Said Nursi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Said Nursi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Nisan 2026 Perşembe

Bediüzzaman Maraş saldırısını nasıl haber verdi?

Kemalizmin sonu geliyor. Elhamdülillah. İmanım bu yöndedir. Sağ iktidarlar hakkıyla mücadele ettikleri için değil. Çünkü, maalesef, bunu başaramadılar. Fakat Hüda'nın kanunu böyle emir buyurduğu için sonu geliyor. Evet. Her ideolojinin bahtiyar bir çağı olur. Zira, denenmemişi denemek, hassaten sıkıntılı dönemler yaşayan insanların karşı koyamadığı bir temayüldür. Ve ideolojiler ilk ortaya çıktıklarında 'denenmemiş' olurlar. "Belki ha?" şaşkınlığını yaşatabilirler o tazelikle. Ancak zaman geçtikçe, daha doğrusu 'zamanın müfessirliği' kendisini gösterdikçe, herşeyin sâhisi sahtesinden ayrılır. Yalancının mumu söner. At diye satılan eşeğin foyası ortaya çıkar. Boyası dökülür. Hüda'nın ikbal verip vermeyişi, sürece şahit olanlar için, hak ile bâtıl arasında tayin kolaylığı sağlar. "Hüsn-ü zannınızı kabul etmem. Zira bir müfside, bir dessasa da hüsn-ü zan edebilirsiniz. Delil ve âkıbete bakınız!" diyen Bediüzzaman Hazretlerinin 'akıbet' vurgusunda da bu gizlidir. Hem Hakîm olan Kur'an'ımız da aynı hakikati söyler: "Akıbet takva sahiplerinindir." Diğerleri illa yolda döküleceklerdir. Şevketleri sönecektir.

Kemalizmin de, bu fıtraten zorunlu süreç nedeniyle, boyası dökülüyor. Şevketi sönüyor. Foyası meydana çıkıyor. Halbuki, ilk zıpçıktığı dönemde, yani daha yeni 'tecrübe edileceği' dönemde, yaşanan tüm sıkıntıları, kabahatleri, daralmaları Osmanlı'nın, İslam'ın, Asyalılığın üzerine boca edip kurtuluyordu. "Ben başka birşeyim!" diyordu. "Benden sonra herşey çok başka olacak!" Ancak yüzüncü senesini devirdiğimiz bugünlerde bize bıraktığı 'başarısızlıkla dolu' bir yakın tarihten ibarettir. Osmanlı'ya, İslam'a, Asyalılığa çamur attığı hiçbir hususu kendisi de çözememiş, hatta sorunları daha fazla giriftleştirmiştir. Her ne kadar Orwell'ın 1984'ündeki gibi bir 'Gerçek Bakanlığı' (daha doğrusu 'Resmi Tarih') marifetiyle herşeyi silbaştan yazmayı denemiş olsa da, hayır, müslümanlar hafızalarına ellerinden geldiğince korumuşlardır. Ve kemalizme "Kral çıplak!" diyecek kadar bir malzeme artık birikmiştir. Bugünlerde CHP'den kamuya yansıyan skandallar dizisi de birşeylerin ömrünün sonuna işaret ediyor. Gafil olmayalım. Kader bunların hitâmına fetva verdi. Cibali Babalık yaparak bu müstakbelin önüne geçmeye çalışanlar gülleyi de suratlarına yemeye mecbur olurlar. "Ölenle ölünmez!" tabirinden cesaret almasınlar. Çünkü ölecek olana doğru giden okun önünde duranlar da illa ölürler.

Yalnız birşeyi artık öğrenelim. Yalnız birşeye artık alışalım. Yalnız birşeyi izzetle yapalım. Gayrı bu kemalist zümreye parmak sallayan biz olalım. Yeter. Onlar senelerce, yerine zekatı kadar bir muvaffakiyet koyamadıkları, Osmanlı'nın, Selçuklu'nun vs. mirasına sövüp durdular. Sarığını-şalvarını, örtüsünü-çarşafını, yazısını-duasını dillerine doladılar. "Bizi İslam geri bıraktı!" diye göğüslerini goril gibi dövdüler. Rejimlerinin yüzüncü yılı geçilirken görüyoruz ki, ne alaka, geri kalmak onların eseriymiş. Yine Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle: "(...) müşkilü't-tahsil olan Avrupa mehasinini terk ederek, çocuk gibi hevâ ve hevese muvafık zünub ve mesâvî-i medeniyeti tuti gibi taklittendir ki, bu netice-i seyyie zuhur ediyor." Bu papağanlar da, Selçuk Bayraktar gibi müşkilü't-tahsil olana talip olup teknoloji üreteceklerine, senelerce bizi şapkayla, yazıyla, dansla, rakıyla vs. uğraştırdılar. Sadece uğraştırmak da değil zehirlediler. Milyonlarca gencin gayreti heba oldu. Zekası ziyana gitti. Birer Selçuk Bayraktar olabilecek nice delikanlı Tarkan Tevetoğlu gibi kalçasını sallamakla teselli buldu. Yani 'çocuk gibi hevâ ve hevese muvafık zünub ve mesâvî-i medeniyeti tuti gibi taklit' bizi mahvetti. Halen de etmektedir.

Maraş'taki okul katliamını da bundan uzakta görmüyorum ben. Evet. Hiç kusura bakmasınlar. Bu cinayet de her rezalet gibi yine onlara yazar. Zira bu gençlerin kalplerine insaniyet-i kübra olan İslamiyetin yerleşmesine müsaade etmediler. Laik rejimlerinin gücüyle Kur'an'ı, sünneti, maneviyatı tedrisin her aşamasından söktüler. Halen de, hatta çocuklara bir ilahî söyletmek kadar olsun, varlığından mutlu olmuyorlar. Sonra ne oluyor peki? Varlık boşluk kabul etmiyor. Senin meleklere yakışır bir faziletle gönüllerini besleyemediğin çocuklar, internetin karanlık ağlarında, şeytanlara özeniyorlar. Camiye götürülmesine gücendiğin gençler keşhanelerden toplanıyorlar. Tesettürüne gücendiğin hanımkızları fuhuş bataklığından kurtarmaya çalışıyorsun artık. Belki çalışmıyorsun da... Zira sen de o sistemin bir parçasısın zaten. Evet. Zihnen çoktan Batı'nın veled-i zinası oldun. Onlarda ne denaet varsa "Bizde de mutlaka bulunması lazım!" diyenler korosuna katıldın. Ancak yağma yok. Senin 'denenmemişliğine güvenerek' bize parmak salladığın günler geride kaldı. Şimdi biz parmak sallayacağız.

Ve hesap soracağız: "Ey Müslümanları dünyaya şiddetle teşvik eden ve san'at ve terakkiyât-ı ecnebiyeye cebir ile sevk eden bedbaht hamiyetfuruş! Dikkat et, bu milletin bazılarının din ile bağlandıkları rabıtaları kopmasın. Eğer böyle ahmakane, körükörüne topuzların altında bazıların dinden rabıtaları kopsa, o vakit hayat-ı içtimaiyede bir semm-i kàtil hükmünde o dinsizler zarar verecekler..." derken Bediüzzaman Hazretleri haksız mıymış? Böyle ahmakane, körükörüne, rejim topuzlarıyla dinden kopardığın gençler toplumsal hayat için bir öldürücü zehir haline gelmediler mi? Maraş'ta, Urfa'da, başka yerlerde yaşananlar sende de artık bu hissi oluşturmuyor mu? Yine bize suçu atarak işin içinden sıyrılabileceğini mi sanıyorsun? Yağma yok. Âdem gözünü açtı. Daha bundan sonra kimseyi kandıramazsınız. Çünkü yüzyıldır siz varsınız. Her sınıfta resimleriniz var. Her binanın önünde büstleriniz var. Her yerde sözleriniz asılı. Her yerde 10. Yıl Marşı çalınıyor. Peki karşılığında ne alınıyor? Yine ülkede bir gelişme oluyorsa dindarlarla oluyor. Üretiyorlarsa yine onlar üretiyor. Sahi ya, II. Dünya Savaşı döneminde, nal çivisini için İngiltere'ye sipariş geçtiğiniz de mi yalan? Bes! Yeter! Gayrı yalanın ömrü bitti.

17 Nisan 2026 Cuma

Nurcular kişilere reddiye yapmaz mı?

Zorluk bazen keyfî bir zindandır. Kendimizi kapattığımız bir zindan. İçeri girip, kapısını kilitleyip, sonra da anahtarını yuttuğumuz. Evet. Hani Hadîd sûresinin 27. ayetinde kısa mealiyle buyrulur: "Ruhbanlığa gelince. Biz onu farz kılmamıştık. Allah’ın rızasını kazanmak için kendileri icat etmişlerdi. Fakat ona da gereği gibi uymadılar." Bu hükmün hakikatinin delili bugün dahi Katoliklerin yaşamaktan kurtulamadıkları cinsel skandallardır. Vatikan her sene 'sapık rahipler' yüzünden açılmış davalarlar uğraşır. Yüksek tazminatlar öder. Özürler diler. Çünkü nikah fıtrîdir. Bekarlığı din adamlığı için mecburî tutarsanız bedelini de böyle rezaletlerle ödersiniz. Burada kabahat elbette ruhbanlığı uyduranlara aittir. Hâşâ, Allah'a ait değildir, zira Hak Subhanehu ve Teala hakiki İsevîlikte rahiplere böyle bir zorunluluk yüklememiştir. Zorluğu kendilerine kendileri uydurmuştur.

Tabii, ayet-i celile, evvelemirde muharref hristiyanlığı muhatap alıyor. Fakat, elbette, sadece onlarla konuşmuyor. Hepimize bir uyarıda bulunuyor. "Cenab-ı Hakkın rahmetiyle cadde kadar geniş tuttuğu yollarda, siz dar sokakları dayatırsanız illa, isterse takva niyetiyle olsun bu, altından kalkamayabilirsiniz!" deniliyor. O yüzden, âdemoğlunun özbir nefsine 'azimet' gözüyle bakması övülmüş, fakat kardeşlerine 'ruhsat dairesi genişliğinde' acıması tavsiye edilmiştir. Eğer kendi nefsine 'ruhsat dairesi genişliğinde' bakıp da kardeşlerinden 'azimeti' bekliyorsa, bu, muvazenesizliğe hamledilmiştir. Zira Fetih sûresinin 29. ayetinde de denilmiştir ki: "Onlar, kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında pek merhametlidirler." Merhametin şânı 'caddeyi dar sokak kılmak' değildir.

Bazen biz nurcular da, mürşidimizin hiç böyle bir muradı olmamasına rağmen, kardeşlerimize dar sokaklar sunabiliyoruz. Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat caddesini ellerinden alıyoruz. "Adalet namazında kıbleniz dört mezhep olsun!" ölçüsünde konuşmuyoruz. Niyetimiz iyi aslında. Daha müttaki bir meslek inşa etmeye çalışıyoruz. Ancak ruhbanlığın ortaya çıkışı da böyle değil miydi? Onlar Allah'ın helal dairesini daralttılar. Ve helal dairesini daraltmak 'rahmetten kaçmak' manasına da gelirdi. Çünkü ruhsat da rahmettendir. Bedeliniyse sonraki nesiller öder.

Geçenlerde, tevafuk, çeşitli meclislerde 'reddiye meselesini' müzakere etmek nasip oldu. Mevzu gidip şöyle bir eşiğe dayandı nihayet: "Risale-i Nur mesleğinde kişilere değil fikirlere reddiye yapılır." Kaide çıkarmanın tatbik/tefekkür kolaylığı sağladığını kabul etmekle birlikte, isterim ki, o kaide yanlış olmasın. Yani cümlenin dilegeliş güzelliği bizi hakikati budama hamakatine düşürmesin. Çünkü kişi reddiyesinin reddedildiğine dair Bediüzzaman Hazretlerinin sarih bir beyanı yoktur. Bu daha çok çıkarıma benzemektedir. Ancak bu çıkarımın da metinlerle mizana vurulması gerekir. Umberto Eco'nun da tarifiyle, yorumun 'aşırı yorum' olmaması, ancak 'bütüne uyumuyla' ortaya çıkar. Ve, evet, bu kaidenin Risale-i Nur'la mihenge vurulması başının-gözünün yaralanmasıyla sonuçlanmaktadır.

Çünkü Bediüzzaman Hazretleri de kişileri anarak tenkidlerde bulunmaktadır. Mesela? Mesela: "Biraderim Derviş Vahdetî Bey'e..." makalesinde isim vererek uyarmıştır. Yine, İşaratü'l-İ'caz'da, "Mısır Müftüsü Şeyh Muhammed Abduh'un telâkkisine göre..." diye başlayan bölümde hatasına dikkat çekilmektedir. Buna mümasil Eski Said döneminde, isimleri zâhiren geçmese de, kişilere yazıldığı meşhur makaleler mevcuttur. Bunlar içinde, Cenab Şehabeddin'e yazılmış olan, İçtihad Risalesi'nin de özünü içeren, makale sayılabilir. Necmeddin Şahiner abi, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî'de, bu makalenin Cenab Şehabeddin'in Daru'l-Hikmeti'l-İslamiye'ye yaptığı tenkide cevap olduğunu aktarmaktadır. Başkaları da vardır. Uzatmamak için bu kadarla iktifa edeyim.

Tabii, ben bu misalleri getirince, "Eski Said döneminde öyleydi. Yeni Said döneminde terketmiştir. Artık kişileri anmamıştır!" gibi birşey de söyleniyor. Efendim, bu da hatalıdır, yanlıştır. Başta Vahdetü'l-Vücud meselesinin tenkidinde İbn-i Arabî Hazretlerini ismen anmaktan geri durmayışı apaçık bir delildir. Yine, konuyla ilgili olarak, Mustafa Sabri Efendi merhum ile Musa Bekûf'un görüşlerini kıyasladığı mektubunda da bundan teberri etmemiştir. Hatta, 8. Mektub'un başlarında, "Bir üstadım olan İmam-ı Rabbânî'ye muhalif olarak diyorum ki..." diyerek söze girmesi kişileri anmakta sakınca görmediğine misaldir.

Böyle sarih anmalar haricinde "Eğirdir Müftüsüne son ihtar!" denilerek başlayan metnin de kime yazıldığı müdakkiklerce bilinir. Yine 'İhtiyar Hoca' hakkında yazılmış mektuplarda kastedilenin kim olduğu ehline malumdur. Yahut "İmam Ömer Efendinin suali ki, bedbaht bir doktor, Hazret-i İsâ aleyhisselâmın pederi varmış diye..." başlayan mektubun bir meşhuru nişan aldığı pek bellidir. Bizim bu kişileri 'peşine düşmediğimizden' bilmeyişimiz 'kişilerin olmadığı' anlamına gelmez. (Ayetlerin esbab-ı nüzûlü de avam-ı müslimîn için böyledir. Ama bizim bilmeyişimiz esbabı ortadan kaldırmaz.) Metnin dokusu "Kişi de konuya dahildir!" demektedir çünkü. Eğer kişi hiç hesaba katılmayacak olsa metnin yapısının buna göre kurulması gerekirdi. Sözgelimi: Ayetü'l-Kübra Risalesi gibi olabilirdi. Ancak Bediüzzaman Hazretleri bu gibi metinlerde hedefine kişileri de aldığını üslûbuyla belli etmiştir.

Toparlarsam: Kişilere reddiye yapmak da fikirlere reddiye yapmak da Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat ulemasının İslam tarihi boyunca istimal ettikleri yollardır. Bazen sadece fikirlere reddiye yapılır. Bazen de gerekli görülüp kişilere reddiye yapılır. Kişilere reddiye yapmanın cevazının Tebbet sûresinden alındığı söylenir. (Orada, bizzat Cenab-ı Hak, Ebu Leheb'i anmıştır.) Buna mümasil sünnette de delilleri vardır. Ulemamız da zaten bu hikmetlerden hareketle tarih boyunca kişilere reddiye yapmayı sürdürmüşlerdir. Bunu yapmalarının sebebi sorunun kaynağı olan kişinin mü'minlerce tanınmasının gerekliliğidir. Kişinin arızası bilinmezse mü'minler onu müstakim görerek istifadeye devam edebilirler. (Cerh ve Ta'dîl ulemasına binler rahmet olsun.) Böyle bir sapmadan hassaten avam-ı müslimîni korumak salih ulemanın vazifelerindedir. Ki Bediüzzaman Hazretleri de İşaratü'l-İ'caz'da der:

"Bir şahıs, bir şahsı, nasîhatle fena birşeyden menetmek üzere şöyle tevcih-i kelâmda bulunur: Ey kişi! Aklın varsa şu yapmak istediğin şey muhaldir, hem nefsine zarardır. Hem iyiyi kötüyü tefrik edecek bir hissin yok mudur? Anlaşılan, hakikatı hurafe, tatlıyı acı gösteren seciyende bir hastalık vardır. Şüphesiz o hastalıktan kurtulup şifayab olmak istiyorsun. Fakat senin bu halin, o hastalığı izale değil, tezyid ediyor. Eğer bu halinle bir lezzet, bir zevk istersen, en şedit bir elemi intaç eden bir azap eline geçer. En nihayet sarhoşluktan ayrılıp, kötü halinden vazgeçmediğin takdirde, fesadın başkalara geçmemek üzere hortumun üzerine, bir damganın vurulmasıyla seni teşhir ve ilân etmek lâzımdır."

Evet. Öyledir. Zehirlemekten vazgeçmeyenlerin fesadının başkalarına sirayet etmemesi için burunlarına damga vurmak lazımdır. Hırsızın eli kesilir. İslam uleması tarih boyunca bunu yapmıştır. Bediüzzaman Hazretleri de, hikmeti iktiza ettiğinde, bu yola başvurmuştur. Durum böyle olduğu halde "Risale-i Nur mesleğinde kişilere değil fikirlere reddiye yapılır!" demek, tıpkı ruhbanlığın icadı gibi, kendine bir güçlük inşa etmektir. Bence nurcular da, tıpkı ruhbanlar gibi, icad ettikleri bu güçlüğün altından kalkamıyorlar. Kişilere çok sayıda reddiye yapıyorlar. Bunları medyada veya sosyalmedyada sıklıkla neşrediyorlar. (Mesela: Mustafa İslamoğlu'nun, Mustafa Öztürk'ün vs. Bediüzzaman Hazretlerine yaptıkları bühtanlardan sonra yazılan cevapları hatırlayalım.) Fakat şöyle birşey oluyor:

Diyelim bir nurcu başka bir nurcunun yaptığı tenkidi, herhangi bir hikmetle, doğru bulmazsa onu bu şekilde vazgeçirmeye çalışıyor: "Risale-i Nur mesleğinde kişilere değil fikirlere reddiye yapılır!" Eğer tenkidi beğenirse hiç bu konuya girmiyor. Neyse. Bence bu taktiksel uygulama artık rafa kalkmalı. Elbette Risale-i Nur mesleğinde de kişilere tenkid/reddiye yapılabilir. (Yapılıyor da!) Zira Risale-i Nur'un dairesi Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat dairesidir. Başka birşey değiliz ki caddemiz elimizden alınsın. Ha kişi kendisine sokağı meslek tutar. Takvasıdır, seçimidir, birşey demeyiz. Ama dayatmak? Aslaaa!

10 Mart 2026 Salı

İbn-i Arabî Hazretleri bir nurcuyu nasıl tokatlar?

Yıllar önce İhsan Kasım ağabeyden dinlemiştim: Arap dünyasından misafirleriyle muhabbet ederlerken, konu dönmüş dolaşmış, Abdükadir-i Geylanî Hazretlerinin Fütuhû'l-Gayb isimli eserine gelmiş. İhsan Kasım ağabey demiş ki: "O kitabın kerameti vardır." Misafirlerden bazıları ilk kez duydukları bu hakikate nazlanıp itiraz etmişler: "Kitabın kerameti olur mu canım?" demişler. İhsan Kasım ağabey de manaca "Hodri meydan!" deyip bir öneride bulunmuş: "İnanmazsanız tecrübe edelim. 'Bismillah' deyip bir tefeül yapın. Bakın bakalım ne çıkacak?" Hemen kitaplıktan aldıkları Fütuhû'l-Gayb'da tefeül yapmışlar. Karşılarına, hatırımda yanlış kalmadıysa, şöyle bir cümle çıkmış: "Ey helva yiyenler!" Tabii meclisteki herkesin tüyleri diken diken olmuş. Neden mi? Çünkü onlar da o sırada helva yemekteymişler. "Âmenna!" ve temenna ile kitabı yerine kaldırmışlar.

Benzer birşeyi bu yakınlarda ben de yaşadım. İbn-i Arabî Hazretlerinin 'Harflerin İlmi' isimli eserini okuyordum. 'Harflerin İlmi' aslında 'Fütuhât-ı Mekkiye'nin üç bâbının tercümesinden oluşan bir kitaptı. İçeriğinden pekaz bir kısmını kavrayabildiğimi söylesem herhalde kimseyi şaşırtmış olmam. Hazret-i Muhyiddin'in konuştuğu sema bizim idrakimizin seviyesine hiç de yakın değil. Fakat, elhamdülillah, mübarek şeyhin himmetiyle hepten ellerimiz boş dönmedik. Neyse. Tecrübeme gelirsem: Hazretin anlattıklarını okurken bir yandan da tenkid damarımı bırakamadığım için kendi kendime sayıklıyordum: "Bunu neye dayanarak söylüyor yahu? Şunu neyle delillendirebilir ki! Hem onun dediği gibi olduğu ne mâlûm." Yani kendi çukurumdan onun göğüne şımarık-muteriz taşlar atıyordum. Cahilce yıldız düşürmeye çalışıyordum. Tabii, ne taşım yıldıza yetişiyor, ne de yıldız taşımı önemsiyordu bana göre. Sırf kalbimde bir gevezelikti. Öyle sanıyordum. Fakat öyle değilmiş. Birden şu satırlara denk geldim:

"Nun harfi bir yarım küredir ve öyle acayip, öyle harika özellikler taşır ki, onları ancak teslimiyet peştemalını beline sıkı sıkıya bağlayan, boşyere itiraz edenin ve gereksiz yere konuşanın tasavvur edemediği ölümün ruhunu kendinde gerçekleştiren kimse anlayabilir..." Gel de üzerine alınma. 'Teslimiyet peştemalını beline sıkı sıkıya bağlayan'ın ben olmadığım kesin de fakat 'boşyere itiraz eden'in ve 'gereksiz yere konuşan'ın ben olmadığım ne malum? Üstelik aynı cümlede dikkatimi çeken başka bir gariplik de vardı. Muhataba yapılan uyarının, başka bir harfle değil, 'nun' harfi ile bağlanmasıydı. İşte ben orada dilimi yuttum. "Neden?" diyeceksiniz. Çünkü, 'nun' harfi benim mürşidimin, yani Bediüzzaman Hazretlerinin de üzerine çok şeyler söylediği bir hakikat menbaıydı. Yani, sanki, Hazret-i Şeyhim benim kulağımı şöyle çekiyordu: "Ey edepsiz, ben burada sana harflerin anlamlarını söylüyorum, kalbinden habire itirazlar geçiriyorsun, o zaman de bana: Senin mürşidin de aynısını yapmıyor mu?"

Subhanallah. Hakikaten benim mürşidim de aynısını yapıyordu. Evet. Na'büdü'nün nun'una dair söyledikleri Harflerin İlmi'ni doğrular nitelikte bir çıkarım değil miydi? Fakat burayı kısa geçemem. Bizzat Risale-i Nur'dan yardım almam gerekecek:

"Bir vakit 'İyyake na'büdü ve iyyake nestain' deki nun-u mütekellim-i maalgayri düşündüm ve mütekellim-i vahde sıygasından na'büdü sıygasına intikalin sebebini kalbim aradı. Birden, namazdaki cemaatin fazileti ve sırrı, o nun'dan inkişaf etti. Gördüm ki, namaz kıldığım o Bayezid Camiindeki cemaatle iştirakimi ve herbiri benim bir nevi şefaatçim hükmüne ve kıraatimde izhar ettiğim hükümlere ve dâvâlara birer şahit ve birer müeyyid gördüm. Nâkıs ubûdiyetimi, o cemaatin büyük ve kesretli ibâdâtı içinde dergâh-ı İlâhiyeye takdime cesaret geldi. Birden, bir perde daha inkişaf etti. Yani, İstanbul'un bütün mescidleri ittisal peydâ etti. O şehir, o Bayezid Camii hükmüne geçti. Birden, onların dualarına ve tasdiklerine mânen birnevi mazhariyet hissettim. Onda dahi, rû-yi zemin mescidinde, Kâbe-i Mükerreme etrafında dairevî saflar içinde kendimi gördüm.

'Elhamdülillahi Rabbi'l-Âlemîn' dedim, benim bu kadar şefaatçilerim var, benim namazda söylediğim herbir sözü aynen söylüyorlar, tasdik ediyorlar. Madem hayalen bu perde açıldı, Kâbe-i Mükerreme mihrap hükmüne geçti. Ben bu fırsattan istifade ederek, o safları işhad edip, tahiyyatta getirdiğim 'Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh' olan imanın tercümanını mübarek Hacerü'l-Esvede tevdi edip emanet bırakıyorum derken, birden bir vaziyet daha açıldı. Gördüm ki, dahil olduğum cemaat, üç daireye ayrıldı. Birinci daire: Rû-yi zeminde mü'minler ve muvahhidîndeki cemaat-i uzmâ. İkinci daire: Baktım, umum mevcudat, bir salât-ı kübrâda, bir tesbihât-ı uzmâda, her taife kendine mahsus salâvat ve tesbihatla meşgul bir cemaat içindeyim. 'Vezâif-i eşya' tabir edilen hidemât-ı meşhude, onların ubûdiyetlerinin ünvanlarıdır.

O halde 'Allahu ekber' deyip hayretten başımı eğdim, nefsime baktım: Üçüncü bir daire içinde, hayret-engiz, zâhiren ve keyfiyeten küçük, hakikaten ve vazifeten ve kemiyeten büyük, bir küçük âlemi gördüm ki, zerrât-ı vücudiyemden tâ havâss-ı zâhiriyeme kadar, taife taife vazife-i ubûdiyetle ve şükrâniye ile meşgul bir cemaat gördüm. Bu dairede, kalbimdeki lâtife-i Rabbâniyem, 'İyyake na'büdü ve iyyake nestain' o cemaat namına diyor. Nasıl, evvelki iki cemaatte de lisanım o iki cemaat-i uzmâyı niyet ederek demişti. Elhasıl, na'büdü nun'u şu üç cemaate işaret ediyor..."

İşte bir nurcuya tokad da böyle atılırdı. Zaten yine, Allah ona afiyet versin, Cemil Şanlı Hoca'nın Nur Vakfı'nda yaptığı bir derste işitmiştim. Üstad Hazretleri de, Şeyhü'l-Ekber'in kendisinden işarî olarak çokça haber verdiğini, fakat Vahdetü'l-Vücud mesleğini tenkidinden dolayı bu işaretlerini kapalı yaptığını zikretmişti. "Nice zatlar var, isimleri 'sin'le başlar, bu dini ihya edecekler!" (Bizzat yerinden dinlemek için, https://youtu.be/zqCuJwBFE_o?si=eXpFaWkklQmOTc7g linkine tıklayıp, 08:20'ye gidebilirsiniz.) cümlesini mesela misal olarak zikrediyordu Cemil Hoca orada... Şimdi ben de yukarıya bakıp desem ki: Allahu a'lem, Hazret-i Muhyiddin, bu 'nun' harfi ile ilgili 'teslimiyet peştemalını beline sıkı sıkıya bağlayan' ve ' ölümün ruhunu kendinde gerçekleştiren kimse' ifadeleriyle, belki de, Bediüzzaman Hazretlerini kastetmiştir. O da, zamanı geldiğinde, 'nun' harfiyle ilgili sırları böyle ortaya koymuştur. Nun'un sinesinde sakladığı 'üç cemaat' hakikatini ifade etmiştir. Acaba çok mu dirayetten uzak düşer? Çok mu hayalât olur? Bana 'olmaz' görünüyor. Fakat yine de her kelamımızın ahiri böyledir: En doğrusunu Mevla bilir...

2 Mart 2026 Pazartesi

İran'ın mı yanında duracağız İsrail'in mi?

Beklenen savaş başladı. Evet. Amerika, yavuklusu İsrail ile birlikte, İran'a saldırıyor. Peki böyle bir gerilimde nerede durmak gerekir? Elbette Amerika'nın, İsrail'in yanında duramayız. Fakat... Fakat İran'ın da 'şii' olma marazı var. Ve bu şiilik, Üstad Hazretlerinin tasnif ettiği şekilde, 'şia-i velayet' değil, 'şia-i siyaset.' Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat coğrafyada, çeşitli propaganda araçlarıyla, ajanlık faaliyetleriyle, siyasi hamlelerle vs. alan tutmaya çalışıyor. Sünni gençlerin kafalarını karıştırıyor. Onları, ehl-i beyt sevgisi üzerinden, müstakim itikadlarından alıkoymaya gayret ediyor. Kendi pâk mazilerine şüpheyle baktırıyor. İmamiye şiası böyle bir şia. Kim bu dediklerime inanmazsa, Ebubekir Sifil Hoca'nın, 'Peşaver Gecelerine Reddiye' derslerini izlesin Youtube'dan. Orada teferrüatıyla mevzu aydınlatılmaktadır. Zaten yakın tarihteki Suriye tecrübesi de şiilerin 'sünnilere karşı ne denli gaddarlaşabildiğinin' bariz delilidir.

Ancak bu noktaya yapılan vurgu da bazen ayarını kaçırıyor. İran'a yapılan saldırıda kâfirin safını tutacak kadar ileri gidenler oluyor. Halbuki bu kâfir sıradan kâfirlerden değildir. Kâfirin şeddelisidir. Filistin'e seksen senedir kan kusturmuş bir lanetlidir bahsedilen düşman. Elinden gelse-gelebilse bütün İslam âlemine de kusturmaktan çekinmez. Yaşlısını, kadınını, çocuğunu, hatta beşikteki bebeğini bile öldürmekten dur olmaz. Böyle dehşetengiz bir kâfirin, ehl-i bid'a dahi olsa, bir müslümana vurmasına sevinilir mi? Hayır. Asla. Elbette sevinilmez. Müslümanın gönlü böyle bir harpte kâfirden yana olamaz. Niçin? Çünkü, İran'la yüz derdimiz de olsa, dermanımızı o kâfirlerin zalim ellerinden bekleyemeyiz. Nitekim bu hususta Bediüzzaman'ın bir suale verdiği cevap istikametli duruşu hepimize göstermektedir:

"Bu yakında İngiliz ve İtalya gibi ecnebîlerin bu hükûmete ilişmesiyle, eskiden beri bu vatandaki hükûmetin hakikî nokta-i istinadı ve kuvve-i mâneviyesinin menbaı olan hamiyet-i İslâmiyeyi tehyiç etmekle şeâir-i İslâmiyenin bir derece ihyâsına ve bid'aların bir derece def'ine medar olacağı halde, neden şiddetle harp aleyhinde çıktın ve bu meselenin âsâyişle halledilmesini dua ettin ve şiddetli bir surette mübtedi'lerin hükûmetleri lehinde taraftar çıktın? Bu ise, dolayısıyla bid'alara tarafgirliktir.

el-Cevap: Biz ferec ve ferah ve sürur ve fütuhat isteriz—fakat kâfirlerin kılıcıyla değil! Kâfirlerin kılıçları başlarını yesin; kılıçlarından gelen fayda bize lâzım değil. Zaten o mütemerrid ecnebîlerdir ki, münafıkları ehl-i imana musallat ettiler ve zındıkları yetiştirdiler. (...) Her neyse... Kadîr-i Külli Şey, bir dakikada, bulutlarla dolmuş cevv-i havayı süpürüp temizleyerek semânın berrak yüzünde ziyadar güneşi gösterdiği gibi, bu zulümatlı ve rahmetsiz bulutları da izale edip hakaik-i şeriatı güneş gibi gösterir ve ucuz ve dağdağasız verebilir. Onun rahmetinden bekleriz ki bize pahalı satmasın..."


Evet. Bize kâfirlerin kılıcıyla gelecek fayda lazım değil. Zaten onların kılıcından, silahından vs. fayda da ummayız. Onların eli her nereye bulaşsa eskisinden daha beter hale getirirler. Irak'a, Libya'ya vs. yaptıkları malum. O yüzden müstakim duruş sahibi bir müslüman kendi iç meselelerini kâfirler eliyle çözmeye çalışmaz. Bu tarz çözümlere alışmaz. Ha, peki bu kadar şey söyledik, İran'ın hiç mi suçu yok?

Elbette var. Yine Üstad Hazretlerinin buyurduğu gibi, "Beşer zulmeder, kader adalet eder..." İran da Suriye'de döktüğü masum sünnilerin kanının bedelini ödüyor belki. Yani, Âdil-i Mutlak olan Cenab-ı Mevla, ona bu bedeli başka bir zalimin eliyle ödettiriyor. Yine de, kalben o zalimlerin zulümlerine taraf olmamak, o dessasların İslam âlemine vereceği zararlara hissen dahi elini bulaştırmamak bağlamında dualarımızda İran'ın masumlarına mutlaka yer vermeliyiz. Hem onlar eliyle İsrail'in, ABD'nin gördüğü zarara da sevinmeliyiz. Neden sevinmeyelim? Esbab arkasında işleyen el Hüda'nın kudret elidir. Dileriz tüm müslümanların hayrına dokunacak şekilde sulh u selameti tekrar bu topraklara versin. Âmin. Âmin.

8 Ocak 2026 Perşembe

Hafız yetiştirmek 'biz'i kurtarmaya yetecek mi?

Geçenlerde, Avni Özgürel'in, Ketebe Yayınları'ndan çıkan, Unutulmayan Portreler isimli eserini okudum. Genel olarak 'okunuşlu bir kitap' olduğunu söyleyebilirim. Fakat bazı tenkidlerim de var. Bunlardan birisi 'portresi sunulan herkesin makbulleştirilmesi' üzerine şekilleniyor. Sözgelimi: Kemalettin Kamu nâm şair "Çankaya bize yeter/Kâbe Arabın olsun" gibi mısralar kaleme almış bir denî şahsiyet. Muhafazakâr kesimdeki hâtırası da hoş değildir. (Timur Taş Hoca merhumun bir vaazında şiirini anıp kendisine epey saydırdığını hatırlıyorum.) Ancak eserde sunuluşuna bakarak onu bir 'Allah dostu' sanabilirsiniz. (Ne de olsa, sonunu getiremese de, hafızlık bile yapmış.) Elbette bu istikamet olmuyor. Ve bu eser üzerinden Kamu'ya muhabbet besleyeceklerin mesuliyeti de, önce Avni Özgürel'e, sonra Ketebe Yayınları'na, aittir. Kâbe'yi sevmeyeni biz de gayet tabii sevmeyiz.

Buradan şuraya geçeceğim: Elhamdülillah. Allah sayılarını arttırsın. Eksikliklerini hiçbir vakit göstermesin. Hafızlık törenlerine ait paylaşımlara sıklıkla rastlıyorum bugünlerde. Birçok ilde yüzlerce gencimiz-çocuğumuz hafız oluyor. Maşaallah. Barekallah. Yüzbin elhamdülillah. Ne güzel. Ne muhteşem. Ne sevindirici. Fakat, Kamu gibilerin hayat hikâyeleri üzerinden bakınca, ahirzamanda mevzuun "Kur'an'ı ezberlemek" ile tastamam çözülmeyeceği endişesi kaplıyor içimi.

Bu gençler-çocuklar, Hüda istikametten ayırmasın hiçbirini, melek gibi mezun olup, Deccal'in 'cennet sûretindeki cehennemi'ne atılıyorlar. Gündelik hayat böyle. Ve bu hayat içinde daha önce dünyalarına girmemiş birçok şüphe-soru kafalarına takılıyor. Eğer onlara karşı koyacak donelere sahip değillerse imtihanları daha da çetrefilleşiyor. Geçmişte hafızlık yapıp da sonradan dünyevîleşme girdabına kapılmış olanların sayısı az değil. Elbette bu kapılma oranı onlarda çok daha düşüktür. Ve, evet, kesinlikle Kur'an'ın mübarek lafzının hıfzı da mübarek manevî bir zırhtır, o melek-misalleri ahirzaman fitnesinden korur. Lakin, vakit öyle bir vakittir ki, sanki bunun fazlasına da ihtiyaç vardır. Hatta fazlası artık neredeyse kaçınılmazdır.

Bediüzzaman Hazretlerine dair talebelerinin anlattığı hatıralarda işittiğim şöyle birşey var: Süleyman Hilmi Tunahan Efendi merhumun talebelerinden birisi Üstadı ziyaret ediyor. Üstad, ziyaretten memnun, epeyce hizmetlerine iltifat ettikten sonra şöyle diyor: "Siz Kur'an'ın lafzının hıfzına çalışıyorsunuz, biz de manasının hıfzına çalışıyoruz." Ben bu cümleyi cidden kıymetli buluyorum. Zira Risale-i Nur vasıtasıyla nurculuğun yapması gereken şeyi tastamam ifade ediyor. Biz Kur'anî manaların korunmasına çalışıyoruz-çalışmalıyız. Ve hakikaten bu zamanda iş 'mana üzerine kapışmalara' kadar gelmiştir. Kur'an'ın etrafındaki surlar yıkılmıştır. Şayet, bir genç veya çocuk, Kur'an'da anlatılanları kendi dünyasında bir yere koyamıyorsa, kavrayamıyorsa-kaldıramıyorsa, i'cazını göremiyorsa, ondan gayrı irtibatı taklidî kalmaya mecbur oluyor. Çelik zırhı kuşanamıyor. Sonra yaşı gelip dizginlerini ailesinin elinden kurtardığını düşündüğü zaman da karanlığını fâş ediyor. Mevla Teala cümlemizin evladını böyle ayak kaymalarından muhafaza eylesin. Âmin.

Hani Konferans'ta, "Taklidî bir imân, hususan bu zamandaki dalâlet, sapkınlık fırtınaları karşısında çabuk söner. Tahkikî imân ise sarsılmaz, sönmez bir kuvvettir..." deniyor ya, mevzu tam canevinden vurulmuş oluyor. Bizim bir şekilde gençlere-çocuklara 'neden müslüman kalmalarının mantıklı olduğunu' anlatabilmemiz lazım. Bunun hafızlarını da yetiştirebilmemiz lazım. Zamanın şüphelerine karşı koyabilmeyi de öğrenmeliler. Zira bu mana hafızları ki, sayıları ne kadar az olursa olsun, bulundukları yerlerde 'gizli bir kutup gibi' fayda verirler. Bölgelerini İslam'da tutarlar. Hidayete vesile olurlar. Lâfzın hafızlığı elbette büyük bir berekettir. Çok değerlidir. Fakat zaman pek dehşetlidir. Yeni mesailer de ister.

Bu yazıyı da mürşidimin beyanıyla bitireyim:

"Evet, bu asrın dehşetine karşı taklidî olan itikadın istinad kal'aları sarsılmış ve uzaklaşmış ve perdelenmiş olduğundan, her mü'min, tek başıyla dalâletin cemaatle hücumuna mukavemet ettirecek gayet kuvvetli bir iman-ı tahkikî lâzımdır ki dayanabilsin. Risale-i Nur, bu vazifeyi en dehşetli bir zamanda ve en lüzumlu ve nazik bir vakitte, herkesin anlayacağı bir tarzda, hakaik-i Kur'âniye ve imaniyenin en derin ve en gizlilerini gayet kuvvetli burhanlarla ispat ederek, o iman-ı tahkikîyi taşıyan hâlis ve sadık şakirtleri dahi, bulundukları kasaba, karye ve şehirlerde, hizmet-i imaniye itibarıyla âdetâ birer gizli kutup gibi, mü'minlerin mânevî birer nokta-i istinadı olarak, bilinmedikleri ve görünmedikleri ve görüşülmedikleri halde, kuvve-i mâneviye-i itikadları cesur birer zâbit gibi, kuvve-i mâneviyeyi ehl-i imanın kalblerine verip mü'minlere mânen mukavemet ve cesaret veriyorlar."

27 Aralık 2025 Cumartesi

Şadi Eren Hoca'nın 'Türkçe hutbe' savunmasına bir itiraz

Allah ona afiyet versin, Şadi Eren Hoca, geçenlerde bizi şaşırttı. 'Türkçe hutbeyi savunur' bir yazı kaleme aldı. 'Türkçe hutbenin birileri tarafından savunulmasını' garip buluyor değilim. Olabilir. Neler neler tartışılmıyor ki artık? Bu da tartışılabilir. Fakat Şadi Hoca kıvamında bir nurcunun savunmasını garip bulurum. Zira Bediüzzaman Hazretlerinin ilgili metinleri pek de tevile açık değildir. Neyse. Şadi Hoca'nın engin hoşgörüsüne sığınarak ben de kendisine birkaç itiraz/soru yöneltmeye teşebbüs etmiş bulunuyorum. Onlarsa maddeler halinde aşağıdadır:

1) Şadi Hoca, 'taktiksel' demeye dilim varmıyor amma, garip bir şekilde, Bediüzzaman Hazretlerinin 'Türkçe hutbeye' itirazının birazını Sözler'den alıntıladıktan sonra 'Hooop!' diye 'Lemaat' isimli esere sıçrama yapıyor. Ve oradan, zannımca kendi tercümesiyle, 'daha yumuşak' bir alıntı yapıyor. (Neden yumuşak?) Mevzuun sadece 'cumhuriyet dönemiyle ilgili' olduğunu belirtiyor. (Daha doğrusu Tek Parti Dönemi ile ilgili.) Ancak bu büyük bir çarpıtmadır. Türkçe hutbe meselesine Bediüzzaman Hazretlerinin itirazı başta İttihat ve Terakki döneminde yapılan teşebbüslere dairdir. Bakınız, konu üzerine Meşrutiyet'ten Cumhuriyet'e Din ve Siyaset isimli bir eseri olan, Dücane Cündioğlu neler söylüyor:

"Türkçe Hutbe tartışmaları II. Meşrutiyet'ten itibaren gündeme gelmiş ve hatta kısmen uygulanmış olduğu halde, esasen Cumhuriyet döneminde yasallaşmış ve kısa süre içerisinde içselleştirilmiştir. Nitekim bugün hâlâ hutbeler Türkçe okunmakta ve fakat hiçbir tartışmaya konu olmamaktadır." 30. sayfada ise çeşitli mecmuaların da 'hutbelerin Türkçe okutulmasına taraftar olduğu' aktarılmaktadır:

"Dikkat edilecek olursa, Sebilürreşad, hutbe meselesinde taraftar olduğu görüşü fevkalade temkinli bir sûrette dile getirmiş (...) itiyadlı davranmayı elden bırakmamıştır. Ancak İslam Dünyası, Medrese İtikadları, Hayru'l-Kelam, İslam Mecmuası, Ceride-i Sûfiye gibi dergilerin yayım hayatına atılıp hutbelerin Türkçeleştirilmesi, muhtevalarının ıslah edilmesi (siyasi ve dünyevi meselelerde irad edilmesi) lazım geldiğine dair çeşitli makaleler neşretmeleri, hatta Meşihat'a ve Şeyhülislam'a hitaben yazılmış açık mektuplara yer vermeleri, Türkçe Hutbe meselesini hep gündemde tutmuş, böylece devrin bu en iyi propaganda aracını kullanıma uygun hale getirmek teşebbüslerinden hiç vazgeçilmemiştir."

Devamında, Dücane Cündioğlu, yaptığı kimi alıntılarla 'hutbeleri Türkçeleştirme temayülünün' dinî bir maksadla değil siyasete dair emellerle ortaya çıktığını ortaya koymaktadır. Yani Meşrutiyet yönetimi-aydınları 'halkı kendi siyasî eğilimlerine yönlendirebilmek için' hutbeleri kullanmak istemektedirler. Zira o devirde halka hutbelerden daha kolay ulaşmanın yolu yoktur. En geniş cadde bu caddedir. (Eski Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş Hoca'nın da "Hutbelerimiz her hafta 22 milyon insana ulaşıyor..." dediğini hatırlayalım.) İnternet yoktur. Televizyon yoktur. Haberleşme imkânları çok kısıtlıdır. Bu nedenle hutbeleri Arapçadan Türkçeye çevirmek arzusu güdülmektedir. Fakat Şeyhülislamlık, Meşihat vs. bu çabalara karşı direnmektedir. Kitabın 32. sayfasından devam edelim:

"1914 yılında bazı Gümüşhaneliler tarafından 'Cuma ve Bayram namazlarında hutbelerin Türkçe okunmasının caiz olup olmadığına' dair Bâb-ı Vâlâ-yı Fetvâ'dan bir fetva talep edilmesi ve oradan da kendilerine Türkçe hutbenin 'tahrimen mekruh' olduğunun bildirilmesi üzerine İslam Mecmuası bu hâdiseyi haber konusu yaparak eleştirmiş, birkaç sayı sonra da yine bu münasebetle Mehmed Bahauddin'e ait uzun bir makale yayımlanmıştır. Bu arada Meşihat, hiç değilse vaaz ve vaizler konusunda tedbirler almaya çalışmış; 'ulema-yı kiramın, va'z u nasihat vazife-i mühimmesini âyât-ı Kur'aniye ve ehâdis-i sahiha-i nebeviye'ye müstenid olarak telkin ve tefhim ve edille-i nakliyye'yi herkesin anlayacağı surette edille-i akliye ile tersin ve tahkim ederek' ifa etmesi için çeşitli tâmimler yayımlamış ise de Türkçe hutbe meselesinde radikal bir karar almaya yanaşmamıştır."

Yani mevzu Tek Parti Dönemi'nden çok önce tartışılmaya başlanmış, basında yeralmış, Bediüzzaman Hazretleri bu teşebbüsler-temayüller üzerine reddiyesini kaleme almıştır. Sözgelimi: İçtihad Risalesi'nin aslı, Cenab Şehabettin'in bir makalesine reddiye olarak, ta Daru'l-Hikmeti'l-İslamiye döneminde kaleme alınmıştır. (Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî isimli eserinde Necmeddin Şahiner abi o makaleyi ve Bediüzzaman Hazretlerinin cevabını aktarır.) İşte böyle kökü eskide İçtihad Risalesi'nde denmektedir ki:

"İşte, şu zamanda zaruret derecesine geçen ve insanları müptelâ eden, bir beliyye-i âmme suretine giren çok umurlar vardır ki, su-i ihtiyardan, gayr-ı meşru meyillerden ve haram muamelelerden tevellüt ettiklerinden, ruhsatlı ahkâmlara medar olup haramı helâl etmeye medar olamazlar. Halbuki, şu zamanın ehl-i içtihadı, o zaruratı ahkâm-ı şer'iyeye medar yaptıklarından, içtihadları arziyedir, hevesîdir, felsefîdir; semâvî olamaz, şer'î değil. Halbuki, semâvât ve arzın Hâlıkının ahkâm-ı İlâhiyesinde tasarruf ve ibâdının ibâdâtına müdahale o Hâlıkın izn-i mânevîsi olmazsa, o tasarruf, o müdahale merduddur.

Meselâ, bazı gafiller, hutbe gibi bazı şeâir-i İslâmiyeyi Arabîden çıkarıp her milletin lisanıyla söylemeyi iki sebep için istihsan ediyorlar. Birincisi: 'Tâ siyaset-i hazıra avâm-ı Müslimîne de o suretle tefhim edilsin.' Halbuki, siyaset-i hazıra, o kadar çok yalan ve hile ve şeytanet içine girmiş ki, vesvese-i şeyâtîn hükmüne geçmiştir. Halbuki, minber vahy-i İlâhînin tebliğ makamı olduğundan, o vesvese-i siyasiyenin hakkı yoktur ki o makam-ı âliye çıkabilsin. İkinci sebep: 'Hutbe, bazı suver-i Kur'âniyenin nasihatleri anlaşılmak içindir.' Evet, eğer millet-i İslâm, İslâmiyetin zaruriyâtı ve müsellemâtı ve malûm olan ahkâmını, ekseriyet itibarıyla imtisal edip yerine getirseydi, o vakit nazariyât-ı şer'iye ve mesâil-i dakika ve nesâyih-i hafiyeyi anlamak için, bildiği lisanla hutbe okunması ve suver-i Kur'âniyenin—eğer mümkün olsaydı—tercümesi belki müstahsen olurdu.

Fakat namaz, zekât, orucun vücubu ve katl, zina ve şarabın haramiyeti gibi malûm olan ahkâm-ı kat'iye-i İslâmiye mühmel kalıyor. Avâm-ı nâs, onların vücubunu ve haramiyetini ders almaya muhtaç değiller. Belki, teşvik ve ihtar ile o ahkâm-ı kudsiyeyi hatırlatıp, İslâmiyet damarını ve iman hissini tahrik etmekle, imtisallerine teşvik ve tezkire ve ihtara muhtaçtırlar. Halbuki, bir âmi, ne kadar cahil dahi olsa, Kur'ân'dan ve hutbe-i Arabiyeden şu meâl-i icmâliyeyi anlar ki, 'Herkese ve bana malûm olan imanın rükünlerini ve İslâmiyetin umdelerini, hatip ve hafız ihtar ediyor ve ders veriyor, okuyor...' der, kalbinde onlara karşı bir iştiyak hasıl olur. Acaba kâinatta hangi tabirat var ki, Arş-ı Âzamdan gelen Kur'ân-ı Hakîmin i'cazkârâne, müfehhimâne ihtarlarına, tezkirlerine, teşviklerine mukabil gelebilsin?"

Yani, özetle, Şadi Eren Hoca, ya mevzuu bilmiyor yahut da yanlış yansıtıyor. Bediüzzaman Hazretlerinin Türkçe hutbe endişesi bizzat İttihat ve Terakki döneminde başlayan teşebbüslere edilmiş bir itirazdır. Endişe de "CHP'liler var diye!" değildir. CHP'nin mevzua tuz-biber ektiği doğrudur. Ama Lemaat yazılırken iş bu noktada değildir. (İşin resmiyet kazanması 1927'leri, yani Rıfat Börekçi tarafından 'Türkçe Hutbe' kitabının yayınlanması dönemini, bulur.) Üstad Hazretleri bizzat uygulamanın kendisini doğru bulmamaktadır. Zemini ise siyasi değil fıkhîdir.

2) Şadi Hoca yazının devamında diyor ki:

"Böyle bir ortamda, o günün tek parti iktidârı hutbeyi de tamâmen Türkçeleştirmek ve kendi siyasi emellerine uygun bir şekilde merkezden gönderilen hutbelerle halkı yönlendirmek istemektedir. Bediüzzaman, bu cihetten buna bütün kuvvetiyle karşı çıkmıştır. Günümüzde ise, hutbenin farz kısmı olan Arapça bölümler zaten okunmakta, bir de ayrıca her hafta dine ait bir konu ele alınmaktadır. Zaman zaman bazı hutbeler halkımız arasında hoşnutsuzluğa yol açsa da genelde dinin herkese bakan ve gerekli olan meselelerinin hutbelere yansıdığını ve bunlardan istifâde edildiğini söyleyebiliriz."

Ben de "Acaba yanlış mı biliyorum?" diye Grok'a (bir yapay zeka türü) sordum: İlk merkezî hutbe ne zaman okunmuştur? Cevabını alıntılıyorum:

"Türkiye'de merkezi hutbe uygulaması, yani Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından merkezden hazırlanarak ülke genelindeki camilerde aynı hutbenin okutulması sistemi, 1973 yılında başlamıştır. Bu uygulama 2006 yılına kadar devam etmiş, ardından değişikliklerle il ve ilçe düzeyinde irşat kurullarına kısmen bırakılmış olsa da, Diyanet'in gerektiğinde merkezden hutbe gönderme yetkisi korunmuştur.Günümüzde de önemli konular için Diyanet tarafından hazırlanan hutbeler ülke genelinde okutulmaktadır. Bu sistem, hutbelerin standartlaşmasını ve toplumsal mesajların etkili bir şekilde iletilmesini amaçlar. Not: Cumhuriyet'in erken dönemlerinde (1920'ler-1930'lar) hutbelerin Türkçe okunması ve içerik kontrolü için bazı merkezi talimatlar olsa da, tam anlamıyla 'merkezi hutbe' (aynı metnin ülke çapında zorunlu okutulması) uygulaması 1973'te başlamıştır."

Yani, görüldüğü üzere, 'merkezî hutbe' Tek Parti Dönemi'nde yok. (Zaten dönemin iletişim imkânlarıyla bunu başarmak da kolay değil.) O halde Şadi Hoca'nın yukarıdaki gerekçelendirmesi yine havada kalmaktadır. (Tamamen Türkçeleştirme ise ta 1932'de denenmiş ama tutmamıştır.)

3. Şadi Hoca yine diyor ki:

"Bir de şu durum göz ardı edilmemelidir: O günün toplumu Osmanlı bakiyesi kimseler olarak Kur'ân'a belli bir ölçüde muhatap olabilmektedir. Keza o günün konuşulan dili, Arapça kelimelerle doludur. Ama günümüz şartlarında Türk dili pek çok tebdilâta ve tahrifâta maruz kalmış, 'Öztürkçe' adı altında uydurma dil çalışmaları yapılmış, nesillerimiz Kur'ân dilinden hayli uzak kalmıştır. Dolayısıyla günümüz şartlarında Arabca aslının yanında Türkçe nasihat kısmının da olmasının gerekli olduğunu söyleyebiliriz."

Bence Şadi Hoca bu hikmet okumasında da yanılıyor. Zira Türklerin öztürkçeyi en iyi konuştukları dönem yeni müslüman oldukları dönemdir. O zamanlar Türkçede yeralan Arapça kelime sayısı bugünkünden çok daha azdır. Belki hiçtir. Üstelik koskoca bir kavim daha yeni yeni İslam'ı öğrenmektedir. Dolayısıyla, bunca yaşanmışlığa kıyasla, Türklerin İslamiyete en cahil olduğu dönem 'daha yeni yeni İslam'a girdikleri dönem'dir. Peki o dönemde Türkçe hutbe var mıdır? Hayır. Asla. İslam tarihi boyunca hutbeler her yerde Arapça okunmuştur. Türkler de "Ya biz yeni müslüman oluyoruz. O halde bizim hutbeleri Türkçe yapmamıza izin verin..." falan dememişlerdir. Üstelik vaaz u nasihatlerin tamamının Arapça olması zorunluluğu hiçbir zaman yoktur. Hocalar, hutbede on dakika konuşuyorsa, vaazlarında bazen bir saat konuşurlar.

O bir saati Türkçe yapmalarına kim/ne söylemektedir? Bediüzzaman Hazretleri buna mı itiraz etmektedir? Hâşâ. Hayır. Yok. Eserlerini bizzat Türkçe yazmış bir âlim, elbette, bu hutbe meselesini Türkçe düşmanlığından değil, mevzuun şeaire-fıkha aykırılığından sözkonusu etmiştir. (En azından kendi içtihadınca.) Türklerin cahilliği de bu işe bahane olamaz. Zira Türkler İslamiyete ilk girdikleri dönem kadar bir daha İslam'ın cahili olmazlar. Arapçaya da bir daha asla o kadar yabancılık yaşamazlar. Zira bugünün Türkçesinde çok sayıda Arapça kelime bulunur.

Hülasa: Şadi Hoca'nın, kalbini kırmak istemem ama, içtihadı tamamen arzîdir, semavî değildir. Bediüzzaman Hazretlerinin itirazının mehazını anlamamıştır. Zemini maslahattır, yanlıştır. Üstad hâdiseye bid'a oluşu nedeniyle itiraz etmektedir. Yani Türkçe ezana itirazı gibi, Türkçe ibadete itirazı gibi, Türkçe hutbeye itiraz etmektedir. Üçünü bir kalem düşünüp itirazını dillendirmektedir. Farklı içtihad sahibi olmayı hadi anlarım. Ama kendi 'göre'sini Bediüzzaman Hazretlerini ağzına koymayı Şadi Eren Hoca gibi bir mübareğe yakıştırmam. Yakıştıramadım. O yüzden bu yazıyı yazdım. Bir yıl önce de bir yazı yazmıştım. Gayrı kabr-i kalbden hakaik çıplak çıktı. Nâmahrem olan kimseler nazar etmesin. 

Bitirirken: Daha geçtiğimiz 10 Kasım'da Mustafa Kemal'e camilerde mevlid okutan bir hükümetin-diyanetin 'hutbeleri tastamam bir istikamet u ihlas ile dine istimal edeceğini' düşünmek pek mâkul gelmiyor bana. Şadi Eren Hoca'nın mevzuun bu dakik noktasını da kaçırmasına şaşırdım. Hutbe 'merkezî' olduğu sürece zaten belli ki birşeyler 'kontrol altında tutulmak' istenmektedir. Riski sadece CHP iktidarına atarak kurtulmak ne mümkün ne de doğrudur. Ne diyelim? Hak Teala bize rüşdümüzü ilham eylesin. Sırat-ı müstakîmi göstersin. Âmin. Âmin. Âmin.

7 Temmuz 2025 Pazartesi

Allah'ı nereden sınırlarsan oradan hastalanırsın

Geçtiğimiz cumartesi Avcılar'da Sezer Harman abi Katre Risalesi'ndeki 'dört hastalık' bahsini ders yaptı. Dinlerken aklıma Bediüzzaman Hazretlerinin 'neden bu dördünü seçtiği' sorusu takıldı. Öyle ya. Hastalıklarımız dörde münhasır değildi. Daha nice nice rahatsızlıklarımız vardı. Sonra X'te, eski adıyla Twitter'da, Fikret Çetin Hoca'nın şu paylaşımını gördüm:

"Damdam bin Cevs el-Yemamî'den rivayet edildiğine göre, Ebû Hureyre (r.a.) kendisine şöyle dedi: "Ey Yemamî! Sakın bir adama 'Allah seni affetmez' veya 'Allah seni asla cennete koymaz' deme!" Ben de şöyle dedim: 'Ey Ebû Hureyre! Bu, öfkelendiğimiz zaman kardeşimize ve arkadaşımıza söylediğimiz bir sözdür.' Bunun üzerine Ebû Hureyre (r.a.) şöyle dedi: 'Sakın bunu söyleme! Çünkü ben Nebiyy-i Ekrem (s.a.v.)'in şöyle buyurduğunu işittim: İsrâiloğulları arasında iki adam vardı. Birisi ibadette çok gayretli, diğeri ise nefsine karşı müsrif idi. Bu ikisi birbirine kardeş gibiydiler. İbadet eden kimse, diğerini her günah işlerken görür ve ona 'Ey filan! Vazgeç artık!' derdi. Diğeri ise 'Beni Rabbimle baş başa bırak, sen bana gözcü olarak mı gönderildin?' derdi. Nihayet bir gün onu büyük bir günah işlerken gördü ve ona 'Vay haline! Vazgeç artık!' dedi. Diğeri yine 'Beni Rabbimle baş başa bırak, sen bana gözcü olarak mı gönderildin?' dedi. Bunun üzerine o (ibadet eden adam) şöyle dedi: 'Allah'a yemin olsun ki, Allah seni affetmez' veya 'Allah seni asla cennete koymaz!' Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki: Allah o ikisine bir melek gönderdi ve ruhlarını aldı. İkisi de Allah'ın huzurunda toplandılar. Allah Teâlâ günahkâra şöyle buyurdu: 'Git, rahmetimle cennete gir.' Diğerine ise şöyle buyurdu: 'Sen beni biliyor muydun? Benim elimdekine gücün yeter miydi? Onu ateşe götürün!' Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki: 'Canım elinde olan Allah'a yemin ederim ki, o bir kelime söyledi ki, dünyasını ve ahiretini mahvetti.' Ebû Dâvûd (4901) Sahih-i İbn Hibban (5712)."

Ebubekir Sifil Hoca'nın yıllar önce okuduğum bir makalesinde de, Allah dostlarından birisine atfen, şu manada bir hikmet nakledilmişti: "Allah'ın kudretini sınırlayıcı konuşmaktan sakın." Sonra bu 'dört hastalık' ile 'kudrete sınır çizmek' arasında bir ilgi bulunduğunu düşünmeye başladım.

Mesela: Yeis, yani ümitsizlik hastalığı, şöyle tarif ediliyordu orada: "Arkadaş! Amele ve tâate muvaffak olamayan azaptan korkar, ye'se düşer. Böyle bir me'yusun gözüne, dinî meselelere münafi ednâ ve zayıf bir emare, kocaman bir burhan görünür. Böyle birkaç emareyi elde eder etmez, diğer emarelerin sâikasıyla ilân-ı isyan ederek İslâm dâiresinden çıkar, şeytanın ordusuna iltihak eder."

Devamında ise "Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin! Muhakkak ki Allah bütün günahları bağışlar..." ayeti hatırlatılarak şifanın orada aranması salık veriliyordu. Elhamdülillah. Fakat biraz dikkat kesilince ayetin bize söylediği şöyle hikmetler de vardı sanki: "İsimleri Allah'ın kudretleridir. Her isim Allah'ın kudretinin bir tezahür şeklini bize öğretir. Günahları bağışlamak hususunda Allah'ı kimse aciz bırakamaz. Kimse bu noktada Onun kudretine sınır çizemez. 'Yaratış kudretinde' sınır olmadığı gibi 'bağışlama kudretinde' de sınır yoktur. el-Kadîr oluşunda sınırı olmadığı gibi el-Gafûr ve er-Rahîm oluşlarında da sınırı yoktur. Dilediğini bağışlama gücü vardır."

Ümitsizlik hastalığına müptela olansa, Allah'ı bu yönünden sınırlama cür'etinde bulunuyordu. "Benim gibisini de affetmez artık!" diyordu. Böyle demesinin altında "Benim gibisini de affedemez!" demek vardı. Halbuki Allah dilediğini bağışlayabilirdi. Biz ancak 'şirk' gibi 'bağışlamayacağını kendisinin vaadettiği' seyyieler hakkında "Cenab-ı Hak bunu bağışlamaz!" diyebilirdik. Yoksa iman sahiplerinden herhangi birisinin hangi günahının bağışlanıp-bağışlanmayacağı konusunda bilgi sahibi değildik. Sınırlayıcı konuşmaya da hiçbir hakkımız yoktu. Yeis hastalığına müptela olan insan bir açıdan Allah'ın kudretini sınırlama hadsizliğinde bulunduğu için ters yola giriyordu. Girdiği bu yol da onu, hafazanallah, Allah'ı bütünüyle inkâr etme vartasına kadar götürebiliyordu. Demek ki kudretini sınırlayıcı konuşmanın/düşünmenin sonu, eyvah, en nihayet o kudretin bütünüyle inkârıydı.

İkinci hastalık olan 'Ucb' da bundan farklı değildi. Yerinden tarifini alalım: "Arkadaş! Ye'se düşen adam, azaptan kurtulmak için, istinad edecek bir noktayı aramaya başlar. Bakar ki, bir miktar hasenat ve kemâlâtı var. Hemen o kemâlâtına bel bağlar. Güvenerek der ki: 'Bu kemâlât beni kurtarır, yeter' diye bir derece rahat eder. Halbuki, a'mâle güvenmek ucubdur, insanı dalâlete atar. Çünkü, insanın yaptığı kemâlât ve iyiliklerde hakkı yoktur. Mülkü değildir; onlara güvenemez..."

Dikkat edilirse ucb hastalığında 'ümitsizlik' yoktu. Evet. Fakat ümidin yanlış yere bağlanması vardı. Akıbetinin garantisi olarak âmâlini görmek, yine Allah'ı "Ben bu kadar hayır işledikten sonra artık atamaz cehenneme!" diye birşeylere mecbur görmek, hâşâ, Onu 'azaplandırışında sınırlamak' manasına geliyordu. Celalî isimlerine sınır çizmeyi çağrıştırıyordu. Halbuki, Hak Teala, dilediğine rahmet edebileceği gibi, dilediğine de azap edebilirdi. Onu bu yönden de sınırlandırmanın imkânı yoktu. Şânı nasıl dilerse öyle yapardı. Kemali nasıl iktiza ederse öyle davranırdı. Kimse de Onun kudretini tasarruftan alıkoyamazdı.

Yani ucbun arkasında da bir tür 'sınırlama' bize gök kırpmaktaydı. Ve bu kırpma da 'ümidi rahmetten kesip kendine bağlama' arızasına sahipti. Rahmetle irtibatı kopardığından ayetin nehyine dahil oluyordu. Çünkü ayet "Ümit kesme!" değil "Allah'ın rahmetinden ümidizini kesmeyin!" buyuruyordu. Ümidi rahmetten kestikten sonra başka şeyler üzerinden yaşatma da sahih bir tavır değildi. İnsana, hâşâ, 'Rabbü'l-Âlemîni istemediklerini yapmaya mecbur edebilme' sanrısı veriyordu. Halbuki gökleri ve yeri yaratan Zülcelal'i kimse hiçbirşeye mecbur edemezdi.

Üçüncü hastalık 'gurur'du. Mürşidim onu da şöyle izah ediyordu: "Evet, gurur ile, insan maddî ve mânevî kemâlât ve mehasinden mahrum kalır. Eğer gurur saikasıyla başkaların kemâlâtına tenezzül etmeyip kendi kemâlâtını kâfi ve yüksek görürse, o insan nâkıstır. Böyle insanlar, malûmat ve keşfiyatlarını daha yüksek görmekle, eslâf-ı izâmın irşadat ve keşfiyatlarından mahrum kalırlar. Ve evhama mâruz kalarak, bütün bütün çizgiden çıkarlar. Halbuki, eslâf-ı izâmın kırk günde yaptıkları bir keşfiyatı, bunlar kırk senede bulamazlar."

Ben bu hastalığın da 'kudreti sınırlama' vartasına sahip olduğunu düşünüyorum. Ne anlamda? Allah'ın rızasına mâtuf bilgiyi senden-benden daha iyi bilir, daha fâzıl, daha kâmil, daha dakik vs. kullar yaratamayacağı suizannıyla bir sınırlamadır bu. Halbuki Allah bizden daha iyi bilenini, daha fâzılını, daha kâmilini, daha dakikini vs. yaratmaktan aciz değildir. Modern insanın kibri geçmiş asırların sosyolojilerinin kendisinden üstün olabileceği fikrine kat'iyyen yaklaşmaz. Evrimciliğin kem mürekkebini yalayan bütün seküler ilimlerde gelecek geçmişten üstündür. Daha iyisi geçmişte olamaz. O yüzden ahirzaman mütekebbirleri Allah dostlarının kemaline inanmazlar. Onları kendilerinden daha üst görmeyi sevmezler, kabullenmezler, beğenmezler. Bu da derslerinden mahrum kalmayı netice verir. Oysa bu da bir sınırlayıcılıktır. Allah'ın herşeye kudreti yeter. Dilerse insanların en hayırlılarını 1400 yıl önce getirir dünyaya. Onlar deveye binerler. Toprağa oturup elle yemek yerler. Fakat bize üstün sayılırlar. Gurur hastalığına tutulansa herkesi ya 'eşiti' veya sıklıkla 'gerisinde' gördüğünden nasip yolu ona kapanmış olur.

Dördüncü hastalık olan 'suizan'da ise daha temel birşey var. Suizan tastamam zaten 'kudrete sınır çizme' mahiyeti taşıyor: "Evet, insan hüsn-ü zanna memurdur. İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Kendisinde bulunan sû-i ahlâkı, sû-i zan sâikasıyla başkalara teşmil etmesin. Ve başkaların bazı harekâtını, hikmetini bilmediğinden takbih etmesin. Binaenaleyh, eslâf-ı izâmın hikmetini bilmediğimiz bazı hallerini beğenmemek sû-i zandır. Sû-i zan ise, maddî ve mânevî içtimaiyatı zedeler..."

Allah'ın hayır yaratması mümkün olan olaylardan, sözlerden, kişilerden sürekli 'şerre kapı aralayan' beklentiler içine girmek; sanki Allah'ı hasım gibi hayal etmek; yine Onu 'neyi yaratacağına mecbur etmek' gibi imâ taşır. Hüda'nın daha yaratışının tamamını sana göstermediği yerde "Bu kesin şöyle bed birşey olacak..." diye konuşursan "Ben kulumun zannı üzereyim!" buyuran Rabbe bir dua yollamış olursun. Halbuki Allah'ın kudreti en beklemediğin yerlerden dahi hayır yaratmaya kâdirdir. Üstelik, suizanda, yine 'mümkünü kendine indirgemek-hapsetmek' vartası vardır. "Ben böyle berbatsam herkes de benim gibi berbattır!" yanlış empatisi bulunmaktadır.

Evet. Gururun dibi kazındığında da suizan çıkar. Ucbun altına kazma iliştirilince de suizan fışkırır. Yeisin toprağında da suizan lağımı saklanır. Ve bu suizan, maalesef, Allah'ın kudretine dair sınırlamaların tezahürüdür. Eksik Allah tasavvuru yaşantıda da 'hastalıklı tavır' şeklinde görünür. Şu ölçü kesinlikle unutulmamalıdır arkadaşım: İnsan, Allah'ı bilmenin bir yoludur, fakat Allah'ı sınırlamanın bir yolu değildir.

Bu yazıyı da İmam Şafiî rahimehullaha atfen nakledilen bir hikmetle bitirelim: "İmam Şafii’ye 'Allaha karşı suizan nasıl olur?' diye soruldu. Şöyle cevap verdi: Vesveseli olmak, her an musibet gelecek gibi bir korku içine girmek ve elinde bulunan nimetin yok olacağını beklemek, Rahman ve Rahim olan Allah’a karşı kötü zandandır."

14 Mart 2025 Cuma

İnsan kainatın kendisini anlamasının yoludur

Susan Sontag'ın "Zaman 'Herşey bir anda olmasın' mekansa 'Hepsi bizim başımıza gelmesin' diye var..." cümlesi varoluşumuzdaki rahmeti kavramakta pek mühim. Evet, biz, Cenab-ı Hakkın 'uluhiyetini' ancak payımıza düşen 'rububiyetler' miktarınca sezebiliyoruz. Çünkü fazlasını kaldıramayız. Ellerimiz küçük. Tecelliyse sonsuz. Böyle küçümen testiye okyanuslar sığmaz. Zamanın başından sonuna olup-olacak herşey bir anda olsaydı, bırakın anlamayı, dayanamazdık. Mekanlara dağıtılmış tüm olmaklar toplanıp tek bizde vuku bulsaydı, bırakın yaşamayı, taşıyamazdık. Zaten kendi başımıza gelenlere zar-zor, bin nazla, katlanabiliyoruz. İnceliklerini farkediyor-farkedemiyoruz. Hal böyleyken varoluşun küllî yükünü tekimiz asla omuzlayamazdı. O Rahman u Rahim, Furkan'ında, 'hiçkimseye taşıyamayacağından fazlasını yüklemeyeceğini' buyuruyor. İşte, biraz da bu nedenle imtihan, fertler-anlar ile değil, türler-zamanlar-mekanlar ile yaşanıyor. Türler, zamanlar, mekanlar sayısınca Ona hamdlar olsun.

Peki bu bölünmüşlük birşeyleri 'kaçırmamıza' sebep oluyor mu? 'Vahidiyet' açısından bakınca "Evet!" denilebilecek bu soruya "Hayır!" diyebilmenin ümidi 'Ehadiyet' sırrında saklıdır. Hayır, çünkü, yansıyan yansıtanlarda kendini özetleyerek yansımaktadır. Bir fert türün tamamı değildir, tamam, ama nevinin cümle sırlarını da kendisinde taşıyor gibidir. İnsan da âleme bir misal-i musağğardır. Yani âlemler insanda dürülüdür. O yüzden birimizin şahitliği, kendi hususi âlemi açısından, hiçbirşeyin kaçırılmadığı bir görüş alanıdır. An şart ki: Şahit olan şahitliğinin kıymetini bile. Gaflet etmeye. Hâdiselerden kanunlara uzana...

İsmet Özel de Sorulunca Söylenen'de diyor ki: "Günlük hayatımız bazı ebedî hâdiselerle temasımıza vesiledir." Hem yine Ve'l-Asr'da ifade ediyor ki: "İnsanlık tarihi her insanda teker teker mündemiçtir." Okuduğumdan beri üzerlerine düşünüyorum bunların. Aynalığımdaki özetleyicilikten bahsediliyor sanki. Mürşidim Hazretlerinin şu dediğiyle de bağlantılarını hissediyorum:

"Meselâ: Şu güzel, ziynetli odanın dört duvarında, dördümüze ait dört endam âyinesi bulunsa, o vakit beş oda olur: Biri hakikî ve umumî, dördü misalî ve hususî. Herbirimiz, kendi âyinemiz vasıtasıyla, hususî odamızın şeklini, heyetini, rengini değiştirebiliriz. Kırmızı boya vursak kırmızı, yeşil boyasak yeşil gösterir. Ve hâkezâ, âyinede tasarrufla çok vaziyetler verebiliriz. Çirkinleştirir, güzelleştirir, çok şekillere koyabiliriz. Fakat haricî ve umumî odayı ise kolaylıkla tasarruf ve tağyir edemeyiz. Hususî oda ile umumî oda hakikatte birbirinin aynı iken ahkâmda ayrıdırlar. Sen, bir parmakla odanı harap edebilirsin, ötekinin bir taşını bile kımıldatamazsın. İşte dünya süslü bir menzildir. Herbirimizin hayatı bir endam âyinesidir. Şu dünyadan herbirimize birer dünya var, birer âlemimiz var. Fakat direği, merkezi, kapısı, hayatımızdır. Belki o hususî dünyamız ve âlemimiz bir sahifedir, hayatımız bir kalem—onunla, sahife-i a'mâlimize geçecek çok şeyler yazılıyor."

İnsaniyet sırrı, hilkatinden murad olunan hakikatle tastamam, güzeller güzeli Efendimiz Aleyhissalatuvesselamın hayatıyla kendini ifade etti. Şahitliğine girenlerin hakkını en kemal şekilde verenimiz odur. Aynaların en güzeli, berrağı, kuşatanı onun hayatıdır. O yüzden mir'ât-ı mübareği insanlığın kutup yıldızıdır, güneşidir, nurudur, deniz feneridir. Herkes yönünü ona bakarak bulur. Onun ışığıyla bulur. Onda bulur. Fakat bu sırrın başka görünüşleri de var. Şahitlerdeki kusurlar nedeniyle eksik taşımaları da var. İşte o eksiklerin perdesi de biziz. Bizler gördüklerini karıştıranlarız. Nass-ı ayetle 'miraçta dahi gözü şaşmayan' gibi değiliz. Çok şaşıyor-şaşırtıyoruz. Katıyor-karıştırıyoruz. Siyahı beyaz, beyazı siyah ediyoruz. Lakin yine de 'aynamızdaki renkler nisbetinde' orijinal bir âlem görünüşü oluşuyor. Âlem bizde sırlanıyor. Arşivleniyor. Tutuluyor. Kayıtlanıyor. Ruhlanıyor.

Hayatlanıyor. Evet. Âlem bizde hayatlanıyor. Tıpkı denildiği gibi: "İnsan kainatın kendisini anlamasının yoludur." Cismimizin küçüklüğüne aldanma sakın. Biz kainatın idrakiyiz. Kalbiyiz. Tefekkürüyüz. Atomların atomları anlama yoluyuz. Dört boyutlu şehadet âlemi ancak şahitliğimizle âlem-i emirden olan ruha işleniyor... Tamam. Hakkını vermek anlamında kendimizi ne kadar küçük görsek hakkımız var. Ama yaratılışımız itibariyle küçük göremeyiz. Çünkü, biz, kendimizin değil, Sanî-i Hakîm'in sanatıyız. Fena bekaya üzerimizden dönüştürülüyor arkadaşım. Var mı ötesi? Taşınabilir bir hardiske kaydeder gibi izliyoruz âlemi ve izleniyoruz âlemden. Her yara iz. Her şükür iz. Her isyan iz... Sonra imtihan bitecek. Sonra arşivler açılacak. Amel defterlerimiz önümüze konacak. İnce ince tartılacak. Oradaki emeğe nisbetle beka âleminden parçalar bağışlanacak. Cennet-cehennem olacak. Bu dünyada 'Elhamdülillah' diyen orada 'Elhamdülillah' yiyecek. el-Aman, el-Aman! Rahman ayağımızı cehenneme bastırmasın. 

Hayatına giren hiçbirşeyi küçük görme bu yüzden. Aynen. O, âlemi kuşatan bir sırrın şahitliğine düşen kısmıdır, sende dürülmüş şeklidir. Bir yıldızın doğuşunu göremeyebilirsin. Fakat bir çiçeğin açışına her bahar şahitsin. Payına o kadarı düşüyor. Şükür. Yahut yeni bir evrenin yaratılışına şahit olamasan da kafanda bir yazı/öykü konusunun oluşturulduğunu hissedebiliyorsun. Sana bu kadarı bağışlanıyor. Şükür. Kur'an'ın kemalini anlamak için de büyüklerimiz öyle bakmışlar işte. Zâhirde ne kadar küçük hâdiselerden bahsediyor olursa olsun, onları, âlemleri kuşatan 'kanunların ucu' mesabesinde görmüşler. Varlığı saran düsturların idrakine yol yapmışlar. Tıpkı, 20. Söz'de, kıssa-i Kur'aniye hakkında dendiği gibi: "Kur'ân-ı Hakîm'de bazı hâdisât-ı tarihiye suretinde zikredilen cüz'î hadiseler, küllî düsturların uçlarıdır." Yahut yine orada dendiği gibi: "Kur'ân-ı Hakîm'de çok hâdisât-ı cüz'iye vardır ki, herbirisinin arkasında bir düstur-u küllî saklanmış ve bir kanun-u umumînin ucu olarak gösteriliyor..."

3 Mart 2025 Pazartesi

İmam Gazalî 'Çoklu Evren Teorisi'ne ne derdi?

Bediüzzaman Hazretlerinin, Şualar'da, İmam Gazalî rahimehullahtan iktibas ettiği bir cümle var. Kendi tercümesiyle şöyle: "Daire-i imkânda bu mükevvenattan daha bedî, daha güzel yoktur." Devamındaysa şunları ekliyor mürşidim: "İşte, bu muhit ve câzibedar olan hüsün ve bu umumî ve hârikulâde nezafet ve bu müstevlî ve şümullü ve gayet hassas mizan ve bu ihatalı ve her cihetle mu'cizâne intizam ve insicam, vahdete ve tevhide öyle bir hüccettir, bir alâmettir ki, gündüzün ortasındaki ziyanın güneşe işaretinden daha parlaktır."

Hafızam yanıltmıyorsa, Mürsel Gündoğdu Hoca, Akıl Kalbi Ararken isimli biyografik romanında, İmam Gazalî rahimehullaha ait bu ifadenin arkaplanından da bahsediyordu. Yunan felsefesinden kötü etkilenen bazı müslüman(!) filozoflar şöyle bir soru yöneltiyorlardı mü'minlere: "Allah bizi şu an olduğumuzdan daha ahsen yaratamaz mıydı?" veya "Allah bu âlemi şu anki halinden daha iyi yaratamaz mıydı?" veyahut "Allah şu âlemden daha sanatlı bir başkasını yaratamaz mı?" Eğer aldıkları cevap "Hayır!" olursa "Vay, demek siz Allah'ın sonsuz kudretine inanmıyorsunuz, Onu acizlikle suçluyorsunuz!" diye veryansın ediyorlardı. Fakat İmam Gazalî rahimehullah filozofların bu cerbezeli tuzaklarını şöyle boşa düşürüyordu:

Dahasından bahsedebilmek için Allah'ın şu yarattığında -hâşâ- eksiklik bulunduğuna inanmak gerekir. Bir kusur, hata, yanlış görmek gerekir. Ancak ondan sonra üstününden, iyisinden, güzelinden bahsedilebilir. 'Nihayetsiz Hikmet Sahibi'nin tasarrufatındaysa noksan bulunamaz asla. O hiçbir detayı sonradan öğrenmez ki, kusurlu beşer gibi, işlerini 'geliştire-geliştire' yapsın. Yahut deneme-yanılmayla yaratsın. Hâşâ, Subhaniyet Sultanı'nın eserinde hata olabilir mi ki 'daha iyisinden' bahsedebiliyorsunuz? Ve ardından o meşhur-mübarek cümle geliyordu işte: "Daire-i imkânda bu mükevvenattan daha bedî, daha güzel yoktur." Orijinaliyle anarsak da şu şekildedir: "Leyse fi’l-imkân ebda‘u mimmâ kân."

Mülk sûresinde de, mezkûr hakikati doğrular şekilde, şöyle buyrulmaktadır:

"Yedi göğü birbiriyle uyum içinde yaratan da Odur. Rahmân'ın yaratışında hiçbir düzensizlik görmezsin. Haydi çevir gözünü: Bir çatlak görüyor musun? Sonra tekrar tekrar gözünü çevirsen de bitkin düşmüş, hor ve hakir halde, o göz sana döner."

Âmenna. Ama âlemde gözümüze çarpan 'çirkinlikler'e ne diyecektik peki? Onları nasıl bir yere oturtacaktık? Nasıl güzelleştirecektik? Mürşidim bu sualin cevabını şöyle vermektedir:

"İ'lem eyyühe'l-aziz! Tabiatları lâtif, ince ve lâtif san'atlara meftun bazı insanlar, bilhassa has bahçelerinde pek güzel hendesevâri bir şekilde şekilleri, arkları, havuzları, şadırvanları yaptırmakla, bahçelerine pek muntazam bir manzara verirler. Ve o letâfetin, o güzelliğin derecesini göstermek için, bazı çirkin kaya, kaba, gayr-ı muntazam mağara ve dağ heykelleri gibi şeyleri de ilâve ediyorlar ki, onların çirkinliğiyle, adem-i intizamıyla bahçenin güzelliği, letâfeti fazlaca parlasın. Çünkü (Meali: Eşyânın hakikati ancak zıtlarıyla bilinir.) Lâkin, müdakkik bir kimse, o ezdadı cem eden bahçenin manzarasına baktığı zaman anlar ki, o çirkin, kaba şeyler kasten yapılmıştır ki, güzellik, intizam, letâfet artsın. Zira, güzelin güzelliğini arttıran, çirkinin çirkinliğidir. Demek bahçenin tam intizamını ikmal eden, o çirkinlerdir. Ve o çirkinlerin adem-i intizamı nisbetinde bahçenin intizamı artar."

Yani, arkadaşım, kusur zannettiğimiz, çirkinlik saydığımız, eksiklik gördüğümüz şeyler aslında güzelliğin tamamlayıcısıydı. Hepsinin manzarada yaptıkları işler vardı. Fakat çok yakınlaştığınızda, yalnız onları görür olduğunuzda, büyük resmin okuttuğu hikmetlerden mahrum kalıyordunuz. Ve belki de nurlu siyahlıklarını 'leke' sayıyordunuz. O halde İmam Gazalî rahimehullahın sözüne de bu eksende bakılmalıydı. Tek tek, detay detay, 'bize göre' çirkinliklerle değil, 'evrenin tamamına göre' yerli yerinde detaylarla örülüydü kainat. Tıpkı Ayetü'l-Kübra Risalesi'nde dikkatlerimizin çekildiği gibi. Her neyi çekseniz de kopmuyor. Ayrılmıyor. Detaylar müstakil değil. Herbirisi varoldukları evrenin herşeyiyle bağlıdır çünkü.

Bütünde anlamlı olan parça olarak da anlamlıdır. İsterse yalnızken çirkin görünsün. Güzelin yüzünde ben de güzeldir. Tamam. Pekala. Olabilir. Yalnız parçaya bakıldığında 'Daha güzeli yaratılabilir' görünen detaylar yok değildir. Ama, fakat, lakin onların böyle görünmesi bütünü ıskalayan gözlerimizin kusurudur. Algımızın yanılgısıdır. Parçalığımızın cahilliğidir. Sınırlılığımızın zulmüdür. Bütünse her zaman parçalardan fazlasıdır. Yani varlık 'tam olması gerektiği şekilde' olmuştur. Neresiyle oynasanız bütünün ahengine kastedersiniz. Kediye kanat taksanız kuşların düzeni bozulur. Kuşların düzeni bozulsa böceklerin de düzeni bozulur. Böceklerin düzeni bozulsa bitkilerin de düzeni bozulur. Ve hakeza... Bozulan düzenler kelebek etkisiyle diğerlerine de kastederler. Herşey, evrenin ta en başından sonuna, bir zincirle birbirine bağlıdır. O zincirin yalnız bir parçasına bakanlar için kusur görünen şey bütünü görenler için hâzâ hikmettir:

"Kadîr-i Alîm ve Sâni-i Hakîm, kanuniyet şeklindeki âdâtının gösterdiği nizam ve intizamla kudretini ve hikmetini ve hiçbir tesadüf işine karışmadığını izhar ettiği gibi; şuzûzât-ı kanuniye ile, âdetinin harikalarıyla, tagayyürat-ı sûriye ile, teşahhusatın ihtilâfâtıyla, zuhur ve nüzul zamanının tebeddülüyle meşietini, iradetini, fâil-i muhtar olduğunu ve ihtiyarını ve hiçbir kayıt altında olmadığını izhar edip yeknesak perdesini yırtarak ve herşey, her anda, her şe'nde, her şeyinde Ona muhtaç ve rububiyetine münkad olduğunu ilâm etmekle gafleti dağıtıp ins ve cinnin nazarlarını esbabdan Müsebbibü'l-Esbaba çevirir. Kur'ân'ın beyanatı şu esasa bakıyor."

Harald Fritzsch'in kaleme aldığı, Metis Yayınları'ndan çıkan, 'Yanılıyorsunuz Einstein!' kitabında da yine İmam Gazalî rahimehullahın ne kadar isabet ettiğini belirtir bilgiler okudum. Mesela: Kainat varolurken tayin edilmiş öyle 'sabiteler' vardı ki, fiziğin en temel sabiteleriydi bunlar, onların azıcık ileriye-geriye kayması, gelecekte biyolojik hayatın oluşumunu imkansız kılacaktı. Eserde mizansel bir şekilde konuşturulan kimi ateist bilim adamlarının dahi kabul ettiği bir gerçekti bu. Evet. Kainat yaratılırken, herşeyin ta en başında yani, milyarlarca yıl sonra varedilecek canlı moleküllerinin 'hangi şartlarda oluşacağı hesap edilmiş gibi'ydi:

"Haller: Sabit, şimdiki halinden biraz sapma gösterse, yaşamı oluşturan makroskobik moleküllerin bazıları oluşmaz, burası da bizim bildiğimiz anlamda yaşamın süremeyeceği başka bir evren olurdu. Einstein: Yani yaşam ile ince ayar sabitinin arasında yakın bir ilişki mi var? Eğer öyleyse gerçekten de tuhaf bir ilişki bu..."

Peki, ateist bilim adamları, karşılarına çıkan bu 'daha iyisi düşünülemeyen kainat' sorununu(!) nasıl aşıyorlardı? Elbette 'Paralel Evrenler Teorisi'yle...

"Haller: "Gell-Mann, birçok başka fizikçi gibi, Büyük Patlama'nın bir kez değil, sayısız defalar oluştuğu görüşünde. Evren, aslında, sonsuz sayıda büyük patlamanın yaşandığı bir çokluevren, her evrenin de kendi ince yapı sabiti var. Bunlardan biri de tesadüfen '137' olmuş. Evrenler arasında sadece burada bizim bildiğimiz anlamda yaşam meydana gelmiş. Sadece bu evrende Wolfgang Pauli ya da Richard Feynman gibi ince yapı sabiti hakkında akıl yürüten adamlar var. Böyle bir açıklama 137 sayısıyla yaşamın bu kadar birbirine uymasını açıklayabilir. Salt tesadüf... Einstein: Buyrun, işte yine tesadüflerden bahsediyoruz, kuantum kuramı tesadüften geçilmiyor. Siz sormadan söyleyeyim: İhtiyar'ın (Einstein bu ifadeyle Allah'ı kastediyor) ince ayar sabitini de zar atarak bulduğuna katılmıyorum."

Bazı tartışmalar hiç yaşlanmıyor arkadaşlar. İşte, İmam Gazalî rahimehullahın, dönemindeki müslümanlara söylediği hakikatler, yüzyıllar sonra bizi 'kuantum tartışmaları' ekseninde tekrar buluyor. Dikkat buyurunuz: Paralel Evrenler Teorisi arkasında da aynı hinlik gözkırpıyor. Aşılanmak istenen belli yani. Demek istiyorlar ki: "Evet. İçinde yaşadığımız evrenin seçilmiş gibi görünen yanları var. Kabul ediyoruz. Fakat bu yine de onun sonsuz ilim, irade, kudret sahibi 'Birisi' tarafından yaratıldığı anlamına gelmeyebilir. Belki de 'sonsuz sayıda deneme' sonucunda tesadüfler böyle süper birşeyi başarmışlardır ha? Deneme sayısı sonsuz olursa belki yanılmayan bir tane bulunabilir? Yani, biz, Hoca Nasreddin'in göle çaldığı mayanın her nasılsa tutan versiyonunda yaşıyor olabiliriz. Gölümüzün yoğurt olması böyledir."

Toparlarsam: Bugün hassaten Marvel üzerinden çokça aşılanan bu 'Paralel Evrenler' meselesinin bir felsefe olduğuna dikkat edelim. Sadece hayale değil itikada dair de birşeyler fısıldanıyor bize onlarla. Ve bu fısıldama İmam Gazalî rahimehullahtan ders aldığımız bir hakikatle de savaşıyor. Biz diyoruz ki: "Daire-i imkânda bu mükevvenattan daha bedî, daha güzel yoktur." Onlar diyorlar ki: "Belki de vardır?" Peki delil gösterebiliyorlar mı? Hayır. Şimdilik ellerinde spekülasyondan başkası yok. Fakat "Baskın basanındır!" derler ya. Hem yine derler: "Yavuz hırsız evsahibini bastırır!" Bunların da elinde koskocaman bir manipülasyon dünyası var. Sinemaları var. Dizileri var. Youtubeları var. Tiktokları var. Var, var, varoğlu var. Onlarla hayalimizi 'Olur mu canım öyle şey'den 'Belki de olmuştur öyle şey'e getirmeye çalışıyorlar. Özellikle çocuklara dönük yapımlarda, evrimden sonra, en çok işlenen mevzuun paralel evrenler olması şaşırtıcı değil. Çünkü 'tesadüfçülükte' ikisi birbirinin tamamlayıcısıdır.

Ne diyelim? Cenab-ı Hak, kemal-i keremiyle, böylesi algı bozulmalarından cümlemizi korusun. Bize eşyayı olduğu gibi göstersin. Hakkı bâtılla, bâtılı hakla, karıştırtmasın. Âmin...

22 Şubat 2025 Cumartesi

TÜSİAD'ın da adaleti 'belagatinde' görünür

Hani, mübarek mürşidimiz, belagatın bir kaidesi olarak öğretiyor: "Sözde 'kim' söylemiş, 'kime' söylemiş, 'niçin' söylemiş, 'ne makamda' söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma." Ben, bu kaidede, yalnız 'yazılı metinlere' değil, 'manipülatif her hâdiseye' bakarken rehber edilecek bir usûl görüyorum. Çünkü, bizzat hayatın kendisi de, sadece 'vücudî görünen vücudîlikler' ve 'ademî görünen ademîlikler'den oluşmuyor. Bazen de karşımıza 'vücudî görünen ademîlikler' ve 'ademî görünen vücudîlikler' çıkıyor. Yani zâhirdeki sathiyatla bâtındaki hakikat uyuşmuyor.

'Varlıksallık' sunulanın ardından 'yokluksallık' çıkabiliyor. 'Yokluksal' gibi görünenin sırtında 'varlıksallık' yükselebiliyor. Hep verdiğim misallerdir. Tekrar anayım. Zekat, mesela, zâhirde malı azaltıyor gibi görünse de aslında bereketlendiriyor. Riba, zâhirde malı arttırıyor gibi görünse de, aslında bereketini kaçırıyor. Zaten şeriatın vahy-i ilahî ile emir buyrulmasındaki en büyük rahmet de budur. Bizler, vücudî görünen vücudîlikleri ve ademî görünen ademîlikleri, haydi, şu küçük aklımızla bir derece ayırsak da, varlıksal görünen yokluksallıkları ve yokluksal görünen varlıksallıkları çoklukla karıştırıyoruz. Evet. Bir değil birçok görüşe sahibiz. Yakını da görmeliyiz. Uzağı da seçmeliyiz. Bizim için faydalının birçok dalga boyu var. Kısa vâdeliye konsantre nefsimiz manzarayı bulanıklaştırıyor. Uzun vâdede kâr getirecek kısa vâdede zarar gibi görünebiliyor. Uzun vâdede zarar verecek de kısa vâdede nefsin hoşuna gidebiliyor. 'Kör nefis' denilmesi bundan sebeptir. Görmemesinden değil 'ileriyi görmemesinden'dir. Yoksa, nefis, yakını görür. Hatta yakını çok iyi görür. Yakın görüşündeki başarıdan dolayı da miyopluğunu bize unutturur.

"Evet, ekseriyet-i mutlaka ile, hayır ve mehâsin ve kemâlât, vücuda istinad eder ve ona râci olur. Sureten menfi ve ademî de olsa, esası sübutîdir ve vücudîdir. Dalâlet ve şer ve musibetler ve mâsiyetler ve belâlar gibi bütün çirkinliklerin esası, mayası ademdir, nefiydir. Onlardaki fenalık ve çirkinlik, ademden geliyor. Çendan suret-i zâhirîde müsbet ve vücudî de görünseler, esası ademdir, nefiydir..."

İşte, kanaatimce, mezkûr belagat kaidesi, 'vücudî görünen ademîlikler' ile 'ademî görünen vücudîlikler' arasında ayrım yapabilmemizde kritik öneme sahip. Neden? Çünkü algımıza ulaşan hertür mesajın varlıksallığını sınama hususunda lazım bir avantajı sağlıyor. Bütün boyutlarını kuşatıp sahtesini-hasından farkedebilme yeteneği kazandırıyor. Güncel bir misalle mevzuu açmayı deneyeceğim: Efendim, geçenlerde, TÜSİAD'ın yaptığı bazı açıklamalar oldu malumunuz. Zâhirine baktığınızda sanki pek faydalı şeyler idi. İstikamete de muvafıktı. Fakaaat...

Fakat, 'Yalnız söze bakıp durmama' olgunluğuna erdiğinizde, hatta daha 'Kim söylemiş?' diye sorduğunuz anda, soru işaretleri üzerinde dolaşmaya başlıyordu. TÜSİAD'ın sicili 'adalet' konusunda pek de iyi değildi çünkü. Geçmişte siyasete müdahaleleri de 'demokrasi aşkından' kaynaklanmamıştı üstelik. Evet. Yeri gelmiş Turgut Özal'a karşı Kenan Evren'i desteklemiş, yeri gelmiş Necmeddin Erbakan'a karşı 28 Şubatçıların safını tutmuş, yeri gelmiş AK Parti'nin meşru iktidarına karşı vesayetçi kesimlerle işbirliği etmişlerdi. Yani, arkadaşım, 'yalnız söze bakıldığında' iyi niyetliymiş gibi görünen beyan, 'yalnız söze bakılmadığında' o kadar da istikametli gelmiyordu. İşte Bediüzzaman Hazretlerinin öğrettiği kaidenin 'her türden algı operasyonuna' karşı sunduğu şifa da buydu. Safderunluğumuzu dağıtıyordu. Gözümüzü açıyordu. Melek sûretinde aldatmaya çalışan ahirzaman şeytanlığına karşı uyarıyordu.

Hakikatine başka hâdiselerde de şahit olmuştuk. Mesela: Cumhuriyet Mitingleri aslında hiç de 'cumhuriyet' endişeli değildi. Gezi İsyanı 'meselesinin sadece ağaçlar olmadığını' Memet Ali Alabora'nın beyanıyla açık etmişti. 15 Temmuz darbe girişiminin de 'yurtta sulh' aramadığı o gece şehid ettiği insanlarımızdan belliydi. Zaten, Kur'an-ı Hakîm, Davud aleyhisselamın kıssasında bu sırrı neredeyse 1500 yıl evvelden haber veriyordu. Evet. Sâd sûresinde aktarılan hâdisede, hasımlar, duvardan atlayarak Davud aleyhisselamın bulunduğu mekana ulaşıyorlardı. Davud aleyhisselamsa onları aniden karşısında görünce ürkmüştü. Niyetinlerinin iyi olmadığını anlamıştı. Fakat tam bu sırada suikastçiler bir yanlış yaptıklarını farkettiler. Davud aleyhisselamı yalnız yakalayamamışlardı. Çevresinde kendilerine engel olacak kadar sevenleri de vardı. O zaman ne yaptılar peki? Davalarını bir 'suikast' meselesinden 'adalet' meselesine çevirdiler. Ve geliş nedenlerini çarpıtmaya çalıştılar. Kısa bir mealiyle şöyle buyuruluyor orada:

"O mahkemeleşen hasımların olayından haberin oldu mu? Onlar mâbedin duvarına tırmanıp Davud'un yanına birden girince, o, onlardan ürktü. Onlar da 'Korkma!' dediler, 'biz sadece birbirimize hakkı geçen iki dâvalıyız. Senden dileğimiz; aramızda adaletle hükmet, haktan uzaklaşma ve bize tam doğruyu göster! Benim şu din kardeşimin doksan dokuz koyunu var, benimse bir tek koyunum! Böyle iken 'Onu da bana bırak!' dedi ve çenesiyle beni bastırdı.' Davud: 'Doğrusu, senin tek koyununu, kendi koyunlarına katmak istemekle o sana haksızlık etmiştir. Zaten malda ortak olanların çoğu birbirlerine haksızlık ederler. Ancak gerçekten iman edip makbul ve güzel davranışlarda bulunanlar böyle yapmazlar. Onlar da o kadar azdır ki!' Davud kendisini imtihan ettiğimizi anladı, derhal Rabbinden mağfiret diledi, eğilip secdeye kapandı ve Allah'a yöneldi."

Evet. Yani, suikastçiler, muvaffak olamayacakları anlayınca niyetlerini başka türlü lanse ettiler. Dertlerinin 'adalet arayışı' olduğunu söylediler. Fakat, Davud aleyhisselam, peygamber ferasetiyle maksadlarının iyi olmadığını kavramıştı. Yine de onları cevapladı. Sonra da kendisini bu ağır imtihandan kurtardığı için Cenab-ı Hakka hamdetti. 

Toparlarsam: Ahirzamandayız. Sadece deccalin değil avanelerinin de 'cennet görünümlü cehennemleri' var. O yüzden 'Yalnız söze bakıp durmamak' zorundayız. Kimin, kime, niçin, ne makamda... vs. söylediğini de mizana almalıyız. Bunları da tartmalıyız. Duvarlarımızdan atlayıp gelenler niyetlerini iyi gibi yansıtabilirler amma bu gerçeği ifade etmiyor olabilir. Ayılmamız ise İslamî muktesebatımızın mücerreb uyanıklığını kuşanmamızla mümkün. İşte onlardan bir tanesi yukarıda zikrettiğimiz belagat kaidesi. Demek, belagat bilmek, bir yönüyle 'hakikatin yolunu da bilmek'tir. Ne diyelim? O Rahman u Rahim, insî ve cinnî şeytanların oyunlarından, hidayetiyle bizi kurtarsın. Âmin...

4 Şubat 2025 Salı

Risale-i Nur'un hocası yalnız Risale-i Nur değildir

Bu mevzua 'biraz kişisel bir içerik'le başlamak istiyorum. Hidayet Allah'tan. Hamdı da yalnızca Ona. Fakat, sebepler dairesine dönersek, beni nurcu yapan Kenan Demirtaş Hoca'dır. Tek bir Haşir Risalesi dersiyle gözümü açmıştır. Yani, külliyatı, kitaplıktan 'mürşidlik' seviyesine çıkarmıştır gözümde. Ömrüm oldukça kendisine dua ederim. Fakat insanın imtihanı mürşidini bulunca da bitmiyor. Evet. Nurları içmeye başladığımın dördüncü veya beşinci senesinde zannediyorum 'tahrif tartışmalarına' rastladım. Yahut şöyle ifade edeyim: Tartışmaların içine düştüm. Böyle birşeyin tartışıldığını öğrenene kadar ihtimali dahi hatırıma gelmemişti. Sarsıldığımı anımsıyorum.

Gençken kolay vesveseye kapılınıyor. Zaten doğru düzgün bir ilmimiz de yok. Karşı koyamıyorsunuz. Bir süre ne yapacağımı bilmez halde sağa-sola bakındım. Cevap aradım. Bazı cevaplar tatmin etti. Bazıları etmedi. Bazı cevaplar bazı hususlar hakkında ikna ediciydi. Ama diğer bazılarını açıklamaya yetmiyordu. Bir zaman böyle gitti.

Sonra, yine mübarek bir hoca vesilesiyle, göğsüme genişlik veren bakış açısını kazandım. Vesveseler dağıldı. Rahatladım. Tekrar Nurlara döndüm. Bir daha hiçbir sarsıntı yaşamadım. Peki beni yaralarımdan kurtaran kimdi?

O kişi de Ebubekir Sifil Hoca'dır. Ebubekir Hoca'nın gerek derslerinde gerek kitaplarında öğrettiği 'ehl-i sünnet mizanı' eksik kalan parçamı tamamlamış gibi oldu. Kalb u aklıma şifası çoktur. Hepsini buraya sığdıramam. Lakin 'tahrif' hususunda vesveselerimi Risale-i Nur'a dair yanlış bir yönelişimi düzeltmekle iyileştirdi. O da şudur:

İnsan, bir mürşidin cazibesine kapıldığı zaman, onu bir ölçüde 'müstakilleştirmek' istiyor. Öyle görmek arzu ediyor. Bunu iki sebepten istiyor: 1) Muhabbetinin ziyadeliğinden dolayı başkalarını hatırına getirmeyi istemiyor. (Aşk ikincilere katlanamaz derler.) Seven sevdiğinde kaybolmayı arzuluyor çünkü. Garkolmayı arzuluyor. Bir tür 'vahdet-i şuhud' hali yaşamayı diliyor. 2) O halin bir tezahürü olarak da 'lazım her cevabı yalnız mürşidinde bulmak' kolaylığına koşuyor. Sağına-soluna, önüne-arkasına, yukarısına-aşağısına nazar etmiyor. Meşgul olmuyor.

Nefsimizi temize çıkarmamak lazım. Bunda tembelliğimizin de bir hissesi olabilir elbette. Eh, evet, bu türden tavırlar 'muhabbetlerinde' mazur olsalar da, Allah korusun, 'istikametlerini' yitirmeye müsaittirler. Zira bir mürşid 'müstakilleştirildikçe' korumalarından mahrum kalır. Nasıl Furkan-ı Hakîm, kendisi 'Furkan' olduğu halde, Sünnet-i Seniyye'den mahrum edildikçe tahrif edilebilir hale gelir; aynen öyle de; bir ehl-i sünnet mürşidi de; yolunu anlamaya yardımcı diğer mürşidlerin, meşayihin, ulemanın ilminden; yani ehl-i sünnet çizgisinden; mahrum bırakıldıkça tahrif edilebilir hale gelir-getirilir. Çünkü, o bir sıradağın parçasıdır, müstakil bir ada değildir.

Bir çizgi, çizginin devamlılığı, aslında o çizginin her noktası için koruyucudur. Geometride ilk öğretilen şeylerden birisidir: Müstakil bir noktadan sonsuz sayıda doğru geçebilir. Ama birbirinin aynı olmayan iki noktadan yalnız tek bir doğru geçer. 'Tek bir doğru' sahibi olmak isteyen, bu yüzden, birden fazla nokta sahibi olmak zorundadır. Yanlış anlaşılmasın. 'Kıblesini tevhid etmesi' ihtiyacı değiştirmez. Mürşidini bir halkaya bağlı olarak mürşid tutmak mecburidir. Kıble edinmek budur. Yoksa, o, mürşidin sözünü doğru anlamasına medar olacak kıstaslara sahip olamaz. Yanlış anlaşılmaktan mürşidi mesul olmaz amma kendisinin mesuliyeti de elbet kalkmaz.

"İşte, hem şu sırdandır ki, bâtın-ı umura gidip, sünnet-i seniyyeye ittibâ etmeyerek, meşhudatına itimad ederek yarı yoldan dönen ve bir cemaatin riyasetine geçip bir fırka teşkil eden firak-ı dâllenin bütün imamları, hakaikın tenasübünü, muvazenesini muhafaza edemediğindendir ki, böyle bid'aya, dalâlete düşüp bir cemaat-i beşeriyeyi yanlış yola sevk etmişler."

Yine, Bediüzzaman Hazretlerinin başka bir yerdeki ifadesiyle, bu ümmet istikametini 'sünnet' ve 'cemaate' dayanarak muhafaza etmiştir. Kendisinin ehl-i sünnete aidiyeti ise 'tartışılmaz'dır. Yalnız eserlerinde 'ehl-i sünnet' ifadesini taratmakla bile mürşidimin mesleğini kimlerden saydığı apaçık ortaya çıkar. O yüzden ben diyorum ki:

Risale-i Nur külliyatı yalnız Risale-i Nur külliyatından ibaret değildir. Risale-i Nur külliyatı bir anahtardır. Ehl-i sünnet mirasıyla yeniden bağ kurmamızı sağlar. Amacı budur. Kendisini sünni bilmeyen nurcular yetiştirmek değildir. Nurculuğu sünniliğin muhafazasına araç kılmaktır. Eğer ona bu niyetle değil de 'müstakilleştirerek' müracaat ederseniz, tıpkı Kur'an'da dalalet için müracaat edenlerin dalaletlerini arttırarak ayrılmaları gibi, siz de yanlışınızı çoğaltacak 'yanlış anlamalar' arttırarak dönersiniz. "Bana Kur'an yeter!" diyenlerin durumuna "Bana Risale-i Nur yeter!" diyerek düşersiniz. Halbuki Risale-i Nur ancak sünni mirasıyla bağ kurmak isteyenlere yeter:

"Selef-i Sâlihînin ve muhakkıkîn-i ulemanın âsarları, çendan her derde kâfi ve vâfi bir hazine-i azîmedir; fakat bazı zaman olur ki, bir anahtar bir hazineden ziyade ehemmiyetli olur. Çünkü hazine kapalıdır. Fakat bir anahtar çok hazineleri açabilir."

Tahrif konusundaki fitne de tam buradan kaynıyor bence. Risale-i Nur'u 'müstakilleştirerek' duruş sahibi olmaya çalışanlar kelimeler üzerine boğuşuyorlar. Halbuki, o kelime 'öyle' olsun 'böyle' olsun, yorumcunun ehl-i sünnete aykırı yapacağı her yorum zaten bâtıldır. Yani, Bediüzzaman Hazretleri, Kürt demiş olsa da bu Kürtçülüğü meşrulaştırmaz, Türk demiş olsa da Türkçülüğü meşrulaştırmaz. İslam'ın kavmiyetçiliği gömdüğünü biz tâ Veda Hutbesi'nden biliyoruz. Kur'an'dan biliyoruz. Sünnetten biliyoruz. Bu konuda Risale-i Nur külliyatındaki herhangi bir kelimenin yerinden oynaması şeriatın amel edişine veya itikada sirayet etmez ki üzerine kavga etmeye değsin. Nihayetinde ben hangi kelimeyle okusam oradan yine sünniliği anlayacağım. Başta Şafiî-Eş'arî ekolü olmak üzere, zira müellifin kendisi Şafii-Eş'ârî'dir, ehl-i sünnetin manalarıyla manalandıracağım. Öyle manalandırdıktan sonra zaten metin bana bid'a öğretir olamaz. Ve bid'a öğretir olmayan metnin de kelimelerine takılmanın anlamı kalmaz.

İşte, arkadaşım, bu endişeyi aştıktan sonra, mürşidimi bir 'ada' olarak değil de ehl-i sünnet dağ silsilesinin çağımdaki parçası olarak gördüğümde yani, kelimeler üzerindeki kavgam bitti. Vesvesem geçti. Rahatladım. Neyi anlayacağımı öğrendikten sonra ne okuduğumu araçsallaştırmam mümkün oldu. Fakat "Risale-i Nur'un hocası yalnız Risale-i Nur'dur!" bakışına sahip olanlar için bu tür mevzular içinden çıkılmaz olmaya devam edecektir. Hatta bu şekilde bakıldıkça ifrat-tefrit çok acayip yaklaşımlar da ortaya çıkacaktır. 'Cemaate' ve 'sünnete' yaslanılmazsa hiçbir grup istikametini muhafaza edemez. Beni düzelten bizliğimizdir. O yüzden böyle denmiştir:

"Sevâd-ı âzama ittibâ edilmeli. Ekseriyete ve sevâd-ı âzama dayandığı zaman, lâkayt Emevîlik, en nihayet Ehl-i Sünnet cemaatine girdi. Adetçe ekalliyette kalan salâbetli Alevîlik, en nihayet az bir kısmı Râfızîliğe dayandı."

Biz bir 'dava' değiliz. Dava ehl-i sünnet davasıdır. Biz dava içindeki burhanız. Mürşidimiz eserlerini bize böyle tanıtıyor. Ne itikadda üçüncü bir mezhebiz ne de amelde beşincisiyiz. Anlaşılacaklar yeni değil bellidir. İtikadımızın çizgisi bellidir. Yol Aleyhissalatuvesselamın yoludur. Bizim itikat umdelerini yeniden şekillendirmeye değil inanmak için burhana ihtiyacımız var. Mürşidimiz de eserleriyle bize bunu öğretiyor. Hizmetimize bakalım. Yeni davalar keşfetmek peşinde olmayalım. İnsan, kem bir niyetle aranırsa, 'arzusuna fikir sureti giydirecek' tuzakları şeytan illa kurar-buldurur. O Rahman u Rahîm'den dileyelim de sırat-ı müstakiminden ayırmasın. Âmin.

28 Ekim 2024 Pazartesi

Müslümanlık incir çekirdeğine iade-i itibar etmektir

"Bediüzzaman küfrün belini kırmıştır!" diyoruz haklı olarak. Maşaallah. Fakat, kullanılsa en az onun kadar haklı olacak, "Küfrün ocağına incir ağacı dikmiştir!" ifadesini istimal etmiyoruz. Halbuki yakın manalara sahipler. Belki deyimin hikâyesini unuttuğumuzdan mütevellittir. Yani, 'ocağına incir ağacı dikmek' ne için kullanılır, unutmuşuzdur. Efendim, hatırlatmak kabilinden olsun, şöyle bir arkaplanı var: Tohumunun küçüklüğüne aldanılmasın. İncir pek kuvvetli bir ağaçtır. Kökleri çok geniş bir alana yayılır. Engellere de 'Eyvallah!' etmez pek. O nedenle incir ağacı dikilen evin/ocağın yakında yıkılacağına hükmedilir. Evet. İşte 'ocağına incir ağacı dikmek' tabiri böyle bir asla dayanmaktadır. (En azından kulağımıza gelişi bu şekilde arkadaşım.)

Öyledir, ben, "Bediüzzaman küfrün ocağına incir ağacı dikmiştir!" demeyi beğeniyorum. Zira mürşidim 'incir' misalini çok istimal ediyor. (Şimdi bir 'arama motoru'ndan baktım. 20'ye yakınını gördüm. Belki fazlası da vardır.) O yüzden "İncir ağacı dikmiştir!" demek söze kinayeli bir zenginlik de katıyor gibime geliyor. Yazarlığın gözü 'gör' olsun. Böyle fırsatları bulursak kaçırmak istemeyiz. Ne yapalım? Bizim de oynayacak kelimelerimiz var yalnız. Onlarla da cilveleşmeyi bırakırsak hayattan nasıl lezzet alacağız? O nedenle "Bediüzzaman küfrün ocağına incir ağacı dikmiştir!" diye duyarsanız şakacılığıma vermeyin. Özünde büyük bir hakikat de var. Çekirdeğinin zerre misali acizliğinden binayı yıkacak gücü yaratmak Allah'ın azametine tam delildir.

O kadar andık madem, arkadaşım, bir tanesini teberrüken paylaşalım: "Nimetler içinde tîn ve zeytinin tahsisinin sebebi, o iki meyvenin çok mübarek ve nâfi olması ve hilkatlerinde de medar-ı dikkat ve nimet çok şeyler bulunmasıdır. Çünkü, hayat-ı içtimaiye ve ticariye ve tenviriye ve gıda-yı insaniye için zeytin en büyük bir esas teşkil ettiği gibi; incirin hilkati, zerre gibi bir çekirdekte koca incir ağacının cihazatını saklayıp derc etmek gibi bir harika mucize-i kudreti gösterdiği gibi, taamında, menfaatinde ve ekser meyvelere muhalif olarak devamında ve daha sair menâfiindeki nimet-i İlâhiyeyi kasemle hatıra getiriyor. Buna mukàbil, insanı iman ve amel-i salihe çıkarmak ve esfel-i sâfilîne düşürmemek için bir ders veriyor."

Bakınız, az kalsın unutuyorduk, hatırladık. Kur'an'da yârendirler incir ve zeytin. Üzerlerine yemin edilir. Yani dikkatler üzerlerine çekilir. Mürşidim yukarıda bu yeminin sırrını bir miktar fâş ediyor. Elhamdülillah. Hem şu da var: 'Ocağına zeytin ağacı dikmek' diye bir tabir yok ama onun da kökleri çok derinlere uzanabilir. (7 metreyi aşabiliyormuş.) Google'da şöyle bir arattığınızda birçok meziyetini öğrenebiliyorsunuz. (Ben biraz karıştırdım mesela.) Mevzu sadece zavallıcıkları kahvaltıda çatalla kovalamak değil yani. (Afiyet olsun. Onu da ihmal etmeyin. Bismillah deyip yeyin. İlla şifalıdır.) Kur'an bunlar üzerine yemin ediyor, ta, insanoğlu aklıyla da kovalasın. İncirin çekirdeğine kadar insin. Zeytinin dallarına kadar çıksın. Hem ondan hem ötekinden alması gereken dersleri alıversin. Ne dedi mürşidim? "İnsanı iman ve amel-i salihe çıkarmak ve esfel-i sâfilîne düşürmemek için bir ders veriyor." Yani incir çekirdeği kadar kıymetli potansiyelini incir çekirdeğini doldurmayacak şeylere sarfetme. Hem incir çekirdeğine bir dakik tefekkürle iade-i itibar et. Çünkü müslümanlık incir çekirdeğine iade-i itibar etmektir.

Buradan şuraya geleceğim: Japon fizikçi Michio Kaku'nun 'İnsanlığın Geleceği' isimli bir eseri var. Orada, Kaku, başka gezegenlere biyolojimizi taşıyabilmemiz için 'ortam hazırlayıcılar' üretmemiz gerektiğine dikkat çekiyor. Nedir bu 'ortam hazırlayıcılar' peki? Robotlar. Yapay zekayla donatılmış, tek amaçları gittikleri gezegeni insanların yaşayacağı bir hale getirmek olan, üstelik kendilerini de çoğaltabilen şeyler olmalı bunlar. Mesela: Bir tanesini Mars'a gönderdiğiniz zaman hemen oraya kurulacak, sonra da kendinden daha fazlasını üretmenin yollarını bularak artacak, bu sırada da ekolojik anlamda gezegeni sizin yaşamanıza hazır hale getirecek. İnsan ömrünün sınırlılığı/hassaslığı düşünülünce, önce kendimiz gitmektense, böyle bir teknolojiyi başka gezegenlere yollamanın daha mantıklı olacağını söylüyor Kaku. Hem de enteresan birşey ekliyor arkasından:

"Kendini çoğaltma konusu hakkında ilk kez çocukken birşeyler öğrendim. Okuduğum bir biyoloji kitabı, virüslerin kendi kopyalarını üretmek için hücrelerimizi gasbettiğini, bakterilerinse bölünerek çoğaldığını açıklıyordu. Bir kolonideki aylar ya da yıllarca denetimsiz bırakılmış bakterilerin sayısı dünyanın boyutuyla yarışır biçimde sarsıcı miktarlara erişebilirdi. Başlangıçta mantıkdışı görünse de sonradan mantıklı gelmeye başladı. Ne de olsa bir virüs 'kendisini yeniden üretebilen kocaman bir molekül'den başka birşey değildir. O moleküllerden bir avuç kadarı burnunuza yerleştiğinde bir hafta içinde soğuk algınlığı yaşamanıza neden olabiliyor. Tek bir molekül hızla kendisinin trilyonlarca kopyasına dönüşerek sizi hapşırtmaya yetecek kadar çoğalabilir. Aslına bakarsanız herbirimiz annemizin içinde, çıplak gözle görülemeyecek kadar küçük tek bir döllenmiş yumurta olarak yaşamaya başlıyoruz. Ne var ki, kısacık bir dokuz ay içinde, bu ufak hücre insana dönüşüyor. Kısacası: İnsan yaşamı bile hücrelerin üstel şekilde büyümesine bağlı. Yaşamın temelini oluşturan kendini çoğaltmanın gücü budur ve sırrı da DNA molekülünde yatar. Bu mucizevi molekülü diğerlerinin tümünden sahip olduğu iki yetenek ayırır: İlki çok büyük bir miktarda bilgi içerebilmesi, ikincisi de yeniden üreyebilmesidir. Belki makineler de bu özellikleri taklit edebilirler..."

Yani aslında biyolojik yaşamın kendisi 'ocağına incir ağacı dikmek' üzerine kurulu gibi. Fakat, bir şekilde, bu bâdireler atlatılıyor. Hastalar iyileşiyor. Anne karnındaki çocuk da dahil 'sürekli kendini çoğaltan' robotlar konak oldukları canlıyı öldürmüyorlar. Ocaklarını yıkmıyorlar. Eceliniz gelmemişse virüsler dahi bir yerde duruyor. Durduruluyor. Çünkü ona karşı cihad edecek mücahidler de vücudunuzda yaratılmış. Allah bu molekül düzeyindeki robotların dizginlerini bırakmıyor. Yoksa kaos teorisinin hakikatiyle yüzleşebilirdik. Bir kelebeğin kanat çırpışı dahi evrenin sonunu getirecek bir yıkıma sebep olabilirdi. Nitekim, kanser dediğimiz hâdise, böylesi bir 'aşırı çoğalma'nın sonucu değil midir? Peki bir incir nasıl hep incir olarak kalabilir?

Ocağımıza dikilmesinden korktuğumuz incirin bahçemize dikilmesinden pekâlâ rahatsız değiliz. Zira duracağı yerleri kestirebiliyoruz. Bizimle savaşmadığını biliyoruz. Düşman değil dost olduğunun farkındayız. Eğer "Hayat bir mücalededir!" doğruysa(!) incirle bu kadar arkadaş nasıl kalabiliyoruz? O küçücük tohumda gösterilen muazzam güce rağmen. Muazzam bilgi ve muazzam kendisini çoğaltabilme yeteneğine rağmen. Yine de hiçbirimize incir ağaçlarıyla savaşmak bir gereklilik gibi görünmüyor. Aksine, kesilirse tepki gösteriyoruz, çünkü onun canının canımızla ilgili olduğunu seziyoruz. Varlığını seviyoruz.

Belki zaten mevzuun düğümü de burada saklı arkadaşım. Evet. Hatırlarsanız, İslam, bize dünyaya en son teşrif edenler olduğumuzu öğretti. Yani biz daha gelmeden şartlar hazırlanmıştı. Yer bir döşek kılınmıştı. Dağlar kazık çakılmıştı. Her türlü canlı yeryüzüne yayılmıştı. Bunlar Kur'an'ın ayet ayet bize öğrettiği hakikatler. Kainat da bu bilgiyi tastamam doğruluyor zaten.

Dikkat ediniz: Michio Kaku'ya da 'kendisini çoğaltabilen robotlar' fikrini şahit olduğu biyolojik yaşam veriyor. Yani, bilimadamlarının başka gezegenlere kendi hayat türlerini taşıyabilmek için kurguladıkları senaryolar, hayal ettikleri teknolojiler, düşledikleri imkânlar vs. zaten bu dünyada (hem de daha hayal edemedikleri boyutlarıyla) kurgulanmış, yaratılmış, işlettirilmiş. İnsan bu düzenin son parçası olarak hazır bir ortama konmuş. Hava alabileceği gibi. Toprak ekebileceği gibi. Su içebileceği gibi. İşte, Kur'an'da 'kainatın hazırlanışını' anlatan ayetler, aslında bu yönden de bir uyanışa çağırıyorlar bizleri. Bir farkedişin kapısını kafamızda açmaya çabalıyorlar. Fakat hidayet, yalnız bilgiyle değil ki, bedel ödemeye de hazırolmak lazım. İbadet bedelini ödemek istemeyen elbette bahanesini bulacak. Eh, Cenab-ı Hak, nurunu kalbimizden eksik etmesin. İncir çekirdeğini doldurmayacak meseleler için incir çekirdeğini dolduran bilgiyi görmezden getirmesin. Âmin. Âmin.

AK Partililer 'AK Patililer'e karşı!

AK Parti'nin sorunu 'pekmezin sinek çekmesi' sorunudur. Maşaallah ki, AK Parti, 'dindar-dine hürmetkâr' diye tarif ettiğ...