"1338'de Ankara'ya
gittim. İslâm Ordusunun Yunan'a
galebesinden neş'e alan ehl-i imanın kuvvetli efkârı içinde, gayet müthiş bir zındıka fikri, içine girmek ve bozmak ve
zehirlendirmek için dessâsâne
çalıştığını gördüm. 'Eyvah,' dedim. 'Bu ejderha imanın erkânına ilişecek!' O vakit, şu âyet-i
kerime bedâhet derecesinde vücud ve vahdâniyeti ifham ettiği cihetle, ondan istimdad edip, o zındıkanın başını dağıtacak derecede Kur'ân-ı
Hakîmden alınan kuvvetli bir burhanı, Nur'un Arabî risalesinde yazdım. Ankara'da,
Yeni Gün Matbaasında tab
ettirmiştim. Fakat maatteessüf Arabî bilen az ve ehemmiyetle bakanlar da nadir
olmakla beraber, gayet muhtasar
ve mücmel bir surette o kuvvetli burhan tesirini göstermedi. Maatteessüf, o dinsizlik fikri hem inkişaf etti, hem kuvvet buldu. Bilmecburiye, o burhanı Türkçe olarak bir derece beyan edeceğim..."
Yani Tabiat Risalesi'nin
yakın tarihle de önemli bir ilişkisi var. O dönemde Ankara'da bizzat müşahede
edilen bir tehlikeye dönük kaleme alınmış. Tabii Türkçe olanının yazımı daha
sonra... Fakat, Türkçesinde bile, nazarı keskinler için, 'ilginç göndermeler'
seçilebiliyor. Elbette o 'nazarı keskin' ben değilim. Evet. Çünkü konuya Çantacı
Necmi İlgen abi merhuma ait bir videoyla uyandım. Hasan Akar abiyle, Allah ona
afiyet versin, beraber bulundukları bir mecliste geçiyor hâdise. Çantacı Necmi
abi Tabiat Risalesi'ni ders yaparken şu satırlara geliyor:
"Eğer mevcudatta, hususan zîhayatta görünen, basîrâne, hakîmâne
olan san'at ve icad Şems-i Ezelînin kalem-i kader ve kudretine verilmezse,
belki kör, sağır, düşüncesiz olan tabiata ve kuvvete isnad edilse..."
Sonra durup
'tabiat/kuvvet' ikilisine isnad edilen sıfatlara dikkat çekiyor: "Kör,
sağır, düşüncesiz..." Burada 'Süfyaniyetin üç rüknüne işaret
olabileceğini' söylüyor Hasan abiye. Hasan abi de bu tesbiti ilginç buluyor.
Doğrusu, Hasan abinin hakkı var, böyle bir okumayı çok az nur talebesi yapabilmiştir.
Yani 'kör' demekle yakın tarihteki bir isme, 'sağır' demekle kankası başka bir
isme, 'düşüncesiz' demekle de üçüncü ortaklarına işaret yapıldığını hangimiz
düşündük ki? Lakin, yüzbin hayret, sıfatlar kişileri tutmaktadır sahiden. Ve
hakikaten de bu üçlü sâbık dönemi şekillendiren bir üçlüdür. Birisinin bir
gözünün kör olduğu söylenmektedir. Diğerinin kulağının sağırlığı meşhurdur.
Ötekinin de, kendisi namazlı-abdestli olsa da, İslam'ın başına neler
getirildiğini anlamayacak kadar 'düşüncesiz' olduğu bellidir. Yani sıfatlar
kişilere 'cuk' diye oturmaktadır. Tabiat Risalesi'nin başındaki göndermeyle
birlikte ele alınca da metin daha müzeyyen bir hikmet giysisi kuşanmaktadır.
Sahi... Belki de bu sıfatlar sadece kişilerin sıfatı değildir. Şahıslar şahs-ı manevîden parçalar olmuşlardır. Veyahut, o karanlık şahs-ı manevîye öyle hizmet etmişlerdir ki, parçaları kendilerinde tezahür etmiştir. Yani tabiatperestlik-esbabperestlik, herbirinde bir sıfatıyla görünmek üzere, onlarda tecelli etmiştir. Kimbilir? Hüda'nın hilkatinde böylesi sırlar çoktur. Böyle göndermeler Nurlardan beklenmez değildir. "En doğrusunu Mevla bilir!" deyip bu sırrı bizlere emanet eden Çantacı Necmi İlgen abiye tekrar be tekrar rahmetler dilerim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder