hilkat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hilkat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Haziran 2026 Çarşamba

Allah bizi nasıl yaratıyor?

Güzel sorular güzel tefekkürlerin kapısıdır. Ve zaten güzel sorular güzel zekalardan haber verir. Sorusu olmayanın tefekkürü de olmaz. İmam Muhammed rahimehullahın, daha küçücük bir çocukken, İmam-ı Âzâm rahimehullaha kendisini bir soruyla farkettirdiği anlatılır. Soruyu cevaplayan İmam-ı Âzâm Hazretleri şaşkınlıkla sormuştur: "Çocuk, bu soruyu sen mi düşündün, birinden mi duydun?" İmam Muhammed rahimehullah "Ben düşündüm!" deyince onun 'derslerine gelmesini' istemiştir. Ve o güzel sorulu yiğit çocuktan Hanefî imamlarının en büyüklerinden birisi çıkmıştır. Maşaallah. Barekallah. (İmam Muhammed, Bağdat hayatında yanında misafir kalan, İmam Şafiî rahimehullahın dahi zekasını övdüğü birisidir.) İmam-ı Âzâm rahimehullahın her türlü faziletinin yanısıra hem de bir 'insan sarrafı' olduğu anlaşılıyor. Hatta yine Hanefî imamlarının en büyüklerinden İmam Ebu Yusuf rahimehullahı da, annesinin göndermek istememesi üzerine, maaşla derslerine getirttiği biliniyor. Yani, Hazret, talebenin sağlamını bulunca 'cebinden masrafını karşılamakla olsun' tutuyordu.

Benim de güzel sorular soran arkadaşlarım var. Gerçi, ahirzaman çocuğuyuz, bizim sorumuz hiç bitmez. Biraz da zamanın gereği olarak şüphelerle yaralıyız. Ancak aynı zamanda o şüphelerle imkanlıyız. Cenab-ı Mevla Furkan'ında 'uğruna cihad edenlere yollarını göstereceğini' vaadediyor. Cevap arayışlarımızın da bir cihad olduğunu düşünürsek bu ayetin kapsama alanına dahiliz demektir. Hüda elbette bizi istikamete hidayet edecektir. Yeter ki cihada ihlas ile devam edelim.

Geçenlerde de bir arkadaşım bana şöyle sordu: "Abi, herşey tamam da, Allah bizi nasıl yaratıyor?" Kimileri böyle soruları "Sen yaratmıyorsun ya! Ne düşünüyorsun? Senin işin mi?" şeklinde bastırabilir. Ben öyle bir yolu tercih etmem. Üzerine bir müddet konuştuk. Elbette bizim gibi arızî vücud dairesinde varolan şeylerin Vacibü'l-Vücud'un nasıl başka vücudları halkettiğini kavraması mümkün değil. Ancak zihnimizin gerginliğini genişliğe kalbedecek şöyle şeyleri düşündük:

Benzetmek gibi olmasın. Daha üst/çok boyutlu bir varlığın daha alt/az boyutlu bir varlığa tasarrufu üstlüğün-altlığın, çokluğun-azlığın dereceği nisbetinde, daha kolaydır. Sözgelimi: Ben bir çizgifilm çizeri olsam, o iki boyutlu çizgi âleminde, kolaylıkla yeni bir âlem kurar-kaldırırım. Dilersem Andromeda galaksisine giderim. Dilersem Mars'ta yerleşirim. Dilersem bir atomun içinde yaşarım. Bir çizer için bunları kurgulamak pek kolaydır. Zira çalıştığı âlem kendisinden daha düşük boyutludur. Yine, bir oyun tasarımcısı olsam, bilgisayarımın başında yazdığım kodlarla dünyalar kurabilirim. Dağlar koyup kaldırabilirim.

Evet. Bizler dört boyutlu canlılarız: En, boy, derinlik ve zaman. Fakat bir çizgifilmin/oyunun bizimki gibi fizikî bir derinliği yoktur. İki boyutludur. Yüzeyden ibarettir. Oradaki karakterlere istediğim şeyi yaptırabilirim bu sayede. Tabir-i caizse, ben ne dersem, o olurlar. Dilersem havada yürürler. Dilersem dağları delerler. Dilersem uçarlar. Çünkü o alt vücud sahasında rakibim olabilecek bir vücud engeli yoktur. Lakin kendi boyutuma geldiğimde işler hiç de böyle kolay yürümez.

Tom ile Jerry'iyi gerçek hayatta oluşturmam sözkonusu olamaz. Çizgifilmde yaptıklarını da gerçek hayatta yaptırmam mümkün değildir. Çünkü bu defa daha üst/çok boyutlu olan değilim. Kendi boyutumdayım. Kendi vücud dairemdeyim. Buradaki şeyler en az benim kadar 'şey'dirler. O nedenle bana karşı koyarlar. Kendi varlıklarının hakkını bana/irademe karşı savunurlar. Direnirler. Savaşırlar. Bu yüzden 'teknoloji ile' kenarlarından dolaşmaya çalışırım. Birşeyin yapılmasındaki zorluk/kolaylık, biz arızîler için, bize karşı koyan vücudların gücü nisbetindedir. Buzun üzerinde kaymak kolaydır. Buz sizi tutmaya çalışmaz. Ama bataklıkta kaymak zordur. Çünkü bataklık sizi tutar. Eğer karşımızda bize eşit veya bizden güçlü bir vücud varsa bizim eyleme gücümüz azalıyor. Eşitler birbirine diş geçirebiliyor. Bir de üst boyuttan engellendiğinizi düşünün. Hiçbirşey yapamazsınız. Zira sizin de o üst boyuttaki tasarrufa karşı nisbetiniz Tom ile Jerry'nin size nisbeti gibi olur.

Bunun birazcık ilerisi hayalimizdir. Hayalimizi tek boyut olarak düşünelim. Orada birşeyin varolması bizim onu düşünmemizle hemen gerçekleşiyor gibidir. 'Yok' değildir. Vardır. Varlığına kendi içimizde şahidizdir. "Bir hayalim var!" diye konuşuruz o yüzden. Fakat vücudu bizim vücudumuza nisbetle o kadar zayıftır ki, dilegetirmek dışında, tutup kimseye gösteremeyiz. Üstelik üzerinde işçilik yapmak da çok kolaydır bizim için. Hayallerimizi sık sık değiştirebiliriz. Detaylarıyla paşa gönlümüzün istediği şekilde oynayabiliriz. Bize bu imkanı veren onun vücud dairesinin bizim vücud dairemizden aşağı oluşudur. Duygularımızın dairesi sanki 'tek boyutlular dairesi' gibidir yine. Dışımızda yaşanan hadiseler o dairede vücudlara sebebiyet verirler. "Beni kızdırdı!" deriz. "Beni kırdı!" söyleriz. "Beni sevindirdi!" düşünürüz. Bunlar o alt dairede vücudlardır.

Nihayetinde bunları da yaratan biz değiliz amma sanki bir emrimizle/isteğimizle oluyorlar gibidir. Peki niye yaratan biz değiliz? Çünkü, bizim üstümüzde, Vacibü'l-Vücud seviyesinde varolan bir 'İrade-i Külliye' sahibi var. O celle celaluhu öyle bir nihayetsiz ilme, iradeye, kudrete sahip ki, Onun "Ol!" demediğinden başka hiçbirşey, sırf istememizle vücuda çıkamaz. Onun vücud üzerindeki mutlak tasarrufu bizim sözde bütün tasarruflarımızı bastırır. O izin verirse olur. Vermezse asla olmaz. Üstelik, O, 'vahdet-ehadiyet' sahibidir. Yani kendi vücud dairesinde dengi yoktur. Tasarrufuna karşı koyacak başkası yoktur.

Doğrusu, hiçbir kaynakta denk gelmediğim, ama İbn-i Arabî Hazretlerine atfen işittiğim "Âlem Allah'ın rüyasıdır!" cümlesini böyle te'vil ederim ben. Hâşâ, elbette Cenab-ı Mevla'yı hiçbir uyku tutmaz, böylesi kusurlar mahlukata aittir. Ancak burada, işte yukarıda tarif etmeye çalıştığım, 'farklı vücud mertebeleri' tasviri var gibidir. Yani, lâ teşbih velâ temsil, benzetmek gibi olmasın, insanın vücud dairesinin rüyasının vücud dairesine üstünlüğü neyse, ondan çok çok çok çok... yani nihayetsiz derece çok şekilde Cenab-ı Hakkın vücud dairesinin de bizim vücud dairemize üstünlüğü vardır. İnsana rüyasının kolaylığı nisbetinde, yok-hayır, o nisbetten sonsuz derece daha fazla, Mevla Teala'ya da bizim hilkatimiz kolaydır. O öyle bir dairedir ki biz ancak ona 'subhaniyet' ile işaret edebiliriz. Yoksa anlamamız mümkün değildir. 'Subhaniyet' de zaten esasında 'ulaşamadığımızın, anlayamayacağımızın, bizim gibi olmadığının' ifadesidir. 'Subhanallah' dediğimizde biz Rabbü'l-Âlemîn'e "Sen bizim gibi olmaktan münezzehsin!" demiş oluruz. Mantıklı olan da budur. Ki o yüzden Bediüzzaman Hazretleri diyor:

"İşte, şu vaziyette bir insana hakikî mâbud olacak, yalnız, herşeyin dizgini elinde, herşeyin hazinesi yanında, herşeyin yanında nâzır, her mekânda hazır, mekândan münezzeh, aczden müberrâ, kusurdan mukaddes, nakstan muallâ bir Kadîr-i Zülcelâl, bir Rahîm-i Zülcemâl, bir Hakîm-i Zülkemâl olabilir. Çünkü, nihayetsiz hâcât-ı insaniyeyi ifa edecek, ancak nihayetsiz bir kudret ve muhit bir ilim sahibi olabilir. Öyle ise mâbudiyete lâyık yalnız O'dur." 

Toparlarsam: Kendi vücud dairemizden bakarak "Allah vücudumuzu nasıl halkediyor?" diye düşünmek bizi müşküle sokuyor. Zira biz kendimiz kadar var şeylerin içinde bir hilkati asla başaramıyoruz. Yoktan vara çıkaramıyoruz. Bunu kavramak için kendimizden daha düşük vücud dairelerine bakmalıyız. Onlarla aramızdaki nisbeti düşünerek bir parça Hüda'nın bizi nasıl yarattığını tefekküre yeltenebiliriz. Ancak burada da teşbihten sakınmak elzemdir. Çünkü, hakikatte orayı kavrayabiliyor değiliz, kavramak mümkün de değildir. "İmanımızı kurtaracak kadar ihata bize yeter!" derim, vesselam.

14 Mart 2025 Cuma

İnsan kainatın kendisini anlamasının yoludur

Susan Sontag'ın "Zaman 'Herşey bir anda olmasın' mekansa 'Hepsi bizim başımıza gelmesin' diye var..." cümlesi varoluşumuzdaki rahmeti kavramakta pek mühim. Evet, biz, Cenab-ı Hakkın 'uluhiyetini' ancak payımıza düşen 'rububiyetler' miktarınca sezebiliyoruz. Çünkü fazlasını kaldıramayız. Ellerimiz küçük. Tecelliyse sonsuz. Böyle küçümen testiye okyanuslar sığmaz. Zamanın başından sonuna olup-olacak herşey bir anda olsaydı, bırakın anlamayı, dayanamazdık. Mekanlara dağıtılmış tüm olmaklar toplanıp tek bizde vuku bulsaydı, bırakın yaşamayı, taşıyamazdık. Zaten kendi başımıza gelenlere zar-zor, bin nazla, katlanabiliyoruz. İnceliklerini farkediyor-farkedemiyoruz. Hal böyleyken varoluşun küllî yükünü tekimiz asla omuzlayamazdı. O Rahman u Rahim, Furkan'ında, 'hiçkimseye taşıyamayacağından fazlasını yüklemeyeceğini' buyuruyor. İşte, biraz da bu nedenle imtihan, fertler-anlar ile değil, türler-zamanlar-mekanlar ile yaşanıyor. Türler, zamanlar, mekanlar sayısınca Ona hamdlar olsun.

Peki bu bölünmüşlük birşeyleri 'kaçırmamıza' sebep oluyor mu? 'Vahidiyet' açısından bakınca "Evet!" denilebilecek bu soruya "Hayır!" diyebilmenin ümidi 'Ehadiyet' sırrında saklıdır. Hayır, çünkü, yansıyan yansıtanlarda kendini özetleyerek yansımaktadır. Bir fert türün tamamı değildir, tamam, ama nevinin cümle sırlarını da kendisinde taşıyor gibidir. İnsan da âleme bir misal-i musağğardır. Yani âlemler insanda dürülüdür. O yüzden birimizin şahitliği, kendi hususi âlemi açısından, hiçbirşeyin kaçırılmadığı bir görüş alanıdır. An şart ki: Şahit olan şahitliğinin kıymetini bile. Gaflet etmeye. Hâdiselerden kanunlara uzana...

İsmet Özel de Sorulunca Söylenen'de diyor ki: "Günlük hayatımız bazı ebedî hâdiselerle temasımıza vesiledir." Hem yine Ve'l-Asr'da ifade ediyor ki: "İnsanlık tarihi her insanda teker teker mündemiçtir." Okuduğumdan beri üzerlerine düşünüyorum bunların. Aynalığımdaki özetleyicilikten bahsediliyor sanki. Mürşidim Hazretlerinin şu dediğiyle de bağlantılarını hissediyorum:

"Meselâ: Şu güzel, ziynetli odanın dört duvarında, dördümüze ait dört endam âyinesi bulunsa, o vakit beş oda olur: Biri hakikî ve umumî, dördü misalî ve hususî. Herbirimiz, kendi âyinemiz vasıtasıyla, hususî odamızın şeklini, heyetini, rengini değiştirebiliriz. Kırmızı boya vursak kırmızı, yeşil boyasak yeşil gösterir. Ve hâkezâ, âyinede tasarrufla çok vaziyetler verebiliriz. Çirkinleştirir, güzelleştirir, çok şekillere koyabiliriz. Fakat haricî ve umumî odayı ise kolaylıkla tasarruf ve tağyir edemeyiz. Hususî oda ile umumî oda hakikatte birbirinin aynı iken ahkâmda ayrıdırlar. Sen, bir parmakla odanı harap edebilirsin, ötekinin bir taşını bile kımıldatamazsın. İşte dünya süslü bir menzildir. Herbirimizin hayatı bir endam âyinesidir. Şu dünyadan herbirimize birer dünya var, birer âlemimiz var. Fakat direği, merkezi, kapısı, hayatımızdır. Belki o hususî dünyamız ve âlemimiz bir sahifedir, hayatımız bir kalem—onunla, sahife-i a'mâlimize geçecek çok şeyler yazılıyor."

İnsaniyet sırrı, hilkatinden murad olunan hakikatle tastamam, güzeller güzeli Efendimiz Aleyhissalatuvesselamın hayatıyla kendini ifade etti. Şahitliğine girenlerin hakkını en kemal şekilde verenimiz odur. Aynaların en güzeli, berrağı, kuşatanı onun hayatıdır. O yüzden mir'ât-ı mübareği insanlığın kutup yıldızıdır, güneşidir, nurudur, deniz feneridir. Herkes yönünü ona bakarak bulur. Onun ışığıyla bulur. Onda bulur. Fakat bu sırrın başka görünüşleri de var. Şahitlerdeki kusurlar nedeniyle eksik taşımaları da var. İşte o eksiklerin perdesi de biziz. Bizler gördüklerini karıştıranlarız. Nass-ı ayetle 'miraçta dahi gözü şaşmayan' gibi değiliz. Çok şaşıyor-şaşırtıyoruz. Katıyor-karıştırıyoruz. Siyahı beyaz, beyazı siyah ediyoruz. Lakin yine de 'aynamızdaki renkler nisbetinde' orijinal bir âlem görünüşü oluşuyor. Âlem bizde sırlanıyor. Arşivleniyor. Tutuluyor. Kayıtlanıyor. Ruhlanıyor.

Hayatlanıyor. Evet. Âlem bizde hayatlanıyor. Tıpkı denildiği gibi: "İnsan kainatın kendisini anlamasının yoludur." Cismimizin küçüklüğüne aldanma sakın. Biz kainatın idrakiyiz. Kalbiyiz. Tefekkürüyüz. Atomların atomları anlama yoluyuz. Dört boyutlu şehadet âlemi ancak şahitliğimizle âlem-i emirden olan ruha işleniyor... Tamam. Hakkını vermek anlamında kendimizi ne kadar küçük görsek hakkımız var. Ama yaratılışımız itibariyle küçük göremeyiz. Çünkü, biz, kendimizin değil, Sanî-i Hakîm'in sanatıyız. Fena bekaya üzerimizden dönüştürülüyor arkadaşım. Var mı ötesi? Taşınabilir bir hardiske kaydeder gibi izliyoruz âlemi ve izleniyoruz âlemden. Her yara iz. Her şükür iz. Her isyan iz... Sonra imtihan bitecek. Sonra arşivler açılacak. Amel defterlerimiz önümüze konacak. İnce ince tartılacak. Oradaki emeğe nisbetle beka âleminden parçalar bağışlanacak. Cennet-cehennem olacak. Bu dünyada 'Elhamdülillah' diyen orada 'Elhamdülillah' yiyecek. el-Aman, el-Aman! Rahman ayağımızı cehenneme bastırmasın. 

Hayatına giren hiçbirşeyi küçük görme bu yüzden. Aynen. O, âlemi kuşatan bir sırrın şahitliğine düşen kısmıdır, sende dürülmüş şeklidir. Bir yıldızın doğuşunu göremeyebilirsin. Fakat bir çiçeğin açışına her bahar şahitsin. Payına o kadarı düşüyor. Şükür. Yahut yeni bir evrenin yaratılışına şahit olamasan da kafanda bir yazı/öykü konusunun oluşturulduğunu hissedebiliyorsun. Sana bu kadarı bağışlanıyor. Şükür. Kur'an'ın kemalini anlamak için de büyüklerimiz öyle bakmışlar işte. Zâhirde ne kadar küçük hâdiselerden bahsediyor olursa olsun, onları, âlemleri kuşatan 'kanunların ucu' mesabesinde görmüşler. Varlığı saran düsturların idrakine yol yapmışlar. Tıpkı, 20. Söz'de, kıssa-i Kur'aniye hakkında dendiği gibi: "Kur'ân-ı Hakîm'de bazı hâdisât-ı tarihiye suretinde zikredilen cüz'î hadiseler, küllî düsturların uçlarıdır." Yahut yine orada dendiği gibi: "Kur'ân-ı Hakîm'de çok hâdisât-ı cüz'iye vardır ki, herbirisinin arkasında bir düstur-u küllî saklanmış ve bir kanun-u umumînin ucu olarak gösteriliyor..."

Kuantum fiziği 'nazar değmesini de' açıklar mı?

"Bedbinlik cezası olarak nazarında pek fena bir memlekete düşer." 2. Söz'den . Zaman zaman kuantum fiziği ile ilgili kitaplar...