8 Ağustos 2026 Cumartesi
Halamın bıyığı olsa amcamdan evrim geçirdiğini söyleyebilir miydik?
"Genlerin benzerliği mutlaka akrabalık anlamına gelmez. Sözgelimi: Biyolojik yaşamın ortak şartlarını karşılayan genler benzer olabilir pekâlâ. (Çünkü hepimiz biyolojik varlıklarız.) Bu benzerlikler bir mürekkeb balığıyla, böcekle, bakteriyle dahi aramızda benzerlik olduğunu söyleyebilir. (Çünkü aynı dünyada yaşıyoruz. Aynı şartlarda yaşıyoruz. Aynı ihtiyaçlarla yaşıyoruz.) Ancak bu evrim sonucunda birbirimizden oluştuğumuzu söylemeyi zorunlu kılmaz. Bizi, aynı koşullara göre, aynı biyolojiyle, aynı Allah'ın yarattığını gösterir. Şöyle bir temsille mevzuu basitleştirmek istiyorum: Mercedes'in birçok modeli var. Bu modellerin bazı yapıları da illa birbirine benzerdir. Ancak bu durum mezkûr arabaların birbirinden evrim geçirerek oluştuğunu göstermez. (Böyle bir zorunluluk sözkonusu değildir.) Tasarımcılarının, tasarlandıkları koşulların veya amaçlarının aynı/yakın olduğunu gösterir. Malum: Tekerlekli olan herşey birbirinden evrimle oluşmak zorunda değildir. Motorlu olan herşey de birbirinden evrimle oluşmak zorunda değildir. Benzerlik evrimi zorunlu kılmaz."
Bu paylaşımım üzerine O.D. Bey de şöyle bir itirazda bulundu:
"Bu benzetmede haklılık payı olsa da insanlarda genetik benzerlik ne kadar çoksa akraba olma ihtimali de o kadar fazladır. Buradan yola çıkıldığında canlı türleri arasındaki genetik benzerlik, türler arasındaki akrabalığa delalet edebilir. Evrim teorisine göre bir tür doğrudan başka bir türden türememiştir; durum, bir anne babadan nesillerin ayrışarak çoğalmasına benzer. Yani kuzenler nasıl birbirisinden türemiyorsa, insanlar da günümüzdeki maymunlardan türememiştir; yalnızca ortak bir atadan geldikleri ifade edilir. Verilen misale dönersek; otomobil modelleri birbirinden doğmamıştır ancak tüm otomobillerin ilk fikri/atası ortaktır.
Bana göre bir iddiaya cevap vermek için o iddiayı, iddia edenden daha iyi anlamak ve ileri sürülen delilleri çok iyi bilmek gerekir. Aksi takdirde konuyu sadece kendi iddiamız üzerinden yürütmek ve onun haklılığını savunmak daha doğru bir yaklaşımdır. Evrim teorisinin yanlışlığını ispat edebilmek için biyolojiyi ve biyolojinin evrimle ilgili alanlarını çok iyi bilmek gerekir. Evrim teorisi dendiğinde, 'insanın maymundan türediği' söyleminden başka bir şey bilmeden teoriye karşı delil getirmeye çalışmak en büyük hatayı doğurur.
Bana göre Kur’an’da Allah’ın yaratılışla ilgili buyurduklarından hakiki murat ne ise ben ona iman ederim. İnsanların hiçbiri müteşabih olan ayetlerde 'murad-ı ilahi kesinlikle budur' diyemez. Doğrudan doğruya Allah’ın varlık ve birliğine temas etmeyen meselelerde katı hükümler verilmemesi taraftarıyım."
Ben de bu itirazı, elbette küçük lokmalara ayırarak, şöyle cevaplamaya çalıştım:
1) "Bu benzetmede haklılık payı olsa da insanlarda genetik benzerlik ne kadar çoksa akraba olma ihtimali de o kadar fazladır. Buradan yola çıkıldığında canlı türleri arasındaki genetik benzerlik, türler arasındaki akrabalığa delalet edebilir..."
O.D. Bey'in bu 'edebilir'ine şöyle bir itirazım var: Aslında bu 'edebilir'in 'metodolojik bir sıkışmadan kaynaklandığını' düşünüyorum. Nasıl? Yine temsille açmayı deneyeceğim: Yaşadığım apartmanda yalnızca Ayşe teyzenin şekeri olsa, komşulardan birisi de birgün pasta yapsa, ben "Ayşe teyzeden başkasının şekeri yoktu!" kabulümden dolayı derim ki: "Bu şeker ancak Ayşe teyzeden gelmiştir." Bakınız, hakikatte böyle bir zaruret yoktur, ancak önkabullerim nedeniyle böyle bir zaruret doğduğunu düşünürüm. Fakat Ayşe teyzeden başka, sözgelimi marketlerde vs., şeker olabileceğini/olduğunu kabul ettiğim anda, mevzuun rengi değişir. 'Ayşe teyzeden alma' zarureti ortadan kalkar. Pekala bu şeker artık birçok yerden 'gelebilir' olur.
İşte, ben, evrimcilerin de böyle bir kapana kısıldıklarını düşünüyorum. Neden? Çünkü insanlar. Ve insan olmaları hasebiyle yaratılışın başka şekline şahit olmuş değiller. Yapabiliyor da değiller. Kısıtlılar. Ama bu kısıt kendi kısıtları. Allah'ın kısıtı değil. O yüzden gördükleri her benzerliği bildikleri tek şekle yoruyorlar. Bu bir 'metodolojik sıkışma'dır. Allah'ın nihayetsiz ilmine, kudretine, iradesine iman etmiş birisi için (veya hayalgücünün imkanı geniş birisi için) böyle bir zarurete iman etmek gerekmez. Öncüller itibariyle bu zorunluluk ona yoktur.
Bediüzzaman Hazretlerinin şu temsili de aynı 'metodolojik sıkışmaya' işaret eder. Evet. "Sarayı illa saray içindekilerle açıklayacağım!" diye şartlanırsanız böyle hamâkâtler yaşayabilirsiniz:
"Bütün âsâr-ı medeniyetle tekmil ve tezyin edilmiş, hâli bir sahrâda kurulmuş, yapılmış bir saraya gayet vahşî bir adam girmiş, içine bakmış. Binlerle muntazam san'atlı eşyayı görmüş. Vahşetinden, ahmaklığından, 'Hariçten kimse müdahale etmeyip, o saray içinde o eşyadan birisi o sarayı müştemilâtıyla beraber yapmıştır...' diye taharrîye başlıyor. Hangi şeye bakıyor, o vahşetli aklı dahi kabil görmüyor ki, o şey bunları yapsın. Sonra, o sarayın teşkilât programını ve mevcudat fihristesini ve idare kanunları içinde yazılı olan bir defteri görür. Çendan, elsiz ve gözsüz ve çekiçsiz olan o defter dahi, sair içindeki şeyler gibi, hiçbir kabiliyeti yoktur ki, o sarayı teşkil ve tezyin etsin. Fakat muztar kalarak, bilmecburiye, eşya-yı âhare nisbeten, kavânîn-i ilmiyenin bir ünvanı olmak cihetiyle, o sarayın mecmuuna bu defteri münasebettar gördüğünden, 'İşte bu defterdir ki, o sarayı teşkil, tanzim ve tezyin edip bu eşyayı yapmış, takmış, yerleştirmiş...' diyerek, vahşetini ahmakların, sarhoşların hezeyanına çevirmiş."
Biraz bilimkurgu yapalım: İleride 'genetik hırsızlık' diye bir hırsızlık şekli oluştuğunu düşünelim. Meşhurların genleri kopyalanıyor ve insanlar çocuklarının o meşhurlara benzemesini biyolojik aygıtlarla sağlayabiliyorlar. Saçıyla, kaşıyla, gözüyle oynayabiliyorlar. Genlerini değiştirebiliyorlar. Böyle bir benzerlik vukua gelse, genetik benzerlik sözkonusu olsa, bu yine de 'organik anlamda' akrabalık ifade etmez. O.D. Bey'in yanlış okuduğu şey budur. Bir koyundan klonlanmış başka bir koyun, evet, genetik olarak ötekinin aynıdır. Ama ondan evrimle oluşmamıştır. Tasarımcı müdahalesi vardır. Fail genleri değiştirebilme kudretine ulaştığı anda metodolojik sıkışmamızın bir anlamı kalmaz. (Sarayı yapanı sarayın içinde aramak zorunda değiliz.) Zaruret olmaktan çıkar. Topraktan Âdem'i (a.s.) yarattığını belirten bir yaratıcının böyle bir zarureti asla yoktur. İstediği şekilde yaratır. Dolayısıyla evrimcilerin 'zorunluluk' olarak lanse ettikleri türden türe geçişin, en azından müslümanlar için, esma/sıfat penceresinden, hiçbir zorunluluğu yoktur. Allah dilediği gibi eyler.
2) "Evrim teorisine göre bir tür doğrudan başka bir türden türememiştir; durum, bir anne babadan nesillerin ayrışarak çoğalmasına benzer. Yani kuzenler nasıl birbirisinden türemiyorsa, insanlar da günümüzdeki maymunlardan türememiştir; yalnızca ortak bir atadan geldikleri ifade edilir. Verilen misale dönersek; otomobil modelleri birbirinden doğmamıştır ancak tüm otomobillerin ilk fikri/atası ortaktır."
Burada da O.D. Bey'e itirazım şöyle şekilleniyor: Bence evrimcilik sıkıştıkça başka bir söyleme geçiyor. Hangi şekliyle 'olmazlığı' gösterilirse, başka bir şekil kurgulayarak, oradan mücadeleye devam ediyor. Kendileri yaratılışçılığa 'boşluklar teorisi' deseler de asıl bence evrim boşluklara kaya kaya hayata tutunuyor. Yağmur ne yandan yağarsa tarlayı oraya çekiyor yani. O yüzden maymundan gelme söylemi artık matah birşey değil. 'Ortak ata' daha kullanışlı. Fakat onda da sorunlar var. Evet. Stefano Manguso'nun Bitki Zekası isimli eserini okuyanlar bilirler: Kendisi de evrimci olduğu halde, mevcut evrim açıklamalarının hiçbirinin, bitki hücresi ile hayvan hücresi arasındaki geçişi açıklamaya yetmediğini söyler. Çünkü tek hücrelilere inildiğinde bitki hücresi hayvan hücresinden daha üst bir yapı gösterir. Hayvan hücresinde olmayan klorofil bitki hücresinde vardır. Evrim tersinemeyeceğine göre de, bu da evrimcilerin zarureti bilinmez bir dogmasıdır, bitki hücresi fotosentez yapmayı bırakıp havyan hücresine dönüşemez. Her neyse... Sıkıntı çok yani. Geleyim asıl meseleye:
Bu teoriler ne kadar değişirse değişsin, yani tarla ne kadar yer değiştirirse değişsin, temel bazı çıkmazlar yer değiştirmiyor. Mesela: Türden türe geçişin ilk önceleri 'sıçrama şeklinde olduğunu' söyleyen evrimciler, bu sıçramayı bağlayacak hakikat bulamayınca, 'mikro evrim söylemi'ne geçtiler. (Fantastik sinema severler X-Man serisinin 'Son Direniş' filminin girişinde bu 'sıçrama teorisinin' savunulduğunu hatırlayacaklar.) Fakat evrimin 'zıplamaları' onu kurtarmıyor. Bu 'şekil değiştirmeler' yine de "Türden türe nasıl geçildi?" sorusunun cevabını vermeyi gerektiriyor. Zira asıl sıkıntı burada. O yüzden evrimcilerin 'öyle diyorlar, böyle diyorlar' beyanlarını takip etmek yerine, en dipteki, "Esasında neyi savunuyorlar?" kısmına bakmak gerektiğini düşünüyorum. Buraya bakılırsa üstteki köpüğün değişikliğinin kahvenin tadını pek yerinden oynatmadığı görülecek. Ne kadar geniş bir zamana atıf yaparlarsa yapsınlar, aramıza ne kadar kuzen sokarlarsa soksunlar, yine de 'türden türe geçiş' mevzuu temel bir problem olarak ortada kalacak. Yayılmakla bu handikaptan kurtulunmuş olunmayacak.
Benim paylaşımımdaki itirazımın esası ise şudur: Aynı koşullarda yaşamanın gerektirdiği benzerliklere bakılarak 'türden türe geçildiği' iddiasını delillendirmek bâtıldır. Evet. En temelde söylemek istediğim şey buydu. Yok maymundan gelmiş, tavşandan gelmiş, kediden gelmiş, sûreti bilinmez ortak bir atadan gelmiş, bunlar işin süprüntüsüdür bana göre. Biz, bizim gibi bir yanıyla biyolojik olan hayvanlara, bitkilere vs. elbette benziyoruz. Çünkü aynı dünyada yaşıyoruz. Bu gezegenin yaşam koşulları aynı. Üzerinde durduğu fizik, kimya, biyoloji aynı. (Allah'ın isimleri/sıfatları aynı.) Eğer bu yaşam koşullarında biyolojik birer varlık olarak varolacaksanız, herhalde karbüratörünüz olmaz, ciğerleriniz olur. Veya ciğere benzer 'atmosferi kullanabilir' organlarınız olur. Tekeriniz olmaz da ayağınız olur. Bunların genetiği de aynı olur. Çünkü genetik de biyolojinin yazılımı gibidir. Bazı uygulamalarda tasarımcılar 'temel noktaları' aynı kodlarla yapabilirler. Yapıyorlar da zaten. Yoksa beraber çalışmazlar. Ancak bunu 'organik anlamda' türeme şeklinde düşünmeyiz ve tecrübe de böyle değildir.
"Verilen misale dönersek; otomobil modelleri birbirinden doğmamıştır ancak tüm otomobillerin ilk fikri/atası ortaktır..." cümlesine gelirsek. İşte, tam burada, evrimcilerde alışık olduğumuz, fakat O.D. Bey'e yakıştıramadığım bir kaydırma yapılıyor. 'Fikir ortaklığı' ile 'türden türe geçiş' aynı şeyler midir? Fikir ortaklığı ile 'türden türe geçiş' delillendirilebilir mi? Evrimciler bu tarz şarlatanlıkları çok yapıyorlar. Türden türe geçiş, tasarımcı esinlenmesi değil, organik bir geçişin ifadesidir. Tasarımcı esinlenmesi türden türe geçişi açıklamaz. Sözgelimi: Kia'nın lüks bir modelini tasarlayan kişi, eskiden Mercedes'te çalıştığı için, tasarımını oradan esinlenebilir. Fakat bu 'fikir atası' sahada 'organik geçiş'i ne zorunlu kılar ne de ona bir işaret eder.
Bir yazar birkaç yazıyı 'aynı serinin parçaları olarak' düşünebilir. (Tıpkı benim bu yazının parçalarını birbirinin ardından yazmam gibi.) Ancak bu herbir yazının bir diğerinden geldiğini, yine altını çiziyorum, 'organik anlamda' söyler mi? Hayır. (Benim her paragrafım müstakildir. Ötekinin evrimi değildir.) Tasarımcının bütünü bilir, görür, işitir, yapar olduğunu söyler en fazla. O yüzden biz bu tür benzerliklere 'Vahdet Sikkesi' gözüyle bakarız. Hepsini yaratan Allah'ın bir olduğunu söyleriz. Aralarında sıçrama/geçiş olduğunu iddia etmeyiz. Böyle bir zaruretin, cevabın ilk parçasında da belirttim, müslüman için anlamı yoktur. Mantığı doğru çalışanlar için de böyle bir zaruret tanımlı değildir. Nitekim, Allah, dilerse cinlerde ve insanlarda olduğu gibi, aralarında genetik bağ kuramayacağımız farklı 'biyolojilerle/fiziklerle' de yaratıcılık sergileyebilir. 'İmtihan fikrinin ortak olması' cinlerin insanlardan, insanların cinlerden gelmesini zaruri kılmaz. Zira hammaddeye kadar farklılık vardır. Yine 'ibadet' ortak paydası da bizi meleklerle bir evrim ilişkisine girmek zorunda bırakmaz. Onlar bambaşka canlılardır.
Bediüzzaman Hazretleri bir yerde yine şöyle der: "Elbette, kesafetli topraktan ve küdûretli sudan mütemadiyen letafetli hayatı ve nuraniyetli zevi'l-idraki halk eden Hâlıkın, elbette ruha ve hayata münasip şu nur denizinden ve hattâ zulmet bahrinden bir kısım zîşuur mahlûkları vardır. Hem çok kesretli olarak vardır."
3) "Bana göre bir iddiaya cevap vermek için o iddiayı, iddia edenden daha iyi anlamak ve ileri sürülen delilleri çok iyi bilmek gerekir. Aksi takdirde konuyu sadece kendi iddiamız üzerinden yürütmek ve onun haklılığını savunmak daha doğru bir yaklaşımdır. Evrim teorisinin yanlışlığını ispat edebilmek için biyolojiyi ve biyolojinin evrimle ilgili alanlarını çok iyi bilmek gerekir. Evrim teorisi dendiğinde, 'insanın maymundan türediği' söyleminden başka bir şey bilmeden teoriye karşı delil getirmeye çalışmak en büyük hatayı doğurur."
O.D. Bey'in kalbini kırmak istemem ama ben itirazının bu kısmında yaptığı şeye 'evrimci üstenciliği' diyorum. Evrimciler, daha lise çağında olanları bile, karşılarındakine "Aslında evrimi bilmez, biyolojiyi anlamaz, bilimi tanımaz..." muamelesi çekiyorlar? Neden? Çünkü evrim onlar için 'Allah birdir' demek mesabesinde bir hakikattir. Bilmeyen de bilimin zındığıdır. Kâfiridir. Mürteddir. Evet. Mübarek Kasım Takım Hoca gibi doçent derecesinde biyoloğa dahi bu muamele yapılıyor. Adam biyolojinin uzmanlık alanı olduğunu bacak kadar gençlere anlatamıyor. Onlar sanıyor ki: Yalnız evrimi savunanlar mantıktan anlar, biyolojiyi bilir, bilimi tanır, sözü geçer...
Niye böyle olsun efendim? Biz kitap okumuyor muyuz? O kitaplar 'biz anlayalım diye de' yazılmıyor mu? Bendeniz de evrim konusunda epeyce okuma yapmış birisiyim. Tamam. Mektepli değilim. Alaylıyım. Ama 'evrimci üstenciliğine' her şekilde karşı çıkarım. Hatta buna 'bilimsellik despotizmi' de diyenler var. Üstten konuşarak karşı tarafı bastırmak içeriyor. Halbuki, evrimin meseleleri, en azından mantık/felsefe açısından ortak meselelerdir. Onları da mı tanımıyoruz yahu? İlla Sience'da makale mi yayınlamış olmak lazım bunlar için?
Maymun-ortak ata meselesine yukarıda cevap vermiştim. Bence temel sorunları değiştiren bir yanı yoktur. Ben de şunu sormak isterim bu vesileyle: Evrim hakkında sadece evrimciler konuşacaksa, evrimin doğru olup-olmadığı, bulguların çarpıtılıp-çarpıtılmadığı, nasıl sınanacak? Eğer, Pastör, 'Kuğu Boyunlu Şişe Deneyi'ni yapıp materyalistlerin deneylerini tenkid etmese, sigaya çekmese, canlılığın tesadüfen oluştuğu fikri nasıl berhava edilebilirdi? John Lukacs, Modern Çağın Sonu'nda, bu tehlikeye dikkat çeker. Sadece evrimcilerin oturup konuştuğu bir evrim 'ideolojik adanmışlıkla' yaralı olmayacak mıdır? O deneyler, iddialar, makaleler karşıt görüş sahiplerince sınanmayacaksa yapılan bilim midir, yoksa seküler din midir, düşünmeli!
4) "Bana göre Kur’an’da Allah’ın yaratılışla ilgili buyurduklarından hakiki murat ne ise ben ona iman ederim. İnsanların hiçbiri müteşabih olan ayetlerde 'murad-ı ilahi kesinlikle budur' diyemez. Doğrudan doğruya Allah’ın varlık ve birliğine temas etmeyen meselelerde katı hükümler verilmemesi taraftarıyım."
Buna da şöyle bir itiraz edebilirim: İnsanın yaratılışı özelinde ayetlerin müteşabih olmak gibi bir durumu yoktur. İnsanın yaratılışı Kur'an'da teferruatlı bir şekilde ele alınmıştır. Evrime, ortak ataya, Hz. Âdem'in (a.s.) babasına vs. hiçbir âtıf olmadığı gibi, aksini söyleyen de çok delil vardır. Hadisler de hakeza... (Bu konuda Ebubekir Sifil Hoca'nın güzel bir youtube dersi olduğunu hatırlıyorum. İnsan özelinde evrimi Kur'an'a kabullendirmenin mümkün olmadığını, bir evrimci olmasına rağmen, Enis Doko da söyler. Hatta bazı 'müslüman evrimciler' bu nedenle insanın hilkatini evrim sürecinden ayrı düşünmeyi teklif ediyorlar.) Bu hususta Kur'an'ın canına okuyan, kanırta kanırta evrim çıkarmaya çalışan, aslında evrimcilerdir. (Melikşah Sezen Hoca'nın evrime itirazlarını derlediği Eşref-i Mahlukatı Anlamak kitabı da mutlaka okunmalıdır.) Yani bizim kimseyi bir yere ittiğimiz yok. İtilen biziz. O itmeye karşı mücadele ediyoruz. "Bu dayatmayı kabule mecbur değiliz!" diyoruz.
Gelelim murad-ı ilahî meselesine. Bu hususta da O.D. Bey kadar serbest bulmuyorum kendimi. Çünkü itikadî bir ekole mensubum. Ehl-i Sünnet olmanın eşya/hakikat algısında bana yüklediği sorumluluklar var. "Herşey her anlama gelirse aslında hiçbir anlama gelmiyordur!" derler. Sünnilikte delil olarak Kur'an var ama yalnız Kur'an yok ki. Hadis var, kıyas var, icma var. Bunlarla da kendimi bağlı hissederim. Elbette kendisinin bazı konularda taraftar olmamak hakkı var. İmtihan bunun üzerine dönüyor. Ancak taraftarlık olmadan iman olmaz. Ben de evrim diye birşeyin olmadığına söylesem acaba şer'an bana ne ceza iktiza eder? Etmez sanırım. Vesselam.
Bu güzel tefekkür imkanını bana verdiği için O.D. Bey'e teşekkür ederim. Elhamdülillah. Böylece bu makale de vücuda getirilmiş oldu. Dilimizi hidayeti üzerine konuşturan Allah'a sonsuz şükürler olsun.
10 Temmuz 2026 Cuma
Bir evrimperest kendi ayağına nasıl sıkar?
"Az bilim sahibini dinden eder!" derler. "Çok bilimse dindar eder." Gün geçmiyor ki şu hakikatin yeni bir nümunesini daha yaşamayalım. Bir evrimperestle münakaşa ettim ben de geçenlerde. 'Evrimperest' diyorum. Zira cidden onunla ilişkileri mü'minânedir. Yani mezkûr teorinin imanlı kullarıdır. Hem de, öyle-böyle değil, sebatkâr kullardır. Nice mantıksızlıklarını ortaya koysanız da dönmezler.
O arkadaş da tartışmanın bir yerinde bana yazdı ki:
"Bilim, yalnızca deneye dayanmaz, gözleme de dayanır. Bu tanımı geri çeviren hiçkimse bilimle ilgili konuşamaz. Bilimi inançlarına feda eden hiçkimse bilim adamı olamaz. 'Büyük Patlama' kuramı da gözlemsel yönü ağırlıklı bir kanıt omurgasına sahip olduğu halde ona hiç 'Bilim değildir' videosu yapmıyorsunuz. Çünkü kafanızdaki dinle çelişmiyor. İşinize öyle geliyor. Ama konu evrim olunca, binbir dereden su getirip, hatta bilimin tanımını değiştirip, bilimi kafanızdaki dine uydurmaya çalışıyorsunuz. Evrim bilimsel bir gerçektir ve gerçeği inkar etmek en büyük inkarcılıktır. Özet olarak: Evrimi değil, dini tartışın. Evrimin dine uygun olup olmadığını değil, dinin evrimle nasıl bütünleştirilebileceğiyle ilgilenin. Bunu yapan çok müslüman var. Her müslüman sizin gibi gerçeği inkar etmeye çalışmıyor..."
Ben de cevaben yazdım:
"Evet. 'Büyük Patlama' teorisi de kesin değildir. 'Çoklu Patlama' gibi başka alternatifleri vardır. İlerleyen yıllarda daha farklı 'varlığa çıkış' teorileri ortaya atılabilir. Bunların tamamı da bazı gözlemlere dayanabilirler. Müslümanlar da, eğer nasslarıyla çelişmiyorsa, onları, davalarını desteklemek için 'yan deliller' olarak istimal edebilirler. Fakat, dikkat ediniz, davalarının esasâtını asla böylesi 'sezonluk' teorilere yaslamaz müslümanlar. Bunlar sadece yan delil mesabesindedir. O günün bilim yaklaşımına göre üretilen argümanlar İslam tefekküründe 'destekleyici' olarak sevkedilir ancak. Fazlası değil. Biz bu yüzden Büyük Patlamaya da kesinlik atfetmiyoruz. Sadece nasslarımızla çelişmediğinden dolayı istimal ediyoruz. Yoksa 'Kesin olmuştur!' topuna onda da girmeyiz. Buna hiçbir mecburiyet hissetmeyiz. Biz sadece nasslarımızın inanmamızı istediği şeye inanırız. Evrime inanmak zorunda da değiliz. Çünkü tecrübe edilemiyor. Sadece 'mış gibi' yapılıyor. Üstelik şu nokta önemlidir: Evrimperestler, kendileri dışında herkesin evrimi konuşmasını yasaklıyorlar, sonra da yaptıklarına bilim diyorlar. Bu da biraz garip duruyor açıkcası. Evrim konusunda sadece evrimciler konuşacaksa bunun tenkidi nasıl yapılacak? 'Düzdür!' diyenlerin sadece dünya hakkında konuşmasına izin verilirse 'Yuvarlaktır!' diyenler nasıl hakikati duyuracak?"
Bu cevabım üzerine o da şöyle yazdı:
"Evrim yerçekimi yasasından bile daha fazla geçerli bir yasadır. Yalnızca canlılarda değil herşeyde vardır. Bu yasayı açıklamak için ortaya atılan Darwin'in doğal seçilimle evrim kuramı da geçen yüzelli yılda kendini yeterince kanıtlamıştır. Yalnızca gözlemsel değil deneysel kanıtlara da sahiptir. Biraz literatür görmüş herkes tecrübe temelli kanıtların da olduğunu bilir. Çok rahat dökerim bunları gerekirse. Gerçekle olan savaşınızda cahilliğinizden başka silahınız yok."
Halbuki bu cevabı benim cahilliğimi değil kendi cahilliğini ortaya koyuyordu. Neden? Şöyle arzettim:
"Evrimperestlerin evrime tıpkı bir din gibi iman etmesi bizim için yeni birşey değil. Alışığız. Fakat, işte, aynı soruna geliyoruz: Bilim adamlarının dahi kesinlik atfetmediği şeylere siz evrimperestler kesinlik atfediyorsunuz. Mesela: Misal olarak verdiğiniz yerçekimi kanunu. Yerçekimi kanunu da 'kesin' değil. Einstein'a sorarsanız 'yerçekimi yasası' diye birşey yok. Ona göre yaşadığımız şey uzayın bükülmesinden ibarettir. Yerçekimi bizim bunu okuyuş şeklimizdir. Yani yorumumuzdur. Yoksa kütleler arasında çekim kuvvetini açıklayacak bir 'iplik' henüz bulunamamıştır. O yüzden Einstein kütlenin uzayı çukurlaştırdığını, yerçekimi olarak okunan şeyin de, bu uzay-mekan bükülmesinin sonuçları olduğunu söyler. Siz 'Evrim yerçekimi yasası kadar kesindir!' derken aslında tanrınızın altını boşaltmış oldunuz. Bilimadamlarının kesinliğini tartıştığı birşeyi evrime nisbet ettiniz. Boom! Bizzat kendi ayağınıza sıktınız yani. Ancak burada yerçekiminin şu hakkını verelim: Yerçekimi iddiası her an tecrübe edilebilen bir gözleme/deneye dayanıyor. Yeterli yakınlık mevcutsa, uzayda, kütleli cisimler birbirlerine doğru (veya az kütleliler çok kütlelilere doğru) hareket ediyor. Ancak evrimin dayandığı böyle bir olgu var mı? Hayır. Evrimperestlerin dayandığı tek şey koltuklarının arkası. Tecrübe edilebiliyor mu? Yok. Peki bilinen tarih içinde kayda alınmış bir türden türe geçiş tecrübesi var mı? Yok. Eee, ne var, illa masallar var. Tamamı evrimperestlerin yorumlarından ibaret. Dolayısıyla ortaya çıkan cehalet size aittir."
Görüldüğü üzere bu münazarada birşey kendisini tebeyyün ettiriyor. Evrimperestler 'olgu' ile 'yorum'u birbirinden ayıramama hastalığıyla muzdaripler. Bu da elbette, sandıklarının aksine, bilimsel meselelerde papağan seviyesinde olmalarından kaynaklanıyor. Yani Batılı efendileri ne sufle verirse onu burada ötüyorlar. 'Kütleli cisimlerin birbirlerine doğru hareketlerinin' olgu fakat 'yerçekimi yasası' denilen şeyin sadece yorum olduğunu bilemiyorlar. Bir olgunun birden fazla yorumu olabilir. Bunların hiçbiri de doğru çıkmayabilir. Veya bunlar o olgunun farklı parçalarında işe yarar görünebilirler. (Tıpkı, makro düzeyde Newton fiziğinin, mikro düzeyde ise Kuantum fiziğinin işe yarar görünmesi gibi.) Fakat hiçbir yorumun 'nihaî sonuç' olduğunu bilimden gerçekten anlayanlar iddia etmezler. Zira her zaman o yorumun üstünde bir bakış açısına sahip daha başkası ortaya çıkabilir. Bilim yolculuğu aslında budur. Bilim parçadan parçaya yolculuktur.
Sonrasında tarafıma yeni bir cevap yazılmadı. Tartışma sürerse onların içeriğini de buradan paylaşmayı siz değerli okurlarıma bir borç bilirim. Çünkü böyle münazaraları bir ölçüde kendi bilgimi sınamanın da yolu olarak görüyorum. Mevlam doğrunun yardımcısıdır. Onun inayetiyle doğruya hidayet olunuruz inşaallah. Ve's-selamün aleyküm ve rahmetullah.
30 Mayıs 2026 Cumartesi
Yahu biz daha kolay ölebilmek için mi evrim(!) geçirdik?
14. Lem'a'nın 2. Makamı'ndan...
'Acz' ve 'fakr' üzerine düşünürken Kenan Demirtaş abinin, Allah ona afiyetli ömürler versin, bir temsili zihnimi çok meşgul ediyor. O demişti ki: "Taş, ağaç, hayvan ve insan. Bu dördünü 'fakirlik' açısından sıraladığınızda insan hepsinden daha fakirdir." Çünkü ihtiyaçları daha çoktur. Taş ise fakirlikte en sonuncularıdır. Çünkü çok az şeye muhtaçtır. Yani bir taşı sulamanız gerekmez. Bir taşın güneş görmesi şart değildir. Bir taşın 'hayatta kalmak' diye bir problemi de yoktur. Çünkü hayatı yoktur. (En azından biyolojik manada.) Ancak hayatla birlikte hassasiyet de artar. Hassasiyetle birlikte ihtiyaç artar. Hayatın tecellisi ziyadeleştikçe hassasiyet de ziyadeleşir. Hassasiyetler ziyadeleştikçe kırılganlık artar. Aslında artan kırılganlıktan ziyade arızîliktir. Yani birşey karmaşıklaştıkça Ustasının tasarrufuna daha ziyade ihtiyaç duyar. Daha yoğun bir ilgi ister. Basitleştikçe daha az tasarrufla da ayakta kalabilir.
Karıştırdım mı? Belki. Ancak hakkında konuştukça mesele basitleşecek inşaallah. Öyleyse şimdi bir de 'acz' konusuna değinelim. Yine mezkûr dörtlüyü sıralayalım: Taş, ağaç, hayvan ve insan. Fakra bakarken ihtiyaçların ziyadeliğine bakıyorduk. Ancak acze bakarken 'e-bilme' yani 'yapabilme-edebilme' kapasitesine bakacağız. Fakra baktığımızda sıralama şöyleydi: En fakir: İnsan. Daha az fakir: Hayvan. Daha daha az fakir: Bitki. En az fakir: Taş. Peki acz ekseninde şıkları tekrar sıraladığımızda durum nasıl olacak? Zâhirî nazarda şöyle birşey oluyor: En aciz: Taş. Daha az aciz: Bitki. Daha daha az aciz: Hayvan. En az aciz: İnsan. Neden böyle oldu peki? Çünkü iş 'e-bilme'ye geldiğinde canlılık miktarı şiddetlendikçe varlıkların 'yapabilme-edebilme' kapasiteleri de artıyor. Mesela: Bitkiler çok az da olsa menfaatleri olan şeylere doğru yönelebiliyorlar. Köklerini uzatıyorlar, yapraklarını çeviriyorlar falan.
Hayvana geldiğinizde 'e-bilme' kapasitesi biraz daha yükseliyor. O da menfaati olan şeye, yani arızîliğini telafî edeceği desteğe, doğru hareket edebiliyor. Hatta bazı hayvanlar avları için kilometrelerce yol alabiliyorlar. Peki iş insana geldiğinde? İnsan hayvandan da beter. Bazen menfaati için kıtaları bile aşabiliyor. Hatta Ay'a bile çıkabiliyor. Merakının peşinde aklıyla yıldızları/karadelikleri kovalıyor. Nice galaksilerde ilgisiyle/hayaliyle geziyor. Eğer bu zâhirî tasarrufu 'e-bilme' kabul edersek insan hakikaten sayılanlar içinde en az acizi. Bir taş üzerine gelen tank paletinden, dozerden, hiltiden, balyozdan vs. kaçamaz. Fakat insan hem kaçar hem de gerekirse varlığına kastedenin anasını ağlatacak yöntemler geliştirir. Bu anlamda sahiden taşa, bitkiye, hayvana benzememektedir. Lakin bu benzemeyiş onu acizlikten kurtarmış mıdır? Yoksa gözümüzü aldatan birşeyler mi var? Bence, evet, var.
Neden var? Çünkü bu tarz 'e-bilme'ler aslında 'yaratmak' değil. Evet. İnsan sahiden yaratıcı olsaydı ihtiyaç duyduğu hiçbirşeyde yoksunluk çekmezdi. Ama, hayır, çekiyor. Bir zamanlar gençken sonra ihtiyarlıyor. Bir vakitler sağlıklıyken sonra hastalanıyor. Biraralar tokken sonra acıkıyor. Bu gelip-gitmeler düpedüz arizîlik belirtisi. Arızî olan varoluşu için gerekli şeylerde yoksunluk çeker. Çünkü yaratıcı değildir. "Mazhar değil memerdir." Yani 'üzerinden gösterilen' veya 'üzerinden nakledilen'dir. Bir televizyon ekranı gösterdiği şeyleri yaratıyor sayılamaz. Çünkü iletilmediği an yoksunluğa düşer. Bir kablo taşıdığı elektriğin yaratıcısı değildir. Çünkü kesildiğinde acizleşir. Memer de, yani oluk da, taşıdığı şeyin yaratıcısı olamaz. Zira o şey akıtılmadığı anda onsuzlaşır, yoksullaşır, kurur.
Yaratan yarattığında yoksunluğa düşmez. Yoksunluğa düşüyorsak yaratıcı değilizdir. Sözgelimi: Beşerî üretişlerde bile, 'bütün parçaları siz üretmediğinizde' veya 'bütün hammaddeler sizde bulunmadığında' o üründe yoksunluğa düşmeniz ihtimali yüksektir. Ve böyle şeyler sıklıkla yaşanır. Motor gelmez. Mercek gönderilmez. Çark yetişmez. Ondan dolayı teslimatlar da gecikir. Ancak bütün parçalara/hammaddelere sahip olan bir firma/ülke üreteceği şeyin yoksunluğunu yaşamaz. Zira ihtiyacın gelişi anında üretim de yapılır. Ancak herhangi bir sebeple üretim yapılamadığında yoksunluk çekilir. 'Üretim' gibi kusurlu bir misali aslında bizi 'yaratıcılık' arşına çeksin diye verdim. Çünkü yaratıcılık öyle bir üretimdir ki, yalnız mutlak ilme, mutlak iradeye, mutlak kudrete ihtiyaç duyar. "Ol!" der olduruverir. Belki zaten madde olarak gördüğümüz şeyler Onun "Ol!" emrinde sınırlı şahitliklerimizdir.
Lafı bu denli çoğalttım. Acaba nereye geleceğim? Şuraya geleceğim: Bence acz/fakr aslında aynı şeyin iki yüzü gibi. Yani esasında ikisi de aynı şeyi söylüyor. Ancak resmin başka açılardan okunuşunu bize ifade ediyorlar. Her ikisinden de öğrenmemiz gereken yoksunluğumuz, arızîliğimiz, yaratıcı olmadığımız-olamayacağımız, yani mahlukiyetimiz vs. Ancak acizlik 'bizzat ferde nazar edince' görünüyor. Fakirlik de 'ferdin etkileşimde bulunduğu herşeye bakınca' ortaya çıkıyor. Bunu da şöyle bir misalle açmayı deneyeyim: Sözgelimi, ben, kaç kiloluk bir ağırlığı kaldırabiliyorum? Zorda kalırsam elli kiloyu kaldırıyorum varsayalım. (Gençlikte fazlasını da kaldırırdık ya neyse.) Temsilde 'elli kilodan sonrası' benim 'acizliğimi' belirler. Yani o kadar acizimdir ki elli kilodan fazlasını kaldıramam. Ancak bu veriden 'ihtiyaç' okuması çıkmaz. Fakirliğin cevabı böyle bulunmaz. Zira fakirlik ne yapıp-yapamadığıma değil de 'neyle etkileşim içinde bulunmak zorunda olduğuma' bakar. Evet. Havayı kaldırmak ağır gelmiyor ama havaya muhtacım. Hayatta kalmak için onunla bir etkileşim içindeyim. O beni etkiliyor. Ben de onu etkiliyorum.
Varlığı benim de varlıkta kalabilmem için gerekli. İşte bu 'dışa dönük okumam' ile 'fakirlik' ölçülebilir oluyor. Benim varolmam için ne kadar şeyle etkileşim içinde olmam lazım? Ohooo... Say say bitmez. Peki onları yaratabiliyor muyum? Hayır. O halde ben 'nihayetsiz fakir' sayılmalıyım. Çünkü ihtiyaç duyduğum şeylerin hilkati elimde değil. Onları yaratan yaratmaya devam ederse ben de etkileşime devam edebilirim. Ve, eyvah, ensemde bir tehlike daha var. Benim de varlıkta kalabilme durumum kesin değil. İşte burada da acizlik açısı devreye giriyor. Ben 'e-bilme' anlamında da pek 'gücü yeter' bir adam değilim. Yaratmak elimden gelmediği gibi etkileşmemek de elimde değil. Güzelce ifade edebildimse buraya kadar, ki o da şüphelidir, birazdan hepsini birbirine bağlayabiliriz.
Ben ne 'e-bilme' anlamında muktedirim ne de 'etkileşmeme' anlamında gınaya sahibim. Son minvalde tek başıma değil herşeyle birlikte birşey oluyorum. Aslında taş da böyle oluyor. Bitki de böyle. Hayvan da yine. Ancak üzerlerindeki sanat bendeki kadar girift olmadığı için benim kadar hassaslaşmamışlar. Bozulmaları kolaylaşmamış. Kıvamları o denli inceliğe varmamış. Malum, kıvam inceleştikçe, tutturmak güçleşir, bozmak kolaylaşır. Çünkü çok sayıda şeyin çok hassas mizanlarla konması-kollanması gerekir. Hah, şimdi, evrimcilere de bir laf sokup gideceğim:
Evrimin 'daha güçlü olma' eğiliminin sonucu olarak insan sonucuna vardığını söylüyorsunuz. (O zaruretin sebebini de kurcalamak lazım amma!) Yani taştan geliştik bitki olduk. Bitkiden geliştik hayvan olduk. Hayvandan geliştik insan olduk falan filan. Peki insan sormadan edemiyor: Neden bu sözde gelişmişlerin varda kalma oranı yukarı çıkıldıkça azalıyor? Yani bir taşın varda kalması için korunması gereken denge miktarı ile bir bitkininki bir olmuyor. Bir bitkinin hayatta kalma ihtimaliyle bir hayvanınki de uyuşmuyor. Taşın taş olarak kalabilmesi ihtimali bitkinin hayatta kalabilmesi ihtimalinden çok daha yüksek. Bitkinin hayatta kalabilmesi ihtimali hayvanın hayatta kalabilme ihtimalinden çok daha yüksek. (Bir ağacın yüzde yetmişine bile zarar verseniz, evet, kalandan tekrar yeşerebilir. Ama hayvanlar hayatî bölgelerine gelen binde birlik zararlardan bile ölürler.) Yani mahlukatın 'sözde evrim hiyerarşisindeki her yükselişi' hayatta kalma ihtimallerini düşüyor. O halde evrim 'daha güçlü' yapmamış ki bizi. 'Daha kolay ölebilir' olmak için evrim geçirmiş gibiyiz. O halde dünyevî anlamda bu mahlukatın eline geçen ne? Daha kolay ölmekle mi mutlu olmalılar? Yani daha fani olmakla? Daha fani olmak, dünyevî anlamda, kâr sağlamaz ki. Kaybedişi hızlandırır, arttırır, çoğaltır, o kadar. Gelişimin amacı 'daha kolay bozulmak' olabilir mi hiç?
30 Nisan 2026 Perşembe
Celal Şengör Nasreddin Hoca'yı ziyarete gelirse...
Görüldüğü üzere anlattığım fıkrada bir mantıksızlık buldum. Zaten fıkranın orijinalinde "Sual sahibi bilgeler müslüman oluyorlar!" deniyor. Fakat benimkinin gidişatına bakılırsa Şengör'ün müslüman olması zor. Çünkü Şengör aslında bir cevap almadı. Nasreddin Hoca suallerin yüklerini 'kuşatılamayana' attı. Son cevap hariç. Orada ise 'korkutucu bir tecrübeyi' teklif ettiği için muhatabı bunu göze alamadı. Hocanın bu fıkrasında suallerin gerçek cevapları yok. Hoca hakikatte hakiki cevapları vermekten kaçıyor. Çünkü sualleri saçma buluyor. Bunun beyanını da alaycılığıyla yapıyor. Evet. Biz de bazen böyle yaparız. Sorular cevaplamaya değmeyecek kadar saçma gelirse alaycılığımızla "Ben bu saçmalıkla uğraşmak istemiyorum!" deriz. Hicvin böyle bir fonksiyonu da vardır.
Fakat Nasreddin Hoca'nın cevaplarında başka incelik de var. O da şudur: Hoca 'kuşatılamayana dair' suallere 'yine kuşatılamayana gönderme yaparak' karşılık veriyor. Özellikle 'yıldızların sayısı' sorulduğunda verilen cevapta bu çok bariz. Soralım: Eşeğin vücudundaki kılları saymak mümkün müdür? Hayalinin bir köşesinde her insan "Neden olmasın ya?" dese de sahada kimse tecrübeye kalkmaz. Tarih boyunca kimsenin cür'et etmediği kadar müşkül bir iştir posttaki kılları saymak. (Hatta, bir zamanlar, deliyi âkilden ayırmak için böyle teklifte bulunurlarmış. Saymayı denerse aklının yerinde olmadığına hükmederlermiş. Çocukların akıl bâliğ olup olmadığını test için de böyle tecrübeler yapıldığını duymuştum.) Her neyse. Özetle: Kuşatılamayana dair sorular-cevaplar, insanı, 'hakkında konuşamayacağı bir vüs'at bataklığına' çekiyorlar. Ve bu alana çekildiğinizde 'hayalen mümkün, aklen mümkün, tecrübeten mümkün' vs. hepsi birbirine karışıyor.
Ateist/evrimci herzelerini de biraz buna benzetiyorum ben. Sözgelimi, ateistler, varoluşun düzenliliği karşısında 'normalde kaotik olması gereken' gelişigüzelliğin/tesadüfün bu sonucu vermesini şöyle açıklıyorlar: "Evrende o kadar çok zar atılmıştır ki, ne var canım ya, bir tanesinde de hep altı-altı gelmiştir, olamaz mı? Ve böylece düzenlilik, fizik-kimya-biyoloji, karşımıza dikilmiştir..." deniliyor.
Evrimcilerin de 'canlılığın oluşumu' hakkındaki argümanları buna benzer. Onlar da "Kumarda kaybeden biyoloji de kazanırmış!" usûlüyle milyonlarca yıllık bir maziye yapıyorlar bütün göndermeleri... "Olmuştur, yaşanmıştır, neden olmasın?" Matematik hesaplarına sığmayacak bir incelikte tesadüfler birbirini izlemiştir de canlılık ortaya çıkmıştır. Vay babam vay.
Aslında 'gerçekleşmesi mümkün' gördükleri ihtimal sadece hayalen mümkün. Çünkü hayaller çoğu zaman pek de gerçekçi sayılmazlar. "Bir eşeğin postundaki kılları sayabilmek mümkün mü?" Hadi bakalım. Hayalen mümkün. Oturup sayılabilir. Ancak sahiden hiç oturup eşeğin postunu sayan olmuş mudur? Yok. Böyle birşey olmamıştır. Yani hayalen mümkün olan varlık sahasına hiç mi hiç çıkmamıştır. Zira birşeyin hayalen mümkün olması ne aklen mümkün olmasına ne de 'tecrübeten mümkün olmasına' işaret etmez. Hayalen mümkün olan sadece hayalen mümkündür. Fazlası değildir. Ve bazen de hayalen mümkün olan aklen ve de tecrübeten muhaldir. Yani imkansızdır. Olmamıştır.
Hayalin şöyle bir yanı var: Birşeyi hayal edebilmeniz için onun bütün 'gerek-şart' veya 'yeter-şart'larını mevcut bulmanız gerekmez. Ben hayalî bir imkan olarak uçtuğumu düşünüyorum mesela. Kanatsız, tüysüz, tıpkı süpermen gibi. Keyif benim değil mi? Hayalini kuruyorum. Filmini de çekiyoruz. Oh, milyon da izleniyor, peki. Fakat gerçekten bir insanın bu şekilde uçması mümkün müdür? Soruyu hayalin elinden alıp aklın eline verdiğinizde akıl neye uğradığını şaşırır. Çünkü hayalin aksine olarak akıl maliyet hesabı yapar. Bir insanın kanatsız, tüysüz, araçsız, sadece "Uçayım!" istediği anda uçması nasıl sağlanabilir? Bilimadamları henüz böyle birşeyin başarılacağının kapısını açmadılar.
Peki tecrübeten böyle birşey oldu mu? Hayır. Böyle birşey tecrübeten hiç olmadı. (Mucize-keramet türü Allah'ın inayeti harikaları şimdilik bir kenara koyalım ey sünniler! Çünkü karşı tarafın böyle birşeye imanları yok.) Yani hayalen mümkün olan aklen mümkün değil ve hiç de tecrübe edilmedi. Tecrübe sahasında 'mümkün' olmadı. Düpedüz 'Olmadı!' yani. İşte, ateistlerin/evrimcilerin, yeterli dirayete sahip olmayan zihinleri iğdiş etmek için kullandıkları cerbeze böyle birşey.
Onlar 'hayalen mümkün' olanla 'aklen mümkün' olanı ve hatta 'tecrübeten mümkün' olanı birbirine karıştırıyorlar. "Hayalen mümkünse mutlaka tecrübe edilmiştir!" gibi bir yere çekiyorlar. Halbuki hayalen mümkün milyonlarca şey aklen mümkün derecesine henüz gelmedi. (Büyük bir kısmı asla gelmeyecek.) Ve aklen mümkün olan birçok şey de tecrübeten mümkün sahasına çıkmadılar. (Büyük bir kısmı asla çıkmayacak.) Yani "Milyon tane zar milyar kere atılmıştır. İlla bir tanesinde hepsi altı gelmiştir!" herzesi aslında bir çözüm değil. Burada uygulanan taktik yükün 'kuşatılamayana atılması'dır. Yani Nasreddin Hoca'nın alayını sonuna kadar hakeden bir durumdur.
O milyar senede bu milyon tane zarın tesadüfen altı-altı geldiğinin delili nedir? Yoktur. Hiçtir. Safsatadır. Çünkü zaten o milyar sene kuşatılamaz. Görülemez. Yaşanamaz. Deneylenemez. Eşeğin postu sayılamaz. Ancak mevzuu eşeğin postuna getirirseniz karşı tarafa kuşatamayacağı bir alan sunmuş olursunuz. Bu size hayalen mümkün olanı aklen/tecrübeten mümkün, hatta vâki, gibi göstermeye yarar. Çünkü karşı tarafın da o milyar seneye uzanıp "Ulan hani evrim ya? Ulan hani tesadüflerin düzen yaratışı? Ulan hani..." deme gücü yoktur. Esasında burada artık mantıklı cevap vermeye de gerek duymuyorum ben. Evet. Nasreddin Hoca alaycılığına başvurmak en iyisi belki. Celal Şengör'ün vaktiyle yediğini söylediği şeyinden oluşmuş olma ihtimaliyle canlıların tesadüfen oluşma ihtimali bir gibi görünüyor bana. Katılmayanlara cevabım belli abiciğim: "İnanmıyorsan ölç de gör!"
Yine mürşidimin beyanatıyla bitirmek isterim: "İmkânın envâı var. İmkân-ı aklî, imkân-ı örfî, imkân-ı âdî gibi kısımları vardır. Bir hadise, eğer imkân-ı aklî dairesinde olmazsa reddedilir; imkân-ı örfî dairesinde olmazsa dahi mu'cize olur, fakat kolayca keramet olamaz. Eğer örfen ve kaideten nazîri bulunmazsa, şuhud derecesinde bir burhan-ı kat'î ile ancak kabul edilir."
15 Temmuz 2022 Cuma
Ne olacak bu evrimcilerin ana-baba hasreti?
İş yalnız burada kalsa sorun yok muhterem karilerim. "Ana-baba hasretidir..." der geçersiniz. Fakat bunlar mevzuu daha enteresan boyutlara da taşıyorlar. 'Rahmetli anacığım da bana böyle sarılırdı'dan yola çıkıp "Ulan yoksa anacığım da panda olmasın mı?" gibi absürt noktalara varıyorlar. O yüzden evrimcilerin bu tarz paylaşımlarına takılmadan edemiyorum. En yumuşağı "Memeli hayvanlarla aramızdaki benzerliklerden akrabalık fikrine gitmek doğru değil!" diyorum. Nihayetinde atalarımız da bu mantığın sağlam bir zemini olmadığını şu hakikatli sözle asırlar öncesinden tesbit etmişler: "Halanın da bıyığı olsa amcan olurdu."
Diyeceksiniz ki: "Hooop! Kendi ağzınla tuş oldun a akılsız. Halayla amca zaten akrabadır." Doğrudur muhterem karilerim. Halayla amca zaten akrabadır da 'bıyık' sorunu da ortalarında lök gibi oturmaktadır. Hal böyle olunca feleğin çemberinden geçerek gözünü açmış birisi sormadan yapamaz: "Bir küçücük bıyık iki aile üyesini birbiri olmaktan bu kadar kesin alıkoyuyorsa memeli hayvanlarla aramızdaki nüanslar bize neler yapmaz?" Öyle ya. Sadece benzemiyoruz ki. Bir sürü de farkımız var bizim. Fakat sathî nazarın en kem meziyetidir. Az bakar. Az görür. Daha azını da gösterir. Bu az-az-az birikiminden çıkan yorumlar da elbette isabet etmez. Çünkü hayır küllîdir. Büyük resim kuşatıldıkça hakikate de yaklaşılır. Parçalarsa şaşırtır.
Şer cüzîdir. Parçalara bakmak indirgemeciliktir. Evrimcilerin sırf bu tarz şeylere dikkatimizi celbedip farkları halının altına süpürmesi bir cerbezeye işaret eder. Mesela: Cinler de şuurlu varlıklardır. Melekler de Allah'a ibadet etmektedirler. Kainatı anlamak noktasında biz insanlar, hayvanlara değil, daha çok onlara benziyoruz. (Onlarla bu tarz hukukumuz memelilerden de fazla.) Öyle değil mi? Cinler de bizim gibi imtihan oluyorlar. (Hatta peygamberimiz onların da peygamberi.) Melekler de bizim gibi kullukta bulunuyorlar. Peki şimdiye kadar hangimiz bu tür bir benzerlikten dolayı 'aramızda evrim ilişkisi olmalı' diye düşündük
Düşünür müyüz?
Elbette hayır. Çünkü imanımız (dikkat ettiyseniz müslümanlarla konuşuyorum) bize öğretmiştir ki: Cinler ateşten, melekler nurdan vs. yaratılmışlardır. Yani üstte ne kadar birbirimize benzer olursak olalım, zeminde, daha yapıtaşı pozisyonunda, hiçbir benzerliğimiz olmadığını bize Kur'an-sünnet öğretmiştir. Bu şu okuduğumuzun altında birşey daha öğretir bize: Zâhirî benzerlikler bâtının aynı olduğuna delalet etmez. Şap da beyazdır, sulfato da. Fakat tadlarının şiddet-i muhalefetiyle bile aynı şey olmadıkları anlaşılabilir. Cismaniyetiyse insaniyetin ancak kabuğudur. Biyolojimiz şapla sulfatonun beyazlığı gibi bir benzerliktir. Karilerim, dikkat edin, evrimcilerde indirgemeciliğe maruz kalırsınız. Onlar insanı kabuğundan ibaret sayarlar. Kabuklaştırırlar. Yumurtada kalandan uçan tavus kuşunu tavsif ederler. İşte indirgemecilik budur.
Bir de muhterem karilerim, bu arkadaşlar, benzerliğin "Kesin ondan gelmiştir!" tarzı bir zaruret gerektirdiğini dayatıyorlar. Peki bu sahiden bir zaruret midir? Herşeyi yaratan tek bir Allah'a iman edenler için benzerlikler ustanın sanatında bıraktığı imzalardır. Kaşelerdir. Nişanlardır. Hâtemlerdir. Mühürlerdir. Sikkelerdir. Tuğralardır. Şiddetleri başka başkadır. Etkileri boyut boyuttur. Aşkın simetri farklı şekilleriyle kainatı kuşatmıştır. O Sultan nasıl dilerse öyle eyler. Evet. Bilmem kaç milyon ışıkyılı uzaklıkta dünyaya tıpatıp benzeyen bir gezegen bulunsa, biz bu benzerlik üzerinden, "Kesin dünyadan kopmuştur!" diye çıkarımda bulunmayız. Böyle bir mecburiyet hissetmeyiz. "Bir olan Sultanımız onu buna benzetmiştir!" deriz. İkisini yaratan bir olduğuna göre, benzerlikleri nasıl iktiza buyurduysa, öyle koyması şanındandır.
Bir de utanmadan "Evrim tevhide daha uyumlu!" falan diyorlar. Vay arkadaş. Evrim tevhide uyumlu değil. Daha çok Allah'ın kudretine bir sınırlama iması. Nasıl? Açmaya çalışayım: Ben bir mutfağa girsem, tat olarak, renk olarak, koku olarak benzer yemeklere rastlasam, bunları 'birbirinden gelme ilişkisi'yle açıklamaya mecbur değilim. Çünkü aşçıyı inkâr etmiyorum. Pekala diyebilirim ki: Bir aşçı hepsini ayrı ayrı yapmıştır. (Aşçıyı inkâr edense benim gibi diyemez. O açıklamayı yemekler arası ilişkilerde bulmak zorundadır.) Peki ya benzerlikler? Aşçının aşçılık şanı nasıl dilerse onları birbirine o şekilde benzetmiştir. Piyazın kurufasulyeden gelmesi gerekmez. Pilav milyonlarca yıl güneşte kalmış sütlaç değildir. Herşeyin hazineleri Onun yanındadır. Hepsini, değil mutlak hiçlikten, ilminden varlığa yeniden çıkarır. "Ol!" emrinin sahibine bu pek kolaydır. Evet. Evrimcilerse tıpkı filozofların 'Birden yalnız bir sudur eder' demesi gibi yataydaki benzerliklerin 'köken bağı' ile açıklanmasını zaruri görüyorlar. Herşeye gücü yeten Allah'a inanan mü'min için böyle bir zorunluluk sözkonusu olamaz ki. Apayrı fizik imkanlarına iman ediyoruz desek yeridir.
Yaşadığımız İşaratü'l-İ'caz'da anlatılana da benziyor biraz sanki: "Hüseyin-i Cisrî'nin dediği gibi, âsâr-ı medeniyetle müzeyyen ve bütün ziynetlere müştemil bir eve giren bir adam, ev sahibini göremediğinden, o ziyneti, o esasatı, tesadüfe ve tabiata isnad etmeye mecbur olmuştur. Kezalik, nizam-ı âlemdeki bütün hikmetlerin, faidelerin tam bir ihtiyara ve şâmil bir ilme ve kâmil bir kudrete yaptıkları şehadetten gaflet eden gafiller, sathî nazarlarınca, tesir-i hakikîyi esbab-ı camideye vermeye mecbur kalmışlardır."
"Sürüngenlere neden daha az benziyoruz?" diye bir sorumuz da olamaz bizim. Benzemek-benzememek varoluşumuz için bir problemi ifade etmez. Meleklere de herşeyimiz benzemiyor. Bediüzzaman'ın ifadesiyle insanoğlu hem nebatî hem hayvanî hem melekî yanları olan bir canlı. Hatta kainatın misal-i musağğarı. Küçük bir özeti. Herbirşeye dair benzerlikleri bulunur. Her benzerlik için birinden gelmesine gerek yok. Böyle bir zaruret durumu yok. (Zaten hepsinden birden gelmesi de mümkün değil.) Benzerlik herşeye gücü yeten Allah'ı böyle birşeye mecbur bırakamaz. Evrimcilere anlatamadığımız en çok bu gibi görünüyor. Müslümanlar olarak, dikeyde bir çözümümüz varken, yatayı hırpalamaya mecbur değiliz. Biz mutlak kudret sahibi bir ilaha inanıyoruz. Onun için tek bir nefsin ihyasının bütün varlığın yaratılmasından ayrı güçlüğü yok. (Aslında hiçbir güçlüğü yok. Allah böyle olur. Böyle olmayana da Allah denmez.) Hepsi ilminde mevcuttur. Dilediği herşeyi hiçlikten çıkarabilecek mutlak bir kudret sahibidir.
Bir de şunu düşünelim lütfen: Iphone 12 Iphone 13'e benziyor diye illa ondan gelmesine gerek yok. Hayır. Bir üretici, yapıtaşlarını yeni bir oranla biraraya getirerek, Iphone 13'ü üretiyor. Iphone 12'lere birşey ekleyip-eksiltip 13 yapılmıyor. Beşeriyet bile, mucbir bir sebep yoksa, üretim sistemini böyle kuruyor. Burada lazım olan ilim. Ve üretebilecek imkan. O ilim ve kudret ise Allah'ta zaten var. Eğer ilim-kudret Allah'ta olmasaydı, yalnız eşyada kalsaydı, elbette eşyaya kat çıkmak gerekecekti. Mesela: Iphone 13 yapmayı bilmiyorsunuz, ama anteni nasıl uzayacak biliyorsunuz. İşte, o zaman Iphone 12'yi alır, antenini uzatırsınız falan filan. Çünkü tamamını yapamıyorsunuz. Bu sizi eldeki malzemeyi kullanmaya icbar ediyor. Allah bu noktada acze-cehalete düşürülemez ki "Benzerlik varsa kesin onu alıp üzerine kat çıkmıştır!" tarzı bir sonuca varılsın. Allah'ın durumu, la teşbih ve la temsil, birinciye benzer. Baştan yeniden yepyeni birşey yaratmaya muktedirdir. Öncekine kat çıkmaya muhtaç değildir. Bizi nasıl yaratmak istiyorsa öyle yaratır.
Her neyse. Yazıyı yine çok uzattım. Meseleyi zaten anladınız. Benzerlikleri 'birbirinden gelmenin delili' olarak değil 'Vahdet sahibi Allah'ın tevhid izleri' olarak düşünmeye yatkınlaşalım istiyorum. Böylece evrimin bizi hayvanlardan bir hayvana indirgemesine de mani olabiliriz. İçimizde meleklerle yarışacak zenginlik var. Onlara inanmazsak kanatlarını açamayız. Tavuk olduğuna inandırılan kartal uçamaz. Evrim bizi 'terliksi hayvandan hallice' bir halete davet ediyor. Kur'ansa başımızı yüce bir miraca kaldırıyor. Hangisini seçeceğiz? 'Hayvanlardan bir hayvan' dersek İblis'e de söyleyecek sözümüz kalmaz. Öyle ya. Koskoca İblis. Meleklere hoca. Hayvana neden secde etsin ki? Şempanzelere secde edilir mi? Pandalara secde edilir mi? Zaten onu da secde etmekten alıkoyan bizi sırf maddemiz üzerinden tartmasıydı. Aynı hataya düşmeyelim. Hak Teala, İblis'ten kabul etmediği indirgemeciliği evrimcilerden kabul edecek değildir, vesselam.
23 Aralık 2020 Çarşamba
İslam uleması dünyayı 'tepsi şeklinde' mi sanıyordu?
Mâzisi ne kadar derindir bilmiyorum. Ancak mâzisi olduğunu mürşidimin Muhakemat'ta bu iddiayı ele almasından anlıyorum. Demek evrimciler de bu işi yeni baştan konuşmuyorlar. Zaten bu minvalde her ne iddiaya rastlasanız arkasını oryantalistlerin metinlerinde bulursunuz. Onlardır İslam âlemine en ışıltılı çağlarını dahi "İslam'ın ortaçağı" diye yutturan. İslam milletini kendi geçmişiyle kavgalı/küs bir hale getiren. Hurafelerinin kendilerine ettiğini "din-i mübîn-i İslam'ın ehl-i İslam'a ettiği" diye semtimizde yediren. Satan. Sattıran. Hasbelkader tezgâhlarından geçen bir müslüman genç öyle feleğini şaşırır ki: Engizisyonu kendi 'kadılar heyeti' diye akleder. Papa'yı 'müçtehid imamlar'ından birisi sanır. Hristiyan dünyanın dine/bilime bakışını da öz-bir bilâd-ı İslamiye'nin dine/bilime bakışı zanneder. Yani İslam tarihiyle Batı tarihini karıştırır. Şaşıbeş olur.
Peki bu konuda Bediüzzaman ne der? Bediüzzaman'ın dediği zihni Batı'dan gelen muktesebatla bulanmamış, kendi pınarının suyunu başkasının petşişesinden içmeye tenezzül etmemiş, şaşırmamış-şaşırtmamış bir Ehl-i Sünnet âliminin dediğidir. Yani? Yani müslümanların arzın küreviyetini inkâr ettiği yalandır. Böyle inkârlara sapanlar yanlış mehazlara dayanmaktadırlar. Uzatmayalım. Yerinden alalım:
"Senin munsıf olan zihnine malûmdur ki: Küreviyet-i arz ve yerin yuvarlaklığına, muhakkikîn-i İslâm—eğerçi ittifak-ı sükûtuyla olsa—ittifak etmişlerdir. Eğer bir şüphen varsa, Makasıd ve Mevafık'a git. Maksada vukuf ve ıttıla peyda edeceksin ve göreceksin: Sa'd (Sa'd-ı Taftazanî'yi kastediyor) ve Seyyid (Seyyid Şerif-i Cürcanî'yi kastediyor), top gibi küreyi ellerinde tutmuşlar, her tarafına temaşa ediyorlar. Eğer o kapı sana açılamadı; Mefatîhü'l-Gayb olan, İmam-ı Râzî'nin geniş olan tefsirine gir ve serir-i tedriste o dâhî imamın halka-i dersinde otur, dersini dinle.
Eğer onunla mutmain olamadın; arzı, küreviyet kabına sığıştıramadın. İbrahim Hakkı'nın arkasına düş, Hüccetü'l-İslâm olan İmam-ı Gazâlî'nin yanına git, fetva iste. De ki: 'Küreviyette müşâhhat var mıdır?' Elbette diyecek: 'Kabul etmezsen müşâhhat vardır.' Zira, tâ zamanından beri şöyle bir fetva göndermiş: 'Kim küreviyet-i arz gibi burhan-ı kat'iyle sabit olan bir emri, dine himayet bahanesiyle inkâr ve reddetse, dine cinayet-i azîm etmiş olur. Zira bu sadakat değil, hıyanettir.'
Eğer ümmîsin, fetvayı okuyamıyorsun; bizim hem-asrımız ve fikren biraderimiz olan Hüseyn-i Cisrî'nin sözünü dinle. Zira, yüksek sesle münkir-i küreviyeti tehdit ettiği gibi, hakikat kuvvetiyle pervasız olarak der: 'Kim dine istinadla, himayet yolunda müdevveriyet-i arzı inkâr ederse, sadîk-ı ahmaktır, adüvv-ü şedidden daha ziyade zarar vermiş olur.'
Eğer bu yüksek sesle senin yatmış olan fikr-i hakikatin uykudan kalkmadıysa ve gözün de açılamadı; İbni Hümam ve Fahrü'l-İslâm gibi zâtların ellerini tut, İmam-ı Şafiî'ye git, istiftâ et. De ki: 'Şeriatta vardır: Bir vakitte beş vaktin namazı kılınır. Hem de bir kavim vardır, yatsı namazlarının vakti bazı vakitte yoktur. Hem de bir kavim vardır, güneş çok günlerde gurub ve çok gecelerde tulû etmez. Nasıl oruç tutacaklar?' Hem de istifsar et ki: 'Şartın târif-i şer'îsi olan, sair erkâna mukarin olan şeydir. Nasıl namazda şart olan istikbal-i kıbleye intibak eder? Halbuki, yalnız kıyam ve yarı kuudda mukarenet vardır.'
Emin ol, İmam-ı Şafiî mesele-i ûlâyı şarktan ve garptan geçen dairenin müdevveriyetiyle tasvir edecektir. İkinci ve üçüncü meseleyi dahi, cenuptan şimale mümted olan dairenin mukavvesiyetiyle tatbik edecektir. Burhan-ı aklî gibi cevap verecektir. Hem de kıble meselesinde diyecek: 'Kıble ve Kâbe öyle bir amud-u nurânîdir ki, semavatı Arşa kadar takmış ve nazm edip, küre-i arzın tabakatını ferşe kadar delerek kâinatın muntazam bir amud-u nurânîsi olmuştur. Eğer gıtâ ve perde keşfolunsa, hatt-ı şâkul ile senin gözünün şuâsı, namazın herbir hareketinde ayn-ı kıbleyle temas ve musafaha edecektir.'"
Bakınız, metin boyunca Bediüzzaman Hazretleri İslam tarihini bir süvari süratiyle katederek, isimden isime atlayarak, ilimden ilime geçerek, âlimden âlime örnek vererek şunu göstermektedir: Dünyanın küreviyeti İslam âlimlerinin zaten söylediği birşeydir. Bu noktada müslümanlara yapılan saldırı haksızdır. Eğer hata ile aksini savunanlar varsa onlar şâzdır. Azdır. Birazdır. Onların durumuna bakılarak, cadde-i kübra orası sanrılanarak, İslam ulemasının hakkaniyeti töhmet altında bırakılamaz.
Bir de şöyle ikinci bir sıkıntı var: Arzın küreviyeti müşahedat açısından nasıl olup da evrimle eşitlenebilir? Biz dünyanın küre şeklinde olduğunu hergün görüyoruz. Hergün küre şeklinde bir dünyaya uyanıyoruz. Yani delillerini her an hazır buluyoruz. Test edebiliriz. Evrimin böyle bir sabitelik durumu var mı Allah aşkına? Evrimle asıl kastedilen 'türden türe geçiş' bağlamında soruyorum: Yaşadığı dünyada türden türe geçen bir canlıya şahit olanımız var mı? Ne bileyim, eşekten aslan doğduğuna, kaplumbağa yavrusunun kuş olduğuna, balığın kertenkeleye dönüştüğüne, izlediği Marvel filmleri dışında, şahit olan var mı? Hal böyleyken bu durum nasıl dünyanın küreviyeti ile eşitlenebilir? O nerede? Bu nerede? Hergün kalkılan dünya nerede? Bir gece yatılan rüya nerede? Ondaki kesinlik nerede? Bundaki 'mış gibi' taklit nerede? Neyse, uzatmayayım dostlar, meramımı anlatabildim sanıyorum. Cenab-ı Hak cümlemizi hidayetinden ayırmasın. Ahirzaman fitnesine şaşırtmasın. Âmin.
24 Ekim 2020 Cumartesi
Evrim için Kur'an bükülür mü?
Belki başka argümanları da vardır. Kuşatamamış olabilirim. Ben bu üçünü seçebildim. Cevabımı da onlara karşılık vermeye çalışacağım. O zaman bismillah:
1) Evrim hakikaten artık bir kanun mudur?
Arkadaşlar, Şemseddin Günaltay'ın 'materyalizm reddiyeleri'nde dikkat çektiği birşey vardır, özeti şudur: İdeolojiler argümanlarını 'bilim' diye yutturmaya/dayatmaya pek meyyaldirler. Bunu yapmaktaki amaçları arkalarına bilimselliğin manevî gücünü almaktır. Ancak söylemleri deşildiğinde, azıcık 'acaba' dendiğinde, işin pek de söyledikleri tarzda olmadığı ortaya çıkar. Evrimde de durum böyledir. O hâlâ teorilikten çıkamamıştır. Ancak "evrim dininin mü'minleri" argümanlarını muhataplarına kabul ettirmek için akidelerini kat'iyetten göstermeye sa'y ederler. Boyun eğmediniz mi bir de üstten üstten küstahlanırlar. Birçok misalini yaşamışımdır.
Halbuki birşeyin bilimsel olarak kat'iyete kavuşması için en azından 'tekrarlanabilir' olması gerekir. Bizim, 'mış gibi' milyonlarca yıl önce olmuş şeylere değil, şu an da görülebilir şeylere davet edilmemiz icap eder. Yerçekimi kanundur. Evet. Tecrübe edilebilir. Kaynama bir kanundur. Evet. Denenebilir. Suyun kaldırma kuvveti kanundur. Çünkü sınanabilir. Ancak evrim varlığının asıl kastı olan 'türden türe geçişte' bize hiçbir 'tekrarlanabilirlik' sunmaz. Türden türe geçiş bilinen zaman içinde hiç tekrarlamamıştır. Nümuneleri görülememektedir. Şartları oluşturulup deneylenememektedir. Dolayısıyla evrim dininin mü'minleri 'dogmatik' bir şekilde 'mış gibi'lerine inanırlar. Onlara göre "Oooordaaaa bir köööy var uuzaaaaktaaaa!" şarkısında olduğu gibi uzaklarda bir evrim vardır. Gidilmese de, görülmese de, o evrim onların evrimidir.
2) Bilimsel tefsir sahiden Kur'an ayetlerini bilime göre anlamanın yolunu mu açıyor?
Arkadaşlar, buna cevabımız, hem 'evet' hem 'hayır.' Neden evet? Çünkü hakikaten bilimsel tefsirlerde Kur'an ayetlerinin yakın zamanda ortaya çıkan teknolojilere veya keşiflere dair işaretlerine dikkat ediliyor. Ayetlere bu tarz açıklamalar getiriliyor. Fakat, buraya teveccüh buyurunuz, bu tarz açıklamaların hiçbiri ayetin 'mana-i sarihi incitilerek' yapılmıyor. Hele 'rağmına' hiç yapılmıyor. Bütün bu manalandırmalar ayetin i'cazına bir hoşluk, bir letafet, bir ahirzaman güzelliği daha katmak için 'işarî anlam çıkarma düzeyinde' yapılıyor. Kur'an'ın hitabından bütün zamanların kendilerine göre 'ayrıca' hisseleri de olduğuna dikkat çekmek için yapılıyor. Yoksa mezkûr ayetlerin önceki zamanlarda yanlış anlaşıldığı imâsıyla bilimsel tefsir yapan yoktur. Varsa da rastlamadım. Gördüğüm bütün misalleri 'işarî mana tabakasında' kalmıştı.
İşte burada 'hayır' dediğimiz yere geliyoruz. Neden? Çünkü evrimciler bize diyorlar ki: "Şimdiye kadar Kur'an'ın şu, şu... ayetlerinin mana-i sarihîni şöyle anlıyordunuz. Artık böyle anlamayı bırakın. Evrim teorisine göre bunları şöyle, şöyle... anlamaya başlayın!" Bu şekilde Ehl-i Sünnetin tefsir-kelam usûlüne karşı hiçbir sorumluluk hissetmeyen, hiçbir yere konulamayacak, vahye bakımışımızda yeri olmayan küstahlıklarıyla konuşuyorlar. Elbette bu bilimsel tefsirin yaptığı değildir. Bilimsel tefsirde yapılmaya çalışılanla şunu bir tutmak 'ahirzaman demagogları'nın oyunudur ancak.
3) Kur'an'ı anlama usûlümüzde akıl her zaman nakli büker mi?
Arkadaşlar, te'vile sebep olabilir, ancak şu var: Aklın delaletinin kat'iliğe çıkmış olması gerekir. Üstelik bu aklın da Bediüzzaman'ın tabiriyle İslamca akıl olması gerekir. Herhangi bir ideolojiyle yaralanmamış, daha doğrusu 'sınırlanmamış' olması gerekir. Sözgelimi: Müşrik aklına göre kainatı idare etmeye bir tane Allah yetmez. Bir tane Allah bu kadar işe nasıl yetişir? Eh, peki, şimdi müşrik aklı bunu namümkün görüyor diye İslam'ın en temel umdelerinden birisinden vazgeçmemiz mi gibi icap eder? Elbette hayır. İslam hiçbir konuda böyle bir zaruret hissetmez. Boyun bükmez. Dinin varlık amaçlarından birisi de budur zaten. Vahiy ve sünnet aklımızı şirk kokulu kalıplardan kurtarır. Asıl hürriyetine kavuşturur. Biz onun kazandırdığı 'iman açısı' sayesinde münkirlerden büyük düşünürüz. Herşeye gücü yeten bir ilahın varlığının zaruretini, zaten böyle olmazsa 'ilah' olamayacağını, ikincisi olanın ilaha yakışır biricikliğini yitirmiş sayılacağını savunuruz. Bu bizim nakısemiz değil yüksekliğimizdir.
Yani, öyle önümüze gelen her akıl, "Gel peşime takıl!" çekemez bize. Hele Allah'ın 'herşeye gücü yeten' olarak bütün türleri ayrı ayrı yaratmış olması gayet makulken-mümkünken, evrim teolojik anlamda, ilah tasavvurumuz anlamında, marifetullah anlamında bize zaruriyat çizemez. Koordinat biçemez. "Allah bütün türleri ayrı ayrı yaratmış olamaz!" diyemez. Bizim için bu iddia müşriklerin mezkûr iddiası gibidir. Zorunluluk algısı bizi ırgalamaz.
Übey b. Halef'in kafası basmayıp "Çürümüş kemikleri kim diriltecek?" diye sormasıyla İslam geri adım atmaz. "De ki: Kim onları ilk başta yaratmış ise o diriltecek. O yaratmanın her türlüsünü bilir..." mealinde cevap verir. Elhamdülillah. Demek bize dayattığı mecburiyetin yüreğimizde/imanımızda bir anlamı yoktur. Bizim Allahımız öyle bir Allah değildir. Zeus değildir. Ra değildir. Hübel değildir. Süpermen değildir. Ya? Herşeye gücü yeten, herşeyi bilen, herşeyi benzersiz yaratabilen, yaratmanın her türlüsünü bilen vs. kemalde bir Allah'tır. Böyle bir Allah tasavvuruna göre de evrimin aklı 'bükebilir' bir akıl değildir. Buna da özetle bu şekilde cevap verebiliriz.
Bitirirken son birşeye değinmek istiyorum: Bediüzzaman Hazretleri Muhakemat'ın Unsuru'l-Hakikat kısmında bir endişeyi çok dillendirir. Nedir? Kat'i sanrılanan, belki bugünkü gibi dayatılan, dönemsel bilgilerin/bilimlerin Kur'an'ın tefsirine sirayet etmemesi gerektiği. Açıp bakın o bölüme. Tekrar be tekrar mürşidimin aynı konu etrafında döndüğünü görürsünüz: Aman felsefe-i Yunaniye'nin gübürleri Kur'an manalarının üzerini örtmesin! Tek onlar mıdır endişe edilen? Hayır. İsrailiyyatın ayrımında da aynı hassasiyeti gösterir mürşidim. Tabir-i caizse, bütün bölüm boyunca, Kur'an'la veya hâdislerle muhatap olunurken Ehl-i Sünnet usûlündeki mizanların korunmasını arzu eder. Çünkü bu noktada yaşanan kirlenmeler vahyi-sünneti anlamada da zihinleri toz-toprak içinde bırakacaktır. Haklı istifade yapılamayacaktır. Mevzuyu şu özlü cümleyle de bağlar: "Demek muhakkak oldu ki, âyâtın delâil-i i'câzının miftahı ve esrar-ı belâğatın keşşafı, yalnız belâğat-ı Arabiyenin madenindendir. Yoksa felsefe-i Yunaniyenin destgâhından değildir."
İşte bugün biz de eğer evrim gibi 'bilim görünümlü ideolojileri' Kur'an'ın tefsirine sokarsak aynı kirlenmeyi yaşamış oluruz. Ayetleri 'Evrimciler öyle istiyor' diye incitirsek önce biz inciniriz. Bizim Kur'an'a muhatabiyetimiz incinir. Kuşandığımız miras incinir. Evimizdeki herhangi bir eşyanın üzerine gelen kirden-pisten nasıl sakınıyorsak Kur'an'ı anlamamıza perde olabilecek kalıpların varlığından da bin derece şiddetli sakınmalıyız. İlla ki o kalıp Ehl-i Sünnet mizanının bir gereği ola. O zaman o mizan zaten fehmimizin lazımıdır. Allah cümlemizi istikametten ayırmasın. Âmin.
4 Eylül 2020 Cuma
Evrim neden mutsuzluğumuzu arttırıyor?
Lakin onlara gelmeden önce yine mürşidimin metinlerine uğrasak iyi olacak. Çünkü yukarıdaki durumun bazı göstergelerine o da eserlerinde işaret ediyor. Mesela nelerine? 1) Beslenme noktasında insanın pek de sandığı kadar 'ileride' olmadığına... Alıntılayalım:
"Evet, en parlak bir mucize-i san'at-ı Samedâniye ve bir harika-i hikmet-i Rabbâniye olan hayatı kim vermiş, yapmış ise, rızıkla o hayatı besleyen ve idâme eden de Odur. Ondan başkası olmaz. Delil mi istersin? En zayıf, en aptal hayvan, en iyi beslenir (meyve kurtları ve balıklar gibi). Hem en âciz, en nazik mahlûk, en iyi rızkı o yer (çocuklar ve yavrular gibi). Evet, vasıta-i rızk-ı helâl iktidar ve ihtiyar ile olmadığını, belki acz ve zaaf ile olduğunu anlamak için, balıklarla tilkileri, yavrularla canavarları, ağaçlarla hayvanları muvazene etmek kâfidir."
Yani insan bütün iktidar/ihtiyar iddiaları içinde aslında rızık konusunda geri düşmüştür. Herhalde dünya üzerinde başka hiçbir canlı türünün bu kadar çok miktarda ferdi açlık çekmemektedir. Açlık çekmeyenlerin de bu rızkı yukarıda misal verilen canlılara göre ne güçlüklerle elde ettikleri ortadadır. Hayvanları misal vermeyi terkedip yüzümüzü bitkilere dönsek zaten hepten çuvalladığımız bir kulvara gireriz. Onların rızıkları sanki ayaklarına gelir. Aslanın belki günlerce kolladığı avının bin fazlasına ağaç kılını bile kıpırdatmadan ulaşır.
Peki Bediüzzaman'ın dikkatimizi çektiği göstergeler sadece bu kadar mıdır? Hayır. Değil. Cık. 2) Bir de herşeyin özünü oluşturan 'mutluluk' meselesi var. Yine alıntılayalım:
"Eğer iman olmazsa veyahut isyan ile o iman tesir etmezse, hayat, zahirî ve kısacık bir zevk ve lezzetle beraber, binler derece o zevk ve lezzetten ziyade elemler, hüzünler, kederler verir. Çünkü, insanda akıl ve fikir olduğu için, hayvanın aksine olarak, hazır zamanla beraber geçmiş ve gelecek zamanlarla da fıtraten alâkadardır. O zamanlardan dahi hem elem, hem lezzet alabilir. Hayvan ise, fikri olmadığı için, hazır lezzetini, geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen korkular, endişeler bozmuyor. İnsan ise, eğer dalâlet ve gaflete düşmüşse, hazır lezzetine, geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen endişeler, o cüz'î lezzeti cidden acılaştırıyor, bozuyor. Hususan gayr-ı meşru ise, bütün bütün zehirli bir bal hükmündedir. Demek hayvandan yüz derece lezzet-i hayat noktasında aşağı düşer."
Burada da, farkettiğiniz gibi, dikkatimiz 'hayvanlardan üstün olmamızı sağlayan bazı yeteneklerimize' çekiliyor. Mesela: Biz zamanı daha geniş olarak algılayabiliyoruz. Yarını düşünebiliyoruz. Geçmişi tefekkür edebiliyoruz. Bunlar bir açıdan bakarsanız zenginliğimiz. Ancak diğer açıdan baktığınızda bunlarla havyanlardan geri kalıyoruz. Nasıl? Mesela: Mutsuz oluyoruz. Evet. Çok mutsuz oluyoruz. Evladımızı kucağımıza aldığımız andan itibaren, hatta bazen daha da öncesinden, geleceği endişemiz oluyor. Dertleniyoruz. Pişman oluyoruz. Hayatımızın tezadı buradan başlıyor. İrademizle ancak bulunduğumuz âna, o da eğer şuurundaysak veya imkanımız varsa, müdahale edebilirken tasavvurumuzla geniş zamanı kuşatabiliyoruz. Bu çelişkiden dolayı büyük sancılar çekiyoruz. Geriliyoruz. Stresleniyoruz.
Bence, tam da bu eşikte, evrimcilere bazı sorular sormak şart oluyor. Çünkü bu arkadaşlar mevzuyu sadece tek yönden ele alıyorlar. Başlarken ifade etmeye çalıştığım gibi, 'e-bilmek' noktasından bakarak, resmin sadece bir tarafını okuyorlar. Sözde gidişatın hep daha yukarıya olduğunu 'seçici algıyla' bize aktarıyorlar. Halbuki resmin tamamı böyle değil. Bizim hayvanlardan geriye doğru gittiğimiz yönlerimiz de var. İşte yukarıda bahsettik. Bir kere bizden başka hiçbir canlı böylesine bir stresi yaşamıyor. Bu kadar yoksunluk tatmıyor. Ne bileyim: Kutuplar eriyor diye telaş etmiyor. Yiyor. İçiyor. Yatıyor. Keyfine bakıyor. Bizse eylemlerimizle hem etrafımızdaki duvarları yükseltiyoruz hem de bu yükseltiyi solukluyoruz. Sözgelimi: "Yarınki düğünde ne giysem?" diye düşünen hiçbir maymuna rastlanmazken insanda böylesine abidik-gubidik tefekkürlere sıklıkla rastlanıyor.
İnsanlığın son bir-iki yüzyılını düşünelim. Birçok yeni şeye ulaştık öyle değil mi? Elektrik yaptık. Telefon ürettik. Televizyon seyrettik. Uçak uçurduk. Ancak bütün bu süreçler bizde sadece 'e-bilmek' yönünde artış sağlamadı. Ya? Aynı zamanda ihtiyaçlarımızı da arttırdı. Yani fakrımız da arttı. Artık daha önce olmayan birçok 'keşke'miz var. Rızkından haberdar olmakla edindiğimiz bir dolu yeni açlık var. Ve yine dikkatinizi çekerim: İnsan bu noktada ileriye gittikçe dünyasına da daha fazla zarar veriyor. Hep virüslerle insanları benzetiriz. Matrix filminin de meşhur repliğidir. Fakat virüs dahi kainata bizim kadar külliyetli bir zarar veremez. Sistemi büsbütün bozamaz. Biz buna kadar varabiliyoruz. Yıkım noktasında bu kadar ileriye gitmişken, evrimin iddiasına göre başlangıcımız olan virüsten, daha ileriye gittiğimizi kim söylüyor? Sakın bu bakış resmin sadece bir yanını 'seçtiriyor' olmasın? Yahut da daha geriden soralım: Sakın bu evrim mevzuu bir göz aldanmasından ibaret kalmasın?
10 Şubat 2020 Pazartesi
Objektif olayım derken dinden çıkılır mı?
Saded harici girecek ama söylemeden geçemeyeceğim: Benim evrim konusundaki itirazlarım da hep bu noktadan kaynaklanır: 'Bilimsellik' dediğimiz bilgi alanının dayandığı 'sonuçların tekrarlanabilirliği' ilkesi evrimde bulunmaz. Yani, hangi şartlar bu katakulliyi tetikliyorsa, onların tesbit edilip laboratuvar ortamında tekrarlanmasıyla, bu evrim denen hakikati(!) görebilmemiz lazımdır. Peki bize gösterilen birşeyler var mıdır? Vardır. Ama bunlar hep tür içi çeşitlenmelerdir. Tür içi çeşitlenmelere hiçkimse itiraz etmez. Çünkü zaten şu dünyada kaç milyar insan varsa hiçbirinin yüzü, sesi, parmak izi, retina kalınlığı, DNA'sı, daha bilmem neleri neleri birebir birbirini tutmaz. Evet. Bu çeşitlenmedir. Haktır. Tekrarlanmaktadır. Her zamanda görülmektedir. Tamam. Fakat evrim hakkında asıl sorunumuz şudur: Bu türden tür içi çeşitlenmelerle türden türe atlamalar mümkün olabilir mi? Kardeşlerim, dostlarım, canlarım, bu konuda bencileyin derim ki:
Evrimciler gayba imanda müslümanlardan daha ileridedirler. Hatta dinlerinin haphalis mü'minidirler. Mesela: Müslümanlar, ayette buyrulduğu gibi, bahara bakıp tekrar dirilişin mümkünlüğüne kanaat getirirler. Nümunesini görüp, yani her baharda gerçekleşen tekrarı görüp, kanuna inanırlar. (Bu yerçekimine kıyasla havaya atılan şeylerin düşmesi gibidir.) Evrimciler ise türden türe evrime dair hiçbirşeyi tecrübe edemeden ona iman ederler. "Bak, Ahmed'in gözü kahverengiyken oğlu Mehmed'in gözü ela, o halde maymunun oğlu da insan, balinanın yavrusu da kerkenkele olabilir!" gibi, maymuna/balinaya bile hayretinden damağını şaklattıracak bir sonuca gelirler. Topraktan çıkardıkları havucu ısırıp, tadını da beğenip, yine topraktadır diye taşları salataya doğramaya başlarlar. Eh, herkesin imanı kendine, buna birşey demiyoruz. Diyemiyoruz. Afiyet olsun. An şartla ki 'bilimsellik' diye satılmasın. Biz bu salatayı yemiyoruz. Ne kadar lafla karılmış olsa da. Yazıktır. Günahtır. Dişlerimize acıyoruz.
Neyse, bu saded harici bahisten uzaklaşalım, asıl konumuz 'istiaze'ye gelelim. Efendim, istiaze, en özet ifadesiyle 'sığınmak'tır. 'Euzü' demekle kastettiğimiz, Allah'a sığınmak diye meallendirdiğimiz, hatta her işimize besmeleyle birlikte bidayet eylediğimiz birşeydir istiaze. Ancak, ahirzamanda maruz kalınan manevî yontulmayla birlikte, kelimelerin altlarını dolduran ruh da yitirildiğinden, kişioğlu/kızı için bazen 'istiaze' sadece 'euzü' demekten ibaret kalır. Daha nelerin nelerin o 'euzü'nün parçası olduğunu düşünmez. Ardına düşmez. Bilmez. Hatta, 'objektif bakış' veya 'bitarafane muhakeme' denilen janjanlı sûretlerle, günde belki yüz kere tekrarladığı bu söze (yani euzüye) ideolojik olarak karşı da çıkabilir. Evet. Buna da artık sıkça rastlıyoruz. İmanından şüphe etmediğimiz insanlar artık pek kolay sığınacakları yeri şaşırıyorlar. Daha doğrusu: Sığınmanın değil 'sığınmamanın' doğru olduğuna inanıyorlar.
Neden? Çünkü modern dünya onlara böyle söylüyor. Birşeyin hakikatini bulmak istiyorsan mutlaka objektif olmalısın. Taraf tutmamalısın. Ortada kalmalısın. Hımm. Acaba hakikaten öyle midir? Bakalım Â'râf sûresinin 200-201. ayetleri bu konuda neler buyuruyor: "Şeytandan sana bir kışkırtma geldiğinde Allah'a sığın. Çünkü O, herşeyi işiten, herşeyi bilendir. Takva sahipleri, kendilerine şeytandan bir vesvese geldiğinde, güzelce düşünürler ve gerçeği görecek hale gelirler." Görüldüğü gibi, çok kısa meallerini alıntıladığımız bu ayetlerde, hakikati bulmamız için bize emredilenler şunlardır: 1) Kışkırtmanın şeytandan olduğunu tayin etmek. 2) Allah'a sığınmak. 3) Onun herşeyi işiten-bilen olduğunu anımsamak. 4) Takvanın gerektirdiği sakınımlı tavrı/endişeyi kuşanmak. 5) Güzelce düşünmek. 6) Gerçeği görmek.
Farkettiğiniz üzere Hakîm Kitabımız bize hiç de objektif olmayı falan tavsiye etmiyor. Bilakis. Vesveseyle düşülen bir boşlukta sahiplenilecek ilk tutum hangi safta olduğunuzun tayini. Sözgelimi: "Ahiret var mı yok mu?" diye aklınıza bir şüphe geldi. Nerede duracaksınız? Modern dünya diyor ki: "Ne kesinlikle var de ne de yok de. Ortada dur. İki şık da mümkünmüş gibi bak." Kur'an bize buyuruyor ki: Eğer sana vahiyle/sünnetle iletilen bilgide vesveseye düşersen ortada bir yerde durma. 1) Hemen düşmanını hatırla. Bu itirazın nereden geldiğini düşün. Vesveseye karşı duruşunu netleştir. 2) Sonra da o düşmana karşı hangi safta durduğunu anımsa. Oraya koş. Sığın. 3) O safın sahibinin 'Semî' ve 'Alîm' isimlerini kalbine hatırlatarak cevap ümidini edin. Senden habersiz veya vesvesene karşı bilgi/cevap veremeyecek bir yere sığınmadın sen. Herşeyi işitene ve bilene sığındın. 4) Takvanın gereği olan endişeyi terketme. Onunla duruşunu sabitle. Dağılma. 5) Allah'ın tarafında olarak düşün. Düşünmeyi de boşlama. Tefekkürden korkma. 6) İslam'ın sana bildirdiği şeyin gerçek olduğunu gör. Ararsan elbette sana delilleri bağışlanacaktır. Bulacaksındır.
Çok mu bilimselliğe aykırı geldi bu tarz? Einstein'ın gücüne mi gitti? Newton mezarında ters mi döndü? Cık, cık, cık. Eh, yapacak birşey yok, İslam böyle. Biz Einstein'ın ilahlığına değil Allah'ın ilahlığına iman ettik. Dolayısıyla duruşumuz da bilimselliğin modern metodlarına göre değil Allah'ın emrettiğine göre olacaktır. Peki İslam'ın tefekküründe hiç mi objektiflik yoktur? Vardır efendim vardır. Ziyadesiyle vardır. Ancak bu bilgiyi kalbindeki taraftarlığı yitirmeden üretir İslam. Durduğu yeri yitirmeden üretir. Hak ile bâtılın ortasında mevhum bir yere sığınmadan üretir. Böylece saman alevi demagojiler ile savrulmaktan da kurtulur. Bu Ebu Bekir radyallahu anhtan bize miras kalan bir tutumdur: Biz evveliyetle "Bunu o mu söyledi?" diye sorarız. Bilginin ondan geldiğinden emin olursak da "O söylediyse doğrudur!" deriz. Bundan sonra da durduğumuz yerin delillerini bulur, görür, anlatırız. Elhamdülillah.
Belki başka yazılarda da bundan bahsettim: Farkettiğimde çok etkilendiğim birşeydir. Sözler'de 7 Basamak'la 7 Sema'nın izahını yapan Bediüzzaman, ilgili ayetlerin arkasında aslanlar gibi durarak, finalde şunu söyler: "İşte yıldız böceği hükmünde olan kafa fenerine itimad eden ve Kur'ân güneşinden gözünü yuman kozmoğrafyacı efendi! Şu Yedi Basamaklarda işaret edilen hakikatlere birden bak. Gözünü aç, kafa fenerini bırak, gündüz gibi i'caz ışığı içinde şu âyetin mânâsını gör. O âyetin semâsından bir hakikat yıldızı al, senin başındaki şeytana at, kendi şeytanını recmet..." Böyle dedikten sonra devamında da iki ayet anar. Ben yine kısacık meallerini alıntılayacağım: "Biz dahi etmeliyiz ve 'Şeytanların yanımda bulunmasından, ey Rabbim, sana sığınırım!' beraber demeliyiz. 'Tam ve kesin delil ve herşeyde açık ve kati şekilde görünen hikmet Allah'ındır!'" İlginçtir. Bu bahsin hemen devamındaki bölüm 'bitarafane muhakeme'nin eleştirisiyle meşhur Hüccetü'l-Kur'an Ale'ş-Şeytan ve Hizbihî bahsidir. Başlarında yeralan birkaç cümle de şöyledir:
"(...) O vakit anladım ki, benimle konuşan şeytandır; beni vartaya yuvarlandırıyor. Kur'ân'dan istimdad ettim. Birden, bir nur kalbime geldi, müdafaaya kat'î bir kuvvet verdi. O vakit, şöylece Şeytana karşı münazara başladı. Dedim: Ey Şeytan! Bîtarafâne muhakeme, iki taraf ortasında bir vaziyettir. Halbuki hem senin, hem insandaki senin şakirtlerin, dediğiniz bîtarafâne muhakeme ise, taraf-ı muhalifi iltizamdır. Bîtaraflık değildir, muvakkaten bir dinsizliktir. Çünkü Kur'ân'a kelâm-ı beşer diye bakmak ve öyle muhakeme etmek, şıkk-ı muhalifi esas tutmaktır. Bâtılı iltizamdır, bîtarafâne değildir. Belki bâtıla tarafgirliktir..." Hasılı: Arkadaşlar bu bahis tam da bir önceki bahsin finalinde dediği gibi 'kendi şeytanını recmet'medir. Hatta daha yukarı çıkarsak mezkûr ayetlerde öğretilen metodun tastamam uygulanmasıdır.
Elhamdülillah. Biz vahye muhatap olduk. Sünnette ittiba ettik. Bizim için artık 'hak' ve 'bâtıl' diye iki alan var. Bu alanlar yokmuş gibi davranamayız. 'Acaba'lara kapılamayız. Acabalara kapılanların kapılması da hakperestlikten değildir. Dinine yeniden müşteri oluyor demektir. Allah korusun. Bu, hüner değil, tuzağa düşmektir.
Ehl-i Sünnet ulemamızın ittifak ettiği bahisler de bizim için öyledir. Hakikattir. Bunlarda acabaya düşmeye başlayan bilsin ki sığınması gereken yeri şaşırmıştır. Yahut da şöyle demeli: O 'euzü' ne demek anlamamıştır. 'İstiaze sırrını' kavramamıştır. Her Kur'an'ı okumaya başlayışında söylemesi öğretilenin kendisine hayatta nasıl bir duruş kazandırdığını kuşatamamıştır. Şunu da söyleyelim: Elbette delil ararız/üretiriz. Soru da sorarız. Cevap da veririz. Ancak bunu kalbimizin durduğu yeri şaşırmadan yaparız. Yapmalıyız. Böylesi safını şaşırmışların bugünlerde düştükleri acayipliklere sıkça rastlıyorum. Şaşırıyorum. Üzülüyorum. Bazen de öfkeleniyorum. Ne diyelim? Ahirzamandır. Görülecek çok şey vardır. Nefsimizi kurtarmaya bakalım. Ümidimiz duamızdır. Allah istikametten ayırmasın. Âmin.
29 Aralık 2019 Pazar
Paralel evrene gidip dönen mi var?
Bu süreçle dünyamız şekillenir. Sağlıklı işlemesiyle sağlıklı şekillenir. Yoksa kimi arızalar oluşur. (Aynı eserde oluşabilecek arızalara dair izahlar da vardır.) Neyse. Uzatmayacağım. Hemence mürşidimin bir başka metninde 'peygamber mucizeleri' ile 'medeniyet harikaları' arasında kurduğu ilgiye koşacağım. Evet. Bence bu ilgi de bir parça Lemeat'taki mezkûr bahse dokanır. Nasıl? Belki biraz şöyle: Ancak nebilerle gelen mucizeler sayesinde insanlık böylesi hayaller kurmayı öğrenebilmiştir. Herbir peygamberin beraberinde getirdiği delil, bize bir bilimdalında ulaşılacak zirvenin fotoğrafını çeker, yani birnevi beşerin aklına karpuz kabuğu düşürür. Bu sayede varmayı arzuladığımız düşlerimiz olur. 'Olabilirler'imiz olur. Bu düşler/olabilir de zamanla müteşebbis âkillerin mesaileriyle gelişerek günyüzüne çıkarlar. Yani mucizelerimiz bizim tahayyül öğretmenlerimizdir.
Fakat bugünlerde hayallerimizin başka öğretmenleri de var. Mesela: Marvel. Evet. Marvel'ın bilimkurgu sosu dökülmüş harikalar diyarı yeni bir zihin dünyasını şekillendiriyor bugünlerde. Sözgelimi: Oralarda uçmak Süleyman aleyhisselama ikram edilmiyor. Donunu taytının içine giymeyi bile yeni akıl eden bir soytarı başarıyor semada dolaşmayı. Hem de kimin yardımıyla? Güneşin. Yani tabiatın. Yani sebeplerin. Biraz da uzaylılığın yardımı oluyor tabii. Ancak, kudsî metinlerden farklı olarak, Allah'ın hiçbir faydası dokunmuyor. Çünkü Marvel'ın kahramanları Allah'ı bilmiyor. Herşey doğanın güçleriyle(!) hallediliyor.
Bu da yeni nesil bir mistizm aslında. Yeni nesil bir kutsal metin. Materyalizmin kıssaları. Sahi, Kur'an kıssalarına pek gücenik dolaşan ahirzaman zıpçıktıları, Marvel'ın sürekli güncellenen ahidleri hakkında ne düşünüyorlar acaba? Umursamıyorlar mı? Öyledir. Hatta bir de eğleniyorlardır. Neden eğlenmesinler? Kendi inanışlarının tahayyülü inşa edilirken eğlenmelerine kim engel olabilir? Varsın şimdiye kadar hiçbir insan örümcek sokmakla duvarlara tırmanmamış olsun. Bir kere hayali görülmeye başlanmıştır ya. Artık bu çocuklara/gençlere canlılığın bir tesadüf sonucu meydana geldiği kolaylıkla kabul ettirilebilir. Tesadüfle neler neler olmuştur şimdiye kadar filmlerde. Azıcık gama ışını Bruce Banner abimize neler yaptırmıştır. Hulk olup da pantolonunu yırtmadan nelere saldırmıştır. Gerçekte yok mu? Yahu çocuklar filmlerle gerçeği birbirinden nasıl ayırsın? Marvel'ın İncil'i de çizgiroman çizgiroman yazılsın. Animasyon animasyon yapılsın. Film film aktarılsın.
Tesadüfün yükü ağırdır. Şimdi bir de paralel evren mevzuu çıktı. Her yeni versiyonunda karakterler geçmişlerini yalanlamaya başlayınca oraya götürdük işi. "Herbir karakter farklı bir evrenin süperkahramanı. O nedenle örümcek adamlar birbirlerini tutmuyor. Başka başka kurgularla karşımıza çıkıyorlar." Bu da yaptığının sorumluluğunu almamakta yeni bir bahane oldu. Nerede birazcık sıkıştırsa mantık tutarsızlıkları, hop, yaşasın paralel evrenin kurtarıcılığı. Zaten var ya bu zıttırıpırtpırt mevzu da 'irade'nin yükünden kurtulmak için ortaya atıldı. İnan olsun öyle. Varlıkta öyle bir 'özellikle seçilmişlik' var ki, bu seçilmişliği bir irade sahibine, yani Allah'a, götürmeden halledebilmenin yolu 'bütün ihtimallerin varolduğuna' sapmakla mümkün olabilirdi. Herşey varsa seçim yoktur. Onlar da Allah dememek için buraya saptılar. Bir paralel evrenler masalı uydurdular. Oh, ne âlâ, ne kolay. Hani ahiretten bahsedince bize diyorlar: Gidip de dönen mi var? İşte şimdi intikam almanın zamanı geldi. Şimdi onların gidip dönmüşlerini sormaya başlayalım.
Mikro evrim mevzu da aynı şey. Vallahi aynı şey. Yani aynı kazmalığın türevi. Nasıl varlıktaki 'özellikle seçilmişlik' durumundan "Bütün ihtimaller var zaten!" sanrısıyla kaçmaya çalışıyorlar, aynen öyle de, türler arasındaki mesafeyi aşmak için de mikro evrim yalanına tutunuyorlar. Öyle ya, maymundan insana atlamak şıp diye olacak iş değil, arada doldurulacak çok uçurum var. Ne yapmalı peki? 'Mış gibi' yapmalı. Ne 'mış' gibi? Sanki, o boşluklar milyonlarca yıl boyunca farklı farklı canlı türleriyle dolmuş da dolmuş, sonra hiçbirisi kalmamış gibi. Uçurum hayalmiş gibi. Yahut sonradan açılmış gibi. "Aradaki türler tükenince bu uçurumları görür olduk biz. Yoksa hiç öyle uçurumlar olur mu akıllım?"
Peki ne kadar canlı lazım bu araya? "Belki yüzbinlerce tür." Nerede onlar? "Şey, kem-küm, buluyoruz işte canım. Bulmasak da mecburuz bulacağımıza inanmaya. Bulamasak da varolduklarını savunmaya. Çünkü Allah dememeyi kafamıza koyduk biz. Dikeyden açıklamaları 'bilimsel değiller deyu' boşladık. Yataydan bir izah yapacağız. Yatayda ne kolaysa onunla yoracağız. Cehennemse bile sonuna kadar gideceğiz. Kastımız gökte hilali görmek. Beyaz bir kirpik takavvüs etmiş ne ehemmiyeti var. Bize gösterdi ya görmek istediğimizi. Bitti-gitti. Fazlasına gerek yok. Fazlası inanmayana lazım. Biz evrimin inançlı mü'minleriyiz. Marvel kıssaları da ibretlerle doludur. Eskiden minarelerden çığrılırdı: Tanrı uludur. Tanrı uludur. Şimdi işler değişti. Ulular tanrıdır. İnsanlık Marvel'ın kuludur.
7 Aralık 2019 Cumartesi
Cansızlık aynılığa yatkındır
Cevabınsa, yıldırmamak için seni, sadece ilk cümlesini alacağım: "Nakkaş-ı Ezelî, hadsiz kudretiyle, nihayetsiz cilve-i esmâsını her vakit tazelendirmekle ayrı ayrı şekilde göstermek için, eşyadaki teşahhusları ve hususî simaları öyle bir surette halk etmiştir ki, hiçbir mektub-u Samedânî ve hiçbir kitab-ı Rabbânî, diğer kitapların aynı aynına olamıyor."
Yani Bediüzzaman da Coetzee ile aynı şeyi söylüyor. Elbette daha aşkın bir şekilde. Daha üst bir okumayla. Coetzee, varlığın ayna misal yüzüne bakıp ondaki değişimlerin orijinalliğini görürken sadece, Bediüzzaman işi arkasındaki 'iradeye' kadar taşıyabiliyor. "Yaratılış işi gelişigüzellik işi değildir!" demeye getiriyor. Orijinallikler ancak kasıtlarla inşa edilirler. İki şeyi birbirinden farklı kılmak aynı kalmaktan daha zordur. Ayrı bir çaba gerektirir. Ayrı bir özen ister. Cansızlık aynılığa yatkındır. Kainatın herbir detayına, hatta anlara kadar, dağılmış orijinallikler de arkalarında 1) bütünü gören, 2) farklılık nedir bilen, 3) farklıyı seçebilen bir iradenin varlığından haber verirler. Evet. Yaratıcı iradesiz olamaz. Çünkü ikizler bile birbirine benzemez. Hiçbir yüz büsbütün diğerinin aynı değildir. Aynılık elenmiştir.
Cansızların düzenini makineleşmede görüyoruz. Ve her türden makineleşme bize şunu söylüyor: "Ben şeyleri birbirine benzetmeye yatkınım!" Matbaada basılan kitabın nüshaları birbirine benziyor. Nüanslar oluşuyorsa da bu makinenin kastı değil kusuru. Bazen mürekkep sızıyor. Bazen kağıt sıkışıyor. Bazen başka bir arıza. Ancak bütün bu sorunları giderebildiğiniz yerde elinize geçen 'aynılık' oluyor. Aynen. Fakat, bir saniye, evrendeki düzen böyle değildir.
Evren makinesinin kastı ise sanki değişimdir. Hem de anlar bile birbirini tutmayacak şekilde bir değişimdir. Aynı nehirde iki kez yıkanılmayacak bir süratte bir değişimdir. Bir matbaa düşünün ki her hareket edişinde içinden yeni bir kitap çıkıyor. Öyle de kitaplar ki benzerlikleri sadece kitaplıkları. Detaylarına inildikçe farklı âlemlere dönüşüyorlar. Bir 'tık-tık'ta makinenin ağzından Montaigne'nin Denemeler'i çıkıyor. İkinci 'tık-tık'ta Mevlana kuddissesirruhun Mesnevi'si. Üçüncü 'tık-tık'ta bu defa Yüzüklerin Efendisi tükürüyor. Kalıplar değişmiyor. Makine değişmiyor. İşlem değişmiyor. Sonuçsa hep başkalaşıyor.
Evrimin bir kanun olduğunu iddia edenler herhalde biraz da burada yanılıyorlar. İradenin değişim değişim tecellilerini kainatın her köşesinden okuyorlar. Maşaallah. Okuyacaklar elbette. Okusunlar diye konulmuşlar zaten. Fakat tecelliyi okuduktan sonra varacakları hakikati şaşırıyorlar. Evrenin her halinde hissettirdiği değişimi 'makinenin ahlakının değişim olduğu' üzerine yoruyorlar. Ne demek bu? Açalım. Yukarıdaki misalden devam edersek hatta diyorlar ki: "Matbaanın özelliğidir her 'tık-tık'ta yeni bir kitap basması. Baksanıza. Hep böyle oluyor zaten. Kitaplardan da yeni kitaplar yapmış neden olmasın?"
Hep böyle olduğu doğru. Ama işi matbaanın yaptığı doğru değil. Cansızlar aynılığa yatkındır. Cansızlardan yapılan makineler de öyle. Bunu yapan matbaanın arkasındaki irade sahibi. Hayat sahibi. İlim sahibi. O, anların bile sonsuzluk gibi açılacağı bir çabuklukta, bir ilimle, bir kudretle, her 'Ol!' emri için yeni bir kalıp döşüyor. Orijinallikle yaratıyor. Kader dediğimiz biraz da bu zaten. Kader matbaacının neyi basacağını evvelden bildiğini kabul etmektir. Bilmeyen basamaz. Kur'an da buyurur: "Yaratan bilmez olur mu hiç?"
Ancak şu noktada evrimcilerin bariz ifratı var: Biz matbaacının her defasında yeni bir kitap yarattığını/yaratabileceğini kabul ediyoruz. Amenna. Sıkıntı yok. Fakat kitabın kitaba dönüştürüldüğünü bize kim söylüyor? Mesnevi'nin Denemeler'den gelme zorunluluğu yok ki. Hem daha tuhaf ki. Matbaacının yedi deniz mürekkep olsa yazıp bitiremeyeceği kadar kelamı/ilmi var zaten. Sonsuz kudreti var. Neden Âdem'i temiz bir kağıda, pardon, toprağa basıp yaratamasın? Engelleyen ne? Herşeyin hazinesi yanında olana malzeme kıtlığı mı var? Sizin bu yaptığınıza 'dün kağıtken bugün matbaacıya iş öğretmek' denmez mi ey akıllılar(!).
9 Kasım 2019 Cumartesi
Molla Çağrı Mert Bakırcı Evrim Efendi Hazretlerinin kerametlerini anlatıyor (1): Dağlar nasıl yağ-bal oldu?
Efendim, keramettir-menkıbedir, inanırsınız-inanmazsınız, birşey diyemem. Ben buradan başka bir yere geleceğim aslında. 2000 yılında X-Men serisinin ilk filmi piyasaya çıktığında bizi şöyle karşılıyordu: "Mutasyon evrimin anahtarıdır. Onun sayesinde tek hücreli bir organizmadan evrim geçirerek gezegendeki dominant tür olabilmişizdir. Bu süreç yavaştır. Ve normalde binlerce yıl sürebilir. Ama her yüzbin yılda bir evrimde atlamalar olur." Serinin ikinci filmi ise şöyle bir soruyla başlar: "Mutantlar evrimde bir sonraki halka mı?" Elbette X-Men bir kurgu yapım. Ama nihayetinde kenarında bilim de var. Zaten böylesi bilimkurguların gelecek nesilleri 'evrim fikrine alıştırmak' gibi bir misyonu da sözkonusu. Buna daha sonra döneceğiz.
Çağrı Mert Bakırcı, Evrim Ağacı'nda, Sözler Köşkü'nün evrim karşıtı videosuna bir reddiye hazırladı malumunuz. (Değilse bile şimdi haberiniz oldu.) Bu videoyu izlerken dikkatimi en çok çeken şey: Bakırcı'nın 'makro evrim' denilen konuda geri basmaya yatkın olmasıydı. Burada mücadele etmenin, yani X-Men'de ifade edildiği gibi 'türden türe atlama'nın 'epey bir zorlama' olduğunu kabul ediyor gibiydi. Ancak 'mikro evrim' konusunda sebatkârdı. Hatta mikro evrim konusunda sahip olunacak güçlü bir imanın 'makro evrim konusundaki sorulara da cevap verebilir' olduğunu düşünüyordu. Açıklamak için de 'kanyon misalini' kullandı. Peki ne idi bu misal?
Hop, işte, asıl konumuza geldik. (Eğer yanlış anlamışsam Bakırcı beni de bir video çekerek düzeltsin.) Kanyon misalini ben şöyle kafamda toparladım: Türden türe binlerce genin aynı anda değişmesiyle bir atlamanın olduğunu artık iddia edemiyoruz. 2000 yılından bugüne çok şey değişti. Tuhaf kaçıyor. Fakat, yandan yandan, ufaktan ufaktan, azar azar, hatta binlerce yetmezse milyonlarca senede, bir akarsunun dağı oyup iki parça haline getirmesi gibi, türler oluşmuş olabilir diyoruz. Bakırcı'yı eğer yanlış anlamadıysam, lüften yüzünü tokatlamasın, mikro evrimin 'türlerin çeşitliliğini' böyle açıklayabileceğini iddia etti. 'Hoppala!' diye değil ama 'gıdım gıdım' bir evrimin mümkün olabileceğini söyledi. Der efendim der. Kim-ne karışır kişioğlunun imanına? Bense temsildeki bir tuhaflığa takılıp kaldım.
Bakırcı, dilimiz varmıyor ya söylemeye, kendisinin Sözler Köşkü videosu hakkında birkaç kez iddia ettiği gibi, bir 'mantık oyunu' mu yapıyordu? Bu temsilin mikro evrimle türlerin çeşitlenmesini açıklamada 'cerbeze' çevirir bir yanı mı vardı? Tam da bu noktada kafam dumanlandı işte. Çünkü bir akarsunun dağı zamanla ikiye ayırmasında evrimi doğrulayacak hiçbir 'yapısal değişiklik' yoktu. Benzetme başka birşeyi benzetilense apayrı birşeyi söylüyordu. Bu tıpkı (editör olduğum için mesleğimden örnek vereyim) kelimenin anlamına zarar vermeyen 'çekim ekleri'ni misal göstererek anlam değiştiren 'yapım eklerini' anlatmak gibiydi.
Evet. Dağ ortasından bölünüyordu. Ama neticesinde dağ yine dağdı. Tıpkı dilimlenmiş ekmeğin ekmek kalması gibi dağ da dağ kalıyordu. Şöyle bir misal vermeyi deneyeceğim: Bize yukarıdaki menkıbede anlatıldığı gibi şarap dolu bir testi getirildiğini düşünelim. Sonra biz bu şarabın iki eşit parçası arasından, nasıl bir teknolojiyle yapacaksak, su akıtıyoruz. Su akıttıkça üzüm suyu parçalarının arası açılıyor. Birbirlerinden uzaklaşıyorlar. Ancak, araları ne kadar açılırsa açılsın, ister bir parçası kuzey kutbunda diğeri güney kutbunda olsun, 'üzüm suyu olmalarında' bir değişim yaşanmıyor. Yapısal birşey değil bu. Birken iki oluyorlar. Hacimce küçülüyorlar. Belki soğuğa gittikçe donuyorlar. O kadar. Olan başka birşey yok.
Fakat kesinlikle bu parçalardan birisi 'yağa' diğerisi 'bala' dönüşmüyor. Üzüm suyunda meydana gelecek mikro etkilerden hiçbirisi, içine toz kaçması, seyrelmesi, üstüne sinek konması, güneş nedeniyle suyunun uçması vs. bunlardan hiçbirisi onu 'üzüm suyu olmaktan' başka bir noktaya götürmüyor. Belki çürüyor. Bozuluyor. Evet. İçinde varolduğu sisteme tekrar karışmaya çalışıyor. 'Yitirerek' yoluna devam ediyor. Fakat bu etkilerden hiçbirisi onu apayrı bir sistem sahibi yapmıyor. Daha üst bir konuma çıkarmıyor. Üzüm suyu hep öyle yaşıyor. Öyle de ölüyor.
Buradaki safsatayı nazarlarınıza arzedebildim mi bilemiyorum. Aslında Molla Çağrı Mert Bakırcı bizi müridi olduğu Evrim Efendi Hazretlerinin bir kerametine inandırmaya çalışıyor. Bunun, bir testi şarabın, ister bir gecede isterse milyonlarca yılda, yağ ile bala dönüştüğünü söylemekten farkı yok. Ortak bir atadan(!) hangi gerekçeyle kopmaya başlarsak başlayalım, bizi başka şeyler haline getirecek yapısal farklılıklar meydana getiremez hiçbir dış etki, doğada işler böyle yürümez. Dış etkiler dışarıyı değiştirir. İçeriye dokunacak kadar parmağı uzayanlarsa bozar. Su şaraba karışırsa onu seyreltir. Bir noktadan sonra şarap tastamam su olur. Güneşte kalırsın. Esmerleşirsin. Düşersin. Topal kalırsın. Kangren olursun. Kolun kesilir. Tamam. Ama bu türden etkiler seni yapısal olarak farklı birşeye dönüştürmezler.
Herhalde evrimciler paralel evrende biz dünyada yaşamıyoruz. Olanlar da önümüzde gerçekleşiyor. Dağların arasının akarsuyla ayrılması yapısal bir farklılaşma sağlamıyor. Ancak dış görünüşlerini etkiliyor. Eskiden tek bir dağ varsa şimdi yarım dağlarımız var. Kanyonumuz var. Ama her şekilde toprağımız var. Çağrı Mert Bakırcı eğer 'görünen'i gösterip 'görünmeyen'i isbat etmeyi deniyorsa seçtiği temsilin tastamam 'demagoji' olduğunu söyleyebiliriz. Neden? Çünkü evrim aslında bize diyor ki: Bir dağın arasından yıllarca su geçti. Sonra dağın yarısı 'yağ' yarısı da 'bal' oldu. Peki bu bilim midir? Yoksa yeni nesil bir mistizm midir? Bence kanyon misali yerine başta anlattığım kerameti nakletmek daha mantıklı. Kastettiğinin ondan farkı yok.
Sivrisinekler nasıl miracın delili olur?
"Allah, sivrisinekle yahut ondan daha küçüğüyle, misal vermekten çekinmez." (Bakara sûresi, 26) Hepimizin tecrübe ettiği birşe...
-
Hatırlarsanız, bir hafta kadar önce Cemil Tokpınar abiye dair bir analizimi yazmıştım. Çok derinlemesine sayılmayacak, kısacık birşey. Şim...
-
Tabii insanın ağırına gidiyor. Zamanında, FETÖ'nün Zaman'a 10 Kasım'da aldığı tam sayfa ilan nedeniyle ortalığı yıkan muhafazakâ...
-
Mustafa Armağan Hoca, yıllar önce okuduğum bir yazısında, şöyle diyordu: "Burada tepkileri göze alarak şunu söyleyeyim ki: Nutuk'u ...







