Yaratılış etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yaratılış etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Kasım 2025 Pazar

Sonuçları yaratmıyorlarsa nedenler neden var?

Neden-sonuç ilişkileri birer yaratış ilişkisi değil ise 'neden-sonuç ilişkisi' diye birşey neden vardır? Yani, nedenleri de sonuçları da yaratan Allah ise, ki amentümüz tastamam budur, böyle bir ilişki ağı neden kurulmuştur? Neden aralarına bu kadar yakın mesafeler bırakılmıştır? Neden beşerin kafası/kalbi bu sûretle karıştırılmıştır? Hâşâ, yoksa, Rabbü'l-Âlemîn olan Allahımız, kullarına tuzak mı kurmaktadır? Onlara şaşırtmaca mı yapmaktadır? Yanılmalarını mı dilemektedir çokça? Kandırmayı mı istemektedir? Vitamin hep elmanın dokusunda saklanırken, elma hep ağacın dalında asılırken, ağaç hep topraktan yeşerirken, benim 'evvelkileri ahirkilerin yaratıcıları olarak görmem' kaçınılmaz değil midir?

el-Cevap: Değildir. Hem tuzak da değildir. Tamamen insanın galatıdır. Şöyle ki:

Mürşidim bir yerde, yok, iki yerde diyor: "Bütün kâinattan dergâh-ı İlâhiyeye çıkan/giden, bir duadır." (Sözler'de 'giden' Mektubat'ta ise 'çıkan' diyor.) Ve her iki bahiste de duayı, yalnızca dil ile söylenen birşey değil, bütün oluşların merkezine yerleştiriyor. Yani "Her yaratılış süreci aslında/evvelinde bir dua sürecidir!" manasına getiriyor. Şimdi bir miktar iktibasın tam sırası işte:

"Ya istidat lisanıyladır—bütün nebâtat ve hayvanâtın duaları gibi ki, herbiri lisan-ı istidadıyla Feyyâz-ı Mutlaktan bir suret talep ediyorlar ve esmâsına bir mazhariyet-i münkeşife istiyorlar. Veya ihtiyac-ı fıtrî lisanıyladır—bütün zîhayatların, iktidarları dahilinde olmayan hâcât-ı zaruriyeleri için dualarıdır ki, herbirisi o ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla Cevâd-ı Mutlaktan idame-i hayatları için bir nevi rızık hükmünde bazı metâlibi istiyorlar. Veya lisan-ı ıztırariyle bir duadır ki, muztar kalan herbir zîruh, kat'î bir iltica ile dua eder, bir hâmî-i meçhulüne iltica eder, belki Rabb-i Rahîmine teveccüh eder."

İlgili metinlerin cümlesini karşınıza alıp baktığınızda şöyle bir manzara zuhur ediyor âdeta: Birbirlerinin yaratıcısı olamayacaklar, birbirlerine yakın yaratılıyorlarsa, bu onların birbirlerinin duaları olmalarındandır. Yani, kainattaki sebep-netice, neden-sonuç vs. ilişkilerinin tamamı 'yaratış ilişkisi' değil 'dua ilişkisi'dir. Dua ilişkisi de birşeyin yaratılışa çıkması için mahlukatın Rabbü'l-Âlemîn'e dönük oluşturduğu 'talep'tir. Talep hilkati açıklamaz. Hilkatse talebi açıklar. Ve hem talep bize hilkatin nasıl vücuda getirildiğini de anlatmaz. Hilkate dönük talebin nasıl oluşturulacağını söyler sadece.

"Şu istidat lisanıyla dua nev'inden birisi de şudur ki: Esbabın içtimaı, müsebbebin icadına bir duadır. Yani, esbab bir vaziyet alır ki, o vaziyet bir lisan-ı hal hükmüne geçer; ve müsebbebi, Kadîr-i Zülcelâlden dua eder, isterler. Meselâ su, hararet, toprak, ziya, bir çekirdek etrafında bir vaziyet alarak, o vaziyet bir lisan-ı duadır ki, 'Bu çekirdeği ağaç yap, yâ Hâlıkımız!' derler. Çünkü, o mu'cize-i harika-i kudret olan ağaç, o şuursuz, câmid, basit maddelere havale edilmez, havalesi muhaldir. Demek, içtima-ı esbab bir nevi duadır."

Bediüzzaman Hazretlerinin bu öğrettiğini neden önemsiyorum? Zira ateistlerin çoklukla istimal ettikleri bir argümanın çürütülmesini sağladığını düşünüyorum. En azından mevzuun bizcesini ortaya koyuyor. İşin içinden nasıl çıkacağımızı belletiyor. Hani onlar derler: "Eğer yaratan sebepler/nedenler değil de Allah'sa, sebebi/nedeni yapma, yerine getirme, eyleme, bırak, Allah yaratsın. Yok, süreç bu şekilde işlemiyorsa, o zaman kabul edeceksiniz ki, ey müslümanlar, yaratan Allah değil sebeplerdir."

Bu tuzaklı argümanı yukarıdaki ferasetle şöyle çürütüyorum arkadaşım: Evet. İmanıma göre, ki nefsü'l-emirdeki hakikat de zaten budur, sebepler neticelerin, nedenler sonuçların yaratıcısı değildir. Fakat, bununla birlikte, onlar 'hiçbirşey' de değildir. Onlar yaratılış sürecinin başlaması için gönderilmesi gereken taleplerdir. Eğer talep gönderilmezse süreç başlamaz. Allah, hâşâ, yaratmaya mecbur edilemez. Zorunda bırakılamaz. Ancak Ondan rahmeti dilenir. Rahmeti şefaatiyle kudreti çağrılır. Her talep illa yaratılış sürecine çıkacak değildir gerçi. Ama o Sultan-ı Zülcelal'in izzeti diler ki: Bana önce bir duası edilsin bu yaratışın. Varoluşun yeni boyutları için varlık bir hazırola geçsin. Onun bu hazırlığının nisbetince de ona lütfedeyim. Fazlımdan fazla fazla verdiğim de olur. Hikmetimden az az azalttığım da olur. Ancak nihayetinde herşeyin duası ehemmiyetidir. "Duanız olmasa ne ehemmiyetiniz var?" buyurmuşum. Bu buyruğum yalnız insana değildir. Cümle mahlukatımadır.

"İkinci nevi dua: İhtiyac-ı fıtrî lisanıyladır ki, bütün zîhayatların iktidar ve ihtiyarları dahilinde olmayan hâcetlerini ve matlaplarını ummadıkları yerden, vakt-i münasipte onlara vermek için, Hâlık-ı Rahîmden bir nevi duadır. Çünkü, iktidar ve ihtiyarları haricinde, bilmedikleri yerden, vakt-i münasipte onlara bir Hakîm-i Rahîm gönderiyor. Elleri yetişmiyor; demek o ihsan, dua neticesidir."

Yaratmak yaratışın bütün sorumluluklarını/gereklerini taşımakla mümkün olur. Elmanın yaratılışı, yaratabilecek bir ilmin, iradenin ve kudretin varlığını neyin üzerinden açıklanabiliyorsa ona verilir. Ağaca verilmez mesela. Neden? Çünkü ağacın elma yaratacak türden bir ilmi, iradesi, kudreti yoktur. Mahlukatın en kabiliyetlisi insandır fakat insanın dahi elmayı sıfırdan yaratacak ilmi, iradesi, kudreti yoktur. O kainatta işletilen mevcud yaratılış sistemlerini taklid ederek, yani "Nasıl dualanılırsa şu yaratılır?" sorusuna cevap bulmaya çalışarak, rahmete mazhariyette ilerler. Mürşidim bu bağlamda 'havarık-ı medeniyet' denilen teknolojilerin dahi hem bir 'dua' hem bir 'dua neticesi' olduğunu söyler:

"Üçüncü nevi dua: İhtiyaç dairesinde zîşuurların duasıdır ki, bu da iki kısımdır. Eğer ıztırar derecesine gelse veya ihtiyac-ı fıtrîye tam münasebettar ise veya lisan-ı istidada yakınlaşmışsa veya sâfi, hâlis kalbin lisanıyla ise, ekseriyet-i mutlaka ile makbuldür. Terakkiyât-ı beşeriyenin kısm-ı âzamı ve keşfiyatları, bir nevi dua neticesidir. Havârık-ı medeniyet dedikleri şeyler ve keşfiyatlarına medar-ı iftihar zannettikleri emirler, mânevî bir dua neticesidir. Hâlis bir lisan-ı istidatla istenilmiş, onlara verilmiştir. Lisan-ı istidatla ve lisan-ı ihtiyac-ı fıtrî ile olan dualar dahi, bir mâni olmazsa ve şerâit dahilinde ise, daima makbuldürler."

Buradan artık neden-sonuç ilişkileriyle öğretilenin esasında 'nasıl dua edeceğimiz' olduğu anlaşılıyor. Fakat biz, ne yazık, 'dua etmek'le 'yaratma'yı karıştırıyoruz. Zira, Hüda, dualarımızı o kadar sık kabul ediyor ki, o kadar cömert ki, o kadar merhametli ki, o kadar kerim ki... Bahşının bolluğundan dolayı dua eden de kendini/olageleni şaşırıyor. Dua etmekle yaratmayı ayıramıyor. Yaratışa dönüşmesinin sıklığından yapanın nedenler (yani duaları) olduğunu sanrılıyor. En özünde düşülen hata, diafondan çay isteyen birinin, 'çayı diafonun getirdiğini sanması' gibi oluyor. Evet. "Bu hep bu şekilde oluyorsa 'Bu şunu kaldırır mı?' diye sormaya gerek yok!" kolaycılığı bizi körleştiriyor. "Zira nazar-ı sathî böyle yerlerde çok halteder."

"Cehl-i mürekkebi intaç eden, nazar-ı sathîyi tevlid eden ülfetten tecrid-i nazar etsen ve akla karşı sedd-i turuk eden evhamın âşiyânı olan mümâresât-ı ilzâmiyattan nefsini tahliye etsen, hurdebinî bir hayvanın sureti altında olan makine-i dakika-i bedia-i İlâhiyenin şuursuz, mecrâ ve mahrekleri tahdit olunmayan ve imkânâtında evleviyet olmayan esbab-ı basita-i camide-i tabiiyeden husûl-pezîr ve o destgâhın masnuu olduğunu, kendi nefsini kandırıp mutmain ve ikna edemezsin."

Hani İmam Ali radyallahu anha atfedilen bir söz var: "Dualarımı kabul etmemesinden bildim ben Onu!" el-Hak. Bu söz hakikati söylüyor. Zira, insan, eğer her istediği yaratışa çıkan bir mahluk olsaydı, o zaman (tıpkı yukarıda olduğu gibi) istemekle yaratmayı birbirine karıştırırdı. Ülfetinden ayıramaz olurdu. Öyleyse Allah, insana, her istediğini vermeyerek de ona 'kendini bilme lütfunu' bağışlamıştır. Şükrolsun. Her istediği olmadığından istemekle yapmanın arası açılmıştır. Yalnız istemekle olmadığı anlaşılmıştır. İstemek her çeşidiyle sadece yaratışın duasıdır. Yaratacaksa isteyenden çok başkasıdır.

Neden-sonuç ilişkileri bize bağışlanmasaydı nasıl dua edeceğimizi bilemezdik arkadaşım. Bilginin hiçbir türüne erişemezdik. Zira bir sistem üzerinde yaşıyor olmazdık. Allah'ın Sadıku'l-Vaad olduğunu, yani vaadinde en sâdık bulunduğunu, neden-sonuç ilişkileri sayesinde öğrendik. Fizikle öğrendik. Kimyayla öğrendik. Biyolojiyle öğrendik...

Nedenlerle edilen dualar bollukla sonuç hediyelerini verdi. Kanunlar hep işledi. Ancak neden-sonuç ilişkisinin bu derece lutf u kereme ulaşma sıklığı, yani Rabbimizin bağışlama şiddeti, kereminin şiddet-i zuhuru, nefsimizin de gözünü kör etti. Cömertlik savrukluğa yoruldu. Bolluk tesadüfe verildi. Şiddet-i zuhurundan, heyhat, zuhurunu reddetmeye cür'etlendik. Halbuki ne haddimizeydi? İstemekle yaratmak hiç bir olur muydu? Hülasa: Bize kurulmuş bir tuzak yoktu arkadaşım. Tuzaklarını gafletiyle kendine kuran insan vardı. Dikkatsizlik, rikkatsizlik, dadikatsizlik, hakikatsizlik... her nimeti pusata dönüştüren galat buydu. O kadar üzerine konuştuk şimdi. Bak, yine de gözümüz hâlâ açılmıyor, emmâre nefsimiz yedi başlı ejder, çünkü bilmek yaşamanın garantisi değilmiş, vesselam.

27 Kasım 2025 Perşembe

Nasreddin Hoca neden bir Allah'a inanıyor?

Ateistin birisi "Neden bir tanrı (bizcesi Allah'tır onun) tasavvuruna ihtiyaç duyuyorsun?" diye soracak olsa cevabım hazırdır benim. Nedir? Şudur: "Çünkü kainata dair her soruya kainattan çıkmadan cevap veremiyorum." Evet. En özet söylenişi böyle. Tafsil edersem de şunları ekleyebilirim: Kainat, kendisi hakkındaki bütün sorulara, salt kendi içinde kalınarak cevap verilebilecek gibi değildir. Çünkü kendisiyle ilgili bütün meseleler 'dört boyutlu âlem'de çözülebilecek gibi değildir.

Tablo misalinden hareket edelim. Hatta belirgin bir örnek olsun. Meşhur 'Monalisa' ablayı sahaya sürelim. Monalisa tablosuna bakarak şu soruya cevap bulabilirim: "Bu tabloda kaç farklı renk kullanılmış?" Yine Monalisa tablosuna bakarak şu soruya cevap verebilirim: "Bu tabloda hangi tür boyalar kullanılmış?" Ve yine Monalisa tablosuna bakarak şu soruya bir cevap üretebilirim: "Monalisa tablosunda fırça vuruşları ne şekilde yapılmış?" Tamam. Bütün bu sualler tablo üzerinden tetkiklerle cevap bulabilir. Fakat dönüp bir de şunu sorduğumda Monalisa artık cevap veremez: "Neden bir başkasının değil de bu kadının tablosu çizildi?" Veya "Bu kadını bu tabloya kim çizdi?" Veyahut "Bir kadın bu tabloya nasıl olup da çizilebildi?"

Böyle sorduğumda ağzı var dili yok tablomuz ellerini iki yana açıp şöyle yanıt verir: "Bu bilgileri bende bulamazsın. Çünkü 'benle ilgili olmayan' şeylerden de bahsediyorsun. Sözgelimi: 'Neden bir başkasının değil de benim çizildiğim' sualinin muhatabı 'başkalarının varlığı' ve 'o başkalar yerine beni seçecek olanın varlığı' ile açıklanabilir. Fakat 'benim varoluşum kadarında' ne benden başkaları vardır ne de o başkaların yerine beni seçecek birisi. Yani tabloda bunları bulamazsın. 'Kimin çizdiği' sorusu da bende kalınarak cevap bulunabilecek gibi değildir. Zira beni çizen benim içimde olamaz. Beni çizebilmesi için benden aşkın olması gerekir. Hiçbir tablonun ressamı tablonun içinde kalamaz. Bediüzzaman Hazretlerinin tabiriyle 'hem hâkim hem mâhkum' olamaz. Hem çizen hem çizilen olamaz. Çizen çizilen değildir. Çizilen de çizen değildir. Fiili eyleyenle fiilin neticesi olarak ortaya çıkan aynı şey olamaz. Bu en temel mantık kaidelerine dahi takla attıracak bir hezeyan olur.

Üçüncü sorunun maruz kalacağı muamele de bundan farklı değil. Hülasa: Tablo bize kendisi hakkında bazı veriler sunuyor, tamam, amma her sualin cevabı da veremiyor. Yani kendisi hakkında yapacağı açıklamaların bir sınırı var. İçinden çıkmayacağınıza ahdederseniz muhtemel diğer cevaplardan mahrum kalırsınız-kalacaksınız. İşte 'materyalist bilim' ile 'mü'minane iman' birbirinden böyle ayrılır. Materyalizm herşeye 'o şeyin içinde çıkmayarak' cevap vermeye ahdetmiştir. Bu metodolojik hatası nedeniyle de doğru cevaplara körelmiştir. Nasreddin Hoca'nın karanlıkta kaybolan parasını sokak fenerinin altında araması gibi bir yöntem hatasına sapılmıştır. Para nerede kaybolduysa orada aranmalıdır. Aydınlıkta aramak daha kolay diye kaybolduğu yerden uzakta aynı para bulunmaz. Bununla fıkra anlatılır. Ama bilim yapılmaz.

Bilim bunu yapıyor fakat. O yüzden de doğru cevabı bulamıyor. Tıpkı 'Doğruyu Söyle' filminde Will Smith'in "Tanrı insanı futbol oynasın diye yaratmamış!" demesine editörün itirazında olduğu gibi. "Tanrıyı karıştırmayalım." Bugün bilimsellik dediğimiz şeyin neredeyse tamamı 'tanrıyı karıştırmama' üzerine kuruludur. İşte biz müslümanların tam da buraya ciddi bir itirazımız var. Hem şimdi 'hudûs delili'nin de bize yardımcı olacağını düşünüyorum. TDV İslam Ansiklopedisi'nin Hudûs Maddesi'nde deniyor ki:

"Her asırda insanlar, varlık ve olaylara bakarak evreni yaratan ve yöneten üstün bir kudretin mevcudiyetini kavramaya ve kanıtlamaya çalışmışlardır. Bu amaçla başvurulan delillerden biri de varlık ve olayların bir yokluğun ardından yaratıldığı öncülüne dayanarak bu durumda bir var edicinin (muhdis) ve yaratıcının bulunmasının aklî bir zorunluluk olduğu şeklindeki istidlâldir; kelâm ilminde bu şekildeki kozmolojik delile 'hudûs' denilmiştir."

Allah tasavvurumuzu kenarda tuttuğumuzu düşünelim. Ve bir elmayı açıklamaya çalışıyoruz. Elma hep 'sonradan varolan' birşey olarak nazarımızda olduğundan, yani hep bunu müşahade ediyoruz, ona fail aramak kaçınılmaz oluyor. Zira ezelî olmayanın, yani zamandan aşkın olmayanın, yani başlangıçsız olmayanın, yani 'hep olagelen'in bir failinin bulunması gerekmez. Fakat, öyle değilse, illa bu eserin ortaya çıkışının bir açıklanması lazım. Hop. İlk herzemizi yumurtladık: "Dal!" Ama? Ama dal sorunumu çözmüyor ki. Çünkü dal da sonradan olan birşey. "Peki ağaç?" Hayır. O da sonradan oldu. "Toprak?" Toprağın da sonradan olduğu belli. "Kaya?" Kaya da sonradan. "Dünya?" Dünya da sonradan. "Güneş?" Güneş de sonradan...

Bunların hepsi fani oldukları için, yani tablonun dışına çıkamadıkları için, benim aradığım cevabı vermekte acizler. Bu yaptığımız arka ayakları olmayan sandalyeleri birbirine yaslamaya benziyor. En arkaya bir dört ayaklı sandalye gelmediği sürece ayakta durmayı açıklamaları mümkün değil. Veya bir vagon zincirinin hareketini lokomotife bağlanmadan açıklamaya çalışmaya benziyor. Vagon vagona bağlı, o vagon başka bir vagona bağlı, o da bir başkasına... Fakat hiçbirinde 'kimseye bağlanmadan hareket edebilme yeteneği' yok. Onların cinsinden olmayan lokomotifi kabul etmediğim sürece bu hareket vagon-vagon ilişkisiyle açıklanabilecek gibi değil. Vagon-vagon ilişkisi bir muğalata. Vagon-vagon ilişkisi bir lâf salatası...

La teşbih ve la temsil! Kainatı kainat içinde kalarak açıklamaya çalışmak da böyle. Fanileri açıklamak fanilikten kurtulmadan mümkün görünmüyor. Bigbangin kenarına gittiğinizde de yine aynı soru kulağınızı çınlatıyor: "Peki neydi ki hiçi varolmaya itti?" Yani hiç olmak gayet kararlı bir halken neden bu kararlılığı terkedip varoluşa çıktı? Ona kim 'Ol!' dedi? Madde türünden hiçbirşeyin olmadığı, dolayısıyla neden-sonuç zincirinin bütün sözde halkalarının/açıklamalarının tükendiği, o eşikte kimdi bizi varlığa çıkaran? Şimdi arkadaşım baştaki yanıtımı yeniden tekrarlarım: "Çünkü kainata dair her soruya kainattan çıkmadan cevap veremiyorum."

Yetmiyor. Karşılamıyor. Kurtarmıyor. Arka ayağı kırık sandalyeleri ayakta tutmak için, onlar gibi olmayan, arka ayağı kırık olmaktan münezzeh, bir sandalye lazım. Evet. Vagonların hareketini açıklamak için, vagon cinsinden olmayan, başka bir çekiciyle çekilmeye muhtaçlıktan münezzeh, bir lokomotifin bulunması gerekir. Bunlar mahlukat perspektifinden bakınca böyle. Bize gelince de işin rengi tam mürşidimin dediği gibi olur. Biz böyle bir Allah'a iman ediyoruz. Böyle bir Allah'a iman etmeye de mecburuz. Çünkü böyle bir Allah olmadan kainatı açıklamak biteviye sözü uzatmaktan başka işe yaramıyor:

"Madem âlemde ve herşeyde tagayyür ve tebeddül var; elbette fânidir, hâdistir, kadîm olamaz. Madem hâdistir, elbette onu ihdas eden bir Sâni var. Ve madem herşeyin zâtında vücudî ve ademî bir sebep bulunmazsa müsâvidir; elbette vâcip ve ezelî olamaz. Ve madem muhal ve bâtıl olan devir ve teselsül ile birbirini icad etmek mümkün olmadığı kat'î burhanlarla ispat edilmiş; elbette öyle bir Vâcibü'l-Vücudun mevcudiyeti lâzımdır ki, nazîri mümteni, misli muhal ve bütün mâadâsı mümkün ve mâsivâsı mahlûku olacak."

24 Kasım 2025 Pazartesi

Neden elimden yaratılanların yaratıcısı ben olamıyorum?

Bediüzzaman Hazretleri 18. Söz'de diyor ki: "Hem deme ki: 'Ben mazharım. Güzele mazhar ise güzelleşir.' Zira, temessül etmediğinden, mazhar değil, memer olursun." Ben bu sırrı şöyle anlıyorum: İnsan kendisinde tecelli edenlerle bir 'müstakillik' kazanamıyor. Yahut da üzerinden yaratılanlarla bir müstakillik elde edemiyor. Ne demek bu? Açayım:

Güzel bir sûretin/manzaranın fotoğrafını çektiğiniz zaman, o fotoğraf, bir nevi 'güzele mazhar olmuş' olur. Yani o güzelliğin bir parçasını kendisinde hapseder. Yahut hıfzeder. Veyahut kaydeder. Her neyse. Güzellik bizzat kendisinin değildir yine, fakat, güzelliği 'aldığı yerden bağımsız olarak da' kendinde tutabilmektedir. Bu meziyete sahip olduğu için o resmi alıp duvarınıza asarsınız. Baktığınızın bizzat manzara olmadığını bilirsiniz. Tamam. Ama manzara gibi de birşeye bakmaktasınızdır. Güzeldir. İç açar. Veya ikinci bir misale geçelim:

Bir güzel sûretin/şeyin heykelini yaptığınızı düşünelim. Elbette o heykel güzelliğin bizzat yaratıcısı değildir. Güzellik başka birşeyden alınarak üzerinde tecelli ettirilmiştir. Mazhar edilmiştir. Fakat artık o heykeli yapılan kişi/şey heykelden uzaklaştırılsa da heykel güzel kalmaya devam eder. Yani güzelliğinde bir müstakillik kazanır tabir-i caizse. O güzelliğin bir parçası ayrılmaz bir şekilde onun olur. Hatta o güzellik sahibi ölse, kara toprağa dönüşse, yine de heykelinde yüzünün güzelliği bâkidir. İşte, yukarıdaki iki durumda, ve daha benzerlerinde, hâdiseye bakarak denilebilir ki: "Güzele mazhar ise güzelleşir." Yani ondan bir parça güzellik ötekine geçer. Ayrılmamak üzere geçer. Kalmak üzere geçer. Ötekinden bağımsız olarak kalır.

Ancak mürşidim, tam da bu noktada, üzerimizden yaratılışın 'mazhar olmak' değil 'memer olmak' seviyesinde kaldığını belirtir. Memer nedir? Memer 'oluk'tur. Oluk ile fotoğraf, oluk ile resim, oluk ile heykel, oluk ile... vs. aynı şey değildir. Zira oluğa bunlara benzer bir misal vermek istesek onu ancak 'gözlüğe' benzetebiliriz. Veyahut bizzat 'göz' diyebiliriz. Yani bir güzelliğe/güzele bakarker göz size bir oluk hizmeti sunar. Lakin o güzellik sahibi bakış alanınızı terkettiğinde göz bu güzelliği elinde tutamaz. Zira onunla şekillenmemiştir. Onu sadece taşımıştır. Ondan size aktardığı sıfatların mazharı olmamıştır. Memeri kalmıştır. Pili çıkardığınızda devrede elektrik bulamazsınız. Aktarıcı bizzat kaynak olamaz. Müstakillik kazanmadığımızın en belirgin delili de o şeylerde acze düşmemizdir.

Evet. Birşey başka birşeyin mazharı olsa onda acze düşmemeye başlar. Ancak mazharı değil memeriyse acze düşer. Sözgelimi: Ben sağlığa mazhar mıyım memer miyim? Eğer mazhar olsam onda acze düşmemem, hep taşımam, hep benimle olması gerekir. Fakat, hayır, öyle olmuyor. Hasta oluyorum, sıhhat buluyorum, bir devr-i daim içinde bu işler sürüyor. Nitekim, yine gençliğim, bende hep kalmıyor. Yaşlanıyorum, eksiliyorum, yavaşlıyorum. Bütün bu 'acze düşmelerim' gösteriyor ki, ben yaratıcıları değilim, ancak oluk mesabesindeyim. Oluğa bu bereketi sevkeden onları keserse ben de yokluğunu çekiyorum. Tıpkı bir musluğun suyun kaynağı olmayışı gibi. İSKİ kestiğinde hiçbir boru 'Sulu olan benim' diyemiyor. Yani memer olmak, üzerinden yaratılıyor olmak ama yaratamamak, en özünde düpedüz arızîliktir.

Peki arızîlik nedir? Arızîlik dolayısıyla-dolaylı varlıktır. Sizin birşeyi yaratamamanız ama sizin üzerinizden yaratılmasıdır. Yani suya musluk gibi olmanızdır. Bunu ben hep 'su dolu kova ve farklı derecelerde ıslak üç bez' misaliyle anlatıyorum. Size de aynı misalle izah etmeyi deneyeyim. Diyelim ki: Bir kova suyumuz var. Bu kovaya elimizdeki üç tane bezden birisini batırıp çıkardık. Sonra da sıkabildiğimiz kadar sıktık. Onu bir yere koyduk. İkincisini batırdık. İyice su yedirdik. Sonra hiç sıkmadan bir yere koyduk. Ve üçüncüsünü ise hiç ıslatmadık. Şimdi, ben bu üç bez hakkında şunu sorabilirim, hakkında da konuşabilirim: "Bu bezler ne kadar ıslak?" Birinci bez az ıslak. İkinci bez sırılsıklam. Üçüncü bez kupkuru. Tamam. Fakat dönüp suya soramam: "Sen ne kadar ıslaksın?" Çünkü suyun ıslaklığı, tabir-i caizse, zatîye misaldir. Su sonsuz derecede ıslaktır. Çünkü ıslaklığın kaynağı sudur. Fakat bezler ıslak olma sıfatını arızî şekilde aldıkları için, yani bizzat kendilerinden olmadığı için, çeşitli derecede ıslaktırlar. Suyla temasları kesildiği ölçüde de yoksunluk çekmeye başlarlar.

Aynen öyle de: Cenab-ı Hak bizim üzerimizden ilminin, iradesinin, kudretinin eserlerini gösteriyor. Çeşitli yaratışlarını, herşeyle birlikte, bizden de varlığa katıyor. Fakat bunlarda bize bir müstakillik vermiyor. Bizi kendisinden ayrı, hâşâ, yaratıcılar yapmıyor. Sadece memer kılıyor. Üzerimizden yaratıyor. Oluk gibi akıtıyor. Kestiği anda oluk acze düşüyor.

Fakat Rabbü'l-Âlemîn kendisi asla acze düşmez. Zira yaratan acze düşemez. Hiçten vara çıkaran hiçbirşeyin eksikliğini çekmez. Onun kudretine nihayet olmaz. Zira bütün kudretlerin kaynağı bizzat Onun kudretidir. Bu yüzden Onun kudretine "Sen ne kadar kuvvetlisin?" diye sorulmaz. Onun kudretinin misali, la teşbih ve la temsil, ıslaklığın suyla hukuku gibidir. Ondandır. Kaynağı Odur. Her kuvvet sahibi kuvvetini Ondan almaktadır. Onlara "Ne kadar kuvvetlisiniz?" diye sorulabilir. Fakat Allah Teala hakkında böyle birşey sorulamaz. O nihayetsiz kudret sahibidir. Gücü herşeye yetendir. Ona zor-kolay olmaz. Bin-bir aynıdır.

Yalnız burada benim temsilimin şöyle bir kusuru var: Islaklık bezde, kova bezden uzaklaştırılsa bile, kalabiliyor. Aslında güneşin aydınlıkla nisbeti bizim halimizi daha iyi anlatır. Güneşle bağı kesildiği anda hiçbirşeyin aydınlığı kalmaz. Allah'ın yaratışı kesildiği anda da biz vardan yoka gideriz. Hiçliğe düşeriz. Dünyadaki konumumuza göre bize "Ne kadar aydınsın?" diye sorulabilir. Azlık-çokluk devreye girebilir. Fakat güneşin kendisine "Ne kadar aydınlıksın?" denmez. Çünkü güneş aydınlığın kaynağıdır. Hakikatte ise güneşin aydınlığının kaynağı da Cenab-ı Hakkın en-Nur ismidir. Hepsi, tıpkı uzay denizinde birer kabarcık gibi, Hüda'nın nurunun tecellisiyle yıldız olmuşturlar. Onları öyle ışıldatan Rabbü'l-Âlemîn'dir.

İşte benim dünyama açılan 'mazhar-memer farkı' budur arkadaşım. İnşaallah faydam dokunmuştur fehmine. Nihayetinde ilminin hazinelerinden bizi böyle hakikatlere mazhar kılan rahmet sahibi Hüda'mız olduğu için fazl u keremini yine Ondan dileyelim. Âmin. Âmin.

25 Ekim 2025 Cumartesi

Bismillah neden her hayrın başı?

Başlangıcımız şurası olmalı bence arkadaşım: "Maneviyat bize neden lazım?" Evet. Ancak bu soruya cevap verdikten sonra manevî olanın bilgisine erişebiliriz. Yoksa rüzgârın kayadan hiçbirşey koparamaması gibi üzerimizden eser gider. İlimler ihtiyaçlar üzerine kuruludur. Yara ışığın vücudumuza sızdığı yerdir. İhtiyacı olmayanın ilmi de olmaz. Sorusu olmayanın da ihtiyacı olmaz. O yüzden bizi önce sorularımızla tanıştırmak gerek. Ben de şimdi bunu yapıyorum. En azından deniyorum. Hem sana hem kendime soruyorum: "Maneviyat bize neden lazım?" Onsuz yaşanmaz mıydı? Varlığını bilmeden geçmez miydi hayat? Şol düğümü çözebilirsek inanmayı da konuşabiliriz. Çözümün ilk hamlesini deneyeceğim bir de. Ve yine çiçek gibi ortamıza bırakacağım bir soruyu: "Varolan herşeyin en temel isteği nedir?"

Varolan herşeyin en temel isteği 'var kalmak'tır. Çünkü tanıdığı herşeyi varolarak tanımıştır. Varolmamanın ne olduğunu bilmez. Tanımlayamaz. Kestiremez. İstemez. O yüzden hiçliği düşleyemez bile. Bu var kalmanın da iki vechi vardır: 1) Varolan herşey varlığının eksilmemesini ister. 2) Varolan herşey varlığının artmasını ister. Bunlara şimdilerde 'korunma güdüsü' ile 'menfaat güdüsü' gibi isimler veriyorlar. Onları da kulağımıza küpe edelim. Ancak bizim ulemamız mezkûr iki temel kuvveyi şöyle isimlendiriyor: 1) Kuvve-i gadabiye. 2) Kuvve-i şeheviye... Bir de üçüncüsünün gerekliliğini katmışlar işin içine. Maşaallah. 3) Kuvve-i akliye. Bu da lazım. Zira zararlıyı menfaatliden ayıramadan diğer ikisinin görebileceği bir fonksiyon olamaz. Yani 'kuvve-i akliye' diğer 'temel güdüler'imizin çalışabilmesinin tek yoludur. Aklı olmayanın yükümlülüğü yoktur. Aklı olmayanın imtihanı yoktur. Aklı olmayanın dini de olmaz. Bunlar bize nicedir zaten öğretilmiştir.

Varlıkta bir yer tutmak kendisine bahşedilmiş herşeyin bu kuvveleri ya bizzat vardır yahut da dahil olduğu küllî hayat nedeniyle vardır. Eğer tek tek atomların kendi iç sistemlerini korumaktaki temayüllerini görmeyip onları cansızlardan sayıyorsan, dahil oldukları hayatlı vücudlar sayesinde, yine bir çeşit hayata mazhar olduklarını düşünebilirsin. O zaman bu kuvveler dahil oldukları hayatların kuvveleri olurlar. Ve o cansız addettiklerin de o kuvvelerden izler taşırlar. Çünkü, mesela, hücremizin zarı 'bir hayat tezahürü olarak' seçici-geçirgen olduğu gibi dünyamızın atmosferi de 'seçici-geçirgen'dir. Güneşten gelen ışıkları süzer. Isının ne kadarı kalacak ne kadarı gidecek o atmosfer sayesinde kontrol edilir. Meteorları mümkün mertebe parçalaya parçalaya içine alır. Büyük lokmalar halinde yutmaz. Yani sanki küremiz de hayata mazhar gibidir. Ancak onunkisi beşerinki kadar yüksekçe değil. Daha çok bir hücrenin tepkilerine benzemektedir.

Hayata mazhar olan herşey kendi iç sistemini dışından ayırmayı biliyor. Tek hücreli seviyesinde veyahut insan kadar... Her şekilde aynı temel bilinç var. (Tezahür şiddeti değişik tabii.) O nedenle kendisine zararlı olan şeylerden kaçıyor. Faydalı olan şeyleri de elde etmeye gayret ediyor. Ve ikisini birbirinden ayırabiliyor. Varlığını devam ettirme arzusunun bir delili bu. Yani varolan herşeyin 1) Varlığını arttırmak istediğini 'menfaatini kovalamasından' anlıyoruz. Besleniyor, büyüyor, çoğalıyor vs. 2) Varlığının eksilmemesini istediğini 'zararlardan kaçmasından' kavrıyoruz. Savunma sistemleri var, sakınıyor, yaralanırsa iyileşmeye çalışıyor vs. Bu iki kuvvenin hayatımızdaki varlığını kabul ettikten sonra iş şimdi bu varoluşun kaç boyutu olduğunu kavramaya kalıyor arkadaşım. Onu da ulemamız bize böyle öğretmişler: Birşeyin yoktan vara veya vardan daha başka bir vara geçebilmesi için üç şey lazım. 1) İlim 2) İrade 3) Kuvvet. Peki bu ne demek oluyor?

Yapmak yıkmak gibi değil. Varlık da yokluk gibi değil. Birşeyin yapılması uzun/sistemli emekler gerektirirken yıkımı çok çabuk gerçekleşebilir. Bir yılda yapılan bina bir günde yakılabilir. O yüzden biz vücuda gelen herşeyi 'takip edilmiş sonuçlar' ile açıklayabiliriz. Yani bu şeyde kudret gelişi güzel kullanılmamış. Belli ölçüler içinde tatbik edilmiş. Bir tarlanın sulanması gibi kontrollü şekilde olmuş hepsi. Sel gibi akmaya bırakılmamış. Zaten selden varlık çıkmaz. Sel olanı da yokeder. Ama tarlanızı düzenli suladığınızda bol bol ekininiz olur. İşte, kudretten varlık çıkması için gerekli olan kardeşleri irade ve ilmin gerekliliğini farkettiğin an, kaos ile düzeni de birbirinden ayırırsın.

Mesela: Çay yapmak bir gelişigüzellik değildir. Çay yapmayı bilirsin. Kurallarına riayet edersen ancak çay sahibi olursun. O kuralları bilmek sende çay yapmak fiilinin 'ilim' yanını ifade eder. Fakat ilminde sadece çay yapmak yok ki. Sen kahve yapmayı da bilirsin. Belki yemek yapmayı da bilirsin. Kudretinin bu ilimlerden birisine akabilmesi lazım. Onu da sağlayan iradendir. İrade kudretin akacağı ilmi seçer. Eğer iraden olmasaydı ilmi sende bulunan herhangi birşeyi seçemeyeceğin için vücudu mümkün olamayacaktı. Üçüncü olarak gerekense kudrettir. Eğer çok hasta olsaydın, ne kadar iyi bilirsen bil ve ne kadar istekle seçersen seç, yine de bana çay yapmayı beceremeyecektin.

Vücudda, yani varlıkta, kudret maddeye bakarken, ilim ve irade ise maneviyata bakar. Fâtır-ı Hakîm olan Sultanımın beni hangi ilim-irade üzerine yarattığını bilmem, en özünde kendi anlamımı bilmem, yani maneviyatımı bilmemdir. Benden muradını anlamam beni varlıkta tutar. Beni hangi marifetle donanmak için yarattığını bilmem beni varlıkta tutar. Varoluşumun madde tarafına dair çabalarım bir noktadan sonra içimdeki kararsızlığı engelleyemez. Bir süpernova gibi patlayıp kendi içime çökebilirim. Bir karadeliğe dönüşebilirim. Nasıl ki binaları onların maneviyatı diyebileceğimiz planları, o plana göre inşaları ayakta tutar, beni de kendi planıma göre yaşamak tutar. Ben de Hâlık-ı Rahîm olan Sultanımdan maneviyatımı öğrenmezsem zamanda/mekanda inşa edilmiş varlığım illa ki yıkılmaya yüz tutacaktır.

Şeriat dediğimizde kastettiğimiz bu oluyor. Din de aslında budur. Vahiy de bize bunun için gönderilmiştir. Sünnet-i Seniyyenin rehberliği de bunun için vardır. Hepsi bizde, varlık kalıbımızda, 'içerik de bulunsun' diye bağışlanmış hediyelerdir. İçeriksiz kalıp boştur. Manasız madde boştur. Çünkü madde mana üzerinde kuruludur. Her inşanın arkasında fikir var. Her tasarımın arkasında bir hayal saklanır. Maddî vücuda ulaşmadan önce o şeylerin maneviyatları vücuda gelmiştir-getirilmiştir. Maddeleri o manevi kalıpların üzerine dikilmiştir. Mesela: Sürekli bilim bilim diye birşeyin altını kazıyoruz. Peki aslında ne yapıyoruz? Belki de o şeyin maneviyatını araştırmaktan ibarettir.

Hayatıma tutunabilmem için ben de anlamımı arıyorum. Anlamımı aramak maneviyatımı aramaktır. Maneviyatımı aramak da maddemi tamamlayan kardeşleri aramaktır. Onları bulduğumda varlığım tamam olur. Onları bulamazsam kuvvelerim tatmin olmaz. Ben de bu tatminsizlik içinde boşluğa savrulurum. "Kalpler ancak Allah'ın zikriyle tatmin olur!" hakikati buradan bize gözkırpmaya başladı. Anlamımı bulamadığımda herşey yarım kalmaya başlıyor. O kadar anlamlandıramadığım şey birikir ki masamda, kalbimde, ruhumda, kafamda. En nihayet onları taşıyamaz olurum. Boğulurum. Varlığımın yarımlığı vücudumu eziyete çevirir. İşte ihtiharların müzmin nedeni.

"Bismillah her hayrın başıdır!" cümlesine bir de buradan bakalım. Bediüzzaman Hazretleri elbette bu cümleyi söylerken 'hayır' ile 'varlık' arasındaki bağlantıyı biliyordu. Hayır demek varlık demek. Varlığa dair olan demek. Eğer kangren olmuşsam, Allah muhafaza, kolumu kesmek hayırdır. Eğer tokluk beni şımartıyorsa oruç tutmam hayırdır. Varlığın en hayırlı şekliyse elbette sonsuzluktur. Yani âdemoğlu sonsuzluktan daha şiddetli bir varlık türü tahayyül edemez. Varlık türlerinin en devamlısı sonsuzluktur. Biz, iki şey arasında hayırlı/hayırsız ayrımı yaparken bile, aslında onun devamlılığına bakarız. "Bunu alman senin için daha hayırlı olur!" dediğimizde genelde kastettiğimiz o seçeneğin daha kalıcılık barındırdığıdır. İnsan, fanilikleri şiddetlendikçe, şeylerde hayır bulamaz hale gelir. Bunun istisnası ademdir. Yokluk ancak geçicilik kazandıkça güzelleşir. "Zeval-i elem lezzettir." Varlık geçicilik kazandıkça acıtır. "Zeval-i lezzet elemdir."

Cehennemde kalmak acıdır. Çünkü o yoksunluğumuzu büyütür. Cennette kalmak lezzettir. Çünkü o varlığımızı besler. Sonsuz bir varlığa ise ancak yine kendisi sonsuz bir Sultanın sayesinde ulaşabiliriz. 'Allah' diye dünyamıza girmiş hakikat, esasında bize, varlığın bu faniyat âleminden ibaret olmadığının müjdesini taşır. Bu fâniyat âleminin ötesinde hiçten vara çıkaran bir Sonsuz Sultan vardır. O 'zaman ötesi'dir. Zamandan aşkındır. Mekansızdır. Mekanlardan yücedir. Mahlukatı cinsinden olmaktan münezzehtir. Zaten faniyatı açıklamak için faniyat cinsinden olmayan birşey gerekir. Böylece dünyamıza Allah tasavvuru/tefekkürü girer. Bu tasavvur/tefekkür girdikten sonra da işte, biz, gerçek varlığa erişiriz. Sonsuz bir Allah'ın marifetiyle başlayan cümlemiz en nihayet varabileceğimiz en hakiki hayra erer. Allah varsa sonsuzluk ümidi vardır. Allah varsa varlık gerçekten vardır. Allah varsa hakikat vardır. O yüzden deriz: "Bismillah her hayrın başıdır."

"Maneviyat bize neden lazım?" diye sorduk, bak, nerelere geldik arkadaşım? İyisi mi seni de kendimi de daha fazla yormayayım. Zaten bu yazı da epey karışık birşey oldu. Düğüm çözmeye niyetlenmiştik, heyhat, düğümleri çözen ancak Allah'tır. Ona hamdedelim. Ve içimizdeki düğümleri çözmesi için ona dua edelim. Zira çözenlerin en hayırlısı da yine Odur. Diğer bütün bilmekler Onu bilmenin vesilesidir.

17 Ekim 2025 Cuma

Sen hiç Oscar alan perde gördün mü?

Kendimde övülecek ne gördümse kendimi olduğumdan başka görmekten arkadaşım. Çünkü övülmek illa yaratanın hakkıdır. Zaten 'Elhamdülillah' da bunun ifadesidir. Yani 'La ilahe illallah!' ile 'Elhamdülillah!' arasında 'zaruret' ilişkisi vardır. O buysa, bu da odur. Evet. Eğer Allah'ın 'tek' olduğunu sahiden kabullendimse, dilimdeki şu ahd u peyman yalan değilse, neticeden hâsıl olan hamdı da başkasına parsel edemem. Eser kiminse övgüsü de ona gider. Fakat, ne yazık, ben araya giriyorum. Kendimi de hisse sahibi sayıyorum. Hatta, yetmiyor, başkalarına da parsel dağıtıyorum. Sanki varlık babamın tarlasıymış gibi... O yüzden ayet bir köşesinde beni de uyarıyor işte: "Yapmadıkları hayırlarla övünen kimseleri azaptan kurtulurlar zannetme!"

Cümle şirkler bu ilk adımdan başlıyor. Beşer önce fahirden kırıntılar araklıyor. Evvel Malik-i Hakiki'nin hakkı senayı tırtıklıyor. Sonra hırsızlığın şe'ni olan 'başkalarının gasbına da gözyumma' aşaması geliyor. Evet. Gâsıbın tabiatı böyledir. Hesap günü geldiğinde "Yalnız ben mi çaldım canım?" diyebilmek için suç ortaklarının çoğalmasına sevinir. Belki böylelikle enselenmemeyi de bekler. Kalabalığın kaynatıcılığını umar. (Alîm-i Kadîr'e karşı ne boş bir umuttur o.) Benim de ilk hırsızlığım övgüde hırsızlığımdır. Fiilin kendisine cür'etimden önce neticesini tırtıklamaktır. Ve o yüzden İslam bize, bir sırr-ı azim ile, her nimete karşı 'Elhamdülilah' demeyi öğütler. Yani elhamdülillahım sirkatimin bileğine vurulan bıçaktır. Bizzat benim kulluk ihtiyacımdır. Allah'ın, hâşâ, övülmeye muhtaciyeti yoktur. Kendini bana övdürmesi bana ihsanıdır, ihtarıdır, ikazatıdır. Keremine binlerce şükür...

Mazhar değilim memerim. Üzerimden gösterilenler emanettiler. Asla malım olmadılar. Bende gösterilmekle beni benden başka kılmadılar. Bir suyun oluktan akıp gitmesi gibi yaşandılar. Günü gelince gittiler. Evet. Bir zamanlar genç olduğum için gençlik ebediyen benim olmadı. Yaşlandım. Bir zamanlar güçlü olduğum için güç ebediyen bende durmadı. Zayıfladım. Bir zamanlar sağlıklı olduğum için sağlık bende ebediyen kalmayacak. Hastalanacağım. Bu ilişki 'taşıyıcı' ilişkisiydi. 'Dönüştürme' ilişkisi değildi.

O yüzden bende misafir olanlar üzerinden 'benin övgüsü'ne geçiş yapamam. Yapmamalıyım. Yaparsam haksızım. Herşey herşeyi yaratana dairdi. Kainatı Cenab-ı Hakkın hakkındaydı. Geriye kalanlar sırf detaylardı. Araçlardı. Kendimi 'La ilahe illallah!' beyan u imanıyla yeterince kenara itemediğim için tabağın ortasından pay bekler oldum. Halbuki kaşığımdakiler yalnız lütufdu. Hakedilmiş birşey yoktu. Yokluktan varlığa çıkan şeylerin varlığa geliş yolculuğunda ne kadarına eşlik ediyordum ki? Ne kadarını biliyordum ki? Ne kadarını görüyordum ki? Hiç. Neredeyse hiçbirşey. Ağzıma koyduğum lokmanın kanıma dağılışı hakkında bilgim yoktu. Baktığım manzaranın beynime gidişinden haberim yoktu. Haberim olmadan gerçekleşen yaratılışlardan, sırf arada iradem de bulunduğu için, 'ilahlık övgüsü' verilmesini bekliyordum. Kibrimin imâsı buydu. Dilim 'La ilahe illallah!' diyorsa da gururum "Bir Allah bir de ben ha!" cümlesini altyazıyla geçiyordu.

Bütün filmler perdede gösterilir arkadaşım. Fakat perdeye ödül verilmez. Ödül o filmi çekenedir. Kendisine övgü sunulmadığı için perde jüriye şöyle diyemez: "Ben olmasaydım bu filmi izleyemeyecektiniz!" Çünkü perde yalnızca bir detaydır. Gösteri için kullanılmış bir araçtır. Filmde hakkı yoktur. Filmin gösterilmesine zararı dokunursa sökülür-yakılır. Ancak filme ettiği hizmetten ötürü neticeyi sahiplenemez. 'Üzerinden gösterilmek' başka şeydir. 'Göstermek' başka şeydir. 'Üzerinden yaratılması' başka şeydir. 'Yaratmak' başka şeydir. O yüzden insan her daim 'mazhar' değil 'memer'dir. Övgülere müşteri olması kendisi adına tehlikelidir. Şöhret üzerinden umduğu varlık 'hırsızlığı' üzerine kurulmuştur. Aman, sakın, dikkat. Allah'ın üzerinden yarattıklarına sirkatçi elini uzatırsan şeriat da senin o hain elini keser. Daha o hayra kollarını uzatamazsın. Üzerinden yaratılır bulamazsın. İşte o zaman asıl mülk sahibinin kim olduğunu da anlarsın. Yokluğunu çekmenle sana öğretilir ki, sadece emanetçisin, yaratmayan Sahib-i Hakiki olamaz.

5 Ağustos 2025 Salı

Allah'ın kudretinin sonsuz olduğunu nereden biliyoruz?

Vaktiyle sorulmuştu bana: "Kainat ne kadar geniş olursa olsun nihayetinde mahluktur. Yani sınırlıdır. Başlangıcı-sonu vardır. Biz ölçemesek de 'ölçülebilir bir büyüklüğü' vardır. Sonsuz değildir. 'Sonsuz olmayanı açıklamak için gerekecek kuvvet de sonsuz olmamalı...' diye düşünüyorum. O halde biz Allah'ın kudretinin sonsuzluğu fikrine nereden varıyoruz?" Doğrusu sorusunu duyana kadar üzerine düşündüğüm bir konu değildi. Ben de sual sahibinden iletişim bilgileriyle birlikte zaman istedim. "Üstüne biraz düşüneyim!" dedim. Sağolsun, insaflı birisiydi, müsaade etti. Düşündüm. Hüda Furkan'ında 'uğruna cihad edenlere hidayetiyle yardım edeceğini' vaadediyor. Elhamdülillah. Ben de bir cevaba hidayet edildim. Şimdi o cevabı sizlerle de paylaşmak istiyorum. Belki başkalarına da bir faydası dokunur.

Öncelikle şu inceliğe dikkatinizi çekmek isterim: Yaratılanın sınırlı olması yaratışa gereken kudretin de sınırlı olması gerektiğini söylemez bize. Çünkü yaratılış ölçülebilir birşey değildir. Evet. Mahlukattan olan bizler için dünyada yapageldiğimiz şeylere sarfolunan kuvvetin bir ölçüsü vardır. Fakat bu sarfedişlerden hiçbirisi yaratış değildir. Sadece vesileliktir. Ona verdiğimiz emek ancak duası hükmüne geçer. Yaratılışının asıl sebebi olmaz. Zaten, hâşâ, yaratılışın asıl sebebi emeğimiz olsa o şeyin Rabbi biz olurduk. Öyle değiliz. Hiç öyle değiliz. Zira yaratılış için gerekli olan levazımı karşılıyor değiliz. Biz sadece irademize bırakılmış kısımda küçük bir kisbcikte bulunuyoruz.

Tarlayı ekiyoruz-suluyoruz. Tamam. Fakat mahsûlün yaratılışı bizim tarlaya verdiğimiz emekten çok daha komplike bir iş. Biz bir bitki yaratmıyoruz. Yaratılış sürecinde irademize bırakılmış kısma müsbet manada dahil oluyoruz. Eğer dahil olmasaydık, bu bir menfilik olurdu, yaratılış gerçekleşmeyince sorumluluğu bize aitti. Fakat yaratıldığında yaratılmanın her köşesini/detayını biz karşılamadığımız için onu sahiplenemeyiz. O yüzden varoluşta 'halk/hayır' Allah'a aittir. Eğer o şeyden bir şer vûkû buluyorsa sorunun adresi eksik kisbimizdir.

Yaratmak, hem vücuda gelişin, hem de vücudda kalışın bütün şartlarını karşılamakla mümkün olur. Bir arabayı yaratan, hâşâ, onu galeriden satın alan olamaz. Bir arabayı yaratan, hâşâ, onu üreten fabrika da olamaz. Çünkü bir arabanın varda kalışı kainatın varoluşundan sonuna kadar devam eden bütün yasaların işlemeye devam etmesiyle ilgilidir. İnternette alışveriş yapmakla aldığınız ürünün yaratanı olamazsınız. İnsanın bu âlemdeki eyleyişleri de 'internet tıklaması' mesabesindedir. Fizik, kimya, biyoloji vs. sahalarda kurulmuş, hep de işleyen, bir sistemin devamlılığıyla oluşlar gerçekleşmektedir. O nedenle kendi 'ölçebilirliğimiz' ile 'vücuda gelişi' karıştırmamak gerekir. Biz gerçek manada bir yaratış için ne kadar kuvvet/kudret gerekir bilmiyoruz. Sadece kisbler için gereken kuvveti kendimizce ölçüyoruz.

'Kisb Matematiği' ile yaratılışı ölçmek bu manada doğru sonucu vermeyecektir. Bunu şöyle bir misalle de açmak istiyorum: Beş kiloluk un paketini kaldırmam için gereken kuvveti hesapladığımızı düşünelim. Bu kuvveti ölçebildiğim anda 'daha azlarını' veya 'çoklarını' ölçebilmek için bana bir yol açılır. Yahut da bir arabanın kilometrede tükettiği yakıtı hesaplayabildiğimde bin, onbin, yüzbin vs. kilometreyi hesaplamak artık benim için güç değildir. Fakat, dikkat ederseniz, ben burada hep 'var ile var' arasında kıyaslama yapıyorum. Yani elimde bir 'vücud' var. O vücuda dair hesaplamama yaslanarak ikinci bir vücudun 'Kisb Matematiği'nde gerektirdiği şeyi ölçüyorum. Lakin aynı hesabı 'hiç' ile 'var' arasında yapabiliyor değilim. Yani 'Beş kilo için şu kadarsa on kilo için de bu kadar...' demem mümkün olabiliyor. Fakat "Hiçten vara çıkmak için ne kadar gerekiyor?" sorusuna cevap bulamıyorum. Çünkü hiç ile var arasındaki mesafeyi ölçmem mümkün değil. O mesafe benim için sonsuzluk. Yok ile var arasındaki bu mesafe, yani yaratılış, bir sonsuzluk olduğu için gereken kudret de sonsuz olmalı.

Hatta, bu makamda el-Halık ismi tefekküründen el-Kayyum ismi tefekkürüne bir geçiş yaparsak, şu uyanışı da yaşarız: Belki de hiçin varda kalabilmesi için hep varda tutulması lazımdır? 'Belki de...' dedim, ziyade ettim, öyle olmalıdır. Yani, Allah'ın 'Ol!' dediği şey Onun kudretinden bağımsız bir müstakillik kazanmamaktadır. Biz bir masa yaptığımızda, biz yanında olmasak da, ilgilenmesek de, hatta ölsek de o masa varolmaya devam eder. Ancak Allah herşeyi heran varlıkta tutmasa hiçbirşey varlıkta kalamaz. Yani hiçbirşey Allah'a karşı müstağni değildir. O hepsine karşı müstağnidir. Herşey Onun yaratmasıyla varlığa çıkar ve yaratmaya devam etmesiyle varlıkta kalır. Çünkü hiçbirşey kendisini yokluktan varlığa çıkaracak kuvvete sahip değildir. Temsilde hata olmasın: Varlığın varlığa çıkışı bir projektörden perdeye yansıyan görüntünün varlığı gibidir. Projektör yansıtmayı kestiği anda varlığı hiçliğe gider. el-Kâdir'in kudretiyle bizim ilişkimiz de bunun gibidir. Bizden esmasının, sıfatlarının, şuunatının ilgisini bir kesse anında hiçliğe gideriz. Çünkü zaten o alakayla ancak varlıktayız.

İnşaallah ifade edebilmişimdir. Madde varlığı itibariyle sınırlıdır. Ancak hiçlikten gelişi itibariyle sınırsızdır. Yani hiçlikten varlığa gelişi için gereken kudret matematiğe sığdırılamaz. Hiç ile var arasındaki mesafe hesaplanamaz. Bizi Allah'ın kudretinin, ilminin, iradesinin vs. sonsuzluğu imanına götüren şeylerden birisi de budur. Tabii nasslarımızda da çokça delili vardır. Ben onlara gitmedim. O zamanki muhatabım nasslarla ikna olabilecek birisi değildi. Bana "Aklen bunun izahı var mı?" gibisinden sormuştu. Ben de aşağı-yukarı yukarıda size söylediğim şeyleri kendisine mail olarak yazıp attım. 'Cevabın kendi içinde tutarlı olduğunu' kabul ettiğini söyledi. Sonra irtibatımız olmadı. Bilmiyorum Hüda hidayet lütfetti mi? Doğrusu cevaplar da hidayetin garantisi olamıyor. Allah o nuru ancak seçtiği kalpte yakıyor. Dua edelim de, arkadaşım, el-Hâdi olan Rabbimiz hidayet nurunun tecellisini kalbimizden hiç çekmesin. O parıltılar hiç geçmesin. Âmin.

31 Temmuz 2025 Perşembe

Ancak anahtarı kilidi için nimettir

Mürşidim diyor ki: "Evet, nimet içinde in'âm görünür, Rahmân'ın iltifatı hissedilir." Ben kendimce bu sözü şöyle tefekkür ediyorum: 'Nimetlenme' denilen hâdise asla parçalardan birisiyle açıklanamaz. Eğer ben birşeyden fayda aldıysam, bu, ikimiz arasında gözetilmiş bir alakadan kaynaklanabilir ancak. Sözgelimi: Anahtar-kilit ilişkisini düşünelim. 'Açılma-kilitlenme' denilen faydaları elde ediyorum anahtar-kilit ilişkisinden. Fakat bu faydayı elde edebilmemiz için 'anahtar' ile 'kilit'in birbirine uyumlu olması lazım. Yani, mesela, bir çorba kaşığını anahtar olarak kullanamam. Bir kürdanla da kilidi açmam mümkün değil. Haydi, 'Elimde anahtar var' diyelim, fakat anahtar o kilidin anahtarı olmazsa da 'açılma-kilitlenme' faydalarını elde edebilmem mümkün değil. Yani 'açılma-kilitlenme' nimetleri ancak anahtar-kilit düzeneğinin birbirine göre takdir edilmesiyle mümkün olabilir. Eğer anahtar kilide göreyse açılır. Eğer kilit anahtara göreyse kilitlenir. Kapımı güvenlikli bir şekilde kullanabilmem bu kapsama bağlı.

Yine, misal; anahtarı üreten başka bir firma, kilidi üreten başka bir firma olsaydı; ve bu iki firma 'ne üretecekleri' üzerine bir tevhide sahip olmasalardı; sonuçta ortaya çıkacak anahtar-kilit bana lazım gelen hizmeti vermeyecekti. Çünkü birbirleriyle uyumlu olmayacaklardı. O yüzden, eğer üzerine anlaşılmış bir standartlar dizisi yoksa, her ürünün birlikte çalıştırılacağı sair cihazlar aynı firmadan alınmaya çalışılır. Başka firmadan alırsanız uyumsuzluk yaşayabilirsiniz. Hatta bazen bu hassasiyet o kadar artar ki, vida bile vidaya benzemez, firmasının cihazından başkasına uymaz. İşte bütün bunlar, arkadaşım, bizi 'tevhide' imana doğru götürüyor. Uyum tevhidin delilidir. Ve şu kainatta herbirşey yine herbirşeyle birlikte çalışır-çalışabilir. Bu derece uyumlu olmaları da nimettir.

Yazıyı yazarken soluduğum hava kimbilir kaç yerde daha çalıştı benden önce? Yazmadan önce içtiğim su kimbilir daha nerelerde hizmet gördü? Birbirlerini yadırgamadan çalıştılar milyarlarca yıl boyunca. Bu muvaffakiyetli hizmetin bizi götüreceği yer tevhidden başkası olamaz. Zira tevhid ile ancak böylesi bir uyum sağlanabilir. Hepsini yaratan aynı Allah olduğu için parçalar birbirleriyle bu denli uyum içinde aynı fizik, kimya, biyoloji vs. dairelerinde çalışabilmektedirler. "Evet, nimet içinde in'âm görünür, Rahmân'ın iltifatı hissedilir..." cümlesi bu nokta-i nazarda da manidardır. Bütünü görür bir rahmet sahibinin iltifatı sayesinde şeyler arasında uyum gözetilmiş, bu uyumun bir tezahürü olarak da 'nimet' ortaya çıkmıştır. 'Nimet' bir yalnızlık sonucu oluşamaz. Yani, nimet varsa, yalnızlık yoktur. Yalnız olunmadığı için nimetlenilebilmiştir. Mutlak yalnızlık nimetin hitâmıdır.

Hatta 'anlamak' bile. Anlamak hem 'anlayacağı' hem 'anlaşılacağı' ister. Bunlar arasında uyum olmasını gerekli kılar. İnsan anlamak noktasında öyle bir merkeziyete sahiptir ki tüm kainatın idraki sanki onun üzerinden olmaktadır. Hatta, âdemoğlu, kainatın kendisini anlamasının da yoludur. Çünkü o da yaratıldığı âlemin parçasıdır. Her neyse arkadaşım. Mevzuu dallandırmayayım. Tefekkürümün icmali bu tür manalardan ibaretti. Hem dualar eder hem dualar beklerim. Cenab-ı Hak hidayetini kalbimizden ayırmasın. Onla uyumumuzu bozdurmasın. Âmin.

19 Mayıs 2025 Pazartesi

Sen hiç çimento torbası kaldıran bebek gördün mü?

"Gafletten neş'et eden dalâlet, pek garip ve aciptir. Mukareneti, illiyete kalb eder. İki şey arasında bir mukarenet olursa, yani daima beraber vücuda gelirlerse, birisinin ötekisine illet gösterilmesi o dalâletin şe'nindendir. Halbuki, devamlı mukarenet, illiyete delil olamaz." Mesnevî-i Nuriye'den...

Cenab-ı Hüda rahmetiyle sarsın-sarmalasın onu. Bana herşeyi Allah'ın yarattığını Bediüzzaman öğretti. Deşe deşe öğretti. Düşündüre düşündüre öğretti. Gafil kafama tefekkür tokmağıyla vura vura öğretti. Hayır. Elbette evvelinde de iman sahibiydim. Elhamdülillah. Mesele bu değil. Mesele 'yaratılışın aslında ne olduğunu' kavramakta. Taklid ile tahkik arasındaki o eşiği aşmakta. Ben yaratılışın aslında nice bir iş olduğunu Risale-i Nur'la anladım. Fakat ilk okuyuşumda değil. Böyle anlaşılması da yanlış olur. Seneler sonra. Çok seneler sonra. Evet. Sanki kabımda birikti okumalarım. Ve birikti zihnimde düşünmelerim. Nihayet 'mukarenet' ile 'illiyet' arasındaki ayrılığa uyandırıldım. Şimdi, bu yazıda, becerebilirsem tabii, o uyanışın tasvirini yapmaya çalışacağım. Tevfik yine Ondan. Hamd da yalnızca Ona.

Uyanışımın başlangıcında şu var arkadaşım: Şirkin temelinde insanın 'sınırlılığı' saklanıyor. Ne demek bu? Yani, biz, şahitliği dört boyutu aşamayan canlılarız. Şehadet âlemimiz, en azından duyularımızla ulaşabildiğimiz kadarıyla, dört boyut. En, boy, genişlik, zaman. Eğer oluşların tamamının bu kadarcıkta gerçekleştiğini düşünürsek, şu yanlış kabulümüz, bizi tuzaklı bir daralmaya itiyor: "Yaratılışı ulaşabildiklerimizle açıklamak zorundayız." Elinizdeki malzeme yağ, yumurta ve tuzdan ibaretse sahanda yumurta yapmaktan başka şansınız yok gibi. Evet. Bir de işin şöyle bir kandırıcı yanı var: Sahada sahanda yumurta sonuç da veriyor. Toprağı ektiğinizde, suladığınızda, hakkıyla güneşlendiğinde ürün alıyorsunuz. Mukarenet süreçlerini tekrarladığınızda bir şekilde birbirlerini çağırıyor gibi duruyorlar. Yani sebeplere müracaatınız genelde bir yaratılış sonucunu veriyor. O halde sebeplerin yaratıcı olduğunu düşünmeye mâni ne olabilir?

Mâni "Yaratılış aslında nedir?" sorusunun cevabında saklı sanki... Yahut, hızlı gitmeyelim, daha kolayından başlayalım: "Müracaat-sonuç ilişkisi yaratılışı açıklamaya yeter mi?" sualiyle yüzleştiğinizde hakikatin perdesini aralamış oluyorsunuz. Evet. Müracaat ettiniz. Tamam. Müracaatınız yaratılışı netice verdi. Buraya kadar katılmadığımız bir durum yok. Peki ama bu başvuru-cevap süreci yine de yaratılışın onların eseri olduğunu iddialaşmaya yeter mi?

Sözgelimi: Bir devlet dairesine dilekçe verdim. Ve istediğim gerçekleşti. Bu beni "Dilekçe verdiğim adam/kadın, sağolsun, dediğimi hemen yaptı!" demeye götürür mü? Yoksa arzumun teferruatına göre yapılanları açıklamak için başkalarını da mı ararım? Eğer sokaktaki hasarlı binanın yıkılmasını talep etmişsem, mesela, bir insanın başarabileceği iş olmadığı için, buna da "Dilekçe verdiğim adam/kadın, sağolsun, dediğimi hemen yaptı!" der miyim? Yoksa şöyle daha mâkul bir bağlama mı taşırım meseleyi: "Dilekçemi o adama/kadına verdim. İlgili makamlara iletildi. O makamlar da illa ekipleri sevkettiler. İş makineleri, işçiler, belediye vs. Hepsi konuyla ilgilendiler ve bu sayede isteğim gerçekleşti."

İkincisi daha mâkul gözüküyor. Evet. Zira, arzumun gerçekleşebilmesi için çekilmesi gereken iş yükünü, bir adama/kadına yüklemem mümkün değil. İş ile işleyen arasındaki uyumsuzluğu gördüğüm anda, ben, asıl faili aramaya başlarım. Uyanış da, işte, tam bu farkındalıkta gözkırpmaktadır. Yine sözgelimi: Bana, 'dolu çimento torbasını havada tutan bebek videosu' izletilse, hilesi olduğunu sezerim. Çünkü bir bebek çimento torbasını havaya kaldıramaz. Yine bir bebeğin '100 kitabın müellifi' olduğu söylense gülümserim. Zira o yaşlarda bir âdemcikten böyle bir amel umulamaz. Ben de beklemem. Fakat çimento torbasını irikıyım birisinin elinde görsem veyahut yüz kitabı bir aksakallının yanında bulsam, ihtimal veririm ki, "Evet, bu olabilir, şu çimentoyu kaldıran bu beyzadedir, şu kitapları yazan da şu dededir." Yani aklı bozulmayan herkes fail ile fiil arasındaki dengesizliği-tutarsızlığı-uyumsuzluğu farkettiği anda gerçek faili aramaya başlar. Fiilin niteliğine göre failin de niteliği yükselir. Ancak burada şöyle bir sorunu daha mutlaka anmalıyız:

'Fail' ile 'fiil' arasındaki uyumsuzluğu farketmek 'bir fiil yaratma'nın aslında ne olduğunu idrak etmeye bağlıdır. Yaratmak yanında olmakla eşdeğer değildir. Yaratmak yaratmak için gereken bütün meziyetlere sahip olmakladır. Balı yaratanın arı olduğunu düşünmem için balı hep arının yanında bulmam yeterli midir? Düşünelim. Peki, ben balı arının değil de eşeğin yanında bulsaydım hep, bu onu fail yapar mıydı? (Marketten aldığım balın kavanozu neden 'balı yaratan' olamıyor mesela?) Yoksa hakikati bulmak "Bal yapma fiilinin vücuda gelmesi için tam olarak neler gerekiyor?" sorusunun cevaplanmasına mı bağlıdır? Ben bu sonuncusunun doğru cevabı verdiğini Bediüzzaman'dan öğrendim işte.

Evet. Süreç hep arının üzerinden işliyor. Doğru. Reddetmiyorum. Arı olmazsa bal da olmuyor. Kabul. Kavanozlar arılar kadar bal garantisi vermiyor. (Bunu da puan olarak hanenize yazayım.) Ama her kovanda bal bulabiliyorum. Yani, hep değil de, hep denilecek kadar genellikle, sık. İstisnası az. Orası tamam. Tamam, fakat, bal için gerekli olan ilim, irade, kudret üçlüsünü yine de arıyla açıklayabiliyor muyum? Yani arıda bulabiliyor muyum? Arı bal yaratabilecek kadar bir kimya, biyoloji, fizik bilgisine sahip mi? Yoksa yanında 100 kitap bulduğum bebek mi? Yoksa onun da fonksiyonu elektrik düğmesininki kadar mı? Basıyorum. Işık yanıyor. Evet. Kapatıyorum. Işık sönüyor. Tamam. Fakat yaratan o değil. Işık 'elektrik idaresi' kadar kompleks. (Aslında daha da kompleks.) Bir devlet organizasyonu kadar geniş. (Aslında daha da geniş.) Düğme sadece onun akışına verdiğim dilekçem. (Aslında dilekçeden öncesi de var.) Şebekesine bağlı olmasaydı elektrik düğmesine basmamla hiçbir yere elektrik gelmeyecekti. Bunu biliyorum. Aydınlık düğmeyi aşan iş.

Peki bal için nasıl bir şebeke işlediğini düşünüyor muyum? Düşünmüyorum. Gafletim 'hep olagelenler' hakkında dikkatimi köreltiyor. Temel problem de bu işte. Şahit olduğum dört boyutlu âlemde bundan fazlası görünmüyor zaten. Elektrik düğmesinin temasta olduğu kablolar nasıl duvarlar içinde gömülüyse, yaratılışın diğer bütün süreçleri de, o dört boyutun altında gömülü. Onlar gömülü olduğu için duyusal olarak hiçbir temasım yok. Onlara göstermenin hiçbir imkânı yok. Yalnız akıl görüyor. Kalp seziyor. Gayba iman etmek zorundayım. Fakat bu körükörüne inanmak anlamına gelmiyor. Gayba 'şehadet âlemindeki varoluş süreci' varoluşu açıklamaya yetmediği için, akl u kalp tam burada devreye girer işte, iman etmek zorundayım. Tıpkı elektrik düğmesinin duvarın içinden geçen kablolarla temasına iman ettiğim gibi. Halbuki o kabloları hiç görmedim. Sadece varolduklarını öngörüyorum. Onlar varolmasaydı bu ışık da varolamazdı.

İşte, Muhakemat'ta, mürşidim diyor ki: "... vücutta ve ademde iki şeyin mukarenetiyle biri ötekisine illet ve me'haz ve menşe zannolunması olan itikad-ı örfî üzerine müesses olan mağlâta-i vehmiye..." Olay bu kadar. Mukarenetin yaratış olduğu sadece muğalata. Sadece vehim. Sadece itikad-ı örfî. İtikad-ı örfî bilim sûretini de giyebilir. Bana bastonuna dayanmış olarak havada duran bir adam gösterdiğinizde onun havada duramayacağını bilirim. Bu yüzden hilesini ararım. Vardır da. Baston dediğiniz aslında yere sabitlenmiş bir direktir. Ve adam da havada bağdaş kurmamıştır. O direğe dayanan bir zeminin üzerinde oturmaktadır. Fakat nazarıma direk-zemin görünmediğinde, aklım da gayba uyanmadığında, manzarayı açıklamak için bir vehme başvurabilirim. "Evet, adam havada oturuyor, yani hava onu taşıyor..." Peki dönüp havayla gerçekten yüzleşsem? "Sen insan kaldıracak güce sahip misin bakalım?" diye sorsam. O zaman hava ne cevap verir? Herhalde şöyle söyler: "Yahu, yarım akıllı, ben kuş tüyünü bile aşağı düşürürüm. Yaprağı tutamam. Kaldı ki böyle kocamanı! Benim âdetim öyle yapmak değildir. Sen bunu benden bilme de başka bir neden ara."

Birşeyin diğer şeyden önce olması veya her oluşunda ötekinin de yanında olması veyahut birlikte varolmaları, bunlar, yaratılışı açıklamaya yetecek şeyler değildir. Deneylenen yalnızca mukarenettir. Mukarenetin sebebi algımın sınırlılığı da olabilir. Misal: Her suyu kesen yüzgeç gördüğümde sahilde birisine köpekbalığı saldırıyor olsa, ben sadece yüzgeç kadarını görüyorum diye, yani suyun altını göremiyorum diye, şöyle diyemem: "Suyun yüzeyindeki yüzgeçtir ki böyle yüzenlere saldırıyor." Hayır. Diyemem. Neden? Çünkü sadece yüzgeç kadarı bana göründü. Altta fail başkasıydı. Faaliyetin tamamını göremediğim için algım fail tayinimi yanılttı. Yüzgeç ile saldırı arasındaki kurduğum neden-sonuç ilişkisi birbirine yakışmadı. Mukarenet doğruydu. Fakat yaratılış değildi. Evet. İki şeyin arasındaki zamansal-mekansal yakınlık yaratılışı açıklamaya yetmez. Çünkü, yaratılış, o şeyin ifade ettiği varlıksallıktan çok daha fazlasına muhtaçtır.

Yüzgecin dişleri yoktur. Yüzgecin insan paralayacak kuvveti yoktur. Yüzgecin gözleri yoktur. Fakat saldırı böyle birçok özelliğe daha sahip canlılar tarafından yapılabilir. Fiil failini tarif eder. Saldırının failini bulmak için saldırı fiilinin yükünü kaldırabileni bulmak gerekir. En yakın olanı, önce olanı, beraber olanı değil. Arının balı açıklayamayışı da buna benzer. Baldaki sanatın gerektirdiği ilim, irade, kudret, maharet vs... Bunlar arının taşıyabileceği şeyler değildir. Zira arı bal yapacak kadar zeki olsa hep zeki olur. Öyle bir âlim olsa hep öyle davranır. "Nasıl ki yapan bilir, öyle de bilen konuşur." Böyle sıfatların lazımları birbirinden ayrılmaz. Kuantum matematiğiyle ilgilenen birisinden çarpım tablosuna cahillik beklemezsin. Fakat sütün vesilesiyle yaratıldığı ineğin çok aptallıklarını görebilirsin. Hüner onun olsaydı tezahürleri ayrılmazdı. Sütü yaratacak sanata, kimyaya, dehaya malik inek belki dünyayı yönetirdi. Öyle zekisinden bir canlı olurdu.

Bizim dört boyutlu âleme sıkışıklığımız çizgifilm karakterlerinin süreci değerlendirmesine benziyor. Tom'a göre onu Jerry'nin çelmesi düşürüyor. Fakat dışarıdan, daha aşkın boyuttan, bakan bizler biliyoruz ki: Çizer öyle çizdiği için, senarist öyle yazdığı için, film makinesi öyle yansıttığı için Tom düşüyor. Eğer çizer öyle çizmese, senarist öyle yazmasa, makine onu yansıtmasa böyle bir olay yaşanmayacaktı. Ki bazen onlar öyle istediğinde Tom havada yürür. Duvarı delip geçer. Fiziksel olarak mümkün olmayanlar mümkün edilir. Zira onlar için bu fiil birnevi "Ol!" demek misalindeki gibidir.

Daha aşkın boyutta olan bizler, iki boyutlu çizgifilm dünyasını böyle etkileyebiliyorsak, "(...) maddeden mücerred ve muallâ; ve tahdid-i kayıt ve zulmet-i kesafetten münezzeh ve müberrâ; ve şu umum envar ve bütün nuraniyat Onun envâr-ı kudsiye-i esmâsının bir kesif zılâli; ve umum vücut ve bütün hayat ve âlem-i ervah ve âlem-i misal nim-şeffaf bir âyine-i cemâli; ve sıfâtı muhîta; ve şuûnâtı külliye olan bir Zât-ı Akdesin irade-i külliye ve kudret-i mutlaka ve ilm-i muhitle tecellî-i sıfâtı ve cilve-i ef'âli içindeki teveccüh-ü ehadiyetinden hangi şey saklanabilir, hangi iş ağır gelebilir, hangi şey gizlenebilir, hangi fert uzak kalabilir?" Mürşidimin buradaki sorusu 'bozulmamış akıllar için' cidden gözaçıcı birşeydir.

Hülasa: Herşeyi Allah'ın yarattığını anlamak 'herşey' dediğimizde neyi kastettiğimizi idrak etmekle mümkündür. Sürecin müracaatımızla vukû bulan kısmına körelmiş değil sadece, bütünüyle, neler neler gerekiyorsa öyle tefekkürüyle mümkündür. Sahiden böyle karşısına geçildiğinde "(...) herbir ağaç 'Bismillâh' der. (...) Herbir bostan 'Bismillâh' der. (...) Herbir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar 'Bismillâh' der. (...) Herbir nebat ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları 'Bismillâh' der..." Bismillah demek vesileliğin ilanıdır. Yani. üzerimizden yaratılıyordur, yoksa biz yaratmıyoruzdur. O yüzden "Biz dahi 'Bismillâh' demeliyiz!" noktasına geliriz. Gelmeliyiz. Zira yaratılışın şahitliğimize sığan kısmına gömülüp gayba iman etmenin zenginliğinden mahrum kalmamak için 'Bismillah' gözü illa kuşanılmalıdır.

3 Mart 2025 Pazartesi

İmam Gazalî 'Çoklu Evren Teorisi'ne ne derdi?

Bediüzzaman Hazretlerinin, Şualar'da, İmam Gazalî rahimehullahtan iktibas ettiği bir cümle var. Kendi tercümesiyle şöyle: "Daire-i imkânda bu mükevvenattan daha bedî, daha güzel yoktur." Devamındaysa şunları ekliyor mürşidim: "İşte, bu muhit ve câzibedar olan hüsün ve bu umumî ve hârikulâde nezafet ve bu müstevlî ve şümullü ve gayet hassas mizan ve bu ihatalı ve her cihetle mu'cizâne intizam ve insicam, vahdete ve tevhide öyle bir hüccettir, bir alâmettir ki, gündüzün ortasındaki ziyanın güneşe işaretinden daha parlaktır."

Hafızam yanıltmıyorsa, Mürsel Gündoğdu Hoca, Akıl Kalbi Ararken isimli biyografik romanında, İmam Gazalî rahimehullaha ait bu ifadenin arkaplanından da bahsediyordu. Yunan felsefesinden kötü etkilenen bazı müslüman(!) filozoflar şöyle bir soru yöneltiyorlardı mü'minlere: "Allah bizi şu an olduğumuzdan daha ahsen yaratamaz mıydı?" veya "Allah bu âlemi şu anki halinden daha iyi yaratamaz mıydı?" veyahut "Allah şu âlemden daha sanatlı bir başkasını yaratamaz mı?" Eğer aldıkları cevap "Hayır!" olursa "Vay, demek siz Allah'ın sonsuz kudretine inanmıyorsunuz, Onu acizlikle suçluyorsunuz!" diye veryansın ediyorlardı. Fakat İmam Gazalî rahimehullah filozofların bu cerbezeli tuzaklarını şöyle boşa düşürüyordu:

Dahasından bahsedebilmek için Allah'ın şu yarattığında -hâşâ- eksiklik bulunduğuna inanmak gerekir. Bir kusur, hata, yanlış görmek gerekir. Ancak ondan sonra üstününden, iyisinden, güzelinden bahsedilebilir. 'Nihayetsiz Hikmet Sahibi'nin tasarrufatındaysa noksan bulunamaz asla. O hiçbir detayı sonradan öğrenmez ki, kusurlu beşer gibi, işlerini 'geliştire-geliştire' yapsın. Yahut deneme-yanılmayla yaratsın. Hâşâ, Subhaniyet Sultanı'nın eserinde hata olabilir mi ki 'daha iyisinden' bahsedebiliyorsunuz? Ve ardından o meşhur-mübarek cümle geliyordu işte: "Daire-i imkânda bu mükevvenattan daha bedî, daha güzel yoktur." Orijinaliyle anarsak da şu şekildedir: "Leyse fi’l-imkân ebda‘u mimmâ kân."

Mülk sûresinde de, mezkûr hakikati doğrular şekilde, şöyle buyrulmaktadır:

"Yedi göğü birbiriyle uyum içinde yaratan da Odur. Rahmân'ın yaratışında hiçbir düzensizlik görmezsin. Haydi çevir gözünü: Bir çatlak görüyor musun? Sonra tekrar tekrar gözünü çevirsen de bitkin düşmüş, hor ve hakir halde, o göz sana döner."

Âmenna. Ama âlemde gözümüze çarpan 'çirkinlikler'e ne diyecektik peki? Onları nasıl bir yere oturtacaktık? Nasıl güzelleştirecektik? Mürşidim bu sualin cevabını şöyle vermektedir:

"İ'lem eyyühe'l-aziz! Tabiatları lâtif, ince ve lâtif san'atlara meftun bazı insanlar, bilhassa has bahçelerinde pek güzel hendesevâri bir şekilde şekilleri, arkları, havuzları, şadırvanları yaptırmakla, bahçelerine pek muntazam bir manzara verirler. Ve o letâfetin, o güzelliğin derecesini göstermek için, bazı çirkin kaya, kaba, gayr-ı muntazam mağara ve dağ heykelleri gibi şeyleri de ilâve ediyorlar ki, onların çirkinliğiyle, adem-i intizamıyla bahçenin güzelliği, letâfeti fazlaca parlasın. Çünkü (Meali: Eşyânın hakikati ancak zıtlarıyla bilinir.) Lâkin, müdakkik bir kimse, o ezdadı cem eden bahçenin manzarasına baktığı zaman anlar ki, o çirkin, kaba şeyler kasten yapılmıştır ki, güzellik, intizam, letâfet artsın. Zira, güzelin güzelliğini arttıran, çirkinin çirkinliğidir. Demek bahçenin tam intizamını ikmal eden, o çirkinlerdir. Ve o çirkinlerin adem-i intizamı nisbetinde bahçenin intizamı artar."

Yani, arkadaşım, kusur zannettiğimiz, çirkinlik saydığımız, eksiklik gördüğümüz şeyler aslında güzelliğin tamamlayıcısıydı. Hepsinin manzarada yaptıkları işler vardı. Fakat çok yakınlaştığınızda, yalnız onları görür olduğunuzda, büyük resmin okuttuğu hikmetlerden mahrum kalıyordunuz. Ve belki de nurlu siyahlıklarını 'leke' sayıyordunuz. O halde İmam Gazalî rahimehullahın sözüne de bu eksende bakılmalıydı. Tek tek, detay detay, 'bize göre' çirkinliklerle değil, 'evrenin tamamına göre' yerli yerinde detaylarla örülüydü kainat. Tıpkı Ayetü'l-Kübra Risalesi'nde dikkatlerimizin çekildiği gibi. Her neyi çekseniz de kopmuyor. Ayrılmıyor. Detaylar müstakil değil. Herbirisi varoldukları evrenin herşeyiyle bağlıdır çünkü.

Bütünde anlamlı olan parça olarak da anlamlıdır. İsterse yalnızken çirkin görünsün. Güzelin yüzünde ben de güzeldir. Tamam. Pekala. Olabilir. Yalnız parçaya bakıldığında 'Daha güzeli yaratılabilir' görünen detaylar yok değildir. Ama, fakat, lakin onların böyle görünmesi bütünü ıskalayan gözlerimizin kusurudur. Algımızın yanılgısıdır. Parçalığımızın cahilliğidir. Sınırlılığımızın zulmüdür. Bütünse her zaman parçalardan fazlasıdır. Yani varlık 'tam olması gerektiği şekilde' olmuştur. Neresiyle oynasanız bütünün ahengine kastedersiniz. Kediye kanat taksanız kuşların düzeni bozulur. Kuşların düzeni bozulsa böceklerin de düzeni bozulur. Böceklerin düzeni bozulsa bitkilerin de düzeni bozulur. Ve hakeza... Bozulan düzenler kelebek etkisiyle diğerlerine de kastederler. Herşey, evrenin ta en başından sonuna, bir zincirle birbirine bağlıdır. O zincirin yalnız bir parçasına bakanlar için kusur görünen şey bütünü görenler için hâzâ hikmettir:

"Kadîr-i Alîm ve Sâni-i Hakîm, kanuniyet şeklindeki âdâtının gösterdiği nizam ve intizamla kudretini ve hikmetini ve hiçbir tesadüf işine karışmadığını izhar ettiği gibi; şuzûzât-ı kanuniye ile, âdetinin harikalarıyla, tagayyürat-ı sûriye ile, teşahhusatın ihtilâfâtıyla, zuhur ve nüzul zamanının tebeddülüyle meşietini, iradetini, fâil-i muhtar olduğunu ve ihtiyarını ve hiçbir kayıt altında olmadığını izhar edip yeknesak perdesini yırtarak ve herşey, her anda, her şe'nde, her şeyinde Ona muhtaç ve rububiyetine münkad olduğunu ilâm etmekle gafleti dağıtıp ins ve cinnin nazarlarını esbabdan Müsebbibü'l-Esbaba çevirir. Kur'ân'ın beyanatı şu esasa bakıyor."

Harald Fritzsch'in kaleme aldığı, Metis Yayınları'ndan çıkan, 'Yanılıyorsunuz Einstein!' kitabında da yine İmam Gazalî rahimehullahın ne kadar isabet ettiğini belirtir bilgiler okudum. Mesela: Kainat varolurken tayin edilmiş öyle 'sabiteler' vardı ki, fiziğin en temel sabiteleriydi bunlar, onların azıcık ileriye-geriye kayması, gelecekte biyolojik hayatın oluşumunu imkansız kılacaktı. Eserde mizansel bir şekilde konuşturulan kimi ateist bilim adamlarının dahi kabul ettiği bir gerçekti bu. Evet. Kainat yaratılırken, herşeyin ta en başında yani, milyarlarca yıl sonra varedilecek canlı moleküllerinin 'hangi şartlarda oluşacağı hesap edilmiş gibi'ydi:

"Haller: Sabit, şimdiki halinden biraz sapma gösterse, yaşamı oluşturan makroskobik moleküllerin bazıları oluşmaz, burası da bizim bildiğimiz anlamda yaşamın süremeyeceği başka bir evren olurdu. Einstein: Yani yaşam ile ince ayar sabitinin arasında yakın bir ilişki mi var? Eğer öyleyse gerçekten de tuhaf bir ilişki bu..."

Peki, ateist bilim adamları, karşılarına çıkan bu 'daha iyisi düşünülemeyen kainat' sorununu(!) nasıl aşıyorlardı? Elbette 'Paralel Evrenler Teorisi'yle...

"Haller: "Gell-Mann, birçok başka fizikçi gibi, Büyük Patlama'nın bir kez değil, sayısız defalar oluştuğu görüşünde. Evren, aslında, sonsuz sayıda büyük patlamanın yaşandığı bir çokluevren, her evrenin de kendi ince yapı sabiti var. Bunlardan biri de tesadüfen '137' olmuş. Evrenler arasında sadece burada bizim bildiğimiz anlamda yaşam meydana gelmiş. Sadece bu evrende Wolfgang Pauli ya da Richard Feynman gibi ince yapı sabiti hakkında akıl yürüten adamlar var. Böyle bir açıklama 137 sayısıyla yaşamın bu kadar birbirine uymasını açıklayabilir. Salt tesadüf... Einstein: Buyrun, işte yine tesadüflerden bahsediyoruz, kuantum kuramı tesadüften geçilmiyor. Siz sormadan söyleyeyim: İhtiyar'ın (Einstein bu ifadeyle Allah'ı kastediyor) ince ayar sabitini de zar atarak bulduğuna katılmıyorum."

Bazı tartışmalar hiç yaşlanmıyor arkadaşlar. İşte, İmam Gazalî rahimehullahın, dönemindeki müslümanlara söylediği hakikatler, yüzyıllar sonra bizi 'kuantum tartışmaları' ekseninde tekrar buluyor. Dikkat buyurunuz: Paralel Evrenler Teorisi arkasında da aynı hinlik gözkırpıyor. Aşılanmak istenen belli yani. Demek istiyorlar ki: "Evet. İçinde yaşadığımız evrenin seçilmiş gibi görünen yanları var. Kabul ediyoruz. Fakat bu yine de onun sonsuz ilim, irade, kudret sahibi 'Birisi' tarafından yaratıldığı anlamına gelmeyebilir. Belki de 'sonsuz sayıda deneme' sonucunda tesadüfler böyle süper birşeyi başarmışlardır ha? Deneme sayısı sonsuz olursa belki yanılmayan bir tane bulunabilir? Yani, biz, Hoca Nasreddin'in göle çaldığı mayanın her nasılsa tutan versiyonunda yaşıyor olabiliriz. Gölümüzün yoğurt olması böyledir."

Toparlarsam: Bugün hassaten Marvel üzerinden çokça aşılanan bu 'Paralel Evrenler' meselesinin bir felsefe olduğuna dikkat edelim. Sadece hayale değil itikada dair de birşeyler fısıldanıyor bize onlarla. Ve bu fısıldama İmam Gazalî rahimehullahtan ders aldığımız bir hakikatle de savaşıyor. Biz diyoruz ki: "Daire-i imkânda bu mükevvenattan daha bedî, daha güzel yoktur." Onlar diyorlar ki: "Belki de vardır?" Peki delil gösterebiliyorlar mı? Hayır. Şimdilik ellerinde spekülasyondan başkası yok. Fakat "Baskın basanındır!" derler ya. Hem yine derler: "Yavuz hırsız evsahibini bastırır!" Bunların da elinde koskocaman bir manipülasyon dünyası var. Sinemaları var. Dizileri var. Youtubeları var. Tiktokları var. Var, var, varoğlu var. Onlarla hayalimizi 'Olur mu canım öyle şey'den 'Belki de olmuştur öyle şey'e getirmeye çalışıyorlar. Özellikle çocuklara dönük yapımlarda, evrimden sonra, en çok işlenen mevzuun paralel evrenler olması şaşırtıcı değil. Çünkü 'tesadüfçülükte' ikisi birbirinin tamamlayıcısıdır.

Ne diyelim? Cenab-ı Hak, kemal-i keremiyle, böylesi algı bozulmalarından cümlemizi korusun. Bize eşyayı olduğu gibi göstersin. Hakkı bâtılla, bâtılı hakla, karıştırtmasın. Âmin...

3 Ocak 2025 Cuma

Ya evrenin tamamı bir canlıysa?

"Bir adamın kuvve-i gadabiyesi olan dâfiası ve kuvve-i şeheviye olan cazibesi olmazsa ölmüş olmuş olur ve hayy iken meyyittir..." Münazarat'tan.

Hayatın özünde bir çeşit 'ilme' dayandığını düşünüyorum. Ve her ilim esasında farkındalıktır. Sahibinin farkında olmadığı şey ilim değil kayıttır. Kitapta ilim kayıtlıdır ama kitap âlim değildir. Çünkü üzerindeki ilmin farkında değildir. Onun ne olduğunu bilmez. Onunla nereye varılacağını da bilemez. Evet. Hayat sahibi herşey, hatta tek hücreliler bile, en temelde iki şeyin farkındadırlar: 1) Kendi bütünlüğünün farkındadırlar. 2) Kendisine dair olmayanın farkındadırlar. Yani bir 'iç bilgisine' ve bir de 'dış bilgisine' sahiptir hayatlı herşey. 'Kendisinin varolduğunu bilir' ve bir de 'kendisi olmayanların varolduğunu bilir...'

Böyle bir farkındalığı olmayan hayatta da kalamaz. Zira dışarısıyla içerisi arasında farklı düzenler işlemektedir. İçerisini dışarıya alabildiğine açarsa iç düzeni bozulacaktır. Alabildiğine kaparsa yine devamını sağlayamayacaktır. İşte tam da bu noktada kuvvelerimiz meydana çıkıyor. Varolan herşeyin de iki temel temayülü var: 1) Varolan herşey var kalmak ister. 2) Varolan herşey varlığını arttırmak ister. Var kalabilmeye devam etmesi için kendisini çevresinin zararlarından koruması gerekir. Herşeyi gelişigüzel düzenine dahil etmemesi gerekir. Ancak varlığının arızî oluşundan dolayı, yani kendi yaratılışını kendisi yönetmediğinden dolayı, yani yaratmak elinden gelmediğinden dolayı, yaralanan yanlarını da çevresinden sarmalıdır.

Bir 'tek hücreli' bile şu temel temayüllere sahiptir. O yüzden çevresinin zararlarından sakınır. 'Kuvve-i gadabiye.' Ve faydalarını elde etmeye gayret eder. 'Kuvve-i şeheviye.' Geriye bir de zararlıları faydalılardan ayırmak kalıyor. 'Kuvve-i akliye.' Bu üç temel kuvve varolan herşeyin varda kalması için sahip olduğu temayüllerdendir. Göze görünmeyen virüslerin dahi hayatı olarak bildiği şeyi/bütünlüğü korumaya/çoğaltmaya arzusu vardır. Bu yolda çabalar-çalışır. Ancak, elbette, hayat mertebesinin düşüklüğünden dolayı kuvvelerinin tezahürü zayıf görünür. Hem gazabı, hem şehveti, hem de aklı 'yüklendiğine göre' zayıflar.

'Emanet' yükü herkesin sırtındadır. Ancak insandan başkası için emanetin yükü daha hafiftir. Vacibü'l-Vücud olan Allah'ın bahşettiği vücud nimeti her varolanda bir emanettir. Sahibi değildir. Birşeyin asıl sahibi ancak yaratıcısı olabilir. Yoktan yaratamayan herkes emanetçidir. Yani emanetleri ancak Onun devam ettirmesiyle devamdadır. O devam ettirmeyi bıraktığında ellerinde tutamazlar. Ellerinde tutamamalarından asıl sahip olmadıkları anlaşılır. Hatta mecazî sahiplikler içinde de vesilelik gücü üzerinden mertebeler oluşur. Sözgelimi: ABD'dan F-35 alsanız bile aslında bir emanetçisinizdir. Çünkü onu üretecek gücünüz yoktur. "F-35 aslında kimindir?" sorusunun cevabı "Amerika'nındır!" diye cevap bulur bu yüzden. Fakat ABD'nin de F-35 üretirken kisbini dayandırdığı herşey aslında Allah'a aittir. Metalleri yoktan yaratmamıştır mesela. Yahut da uçağı yaparken kullandığı aklı yokluktan varlığa çıkarmamıştır. Bunlar hesaba katıldığında Amerika da bir emanetçiye dönüşür.

Dağıtmayalım. Konumuza dönelim. el-Hayy olan Allah Teala'nın da hayatı bu çeşit bir 'farkındalıkla' açıklanabilir. Ancak elbette Subhaniyetine yakışır manalarla düşünmek gerekir bunu. Allah hiçbirşeyin sonradan farkına varmaz. Sonradan farkına varmak öncesinde bir cahillik imâ eder. Ancak el-Alîm-i Hakîm elbette yarattıklarına karşı cahil değildir. Olamaz. Zira onları yaratan zaten Odur. "Yaratan bilmez olur mu hiç?" diye soran Kur'an bu hususta da gözlerimizi açar. Yarattığını sonradan öğrenen bir ilah 'ilah' olamaz. Eğer O sonradan öğreniyorsa vücuda gelenin inşası kimin ilmine yaslanmaktadır? Tabii ki bu soruya verilecek cevapların sürükleyeceği çıkmazlardan kurtulmanın yolu Allah'ın ilminin herşeyi kuşattığını kabullenmektir.

'Farkındalık' kelimesini bu yönüyle eksik buluyoruz. Evet. Şân-ı Uluhiyete yakıştırmıyoruz. O yüzden yerine 'bilmek' koyacağız. el-Hayy olan Allah Teala da hem Zat-ı Subhanîsini bilir hem de mahlukatını bilir. Yukarıda 'iç-dış' dedim. Elbette Hüda'nın cihetten, mekandan, mahlukata ait özelliklerden münezzeh oluşuyla bu iki kelimenin de bir anlamı kalmadı. Yerine 'kendisi-başkası' yahut 'Zâtı-masivası' demeyi tercih edeceğim. Kendi Zât-ı Sübhanîsini, sıfatlarını, isimlerini, yaratışını en bilen yine Cenab-ı Haktır. Yine kendisi olmayanı, yani masivasını, kusurlarını, dualarını, ihtiyaçlarını, yaralarını vs. en iyi bilen Odur.

Kendimizde kuvvelerden bahsediyoruz. Çünkü bizim varlığımız arızî. Biz varolmakta tedirginiz. Varlığımızın yaratılışı elimizde olmadığı gibi devamı da elimizde değil. 'el-Hayy' Hak Teala olduğu gibi 'el-Kayyum' da yine O. Zaten O, el-Hayy olup, kendisi-masivası ilmine sahip olmasa bizi devam ettirmenin ilmine de sahip olamaz. el-Hayy ile el-Kayyum isimlerinin kardeşliği de buradan. Allah, hayat sahibi olduğu için, kayyum da oluyor. Çünkü Zât-ı Sübhanîsini bildiği gibi mahlukatını da biliyor. Ve Onun varlığı bizim varlığımız gibi, hâşâ, arızî değil. Başkası tarafından varda tutulmuyor. O Kadîm. O Ezelî. O Bakî. Bu nedenle kendi kuvvelerimizden Cenab-ı Hakkı tenzih ederiz. Zira bu kuvveler bizde bizim arızîliğimizden dolayı varlar. Biz varda kalmak elimizde olmadığı için varda kalmaya çalışıyoruz. Aslında varda kalmaya dualanıyoruz. Kuvvelerimizi varlıkta tutuşunun vesilesi yaparak vücudumuzu devam ettirense el-Hayyu'l-Kayyum olan Rabbimizdir. Onları kendisine yakarmamıza sebep kılmıştır.

Varlığını şehvetle arttırmaya çalışan herşey Allah'a dualanıyor. Varlığını menfaatini celble arttırmaya çalışan herşey Allah'a dualanıyor. Aynı şekilde gadabıyla korunmaya çalışan herşeyde de aynı dualanma mevcuttur. Bizim gibilerde bu iş şuur düzeyine de çıktığı için lisan-ı kâl ile de dua edilir. Ancak varlığın tamamı fiilen zaten dua etmektedir. Herşeyin ameli onun duasıdır. Tohumu tarlaya atmak yaratılışının içinde zerre kadar yer tutar. Olmazsa olmaz. Tamam. Ama olmasına da yetmez. Tohumun bin ihtimal içinde serpilip ekin haline gelmesi Rabbin her an devam eden birbir yaratışından başkasıyla açıklanamaz.

Bizdeki kuvveler gitti. Onlar kusurlu. Ve onlar arızîlerin lazımı. Hüda ise Vacibü'l-Vücud'dur. Samediyetinin şânı gereği herşey Ona muhtaç ama O hiçbirşeye muhtaç değildir. O halde Hakkın hayatında kuvve-i gadabiye yok. Hayır. Hâşâ. Ona zarar verebilecek hiçbirşey yok ki korunmaya çalışsın. Fakat Onun da gazabı var. Evet. Çünkü rızasına uygun işler yapmayanlar isimlerini-sıfatlarını tahkir ediyorlar. Muhtemel hayırların ademine sebep oluyorlar. Rabbimiz mahlukatını onlardan korkmadan cezalandırıyor. Onlardan sakınmıyor. Onları cezalandırıyor. Bu ayrıma dikkat edelim. Ve bizdeki kuvve-i şeheviye de Hüda'nın Zât-ı Sübhanîsinde, hâşâ, bulunmuyor. Onu faydalandıracak, yokluğunda eksik kalacağı, bir varlık çeşidi yok ki öyle birşeyi olsun. Fakat Onun da rahmeti var. Çünkü rızasına uygun işler yapanlar isimlerini-sıfatlarını hamd u sena ediyorlar. Hak Teala mahlukatını faydalarından yararlanmadan mükâfatlandırıyor. Onlardan yararlanmıyor. Fayda görmüyor. Onlara rahmet ediyor. Bu ayrıma da dikkat edelim. Rahmeti asla mecburiyeti değildir. Kibriyasının şânıdır. Azametine yakışandır.

Son olarak, "Küremiz hayvana pek benziyor, âsâr-ı hayat gösteriyor. Eğer yumurta kadar küçülse, bilfarzımuhal, mini mini bir hayvan olması pek muhtemel. Yuvarlak bir huveyne, küre kadar büyüse, o da böyle olması pek karîb bir ihtimal. Âlemimiz insan kadar küçülse, yıldızları zerreler suretine dönerse, bir zîşuur hayvana dönmesi caiz olur, akıl da bulur mecal..." bahsine de bir dokunalım. Yukarıda dedik ki: Hayatlı olan herşey bir iç-dış farkındalığına sahip olur. Dışının düzeninin kendisi gibi olmadığını bilir. O yüzden biyolojide öğretilir: Canlı olan herşeyin seçici-geçirgen bir zarı bulunur. Yani zararlıyı bünyesine almaz. Faydalıyı bünyesine katar. Böyle baktığınız zaman dünyanın atmosferi de bir hücre zarı gibi çalışmaktadır. Mesela: Güneşten gelen zararlı ışınları süzer. Almaz. Veya uzaklaştırır. Fakat yararlı ışıkları da içine çeker. Bırakır. Yolunu açar. Yine meteorların zarar verecek büyüklükte bünyesine katılmasına izin vermemeye gayret eder. Ufaltır. Parçalar. Fakat meteorlar aslında dünyanın gıdasıdır. Madenler onlarla birlikte dünyaya teşrif ederler. O yüzden büsbütün de almamazlık etmez onları. 

Arkadaşım, çok konuştum, belki kafanı da karıştırdım. Özetle demek istiyorum ki: Kendi iç düzenini dış düzenden ayıran, korumaya çalışan herşey, şuur düzeyi ne olursa olsun, 'canlı' olarak isimlendirilebilir. Çünkü hayatın şânı böyle eylemektir. Bilimadamları da diyorlar ki: Güneş sistemi de dışından içini korumaya çalışıyor. Jüpiter de diğer gezegenleri göktaşlarından korumak için yaratılmış. Ay da dünyayı zararlı taşlardan koruyor. Daha büyük bakınca galaksilerin de böyle koruyucu reflekslerinin bulunduğu söyleniyor. Yani sanki evrende herşey kendinin iç düzenini seziyor. Dış düzene karşı da devamını kollamaya gayret ediyor. Evet. Bediüzzaman rahimehullah küremizi canlıya benzetti. Belki de az dedi. Bize bir ışık çaktı. Devamını aklımıza bıraktı. En nihayet evrenin tamamının da canlı olduğu ortaya çıkabilir. Kıyamet de onun ölümü olabilir. Yukarıyı anladınsa, aşağıya şaşırmazsın, inşaallah. Eh, bitirelim, Cenab-ı Hak sırr-ı hayattan istifademizi ziyade eylesin. Âmin.

21 Ekim 2024 Pazartesi

Ateistler, Einstein'la Bediüzzaman'ın nasıl anlaşabildiğini de açıklasın!

Arkadaşım, birşeyin 'tesadüfen oluştuğunu' söylediğimizde, aslında ne demiş oluruz? Çok cevabı var. Bunlardan bir tanesi de şudur: "Bu şeyin sonralığının bilgisi öncesinde bulunmaz." Mesela: Avucumda on tane zar tuttuğumu düşünelim. Bir saniye. On tane zar avucuma sığmayabilir. Pek mâkul değil. O halde onları büyük bir bardağın içinde hayal edelim. Sallıyorum, sallıyorum, sallıyorum ve atıyorum. Sonuç ne gelir sence? Elbette imkan-ihtimal üzerinden matematiksel bir hesabı var. Lakin yine de ne geleceğini 'kesinlikle' bilemezsin. Belki on tanesi de 'altı' gelecektir ha? Belki de on tanesi de 'bir.'

İşte bu durum, zikredildiği türden, 'sonralığının bilgisinin öncesinde bulunmaması' halidir. Tesadüfen olmuş şeylerde sonralığın bilgisi öncesinde bulunmaz. Zira eylem bir bilgiye yaslanarak oluşmaz. Fakat failli işlerde bunun aksine bir düzen vardır. Failin 'ilim-irade-kudret üçlüsüyle' belirlediği kalıp, fiilin sonuçlarının da kestirilebilir olmasını sağlar. Hanenizdeki herhangi bir makineyi, örneğin çamaşır makinesini, çalıştırdığınızda sonuçta ortaya neyin çıkacağını kestirebilirsiniz. Zira makine faillidir. Sistem üzere çalışacak şekilde ayarlanmıştır. Üstelik onu çalıştıran siz de bir amaca, bir öncelik bilgisine, bir programa sahipsiniz. Böylece makinenizi açtığınızda içinde beklediğiniz sonucu bulursunuz. Evet. Çamaşır makinesinden dumanı üstünde börek çıkmaz. Tost makinesinden ütü yapması beklenmez. Fırınınızda gıdalarınızı soğutamazsınız.

İşte burada 'tesadüf' bize temel tutumlarından birisini fısıldamış oluyor. Diyor ki: "Eğer oluşların fail-i muhtarı ben olsaydım hiçbir eylem sonrasını haber veremezdi. Hiçbirşeyin yasası olmazdı. Çünkü ben, huyum kurusun, sonrasında ne olacağını söylemem. Söylemem, yani söyleyemem, zira kendim de bilmem. O yüzden adım 'tesadüf'tür. Onları bir 'biliş-irade' ile inşa etmediğim için ne olacağı meçhul kalır. Malum, aşktan önce kuvvetin gözü kördür, salt güç gelecek garantisi vermez."

Bediüzzaman Hazretleri de mevzuun bu yönüne dikkat çekmez mi sık sık. Nümune bırakalım: "Serseri tesadüf ve kör kuvvet ve sağır tabiat ve karışık, hedefsiz esbab ve âciz, câmid, cahil maddeler bu sahife-i havaiyenin kitabetine ve vazifelerine karışması hiçbir cihetle ihtimal ve imkânı bulunmadığını aynelyakin derecesinde ispat ettiğini kat'î kanaat getirdim."

Buradan elbette müslümanların kadere iman etmesinin bir delili/gerekliliği de kendisini gösteriyor. Evet. Müslümanlar kadere iman ettiklerinde varoluşun da öncesinde (esasında öncesinde değil ezelinde, yani zamandan aşkın olarak, zamanın da ötesinde) bir bilginin varlığına iman etmiş oluyorlar. Varlığın bu bilginin zemini, kalıpları, takdirleri üzerine inşa edildiğini ifade ediyorlar. Tıpkı ayette kısa bir mealiyle buyrulduğu gibi: "Yaratan bilmez olur mu hiç?" Hakikaten de bilmeden yaratış nasıl mümkün olabilir? Sonrasında ne olacağını bilinmeyen bir öncelikte kaostan başka ne vardır? Fakat bizi burada şöyle birşey yanıltıyor. Nedir? Kendi 'dikkatsizlik' alanımızla 'mutlak tesadüfü' birbiriyle karıştırıyoruz. Bunu da biraz açmam gerekecek:

İnternetten alışveriş yaptığımızı hayallenelim. Bilgisayarınızın başına oturuyorsunuz. Google'dan bir aratma yaparak istediğiniz ürünü uygun fiyata buluyorsunuz. Hemen bir tıkta alışveriş sitesi önünüzde açılıyor. Tam bu esnada, farz-ı muhal, dikkatsiz bir 'tık'lama yaparak, yanlış bir ürünü sipariş ediyorsunuz. Şimdi diyebilirsiniz ki: "İşte benim eylemim de bir tesadüf sonucu oluştu. Fakat sonuç yine de düzenliydi. Yanlış da olsa evime kadar bir ürün gelmiş oldu. Yaratılış da böyle olamaz mı?"

Fakat burada ıskalanan birşey var. Sizin 'dikkatsizliğiniz' (veya 'lokal tesadüf alanınız' diyelim buna) kurulmuş bir düzen içinde gerçekleşti. Bilgisayarın sisteminden tutun ta internet ağına, ta alışveriş sitesine, ta kredi kartıyla alışveriş usûlüne kadar herşey zaten belirlenmişti. Ve bu süreçlerin hiçbir yerine tesadüfünüzün eli uzanmıyordu. Yani kısa boylu bir tesadüfünüz vardı. Ve sizin yaptığınız hata, yanlış, dikkatsizlik, lokal tesadüf dahi yine sistemin içinde kaldı. Yine düzenlilikten birisi seçildi.

Bu yönüyle tesadüfünüzün(!) kendisine yaratılış atfedilen 'mutlak tesadüf' gibi olmadığını bilmelisiniz. Ve, evet, bu açıdan bakınca kainat da tastamam bir düzenlilik içinde işliyor. Varlığın irademize bırakılan küçük alanının dışında bir 'inayet okyanusu' sürekli akıyor. Biz, ne kadar dikkatsizlik etsek de, çok küçük bir alanı etkileyebiliyoruz ve nihayetinde o eylem 'bizim için' yanlış sonuçlar ortaya çıkarıyor. Her şekilde varlıktaki nizamın içinde kalıyor. İşte bu nedenle halk-ı şer şer olmuyor, ancak kesb-i şer şer oluyor. Çünkü senin kesbin ancak o seçeneği 'sana' şer yapabilir. Halbuki halkedilmesi sistemin bir gereğidir. Fonksiyoneldir. Sen yanlışlıkla kazağı seçip hatalı bir alışveriş yaptın diye internette kazak satılmasına suç diyemezsin. Sen, ihtiyacın olmadığı halde yanlış bir ürün aldığın için boşuna para harcamış oldun, onu kendine şer yaptın. Mevzu bu kadardır.

O yüzden mürşidim İşaratü'l-İ'caz'ında der: "Sâniin vücut ve vahdetine işaret eden delillerinden biri de, inayet delilidir. Bu delil, kâinatı ve kâinatın eczasını ve envâını ihtilâlden, ihtilâftan, dağılmaktan kurtarıp bütün hususatını intizam altına almakla kâinata hayat veren nizamdan ibarettir. Bütün maslahatların, hikmetlerin, faidelerin, menfaatlerin menşei, bu nizamdır..." Aynen öyle. Biz her ne yapsak bu nizamın içinde kalarak yapıyoruz. Bu nizamın dışına asla çıkamıyoruz. O yüzden elimizden çıkan 'tesadüfler' yalnız bize bakan yönleriyle 'tesadüf'ler. 'Göre'mizin dışında herşey muhteşem düzenin içinde akıp gidiyor. Allah'ın inayeti bir sürekli tercihlerimizin altında işliyor. Veba salgını başlayan Filistin'e gitmeme kararı üzerine, Ebu Ubeyde bin Cerrah radyallahu anhın, Hz. Ömer radyallahu anha sorduğu "Allah'ın kaderinden mi kaçıyorsun?" sualine onun verdiği cevapta olduğu gibi: "Allah'ın kaderinden yine Allah'ın kaderine kaçıyorum." Bin maşaalllah ona. Çünkü dışarısı yoktur.

Mutlak tesadüfse dışarısını imâ ediyor. Halbuki böyle bir dışarılıkta hiçbir fiil sonrasını garanti etmez. Başta denildiği gibi: Tesadüfün işlerinde sonralığın bilgisi öncelikte bulunmaz. Bilimde 'yasa' diye tabir ettiğimiz herşey aslında bir tür 'öncelik-sonralık bilgisi'dir. Bir yasayı keşfettiğimiz zaman, Allah'ın yaratışının, öncede sonralığın bilgisini nasıl yerleştirdiğini farketmiş oluruz. Ve şartları tekrarladığımızda aynı sonuçları alırız. Buna 'tesadüf' diyemeyiz, hâşâ, çünkü tesadüf olsaydı bu tür bir biliş mümkün olmazdı. Tıpkı zarları atmak kabilinden olurdu ki, belki biraz da bu yüzden Einstein, "Tanrı zar atmaz!" diyebilmiştir.

Yine aynı sebepten Bediüzzaman'ın 'Hafîziyet' tefekkürleri bana ayrıca manidar gelmiştir. Mesela Haşir Risalesi'ndeki şu kısım: "Evet, şu kâinatı idare eden Zât, herşeyi nizam ve mizan içinde muhafaza ediyor. Nizam ve mizan ise, ilim ile hikmet ve irade ile kudretin tezahürüdür. Çünkü, görüyoruz, her masnu, vücudunda gayet muntazam ve mevzun yaratılıyor. Hem hayatı müddetince değiştirdiği suretler dahi, birer intizamlı olduğu halde, heyet-i mecmuası da bir intizam tahtındadır. Zira, görüyoruz ki, vazifesinin bitmesiyle ömrüne nihayet verilen ve şu âlem-i şehadetten göçüp giden herşeyin, Hafîz-i Zülcelâl, birçok suretlerini, elvâh-ı mahfuza hükmünde olan hafızalarda ve bir türlü misalî âyinelerde hıfzedip, ekser tarihçe-i hayatını çekirdeğinde, neticesinde nakşedip yazıyor, zâhir ve bâtın âyinelerde ibkà ediyor. Meselâ beşerin hafızası, ağacın meyvesi, meyvenin çekirdeği, çiçeğin tohumu, kanun-u Hafîziyetin azamet-i ihatasını gösteriyor."

Acayip birşey değil mi? Nasıl heyecanlandırıcı! Herşeyin bilgisi hem evvelinde hem ahirinde. Bu 'hafıza' bir failin tasarrufunun 'parmak izi.' İlim izi. İrade izi. Hem öncesinde hem sonrasında. Kainatta hep göregeldiğimiz şey. Ama hiç bu gözle bakmamıştık doğrusu. Yaratıcı 'tesadüf' olsaydı bu bilgi hem öncede hem sonrada nasıl bulunacaktı? Halbuki tesadüfün işini hiçbir sonralığın garantisinin öncelikte bulunmamasıdır. Sonranın da öncesini asla garanti etmemesidir. Eğer arabamın direksiyonunu; değil şuursuz tabiatın, serseri tesadüfün, kör kuvvetin vs. ellerine; bir yaşındaki bebeğin iradesine bıraksam nereye gideceğimizi kestiremem. Hatta bir yere gidebileceğimiz de meçhuldür. Allah korusun, sonumuz herhalde ölümdür, yıkımdır, yokluktur. Fakat kainat hiç böyle işlemiyor. O yüzden işte iktibas yaptığım 10. Söz'ün 7. Hakikat'i şu cümleyle başlıyor: "Bâb-ı Hıfz ve Hafîziyet olup ism-i Hafîz ve Rakîbin cilvesidir." Ben onu zaman boyutunda bir 'hıfz' olarak algılıyorum ama belki de o zaten er-Rakîbin her an yaratışta olduğunun delilidir. Bilgi her yerde var. Çünkü herşeyi bilen her zaman her işin içinde...

İşte bu yazılık da tefekkürümün bu kadar arkadaşım. Allah'tan hem senin hem kendim için 'inşirah' dilerim. Evet. Onu bilmek de yine Onun lütf u bağışıdır. Lütfetsin. Kerem etsin. Rahmet etsin. Kendisini bildirsin. Çünkü Onun bilgisi tüm hayırların başıdır. Zaten "Bismillah her hayrın başıdır." Herşeyin varoluşu ilmiyledir. Hakikatleri de yine ancak Esmaü'l-Hüsnasına bakar.

23 Ağustos 2024 Cuma

Molozların mimarlığına kim inanır?

Bediüzzaman Hazretleri inci-mercan eserlerinin bir köşesinde de diyor ki: "Sâni, masnû içinde olamaz." Bu hakikate en çok tohum misaliyle yaklaşıyorum ben. Evet. Tohum. Çünkü tohum zâhirî nazarda hem inşa edilen hem yıkılandır. Yani, bir tohum çimlenmeye durduğunda, aslında kendisini yıkmaya durmuştur. Başkasını inşa ederken benliğini yıkmaya başlar. Çürür. Fakat o çürümenin içinde hayat vardır. Yepyeni bir varoluş vardır. Tohumluktan çok aşkın bir inkişaf vardır. O yüzden tohumun hali hem masnû hem Sâni olmayı kaldıramaz. Zira yaratan olmak kendisi kalabilmekle mümkündür.

Bir mimar yapacağı binayı hergün başka bir 'şey'e dönüşerek inşa edemez. Bir inşa faaliyeti yürütmek özünde intizamlı bir faaliyet yürütmektir. Bu da fiilerin tamamının bir bütünün amacına hizmet etmesi anlamına gelir. Aynı amaca hizmet etmek insan bedenine kıyasla ruh sahibi olmak gibidir. Bütün zerrelerin birbirinin amacında olması lazımdır. Bütünün amacına hizmet etmesi lazımdır. O sayede bütünlük devam edebilir olur. Eğer bir mimar, inşa faaliyeti sırasında, sabitesi kalmayacak şekilde değişken olursa, elinden çıkan fiiler de düzenliliğini yitirir. Kendisi olmayı hatırlamayanlar vâdeli eylemlerde bulunamaz. Hafızası olmayanın düzenliliği yoktur. Ruhu olmayanın bir amacı takip etmesi mümkün değildir. Hafıza yokluğunda irade de yokolur. Değişkenlik, sahibiyle birlikte, fiilerin arasındaki bağları da yokeder. Fiilerin bağı kalmadığında, yani bir amacı takip ediyor olmadıklarında, vücud sahası terkedilir. Denilebilir ki hatta arkadaşım: Her türden bomba en özünde mezkûr sulhü bozmaya dayanır.

Bu pencereden baktığımızda 'kanun' kabilinden kainatta gördüğümüz her tekrarın aslında 'büyük bir hafızanın izleri' olduğunu söyleyebiliriz. Fizik eşyanın 'nasıl eyleyeceğini hatırlaması' gibidir. Kimya yine öyledir. Biyoloji yine öyledir. Aslında bütün bilimdalları varlığın 'sanki ruh sahibiymiş gibi' kendiliğini tekrar etmesi sırrına bağlanır. Ahmed'i bugün yaralayan yarın da yaralar. Bu Ahmed'i bir karakter sahibi yapar. Ona Ahmed denmesini sağlayacak sabiteler sahibi yapar. Prensip sahibi olmak kendiyle çelişkiye düşmemektir. Ruh bu türden kendiliklerimizin yekününe benziyor. Allah her an değişen bedensel varlığımız içinde kendimizi tanımamızı sağlayan bir 'sabiteler âlemi' bulunduruyor. O sabite âlemi sayesinde ne bedenimizdeki ne de çevremizdeki değişimler bütünlüğümüzü dağıtamıyor. Evet. Hiç değişmiyor değiliz. Kabul. Ama yine de kim olduğumuzu hatırlamayacak kadar değişmeyiz.

Kütle çekim yasası bir hafıza tezahürüdür. Nasıl? Şöyle: Yani kütle ne yapacağını 'hiç unutmamacasına' hatırlamaktadır. Hatta insandan da iyi hatırlamaktadır. Unutkanlığı sıfırdır. Yoktur. Varolduğu her yerde fiziğiyle, kimyasıyla, biyolojisiyle vs. birlikte vardır. Evet. Ne muhteşem birşey! Varlık, o varlığın 'ne'liğini taşıyan ilmiyle beraber varolmaktadır. Bir demir atomu görevlendirdiğiniz her yerde o "Ben hâlâ o tanıdığınız demirim arkadaşlar!" demeyi unutmaz. Hem de hiçbir detayıyla unutmaz. Bilimin bile kuşatamadığı kadar unutmaz. Bilim ancak bu hafızayı çözdüğü kadar bilimdir.

İşte ben bu 'hafıza delili'ni yaratılışın delili saymaktayım. Zira hafıza arkasında ilmi görmekteyim. Hafıza da bilmenin bir tezahüründen başka şey değildir nihayetinde. Hatırlayan ancak bildiğini hatırlar. Daha büyük bir hakikate doğru başımızı kaldırırsak hatta: Unutmayanın hatırlamaya da ihtiyacı olmaz.

Dikkat kesilelim: Canlılarda, hatta canlıların en üstünü insanda bile, dörtbaşı mâmur şekilde bulamadığımız şu hafızayı cansızlarda en muhteşem şekliyle bulmaktayız. Ben âdemiyetimi unuttuğum işler yapabiliyorum. Ne bileyim, yalan söyleyebiliyorum mesela. Yahut çeşitli zulümler işleyebiliyorum. Pişman olabiliyorum. Bedeli sayılacak vicdan azapları çekiyorum. Vicdan hafızayla beraber çalışıyor. 'Olması gereken' diye hafızamda tuttuğum şeyin izini kaybettiğimi farkediyorum. Cansızlar bunu asla yapmıyorlar. Cansızlar asla pişman olmuyorlar. Zaten pişman olacakları bir hafızasızlık da işlemiyorlar.

Çok dolaştırdım sizi. Epey de yordum. Tohuma geri döneyim. Tohum yapacağı şeyi kendisini yıkarak inşa ediyor. Tohumun ağaçlığı esasında tohumluğundan vazgeçişi. Tohumluğunu yıktığında ağaca dönüşüyor. Fakat bir Ustanın kendisini öldürerek eserini inşa etmesi mümkün değil. Hem yıkılan hem yapan olması mümkün değil. Yıkılan yapma yeteneğini kaybeder. O yüzden, mürşidim başka bir yerde, "Maahaza, icadın esbaba isnadında lâyüad külfet, garabet olmakla beraber, pek çok muhâlâta zemin teşkil ediyor..." dedikten sonra şunun imkansızlığını anıyor: "Herbir zerrenin hem hâkim, hem mahkûm olması lâzım gelir: Kubbeli binalarda birbirine dayanmakla düşmekten kurtulan taşlar gibi..."

Hem hâkim hem mahkûm olmak, işte, yukarıda benim de işaret etmeye çalıştığım şey. Şeylerin varoluşundaki acayip şey. Birşey varolurken sebepler dairesinde kendisini varedeni yıkıyor. Sebep, hâşâ, artık nasıl bir yaratıcıysa, kendisi yokolurken varoluyor yarattığı. Tohum kurban olurken ağacın sırrı ortaya çıkıyor. Halbuki altını çizmiştik: Yaratış süreci yaratan için bir 'kendi olarak kalma'yı zaruri kılar. Gezegenler etrafında düzenle dönüyorsa bu güneşin sabiteliğindendir. Allah Kadîm'dir. Hep vardır. Öncesi yoktur. Ezelî'dir. Değişmez. Bâkî'dir. Sonrasından bahsedilemez. Evet. Sabiteliği böyle Subhan bir sabiteliktir. Kainattaki muhteşem değişim de ancak böyle bir sabiteliğe dayanırsa varolabilir. Anların bile yeni âlemler vücuda getirdiği bu düzen kendisini yıkarak doğuran bir anneliği kaldıramaz.

Belki biraz da bu hikmetle İhlas sûresinde buyrulur:

"O ne doğurmuştur ne de doğurulmuştur."

En büyük resme baktığınızda, hâdis olan, sonradan olan, değişen, dönüşen herşey bir tohuma benzer. Herşey başka birşey olurken kendiliğini yıkar. Ödün verir. Dağılır. Kainat, parçalarının tamamı başka tohumlar yaratılırken yıkılan tohumlardan oluşan 'bir büyük tohum'dur. Yüzü ahiret ağacına bakan bir tohumdur. Yıkılmaktadır. Bir bina yerine yapılacak binanın nasıl mimarı olabilir? Halbuki kendisi yıkılmıştır. Kendisi kendisi kalamamıştır. Malzemesi diğer oluşun hammaddesi kılınmıştır. Diğer oluşun hammadesi olacak derecede parçalanmışken, ademe yaklaşmışken, nasıl olup da yeni bir inşaatı yaratacak kadar muhteşem bir sabiteliği saklayabilmiştir? Subhanallah. Bediüzzaman Hazretlerinin "Sâni, masnû içinde olamaz..." derken vurguladığının biraz da  bu olduğunu düşünüyorum arkadaşım. Allahu a'lem. Evet. Altını çizelim: En doğrusunu elbette Allah bilir. Ben de affımı o Rahman'dan dilerim.

Allah varsa Epstein adasına neden izin verdi?

'Epstein adası skandalını' ilk duyduğum zamanlardan beri aklıma bir hadis-i şerif geliyor: "Şeytanın tahtı deniz üzerindedir....