8 Ağustos 2026 Cumartesi
Halamın bıyığı olsa amcamdan evrim geçirdiğini söyleyebilir miydik?
"Genlerin benzerliği mutlaka akrabalık anlamına gelmez. Sözgelimi: Biyolojik yaşamın ortak şartlarını karşılayan genler benzer olabilir pekâlâ. (Çünkü hepimiz biyolojik varlıklarız.) Bu benzerlikler bir mürekkeb balığıyla, böcekle, bakteriyle dahi aramızda benzerlik olduğunu söyleyebilir. (Çünkü aynı dünyada yaşıyoruz. Aynı şartlarda yaşıyoruz. Aynı ihtiyaçlarla yaşıyoruz.) Ancak bu evrim sonucunda birbirimizden oluştuğumuzu söylemeyi zorunlu kılmaz. Bizi, aynı koşullara göre, aynı biyolojiyle, aynı Allah'ın yarattığını gösterir. Şöyle bir temsille mevzuu basitleştirmek istiyorum: Mercedes'in birçok modeli var. Bu modellerin bazı yapıları da illa birbirine benzerdir. Ancak bu durum mezkûr arabaların birbirinden evrim geçirerek oluştuğunu göstermez. (Böyle bir zorunluluk sözkonusu değildir.) Tasarımcılarının, tasarlandıkları koşulların veya amaçlarının aynı/yakın olduğunu gösterir. Malum: Tekerlekli olan herşey birbirinden evrimle oluşmak zorunda değildir. Motorlu olan herşey de birbirinden evrimle oluşmak zorunda değildir. Benzerlik evrimi zorunlu kılmaz."
Bu paylaşımım üzerine O.D. Bey de şöyle bir itirazda bulundu:
"Bu benzetmede haklılık payı olsa da insanlarda genetik benzerlik ne kadar çoksa akraba olma ihtimali de o kadar fazladır. Buradan yola çıkıldığında canlı türleri arasındaki genetik benzerlik, türler arasındaki akrabalığa delalet edebilir. Evrim teorisine göre bir tür doğrudan başka bir türden türememiştir; durum, bir anne babadan nesillerin ayrışarak çoğalmasına benzer. Yani kuzenler nasıl birbirisinden türemiyorsa, insanlar da günümüzdeki maymunlardan türememiştir; yalnızca ortak bir atadan geldikleri ifade edilir. Verilen misale dönersek; otomobil modelleri birbirinden doğmamıştır ancak tüm otomobillerin ilk fikri/atası ortaktır.
Bana göre bir iddiaya cevap vermek için o iddiayı, iddia edenden daha iyi anlamak ve ileri sürülen delilleri çok iyi bilmek gerekir. Aksi takdirde konuyu sadece kendi iddiamız üzerinden yürütmek ve onun haklılığını savunmak daha doğru bir yaklaşımdır. Evrim teorisinin yanlışlığını ispat edebilmek için biyolojiyi ve biyolojinin evrimle ilgili alanlarını çok iyi bilmek gerekir. Evrim teorisi dendiğinde, 'insanın maymundan türediği' söyleminden başka bir şey bilmeden teoriye karşı delil getirmeye çalışmak en büyük hatayı doğurur.
Bana göre Kur’an’da Allah’ın yaratılışla ilgili buyurduklarından hakiki murat ne ise ben ona iman ederim. İnsanların hiçbiri müteşabih olan ayetlerde 'murad-ı ilahi kesinlikle budur' diyemez. Doğrudan doğruya Allah’ın varlık ve birliğine temas etmeyen meselelerde katı hükümler verilmemesi taraftarıyım."
Ben de bu itirazı, elbette küçük lokmalara ayırarak, şöyle cevaplamaya çalıştım:
1) "Bu benzetmede haklılık payı olsa da insanlarda genetik benzerlik ne kadar çoksa akraba olma ihtimali de o kadar fazladır. Buradan yola çıkıldığında canlı türleri arasındaki genetik benzerlik, türler arasındaki akrabalığa delalet edebilir..."
O.D. Bey'in bu 'edebilir'ine şöyle bir itirazım var: Aslında bu 'edebilir'in 'metodolojik bir sıkışmadan kaynaklandığını' düşünüyorum. Nasıl? Yine temsille açmayı deneyeceğim: Yaşadığım apartmanda yalnızca Ayşe teyzenin şekeri olsa, komşulardan birisi de birgün pasta yapsa, ben "Ayşe teyzeden başkasının şekeri yoktu!" kabulümden dolayı derim ki: "Bu şeker ancak Ayşe teyzeden gelmiştir." Bakınız, hakikatte böyle bir zaruret yoktur, ancak önkabullerim nedeniyle böyle bir zaruret doğduğunu düşünürüm. Fakat Ayşe teyzeden başka, sözgelimi marketlerde vs., şeker olabileceğini/olduğunu kabul ettiğim anda, mevzuun rengi değişir. 'Ayşe teyzeden alma' zarureti ortadan kalkar. Pekala bu şeker artık birçok yerden 'gelebilir' olur.
İşte, ben, evrimcilerin de böyle bir kapana kısıldıklarını düşünüyorum. Neden? Çünkü insanlar. Ve insan olmaları hasebiyle yaratılışın başka şekline şahit olmuş değiller. Yapabiliyor da değiller. Kısıtlılar. Ama bu kısıt kendi kısıtları. Allah'ın kısıtı değil. O yüzden gördükleri her benzerliği bildikleri tek şekle yoruyorlar. Bu bir 'metodolojik sıkışma'dır. Allah'ın nihayetsiz ilmine, kudretine, iradesine iman etmiş birisi için (veya hayalgücünün imkanı geniş birisi için) böyle bir zarurete iman etmek gerekmez. Öncüller itibariyle bu zorunluluk ona yoktur.
Bediüzzaman Hazretlerinin şu temsili de aynı 'metodolojik sıkışmaya' işaret eder. Evet. "Sarayı illa saray içindekilerle açıklayacağım!" diye şartlanırsanız böyle hamâkâtler yaşayabilirsiniz:
"Bütün âsâr-ı medeniyetle tekmil ve tezyin edilmiş, hâli bir sahrâda kurulmuş, yapılmış bir saraya gayet vahşî bir adam girmiş, içine bakmış. Binlerle muntazam san'atlı eşyayı görmüş. Vahşetinden, ahmaklığından, 'Hariçten kimse müdahale etmeyip, o saray içinde o eşyadan birisi o sarayı müştemilâtıyla beraber yapmıştır...' diye taharrîye başlıyor. Hangi şeye bakıyor, o vahşetli aklı dahi kabil görmüyor ki, o şey bunları yapsın. Sonra, o sarayın teşkilât programını ve mevcudat fihristesini ve idare kanunları içinde yazılı olan bir defteri görür. Çendan, elsiz ve gözsüz ve çekiçsiz olan o defter dahi, sair içindeki şeyler gibi, hiçbir kabiliyeti yoktur ki, o sarayı teşkil ve tezyin etsin. Fakat muztar kalarak, bilmecburiye, eşya-yı âhare nisbeten, kavânîn-i ilmiyenin bir ünvanı olmak cihetiyle, o sarayın mecmuuna bu defteri münasebettar gördüğünden, 'İşte bu defterdir ki, o sarayı teşkil, tanzim ve tezyin edip bu eşyayı yapmış, takmış, yerleştirmiş...' diyerek, vahşetini ahmakların, sarhoşların hezeyanına çevirmiş."
Biraz bilimkurgu yapalım: İleride 'genetik hırsızlık' diye bir hırsızlık şekli oluştuğunu düşünelim. Meşhurların genleri kopyalanıyor ve insanlar çocuklarının o meşhurlara benzemesini biyolojik aygıtlarla sağlayabiliyorlar. Saçıyla, kaşıyla, gözüyle oynayabiliyorlar. Genlerini değiştirebiliyorlar. Böyle bir benzerlik vukua gelse, genetik benzerlik sözkonusu olsa, bu yine de 'organik anlamda' akrabalık ifade etmez. O.D. Bey'in yanlış okuduğu şey budur. Bir koyundan klonlanmış başka bir koyun, evet, genetik olarak ötekinin aynıdır. Ama ondan evrimle oluşmamıştır. Tasarımcı müdahalesi vardır. Fail genleri değiştirebilme kudretine ulaştığı anda metodolojik sıkışmamızın bir anlamı kalmaz. (Sarayı yapanı sarayın içinde aramak zorunda değiliz.) Zaruret olmaktan çıkar. Topraktan Âdem'i (a.s.) yarattığını belirten bir yaratıcının böyle bir zarureti asla yoktur. İstediği şekilde yaratır. Dolayısıyla evrimcilerin 'zorunluluk' olarak lanse ettikleri türden türe geçişin, en azından müslümanlar için, esma/sıfat penceresinden, hiçbir zorunluluğu yoktur. Allah dilediği gibi eyler.
2) "Evrim teorisine göre bir tür doğrudan başka bir türden türememiştir; durum, bir anne babadan nesillerin ayrışarak çoğalmasına benzer. Yani kuzenler nasıl birbirisinden türemiyorsa, insanlar da günümüzdeki maymunlardan türememiştir; yalnızca ortak bir atadan geldikleri ifade edilir. Verilen misale dönersek; otomobil modelleri birbirinden doğmamıştır ancak tüm otomobillerin ilk fikri/atası ortaktır."
Burada da O.D. Bey'e itirazım şöyle şekilleniyor: Bence evrimcilik sıkıştıkça başka bir söyleme geçiyor. Hangi şekliyle 'olmazlığı' gösterilirse, başka bir şekil kurgulayarak, oradan mücadeleye devam ediyor. Kendileri yaratılışçılığa 'boşluklar teorisi' deseler de asıl bence evrim boşluklara kaya kaya hayata tutunuyor. Yağmur ne yandan yağarsa tarlayı oraya çekiyor yani. O yüzden maymundan gelme söylemi artık matah birşey değil. 'Ortak ata' daha kullanışlı. Fakat onda da sorunlar var. Evet. Stefano Manguso'nun Bitki Zekası isimli eserini okuyanlar bilirler: Kendisi de evrimci olduğu halde, mevcut evrim açıklamalarının hiçbirinin, bitki hücresi ile hayvan hücresi arasındaki geçişi açıklamaya yetmediğini söyler. Çünkü tek hücrelilere inildiğinde bitki hücresi hayvan hücresinden daha üst bir yapı gösterir. Hayvan hücresinde olmayan klorofil bitki hücresinde vardır. Evrim tersinemeyeceğine göre de, bu da evrimcilerin zarureti bilinmez bir dogmasıdır, bitki hücresi fotosentez yapmayı bırakıp havyan hücresine dönüşemez. Her neyse... Sıkıntı çok yani. Geleyim asıl meseleye:
Bu teoriler ne kadar değişirse değişsin, yani tarla ne kadar yer değiştirirse değişsin, temel bazı çıkmazlar yer değiştirmiyor. Mesela: Türden türe geçişin ilk önceleri 'sıçrama şeklinde olduğunu' söyleyen evrimciler, bu sıçramayı bağlayacak hakikat bulamayınca, 'mikro evrim söylemi'ne geçtiler. (Fantastik sinema severler X-Man serisinin 'Son Direniş' filminin girişinde bu 'sıçrama teorisinin' savunulduğunu hatırlayacaklar.) Fakat evrimin 'zıplamaları' onu kurtarmıyor. Bu 'şekil değiştirmeler' yine de "Türden türe nasıl geçildi?" sorusunun cevabını vermeyi gerektiriyor. Zira asıl sıkıntı burada. O yüzden evrimcilerin 'öyle diyorlar, böyle diyorlar' beyanlarını takip etmek yerine, en dipteki, "Esasında neyi savunuyorlar?" kısmına bakmak gerektiğini düşünüyorum. Buraya bakılırsa üstteki köpüğün değişikliğinin kahvenin tadını pek yerinden oynatmadığı görülecek. Ne kadar geniş bir zamana atıf yaparlarsa yapsınlar, aramıza ne kadar kuzen sokarlarsa soksunlar, yine de 'türden türe geçiş' mevzuu temel bir problem olarak ortada kalacak. Yayılmakla bu handikaptan kurtulunmuş olunmayacak.
Benim paylaşımımdaki itirazımın esası ise şudur: Aynı koşullarda yaşamanın gerektirdiği benzerliklere bakılarak 'türden türe geçildiği' iddiasını delillendirmek bâtıldır. Evet. En temelde söylemek istediğim şey buydu. Yok maymundan gelmiş, tavşandan gelmiş, kediden gelmiş, sûreti bilinmez ortak bir atadan gelmiş, bunlar işin süprüntüsüdür bana göre. Biz, bizim gibi bir yanıyla biyolojik olan hayvanlara, bitkilere vs. elbette benziyoruz. Çünkü aynı dünyada yaşıyoruz. Bu gezegenin yaşam koşulları aynı. Üzerinde durduğu fizik, kimya, biyoloji aynı. (Allah'ın isimleri/sıfatları aynı.) Eğer bu yaşam koşullarında biyolojik birer varlık olarak varolacaksanız, herhalde karbüratörünüz olmaz, ciğerleriniz olur. Veya ciğere benzer 'atmosferi kullanabilir' organlarınız olur. Tekeriniz olmaz da ayağınız olur. Bunların genetiği de aynı olur. Çünkü genetik de biyolojinin yazılımı gibidir. Bazı uygulamalarda tasarımcılar 'temel noktaları' aynı kodlarla yapabilirler. Yapıyorlar da zaten. Yoksa beraber çalışmazlar. Ancak bunu 'organik anlamda' türeme şeklinde düşünmeyiz ve tecrübe de böyle değildir.
"Verilen misale dönersek; otomobil modelleri birbirinden doğmamıştır ancak tüm otomobillerin ilk fikri/atası ortaktır..." cümlesine gelirsek. İşte, tam burada, evrimcilerde alışık olduğumuz, fakat O.D. Bey'e yakıştıramadığım bir kaydırma yapılıyor. 'Fikir ortaklığı' ile 'türden türe geçiş' aynı şeyler midir? Fikir ortaklığı ile 'türden türe geçiş' delillendirilebilir mi? Evrimciler bu tarz şarlatanlıkları çok yapıyorlar. Türden türe geçiş, tasarımcı esinlenmesi değil, organik bir geçişin ifadesidir. Tasarımcı esinlenmesi türden türe geçişi açıklamaz. Sözgelimi: Kia'nın lüks bir modelini tasarlayan kişi, eskiden Mercedes'te çalıştığı için, tasarımını oradan esinlenebilir. Fakat bu 'fikir atası' sahada 'organik geçiş'i ne zorunlu kılar ne de ona bir işaret eder.
Bir yazar birkaç yazıyı 'aynı serinin parçaları olarak' düşünebilir. (Tıpkı benim bu yazının parçalarını birbirinin ardından yazmam gibi.) Ancak bu herbir yazının bir diğerinden geldiğini, yine altını çiziyorum, 'organik anlamda' söyler mi? Hayır. (Benim her paragrafım müstakildir. Ötekinin evrimi değildir.) Tasarımcının bütünü bilir, görür, işitir, yapar olduğunu söyler en fazla. O yüzden biz bu tür benzerliklere 'Vahdet Sikkesi' gözüyle bakarız. Hepsini yaratan Allah'ın bir olduğunu söyleriz. Aralarında sıçrama/geçiş olduğunu iddia etmeyiz. Böyle bir zaruretin, cevabın ilk parçasında da belirttim, müslüman için anlamı yoktur. Mantığı doğru çalışanlar için de böyle bir zaruret tanımlı değildir. Nitekim, Allah, dilerse cinlerde ve insanlarda olduğu gibi, aralarında genetik bağ kuramayacağımız farklı 'biyolojilerle/fiziklerle' de yaratıcılık sergileyebilir. 'İmtihan fikrinin ortak olması' cinlerin insanlardan, insanların cinlerden gelmesini zaruri kılmaz. Zira hammaddeye kadar farklılık vardır. Yine 'ibadet' ortak paydası da bizi meleklerle bir evrim ilişkisine girmek zorunda bırakmaz. Onlar bambaşka canlılardır.
Bediüzzaman Hazretleri bir yerde yine şöyle der: "Elbette, kesafetli topraktan ve küdûretli sudan mütemadiyen letafetli hayatı ve nuraniyetli zevi'l-idraki halk eden Hâlıkın, elbette ruha ve hayata münasip şu nur denizinden ve hattâ zulmet bahrinden bir kısım zîşuur mahlûkları vardır. Hem çok kesretli olarak vardır."
3) "Bana göre bir iddiaya cevap vermek için o iddiayı, iddia edenden daha iyi anlamak ve ileri sürülen delilleri çok iyi bilmek gerekir. Aksi takdirde konuyu sadece kendi iddiamız üzerinden yürütmek ve onun haklılığını savunmak daha doğru bir yaklaşımdır. Evrim teorisinin yanlışlığını ispat edebilmek için biyolojiyi ve biyolojinin evrimle ilgili alanlarını çok iyi bilmek gerekir. Evrim teorisi dendiğinde, 'insanın maymundan türediği' söyleminden başka bir şey bilmeden teoriye karşı delil getirmeye çalışmak en büyük hatayı doğurur."
O.D. Bey'in kalbini kırmak istemem ama ben itirazının bu kısmında yaptığı şeye 'evrimci üstenciliği' diyorum. Evrimciler, daha lise çağında olanları bile, karşılarındakine "Aslında evrimi bilmez, biyolojiyi anlamaz, bilimi tanımaz..." muamelesi çekiyorlar? Neden? Çünkü evrim onlar için 'Allah birdir' demek mesabesinde bir hakikattir. Bilmeyen de bilimin zındığıdır. Kâfiridir. Mürteddir. Evet. Mübarek Kasım Takım Hoca gibi doçent derecesinde biyoloğa dahi bu muamele yapılıyor. Adam biyolojinin uzmanlık alanı olduğunu bacak kadar gençlere anlatamıyor. Onlar sanıyor ki: Yalnız evrimi savunanlar mantıktan anlar, biyolojiyi bilir, bilimi tanır, sözü geçer...
Niye böyle olsun efendim? Biz kitap okumuyor muyuz? O kitaplar 'biz anlayalım diye de' yazılmıyor mu? Bendeniz de evrim konusunda epeyce okuma yapmış birisiyim. Tamam. Mektepli değilim. Alaylıyım. Ama 'evrimci üstenciliğine' her şekilde karşı çıkarım. Hatta buna 'bilimsellik despotizmi' de diyenler var. Üstten konuşarak karşı tarafı bastırmak içeriyor. Halbuki, evrimin meseleleri, en azından mantık/felsefe açısından ortak meselelerdir. Onları da mı tanımıyoruz yahu? İlla Sience'da makale mi yayınlamış olmak lazım bunlar için?
Maymun-ortak ata meselesine yukarıda cevap vermiştim. Bence temel sorunları değiştiren bir yanı yoktur. Ben de şunu sormak isterim bu vesileyle: Evrim hakkında sadece evrimciler konuşacaksa, evrimin doğru olup-olmadığı, bulguların çarpıtılıp-çarpıtılmadığı, nasıl sınanacak? Eğer, Pastör, 'Kuğu Boyunlu Şişe Deneyi'ni yapıp materyalistlerin deneylerini tenkid etmese, sigaya çekmese, canlılığın tesadüfen oluştuğu fikri nasıl berhava edilebilirdi? John Lukacs, Modern Çağın Sonu'nda, bu tehlikeye dikkat çeker. Sadece evrimcilerin oturup konuştuğu bir evrim 'ideolojik adanmışlıkla' yaralı olmayacak mıdır? O deneyler, iddialar, makaleler karşıt görüş sahiplerince sınanmayacaksa yapılan bilim midir, yoksa seküler din midir, düşünmeli!
4) "Bana göre Kur’an’da Allah’ın yaratılışla ilgili buyurduklarından hakiki murat ne ise ben ona iman ederim. İnsanların hiçbiri müteşabih olan ayetlerde 'murad-ı ilahi kesinlikle budur' diyemez. Doğrudan doğruya Allah’ın varlık ve birliğine temas etmeyen meselelerde katı hükümler verilmemesi taraftarıyım."
Buna da şöyle bir itiraz edebilirim: İnsanın yaratılışı özelinde ayetlerin müteşabih olmak gibi bir durumu yoktur. İnsanın yaratılışı Kur'an'da teferruatlı bir şekilde ele alınmıştır. Evrime, ortak ataya, Hz. Âdem'in (a.s.) babasına vs. hiçbir âtıf olmadığı gibi, aksini söyleyen de çok delil vardır. Hadisler de hakeza... (Bu konuda Ebubekir Sifil Hoca'nın güzel bir youtube dersi olduğunu hatırlıyorum. İnsan özelinde evrimi Kur'an'a kabullendirmenin mümkün olmadığını, bir evrimci olmasına rağmen, Enis Doko da söyler. Hatta bazı 'müslüman evrimciler' bu nedenle insanın hilkatini evrim sürecinden ayrı düşünmeyi teklif ediyorlar.) Bu hususta Kur'an'ın canına okuyan, kanırta kanırta evrim çıkarmaya çalışan, aslında evrimcilerdir. (Melikşah Sezen Hoca'nın evrime itirazlarını derlediği Eşref-i Mahlukatı Anlamak kitabı da mutlaka okunmalıdır.) Yani bizim kimseyi bir yere ittiğimiz yok. İtilen biziz. O itmeye karşı mücadele ediyoruz. "Bu dayatmayı kabule mecbur değiliz!" diyoruz.
Gelelim murad-ı ilahî meselesine. Bu hususta da O.D. Bey kadar serbest bulmuyorum kendimi. Çünkü itikadî bir ekole mensubum. Ehl-i Sünnet olmanın eşya/hakikat algısında bana yüklediği sorumluluklar var. "Herşey her anlama gelirse aslında hiçbir anlama gelmiyordur!" derler. Sünnilikte delil olarak Kur'an var ama yalnız Kur'an yok ki. Hadis var, kıyas var, icma var. Bunlarla da kendimi bağlı hissederim. Elbette kendisinin bazı konularda taraftar olmamak hakkı var. İmtihan bunun üzerine dönüyor. Ancak taraftarlık olmadan iman olmaz. Ben de evrim diye birşeyin olmadığına söylesem acaba şer'an bana ne ceza iktiza eder? Etmez sanırım. Vesselam.
Bu güzel tefekkür imkanını bana verdiği için O.D. Bey'e teşekkür ederim. Elhamdülillah. Böylece bu makale de vücuda getirilmiş oldu. Dilimizi hidayeti üzerine konuşturan Allah'a sonsuz şükürler olsun.
3 Mayıs 2026 Pazar
Bediüzzaman hem İblis'e hem Cündioğlu'na cevap veriyor
Fakat adalet her zaman böyle mi işler?
"İBLİS'İ İLZAM, şeytanı ifham, ehl-i tuğyanı iskât eden Birinci Mebhas, bîtarafâne muhakeme içinde şeytanın müdhiş bir desisesini, kat'î bir surette reddeden bir vakıadır..." cümlesiyle girilen 15. Söz'ün Zeyli'nde, buna da bir cevap verildiğini düşünüyorum ben. En azından adaletin 'hep bu basitlikte işlemediğini' seziyorum.
Efendim, bahsin başlangıcı, İblis'in şu sualidir: "Sen Kur'ân'ı pek âli, çok parlak görüyorsun. Bîtarafâne muhakeme et, öyle bak. Yani, bir beşer kelâmı farz et, bak. Acaba o meziyetleri, o ziynetleri görecek misin?"
Fakat, mürşidim, bu 'güya tarafsızlık' içinde bir hile olduğuna hidayet edilir: "Hakikaten ben de ona aldandım. Beşer kelâmı farz edip öyle baktım. Gördüm ki, nasıl Bayezid'in elektrik düğmesi çevrilip söndürülünce ortalık karanlığa düşer; öyle de, o farz ile, Kur'ân'ın parlak ışıkları gizlenmeye başladı. O vakit anladım ki, benimle konuşan şeytandır; beni vartaya yuvarlandırıyor. Kur'ân'dan istimdad ettim. Birden, bir nur kalbime geldi, müdafaaya kat'î bir kuvvet verdi. O vakit, şöylece Şeytana karşı münazara başladı."
Burada bir nefes alalım. Çünkü Bediüzzaman Hazretleri ilerleyen kısımda çok 'göz açıcı' şeyler söyleyecek. Ve Cündioğlu'nun argümanındaki hatayı teşhis etmemizi sağlayacak... "Dedim: Ey Şeytan! Bîtarafâne muhakeme, iki taraf ortasında bir vaziyettir. Halbuki hem senin, hem insandaki senin şakirtlerin, dediğiniz bîtarafâne muhakeme ise, taraf-ı muhalifi iltizamdır. Bîtaraflık değildir, muvakkaten bir dinsizliktir. Çünkü Kur'ân'a kelâm-ı beşer diye bakmak ve öyle muhakeme etmek, şıkk-ı muhalifi esas tutmaktır. Bâtılı iltizamdır, bîtarafâne değildir. Belki bâtıla tarafgirliktir..."
Metinde ilk dikkatimizi çeken şey şu: Bize tarafsızlık gibi sunulan zeminleri 'hakiki tarafsızlık' olarak görmemeliyiz. Tarafsızlık sûretine büründürülmüş (modern tabirle 'objektif olmak' diyelim buna) taraf tutmalar da vardır. Bunlar hakikatte 'bâtılı iltizam'dır, karşı tarafa geçmektir, tarafsızlık değildir. Bizden "Yokluğun değil varlığın ispatlaması lazım!" beklentisi içine girenler de aslında yukarıdakine benzer bir tarafsızlık teklifinde bulunmaktadırlar. Çünkü norm olarak kabul edilmesi gereken doktrini bize onlar dayatmaktadırlar. Nitekim 'masumiyet karinesi' dediğimiz şeyin zemini "İnsanlar genellikle böyle yapmazlar!" hüsnüzannıdır. Bu hüsnüzannı hukukun temeline koyduğunuz zaman 'o güveni bozacak bir delil bulunmadıktan sonra' masumiyete hükmedilir.
Lakin hukukta da her zaman işler bu tarafsızlıkta gitmez. "Şeytan dedi ki: 'Öyle ise ne Allah'ın kelâmı, ne de beşer kelâmı deme. Ortada farz et, bak!' Ben dedim: O da olamaz. Çünkü, münâzaun fîh bir mal bulunsa, eğer iki müddeî birbirine yakınsa ve kurbiyet-i mekân varsa, o vakit, o mal ikisinden başka birinin elinde veya ikisinin elleri yetişecek bir surette bir yere bırakılacak. Hangisi ispat etse, o alır. Eğer o iki müddeî birbirinden gayet uzak, biri maşrıkta, biri mağripte ise, o vakit, kaideten, sahibülyed kim ise onun elinde bırakılacaktır. Çünkü ortada bırakmak kabil değildir. İşte, Kur'ân kıymettar bir maldır. Beşer kelâmı Cenâb-ı Hakkın kelâmından ne kadar uzaksa, o iki taraf o kadar, belki hadsiz birbirinden uzaktır. İşte, serâdan Süreyya'ya kadar birbirinden uzak o iki taraf ortasında bırakmak mümkün değildir. Hem ortası yoktur. Çünkü, vücut ve adem gibi ve nâkızeyn gibi iki zıttırlar; ortası olamaz. Öyle ise, Kur'ân için sahibülyed, taraf-ı İlâhîdir. Öyle ise, Onun elinde kabul edilip, öylece delâil-i ispata bakılacak. Eğer öteki taraf, Onun kelâmullah olduğuna dair bütün burhanları birer birer çürütse, elini ona uzatabilir; yoksa uzatamaz."
Yani 'ortası olmayan hususlar'da, mecbursunuz, bir zemini esas kabul ederek hareket edersiniz. Bu 'sahibülyed' kim olduğu kararıdır aslında. 'Aslolanın ne olduğu' sorusunun cevabıdır ortaya konulan. Kur'an insan-Allah arasındaki o sonsuz mesafede 'ortada bırakılamaz.' Çünkü bu sonsuzluğun ortası yoktur. Dolayısıyla, en azından mü'minler tarafından, 'taraf-ı ilahîde' kabul edilecektir. Mü'min olmak bu taraftarlığı gerektirir. Karşı tarafın alabilmesi için, kelamullah olduğuna dair delilleri birbir çürütmesi gerekir, o zaman alabilir. Yoksa alamaz. (Kitab-ı Kebir-i Kainatı da, tıpkı Kur'an-ı Hakîm gibi, 'kıymettar bir mal' olarak görmenizi istirham edeceğim.)
Şöyle bir temsille bir parça açmayı deneyeceğim: Türkiye'de bir hanımefendi Amerikan Başkanı Trump'ın kızı olduğunu iddia etti birara. Sitelerde illa vardır. Google'da aratınca çıkar. Her neyse... Şimdi, adalet sistemi, tutup Trump'a şöyle birşey demez: "Bu kızın babası olmadığını ispat et!" Hayır. Böyle yapmaz. Çünkü Trump'ın Türkiye'de bir kız evlat sahibi olması çok uzak bir ihtimaldir. Bunun yerine kızdan delil ister. "Trump'ın baban olduğunu neyle iddia ediyorsun?" Elinde sağlam bir delil bulunmadıktan sonra davaya konu olmaz. Yani, bir nevi adalet, "Trump'ın bu kızın babası olmayacağı ihtimaline..." yatkınlıkla yola başlar. Zira coğrafî olarak da, tarihsel olarak da, sosyolojik olarak da... Trump'ın bu kızın babası olması ihtimali zayıftır. (Belki imkansızdır da zaten.)
Ancak aynı iddiayı Trump'a yakınlığıyla(?) bilinen bir kadının kızı dilegetirse... Coğrafî, tarihsel, sosyolojik imkanı da yüksek olsa, bu davadan dolayı Trump'tan bir DNA testi istenebilir. Türkiye'de de bu türden davalar yaşanmıştı. Ve sanıyorum mezkûr test marifetiyle evlatlarının babası olduklarını kabul etmek zorunda kalan ünlülerimiz olmuştu. (Metin Akpınar, Emrah, Hacı Sabancı vs.) Burada şunu görüyoruz: Kimden ispat istediğimiz neyi asıl gördüğümüzle yakından ilintili... "Heyhat! Binler berâhin-i kat'iyenin mıhlarıyla Arş-ı Âzama çakılan bu muazzam pırlantayı, hangi el bütün o mıhları söküp, o direkleri kesip, onu düşürebilir? İşte, ey şeytan, senin rağmına, ehl-i hak ve insaf bu suretteki hakikatli muhakeme ile muhakeme ederler. Hattâ, en küçük bir delilde dahi Kur'ân'a karşı imanlarını ziyadeleştirirler..." derken Bediüzzaman Hazretlerinin dikkat çektiği de bu.
Aksi duruma ise şöyle diyor: "Bir kere beşer kelâmı farz edilse, yani Arşa bağlanan o muazzam pırlanta yere atılsa, bütün mıhların kuvvetinde ve çok burhanların metanetinde birtek burhan lâzım ki onu yerden kaldırıp Arş-ı Mânevîye çaksın—tâ küfrün zulümatından kurtulup imanın envârına erişsin. Halbuki buna muvaffak olmak pek güçtür. Onun için, senin desisenle, şu zamanda, bîtarafâne muhakeme sureti altında çokları imanlarını kaybediyorlar."
Neyi asıl buluyorsak ona göre ispat istiyoruz. İnsanların masumiyetine inanıyorsak suçun ispatını istiyoruz. Kur'an'ın beşer kelamı olduğunu inanıyorsak, o zaman da, müslümanların bize mucizeler göstermesini bekliyoruz. (Belki görsek bile inanmıyoruz.) Cündioğlu'nun söyleminde de bu zehir kendisini gösteriyor. Allah'ın yokluğunu bir şüphe olarak dilegetirenlerden delil beklemiyor da, delil getirme yükümlülüğünü sadece "Allah vardır!" diyenlere yüklüyorsak, geçmiş olsun, çoktan tarafımızı değiştirmişiz demektir. Ve 'aslolana dair imanımız da yerinden oynamış' demektir. Yani aslolanda bu oynama olduğu için 'delil beklentisi' de yerini değiştirmiştir.
Fakat mü'minler, elbette, ne cahiliyede Ebu'l-Hikem denilen Asr-ı Saadet'in Ebu Cehil'i gibi, ne de eskilerde 'İslamcı aydın' fakat yenilerde 'bir acayip şey Cündioğlu' gibi, hareket etmezler. İmanlarının gereği olan "Hiçbirşey yoktur ki Allah'ı hamd ile tesbih etmesin!" itikadıyla 'masumiyet karinesini' imanları yönünde kullanırlar. Karşı taraftan da iddialarını ispatlarını beklerler. Sonra o delil diye sunulan o herzeleri kalplerindeki mü'min taraftarlığıyla sigaya çekip yanlışlarını ortaya dökerler. (Objektif değil mü'min olurlar.) Nitekim Allah'ın fakir kulu Ahmed de, tamamen Rabbinin fazl-ı ilahîsi ile, hidayet edildiği bu ameli işlemeye çalıştı. Becerdi-beceremedi. Becerdiği kısmı yine fazl-ı ilahî ile oldu. Beceremediği kusurlarından ibarettir. Allah taksiratımızı affetsin. Bize rüşdümüzü ilham eylesin. Ne İblis'in ne de İblis misal insanların tuzağına düşürmesin. Âmin.
Derkenar: Enis Doko'nun Cündioğlu'na cevap sadedinde dediği "Tanrının varolduğu iddiası da, var olmadığı iddiası da eşit derede bilgi iddiasıdır..." cümlesine yukarıdaki perspektiften hareketle itiraz ediyorum. Bu söyleyiş bir mü'min için yanlıştır. Çünkü bizim için Allah'ın varlığı-yokluğu eşit bir bilgi iddiası sayılmaz. İmanımız gereğince böyle bir eşitlik gözetmeyiz. Varolmadığı iddiasına 'şüphe' gözüyle bakarız. Varolduğu iddiasına 'iman' ederiz. Yazıda buna da değinmek isterdim. Lakin epey uzadı. Daha fazlasına mecali kalmadı.
4 Şubat 2021 Perşembe
Sana nasıl soracaklardı ki doğmamışken?
Olup-olmayacağını yokluktan cevaplamayaz. Karışamaz. Hoş: Standart bir müslüman için Cenab-ı Hak zaten yegane mülk sahibidir. Ve mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Yokun da sahibi Odur. Varın da sahibi Odur. Yaratılanın yaratmaya dahli yoktur. Zira yaratılan yaratmanın yokundadır. Öncesindedir. Evvelindedir. Üstelik elinden yaratmak da gelmemektedir. Elinden yaratmak gelmeyenin yaratılışı horgörmesi bir çizgifilm karakterinin çizerini sorgulamasına benzer: "Beni çizerken bana mı sordun?" Hayır. Elbette sormadı. Bu nasıl olacaktı ki?
Bizi böylesi kafa karışıklıklarına itenin iradenin gizemli varlığı olduğunu düşünüyorum. İrade varoluşta kendisine bırakılmış payı seziyor. Kararlar veriyor. Seçimler yapıyor. İmtihan bunun üzerine zaten. Fakat payın niteliğine dair yargısında her zaman isabet edemiyor. Ona bırakılmış pay bir 'yaratış' mıdır? Bazı istediklerinin, eylediklerinin veya hırsettiklerinin cevabını hemen alıyor çünkü. Elmayı ısırdığında tadı diline yayılmakta pek direnmiyor mesela. Babasının kucağında onu istediği yere sürükleyen bir bebek gibi şaşırıyor bu duruma: "Yoksa emirlerimi yerine getirmeye mecbur mu?" Babanın elbette böyle bir zorunluluğu yok. Varlığın da öyle. Çünkü bir bebeğin, eğer mantık sahibi olup da düşünebilse, ebeveyni böyle davranmaya mecbur edecek ilmi-iradesi-kuvveti yok. Ya? Ebeveynde bir şefkat var. Rabb-i Rahîm'imizde sonsuz bir rahmet var. Onlara dokunan yaralarımız, dilemekle-çabalayışla-duayla asla gerçekleşmeyecek şeyleri, bir dileyişle-çabalayışla-duayla varolabilir kılıyor.
İradenin asıl mahiyetine uyanması için yapması gereken belli: Kapıldığı yargıların genelgeçerliğini sorgulamalı. Sözgelimi: Havaya attığı her taş yere düşen birisi, "Bunu hava aşağı doğru itiyor!" diye bir teori geliştirirse, sınama imkanı şudur: Havasız ortamda da aşağı düşüp düşmediğine bakmalıdır. Eğer yine de düşüyorsa belli ki bu iş havanın itmesinden değildir. Bizim de 'dilemek' ile 'yaratmak' arasındaki farkı derkimiz böylesi bir tecrübeyle mümkündür. Her dilediğimizi yaratabiliyor muyuz? Bunun böyle olmadığını gayet iyi biliyoruz. Hatta emek sarfettiklerimizin bile pek azının elimize geçtiğine şahidiz. Öyleyse iradenin amelle arasına koyması gereken ayraç kendini göstermiştir: "Ben diliyorum ama yaratan başkası galiba?" Kaynağını bilmemekle beraber, İmam Ali rahmetullahi aleyhe atfen işittiğim, "Allah'ın Allah olduğunu gerçekleşmeyen isteklerimden öğrendim!" sözü hikmetini bu pencereden nazara verir. Her dilediği gerçekleşen insan Rabbiyle arasına acizlik çizgisini çekemez. Yani Üveys-i Karanî Hazretlerinin münacaatında pek güzel dilegetirdiği o hakikatleri diyemez.
Üstelik 'dilemek' ile 'yaratmak' arasındaki kudret pergelini kapayamadığımız gibi 'ilim' pergelini de kapayamıyoruz. Nasıl? Şu an size bunları anlatırken parmaklarım klavyenin üzerinde geziniyor. Kainat denilen muazzam düzenliliğin içinde, onun yasalarının herbiriyle istisnasız bağlı olarak, insaniyetimin yasaları çalışıyor. Ben bu yasaların ne kadarına sahibim? Ne kadarını biliyorum? Ne kadarını seçiyorum? Ne kadarının şuurundayım? Evrenin başlangıcından şu ana, yazacağımın fikrimde oluşmasından parmağımdan buraya akışına, geçen süreçlerin ne kadarına hakikaten dahlim var? Bana sorarsanız hiç gibi birşey. Sadece yazacağım şeyi düşünüyorum. Yazmak arzusu duyuyorum. Düşünmek-arzulamak tam olarak nedir bilmeden yapıyorum bunları da. Parmaklarımdan buraya akması bitene kadar da kaç kasın nasıl incelikli/sistemli hareketler yapması gerektiğini, değil onları koordine etmekten, bilmekten-kuşatmaktan bile acizim. Araba ehliyetim bile yok ki buna ehliyetli olabileyim.
Yani aslında yazarken de yazmak tastamam nedir bilmeden yapıyorum bunu. Çünkü bilmem gerekmiyor. Yaratan ben olmadığımdan bilişin yükünden de kurtuluyorum. Onu Alîm-i Hakîm'e bırakıyorum. Ben bunu yapabilirim. Çünkü sadece dileyenim. Fakat Cenab-ı Hak bu bilişi kimseye bırakmaz. Çünkü Ondan başka yaratan yoktur. Kendi cehaletimden Ona pay biçemem. Onun ilminden kendime hüner çıkaramam. Bunlardan birincisi 'Subhanallah'ın manasını içerir. İkincisi 'Elhamdülillah'ın hikmetini anlatır. Üstelik tefekkür sürecim de bana bu bilişi bağışlayamaz. Çünkü Cenab-ı Hak kısıtlı tasavvurumdan da yücedir. İşte 'Allahu Ekber'i de buraya koyabilirsin.
Peki bunca cüziyeti içinde 'irade' neden var? Zorluk burada sanırım. Galiba insanlığın hikâyesinde asıl kaygı noktası 'varoluşun' değil de 'hürriyetin.' Yani başlarken alıntıladığımız suallerin doğrusu şu şekilde olabilir: "Beni O varettiyse neden hürriyet verdi?" Bu cidden önemli bir sorudur. Öyle ya: Taş gibi, ağaç gibi, melek gibi vs. 'hürriyetsiz' neden varolmadık? Neden seçimler yapabiliyoruz? Yahut da şöyle söyleyelim: Hürriyetimizin neden karanlık bir tarafı da var? Neden biz, bizimle birlikte herşeyi yaratan O olduğu halde, emrinden çıkabiliyoruz? İsyan edebiliyoruz? 'Zalûm' ve 'cehûl' olabiliyoruz? Yani karanlık tarafa geçebiliyoruz? Bu nasıl oluyor? Hem neden?
'Nasıl olduğuna' dair bir bilgim yok arkadaşım. Bu konuda mürşidimden ziyade söz diyemeyeceğim. O Kader Risalesi'nde söylüyor ki: "Elbette kâinatın intizam ve mizan lisanıyla hikmet ve adaletine şehadet ettiği bir Âdil-i Hakîm, insan için medar-ı sevap ve ikab olacak, mahiyeti meçhul bir cüz-ü ihtiyarî vermiştir. O Âdil-i Hakîm'in pek çok hikmetini bilmediğimiz gibi, şu cüz-ü ihtiyarînin kaderle nasıl tevfik edildiğini bilmediğimiz, olmamasına delâlet etmez. (...) Bizzarure, herkes kendisinde bir ihtiyar hisseder, o ihtiyarın vücudunu vicdanen bilir. Mevcudatın mahiyetini bilmek ayrıdır, vücudunu bilmek ayrıdır. Çok şeyler var, vücudu bizce bedihî olduğu halde, mahiyeti bizce meçhul. İşte, şu cüz-ü ihtiyarî, öyleler sırasına girebilir. Herşey malûmatımıza münhasır değildir. Adem-i ilmimiz onun ademine delâlet etmez..." Yani Hakkın adaleti iradenin varlığını iktiza eder. Çünkü kâfirleri-zalimleri cehenneme atacağını buyuruyor. Halbuki seçme şansı vermediğinde bu şekilde yargılaması-cezalandırması adaletsizlik olurdu. Çünkü başka yapmak ihtimali ellerinden alınmış sayılırdı. Hem iradenin yapısını çözemiyor oluşumuz da olmamasını gerektirecek bir zorunluluk değildir. Bilmemekler olmamayı gerektirmez.
"Neden?" sorusuna cevabım ise yine aynı paragraftaki soruda gizli. Sen bunu da "Allahu'l-a'lem!" kaydıyla işitiver. Yani: Belki bu işte sınanan sadece insan değildir. Belki de sınanan bizzat 'hürriyet'tir. Yahut da onu şöyle söylemeli: Beşer hürriyetin itiraf etmesi gereken bir acizliğin vasıtası olmuştur. "Allah hidayet etmezse hürriyet erişemez." Cenab-ı Hakkın hidayetine isabet etmediğinde hürriyet de haklı değildir. Doğru değildir. Arkadaşım, inşaallah onlardan oluruz, hidayete erenler bu hakikati bir yanıyla isbat ediyorlar; inşaallah onlardan sayılmayız, karanlığı seçenlerden bunun diğer yanını gösteriyorlar. Nihayetinde hürriyet dağları korkutacak bir yük görünüyor. O Rahman u Rahîm aciz omuzlarımıza acısın da tevfikini refikimiz eylesin. Âmin. Âmin. Âmin.
25 Şubat 2016 Perşembe
Mustafa Kemal'i öveyim derken ceddine sövmek
Hep bu ve benzeri şeyleri paylaşan/söyleyen arkadaşlara sormak istemişimdir: Sizi, ailenizin veya atalarınızın namusu konusunda bu kadar güvensiz kılan nedir? Ben de en az sizin kadar bu topraklarda doğmuş büyümüş birisi olarak ne toprağın ne de insanının dokusunda böyle bir yatkınlık görmüyorum. Yani ülkesini işgal edenler olduğunda "Hoşgeldiniz! Buyrun bunlar da kadınlarımız ve kızlarımız. Onlar da sizi bekliyorlardı!" diyecek bir alçaklığın bu topraklarda varolduğunu düşünmek öncelikle insanımızın ve insanlığın tarihine hakarettir. Daha özel dairede, bu tavır, İslam'ın müslümanlarda dem ve damarlara kadar işlediği izzetin tezahürüne zıttır. Doğrusu, bu arkadaşların endişelerinin nereden kaynaklandığını anlayabilmiş değilim. Acaba atalarında bu yönde bir zayıflık mı gördüler? Yani mesela bu sözleri söyleyenlerin dedelerinin veya ninelerinin namus konusundaki duruşunda bir esneklik mi vardı? Hâşâ, ben 'fıtraten mükerrem olan insana' yakıştırmıyorum. Ama ağızlarından çıkan dumanın oluşturduğu siste bunlar vehmoluyor.
Muhakemat'ta Bediüzzaman'ın altını çizdiği birşeydir: "Mübalağa ihtilalcidir." Bir insanı olduğundan daha büyük göstermeye çalışırsanız, yaptığınız ihtilalin acı sonuçları size dönmeye başlar. Yine Muhakemat'ta geçiyor: "Vazifesi hizmetkârlık ve tabiatı çocukluk olanlar büyük rütbeye girmekle tekebbür ederler. Tekebbür etmekle tenasübünü bozup muaşereti teşviş eder." Mustafa Kemal'i olduğundan daha büyük bir noktaya yükseltmek de aynı şekilde hem tekebbüre hem de tenasübün bozulmasına sebep oluyor. Onu süperkahraman yapayım derken yedi ceddinizi zan altında bırakıyorsunuz.
Sanki Mustafa Kemal olmasa herkes namusunu gavurlara peşkeş çekmeye teşne, bekliyor. Kimsenin karşı çıkası yok. Elbette kem söz sahibine yakışır. Ve elbette sözün sahipleri kendi ataları adına bu endişelere sahip olabilirler. Fakat aynı kişilerin bizim ceddimiz hakkında da böyle bir ithamda bulunmasını kabul edemeyiz. Meclis'teki kavganın da sanıyorum bununla bir ilgisi var.
Bediüzzaman'ın altını tekrar tekrar çizdiği bir hastalıktır: "Birşeyde hasıl olan mehâsin ve şerefse, havas ve rüesâya o şey peşkeş edilir. O şeyden neş'et eden seyyiat ve şer ise, efrad ve hem avâma, taksim, tevzi edilir. Aşiret-i galipte hasıl olan şerefse, 'Hasan Ağa, aferin!' Hasıl olan şer ise, efrada olur nefrin. Beşerde şerr-i hazin!" Ortada bir başarı varsa bu en çok kimin malıdır? Mustafa Kemal tek başına olsaydı neyi başarabilirdi? Fakat işte o zalim 'peşkeş düsturu' der ki: "Hepsini Mustafa Kemal'e ver." Sonra bedeli ne olur bunun? Bedeli, Mustafa Kemal dışındaki milletin 'uçkuruna sahip çıkamayan korkak ve zayıf insanlardan' mürekkep görülmesidir. Gel de bu hale Bediüzzaman gibi 'şerr-i hazin' deme. Adam Mustafa Kemal'i yükselteceğim diye ceddine sövüyor, haberi yok.
Allah, Haccac'ın Rabbi de, Enver Paşa'nın Rabbi değil mi?
Babanzâde Ahmed Naim Efendi merhum, 'İslam Ahlakının Esasları' nâm eserinde, şöyle bir hakikati hatırlatıyor bizlere: "Geçmiş z...
-
Hatırlarsanız, bir hafta kadar önce Cemil Tokpınar abiye dair bir analizimi yazmıştım. Çok derinlemesine sayılmayacak, kısacık birşey. Şim...
-
Bu defa hakkında vaktinizi almak istediğim konu Bediüzzaman'ın Yavuz Sultan Selim Han’a 'selefi' olarak işaret etmesi meselesi...
-
Tabii insanın ağırına gidiyor. Zamanında, FETÖ'nün Zaman'a 10 Kasım'da aldığı tam sayfa ilan nedeniyle ortalığı yıkan muhafazakâ...

