayal
etmeyi hiç mi hiç anlamıyorum. Bir kişinin babası da annesi de seyyidse
'es-Seyyid' denilir. es-Seyyid sayısı seyyidler içinde kaç tanedir peki? Azdır.
Büyük çoğunluğu başka neseblerle akrabalık bağı kurmuşlardır. Her aile
seyyidlerden kız almak ister, kız vermek ister, çünkü bu Allah Resulü
aleyhissalatuvesselamın pâk nesebiyle akraba olmaktır. O akrabalıkta herkes
için bereket vardır. Seyyidler de, gittikleri her yerde, mübarek ailelerden kız
alıp-vermişlerdir. Şimdi, sanki böyle şeyler hiç olmamış gibi, "Seyyidse
Kürt değildir!" demek doğru değildir.
Aksini söyleyene de karşıyım ben. "Kürtse seyyid
değildir!" diyen de doğru yapmıyor. Yine böyle bir şıkka angaje olup
kalalım ki? Çözümü yukarıda söyledim. Seyyidler hem kendi nesebleriyle hem de
içinde bulundukları kavimle bağlıdırlar. Onlar ümmeti birbirine bağlayan
mübarek bir cemaattirler. Zaten Üstadımız da ahirzamanda bu seyyidler
cemaatinin mehdinin hizmetinde büyük bir fonksiyon göreceğini söylüyor. Nasıl
yapacaklar bunu?
Çünkü herbiri bir kavmin içinde girmiş. Hem 'onlardan biri'
olmuş hem de 'onlara baş' olmuş. Onların bu 'kesişim kümesi' ahirzamanda
kurtaracak bizi. Yeter ki, ırkçılık illetiyle, Firavun'un kavminin Musa ve Harun
aleyhimüsselama dedikleri gibi demeyelim. Hani Mü'minûn sûresinin 47. ayetinde
kısa bir mealiyle buyruluyor: "Kavimleri bize kul-köle iken bizim gibi
iki insana mı inanacağız?" Çünkü
incir çekirdeğinden incir ağacını yaratmak Sânî-i Zülcelal'in kudretinin
şânıdır. Allah mütekebbirleri böyle de sınar. Evet. Benî İsrail'i Benî İsmail'e
(Araplara) gelen hidayetten alıkoyan, Benî Ümeyye'yi Benî Hâşim'e gelen nurdan
çekindiren, bizi de Risale-i Nur'un muazzez feyzinden etmesin. İslam uleması,
hangi kavmin içinden çıkarsa çıksın, başımızın tâcıdır. Onlar seyyidlerimizdir.
Efendilerimizdir. Canımız o mübareklere feda olsun. Ulemaya ırkçılık illetiyle
bakan dinine hainlik ediyor demektir.
23 Nisan 2026 Perşembe
Bediüzzaman Maraş saldırısını nasıl haber verdi?
Kemalizmin de, bu fıtraten zorunlu süreç nedeniyle, boyası dökülüyor. Şevketi sönüyor. Foyası meydana çıkıyor. Halbuki, ilk zıpçıktığı dönemde, yani daha yeni 'tecrübe edileceği' dönemde, yaşanan tüm sıkıntıları, kabahatleri, daralmaları Osmanlı'nın, İslam'ın, Asyalılığın üzerine boca edip kurtuluyordu. "Ben başka birşeyim!" diyordu. "Benden sonra herşey çok başka olacak!" Ancak yüzüncü senesini devirdiğimiz bugünlerde bize bıraktığı 'başarısızlıkla dolu' bir yakın tarihten ibarettir. Osmanlı'ya, İslam'a, Asyalılığa çamur attığı hiçbir hususu kendisi de çözememiş, hatta sorunları daha fazla giriftleştirmiştir. Her ne kadar Orwell'ın 1984'ündeki gibi bir 'Gerçek Bakanlığı' (daha doğrusu 'Resmi Tarih') marifetiyle herşeyi silbaştan yazmayı denemiş olsa da, hayır, müslümanlar hafızalarına ellerinden geldiğince korumuşlardır. Ve kemalizme "Kral çıplak!" diyecek kadar bir malzeme artık birikmiştir. Bugünlerde CHP'den kamuya yansıyan skandallar dizisi de birşeylerin ömrünün sonuna işaret ediyor. Gafil olmayalım. Kader bunların hitâmına fetva verdi. Cibali Babalık yaparak bu müstakbelin önüne geçmeye çalışanlar gülleyi de suratlarına yemeye mecbur olurlar. "Ölenle ölünmez!" tabirinden cesaret almasınlar. Çünkü ölecek olana doğru giden okun önünde duranlar da illa ölürler.
Yalnız birşeyi artık öğrenelim. Yalnız birşeye artık alışalım. Yalnız birşeyi izzetle yapalım. Gayrı bu kemalist zümreye parmak sallayan biz olalım. Yeter. Onlar senelerce, yerine zekatı kadar bir muvaffakiyet koyamadıkları, Osmanlı'nın, Selçuklu'nun vs. mirasına sövüp durdular. Sarığını-şalvarını, örtüsünü-çarşafını, yazısını-duasını dillerine doladılar. "Bizi İslam geri bıraktı!" diye göğüslerini goril gibi dövdüler. Rejimlerinin yüzüncü yılı geçilirken görüyoruz ki, ne alaka, geri kalmak onların eseriymiş. Yine Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle: "(...) müşkilü't-tahsil olan Avrupa mehasinini terk ederek, çocuk gibi hevâ ve hevese muvafık zünub ve mesâvî-i medeniyeti tuti gibi taklittendir ki, bu netice-i seyyie zuhur ediyor." Bu papağanlar da, Selçuk Bayraktar gibi müşkilü't-tahsil olana talip olup teknoloji üreteceklerine, senelerce bizi şapkayla, yazıyla, dansla, rakıyla vs. uğraştırdılar. Sadece uğraştırmak da değil zehirlediler. Milyonlarca gencin gayreti heba oldu. Zekası ziyana gitti. Birer Selçuk Bayraktar olabilecek nice delikanlı Tarkan Tevetoğlu gibi kalçasını sallamakla teselli buldu. Yani 'çocuk gibi hevâ ve hevese muvafık zünub ve mesâvî-i medeniyeti tuti gibi taklit' bizi mahvetti. Halen de etmektedir.
Maraş'taki okul katliamını da bundan uzakta görmüyorum ben. Evet. Hiç kusura bakmasınlar. Bu cinayet de her rezalet gibi yine onlara yazar. Zira bu gençlerin kalplerine insaniyet-i kübra olan İslamiyetin yerleşmesine müsaade etmediler. Laik rejimlerinin gücüyle Kur'an'ı, sünneti, maneviyatı tedrisin her aşamasından söktüler. Halen de, hatta çocuklara bir ilahî söyletmek kadar olsun, varlığından mutlu olmuyorlar. Sonra ne oluyor peki? Varlık boşluk kabul etmiyor. Senin meleklere yakışır bir faziletle gönüllerini besleyemediğin çocuklar, internetin karanlık ağlarında, şeytanlara özeniyorlar. Camiye götürülmesine gücendiğin gençler keşhanelerden toplanıyorlar. Tesettürüne gücendiğin hanımkızları fuhuş bataklığından kurtarmaya çalışıyorsun artık. Belki çalışmıyorsun da... Zira sen de o sistemin bir parçasısın zaten. Evet. Zihnen çoktan Batı'nın veled-i zinası oldun. Onlarda ne denaet varsa "Bizde de mutlaka bulunması lazım!" diyenler korosuna katıldın. Ancak yağma yok. Senin 'denenmemişliğine güvenerek' bize parmak salladığın günler geride kaldı. Şimdi biz parmak sallayacağız.
Ve hesap soracağız: "Ey Müslümanları dünyaya şiddetle teşvik eden ve san'at ve terakkiyât-ı ecnebiyeye cebir ile sevk eden bedbaht hamiyetfuruş! Dikkat et, bu milletin bazılarının din ile bağlandıkları rabıtaları kopmasın. Eğer böyle ahmakane, körükörüne topuzların altında bazıların dinden rabıtaları kopsa, o vakit hayat-ı içtimaiyede bir semm-i kàtil hükmünde o dinsizler zarar verecekler..." derken Bediüzzaman Hazretleri haksız mıymış? Böyle ahmakane, körükörüne, rejim topuzlarıyla dinden kopardığın gençler toplumsal hayat için bir öldürücü zehir haline gelmediler mi? Maraş'ta, Urfa'da, başka yerlerde yaşananlar sende de artık bu hissi oluşturmuyor mu? Yine bize suçu atarak işin içinden sıyrılabileceğini mi sanıyorsun? Yağma yok. Âdem gözünü açtı. Daha bundan sonra kimseyi kandıramazsınız. Çünkü yüzyıldır siz varsınız. Her sınıfta resimleriniz var. Her binanın önünde büstleriniz var. Her yerde sözleriniz asılı. Her yerde 10. Yıl Marşı çalınıyor. Peki karşılığında ne alınıyor? Yine ülkede bir gelişme oluyorsa dindarlarla oluyor. Üretiyorlarsa yine onlar üretiyor. Sahi ya, II. Dünya Savaşı döneminde, nal çivisini için İngiltere'ye sipariş geçtiğiniz de mi yalan? Bes! Yeter! Gayrı yalanın ömrü bitti.
17 Nisan 2026 Cuma
Nurcular kişilere reddiye yapmaz mı?
Tabii, ayet-i celile, evvelemirde muharref hristiyanlığı muhatap alıyor. Fakat, elbette, sadece onlarla konuşmuyor. Hepimize bir uyarıda bulunuyor. "Cenab-ı Hakkın rahmetiyle cadde kadar geniş tuttuğu yollarda, siz dar sokakları dayatırsanız illa, isterse takva niyetiyle olsun bu, altından kalkamayabilirsiniz!" deniliyor. O yüzden, âdemoğlunun özbir nefsine 'azimet' gözüyle bakması övülmüş, fakat kardeşlerine 'ruhsat dairesi genişliğinde' acıması tavsiye edilmiştir. Eğer kendi nefsine 'ruhsat dairesi genişliğinde' bakıp da kardeşlerinden 'azimeti' bekliyorsa, bu, muvazenesizliğe hamledilmiştir. Zira Fetih sûresinin 29. ayetinde de denilmiştir ki: "Onlar, kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında pek merhametlidirler." Merhametin şânı 'caddeyi dar sokak kılmak' değildir.
Bazen biz nurcular da, mürşidimizin hiç böyle bir muradı olmamasına rağmen, kardeşlerimize dar sokaklar sunabiliyoruz. Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat caddesini ellerinden alıyoruz. "Adalet namazında kıbleniz dört mezhep olsun!" ölçüsünde konuşmuyoruz. Niyetimiz iyi aslında. Daha müttaki bir meslek inşa etmeye çalışıyoruz. Ancak ruhbanlığın ortaya çıkışı da böyle değil miydi? Onlar Allah'ın helal dairesini daralttılar. Ve helal dairesini daraltmak 'rahmetten kaçmak' manasına da gelirdi. Çünkü ruhsat da rahmettendir. Bedeliniyse sonraki nesiller öder.
Geçenlerde, tevafuk, çeşitli meclislerde 'reddiye meselesini' müzakere etmek nasip oldu. Mevzu gidip şöyle bir eşiğe dayandı nihayet: "Risale-i Nur mesleğinde kişilere değil fikirlere reddiye yapılır." Kaide çıkarmanın tatbik/tefekkür kolaylığı sağladığını kabul etmekle birlikte, isterim ki, o kaide yanlış olmasın. Yani cümlenin dilegeliş güzelliği bizi hakikati budama hamakatine düşürmesin. Çünkü kişi reddiyesinin reddedildiğine dair Bediüzzaman Hazretlerinin sarih bir beyanı yoktur. Bu daha çok çıkarıma benzemektedir. Ancak bu çıkarımın da metinlerle mizana vurulması gerekir. Umberto Eco'nun da tarifiyle, yorumun 'aşırı yorum' olmaması, ancak 'bütüne uyumuyla' ortaya çıkar. Ve, evet, bu kaidenin Risale-i Nur'la mihenge vurulması başının-gözünün yaralanmasıyla sonuçlanmaktadır.
Çünkü Bediüzzaman Hazretleri de kişileri anarak tenkidlerde bulunmaktadır. Mesela? Mesela: "Biraderim Derviş Vahdetî Bey'e..." makalesinde isim vererek uyarmıştır. Yine, İşaratü'l-İ'caz'da, "Mısır Müftüsü Şeyh Muhammed Abduh'un telâkkisine göre..." diye başlayan bölümde hatasına dikkat çekilmektedir. Buna mümasil Eski Said döneminde, isimleri zâhiren geçmese de, kişilere yazıldığı meşhur makaleler mevcuttur. Bunlar içinde, Cenab Şehabeddin'e yazılmış olan, İçtihad Risalesi'nin de özünü içeren, makale sayılabilir. Necmeddin Şahiner abi, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî'de, bu makalenin Cenab Şehabeddin'in Daru'l-Hikmeti'l-İslamiye'ye yaptığı tenkide cevap olduğunu aktarmaktadır. Başkaları da vardır. Uzatmamak için bu kadarla iktifa edeyim.
Tabii, ben bu misalleri getirince, "Eski Said döneminde öyleydi. Yeni Said döneminde terketmiştir. Artık kişileri anmamıştır!" gibi birşey de söyleniyor. Efendim, bu da hatalıdır, yanlıştır. Başta Vahdetü'l-Vücud meselesinin tenkidinde İbn-i Arabî Hazretlerini ismen anmaktan geri durmayışı apaçık bir delildir. Yine, konuyla ilgili olarak, Mustafa Sabri Efendi merhum ile Musa Bekûf'un görüşlerini kıyasladığı mektubunda da bundan teberri etmemiştir. Hatta, 8. Mektub'un başlarında, "Bir üstadım olan İmam-ı Rabbânî'ye muhalif olarak diyorum ki..." diyerek söze girmesi kişileri anmakta sakınca görmediğine misaldir.
Böyle sarih anmalar haricinde "Eğirdir Müftüsüne son ihtar!" denilerek başlayan metnin de kime yazıldığı müdakkiklerce bilinir. Yine 'İhtiyar Hoca' hakkında yazılmış mektuplarda kastedilenin kim olduğu ehline malumdur. Yahut "İmam Ömer Efendinin suali ki, bedbaht bir doktor, Hazret-i İsâ aleyhisselâmın pederi varmış diye..." başlayan mektubun bir meşhuru nişan aldığı pek bellidir. Bizim bu kişileri 'peşine düşmediğimizden' bilmeyişimiz 'kişilerin olmadığı' anlamına gelmez. (Ayetlerin esbab-ı nüzûlü de avam-ı müslimîn için böyledir. Ama bizim bilmeyişimiz esbabı ortadan kaldırmaz.) Metnin dokusu "Kişi de konuya dahildir!" demektedir çünkü. Eğer kişi hiç hesaba katılmayacak olsa metnin yapısının buna göre kurulması gerekirdi. Sözgelimi: Ayetü'l-Kübra Risalesi gibi olabilirdi. Ancak Bediüzzaman Hazretleri bu gibi metinlerde hedefine kişileri de aldığını üslûbuyla belli etmiştir.
Toparlarsam: Kişilere reddiye yapmak da fikirlere reddiye yapmak da Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat ulemasının İslam tarihi boyunca istimal ettikleri yollardır. Bazen sadece fikirlere reddiye yapılır. Bazen de gerekli görülüp kişilere reddiye yapılır. Kişilere reddiye yapmanın cevazının Tebbet sûresinden alındığı söylenir. (Orada, bizzat Cenab-ı Hak, Ebu Leheb'i anmıştır.) Buna mümasil sünnette de delilleri vardır. Ulemamız da zaten bu hikmetlerden hareketle tarih boyunca kişilere reddiye yapmayı sürdürmüşlerdir. Bunu yapmalarının sebebi sorunun kaynağı olan kişinin mü'minlerce tanınmasının gerekliliğidir. Kişinin arızası bilinmezse mü'minler onu müstakim görerek istifadeye devam edebilirler. (Cerh ve Ta'dîl ulemasına binler rahmet olsun.) Böyle bir sapmadan hassaten avam-ı müslimîni korumak salih ulemanın vazifelerindedir. Ki Bediüzzaman Hazretleri de İşaratü'l-İ'caz'da der:
"Bir şahıs, bir şahsı, nasîhatle fena birşeyden menetmek üzere şöyle tevcih-i kelâmda bulunur: Ey kişi! Aklın varsa şu yapmak istediğin şey muhaldir, hem nefsine zarardır. Hem iyiyi kötüyü tefrik edecek bir hissin yok mudur? Anlaşılan, hakikatı hurafe, tatlıyı acı gösteren seciyende bir hastalık vardır. Şüphesiz o hastalıktan kurtulup şifayab olmak istiyorsun. Fakat senin bu halin, o hastalığı izale değil, tezyid ediyor. Eğer bu halinle bir lezzet, bir zevk istersen, en şedit bir elemi intaç eden bir azap eline geçer. En nihayet sarhoşluktan ayrılıp, kötü halinden vazgeçmediğin takdirde, fesadın başkalara geçmemek üzere hortumun üzerine, bir damganın vurulmasıyla seni teşhir ve ilân etmek lâzımdır."
Evet. Öyledir. Zehirlemekten vazgeçmeyenlerin fesadının başkalarına sirayet etmemesi için burunlarına damga vurmak lazımdır. Hırsızın eli kesilir. İslam uleması tarih boyunca bunu yapmıştır. Bediüzzaman Hazretleri de, hikmeti iktiza ettiğinde, bu yola başvurmuştur. Durum böyle olduğu halde "Risale-i Nur mesleğinde kişilere değil fikirlere reddiye yapılır!" demek, tıpkı ruhbanlığın icadı gibi, kendine bir güçlük inşa etmektir. Bence nurcular da, tıpkı ruhbanlar gibi, icad ettikleri bu güçlüğün altından kalkamıyorlar. Kişilere çok sayıda reddiye yapıyorlar. Bunları medyada veya sosyalmedyada sıklıkla neşrediyorlar. (Mesela: Mustafa İslamoğlu'nun, Mustafa Öztürk'ün vs. Bediüzzaman Hazretlerine yaptıkları bühtanlardan sonra yazılan cevapları hatırlayalım.) Fakat şöyle birşey oluyor:
Diyelim bir nurcu başka bir nurcunun yaptığı tenkidi, herhangi bir hikmetle, doğru bulmazsa onu bu şekilde vazgeçirmeye çalışıyor: "Risale-i Nur mesleğinde kişilere değil fikirlere reddiye yapılır!" Eğer tenkidi beğenirse hiç bu konuya girmiyor. Neyse. Bence bu taktiksel uygulama artık rafa kalkmalı. Elbette Risale-i Nur mesleğinde de kişilere tenkid/reddiye yapılabilir. (Yapılıyor da!) Zira Risale-i Nur'un dairesi Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat dairesidir. Başka birşey değiliz ki caddemiz elimizden alınsın. Ha kişi kendisine sokağı meslek tutar. Takvasıdır, seçimidir, birşey demeyiz. Ama dayatmak? Aslaaa!
10 Mart 2026 Salı
İbn-i Arabî Hazretleri bir nurcuyu nasıl tokatlar?
Benzer birşeyi bu yakınlarda ben de yaşadım. İbn-i Arabî Hazretlerinin 'Harflerin İlmi' isimli eserini okuyordum. 'Harflerin İlmi' aslında 'Fütuhât-ı Mekkiye'nin üç bâbının tercümesinden oluşan bir kitaptı. İçeriğinden pekaz bir kısmını kavrayabildiğimi söylesem herhalde kimseyi şaşırtmış olmam. Hazret-i Muhyiddin'in konuştuğu sema bizim idrakimizin seviyesine hiç de yakın değil. Fakat, elhamdülillah, mübarek şeyhin himmetiyle hepten ellerimiz boş dönmedik. Neyse. Tecrübeme gelirsem: Hazretin anlattıklarını okurken bir yandan da tenkid damarımı bırakamadığım için kendi kendime sayıklıyordum: "Bunu neye dayanarak söylüyor yahu? Şunu neyle delillendirebilir ki! Hem onun dediği gibi olduğu ne mâlûm." Yani kendi çukurumdan onun göğüne şımarık-muteriz taşlar atıyordum. Cahilce yıldız düşürmeye çalışıyordum. Tabii, ne taşım yıldıza yetişiyor, ne de yıldız taşımı önemsiyordu bana göre. Sırf kalbimde bir gevezelikti. Öyle sanıyordum. Fakat öyle değilmiş. Birden şu satırlara denk geldim:
"Nun harfi bir yarım küredir ve öyle acayip, öyle harika özellikler taşır ki, onları ancak teslimiyet peştemalını beline sıkı sıkıya bağlayan, boşyere itiraz edenin ve gereksiz yere konuşanın tasavvur edemediği ölümün ruhunu kendinde gerçekleştiren kimse anlayabilir..." Gel de üzerine alınma. 'Teslimiyet peştemalını beline sıkı sıkıya bağlayan'ın ben olmadığım kesin de fakat 'boşyere itiraz eden'in ve 'gereksiz yere konuşan'ın ben olmadığım ne malum? Üstelik aynı cümlede dikkatimi çeken başka bir gariplik de vardı. Muhataba yapılan uyarının, başka bir harfle değil, 'nun' harfi ile bağlanmasıydı. İşte ben orada dilimi yuttum. "Neden?" diyeceksiniz. Çünkü, 'nun' harfi benim mürşidimin, yani Bediüzzaman Hazretlerinin de üzerine çok şeyler söylediği bir hakikat menbaıydı. Yani, sanki, Hazret-i Şeyhim benim kulağımı şöyle çekiyordu: "Ey edepsiz, ben burada sana harflerin anlamlarını söylüyorum, kalbinden habire itirazlar geçiriyorsun, o zaman de bana: Senin mürşidin de aynısını yapmıyor mu?"
Subhanallah. Hakikaten benim mürşidim de aynısını yapıyordu. Evet. Na'büdü'nün nun'una dair söyledikleri Harflerin İlmi'ni doğrular nitelikte bir çıkarım değil miydi? Fakat burayı kısa geçemem. Bizzat Risale-i Nur'dan yardım almam gerekecek:
"Bir vakit 'İyyake na'büdü ve iyyake nestain' deki nun-u mütekellim-i maalgayri düşündüm ve mütekellim-i vahde sıygasından na'büdü sıygasına intikalin sebebini kalbim aradı. Birden, namazdaki cemaatin fazileti ve sırrı, o nun'dan inkişaf etti. Gördüm ki, namaz kıldığım o Bayezid Camiindeki cemaatle iştirakimi ve herbiri benim bir nevi şefaatçim hükmüne ve kıraatimde izhar ettiğim hükümlere ve dâvâlara birer şahit ve birer müeyyid gördüm. Nâkıs ubûdiyetimi, o cemaatin büyük ve kesretli ibâdâtı içinde dergâh-ı İlâhiyeye takdime cesaret geldi. Birden, bir perde daha inkişaf etti. Yani, İstanbul'un bütün mescidleri ittisal peydâ etti. O şehir, o Bayezid Camii hükmüne geçti. Birden, onların dualarına ve tasdiklerine mânen birnevi mazhariyet hissettim. Onda dahi, rû-yi zemin mescidinde, Kâbe-i Mükerreme etrafında dairevî saflar içinde kendimi gördüm.
'Elhamdülillahi Rabbi'l-Âlemîn' dedim, benim bu kadar şefaatçilerim var, benim namazda söylediğim herbir sözü aynen söylüyorlar, tasdik ediyorlar. Madem hayalen bu perde açıldı, Kâbe-i Mükerreme mihrap hükmüne geçti. Ben bu fırsattan istifade ederek, o safları işhad edip, tahiyyatta getirdiğim 'Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh' olan imanın tercümanını mübarek Hacerü'l-Esvede tevdi edip emanet bırakıyorum derken, birden bir vaziyet daha açıldı. Gördüm ki, dahil olduğum cemaat, üç daireye ayrıldı. Birinci daire: Rû-yi zeminde mü'minler ve muvahhidîndeki cemaat-i uzmâ. İkinci daire: Baktım, umum mevcudat, bir salât-ı kübrâda, bir tesbihât-ı uzmâda, her taife kendine mahsus salâvat ve tesbihatla meşgul bir cemaat içindeyim. 'Vezâif-i eşya' tabir edilen hidemât-ı meşhude, onların ubûdiyetlerinin ünvanlarıdır.
O halde 'Allahu ekber' deyip hayretten başımı eğdim, nefsime baktım: Üçüncü bir daire içinde, hayret-engiz, zâhiren ve keyfiyeten küçük, hakikaten ve vazifeten ve kemiyeten büyük, bir küçük âlemi gördüm ki, zerrât-ı vücudiyemden tâ havâss-ı zâhiriyeme kadar, taife taife vazife-i ubûdiyetle ve şükrâniye ile meşgul bir cemaat gördüm. Bu dairede, kalbimdeki lâtife-i Rabbâniyem, 'İyyake na'büdü ve iyyake nestain' o cemaat namına diyor. Nasıl, evvelki iki cemaatte de lisanım o iki cemaat-i uzmâyı niyet ederek demişti. Elhasıl, na'büdü nun'u şu üç cemaate işaret ediyor..."
İşte bir nurcuya tokad da böyle atılırdı. Zaten yine, Allah ona afiyet versin, Cemil Şanlı Hoca'nın Nur Vakfı'nda yaptığı bir derste işitmiştim. Üstad Hazretleri de, Şeyhü'l-Ekber'in kendisinden işarî olarak çokça haber verdiğini, fakat Vahdetü'l-Vücud mesleğini tenkidinden dolayı bu işaretlerini kapalı yaptığını zikretmişti. "Nice zatlar var, isimleri 'sin'le başlar, bu dini ihya edecekler!" (Bizzat yerinden dinlemek için, https://youtu.be/zqCuJwBFE_o?si=eXpFaWkklQmOTc7g linkine tıklayıp, 08:20'ye gidebilirsiniz.) cümlesini mesela misal olarak zikrediyordu Cemil Hoca orada... Şimdi ben de yukarıya bakıp desem ki: Allahu a'lem, Hazret-i Muhyiddin, bu 'nun' harfi ile ilgili 'teslimiyet peştemalını beline sıkı sıkıya bağlayan' ve ' ölümün ruhunu kendinde gerçekleştiren kimse' ifadeleriyle, belki de, Bediüzzaman Hazretlerini kastetmiştir. O da, zamanı geldiğinde, 'nun' harfiyle ilgili sırları böyle ortaya koymuştur. Nun'un sinesinde sakladığı 'üç cemaat' hakikatini ifade etmiştir. Acaba çok mu dirayetten uzak düşer? Çok mu hayalât olur? Bana 'olmaz' görünüyor. Fakat yine de her kelamımızın ahiri böyledir: En doğrusunu Mevla bilir...
2 Mart 2026 Pazartesi
İran'ın mı yanında duracağız İsrail'in mi?
Ancak bu noktaya yapılan vurgu da bazen ayarını kaçırıyor. İran'a yapılan saldırıda kâfirin safını tutacak kadar ileri gidenler oluyor. Halbuki bu kâfir sıradan kâfirlerden değildir. Kâfirin şeddelisidir. Filistin'e seksen senedir kan kusturmuş bir lanetlidir bahsedilen düşman. Elinden gelse-gelebilse bütün İslam âlemine de kusturmaktan çekinmez. Yaşlısını, kadınını, çocuğunu, hatta beşikteki bebeğini bile öldürmekten dur olmaz. Böyle dehşetengiz bir kâfirin, ehl-i bid'a dahi olsa, bir müslümana vurmasına sevinilir mi? Hayır. Asla. Elbette sevinilmez. Müslümanın gönlü böyle bir harpte kâfirden yana olamaz. Niçin? Çünkü, İran'la yüz derdimiz de olsa, dermanımızı o kâfirlerin zalim ellerinden bekleyemeyiz. Nitekim bu hususta Bediüzzaman'ın bir suale verdiği cevap istikametli duruşu hepimize göstermektedir:
"Bu yakında İngiliz ve İtalya gibi ecnebîlerin bu hükûmete ilişmesiyle, eskiden beri bu vatandaki hükûmetin hakikî nokta-i istinadı ve kuvve-i mâneviyesinin menbaı olan hamiyet-i İslâmiyeyi tehyiç etmekle şeâir-i İslâmiyenin bir derece ihyâsına ve bid'aların bir derece def'ine medar olacağı halde, neden şiddetle harp aleyhinde çıktın ve bu meselenin âsâyişle halledilmesini dua ettin ve şiddetli bir surette mübtedi'lerin hükûmetleri lehinde taraftar çıktın? Bu ise, dolayısıyla bid'alara tarafgirliktir.
el-Cevap: Biz ferec ve ferah ve sürur ve fütuhat isteriz—fakat kâfirlerin kılıcıyla değil! Kâfirlerin kılıçları başlarını yesin; kılıçlarından gelen fayda bize lâzım değil. Zaten o mütemerrid ecnebîlerdir ki, münafıkları ehl-i imana musallat ettiler ve zındıkları yetiştirdiler. (...) Her neyse... Kadîr-i Külli Şey, bir dakikada, bulutlarla dolmuş cevv-i havayı süpürüp temizleyerek semânın berrak yüzünde ziyadar güneşi gösterdiği gibi, bu zulümatlı ve rahmetsiz bulutları da izale edip hakaik-i şeriatı güneş gibi gösterir ve ucuz ve dağdağasız verebilir. Onun rahmetinden bekleriz ki bize pahalı satmasın..."
Evet. Bize kâfirlerin kılıcıyla gelecek fayda lazım değil. Zaten onların kılıcından, silahından vs. fayda da ummayız. Onların eli her nereye bulaşsa eskisinden daha beter hale getirirler. Irak'a, Libya'ya vs. yaptıkları malum. O yüzden müstakim duruş sahibi bir müslüman kendi iç meselelerini kâfirler eliyle çözmeye çalışmaz. Bu tarz çözümlere alışmaz. Ha, peki bu kadar şey söyledik, İran'ın hiç mi suçu yok?
Elbette var. Yine Üstad Hazretlerinin buyurduğu gibi, "Beşer zulmeder, kader adalet eder..." İran da Suriye'de döktüğü masum sünnilerin kanının bedelini ödüyor belki. Yani, Âdil-i Mutlak olan Cenab-ı Mevla, ona bu bedeli başka bir zalimin eliyle ödettiriyor. Yine de, kalben o zalimlerin zulümlerine taraf olmamak, o dessasların İslam âlemine vereceği zararlara hissen dahi elini bulaştırmamak bağlamında dualarımızda İran'ın masumlarına mutlaka yer vermeliyiz. Hem onlar eliyle İsrail'in, ABD'nin gördüğü zarara da sevinmeliyiz. Neden sevinmeyelim? Esbab arkasında işleyen el Hüda'nın kudret elidir. Dileriz tüm müslümanların hayrına dokunacak şekilde sulh u selameti tekrar bu topraklara versin. Âmin. Âmin.
Peki Okan Bayülgen de fani değil mi?
Okan Bayülgen bir vakitler 'sosyalmedya fenomenleri' hakkında ağır ifadeler kullanmıştı: "Onların çöpe atıyorum hepsini ben. On...
-
Hatırlarsanız, bir hafta kadar önce Cemil Tokpınar abiye dair bir analizimi yazmıştım. Çok derinlemesine sayılmayacak, kısacık birşey. Şim...
-
Tabii insanın ağırına gidiyor. Zamanında, FETÖ'nün Zaman'a 10 Kasım'da aldığı tam sayfa ilan nedeniyle ortalığı yıkan muhafazakâ...
-
Mustafa Armağan Hoca, yıllar önce okuduğum bir yazısında, şöyle diyordu: "Burada tepkileri göze alarak şunu söyleyeyim ki: Nutuk'u ...