Yakın Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yakın Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Nisan 2026 Perşembe

Bediüzzaman Maraş saldırısını nasıl haber verdi?

Kemalizmin sonu geliyor. Elhamdülillah. İmanım bu yöndedir. Sağ iktidarlar hakkıyla mücadele ettikleri için değil. Çünkü, maalesef, bunu başaramadılar. Fakat Hüda'nın kanunu böyle emir buyurduğu için sonu geliyor. Evet. Her ideolojinin bahtiyar bir çağı olur. Zira, denenmemişi denemek, hassaten sıkıntılı dönemler yaşayan insanların karşı koyamadığı bir temayüldür. Ve ideolojiler ilk ortaya çıktıklarında 'denenmemiş' olurlar. "Belki ha?" şaşkınlığını yaşatabilirler o tazelikle. Ancak zaman geçtikçe, daha doğrusu 'zamanın müfessirliği' kendisini gösterdikçe, herşeyin sâhisi sahtesinden ayrılır. Yalancının mumu söner. At diye satılan eşeğin foyası ortaya çıkar. Boyası dökülür. Hüda'nın ikbal verip vermeyişi, sürece şahit olanlar için, hak ile bâtıl arasında tayin kolaylığı sağlar. "Hüsn-ü zannınızı kabul etmem. Zira bir müfside, bir dessasa da hüsn-ü zan edebilirsiniz. Delil ve âkıbete bakınız!" diyen Bediüzzaman Hazretlerinin 'akıbet' vurgusunda da bu gizlidir. Hem Hakîm olan Kur'an'ımız da aynı hakikati söyler: "Akıbet takva sahiplerinindir." Diğerleri illa yolda döküleceklerdir. Şevketleri sönecektir.

Kemalizmin de, bu fıtraten zorunlu süreç nedeniyle, boyası dökülüyor. Şevketi sönüyor. Foyası meydana çıkıyor. Halbuki, ilk zıpçıktığı dönemde, yani daha yeni 'tecrübe edileceği' dönemde, yaşanan tüm sıkıntıları, kabahatleri, daralmaları Osmanlı'nın, İslam'ın, Asyalılığın üzerine boca edip kurtuluyordu. "Ben başka birşeyim!" diyordu. "Benden sonra herşey çok başka olacak!" Ancak yüzüncü senesini devirdiğimiz bugünlerde bize bıraktığı 'başarısızlıkla dolu' bir yakın tarihten ibarettir. Osmanlı'ya, İslam'a, Asyalılığa çamur attığı hiçbir hususu kendisi de çözememiş, hatta sorunları daha fazla giriftleştirmiştir. Her ne kadar Orwell'ın 1984'ündeki gibi bir 'Gerçek Bakanlığı' (daha doğrusu 'Resmi Tarih') marifetiyle herşeyi silbaştan yazmayı denemiş olsa da, hayır, müslümanlar hafızalarına ellerinden geldiğince korumuşlardır. Ve kemalizme "Kral çıplak!" diyecek kadar bir malzeme artık birikmiştir. Bugünlerde CHP'den kamuya yansıyan skandallar dizisi de birşeylerin ömrünün sonuna işaret ediyor. Gafil olmayalım. Kader bunların hitâmına fetva verdi. Cibali Babalık yaparak bu müstakbelin önüne geçmeye çalışanlar gülleyi de suratlarına yemeye mecbur olurlar. "Ölenle ölünmez!" tabirinden cesaret almasınlar. Çünkü ölecek olana doğru giden okun önünde duranlar da illa ölürler.

Yalnız birşeyi artık öğrenelim. Yalnız birşeye artık alışalım. Yalnız birşeyi izzetle yapalım. Gayrı bu kemalist zümreye parmak sallayan biz olalım. Yeter. Onlar senelerce, yerine zekatı kadar bir muvaffakiyet koyamadıkları, Osmanlı'nın, Selçuklu'nun vs. mirasına sövüp durdular. Sarığını-şalvarını, örtüsünü-çarşafını, yazısını-duasını dillerine doladılar. "Bizi İslam geri bıraktı!" diye göğüslerini goril gibi dövdüler. Rejimlerinin yüzüncü yılı geçilirken görüyoruz ki, ne alaka, geri kalmak onların eseriymiş. Yine Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle: "(...) müşkilü't-tahsil olan Avrupa mehasinini terk ederek, çocuk gibi hevâ ve hevese muvafık zünub ve mesâvî-i medeniyeti tuti gibi taklittendir ki, bu netice-i seyyie zuhur ediyor." Bu papağanlar da, Selçuk Bayraktar gibi müşkilü't-tahsil olana talip olup teknoloji üreteceklerine, senelerce bizi şapkayla, yazıyla, dansla, rakıyla vs. uğraştırdılar. Sadece uğraştırmak da değil zehirlediler. Milyonlarca gencin gayreti heba oldu. Zekası ziyana gitti. Birer Selçuk Bayraktar olabilecek nice delikanlı Tarkan Tevetoğlu gibi kalçasını sallamakla teselli buldu. Yani 'çocuk gibi hevâ ve hevese muvafık zünub ve mesâvî-i medeniyeti tuti gibi taklit' bizi mahvetti. Halen de etmektedir.

Maraş'taki okul katliamını da bundan uzakta görmüyorum ben. Evet. Hiç kusura bakmasınlar. Bu cinayet de her rezalet gibi yine onlara yazar. Zira bu gençlerin kalplerine insaniyet-i kübra olan İslamiyetin yerleşmesine müsaade etmediler. Laik rejimlerinin gücüyle Kur'an'ı, sünneti, maneviyatı tedrisin her aşamasından söktüler. Halen de, hatta çocuklara bir ilahî söyletmek kadar olsun, varlığından mutlu olmuyorlar. Sonra ne oluyor peki? Varlık boşluk kabul etmiyor. Senin meleklere yakışır bir faziletle gönüllerini besleyemediğin çocuklar, internetin karanlık ağlarında, şeytanlara özeniyorlar. Camiye götürülmesine gücendiğin gençler keşhanelerden toplanıyorlar. Tesettürüne gücendiğin hanımkızları fuhuş bataklığından kurtarmaya çalışıyorsun artık. Belki çalışmıyorsun da... Zira sen de o sistemin bir parçasısın zaten. Evet. Zihnen çoktan Batı'nın veled-i zinası oldun. Onlarda ne denaet varsa "Bizde de mutlaka bulunması lazım!" diyenler korosuna katıldın. Ancak yağma yok. Senin 'denenmemişliğine güvenerek' bize parmak salladığın günler geride kaldı. Şimdi biz parmak sallayacağız.

Ve hesap soracağız: "Ey Müslümanları dünyaya şiddetle teşvik eden ve san'at ve terakkiyât-ı ecnebiyeye cebir ile sevk eden bedbaht hamiyetfuruş! Dikkat et, bu milletin bazılarının din ile bağlandıkları rabıtaları kopmasın. Eğer böyle ahmakane, körükörüne topuzların altında bazıların dinden rabıtaları kopsa, o vakit hayat-ı içtimaiyede bir semm-i kàtil hükmünde o dinsizler zarar verecekler..." derken Bediüzzaman Hazretleri haksız mıymış? Böyle ahmakane, körükörüne, rejim topuzlarıyla dinden kopardığın gençler toplumsal hayat için bir öldürücü zehir haline gelmediler mi? Maraş'ta, Urfa'da, başka yerlerde yaşananlar sende de artık bu hissi oluşturmuyor mu? Yine bize suçu atarak işin içinden sıyrılabileceğini mi sanıyorsun? Yağma yok. Âdem gözünü açtı. Daha bundan sonra kimseyi kandıramazsınız. Çünkü yüzyıldır siz varsınız. Her sınıfta resimleriniz var. Her binanın önünde büstleriniz var. Her yerde sözleriniz asılı. Her yerde 10. Yıl Marşı çalınıyor. Peki karşılığında ne alınıyor? Yine ülkede bir gelişme oluyorsa dindarlarla oluyor. Üretiyorlarsa yine onlar üretiyor. Sahi ya, II. Dünya Savaşı döneminde, nal çivisini için İngiltere'ye sipariş geçtiğiniz de mi yalan? Bes! Yeter! Gayrı yalanın ömrü bitti.

8 Mart 2017 Çarşamba

Sultan Abdülhamid 'masum imam' mıydı?

Mesele giderek daha tatsız bir hal alıyor. Ben de hakkında yazmak mecburiyetinde kalıyorum. Öncelikle şunu aklımızda/kalbimizde tutmamız lazım: Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat itikadında, ki bizim imanımız istikametin o olduğu üzerinedir, nebilerden başka kimsenin ismeti yoktur. Bir insanın kalbinin güzelliği, ahlakının temizliği, hamiyetinin yüceliği, zekasının parlaklığı, nesebinin paklığı gibi şeyler bir tarafa; biz, nebilerden başka her beşerin şaşar/şaşabilir olduğuna inanırız. Bu nedenle de birisi "Falanca hata yapmış!" dediğinde "Neeee?" diye bağırarak şok yaşamayız. Muhatabımızı hemen 'yalancılıkla' da suçlamayız. Ne yaparız peki? Tahkik ederiz. "Dediği doğru mudur?" diye bir sağlama yaparız. Bunu yaparken de, sorguladığımız, suçlanan kişinin 'hata yapabilir' oluşu değildir. 'Bize nakledilen hatayı hakikaten yapıp yapmadığı'dır. Böylece o kişi hakkında adaletle hükmederiz. Yani; ne tahkik etmeden hataya inanırız, ne de masumiyeti tahkik etmemek gerektiğine.

Bu, bizde böyledir, ama şiada böyle değildir. Şia, Allah Resulü aleyhissalatuvesselamdan sonra, pâk nesebinden gelen oniki imamın da masumiyetine inanır. Bu yüzden onlara muhalif olmak (veya onlara atfedilerek nakledilen şia inancına aykırı olmak) kişiyi küfre götürecek kadar büyük bir suçtur şiada. 'Masum imam' kavramlaştırmasıyla bilinen bu meseleyi tafsil etmeyeceğim. Fakat bu sapkınlığından ötürü şianın; sahabe, tabiin ve tebe-i tabiin büyüklerine nasıl çirkin suçlamalar yaptığı malumdur. Masum imamlara, değil muhalif olmak, destek vermeyen veya istedikleri şekilde katılmayan sahabe efendilerimiz bile şianın gözünde merduddur. Allah onları ıslah eylesin.

Gariptir, bugünlerde de, merhum Sultan Abdülhamid Han'ın mağduriyeti zemininde birçok âlime böyle bir saldırı yapılıyor. 31 Mart Vakası ve sonrasında yaşananlar üzerinden, öncesinde Sultan Abdülhamid'e eleştiride bulunmuş herkes aynı darağacına asılıyor ve 'ya hain, ya ahmak, yahut da kafir' ilan ediliyor. Evet, şaşırmayın, hakikaten oluyor bu. Sultan Abdülhamid merhumun da insanlar içinde sadece bir insan olduğu (ve hatta siyasiler içinde sadece bir siyasi olduğu) unutularak 'masum imam' gibi savunusu yapılıyor.

Hasbelkader istibdadını eleştirmiş kim varsa, dediği isabet etsin veya etmesin, doğru olsun veya olmasın, tarihsel gerçeklerle uyuşsun veya uyuşmasın, hainler zümresine ilhak olunuyorlar. Üstelik bu insanlar öyle sen-ben gibi sıradan kişiler de değiller. Çoğu bugün kıratında adam yetiştirilemeyen âlimler.

Ama kime laf anlatacaksınız? Şu tarz Abdülhamidciliğin meselenin bu tarafına baktığı yok ki. Bu âlimlerin sayısı ne kadar çok veya kıratları ne kadar yüksek ayarda olursa olsun, hatta Abdülhamid eleştirilerinde o dönem ulemasının icmaı hasıl olsun, hepsini bir hamlede kapı dışarı ederler de Abdülhamid'i sevenlerden (o seven velev fâsık olsun) başkasını almazlar. Mehmet Akif merhum olsun, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi merhum olsun veya Bediüzzaman olsun, umurlarında değildir. DAİŞ'inki gibi keskin bir tekfir veya tahkir bıçağı ellerindedir. Çalıverirler önlerine gelenin boğazına.

Hani denilir ya: "İslamın şartı beştir. Altıncısı haddini bilmektir." İşte, bu altıncıda ayarını tutturamayınca, bir tane 'hata yapması gayet mümkün' ve 'eleştirilmesi gayet doğal' siyasetçi üzerinden bin tane 'ümmetin gözbebeği' ve 'hayatları hamiyetlerinin şahidi' olan âlim kesilir-biçilir hale gelir.

Fakat bu noktada şu ihtimali dışarda bırakmayalım: Bu insanlar içinde muhalefetinde ifrat etmiş isimler olabilir. Yaptıkları eleştirinin üslûbunda hata bulunanlar olabilir. Bunlar mümkündür. Çünkü bu insanlar da, en az Sultan Abdülhamid kadar, beşerdir ve şaşabilirler. Ancak meselenin bu yanına dair hiçbir kollamada/sağlamada/araştırmada bulunmadan, eleştiride bulunmuş kim varsa kolundan tutup hamiyet ve hatta İslamiyet kapısının dışına koymak, bu kesinlikle modern zamanların elim bir had bilmezliğidir.

Sultan Abdülhamid'in tahttan indirilmesinden sonra yaşananlar üzerinden öncesinde yapılan eleştirilerin haksızlığına hükmetmek ise tam bir anakronizmdir. Meseleyi zihinlerinize yaklaştırmak için şöyle bir örnek vereceğim: Bugün de bir kısım âlimimiz/aydınımız Erdoğan'ı kimi icraatlarından dolayı eleştirmiyor mu? Elcevap: Evet, eleştiriyor. 15 Temmuz'dan önce de bunu yapmıyorlar mıydı? Elcevap: Evet, yapıyorlardı. Nitekim; Erdoğan'ın "Ne sünniyim ne şiiyim!" sözü üzerine ehl-i sünnet ulema tarafından getirilen bir dizi (bence de haklı) eleştiri oldu. Yine İsrail'le yapılan anlaşma ve Mavi Marmara davasında gelinen nokta üzerinden Erdoğan'a İslamcı camia tarafından birçok eleştiri yapıldı. Hatta bu eleştiriler bizzat Erdoğan'ın rahatsız olacağı seviyeye kadar vardı da sert bir açıklama yaptı. Şimdi, bütün bu eleştirilerin ardından, 15 Temmuz darbe girişimi başarılı olsaydı ve Erdoğan (Allah korusun) baştan indirilseydi, öncesinde yapılan bu eleştirilere hainlik, ahmaklık veya kafirlik damgası vurulabilir miydi? Hâşâ, yüzbin defa hâşâ!

Bununla yüzleşelim. Çünkü sonraya bakıp önceye hükümler çıkarmak doğru ise pekala denilebilir ki: Nasıl ki bu âlimler/aydınlar Sultan Abdülhamid'i eleştirerek 31 Mart'ın yaşanmasına zemin hazırladılar ve sebep oldular; 15 Temmuz'dan önce Erdoğan'ı eleştirenler de 15 Temmuz'un yaşanmasına zemin hazırladılar ve sebep oldular. Bu rahatlıkla söylenebilir. Aynı mantıkla aynı suçlama bugün de birilerine yapılabilir. O zaman da 'hık-mık' etmeden "Evet!" diyebilecek miyiz? Ben, ilk kısımda cüretkâr olan yaftalamacıların, şu ikinci kısımda mütereddit olacaklarına kaniyim. Çünkü bu sefer listede kendi isimleri de olacak. Hem de yukarılarda bir yerlerde...

Hasılı: Arkadaşlar, böylesi meselelerde en istikametli duruş olarak, mürşidimin de Risale-i Nur'da andığı, Hz. Ömer b. Abdülaziz'e (r.a.) atfedilen şu sözü salık veririm: "Allah, onların kanlarına ellerimizi bulaştırmadı, biz de dillerimizi bulaştırmayalım." Ömer b. Abdülaziz (r.a.) bu sözü sahabe arasında gerçekleşen savaşlar ve fitneler hakkında söylemiştir. Şu sese kulak verelim. Selefimiz bizi hayra çağırıyor. Altından kalkamayacağımız meseleler hakkında çene çalmamayı tavsiye ediyor. Şu tavsiyeyi dinleyelim. Zira yarın Mehmet Akif merhum ile Abdülhamid merhum, dünyadaki kavgaları dünyada bırakmış olarak, kolkola cennete girer de, biz, dilimizde onların etleriyle kanları, arkalarından öylece bakakalırız. Allah bizi istikametten ayırmasın.

27 Haziran 2012 Çarşamba

Yoksa Bediüzzaman'ı küçültüyor muyuz?

Bugün bu yazıda siz kardeşlerimle bir mülahazamı paylaşmak niyetindeyim. Ki bu mesele bir yıla yakın bir zamandır zihnimi meşgul etmekte... Bediüzzaman ile ilgili yakın tarih çalışmalarının bir hayli arttığı malum. Hatta benim de iltifat ettiğim bir şekilde bu çalışmalar, Bediüzzaman’ın hayatını bir bütün şeklinde incelemekten çok, bir kesitini, daha lokal ve derinlemesine bir şekilde ele alıyorlar. Bu elbette güzel birşey. Çok da takdir topluyor. Fakat kanaatimce bir hata, bir eksen kayması bu çalışmalar içinde neşrünema buluyor. Benim gibi vehhamları da kara kara düşündürüyor.

Bahsettiğim eksen kaymasını en çok Bediüzzaman’ın eser neşirlerini yakın tarih olaylarıyla birbirine bağlayanların teliflerinde görüyorum. Onlar, belki iyi bir niyetle Bediüzzaman’ı yakın tarihin daha aktif bir üyesi gibi göstermeye çalışırken (ki bunu daha çok toplumsal hayattan geri durduğu Yeni Said dönemi için yapıyorlar) diğer yandan Bediüzzaman’ı alabildiğine küçültüyor, daraltıyorlar. Evet, evet, küçültüyorlar!

Mesela Haşir Risalesi’nin telifini Abdullah Cevdet ve avanesinin Resimli Ay Mecmuası ile bağlayarak yorumlarken Bediüzzaman’ı daha çok yücelttiklerini sanıyorlar. Yine diğer eserlerin teliflerini adeta birileriyle Bediüzzaman’ın oynadığı satranç oyununun taşları gibi yorumluyorlar. Diğer yandan yine bazılarının öyle bir yakın tarih algısı var ki, sanki Mustafa Kemal ve Bediüzzaman karşılıklı oturuyor, düşünüyor ve birbirlerine karşı hamleler yapıyorlar. Hatta bu çalışmaları yapan hocalarımız elde ettikleri bilgileri de malumlarına/yorumlarına tâbi kılarak; yontuyorlar, zorluyorlar, zahmetli tevillere girişiyorlar.

Ben bu algının (doğruluğunu veya yanlışlığını sorgulamadan) bir hata olduğunu düşünüyorum. Bunu bir eksen kayması, hatta bir daraltma olarak tarif ediyorum. Zira Risale-i Nur’un telifini böyle bir yakın tarih paralelliğine mahkum kılanlar, bu sefer şu sorunun cevabını vermekte zorlanıyorlar: “Madem bu eserleri yazmak Bediüzzaman’ın kalbine zikrettiğiniz olaylarla birlikte geldi; peki neden müellif-i muhterem, Eski Said döneminde yine bu bahislere dair telifler yapmıştır? Mesela Haşir Risalesi, madem Resimli Ay Mecmuası ile bu denli alakalıdır, neden bundan yıllar önce telif edilen Mesnevi-i Nuriye’de Lasiyyemalar isminde yine Haşir üzerine yazılmış benzer bir bölüm bulunmaktadır? Ve neden Mesnevi-i Nuriye buna benzer örneklerle dolu bir fidanlık hükmündedir? Yoksa müellif, daha satrançtaki rakipleri piyasaya çıkmadan taşları mı oynamaya başlamıştır? (Yoksa rakipler yalnızca onlar değil midir?)”

Oysa ki, bizzat kendisi Mesnevi-i Nuriye’nin bir bölümünde şöyle demektedir (Ümit Şimşek tercümesi): “Bu meseleler geliştirilip tanzim ve izah edildiği takdirde, onlardan, bu zamanın fikrî dalaletlerine karşı gayet kuvvetli ve sağlam bir akaid-i imaniye ile yeni bir ilm-i kelam çıkarmak mümkün olabilir.” Bunun altına düştüğü dipnotta Ümit ağabey şöyle demiştir: “Bu tasavvuru gerçekleştirmek daha sonraki yıllarda yine bizzat müellifin kendisine nasip olmuştur.”

Hal böyleyken ve müellif-i muhterem bazı yerlerde eserinin bin yıllık yaralara tedavi olduğunu söylerken onu yakın tarih olayları içine kıstırmak, sıkıştırmak; adeta nefes alamaz hale getirmek, geçmişe gömmek demektir. Kaldı ki, onları satrançta Bediüzzaman’ın rakibi gibi göstermek, Bediüzzaman’ı yüceltmek değil, aksine küçültmek olur.

Bediüzzaman’ın “Osmanlı bir Avrupa’ya hamiledir!” dediği vakitlerde ne Cumhuriyet ne de onun önderleri vardır. Ancak fikrî dalalet varlığını o zaman da (ve evvelinde de) sürdürmektedir. Bana öyle geliyor ki; Bediüzzaman’ın eserleri, bütün zamanlara hitap eder düşünülürse ancak hakiki tesirini icra eder. Ve kanaatimce de öyle bir niyetle yazılmıştır. Ani gelişen olaylarla değil, süreçlerle (belki süregelen dalaletlerle) ilgisi vardır. Yakın tarih olayları ise bazı bazı kimilerimizin ağızlarına şekerleme olabilir. Yoksa Yeni Said’in yazdığının özü, Eski Said’in dimağında, kalbinde durmaktadır. Fark yalnız üsluptadır. Muhatabın ömrü ise kıyamete kadardır.

4 Şubat 2012 Cumartesi

Yakın tarihle neden hesaplaşmalıyız?

Emekli Askerî Hakim Yusuf Çağlayan, Nesil Yayınları’ndan çıkmış olan kitabı Darbeci Kuşatma’da birşeye önemle vurgu yapar: Darbeci zihniyetin kodlarına... Hatta kitabının bölümlerinden birisini (son bölümünü) bu başlık oluşturur. O bölümde Yusuf Çağlayan Hoca, olabilecek darbeleri engellemenin tek yolunun; darbeci zihniyetin arkasındaki zihnî kodlanmaların temizlenmesi sayesinde mümkün olabileceğini söyler. Hatta bunu (yani bizdeki darbecilik hastalığını) alıp Ernest Renan gibi Avrupalı düşünürlerin oluşturdukları “izm”lerle alakalandırır. Onların oluşturduğu felsefî akımların nasıl zihinleri böyle suistimallere açık hale getirdiğini anlatır...

Ben de bu noktada Yusuf Çağlayan Hoca’nın bu tespitlerine büyük haklılık veriyorum. Hatta sırf bu nedenle bile olsun yakın tarihin kirli, karanlık noktalarıyla ve onların arkasındaki zihniyetle hesaplaşmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu noktada Mektubat’ta da geçen; “Allah bir topluluk için hayır murad ettiğinde, onlara nefislerinin ayıplarını gösterir” (el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1:81) hadisini çok manidar buluyorum. Evet, bizler belki de Allah’ın haklarında hayır murad ettiği o topluluğuz. Ve Allah, bugün bize, yakın tarihin karanlık noktalarıyla yani nefsimizdeki ayıplarla hesaplaşma imkanı veriyor. Kafatasları, suikastler, darbe planları, soruşturmalar hep bunu ifade ediyor...

Böyle bir hesaplaşma zihniyetin kodlarının temizlenmesi açısından mühim. Zira onlar, o karanlık olaylar, Diyarbakır’daki kafatasları, Hrant Dink suikasti; Dersim, Menemen hadiseleri ve saire aydınlatılmadıkça kodların gizli kalması, kendilerini açık etmemeleri mümkün. Bazıları, suçluların büyük bir kısmının ölmüş olduğu böylesi bir durumda eski defterleri neden tekrar be tekrar açıp, dillendirip durduğumuzu soruyor olabilirler. Onlara da bu cevabı veriyorum: “Biz bu olayları, arkasındaki zihniyetin ölmesi için kovalıyoruz. Amacımız bu... Yapmaya çalıştığımız şey; sadece Ebu Leheplerin ellerinin kırılması değil, ayette dendiği gibi ellerinin kuruması. Onları yetiştiren yatakların, membalarının kuruması, dezenfekte edilmesi...”

Hatta bu noktada yine Mektubat’ta (On Beşinci Mektup) geçen; “Sahabeler nazar-ı velayetle müfsitleri neden keşfedemediler? Ta, Hulefa-yı Raşidinin üçünün şehadetini netice verdi?” sualine Bediüzzaman’ın verdiği cevabın ikinci makamı da, bana, çok muhteşem mesajlar da içeren bir metin gibi görünüyor. Orada Üstad’ın bu olayların birkaç münafık yahudinin işi olmadığını vurgulaması, arkasında kırılan millli gurura ve fikr-i milliyeye dayanan bir zihinsel kodlamanın olduğunu söylemesi ve hatta o münafıklar bilinseydi bile bu yaranın ıslahının mümkün olmadığını belirtmesi çok manidar geliyor... Ki aynı paragrafta Üstad Hazretleri şöyle bir cümle de kullanıyor:

“Demek, o hadisatın önünü almak, o vakitteki hayat-ı içtimaiyeyi ve muhtelif efkârı ıslahla olurdu. Yoksa, bir iki müfsidin keşfedilmesiyle olmazdı.”

İşte arkadaşlar, biz de bunu yapmaya çalışıyoruz. Yani bugün bu yakın tarih hesaplaşmalarıyla bir zihniyet, bir zehirli ortam kurutulmaya çalışılıyor. Kem neticeler ve kötü sonuçlar ortaya konularak o fikrî arkaplan öldürülmeye gayret ediliyor. Bu nedenle bizim de yakın tarihin hataları üzerinde bu kadar tahdişat yapmamız garip görülmesin. Bu olaylar sadece bir Ogün Samast, bir İsmet İnönü, bir Mustafa Muğlalı, bir Mustafa Kemal hadiseleri değil. Arkasında ve arkalarında ıslah edilmesi gereken muhtelif efkâr var. Dehşetli ekoller var, herdem böyle neticeler vermeye münbit zeminler var. Zihinlerle savaşalım, kişilerle değil.

AK Partililer 'AK Patililer'e karşı!

AK Parti'nin sorunu 'pekmezin sinek çekmesi' sorunudur. Maşaallah ki, AK Parti, 'dindar-dine hürmetkâr' diye tarif ettiğ...