Tefekkür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tefekkür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ağustos 2026 Cumartesi

Cennete basmak da bir imtihandır

Annesiyle, evliliğinin bitmesine neden olacak kadar, büyük sorunlar yaşamış bir tanıdığıma "Cennet annelerin ayakları altındadır!" hadisini hatırlatmıştım bir zamanlar. O da bana şöyle cevap vermişti: "Aleyhissalatuvesselam Efendimiz elbette doğruyu söylüyor. Âmenna. Fakat benimkinin diğer ayağının altında da bir cehennem var..." Ben de aynı hadisi düşünüyorum bu sıralar. "Belki" diyorum "bunun Aleyhissalatuvesselam Efendimizin yetimliğiyle de bir ilgisi vardır." Düşünsenize, o küçük yaşlarda annesiz kalmışsınız, subhanallah, bir parça 'cenneti yitirmişlik' hissi oluşmaz mı?

Hem herşeyin cenneti, bir anlamda, geldiği yerdir. Varlığa ilk çıktığı yerdir. Sılasıdır hem. Hem sıla-i rahimidir. Âdem aleyhisselamın cenneti, dünyaya oradan indirildiği için, hakiki bir cennettir. Âdemiyet sırrıyla biz de orayı özleriz. Evet. Fakat bizim de dünyaya üzerinden gönderildiğimiz küçük cennetlerimiz var. Onları yitirdiğimizde biz de bir 'cennet yitirmiş' yoksulluğu yaşıyoruz. Elbette herbirimiz aynı şiddette yaşamıyoruz. Çünkü o cennete muhabbetimizi aynı şiddette tutamıyoruz.

Lakin, vatanı kadarcık olsun, bir cennet yitiren güçsüzleştiğini hissediyor. Öyle ya, vatan, insanın üzerinde kendisini güçlü hissettiği yerdir. Ait hissettiği yerdir. Tamam hissettiği yerdir. Tanıdık hissettiği yerdir. 'Toprağından yaratılmış' hissettiği yerdir. "Bayramlarda nerede olmayı özlerseniz orası vatanınızdır!" derler. Ben bu hakikate biraz da Bediüzzaman Hazretlerinin acz/fakr tefekkürünü eklemek istiyorum. İnsanın vatanı oradayken aczinin/fakrının dahi lezzetli geldiği yerdir. Ve annesi hakikaten böyle bir cennettir onun için. Zayıflıkların korkulası şeyler olmadığı bir kucaktır.

Ne diyor yine mürşidim, Üstadım, efendim bu makamda: "Eğer bir yaşındaki bir çocuğun aklı bulunsa ve ondan sual edilse, 'En leziz ve en tatlı haletin nedir?' Belki diyecek: 'Aczimi, zaafımı anlayıp validemin tatlı tokatından korkarak yine validemin şefkatli sinesine sığındığım halettir.' Halbuki, bütün validelerin şefkatleri, ancak bir lem'a-i tecellî-i rahmettir. Onun içindir ki, kâmil insanlar, aczde ve havfullahta öyle bir lezzet bulmuşlar ki, kendi havl ve kuvvetlerinden şiddetle teberrî edip Allah'a acz ile sığınmışlar; aczi ve havfı kendilerine şefaatçi yapmışlar."

Yetim Sultan aleyhissalatuvesselamın, cennetini, annesinin ayaklarının altında tarif etmesi o yüzden bana hiç garip gelmiyor. Mübarek kalbinin inceliğine bir delil tutuyorum bunu da. Evet. Mümkündür. Ve de öyledir. Ayaklarının altında olduğuna göre, anne nereye giderse, o cenneti de beraberinde götürür. Yahut da şöyle söyleyelim: Çocuk, annesinin ayaklarının altında, böyle bir cenneti düşler. Belki sezer. Kokusunu alır. O yüzden ayaklarının dibinden ayrılmaz. Uzakta kaldığında güvensiz hisseder. Ve, en önemlisi, ayaklarının altında cennet olan 'kadın' değil 'anne'dir. Her kadın anne olamaz. Belki her anne de 'anne' olamaz. Tıpkı her evladın hakkıyla evlat olamayışı gibi...

Yaşarken çok azımız annemizin değerini bildik. Ben de kendimi bilenlerden saymıyorum. İmtihan dünyası. Onunla tartıştığımda bazen odamda ağlardım. "Allah 'Öf bile demeyin!' buyuruyor. Benim halime bak. Nasıl olacak bu iş?" derdim. Verdik-veremedik, imtihanın süresi de oldu, annem rahmet-i Rahman'a göçtü. Arkasından hayır yollayarak aramızı düzeltmeye çalışıyoruz. "Ölülere Kur'an okunmaz!" diyenleri öldürmeyi içimden en çok geçirdiğim zamanlar böyle zamanlar oluyor. Bizim bu yangınları aşmamızın, Allah'ın bir bahşı olarak, ruhlarına hediye göndermekten başka hangi ümidi var? Şimdi bu bedbahtlar son ümidimizi de çalmaya çalışıyorlar. Eğer mezarları başında oturup, bir parça Kur'an okuyup, ölmüşlerine bağışlayamayacaksa, insan, nasıl tevbesini yapacak? Aynen. Ölülerimize Kur'an okumak yaşarken eda edemediğimiz haklarına karşı da bir teselli mesabesindedir.

Anne cennettir. Âmenna. Fakat her anne bu cennetliğin hakkını veremeyebilir. Her evlat da cennetinin kıymetini bilmeyebilir. Tamam. Amma ikisi de illa kanuna dahildirler. Cennetlik hukuku haklarında câri sayılabilir. Lakin, 'kedi-köpek anneliğini' sahici anneliğe tercih edenler, ayaklarının altında cennet gezdiremeyeceklerini de kabullenmiş olurlar. (Gezdirdikleri ancak köpek olur.) 

Hayvanlar cenneti bilmez. Hayvanlar cennete gitmez. (İstisnalar dışında.) Cennete gidecek olan insandır. Tasmasız gezdirilen insan. Annelerin de bu hadis-i şeriften bir dikkat öğrenmeleri lazım. Ayağının altında cennet gezdirenlerden olmak onlara da bir nasihattir. Ahvallerini, bu nasihatin rehberliğinde, cennet-misal hâle dönüştürebilirler. Hatta bu hadiste erkeklere dahi bir nasihat var. En azından mü'min kullar için ayaklarımızın altında cennetler gezdirmeliyiz. Bir kapıdan girdiğimizde kimse cehenneme denk gelmiş gibi ürker olmamalı... Hülasa: Cennete basmakta herkese bir imtihan var. Bastığımız yerlere toprak diyerek geçmemek gerekiyor.

25 Ağustos 2026 Salı

Allah'la görüşmek bir teknoloji midir?

Amentü yeni bir dünyadır. Bir kez ona imanınızı ikrar etseniz, maşaallah, artık başka bir şe'nlikte olursunuz. Boyunuz uzamaz fakat göğsünüzün boyu uzar. Gözünüz açılmaz fakat kalbinizin gözü açılır. Amentünüz sizi yeni bir dünyaya davet eder. Mesela: 1) Artık herşeyi yaratan tek-bir Allah'ın olmazsa olmazlığına inanılacaktır. 'Yaratıcılık kanunu.' 2) Artık canlılığın şu biyolojik dünyaya sıkışmayacak kadar geniş bir düzeyde algılanması gerektiğine inanırsınız. 'Melekler kanunu.' 3) Artık herşeyi yaratan Allah'ın vahiyler/ilhamlar vasıtasıyla kullarla iletişim kurduğuna inanırsınız. 'Kitaplar kanunu.' 4) Artık herşeyi yaratan Allah'ın seçtiği kişilerle yükünüz hakkında konuştuğuna inanırsınız. 'Nübüvvet kanunu.' 5) Artık herşeyi yaratan Allah'ın 'sadece bulunduğumuz uzayı/zamanı' değil 'sonsuz bir şeklini de yaratacağına' inanırsınız. 'Ebediyet kanunu.' 6) Artık herşeyi yaratan Allah'ın bilgi yönüyle de herşeyi ezeliyetinden kuşattığını bilirsiniz. 'Kader kanunu...' Ve daha nice kanunların kabulü bu itikadın arkasında gizlidir. Her yeni kanun kabulü insanı bu kanunlar karşısında sorumlu tutar. Ve bu kanunların tecelliyatından ümitli hale getirir. Fakat, hepsinin ötesinde, inandığınız kanunların sayısı/içeriği, algıladığınız gerçekliğin düzeyini de belirler.

Neye iman ettiğimiz Cenab-ı Hakkın katında neden bu kadar önemli arkadaşım? İnanmamıza çok muhtaç olduğu için mi? Hâşâ! Elbette hiçbirşeye muhtaç olmayan es-Samed bizim de hiçbirşeyimize muhtaç değil. O halde? O böyle birşeyi 'kendi ihtiyacından dolayı' değil, hakikatin hakkı bu olduğundan, cemali bu kemale teveccüh ettiğinden, rahmetinin şânı böyle iktiza ettiğinden ve dahi 'bizim ihtiyacımız bu bilmeye baktığından' dolayı istiyor. Yani, bize iman sorumluluğu yüklenmesi, öncelikle zayiye gitmememiz için. Çünkü zayiye gitmemiz, bir anlamda, bizdeki sanatının irade-i cüz'iyemiz tarafından heba edilmesidir.

Sanatının hebasından sakındırmak her sanatkârın hakkıdır. Cenab-ı Mevla da Sânîiyetinin gereği olarak bizden kulluk bekliyor. Sanatının hakkı olanı istiyor. Bu kulluğun hayat bulabilmesi için de kendi fizik algısına ihtiyacı var. O fizik algısının bizde inşa olabilmesi için de müstakim bir itikad lazım. Evet. Aynen. İtikad, neye inandığımız kadar, neye inanmadığımızın da belirleyicisidir. Bu ikisinin birleşmesinden fizik ortaya çıkar. Yeni bilimin yayılmasıyla irtidadın bu kadar artmasının bir sebebi de burada aranmalıdır. Yeni bilim, inananları farkında olmasalar da, onlara İslam'dakinden başka bir fizik algısı yüklemiştir. "Sadece laboratuvarda ispatlanabilen şeylere inanırım!" diyen bir insanın fizik algısına laboratuvara sığmayan hiçbirşey elbette sığamaz. Oraya doğru kaydıkça da kendi fizik algısından uzaklaşır. Mümkünler muhale dönüşür. Muhaller mümkün görünür. Metodoloji bir itikaddır. Modern bilimin bilgi üretirken kendisini hapsettiği bu itikadın yansımalarını ise kalplerimizde yaşarız.

Sözgelimi: Bir müslüman için canlılık Allah'ın el-Hayy isminin kaç şekilde tecelli edebileceğine dair kurabileceği hayaller kadar geniştir. Bediüzzaman Hazretlerinin hayallerinin gittiği yeri okuyalım mesela: "Elbette, kesafetli topraktan ve küdûretli sudan mütemadiyen letafetli hayatı ve nuraniyetli zevi'l-idraki halk eden Hâlıkın, elbette ruha ve hayata münasip şu nur denizinden ve hattâ zulmet bahrinden bir kısım zîşuur mahlûkları vardır. Hem çok kesretli olarak vardır..." Ancak canlılığın şartlarını biyoloji kitabından okuyan birisi için dünyada gördüğü/tanıdığı hayat cinslerinden başkası mümkün olamaz. Uzaya çıksa da onu arar. Atoma inse de ona iner. Nihayetinde ne orada ne ötekinde birşey bulamaz. Çünkü aradığına kapanmıştır. Aradığı şeye metodolojik kapanması diğer hayatların yanından geçse bile farketmemesine sebep olur. Piramidlerde bizimkisi gibi harflerle kurgulanmış bir yazı arayan kişi elbette okuyacak birşey bulamaz. Fakat resimle yazılabilecek bir yazıya uyanansa duvarları okuyabilecek hale gelir. Malum, antik Mısır'da yazı, hiyerogliftir. Ve hiyeroglif harflerden değil resimlerden oluşur.

Şimdi biraz da 12. Söz'ün nasihatini dinleyelim: "Feylesofun kitabı, yalnız harflerin nakışlarından ve münasebetlerinden ve vaziyetlerinden ve cevherlerinin hâsiyetlerinden ve tarifatından bahseder, mânâsına hiç ilişmez. Çünkü, o ecnebî adam, Arabî hattı okumayı hiç bilmez. Hattâ, o müzeyyen Kur'ân'ı, bilmiyor ki bir kitaptır ve mânâyı ifade eden yazıdır. Belki ona münakkaş bir antika nazarıyla bakıyor. Lâkin, çendan Arabî bilmiyor, fakat çok iyi bir mühendistir, güzel bir tasvircidir, mahir bir kimyagerdir, sarraf bir cevhercidir. İşte o adam bu san'atlara göre eserini yazdı." Peki yanlış bir metodolojiye sıkışmayan ne yaptı? "Müslüman âlim ise, ona baktığı vakit anladı ki, o, Kitâb-ı Mübîndir, Kur'ân-ı Hakîmdir. İşte bu hakperest zat, ne tezyinat-ı zahirisine ehemmiyet verdi ve ne de hurufun nukuşuyla iştigal etti. Belki öyle birşeyle meşgul oldu ki, milyon mertebe öteki adamın iştigal ettiği meselelerinden daha âli, daha galî, daha lâtif, daha şerif, daha nâfi, daha cami'... Çünkü, nukuşun perdesi altında olan hakaik-ı kudsiyesinden ve envâr-ı esrarından bahsederek gayet güzel bir tefsir-i şerif yazdı."

İşte burada da tastamam 'iki farklı fizik algısı' var. (Çünkü fizik algımız aslında evreni okuyuş şeklimizdir.) Birisi derinlik. Diğeri yataylık. Yataylık da bir nevi derinliktir. Derinlik de bir tür yataylıktır. Lakin derinlikle yataylık aynı şeyler değildir. Aynı yere götürmezler. Birisi sizi "O şey neden var?" hususunda düşündürür. Diğeri "O şey var!" kabulünün peşinden sürükler. Eşya kendisi hakkında konuşmak için mi varedilmiştir peki? Yoksa kendisi dışında birşeye işaret etmek için mi vardır? Bu din-bilim ayrımının temel noktasıdır. Bugünün bilimi eşyayı bizzat kendisi için, yani mana-i ismi ile, okuyarak körleşmiştir. Bir gözü keskinleşirken diğer gözü kararmıştır. Deccalleşmiştir. Gerçi nefsine yarar şeyler verilmiştir eline bu tek gözün. O da o faydayı hakikat sanmıştır. Öyle ya. Boşlukta yönler birbirine karışır. Kendinizi, konumunuzu, mekanı, zamanı nisbet edecek başkalık bulamazsanız siz de kaybolursunuz. Bilinç nisbetlerini kaybettiğinde kaybolmaya başlar. Hafıza nisbetlerin saklanmasıdır. Unutkanlık nisbetlerin yitirilmesidir. Alzeimer hastalarının kayboluşu biraz da bundandır. Varlığa mana-i ismî ile kapanmak da, yani salt kendisi için bakmak da, bireyin giderek kaybolmasıyla neticelenmiştir. Dinin derinlikte verdiği nisbetler kaybolmuştur.

İtikadımız bize 'nisbetler dünyası' veriyor. Ne kadar şeye inanırsak o kadar şeyin varlığına sahip oluruz. O kadar şeyin nisbetine erişiriz. Kıyaslamakla ilim elde ederiz. Neye kıyaslarsak o türden bir ilmimiz olur. Sanatıyla kıyaslanan sanatıyla değerlenir. Maddesiyle kıyaslanan maddesiyle ölçülür. "İşte, öyle antika bir san'at, antikacıların çarşısına gidilse, hârika-pîşe ve pek eski, hünerver san'atkârına nisbet ederek, o san'atkârı yad etmekle ve o san'atla teşhir edilse, bir milyon fiyatla satılır. Eğer kaba demirciler çarşısına gidilse, beş kuruşluk bir demir bahasına alınabilir. İşte, insan, Cenâb-ı Hakkın böyle antika bir san'atıdır." Varlığına inanmadığımız şeyler de birer nisbet unsuru olarak dünyamızı/algımızı terkederler. Onlarla düşünmeyiz.

Hülasa: İlim illa 'seküler faydacılığa mahkum olmak' zorunda değildir. Ve bir de şu: Bilim de bilmenin tek şekli değildir. Boğulmayalım. Kapanmayalım. Dağı bildiğimde, dağın konumuma göre, konumumu da bilirim. Nehri bildiğimde, akış yönüne göre, yönümü de tayin ederim. Amentümüz bize böyle bir 'yasalar dünyası' sunuyor. Fiziksel varlıkların zamana/mekana yayılan, bizim de ancak akılla avlayabildiğimiz, asıl varlıkları kanundur. Varlığı kanunlar düzeyinde kavramak güvenlik alanı oluşturur. Oluşlara karşı bir emniyet sağlar. Bir tahmin edilebilirlik sunar. Tâlim-i Esma sırrının arkasında Tâlim-i Kanun da var. Âdem aleyhisselam isimleri bildiğinde o isimlerle ilgili kanunları da bilmiş olmadı mı? Varolduğu fizik âlemin yasalarını meleklerden daha güzel okumuş olmadı mı? Her isim bir sıfatın unvanıdır çünkü. Cenab-ı Hakkın er-Rahman ismi Rahmaniyet sıfatının teşhisidir mesela. Sıfatlar da zatın ayrılmaz özellikleridir. Allah hep o sıfatlara sahiptir. Her yaratışında o sıfatlarla bir yaratıştadır. O sıfatlara sahip olduğunu bildiğinizde yaratılanlara dair okumalarınız da genişler. Algınız açılır. Hayalleriniz, ona göre, açılır. Bu kalp genişliğinden bambaşka bir bilim çıkar. Bu bilim telefon üretmez belki. Ancak kişiyi kalbinden tâ Allah ile görüştürür. Allah ile görüşmek de az teknoloji değildir arkadaşım. Sana marifetini küçük gördürecek tekebbürlere boyun eğme.

21 Şubat 2026 Cumartesi

Celal Karatüre'den nurculara da bir mesaj var!

Selim İleri'den okuduğumu hatırlıyorum arkadaşım. Fakat notlarımda aratınca bulamadım. Yazık ki düzgün kaydetmemişim. Hatırımda kaldığı kadarıyla 'manaca' nakledeyim. Şöyle birşey söylüyordu İleri: Bizdeki arabesk müzik Awara Hoon'un, galat-ı meşhur söylenişiyle Avaramu'nun, çocuğudur. Her alanda olduğu gibi, müzik alanında da kemalist rejim tarafından uzun süre baskı altında tutulan Asyalı kodlarımız, 1955'de gösterime giren Hint filmi 'Avâre' ile birden uyanıvermiştir. Özünde kim olduğunu hatırlamıştır. Hem film hem de şarkısı, öyle ilgi çekmiştir ki, birçok yerli versiyonu da yapılmıştır. Bir dönem Türkiye'yi kasıp kavuran arabesk müzik furyası da yine Awara Hoon'un sonuçlarındandır. Gösterim zamanının 'körkütük-zorba Batıcı' CHP'nin tek parti diktasından nisbeten 'ananevî değerlere saygılı' DP iktidarına geçtiğimiz bir aralığa denk gelmesi de Avâre'ye çarpan etkisi yapmıştır.

Özgürlüklerinin 'AK Parti başa geçince kalktığını sanan' Z kuşağı gençlerine küçük bir malumat vermek kabilinden Murat Bardakçı'nın ilgili makalesinden alıntı yapalım:

"1926'da, İstanbul'daki Sarayburnu Parkı'nda, dinleyicilerinin arasında Reisicumhur Mustafa Kemal'in de bulunduğu bir konser vardır ve konsere Mısır'ın o senelerdeki meşhur hanım seslerinden olan Müniretü'l-Mehdiyye de katılmaktadır. Mısırlılar'dan sonra sıra Rebâbî Mustafa Bey'in çalıştırdığı Eyüplü gençlere gelir. Onların da programlarını tamamlamalarından sonra Mustafa Kemal bir konuşma yapar ve 'Burada icra edilen musiki, yüz ağartıcı olmaktan uzaktır!' der.

O günler inkılâp günleridir ve ortalığı birden bir 'musiki inkilâbı' tartışması kaplar. Tartışmalar birkaç gün içerisinde resmiyet kazanır ve zamanın Maarif Vekâleti Sanayi-i Nefise Encümeni yani Eğitim Bakanlığı Güzel Sanatlar Komisyonu, resmî belgelerde 'alaturka' diye geçen Türk müziğinin eğitiminin yasaklanmasına karar verir. Resmî açıklama, kararı Talim ve Terbiye Heyeti'nin de kabul etmesinden sonra yapılır. Karara göre biri Ankara'da, diğeri de İstanbul'da olmak üzere iki yeni konservatuvar kurulacak ve bu okullarda sadece Batı müziği öğretilecektir. (...) Kararı, 1926'nın 25 Ekim'inde, o sırada İstanbul Valisi olan Muhittin Üstündağ açıklar. Haberi, gazeteler de 'Alaturka musikiye elveda! Resmî müesseselerde alaturka musiki ilga edildi, artık bu musikiden tarih derslerinde bahsolunacaktır' gibi başlıklarla verirler.

İlk alaturka musiki yasağı işte böyle konmuş ve yasak tam 50 sene boyunca, Süleyman Demirel'in meşhur Milliyetçi Cephe hükümetininin İstanbul'da, 1976'da, bir Türk Müziği Konservatuvarı açmasına kadar titizlikle uygulanmıştır. Diğer yasak ise, 1934 yılında Atatürk'ün Meclis'i açış konuşmasında musikiden bahsetmesinden hemen sonra gelir, sekiz ay devam eder ve bu müddet zarfında radyolarda alaturkanın icrası yasaklanır."

Yani, arkadaşlar, Mustafa Kemal o kadar özgürlükçü(!) bir lider ki, bir halkın bin yılları aşkın geçmişe uzanan yerli müzik muktesebatını devlet gücüyle silip atabileceğini düşünüyor. (Bir benzerini Çin bugün Uygur müslümanlarına uygulamaktadır.) Halk muziği, tasavvuf musikisi, sanat müziği vs... İçinde Asyalılık-Müslümanlık-Araplık kokan hiçbirşeye acımıyor. Çiziyor. Tıpkı diğer alanlarda yapmayı denediği gibi 'yalnız emir/yasak koymakla' bir milleti koyun gibi istediği tarlaya sürebileceğini sanıyor. Fakat elbette kazın ayağı öyle olmuyor. Halk, devletin ulaşamadığı yerlerde, kimliğini yaşatmaya devam ediyor. Bazen de, Awara Hoon'da olduğu gibi, dışarıdan gelen bir ses ona 'aslında nereli olduğunu' çağrıştırıyor. Ve tavuk kümesine alıştırılmaya çalışılan kartal kanatlarını şöyle bir açıp havayı yokluyor.

Tıpkı Celal Karatüre kardeşin bir def, bir ses, bir zikirle yaptığı şekilde...

Evet. Sanki tarih tekerrür etti. Önceleri pop, sonraları rap müzikle, zihinleri iğdiş edilen gençler, çocuklar, hatta hepimiz 'aslında kim olduğumuzu' birden hatırladık. Neyle oldu bu uyanış? Çok büyük bir inkılap hamlesiyle mi? Büyük büyük yatırımlarla mı? Devletçe güdülen komplike bir siyasetle mi? Hayır. Hiçbiri. Hiçbiri değil. Koca incir ağacını küçücük incir çekirdeğine taşıttıran Azamet-i Kudret Sahibi yine hem azametini hem kudretini gösterdi. Kimilerinin 'roman' deyu küçük gördüğü, üzerindeki dervişlik kisvesini belki hiç yakıştırmadığı, esmer tenli bir mübareği vesile etti. Onunla kendi muazzez adını 'Allah, Allah, Allah!' nidalarıyla milyonlara söylettirdi. Zaten öyledir. Bil ey öyledir. Hep öyledir. Mürşidim Bediüzzaman da demiştir: "Bir zerre ihlâslı amel batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır."

Seyyid Hüseyin Nasr da, İslam Sanatı ve Maneviyatı'nda, mutasavvıfların musiki sevgisini izah eden iktibaslar yapar. Hatta bu iktibaslardan birisinde denir ki: "Beden olarak canlı olsalar da kalpleri ölü olanlar için de müzik dinlemek uygun değildir. (...) Ancak, ister ruhunu keşfetsin isterse de keşfetmesin, kalbi zevkli olanların müzik dinlemesi zorunludur. Müzikte üçyüzbin keyif vardır ki, bir tanesinin yardımıyla bile, ibadetin herhangi bir biçimi aracılığıyla hiçbir ârifin başaramayacağı bir şekilde, marifet yolunun bin yılı birden yaşanır."

Bugünlerde bir ilahi vesilesiyle yaşadıklarımız da şu sözün delili gibidir.

Evet. Bu insanlar, gençler, çocuklar; onlara akılla-fikirle anlatabileceklerimizin çok daha fazlasını; "Kâbe'de hacılar 'Hû' der Allah!" diyerek zevketmektedirler. Belki manasını tam bilmemektedirler ama heyecanını emmektedirler. Tecrübe cidden çok gözaçıcıdır. MEB'e, Diyanet'e, hatta doğrudan Külliye'ye 'dindar bir gençlik' yetiştirmenin yöntemlerinden ehemmiyetli bir tanesini öğretmektedir. Dersimiz sarihtir: Eğer çocuklarımızı 'Hav-hav'a teslim etmek istemiyorsak 'Allah' demeyi sevdirecek ezgilere yatırım yapmalıyız. Müzisyenlerimizi buna teşvik etmeliyiz. Belediyelerimize bunların konserlerini verdirmeliyiz. Eşi-dostu zengin etmeye değil, cidden ilgi çekecek, sevilecek, rağbet görecek ilahiler-marşlar ürettirmeliyiz. Ve bu ezgileri üretirken nazar edeceğimiz şey yine kökümüzdeki zikrullah heyecanıdır.

Bediüzzaman Hazretleri müzik konusuna bakışını ifade ederken diyor ki:

"Sanki kâinat İlâhî bir musikî dairesidir. Türlü türlü avazlarla, çeşit çeşit terennümatla kalblere hüzünleri ve Rabbânî aşkları intiba ettirmekle kalbleri, ruhları, nuranî âlemlere götürür, pek garip misalî levhaları göstermekle o ruhları ve kalbleri lezzetlere, zevklere garkeder. Fakat o kulak, küfürle tıkandığı zaman, o leziz, mânevî, yüksek savtlardan mahrum kalır. Ve o lezzetleri îras eden avazlar, mâtem seslerine inkılâp eder. Kalbde, o ulvî hüzünler yerine, ahbabın fıkdanıyla ebedî yetimlikler, mâlikin ademiyle nihayetsiz vahşetler ve sonsuz gurbetler hasıl olur. Bu sırra binaendir ki, şeriatça bazı savtlar helâl, bazıları da haram kılınmıştır. Evet, ulvî hüzünleri, Rabbânî aşkları îras eden sesler helâldir. Yetimâne hüzünleri, nefsânî şehevâtı tahrik eden sesler haramdır. Şeriatın tayin etmediği kısım ise, senin ruhuna, vicdanına yaptığı tesire göre hüküm alır." 

Evet, Celal Karatüre kardeş, elhamdülillah, bize bir işaret fişeği attı. Yahut da Hazret-i Allah, Celal Karatüre kardeşimizi, böyle bir uyanışa vesile eyledi. Şimdi bu atılan fişeğin peşine istikametle düşmek gerekiyor. Kültür Bakanlığı'ndan bu hususta birşey ummuyorum. Peh. Orasının zihniyeti bambaşka bir zihniyet. Fakat gençlerin-çocukların dünyasında maneviyatın varlığını önemseyen her kurum-kişi dillerine dolanacak böylesi ezgilere mesai sarfetmelidir. Devlet yapmazsa cemaatler. Cemaatler yapmazsa kişiler. Nurcular da bu hususa kulaklarını kapatmasınlar. Zira mürşidimizin bize ne dediği açıktır. Üstadın kulağı da, tıpkı mutasavvıflar gibi, Rahmanî musikîye meyillidir. O halde biz de tefekkürümüzü müziklendirerek bu zikirhaneye yordamımızla katılabiliriz. Hüda hayırda yardımcımız olsun. Âmin. Âmin.

19 Mayıs 2025 Pazartesi

Sen hiç çimento torbası kaldıran bebek gördün mü?

"Gafletten neş'et eden dalâlet, pek garip ve aciptir. Mukareneti, illiyete kalb eder. İki şey arasında bir mukarenet olursa, yani daima beraber vücuda gelirlerse, birisinin ötekisine illet gösterilmesi o dalâletin şe'nindendir. Halbuki, devamlı mukarenet, illiyete delil olamaz." Mesnevî-i Nuriye'den...

Cenab-ı Hüda rahmetiyle sarsın-sarmalasın onu. Bana herşeyi Allah'ın yarattığını Bediüzzaman öğretti. Deşe deşe öğretti. Düşündüre düşündüre öğretti. Gafil kafama tefekkür tokmağıyla vura vura öğretti. Hayır. Elbette evvelinde de iman sahibiydim. Elhamdülillah. Mesele bu değil. Mesele 'yaratılışın aslında ne olduğunu' kavramakta. Taklid ile tahkik arasındaki o eşiği aşmakta. Ben yaratılışın aslında nice bir iş olduğunu Risale-i Nur'la anladım. Fakat ilk okuyuşumda değil. Böyle anlaşılması da yanlış olur. Seneler sonra. Çok seneler sonra. Evet. Sanki kabımda birikti okumalarım. Ve birikti zihnimde düşünmelerim. Nihayet 'mukarenet' ile 'illiyet' arasındaki ayrılığa uyandırıldım. Şimdi, bu yazıda, becerebilirsem tabii, o uyanışın tasvirini yapmaya çalışacağım. Tevfik yine Ondan. Hamd da yalnızca Ona.

Uyanışımın başlangıcında şu var arkadaşım: Şirkin temelinde insanın 'sınırlılığı' saklanıyor. Ne demek bu? Yani, biz, şahitliği dört boyutu aşamayan canlılarız. Şehadet âlemimiz, en azından duyularımızla ulaşabildiğimiz kadarıyla, dört boyut. En, boy, genişlik, zaman. Eğer oluşların tamamının bu kadarcıkta gerçekleştiğini düşünürsek, şu yanlış kabulümüz, bizi tuzaklı bir daralmaya itiyor: "Yaratılışı ulaşabildiklerimizle açıklamak zorundayız." Elinizdeki malzeme yağ, yumurta ve tuzdan ibaretse sahanda yumurta yapmaktan başka şansınız yok gibi. Evet. Bir de işin şöyle bir kandırıcı yanı var: Sahada sahanda yumurta sonuç da veriyor. Toprağı ektiğinizde, suladığınızda, hakkıyla güneşlendiğinde ürün alıyorsunuz. Mukarenet süreçlerini tekrarladığınızda bir şekilde birbirlerini çağırıyor gibi duruyorlar. Yani sebeplere müracaatınız genelde bir yaratılış sonucunu veriyor. O halde sebeplerin yaratıcı olduğunu düşünmeye mâni ne olabilir?

Mâni "Yaratılış aslında nedir?" sorusunun cevabında saklı sanki... Yahut, hızlı gitmeyelim, daha kolayından başlayalım: "Müracaat-sonuç ilişkisi yaratılışı açıklamaya yeter mi?" sualiyle yüzleştiğinizde hakikatin perdesini aralamış oluyorsunuz. Evet. Müracaat ettiniz. Tamam. Müracaatınız yaratılışı netice verdi. Buraya kadar katılmadığımız bir durum yok. Peki ama bu başvuru-cevap süreci yine de yaratılışın onların eseri olduğunu iddialaşmaya yeter mi?

Sözgelimi: Bir devlet dairesine dilekçe verdim. Ve istediğim gerçekleşti. Bu beni "Dilekçe verdiğim adam/kadın, sağolsun, dediğimi hemen yaptı!" demeye götürür mü? Yoksa arzumun teferruatına göre yapılanları açıklamak için başkalarını da mı ararım? Eğer sokaktaki hasarlı binanın yıkılmasını talep etmişsem, mesela, bir insanın başarabileceği iş olmadığı için, buna da "Dilekçe verdiğim adam/kadın, sağolsun, dediğimi hemen yaptı!" der miyim? Yoksa şöyle daha mâkul bir bağlama mı taşırım meseleyi: "Dilekçemi o adama/kadına verdim. İlgili makamlara iletildi. O makamlar da illa ekipleri sevkettiler. İş makineleri, işçiler, belediye vs. Hepsi konuyla ilgilendiler ve bu sayede isteğim gerçekleşti."

İkincisi daha mâkul gözüküyor. Evet. Zira, arzumun gerçekleşebilmesi için çekilmesi gereken iş yükünü, bir adama/kadına yüklemem mümkün değil. İş ile işleyen arasındaki uyumsuzluğu gördüğüm anda, ben, asıl faili aramaya başlarım. Uyanış da, işte, tam bu farkındalıkta gözkırpmaktadır. Yine sözgelimi: Bana, 'dolu çimento torbasını havada tutan bebek videosu' izletilse, hilesi olduğunu sezerim. Çünkü bir bebek çimento torbasını havaya kaldıramaz. Yine bir bebeğin '100 kitabın müellifi' olduğu söylense gülümserim. Zira o yaşlarda bir âdemcikten böyle bir amel umulamaz. Ben de beklemem. Fakat çimento torbasını irikıyım birisinin elinde görsem veyahut yüz kitabı bir aksakallının yanında bulsam, ihtimal veririm ki, "Evet, bu olabilir, şu çimentoyu kaldıran bu beyzadedir, şu kitapları yazan da şu dededir." Yani aklı bozulmayan herkes fail ile fiil arasındaki dengesizliği-tutarsızlığı-uyumsuzluğu farkettiği anda gerçek faili aramaya başlar. Fiilin niteliğine göre failin de niteliği yükselir. Ancak burada şöyle bir sorunu daha mutlaka anmalıyız:

'Fail' ile 'fiil' arasındaki uyumsuzluğu farketmek 'bir fiil yaratma'nın aslında ne olduğunu idrak etmeye bağlıdır. Yaratmak yanında olmakla eşdeğer değildir. Yaratmak yaratmak için gereken bütün meziyetlere sahip olmakladır. Balı yaratanın arı olduğunu düşünmem için balı hep arının yanında bulmam yeterli midir? Düşünelim. Peki, ben balı arının değil de eşeğin yanında bulsaydım hep, bu onu fail yapar mıydı? (Marketten aldığım balın kavanozu neden 'balı yaratan' olamıyor mesela?) Yoksa hakikati bulmak "Bal yapma fiilinin vücuda gelmesi için tam olarak neler gerekiyor?" sorusunun cevaplanmasına mı bağlıdır? Ben bu sonuncusunun doğru cevabı verdiğini Bediüzzaman'dan öğrendim işte.

Evet. Süreç hep arının üzerinden işliyor. Doğru. Reddetmiyorum. Arı olmazsa bal da olmuyor. Kabul. Kavanozlar arılar kadar bal garantisi vermiyor. (Bunu da puan olarak hanenize yazayım.) Ama her kovanda bal bulabiliyorum. Yani, hep değil de, hep denilecek kadar genellikle, sık. İstisnası az. Orası tamam. Tamam, fakat, bal için gerekli olan ilim, irade, kudret üçlüsünü yine de arıyla açıklayabiliyor muyum? Yani arıda bulabiliyor muyum? Arı bal yaratabilecek kadar bir kimya, biyoloji, fizik bilgisine sahip mi? Yoksa yanında 100 kitap bulduğum bebek mi? Yoksa onun da fonksiyonu elektrik düğmesininki kadar mı? Basıyorum. Işık yanıyor. Evet. Kapatıyorum. Işık sönüyor. Tamam. Fakat yaratan o değil. Işık 'elektrik idaresi' kadar kompleks. (Aslında daha da kompleks.) Bir devlet organizasyonu kadar geniş. (Aslında daha da geniş.) Düğme sadece onun akışına verdiğim dilekçem. (Aslında dilekçeden öncesi de var.) Şebekesine bağlı olmasaydı elektrik düğmesine basmamla hiçbir yere elektrik gelmeyecekti. Bunu biliyorum. Aydınlık düğmeyi aşan iş.

Peki bal için nasıl bir şebeke işlediğini düşünüyor muyum? Düşünmüyorum. Gafletim 'hep olagelenler' hakkında dikkatimi köreltiyor. Temel problem de bu işte. Şahit olduğum dört boyutlu âlemde bundan fazlası görünmüyor zaten. Elektrik düğmesinin temasta olduğu kablolar nasıl duvarlar içinde gömülüyse, yaratılışın diğer bütün süreçleri de, o dört boyutun altında gömülü. Onlar gömülü olduğu için duyusal olarak hiçbir temasım yok. Onlara göstermenin hiçbir imkânı yok. Yalnız akıl görüyor. Kalp seziyor. Gayba iman etmek zorundayım. Fakat bu körükörüne inanmak anlamına gelmiyor. Gayba 'şehadet âlemindeki varoluş süreci' varoluşu açıklamaya yetmediği için, akl u kalp tam burada devreye girer işte, iman etmek zorundayım. Tıpkı elektrik düğmesinin duvarın içinden geçen kablolarla temasına iman ettiğim gibi. Halbuki o kabloları hiç görmedim. Sadece varolduklarını öngörüyorum. Onlar varolmasaydı bu ışık da varolamazdı.

İşte, Muhakemat'ta, mürşidim diyor ki: "... vücutta ve ademde iki şeyin mukarenetiyle biri ötekisine illet ve me'haz ve menşe zannolunması olan itikad-ı örfî üzerine müesses olan mağlâta-i vehmiye..." Olay bu kadar. Mukarenetin yaratış olduğu sadece muğalata. Sadece vehim. Sadece itikad-ı örfî. İtikad-ı örfî bilim sûretini de giyebilir. Bana bastonuna dayanmış olarak havada duran bir adam gösterdiğinizde onun havada duramayacağını bilirim. Bu yüzden hilesini ararım. Vardır da. Baston dediğiniz aslında yere sabitlenmiş bir direktir. Ve adam da havada bağdaş kurmamıştır. O direğe dayanan bir zeminin üzerinde oturmaktadır. Fakat nazarıma direk-zemin görünmediğinde, aklım da gayba uyanmadığında, manzarayı açıklamak için bir vehme başvurabilirim. "Evet, adam havada oturuyor, yani hava onu taşıyor..." Peki dönüp havayla gerçekten yüzleşsem? "Sen insan kaldıracak güce sahip misin bakalım?" diye sorsam. O zaman hava ne cevap verir? Herhalde şöyle söyler: "Yahu, yarım akıllı, ben kuş tüyünü bile aşağı düşürürüm. Yaprağı tutamam. Kaldı ki böyle kocamanı! Benim âdetim öyle yapmak değildir. Sen bunu benden bilme de başka bir neden ara."

Birşeyin diğer şeyden önce olması veya her oluşunda ötekinin de yanında olması veyahut birlikte varolmaları, bunlar, yaratılışı açıklamaya yetecek şeyler değildir. Deneylenen yalnızca mukarenettir. Mukarenetin sebebi algımın sınırlılığı da olabilir. Misal: Her suyu kesen yüzgeç gördüğümde sahilde birisine köpekbalığı saldırıyor olsa, ben sadece yüzgeç kadarını görüyorum diye, yani suyun altını göremiyorum diye, şöyle diyemem: "Suyun yüzeyindeki yüzgeçtir ki böyle yüzenlere saldırıyor." Hayır. Diyemem. Neden? Çünkü sadece yüzgeç kadarı bana göründü. Altta fail başkasıydı. Faaliyetin tamamını göremediğim için algım fail tayinimi yanılttı. Yüzgeç ile saldırı arasındaki kurduğum neden-sonuç ilişkisi birbirine yakışmadı. Mukarenet doğruydu. Fakat yaratılış değildi. Evet. İki şeyin arasındaki zamansal-mekansal yakınlık yaratılışı açıklamaya yetmez. Çünkü, yaratılış, o şeyin ifade ettiği varlıksallıktan çok daha fazlasına muhtaçtır.

Yüzgecin dişleri yoktur. Yüzgecin insan paralayacak kuvveti yoktur. Yüzgecin gözleri yoktur. Fakat saldırı böyle birçok özelliğe daha sahip canlılar tarafından yapılabilir. Fiil failini tarif eder. Saldırının failini bulmak için saldırı fiilinin yükünü kaldırabileni bulmak gerekir. En yakın olanı, önce olanı, beraber olanı değil. Arının balı açıklayamayışı da buna benzer. Baldaki sanatın gerektirdiği ilim, irade, kudret, maharet vs... Bunlar arının taşıyabileceği şeyler değildir. Zira arı bal yapacak kadar zeki olsa hep zeki olur. Öyle bir âlim olsa hep öyle davranır. "Nasıl ki yapan bilir, öyle de bilen konuşur." Böyle sıfatların lazımları birbirinden ayrılmaz. Kuantum matematiğiyle ilgilenen birisinden çarpım tablosuna cahillik beklemezsin. Fakat sütün vesilesiyle yaratıldığı ineğin çok aptallıklarını görebilirsin. Hüner onun olsaydı tezahürleri ayrılmazdı. Sütü yaratacak sanata, kimyaya, dehaya malik inek belki dünyayı yönetirdi. Öyle zekisinden bir canlı olurdu.

Bizim dört boyutlu âleme sıkışıklığımız çizgifilm karakterlerinin süreci değerlendirmesine benziyor. Tom'a göre onu Jerry'nin çelmesi düşürüyor. Fakat dışarıdan, daha aşkın boyuttan, bakan bizler biliyoruz ki: Çizer öyle çizdiği için, senarist öyle yazdığı için, film makinesi öyle yansıttığı için Tom düşüyor. Eğer çizer öyle çizmese, senarist öyle yazmasa, makine onu yansıtmasa böyle bir olay yaşanmayacaktı. Ki bazen onlar öyle istediğinde Tom havada yürür. Duvarı delip geçer. Fiziksel olarak mümkün olmayanlar mümkün edilir. Zira onlar için bu fiil birnevi "Ol!" demek misalindeki gibidir.

Daha aşkın boyutta olan bizler, iki boyutlu çizgifilm dünyasını böyle etkileyebiliyorsak, "(...) maddeden mücerred ve muallâ; ve tahdid-i kayıt ve zulmet-i kesafetten münezzeh ve müberrâ; ve şu umum envar ve bütün nuraniyat Onun envâr-ı kudsiye-i esmâsının bir kesif zılâli; ve umum vücut ve bütün hayat ve âlem-i ervah ve âlem-i misal nim-şeffaf bir âyine-i cemâli; ve sıfâtı muhîta; ve şuûnâtı külliye olan bir Zât-ı Akdesin irade-i külliye ve kudret-i mutlaka ve ilm-i muhitle tecellî-i sıfâtı ve cilve-i ef'âli içindeki teveccüh-ü ehadiyetinden hangi şey saklanabilir, hangi iş ağır gelebilir, hangi şey gizlenebilir, hangi fert uzak kalabilir?" Mürşidimin buradaki sorusu 'bozulmamış akıllar için' cidden gözaçıcı birşeydir.

Hülasa: Herşeyi Allah'ın yarattığını anlamak 'herşey' dediğimizde neyi kastettiğimizi idrak etmekle mümkündür. Sürecin müracaatımızla vukû bulan kısmına körelmiş değil sadece, bütünüyle, neler neler gerekiyorsa öyle tefekkürüyle mümkündür. Sahiden böyle karşısına geçildiğinde "(...) herbir ağaç 'Bismillâh' der. (...) Herbir bostan 'Bismillâh' der. (...) Herbir inek, deve, koyun, keçi gibi mübarek hayvanlar 'Bismillâh' der. (...) Herbir nebat ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları 'Bismillâh' der..." Bismillah demek vesileliğin ilanıdır. Yani. üzerimizden yaratılıyordur, yoksa biz yaratmıyoruzdur. O yüzden "Biz dahi 'Bismillâh' demeliyiz!" noktasına geliriz. Gelmeliyiz. Zira yaratılışın şahitliğimize sığan kısmına gömülüp gayba iman etmenin zenginliğinden mahrum kalmamak için 'Bismillah' gözü illa kuşanılmalıdır.

22 Mart 2022 Salı

Bilim duadan mı ibaret?

Bana öyle geliyor ki arkadaşım: Kainat dua yollarından örülmüş. Esbap bu duaların kelimeleri kılınmış. Yolunu-cümlesini tamamlayan varlığa çıkıyor. 'Bilim' dediğimiz şey de bu yolların keşfinden ibarettir. Hem öyle dualardır ki bunlar, usûlüne uygun edersen, cevabı sıklıkla müsbet olarak verilir. İstenilen hemen bağışlanır. Yasası lisanla dilenenden farklıdır. Özel hukuku bakmaz. Kâfir de bu yolu istimal ettiğinde arzusuna ulaştırılır.

O kadar hızlı olur ki bu bağış, nazarı kısa olanlar için, hatlar karışır. Dileme süreci yaratıcı sanılmaya başlar. Evet. (Ve de ne yazık.) Tabiata, sebeplere, maddeye, zamana vs. tapanlar hep aynı çarkıfelekte kayboluyorlar. Dönüşteki sürate yeniliyorlar. Bakmaktan yoruluyorlar. Şirk okuması hep bir kuşatamayıştan çıkıyor. Tefekkür takip edemezse tesadüf demeye meyleder. Kısıtlılık da duayı yaratma sanrılıyor. Halbuki yaratıcılığın gerekleri duada yoktur. Mesela: Sürecin katılımcılarından hiçbirisinin ilmi-iradesi-kudreti bir yaratışı kaldırabilecek sonsuzlukta değildir.

Sonsuzluğu neden şart koştum? Çünkü varlığa katılan her yeni şey bir orijinallikle dahil oluyor. Maddesi varolandan karılmış gibi görünse de son haliyle o daha önce bulunmuyordu. Hiçbirşey öncesinin aynısı değil. İkizlerin yüzleri bile başka. Tiktakları tekrar etmiyor saatin. Herşeyin incesine inebilecek imkanı bulduğumuzda anların benzersizliği ile karşılaşıyoruz. Kar tanelerinin mucizeliğine şaşırıyoruz. Aynı kelimeyi bin kere söylediğimizde hep farklı şeyler çıkıyor ağzımızdan. Tıpatıp aynısını yapmaya çalışsak bile. Ses izlerinin en detayına inebilen teknolojiler bunu bize itiraf ediyorlar. 

Ancak sathîliğimizde bir aldanış var. Kolaycılığımız varlığa dair yorumlarımızı yanıltıyor. Vahdet'in ipleriyle meşguliyetten Ehadiyet'in nakışlarını gözden kaçırıyoruz. "Ne farkı var?" diyoruz içimizden. "İşte yine konuşan Ahmed!" Tamam. Tanıdın. Ses yine Ahmed'in sesi. Lakin Ahmed'in sesi hep aynı ses mi? Çocukluğumdan ihtiyarlığıma bu ses değişim göstermiyor mu? O halde anlarıma insen seyahatimin yavaş yavaş nasıl yaşandığını görebilecektin. O zaman orijinallik iddiamda bana hakverecektin. Belki birbirinin aynısı iki sesimi asla bulamayacaktın.

Eğer yaratıcı matbaanın bizzat kendisi olsaydı hep aynı şeyi basardı. Çünkü içindeki kalıbı değiştirecek bir ilmi-iradesi-kudreti olmazdı. Makineliğin tabiatı budur. Fakat öyle olmuyor. Hiçbirşeyin anı sonrasını tutmuyor. Kalıbını her defasında değiştirebilen el-Alîm, el-Mürîd, el-Kayyum belki (ve elbette) makineye de ihtiyaç duymuyordur ha? Yani belki de makinenin kendisi matbudur. Yani matbaa değildir. Öyle görünmesi sendendir. Faaliyetinin gösterdiği sonsuzluk muhtaciyetten kurtarır Usta'yı. Sınırlılar yardımcıya muhtaç olur arkadaşım. Sonsuz neden muhtaç olsun? Yaratışı haricinde birşey kalmaz ki yardım alsın. Vareden varettiğine muhtaç olur mu? Böylesine dilediğini yazarken matbaayı neden arasın şu Sâni? 

Başka bir cevap bulmalı şu işe: O halde muhtaç olanlar bizleriz. İmtihan 'makineyi aşıp-aşamamakta' yaşandığı gibi esbap da sınırlılar için Sonsuz Usta'yı tanımaya vesile oluyor. Akıl ilerlemek için sebeplerin adımlarına yaslanıyor. Yaratışı 'aşama/merhale' lokmalarıyla yutuyor. Tefekkürü eşiklerle kaldırabiliyor. Birden Allah'ı tasavvur edemiyor. Demek makinenin vesileliği Onun ihtiyacı değil. Bizim muhtaciyetimizden. Basılmayınca okuyamayan bizleriz. Dört boyuta inmesi lazım delillerin. Aşkın yazılara bakamayız. Bakamadığımızı okuyamayız. Bizzat güneşi izleyemeyiz. Çünkü sınırlıyız. Mü'min için durum böyle. Mü'min kusurları nefsine almakla mükelleftir. Sonsuza karşı sınırlının yapması gereken budur çünkü. Bunu yaptığı zaman varlık algısı düzelir. Çıkarımları mâkuliyet zeminine iner.

Peki kâfir için durum ne? Kâfir de elbette bir işe yarıyor. (Yoksa yokedilirdi.) Kainatın dua yollarını işlek kılmakta emeğinden faydalanılıyor. Usta'dan habersiz bir şekilde ustalığı övüyor senin anlayacağın. Saat gibi gösterdiği vakitlerden habersiz. Ettiğini dua olarak düşünmüyor. Yaratış sanıyor. Fakat sebeplere müracaatı da dua kılmış olan Allah hamdların kaçınılmaz tek adresi. Adresi şaşıran yalnızca şuurunu istifadeden eder. Turist, yabancısı olduğu yerde, anlamını bilmediği bir kelimeyle yardıma mazhar olsa, bu bağışlayana bir nakise getirmez. O anlamasa da dua ağzından çıkmıştır. Kâfirlerin de elinden/gayretinden çok dualar hasıl olmaktadır. Belki biraz bu nedenle mürşidim Mesnevî-i Nuriye'de der: 

"Evet, o kâfir, kendi terkibiyle, sıfâtıyla Cenâb-ı Hakça nev-i beşere takdir edilen nimetlerin tezâhürüne, şuuru olmaksızın hizmet ediyor. Ve güzel masnuat-ı İlâhiyenin mehasinini bilâ-şuur tanzim ediyor. Ve kuvveden fiile çıkartmakla garâbet-i san'at-ı İlâhiyeye nazarları celb ediyor. Ne faide ki farkında değildir. Demek, o kâfir, saat gibi kendi yaptığı amelden haberi yok. Amma, vakitleri bildirmek gibi nev-i beşere pek büyük bir hizmeti vardır. Bu sırra binaen dünyada mükâfatını görür."

Az evvelinde de diyor ki yine: 

"Demek, herşey sağır adam gibi yalnız kendi kelâmını anlar. İnsan ise bütün mevcudatın lisanlarıyla tekellüm ettikleri Esmâ-i Hüsnânın delillerini fehmeder. Binaenaleyh, herşeyin kıymeti kendisine göre cüz'îdir. İnsanın kıymeti ise küllîdir. Demek bir insan, bir fert iken, bir nevi gibi olur."

Tüm bilimdallarını düşün, teknolojiyi kafana getir, tefekkürlerimizi-emeklerimizi bir avucunda biriktir. İşte biz bunlarla da dua ediyorduk-ediyoruz arkadaşım. İster-istemez yapıyoruz bunu. Yalnız bazen hırsımızla  bedduaya çevirdiğimiz de oluyor. (Harut'la-Marut'tan herşeyi öğrenmemek lazımdı.) Saydıklarımda gördüğün tüm kötülükleri de buradan anlamaya çalış. Evet. Şeker hastasının bal dilenmeye hakkı yoktu. Fakat el-Hakîm hikmeti gereği isteyene verdi. Lisanla istediğimizi ise her zaman vermiyor. İyi ki vermiyor. Çünkü verseydi; tabiatı, esbabı, maddeyi, zamanı yaratıcı sandığımız gibi kendimizi de bir ilah sanabilirdik. Kibirlenebilirdik. Yani ona da şükür: Verilmeyen dualarımız sadece insan olduğumuzu hatırlatıyor.


15 Şubat 2021 Pazartesi

Yalan zinayı nasıl geçebilir ki?

Arkadaşım, bunu da "Allahu'l-a'lem!" tereddüdüyle sar-sarmala, çünkü cidden muhtaç bir tefekkürdür. Kaynağını bilmemekle birlikte Aleyhissalatuvesselam Efendimizin şöyle bir hadisini hep işitirim: Birisi sorar: "Müslüman içki içebilir mi, hırsızlık yapabilir mi, zina edebilir mi?" Herhalde muradı mezkûr günahların 'kişiyi imandan edip-etmeyeceğini' öğrenmektir. Veya kişinin müslümanlığını sevdiği halde 'böyle hatalara düşüp-düşmeyeceğini' sorgulamaktır. Veyahut böylesi günahların 'münafıklığa yorulup-yorulamayacağını' anlamaktır. (En doğrusunu Allah bilir.) Aleyhissalatuvesselam Efendimizin cevapları da sualin böyle anlaşıldığını imâ eder sanki. Çünkü her defasında yanıt olarak "Evet!" der. Yani: Evet. Müslüman, müslüman kaldığı halde, böyle hatalara düşebilir. Nitekim Ehl-i Sünnet olarak biz de, Mutezile'nin rağmına, böyle iman ederiz: "Büyük günahları işlemek kişiyi dinden çıkarmaz!" An şart ki: Günahını helal görmeye. Yanlışının yanlışlığını bile. Yüzü tevbeye baka. Dinin hakikatini incitmeye.

Cevapların 'Evet'liği devam eder ta ki 'yalan'dan soruluncaya kadar. Evet. Ne zaman ki, "Peki yalan söyleyebilir mi?" şekline bürünür sualin sûreti, Aleyhissalatuvesselamın cevabı da değişir o vakit: "Hayır!" der. "Müslüman yalan söylemez." Doğrusu, arkadaşım, bu Asr-ı Saadet sahnesi beni hep düşündürmüştür. Zira ilk sorular içinde 'yedi büyük günah'tan sayılan şeyler de vardır. Onların da dahil olduğu bir ortamda en büyük tepkiyi yalanın alması enteresandır. Hikmetlidir. Düşünülesidir. Çünkü ahirzaman müslümanı olan bizlerin yalansız geçirdiğimiz gün yoktur. (Olanları tenzih ederim. Nefsime baktım. Kendimi yazdım.) Üstelik, yalanın dereceleri bulunmakla birlikte, ilmihalden öğrendiğimiz: Yalan öncekiler kadar büyük bir günah değildir. En azından her yalan değildir. Onun günah olduğunu bilmekle birlikte böyle iman ederiz.

Peki Aleyhissalatuvesselam Efendimiz ona en büyük tepkiyi neden vermiştir? Mevzuu kafamda çevirirken kendimce bulabildiğim bazı cevaplar var. İşte bu yazıda, eğer becerebilirsem, onları aktarmaya çalışacağım arkadaşım. Sen de baştaki tereddüdü unutmadan hisseni al. Yoksa bırak. Bismillah. Başlıyoruz: 

1) Hani bir tabir vardır: Neyin ölçüsü kaçsa çaresi vardır. Fakat ölçünün ölçüsü kaçarsa çaresi yoktur. Yani hizası bozulmuş şeyleri cetvelle doğrultabilirsin. Ağırlığı karışmış şeyleri tartıyla düzeltebilirsin. Fakat cetvelin-tartın bozulmuşsa hiçbirşeyi düzeltemezsin. Hatta, bırak düzeltmeyi, düzgünü bile dağıtırsın. Bozarsın. Aynen öyle de: Doğruluğu insanın sair günahlarını düzeltebilmesinin yegane aracıdır. Zira insan ancak Rabbine, dinine, nefsine karşı dürüst olursa günahının günahlığını tayin eder. Hatasına hata der. Aksi takdirde avukat gibi nefsini savunur. Günahını unutur. Hatta hatasını da sevap sayar. İşte bu nedenle diyorum ki arkadaşım: Belki de Aleyhissalatuvesselam yalana "Hayır!" derken ölçünün bozulacağı sınırı çizmiştir. Bize mihengi bozmamayı ders vermiştir. Yani burada taviz verildi mi işin ayarı kaçar. Ayarsızlık ayar olur. Daha da insan hiçbir amelini düzeltemez. Zira tevbe edemez. Tevbe, hatasını hakikat gibi savunan İblis'in değil, kabullenen Âdem'in işidir. Bediüzzaman bu sadedde der: "Sıdk, İslâmiyet'in üssü'l-esasıdır ve ulvî seciyelerinin rabıtasıdır ve hissiyat-ı ulviyesinin mizacıdır. Öyleyse, hayat-ı içtimaiyemizin esası olan sıdkı, doğruluğu içimizde ihya edip onunla mânevî hastalıklarımızı tedâvi etmeliyiz."

2) Belki de arkadaşım cevap biraz da Asr-ı Saadet'in berraklığıyla ilgilidir. Şöyle ki: Mürşidim yine der: "Sahâbeler ekseriyet-i mutlaka itibarıyla hakka âşık, sıdka müştak, adalete hâhişgerdirler. Çünkü yalanın ve kizbin çirkinliği bütün çirkinliğiyle ve sıdkın ve doğruluğun güzelliği bütün güzelliğiyle o asırda öyle bir tarzda gösterilmiş ki, ortalarındaki mesafe Arştan ferşe kadar açılmış, esfel-i sâfilîndeki Müseylime-i Kezzab'ın derekesinden âlâ-yı illiyyînde olan Hazret-i Peygamber aleyhissalâtüvesselâmın derece-i sıdkı kadar bir ayrılık görülmüştür." Barekallah onlara. Yalanın-doğruluğun arası bu kadar açılmışken, sosyoloji bu kadar berraklaşmışken, Aleyhissalatuvesselam Efendimiz bu berraklığın üstüne tekrar 'yalanın normalleşemeyeceğine' dikkat çekmiş olabilir. Üstelik sahabe İslam'ın tedrisi için referans nesildir. 

Din onların mübarek dillerinden/amellerinden bizim hayatımıza taşınmıştır. (Allah ecriyle mükafatlandırsın.) Öyle bir eşikte Aleyhissalatuvesselamın yalan hususunda büyük günahlardan daha hassas bir tavır sergilemesi, önemsemesi, uyarması şu hikmetten uzak görülmez. Hatta mürşidim de metnin ahirinde der: "Halbuki, şu zamanda, kizb ve sıdkın ortasındaki mesafe o kadar kısalmış ki, adeta omuz omuza vermişler. Sıdktan yalana geçmek pek kolay gidiliyor. Hattâ, siyaset propagandası vasıtasıyla yalancılık, doğruluğa tercih ediliyor. İşte, en çirkin şey, en güzel şeylerle beraber bir dükkânda, bir fiyatla satılsa, elbette pek âli olan ve hakikat cevherine giden sıdk ve hak pırlantası, o dükkâncının marifetine ve sözüne itimad edip körü körüne alınmaz." Bu izahın içtihad bahsinde geçtiğini hatırlamak da tefekkürümüze ayrıca yardımcı olabilir arkadaşım. Yani ağzımızdan çıkanlar sahabeninki gibi referans alınmazlar. Referans alınacakların hassasiyetleri de elbette bizimkiyle bir olmaz. Başka yüce olur.

3) Bu da yine mürşidimin metinlerinde dikkat çektiği birşey. Kizb ile küfür arasındaki ilişki. O diyor: "Sıdk ve doğruluk İslâmiyetin hayat-ı içtimaiyesinde ukde-i hayatiyesidir. Riyakârlık, fiilî bir nevi yalancılıktır. Dalkavukluk ve tasannu alçakça bir yalancılıktır. Nifak ve münafıklık muzır bir yalancılıktır. Yalancılık ise Sâni-i Zülcelâlin kudretine iftira etmektir. Küfür, bütün envâıyla kizbdir, yalancılıktır. İman sıdktır, doğruluktur. Bu sırra binaen kizb ve sıdkın ortasında hadsiz bir mesafe var. Şark ve Garp kadar birbirinden uzak olmak lâzım geliyor. Nar ve nur gibi birbirine girmemek lazım. Halbuki, gaddar siyaset ve zalim propaganda birbirine karıştırmış, beşerin kemâlâtını da karıştırmış." Yani, nasıl ki insanoğlu küfrüyle Cenab-ı Hakkın uluhiyyetine-rububiyyetine iftira ediyor, yalancılıkla da kudretine iftira ediyor. Öyle yaratmadığı birşey için 'öyle' diyor. Böyle yaratmadığı birşey için 'böyle' diyor. Halbuki hadise konu olan diğer günahlarda böyle bir mahiyet yok. Yine an şart ki: Haramlıkları helal bilinmeye. Savunulmaya. Eğer savunulur duruma gelirlerse elbette onların da beşerin kemalatına kem tesirleri olur. Eğriyle doğru karışır. Yalanda ise zaten bizzat kastedilen varlık algımızdır. Yalancı hem kendisinin hem çevresinin algısını bozar.

4) Bir de 2. Lem'a'dan beslenen bir tefekkürüm var ki şöyle: Bir günahta yalan o günahın akaide tesir ettiği eşiğe de işaret ediyor gibi. Yine mürşidimin cümlelerine dokunalım: "Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırıyor. Meselâ, utandıracak bir günahı gizli işleyen bir adam, başkasının ıttılaından çok hicap ettiği zaman, melâike ve ruhaniyâtın vücudu ona çok ağır geliyor. Küçük bir emâre ile onları inkâr etmek arzu ediyor." Yani bir insan günahın günahlığı noktasında dürüstlüğünü koruduğu sürece günahın akaide tesir etmesi zor. Fakat işin içine bir de yalan girdi mi, artık son eşik de aşılmış oluyor, kalenin bendi yıkılıyor. Zarar amelden itikada taşınıyor. Aleyhissalatuvesselam, mezkûr hadis-i şerifte, bu eşiğe de işaret etmiş olabilir. Yalanın geçilmemesi gereken bir hudut olduğuna vurgu yapmış olabilir. Allahu'l-a'lem.

Arkadaşım bunlar benim aklıma gelenlerdi. Elbette hakikat benim gördüğüme de münhasır değildir. Belki de daha nice nice hikmetler bu bahiste saklanmaktadır. Zaten sen Aleyhissalatuvesselamın yüce dersanesinden kalkıp bir psikoloğun tedrisine de otursan aynı nasihati işitirsin: "Tedavi, suçlamanın bitip, sorumluluğun kabul edildiği noktada başlar." Dürüstlük olmadan hiçbir yara şifa bulmuyor. Çünkü yaranın yaralığını kabul etmek de, şifa istemek de, hatta canının acıdığını anlamak da hep bir dürüstlük istiyor. Hepsinin çaresi var da yalancılığın çaresi yok. Yönünü kaybetsen pusulayla tekrar bulursun. Pusulayı kaybedince yönünü neyle bulursun? Ne diyelim: Cenab-ı Hak sırat-ı müstakimini kaybettirmesin. Âmin.

8 Şubat 2021 Pazartesi

Lut'un (a.s.) hanımı acaba nasıl geride kaldı?

Mürşidim Lem'alar'ında tesettürün hikmetini izah ederken sünnete dair de güzel bir tarifte bulunuyor arkadaşım: "Sünnet-i Seniyyedeki edep o Sâni-i Zülcelâlin esmâlarının hudutları içinde bir mahz-ı edep vaziyetini takınmaktır." Fakat izahı doğuran suali de alıntılamazsam mevzu eksik kalacak. O da şudur: "Allâmü'l-Guyûba karşı edep nasıl olur? Sebeb-i hacâlet olan hâletler Ondan gizlenemez. Edebin bir nev'i tesettürdür. Mucib-i istikrah hâlâtı setretmektir. Allâmü'l-Guyûba karşı tesettür olamaz." Kendi cümlelerimle bir parça araya girersem şunları söyleyebilirim: İtirazın özünü şekillendiren şey şu gibi duruyor: "Herşeyi bilen Allah neden birşeyleri ondan gizleyebiliyormuşuz gibi yapmamızı istiyor?" Bediüzzaman'ın cevabı ise şöylesi bir zeminde şekilleniyor: "Onun herşeyi bilmesi herşeyin açığa vurulmasını istediği anlamına gelmez." Yani? Yanisini yine onun beyanından alalım:

"Evvelâ: Sâni-i Zülcelâl nasıl ki kemâl-i ehemmiyetle san'atını güzel göstermek istiyor ve müstekreh şeyleri perdeler altına alıyor ve nimetlerine, o nimetleri süslendirmek cihetiyle, nazar-ı dikkati celb ediyor. Öyle de mahlûkatını ve ibâdını sair zîşuurlara güzel göstermek istiyor. Çirkin vaziyetlerde görünmeleri Cemîl ve Müzeyyin ve Lâtîf ve Hakîm gibi isimlerine karşı bir nevi isyan ve hilâf-ı edep oluyor. İşte, Sünnet-i Seniyyedeki edep, o Sâni-i Zülcelâlin esmâlarının hudutları içinde bir mahz-ı edep vaziyetini takınmaktır."

Yukarıda 'sünnetin tarifi' dedim amma az söyledim. Yapılan aslında şeriatın da tarifidir. Çünkü Ehl-i Sünnetin mizanında 'sünnet' ile 'şeriat' neredeyse birbirinin aynıdır. Zaten o şeriatta her ne varsa sünnete bakan bir tarafı vardır. Emri oradan buyrulmuştur. Dersi orada okutulmuştur. Tâlimi orasıyla yapılmıştır. Bu nedenle 'esmaların hudutları içinde bir mahz-ı edep vaziyetini takınma'yı doğrudan götürüp şeriat-ı İslamiyeye de bağlayabiliriz. (Allahu'l-a'lem.) "Dinle öğrendiğimiz budur!" diyebiliriz yani. Hata olmaz. İnşaallah. Bu nedenle kimi müzakere meclislerinde dost nazarları şuraya çekmeye çalışırım: "Esmaü'l-Hüsna tefekkürü fikrimizin bal u şekeridir. Fakat Esma hakkında spekülasyon yapılarak da şeriatla oynanamaz. O güzel isimlerin birbiriyle hukukları ancak şeriatın çerçevesinde anlaşılabilir. Bu nedenle şer'i şerife teslim olmayan Esma tefekküründe sapıtabilir." Nitekim Fâtır sûresinin 5. ayeti de bu hususta tam bir muhtıradır bizlere. 'Allah ile aldatılmaya' karşı uyarır çünkü. 

Ne demektir bu peki? Açalım: İblisler Rabbimizin muazzez marifetini dahi cerbeze malzemesi kılabilirler. Üzerinden operasyon yapabilirler. Bütünü parçaya boğdurabilirler. Vurgularıyla azı çoğa galip edebilirler. Çünkü insan nefsi itibariyle 'acele menfaatçi' manipülasyonlara açıktır. İbn-i Abbas radyallahu anhın tefsiri sadedinde "Allah çok bağışlayıcıdır, en büyük günahları bile affeder, bu kadarcık günahtan birşey çıkmaz..." gibi telkinlerle şeytanın bunu yapmaya çalışacağını söylemesi manidardır. Yani bu algı mühendisliğinin şeytanlar için en kullanışlı zemini o Rahman'ın rahmetidir. İblisler o engin rahmete güvendirerek ellerimizi takva kulplarından gevşetmeye çalışırlar. (Allah saklasın.)

Bu vartada bütünü hatırlatacak olan şeriattır. Fıkıhtır. Akidedir. Seleften gelen bilgidir. Bir insan bunlarla gelen emirlere tam teslim olmazsa Esma tefekkürü yaptığını sanarak da yoldan çıkabilir. Zira onların hudutlarında gözetmesi gereken dengeyi kestiremez. Birinin iklimiyle diğerinin bölgesine girer. Birinin hükmüyle diğerini cerhe çalışır. Birinin mihengiyle diğerinin mizanına sataşır. İstifade için girdiği yolda, Allah muhafaza, şeytanların eğlencesi olur. Aman, aman, aman! Evet. Hem İmam-ı Malik rahmetullahi aleyhe hem de İmam-ı Rabbanî kuddisesirruha atfen işittiğim "Kim ki fakih olur da mutasavvıf olmazsa fasık olur. Kim ki mutasavvıf olur da fakih olmazsa zındık olur. Kim de her ikisini birleştirirse muhakkik olur..." sözünün hikmeti de buradan parlar. Elhamdülillah. Yani ki her türlü marifetin hudutları şeriattadır. Şeriatın emirlerini hudut tanımayan tefekkürden korkulur.

Bidayetteki mevzudan uzaklaştık. Geri dönmemiz zor olacak. Hiç denemeyeceğim. İlgilenenler metnin tamamını internetten bulup okuyabilirler. Şu kadar ilave konuşup bitireceğim: Bediüzzaman'ın cevapladığı sualde nasıl ki Allah'ın es-Settar ism-i şerifinin tezahürleri el-Alîm isminin gereklerine-marifetine boğdurulmak isteniyor; aynen öyle de; günümüzde de Batı mürekkebi yalamış bazı dudaklar, benzer demagojilerle, aynı şeye teşebbüs ediyorlar. Şeriatın ayarlarıyla oynamak arzuluyorlar. Hepsi İslam'ın bir cüzü olan, ama ahirzamanın hastalıklı bünyesi kaldırmayan, haramları/helalleri (n)isyan çukurlarına gömmek arzuluyorlar. Hatta bazısı işi öyle azdırdı ki: LGBT ile canım-cicim hallerinden dolayı neredeyse nonoşluğu İslamlaştırıyorlar. Meşrulaştırıyorlar. Dinin içine monte ediyorlar. 

Fesubhanallah! İnsan cehennemi "Gel! Gel!" diye çağırır mı? Sağken şahidi olduk. Lut aleyhisselamın geride kalan hanımı Kur'an'da boşuna anılmamış. Sahi. Onu da gördük. Şimdi mütesettir hanımları bırakıyoruz arkalarda. Böylelerin Esma-Allah tefekkürlerine elbette güvenilmez arkadaşım. Zira Allah'ın Esma'sı ile şeriatının dışına çıkılmaz. Çıkılamaz. Esma'yı bu yolda istimal eden şeytandır. Fâtır sûresinin ihtarı herdem kulaklarımıza küpe, inşaallah.

4 Mart 2020 Çarşamba

Kur'an'da neden 'inek' isminde bir sûre var?

Bu yazıya da gülünçlü bir hatıramla başlayayım. 90'ların ortası. Ortaokuldayım. Galiba birinci sınıftayım. Şimdiki sisteme çok hâkim değilim, amma o vakitler ilkokul beş yıl, ortaokul da üç yıldı. İlkokulda yabancı dil eğitimi olmazdı. Ortaokulda başlardı. İngilizce tabii. Başka yabancı dil yok. Onun da zaten öğretmeni yok. İdareten Pakize Altınmeşe isminde bir hocamız giriyor. Branşı matematikti galiba. O kısmı net anımsamıyorum. Her neyse. Tabii "Konuş!" desen İngilizce konuşamıyor lakin azıcık malumatı var. Yaşıyorsa Allah afiyet versin. Sevdiğimiz bir hocamızdı.

Hocayı seviyoruz ama her yaptığını da sevmiyoruz elbette. Serde öğrencilik var. Öhöm! Birşeylerden şikayetçi olmak lazım. İsyansız olmaz. Efendim, ben de hocamın kelime egzersizlerinden şikayetçiyim, çünkü İngilizce kelime haznem iki elin parmağını geçmiyor. (Şimdi de çok iyi durumda olduğu söylenemez.) Fakat hocayı durdurabilmek ne mümkün! Branşı matematik değilmiş de dünyaya yabancı dil öğretmek için gelmiş gibi alıyor kartları eline gezdire gezdire herkese soruyor. Kartlar dediğim, işte, üzerinde resim olup arkasında İngilizcesi yazan şeyler. Siz söyledikten sonra çevirip arkasını gösteriyor. Doğru-yanlış anlamış oluyorsunuz.

Birgün yine başladı gezdirmeye. Hey yüce Allahım. Ama bu defa başka birşey yapıyor. O kartı gösteriyor siz de kartta gördüğünüz şeyi "It is a bilmem ne nane!" diye cümle içinde kullanıyorsunuz. Neyse. Sora sora döndü dolaştı. Gelip başıma dikildi. Sınıf da kırk kişi falan. Yani öyle kolay kolay dönüp dolaşamazsınız. Üstelik ben döngünün sonlanacağı yerdeyim. Ya nasip! Belki de zil çalar. Yok efendim. Bahtı insanın dostu olacak. Çalmadı. Hoca da elindeki kartı bana gösterdi. Ben de elbette cehaletimin bana verdiği yetkiye dayanarak sordum: "Hocam bu ne?"

Bunu iki şekilde de soruyorum. 1) O resimdeki şey ne? Öyle bir çizer çalışmış ki kartı, Allah nazarlardan saklasın, resim sürrealist çizgiler taşıyor. Bir Picasso da Türkiye'den çıksın. Karşısında değilim. Ama neden şimdi? Ve neden ben? Evet. Resmi birçok şeye benzetiyorum yani sizin anlayacağınız. İhtimaller bir sürü. Aslında ne olduğunu da öğrenmeliyim. 2) Ne olduğunu öğrenmem de yetmiyor. O şeyin İngilizcesini de bilmeliyim. Bilmeliyim ki, 'şak' diye terkibin içine yerleştirip, muhterem hocamın dudaklarını saadetten kulaklarına vardırmalıyım. İnşaallah.

Epey de heyecan var tabii. Hocam nihayet soruma cevap verdi: "Bardak!" Bakınız, bugünkü aklımla elbette gerekli tahlili yapabiliyorum, hocanın hangi soruya cevap verdiğini anlayabiliyorum. Ama o günlerde bu işler böyle kolay değildi. Ben de cevabı hocamın 'gördüğüm şeyin İngilizcesini söylediğine' yordum. Ve mal bulmuş mağribî gibi cevabı yapıştırdım: "It is a bardak!" Artık size hocanın nasıl güldüğünü mü anlatayım, arkadaşların kahkahaları mı tasvir edeyim, mevzuun yıllar sonra bile arkadaşlar arasında hatırlatıldığını mı aktarayım, işte öyle bir felaket oldu. Hatta Pakize Hanım o günden sonra ne zaman beni görse gülümserdi.

Kartlar mevzuu mühim. Şimdilerde küçükler için de böyle şeyler üretiliyor. Bizimkiler pek küçük değildi. Ama bunlar iskambil kağıdı büyüklüğünde şeyler. Düzen aynı. Resimler-kelimeler. Çocuklara resimleri vasıtasıyla kelimeleri öğretiyorlar. (Renkleri öğretenleri de var.) Demek işçilik değişse de öğrenmenin başı değişmiyor. Bir dil öğreneceksen önce kelimelerini öğrenmelisin. Eğer bir ilim öğreneceksen o zaman da o ilmin kavramlarını bilmelisin. Vaktiyle Sosyalizmin Alfabesi diye bir kitap okumuştum. Solculuğun en çok kullanılan kavramlarını tek tek anlatan yazılardan oluşuyordu. 'Komünizm' ile 'sosyalizmin' birbirinden farklı şeyler olduğunu ilk o kitaptan öğrendiğimi anımsıyorum. Daha başka şeyler de öğrenmiştim. Fakat hızlı geçelim.

Geçenlerde bir vesile ile Kur'an'daki sûre isimlerine bakarken bu kartlar meselesi geldi aklıma. Sonra da Âdem aleyhisselamın kıssasını düşündüm. Hani şu tâlim-i esma ve Âdem'e secde mevzularını. 20. Söz'de de geçer. Bediüzzaman bu kıssanın insanın meleklere sırr-ı tefevvukunu anlattığını söyler. İnsan meleklerden üstündür. Çünkü meleklerin bilmediği isimleri de bilir. Bu isimleri/kelimeleri iki yönden de düşünebiliriz. 1) İnsan donanımı itibariyle meleklerden daha fazla 'şey' de tanıyabilir. Bu da yeteneklerinde vardır. 2) Fakat bundan daha önemlisi: Cenab-ı Hakkı daha fazla yönüyle/ismiyle de tefekkür edebilir. Bu 'bilebilme' potansiyeli nedeniyle işte meşhur kıssada meleklere galip gelmiş ve onları Rablerine karşı hayranlıkla söyletmiştir: “Senin bize öğrettiklerinden başka bilgimiz yoktur. Herşeyi bilen ve herşeyi hikmetle yapan Sensin.”

20. Söz benim Kur'an'a bakışımı çok etkileyen bir metindir. Bu tabiri kullanmak ne kadar doğru bilemiyorum ama âdeta 'çakralarımı açmıştır.' İşte onun hemen başında İblis'in kalbe attığı sorular böyle dillendirilir: "Dersiniz: 'Kur'ân mu'cizedir; hem nihayetsiz belâğattedir; hem umuma her vakitte hidayettir.' Halbuki, şöyle bazı hâdisât-ı cüz'iyeyi tarihvâri bir surette musırrâne tekrar etmekte ne mânâ var? Bir ineği kesmek gibi bir vakıa-i cüz'iyeyi, o kadar mühim tavsifatla böyle zikretmek, hattâ o sûre-i azîmeye de 'el-Bakara' tesmiye etmekte ne münasebet var? Hem de Âdem'e secde olan hadise sırf bir emr-i gaybîdir. Akıl ona yol bulamaz. Kavî bir imandan sonra teslim ve iz'an edilebilir. Halbuki Kur'ân umum ehl-i akla ders veriyor..."

Meraklısını esere havale ederek buradan sadece şu soruyu tırnaklayacağım bugün: "O sûre-i azîmeye de 'el-Bakara' tesmiye etmekte ne münasebet var?" Aslında bu soruyu Kur'an sûreleri sayısınca çoğaltabiliriz. Çünkü Kur'an sûrelerinin isimleri hep böyle. Yani tek kelimelik. Tek kavramlık. Hatta internette şöyle bir karıştırdığınız zaman ateistlerin bu durumu da mevzu ettiği paylaşımlara rastlayabiliyorsunuz. Yani soruyorlar: "Bu nasıl Allah kelamı ki sûre adları inek, örümcek, arı vs. Böyle bölümlendirmesi olan kitap mı olur? Veyahut böyle bir kitap ciddiye mi alınır?" Elbette modern çağın çocukları saygı duyulası bilginin ancak akademik başlıklar altında sunulabileceğine inanıyorlar. Schopenhauer'ın kitap isimleri gibi: Yeterli Sebebin Dörtlü Kökü.

Ancak Kur'an kainatı yaratan Allah tarafından vahyedildiği için, elbette, 'şefkatli bir uyumun' kokusunu barındırıyor. Bu kainatta ayet olarak önünüze serilmiş 'şeyler' birer 'isim' olarak da Kur'an'da kendilerini gösteriyorlar. 114 isim. 114 kavram. 114 kelime. 114 kart gibi. İlk emri "Yaratan Rabbinin adıyla oku!" olan vahyin okumayı yeni söken insancıklara yaptırdığı bir egzersiz. Başlıyorsunuz. "Okunacak olan nedir?" diye mushafı ilk kez elinize aldığınızda isimler gözünüze çarpıyor. Fatiha, Bakara, Âl-i İmran, Nisa, Maide... Kaçacak yeriniz yok. Okunacaklar olarak herşey parıldıyor. Metin hayata göndermeler yapıyor. Kainata hangi başlıklar atılmışsa Kur'an'a da onlar isim olarak serpilmiş. İki kitap da aynı yerleri gösteriyor.

Bu uyumdur. Hem uyumdur hem metoddur. Yolun yordamıdır. İslam yoluna girenin bir tahayyüle/tasavvura gömülüp şahitliklerini ötelemesi mümkün değildir. "Bunlar uğraşmaya değmez küçük şeylerdir!" diyerek âlem-i şahadeti küçük göremez. Okunacakların ilk kelimeleri onlardır. Tâlimin ilk egzersizleri bu küçük(!) şeylerle yapılmıştır. Yani ki bu kitap 'şeyleri sıradanlığa gömmenin' dersi değildir. 'Şeyleri sıradanlıktan çıkarmanın' eğitimidir. Madem ki Kur'an'da geçmiştir. Artık onu küçük göremezsin. Ardında bırakamazsın. Döner varırsın. Düşünürsün. Çünkü tekrar tekrar onu hatmedersin. Arkadaşım, eğer görebilirsen, buradan bir azamet parlıyor. Kur'an, içinde her neyi anarsa, ona kainatta rastlayışımızı da büyütüyor. Yani Kur'an'da 'inek' diye bir sûre varsa bu da senin için. Gözündeki perdeye takılıp onu küçük görme diye. Evet. Evet. Aynen öyle. Ayetlerin öyle bir yazı karakteri var ki küçük görüldükçe okunmazlar.

10 Şubat 2020 Pazartesi

Objektif olayım derken dinden çıkılır mı?

Hikmet-i Hûda, denk geldi, bu sıralar Kur'an'ın ayetlerini kanunlar gibi görmeye dair birçok yazı karaladım. 'Kanun' derken ne kasettiğimi de bir parça açayım: Efendim, kanun derken, 'her zamanda nümuneleri bulunan hükümler' demeyi azmediyorum. Sözgelimi: Yerçekimi bir kanundur değil mi? Evet. Peki neden? Çünkü yer her zamanda çeker. Ve her mekanda bu çekimden dolayı çekilen/düşen birşeyler bulunur. (Uzayda değilseniz tabii.) Ayağı kaydığı için havada uçmaya başlayanımız hiç olmamıştır. Hep düşülmüştür. Hep çekilinmiştir. İşte buna 'kanun' denir. Yani kanunlar sonuçları tekrarlanan hükümlerdir.

Saded harici girecek ama söylemeden geçemeyeceğim: Benim evrim konusundaki itirazlarım da hep bu noktadan kaynaklanır: 'Bilimsellik' dediğimiz bilgi alanının dayandığı 'sonuçların tekrarlanabilirliği' ilkesi evrimde bulunmaz. Yani, hangi şartlar bu katakulliyi tetikliyorsa, onların tesbit edilip laboratuvar ortamında tekrarlanmasıyla, bu evrim denen hakikati(!) görebilmemiz lazımdır. Peki bize gösterilen birşeyler var mıdır? Vardır. Ama bunlar hep tür içi çeşitlenmelerdir. Tür içi çeşitlenmelere hiçkimse itiraz etmez. Çünkü zaten şu dünyada kaç milyar insan varsa hiçbirinin yüzü, sesi, parmak izi, retina kalınlığı, DNA'sı, daha bilmem neleri neleri birebir birbirini tutmaz. Evet. Bu çeşitlenmedir. Haktır. Tekrarlanmaktadır. Her zamanda görülmektedir. Tamam. Fakat evrim hakkında asıl sorunumuz şudur: Bu türden tür içi çeşitlenmelerle türden türe atlamalar mümkün olabilir mi? Kardeşlerim, dostlarım, canlarım, bu konuda bencileyin derim ki:

Evrimciler gayba imanda müslümanlardan daha ileridedirler. Hatta dinlerinin haphalis mü'minidirler. Mesela: Müslümanlar, ayette buyrulduğu gibi, bahara bakıp tekrar dirilişin mümkünlüğüne kanaat getirirler. Nümunesini görüp, yani her baharda gerçekleşen tekrarı görüp, kanuna inanırlar. (Bu yerçekimine kıyasla havaya atılan şeylerin düşmesi gibidir.) Evrimciler ise türden türe evrime dair hiçbirşeyi tecrübe edemeden ona iman ederler. "Bak, Ahmed'in gözü kahverengiyken oğlu Mehmed'in gözü ela, o halde maymunun oğlu da insan, balinanın yavrusu da kerkenkele olabilir!" gibi, maymuna/balinaya bile hayretinden damağını şaklattıracak bir sonuca gelirler. Topraktan çıkardıkları havucu ısırıp, tadını da beğenip, yine topraktadır diye taşları salataya doğramaya başlarlar. Eh, herkesin imanı kendine, buna birşey demiyoruz. Diyemiyoruz. Afiyet olsun. An şartla ki 'bilimsellik' diye satılmasın. Biz bu salatayı yemiyoruz. Ne kadar lafla karılmış olsa da. Yazıktır. Günahtır. Dişlerimize acıyoruz.

Neyse, bu saded harici bahisten uzaklaşalım, asıl konumuz 'istiaze'ye gelelim. Efendim, istiaze, en özet ifadesiyle 'sığınmak'tır. 'Euzü' demekle kastettiğimiz, Allah'a sığınmak diye meallendirdiğimiz, hatta her işimize besmeleyle birlikte bidayet eylediğimiz birşeydir istiaze. Ancak, ahirzamanda maruz kalınan manevî yontulmayla birlikte, kelimelerin altlarını dolduran ruh da yitirildiğinden, kişioğlu/kızı için bazen 'istiaze' sadece 'euzü' demekten ibaret kalır. Daha nelerin nelerin o 'euzü'nün parçası olduğunu düşünmez. Ardına düşmez. Bilmez. Hatta, 'objektif bakış' veya 'bitarafane muhakeme' denilen janjanlı sûretlerle, günde belki yüz kere tekrarladığı bu söze (yani euzüye) ideolojik olarak karşı da çıkabilir. Evet. Buna da artık sıkça rastlıyoruz. İmanından şüphe etmediğimiz insanlar artık pek kolay sığınacakları yeri şaşırıyorlar. Daha doğrusu: Sığınmanın değil 'sığınmamanın' doğru olduğuna inanıyorlar.

Neden? Çünkü modern dünya onlara böyle söylüyor. Birşeyin hakikatini bulmak istiyorsan mutlaka objektif olmalısın. Taraf tutmamalısın. Ortada kalmalısın. Hımm. Acaba hakikaten öyle midir? Bakalım Â'râf sûresinin 200-201. ayetleri bu konuda neler buyuruyor: "Şeytandan sana bir kışkırtma geldiğinde Allah'a sığın. Çünkü O, herşeyi işiten, herşeyi bilendir. Takva sahipleri, kendilerine şeytandan bir vesvese geldiğinde, güzelce düşünürler ve gerçeği görecek hale gelirler." Görüldüğü gibi, çok kısa meallerini alıntıladığımız bu ayetlerde, hakikati bulmamız için bize emredilenler şunlardır: 1) Kışkırtmanın şeytandan olduğunu tayin etmek. 2) Allah'a sığınmak. 3) Onun herşeyi işiten-bilen olduğunu anımsamak. 4) Takvanın gerektirdiği sakınımlı tavrı/endişeyi kuşanmak. 5) Güzelce düşünmek. 6) Gerçeği görmek.

Farkettiğiniz üzere Hakîm Kitabımız bize hiç de objektif olmayı falan tavsiye etmiyor. Bilakis. Vesveseyle düşülen bir boşlukta sahiplenilecek ilk tutum hangi safta olduğunuzun tayini. Sözgelimi: "Ahiret var mı yok mu?" diye aklınıza bir şüphe geldi. Nerede duracaksınız? Modern dünya diyor ki: "Ne kesinlikle var de ne de yok de. Ortada dur. İki şık da mümkünmüş gibi bak." Kur'an bize buyuruyor ki: Eğer sana vahiyle/sünnetle iletilen bilgide vesveseye düşersen ortada bir yerde durma. 1) Hemen düşmanını hatırla. Bu itirazın nereden geldiğini düşün. Vesveseye karşı duruşunu netleştir. 2) Sonra da o düşmana karşı hangi safta durduğunu anımsa. Oraya koş. Sığın. 3) O safın sahibinin 'Semî' ve 'Alîm' isimlerini kalbine hatırlatarak cevap ümidini edin. Senden habersiz veya vesvesene karşı bilgi/cevap veremeyecek bir yere sığınmadın sen. Herşeyi işitene ve bilene sığındın. 4) Takvanın gereği olan endişeyi terketme. Onunla duruşunu sabitle. Dağılma. 5) Allah'ın tarafında olarak düşün. Düşünmeyi de boşlama. Tefekkürden korkma. 6) İslam'ın sana bildirdiği şeyin gerçek olduğunu gör. Ararsan elbette sana delilleri bağışlanacaktır. Bulacaksındır.

Çok mu bilimselliğe aykırı geldi bu tarz? Einstein'ın gücüne mi gitti? Newton mezarında ters mi döndü? Cık, cık, cık. Eh, yapacak birşey yok, İslam böyle. Biz Einstein'ın ilahlığına değil Allah'ın ilahlığına iman ettik. Dolayısıyla duruşumuz da bilimselliğin modern metodlarına göre değil Allah'ın emrettiğine göre olacaktır. Peki İslam'ın tefekküründe hiç mi objektiflik yoktur? Vardır efendim vardır. Ziyadesiyle vardır. Ancak bu bilgiyi kalbindeki taraftarlığı yitirmeden üretir İslam. Durduğu yeri yitirmeden üretir. Hak ile bâtılın ortasında mevhum bir yere sığınmadan üretir. Böylece saman alevi demagojiler ile savrulmaktan da kurtulur. Bu Ebu Bekir radyallahu anhtan bize miras kalan bir tutumdur: Biz evveliyetle "Bunu o mu söyledi?" diye sorarız. Bilginin ondan geldiğinden emin olursak da "O söylediyse doğrudur!" deriz. Bundan sonra da durduğumuz yerin delillerini bulur, görür, anlatırız. Elhamdülillah.

Belki başka yazılarda da bundan bahsettim: Farkettiğimde çok etkilendiğim birşeydir. Sözler'de 7 Basamak'la 7 Sema'nın izahını yapan Bediüzzaman, ilgili ayetlerin arkasında aslanlar gibi durarak, finalde şunu söyler: "İşte yıldız böceği hükmünde olan kafa fenerine itimad eden ve Kur'ân güneşinden gözünü yuman kozmoğrafyacı efendi! Şu Yedi Basamaklarda işaret edilen hakikatlere birden bak. Gözünü aç, kafa fenerini bırak, gündüz gibi i'caz ışığı içinde şu âyetin mânâsını gör. O âyetin semâsından bir hakikat yıldızı al, senin başındaki şeytana at, kendi şeytanını recmet..." Böyle dedikten sonra devamında da iki ayet anar. Ben yine kısacık meallerini alıntılayacağım: "Biz dahi etmeliyiz ve 'Şeytanların yanımda bulunmasından, ey Rabbim, sana sığınırım!' beraber demeliyiz. 'Tam ve kesin delil ve herşeyde açık ve kati şekilde görünen hikmet Allah'ındır!'" İlginçtir. Bu bahsin hemen devamındaki bölüm 'bitarafane muhakeme'nin eleştirisiyle meşhur Hüccetü'l-Kur'an Ale'ş-Şeytan ve Hizbihî bahsidir. Başlarında yeralan birkaç cümle de şöyledir:

"(...) O vakit anladım ki, benimle konuşan şeytandır; beni vartaya yuvarlandırıyor. Kur'ân'dan istimdad ettim. Birden, bir nur kalbime geldi, müdafaaya kat'î bir kuvvet verdi. O vakit, şöylece Şeytana karşı münazara başladı. Dedim: Ey Şeytan! Bîtarafâne muhakeme, iki taraf ortasında bir vaziyettir. Halbuki hem senin, hem insandaki senin şakirtlerin, dediğiniz bîtarafâne muhakeme ise, taraf-ı muhalifi iltizamdır. Bîtaraflık değildir, muvakkaten bir dinsizliktir. Çünkü Kur'ân'a kelâm-ı beşer diye bakmak ve öyle muhakeme etmek, şıkk-ı muhalifi esas tutmaktır. Bâtılı iltizamdır, bîtarafâne değildir. Belki bâtıla tarafgirliktir..." Hasılı: Arkadaşlar bu bahis tam da bir önceki bahsin finalinde dediği gibi 'kendi şeytanını recmet'medir. Hatta daha yukarı çıkarsak mezkûr ayetlerde öğretilen metodun tastamam uygulanmasıdır.

Elhamdülillah. Biz vahye muhatap olduk. Sünnette ittiba ettik. Bizim için artık 'hak' ve 'bâtıl' diye iki alan var. Bu alanlar yokmuş gibi davranamayız. 'Acaba'lara kapılamayız. Acabalara kapılanların kapılması da hakperestlikten değildir. Dinine yeniden müşteri oluyor demektir. Allah korusun. Bu, hüner değil, tuzağa düşmektir.

Ehl-i Sünnet ulemamızın ittifak ettiği bahisler de bizim için öyledir. Hakikattir. Bunlarda acabaya düşmeye başlayan bilsin ki sığınması gereken yeri şaşırmıştır. Yahut da şöyle demeli: O 'euzü' ne demek anlamamıştır. 'İstiaze sırrını' kavramamıştır. Her Kur'an'ı okumaya başlayışında söylemesi öğretilenin kendisine hayatta nasıl bir duruş kazandırdığını kuşatamamıştır. Şunu da söyleyelim: Elbette delil ararız/üretiriz. Soru da sorarız. Cevap da veririz. Ancak bunu kalbimizin durduğu yeri şaşırmadan yaparız. Yapmalıyız. Böylesi safını şaşırmışların bugünlerde düştükleri acayipliklere sıkça rastlıyorum. Şaşırıyorum. Üzülüyorum. Bazen de öfkeleniyorum. Ne diyelim? Ahirzamandır. Görülecek çok şey vardır. Nefsimizi kurtarmaya bakalım. Ümidimiz duamızdır. Allah istikametten ayırmasın. Âmin.

14 Ocak 2020 Salı

Dünya da bize artık bir parça ahiret gibi geliyor

Birşeyin ahiretine inanmamak bizi o şey hakkında daha kolay kandırılır hale getirir mi? Soru bu. Daha zoru ise şu: Birşeyin sahtesine inanmak onun gerçeğine karşı bizi duyarsız hale getirir mi? Hafızamızın ellerinde sıkıca tutalım lütfen. Çünkü üzerine konuşacağız. Bu sorular ilhamını En'am sûresinin 113. ayetinden alıyor. Kısa bir mealini alıntılayalım: "Onlar bunu, âhirete inanmayanların gönülleri o yaldızlı sözlere meyletsin, sonra ondan hoşlansınlar ve işlemekte oldukları kötülükleri işlemeye devam etsinler diye yaparlar." Fakat böyle yapınca yarım kaldı. 112. ayetin kısa bir mealini de ekleyelim: "Her peygambere insan ve cin şeytanlarını Biz böylece düşman ettik ki, bunlar, aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler ilham ederler. Eğer Rabbin dileseydi onlar bunu yapamazdı; onun için sen onları uydurduklarıyla başbaşa bırak."

Görüldüğü gibi ayet-i kerimeler bize kandırılmanın doğasında ahirete inanmamanın olduğunu söylüyor. Şeytanlar ahbaplarına yaldızlı sözler fısıldıyorlar. Doğru. Fakat tesirin asıl etkeni bu değil. Bizi bu demagojilerin/cerbezelerin etkisine açık hale getiren ahiretsizliğimiz. Dünyanın yaldızları bizi kandırıyor. Zira ahiretsiz düşünülünce o da bir tür güzelliğe benziyor. Daha doğrusu: Güzelliği 'yeterliye' benziyor. Öyle ya. Uzun zaman kullanılacağı düşünülmeden alınan eşyanın çıtıpıtısı kalbi iknaya yeter. Bıcır bıcırlığı gönle şenliktir. Ancak bir saniye!

Nasıl oluyor bu? İçimizde ahirete inanmayan var mı? (Bunu burada sormak zorundayım. Zira çikolatalı gofret reklamında olduğu gibi kalabalık içinde bağıramam.) Cevapları duyamasam da hep mü'min insanlarla konuştuğumu düşünüyorum. Üstelik Kur'an da kâfirlerden çok mü'minlere dersini tekrar ediyor. Evet. Tamam. Onları da hidayetine çağırmıyor değil. Evvelemirde bu dersler elbette o mahrumları davetle tanıştırmak için. Lakin bizim de hissemiz yok mu şunlardan? Yani bu nurlardan? En'am sûresinin 112-113. ayetleri bize ne öğretiyor peki?

Ben bu öğretinin inkârla değil amma unutmayla ilgili olduğunu düşünüyorum. Biz de kolay aldatılır oluyoruz. Ne zaman? Eylemlerimizin ahiretini unuttuğumuz zaman. Bir şuur olarak uhreviliği kafamızda gezdirmeyi bıraktığımız zaman. Ebedî resmin çağrısına/gösterdiğine kulaklarımızı kapadığımız zaman. Sonumuzu düşünmeyi bıraktığımız zaman. Bu ihmalleri yaptığımız zaman biz de kolay aldatılır oluyoruz. Evet. Bediüzzaman "Onlar dünya hayatını seve seve ahirete tercih ederler!" buyuran İbrahim sûresinin 3. ayetini tefsir sadedinde der ki:

"(...) âyetinin sırr-ı işarîsiyle, âhireti bildikleri ve iman ettikleri halde, dünyayı âhirete severek tercih etmek ve kırılacak şişeyi bâki bir elmasa bilerek rıza ve sevinçle tercih etmek ve âkıbeti görmeyen kör hissiyatın hükmüyle, hazır bir dirhem zehirli lezzeti, ileride bir batman sâfi lezzete tercih etmek, bu zamanın dehşetli bir marazı, bir musibetidir. O musibet sırrıyla hakikî mü'minler dahi bazan ehl-i dalâlete taraftar olmak gibi dehşetli hatâda bulunuyorlar."

Demek bu marazdan hiç de uzakta değiliz. Bakınız, yukarıdaki mealde 'şeytanların yaldızlı sözlerine kanmak'tan bahsedildi, aşağıda mürşidim de bize 'ehl-i dalâlete taraftar olmak'ı zikretti. Sanki birbirleriyle manaca bir ilgileri var. Ancak bu ilgiyi kavrayabilmek için biraz da ahiretin manasını konuşmak gerek. Ahiret bizce nedir? Bu zamanın bitiminde başlayan başka bir zaman mıdır? Yoksa bu zamanda yaşanan bir sonsuzluk mudur? Müslümanlar için ahiret tarifinin ben biraz daha ikincisine yakın olduğunu düşünüyorum. Biz sonsuzluğu bu zamanda yaşıyoruz. Aslında şükrederken bunu az-çok kestiriyoruz. Zaten kudsî metinlerde de sürekli bu konuda uyarılıyoruz. "Dünya ahiretin tarlasıdır!" diye dersimizi alıyoruz. Ancak yaşarken işin rengi değişiyor. Ahiret, ikinci bir şuura, bir lazımın lazımına, dönüşüyor. Ötede amellerin karşılığı olduğu hatırımıza geliyor. Fakat eylediklerimizin bizzat ahiret olduğunu çok da sezinleyemiyoruz.

Kafanızı daha fazla karıştırmaktan fazlasını yapmalıyım. 'Amellerin bizzat ahiret olması' bence onları ahiretleriyle birlikte yaşamakla ilgili birşey. Hani yine mürşidim, yukarıda zikrettiği derdin devasını, başka bir yerde şöyle izah eder: "Âkıbeti görmeyen, bir dirhem hazır lezzeti ileride bir batman lezzetlere tercih eden hissiyat-ı insaniye akıl ve fikre galebe ettiğinden, ehl-i sefaheti sefahetten kurtarmanın çare-i yegânesi, aynı lezzetinde elemi gösterip hissini mağlûp etmektir." Yani arkadaşlar, ne yapıp edip, ahireti fiilerin içine kadar indirebilmeliyiz. Eylemlerimizin yekününden bir ahiret çıkarmak yerine herbir eylemin bir ahireti olmalı.

Zaten ömrü bereketlendiren de budur. Ehl-i dünya bile 'büyük amaç' sahibi olmanın eylemi büyüttüğüne inanır. Bu kadarını kavramıştır. Mesela: Öğrenciyi okul hayatını haytalıkla geçirmekten alıkoyacak güzel bir meslek sahibi olma amacıdır. Niyetidir. Şuurudur. Bu onu gafletin tesirlerinden korur. Ahireti, ama seküler bir ahireti, eylemlerinin ufkuna yerleştirdiği zaman eylediklerinin ömrü uzar. Günübirlik şenlikleri yerine bir ömürlük meslekleri olur. Bu sahte bir ahirettir. Seküler bir ahirettir. Ancak belki bugün mü'minleri mağlup eden ahiret de budur. Dünyayı seve seve tercih ettiren şeytanların ahiret dilini konuşmaya başlamasıdır.

Bakınız: Bu sahte ahiret yokken bizim gerçek bir ahiretimiz vardı. Kariyer sahibi olmak gibi hedeflerin modern zamanlara kadar ufukları kaplamaması fıtratında 'bu kadarla yetinmemek' olan insanı bir ahiret hedefine teşvik ediyordu. Dünyanın boyu kısaydı. İnsan çabuk üzerine tırmanıp ahirete uzanıyordu. Fakat şimdi iş değişti. Ahirzaman şeytanları baldan önce bunun sahtesini keşfettiler. Bizi uzun eğitim/çalışma yılları sonunda ulaşılabilecek 'kariyer putları'na maruz kıldılar. Artık yeni bir ahiret kovalıyoruz. Eylemlerimizi ona göre yapıyoruz. Ancak o ahiret sahici bir ahiret değil. Şeytanlar bizi ahirete karşı sahte bir ahiretle kandırıyorlar. İşte bu yüzden dünya hayatını seve seve tercih ediyoruz. Çünkü dünya da bize artık bir parça ahiret gibi geliyor.

9 Mart 2019 Cumartesi

Düşüyorum, o halde, birşeyler yarım

Arkadaşlar, özellikle de düzenli bir şekilde yazılarımı takip eden en sevdiğim takipçilerim, küçüklerimin gözlerinden, büyüklerimin ellerinden öperim. Eğer bu konuyu daha önce yazmışsam lüften "Ahmed artık tekrara düşüyorsun!" deyu yüzüme vurmayınız. Çünkü bazen unutuyorum. Evet. Düpedüz unutuyorum. Daha önce hakkında kalem oynattığım meseleler zihnimden uçuyor. Bunda da gerçi 'bilginin hakiki kaynağının' Allah olduğuna dair bir delil var ama bir açıdan da beni korkutuyor. Yazılarında tekrara düşenler sevilmezler çünkü.

Bediüzzaman'ın kendi seyr u sülûk metodunu tarif için kullandığı 'Dört Hatve' ifadesini bilirsiniz. Hatve 'adım' demektir. Dördün içeriği ise şöyledir: Acz, fakr, şefkat, tefekkür. Kendi cümlelerimize geçmeden müellif-i muhteremin izahlarından bir parça alıntılayalım da yazımıza bereket versin:

"Cenab-ı Hakka vâsıl olacak tarikler pek çoktur. Bütün hak tarikler Kur'ân'dan alınmıştır. Fakat tarikatlerin bazısı, bazısından daha kısa, daha selâmetli, daha umumiyetli oluyor. O tarikler içinde, kasır fehmimle Kur'ân'dan istifade ettiğim acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür tarikidir. Evet, acz dahi, aşk gibi, belki daha eslem bir tariktir ki, ubûdiyet tarikiyle mahbubiyete kadar gider. Fakr dahi Rahmân ismine isal eder. Hem şefkat dahi, aşk gibi, belki daha keskin ve daha geniş bir tariktir ki, Rahîm ismine isal eder. Hem tefekkür dahi, aşk gibi, belki daha zengin, daha parlak, daha geniş bir tariktir ki, Hakîm ismine isal eder. Şu tarik, hafî tarikler misillü, letâif-i aşere gibi on hatve değil; ve tarik-i cehriye gibi nüfus-u seb'a yedi mertebeye atılan adımlar değil; belki dört hatveden ibarettir."

İşte, geçenlerde eski bir yazımı okurken, bu dört adıma dair bencileyin ilginç birşeyi sezdiğimi, ancak üzerinde yeterince duramadığımı farkettim. O da şudur: Bu dört adımın her parçasının insanı 'varoluşuyla barıştıran' bir yanı var.

'Varoluşumuzla barışmak'tan kastettiğim aslında bir tür huzur makamı. Yani şeyler içinde bambaşka birşey olarak tuttuğunuz yerden razı olmak. Daha doğrusu: Büyük resmin içinde işgal ettiğiniz 'şey'likten razı gelmek. Onun öyle olmasından mutluluk duymak. En azından barışmak. Evet. Ben, huzurun, 'şeylerle insanın arasındaki musalaha'dan inkişaf edeceğine inananlardanım. Yani şahitliklerimiz ile sinemiz arasındaki ritim bozukluğu düzeltilirse şarkının aslında güzel olduğu anlaşılır.

Tabii böylesi bir barış iki boyutlu okumaları gerekli kılıyor. 1) İçe dönük okumalar. 2) Dışa dönük okumalar. İçe dönük okumalar şeyler arasında 'nece birşey' olduğumuzu anlamak için gerekli bize. Dışa dönük okumalarsa 'ben' denen şeyin etrafında 'nece şeyler' bulunduğunu idrak edebilmek için gerekli. Bu iki okumadan "İşte budur!" denilecek sonuçlara varılırsa insan olmaktan/olduklarından huzur duyar.

Hemen burada, İşaratü'l-İ'caz'da da tefsir edilen, benim 'küfür/gaflet psikolojisi tasviri' olarak gördüğüm o ayetlerin de ellerini öpelim: "Onların durumu karanlık gecede ateş yakan kimse misalidir. O ateş yanıp da etrafını aydınlattığı anda, Allah, hemen onların aydınlığını giderir ve onları karanlıklar içinde bırakır, (artık hiçbir şeyi) görmezler."

Sonrasındaki ayetlerde bir misallendirme daha var. Onu da okuyalım: "Yahut (onların durumu), gökten sağanak halinde boşanan, içinde yoğun karanlıklar, gürültü ve şimşek bulunan yağmur(a tutulmuş kimselerin durumu) gibidir. O münafıklar yıldırımlardan gelecek ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Halbuki, Allah, kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır."

İşte ben her iki ayet-i celilede de yukarıda anlattığım 'yerini bilememe' huzursuzluğunun tasvirini hissederim. Hem 'karanlık gecede ateşsiz kalan' hem de 'yağmurlu havada yolunu yitiren' aynı boşluk hissini yaşamaktadır. Yani etraflarındaki şeyler nelerdir ve kendileri o şeyler içinde nasıl bir konumdadır? Böylesi hayatî soruların cevabını bulamadığı için; kâfir, münafık veya kimi zaman da (bildiği cevaplardan gaflete düşen) bizler, bir bocalama yaşarız. Bu bocalama huzursuzluk olarak okunur.

'Huzursuzluk' diye merkezî bir başlık açtık ama korku da, vehim de, hırs da, öfke de ve daha türlü çeşit dengesizlikler de böylesine 'sınırları bilinmez bir âlemde' yaşama tasavvurundan beslenen sapmalardır aslında. Doğru cevabı bilmeyen öğrencinin şıklar karşısında düştüğü telaşın yukarıda anlattığımız psikolojiye küçüğünün küçüğü bir benzerliği vardır.

Tam da bu noktada, arkadaşlar, acz-fakr-şefkat-tefekkür dörtlüsü bize kendimizle ve çevremizle barışmanın imkanlarını sunar. İnsan, 'aciz' ve 'fakir' olduğunu kabul ettiğinde kendisiyle, 'şefkat' ve 'tefekkür' ettiğinde de evreniyle barışır. Taşıyabileceğinden fazlasıyla yüklendiğini farketmedikçe hiçbir çilekeşin çilesi 'azalıcı' değildir. Bediüzzaman'ın, gemiye bindiği halde hâlâ yükünü sırtında taşıyan yolcu misalinde olduğu gibi, insan da 'güç yetiremezliğini' ve 'çok ihtiyaçlı olduğunu' kabullenmedikçe insan olmanın rahatlığına eremez.

Hani, yazılarımda sık alıntılarım, Irvin Yalom'un bir sözü vardır: "Tedavi, suçlamanın bitip, sorumluluğun kabul edildiği noktada başlar!" diye. İşte insan da 'yalnızca bir insan' olduğunu kabul ettikçe şifa bulur. Kur'an'ın kendisini 'şifa' olarak tarif etmesinde bunun da payı vardır. Çünkü bize aslımızı anlatır. Aslımızı anlata anlata sanrı 'ben'liklerimiz alır. Elhamdülillah.

İnsan aczini ve fakrını kabul ettiğinde 'Hayır!' demesini de öğrenmiş olur. Kime karşı? Önce nefsine karşı. Sonra şeytana karşı. Sonra hevasına karşı. Sonra kibrine karşı. Sonra kendisini dev dalgalarıyla alıp sürüklemek isteyen yaşama telaşına karşı. Sonra? Bu sonraları onlara-yüzlere çıkarmak mümkündür. Fakat en nihayet hepsi aynı güzel şiiri söyler: Karınca, yalnızca bir karınca olduğunu kabul ettiğinde, deveyle yük yarışına girmekten kurtulur. Kimseyle yarışmayan yenilmekten kurtulur. Hatta hayallerimizin ortayaşlarımızdan sonra yapmaya başladığı tazyikattan dahi bizi kurtaran "Ben işte bu kadarım!" diyebilme yetimizdir.

Şefkat ve tefekkür ise bize dış âlemimizle barışmanın imkanlarını sunuyor. Mesela: İnsan şefkat ettikçe çevresindeki şeylerle kalbî bir barışma yaşıyor. Bir yavru köpek size yaklaştı. Elinizdeki dürüme doğru anlamlı bakışlar atıyor. Siz de açsınız. Bu köpek şimdi sizin düşmanınız mı? Şefkatliyseniz değil. Şefkatliyseniz ona yedirdiğiniz lokmadan daha leziz şeyler sizin kalbinize akacaktır. Şefkatiniz sayesinde şeyler sizin zararınızdan kurtulacaktır. Şefkatiniz sayesinde 'ben'iniz dünyayla kalbinden barışacaktır.

Peki ya tefekkür? Tefekkür de aklın evrenle barışması için gerekli. Başınıza bir musibet geldi diyelim. Bu musibete güzel bir anlam yükleyemedikten sonra onun etkisinden kurtulabilmek mümkün olabilir mi? Çünkü kaybettirdiği çoğu zaman geri getirilmez. Kaybı tastamam kayıptır. Gideni gidendir. İnsan gidenlerle ancak onlara doğru anlamları yükleyebilirse barışabilir. İşte, tefekkürümüz de, Allah'ın Hakîm ismiyle bezeli, 'Ondan gelen herşeyde bir hayır olduğu' düşüncesiyle sarılı, en çirkin sahnelerde bile ötelere bakan bir güzellik arayan açlığıyla 'ben'imizi aklından dünya ile barıştırır. Çıldırmaktan korur.

Demek, bu dört hatvenin, kendilik kulemizden çıkıp, ancak içlerinde durduğumuz yerin doğru tanımını yapmakla huzur bulacağımız yönlere, yani içe-dışa doğru adımlar atmaya benzer bir yanı var. Bediüzzaman'ın, geçmişi ve geleceği de katarak, 'şeş cihet/altı yön' kavramlaştırmasıyla andığı bu 'nerede olduğunu anlama' meselesinin dünyada bulacağımız huzurun kaynağı olduğu herhalde su götürmez.

İki halet-i ruhiye arasındaki nüansı karanlıkta merdiven inmeye de benzetebiliriz aslında. Hani olur ya. Bazen ayağınız iki basamağı birden aşar karanlıkta ve tabanı umduğunuz yerde bulamamaktan bir boşluk yaşarsınız o an. Bir düşme korkusu duyarsınız. Bocalarsınız. Tuttuğunuz yeri karıştırırsınız. İşte acz, fakr, şefkat ve tefekkür yaşarken bunu aşabilmemizi sağlıyor. Haklarını tam anlamıyla verebilirsek elbette.

18 Kasım 2018 Pazar

Kur'an sürükleyici değil mi?

Bir vakitler, öncelikle yamacından şahit olduğum, sonra da bir parça katıldığım bir tartışmaydı: Bir hukukçu, bir edebiyatçı ve ben laflıyorduk. Hukukçu gayet seküler idi. Edebiyatçı imam-hatip mezunu. Bende bir numara yok. Başlarda havadan-sudan bir sohbet iken işin rengi değişmişti. Sesler yükselmişti. Çünkü hukukçu Kur'an'ı 'zamanın gerisinde kalmakla' itham ediyordu. Edebiyatçı, itham ettiği noktalarda, Kur'an'ın onun sanrıladığı gibi şeyler söylemediğini belirtiyordu. Yok, aksi iddiada ise, yaslandığı ayet veya ayetleri nakletmesini öğütlüyordu. Diğerisi en nihayet "Ben ayet ayet söyleyecek kadar Kur'an okumadım!" deyiverdi. Edebiyatçı üsteledi: "O kadar roman okuyorsun. Her akşam elinde görüyoruz. Kur'an'ı da okusan ya." Hukukçunun o gün verdiği cevabı hiç unutmam: "O diğerleri gibi sürükleyici değil."

Unutmam. Çünkü Bediüzzaman'ın Lemeat'ta söylediği birşeyi kenarından-köşesinden anlamamı sağladı. Ki şöyledir: "Kâmilîn insanların zevk-i maâlîsini hoşnud eden bir hâlet, çocukça bir hevese, sefihçe bir tabiat sahibine hoş gelmez, Onları eğlendirmez. Bu hikmete binaen, bir zevk-i süflî, sefih, hem nefsî ve şehvânî içinde tam beslenmiş, zevk-i ruhîyi bilmez. Avrupa'dan tereşşuh etmiş şu hazır edebiyat romanvâri nazarla, Kur'ân'da olan letâif-i ulviyet, mezâyâ-yı haşmeti göremez, hem tadamaz. Kendindeki mihengi ona ayar edemez."

Sanırım alışkanlıklarımız da zihnimizi bir tür şekillenmeye maruz bırakıyor. Misalen: (Konuyla ilgili herkesin altını çizdiği birşey.) Youtube çağında insanların 'görselin aynılığı'na karşı sabırları azaldı. Kısa zamanda anlatmalısın. Hızlı hızlı anlatmalısın. Sık sık kadraj değiştirmelisin. Herşey hareket halinde olmalı. Peki eskiden? Eskiden böyle değildi. Karşılıklı konuşan iki kişinin görüntüsü, eğer konu ilgimizi çekiyorsa, saatlerce izlenilirdi. Şimdi yapamıyoruz. Mevzu ne kadar sürükleyici olursa olsun. Gözümüz hareket istiyor. Kadrajlar değişsin istiyor. Herşey zıplasın, sıçrasın, oradan oraya hoplasın arzu ediyor. Ziyadesiyle aksiyon filmi izledik çünkü. Değişimin erişebileceği zirvelere gördük. O balı(!) tattık. Gözümüz o şehvetle tanıştı.

Onlar da beynimize yeni bir alışkanlık kazandırdı. Şekere razı olamıyoruz. Aynılığa eskisi kadar katlanamıyoruz. Örneğin: Ben şimdilerde hareketi azıcık eksik bir görsel öğenin başında yarım saatten fazla kalamıyorum. Araya birşey alıyorum. Bir mola veriyorum. Veya izleme ödevini bölüyorum. Sabrımın yeteceği parçalara ayırıyorum böylesi herşeyi. Dikkatimin zembereği kırılmış.

Romanla, hele şimdilerin 'çok satanları' ile, sık muhatap olmuş zihinlerde de benzer bir tahriş var. Bir metnin üzerinde kalabilmek için onun yükünün az olmasını istiyorlar. Yükünün azlığı ne demek? Yani üzerinde tekrar tekrar düşündürmesin. Beyni ardından çok da derinlere sürüklemesin. Rüzgar gibi geçsin. Güldürsün. Eğlendirsin. Ağlatsın. Duygulandırsın. Meşgul etsin. Bitsin. Bitsin. Bitsin. Yaşamaya devam etmesin. Sıçrama yaptırmasın. 'Acaba?' dedirmesin. Sonraya kalmasın. Dikkatimizi üzerinde eğleştirmesin. Tutmasın.

Günümüzde böyle metinler makbul. Çünkü zaten böylesi metinleri okumakla şekillenen zihinlere sahibiz. Dünya klasikleri denilerek bize dayatılan çoğu metin böyle. Bir yüzeye yayılma ürünü herbirisi. Giderek de basitleşiyoruz. Yüzeye yaklaşıyoruz. Yüzeye yayılıyoruz. Tıpkı çayda eriyen şeker gibi. Son yaklaştığında küçük bir parça yüzeye çıkıp 'daha çok görünür' oluyor. Ve en nihayet o da dağılıyor. Yani, en çok görünür olduğu an, aslında varlığının sonuna en çok yaklaştığı an. Elbette Kur'an'ın semasına çıkmakta zorlanırız. Çünkü Kur'an bu şekilde sürükleyici değil.

Peki gerçekten Kur'an sürükleyici değil mi? Evet. Elbette öyle değil. Fakat hayır. Elbette öyle. Cevabınız aslında 'nereye doğru sürüklenmek istediğinize' bağlı. Eğer varlığın Allah'a bakan yüzüne doğru sürüklenmek istiyorsanız Kur'an gayet sürükleyicidir. Kendi ifadesiyle 'kopmaz bir halat' veya 'sapasağlam bir kulp'tur. Sizi başında tutar. Heyecanla kendisini okutur. Hatta tırnaklarınızı kemirtir. Fakat aradığınız varlığın kendisine bakan yüzünde yuvarlanmaksa, elbette Kur'an'da aradığınızı bulamazsınız, sizi oralara doğru sürüklemez. Buna hizmet etmez. Canınızı sıkar. Akıp gitmenize izin vermez. Belki biraz da bu yüzden Tevbe sûresinde kısa bir mealiyle şöyle buyurulmuştur: "Herhangi bir sûre indirildiği zaman onlardan bir kısmı (alaya alarak) der ki: 'Bu sizin hanginizin imanını artırdı?' İman edenlere gelince (bu sûre) imanlarını artırır ve sevinirler. Kalplerinde hastalık olanlara gelince: Onların da inkârlarını büsbütün artırır ve onlar artık kâfir olarak ölürler."

Benim o tartışmanın makamında arzettiğim bir misal var. Yeri geldi. Burada da arzetmek istiyorum. Gerçi pek eksik bir misaldir. Ancak yine de zihne yaklaştırıcı bir tarafı vardır. Faydası olacaktır. Şimdi, hayalgücünüzü avucunuza alıp, belki biraz da çocuklaşıp, iki araba düşlemenizi istiyorum. Bu arabalardan birisi tastamam tek parça. Bölünebilitesi yok. Tecezzi kabul etmiyor. Bir makineden hiçbir ekleme yapılmadan tek seferde dökülmüş. Aldığınız gibi kalmak zorunda. Onunla ancak bu şekilde oynayabilirsiniz. Diğeri ise elinize parçalı bir şekilde ulaşıyor.

Hatta biraz daha ileri gidelim. Zahmeti arttıralım. Bu araba legodan olsun. Paketini açıyorsunuz. Parçaları ortaya döküyorsunuz. Sonra birleştiriyorsunuz. İşte arabanız hazır. Oynayın bakalım. Fakat bir saniye! Neler farkettik öyle. Bu oyuncak yalnız araba olmaktan ibaret değilmiş. İstediğiniz vakit tekrar parçalarına ayırıp onları daha farklı bir şekilde birleştirebilirmişsiniz. Örneğin: Uçak olurmuş. Gemi olurmuş. Tabanca olurmuş. Tren olurmuş. Sizin hayaliniz nereye ulaşırsa onların hepsini olurmuş. İşte, maşaallah, ikinci oyuncak böyle bir oyuncakmış. Başta zahmet gibi görünen parçalı yapısı aslında nimete dönüşesiymiş. O parçalı hali sayesinde bu oyuncak 'bir iken bin' olabiliyormuş. Ayrılabilirliği 'daha farklı şekillerde de birleşebilirliği' haline geliyormuş. Elhamdülillah.

Kanaatimce, Kur'an'ın, roman okuyucularına 'sürükleyici' gelmeyen yapısında da böyle bir meziyet var. Ayetlerin konudan konuya geçer bir mahiyette bulunması aslında bizatihi bereket sebebi... Böylece Kur'an 6666 ayetten oluşmuş bir bütün iken 'ihtimal hesaplarına sığmayacak bir çoklukta' okumalara merkez olabiliyor. Eğer tek bir serüven etrafında birleşmiş bölünmez bir metin olsaydı Kur'an, yani roman gibi 'sürükleyici' olsaydı, o zaman bu bereketin kaynağı da olamazdı. Bir/birkaç anlama gelirdi ve okuması biterdi. Eskide kalırdı. Sonuna gelinirdi. Fakat yıldız yıldız inen ayetleri, herbir parçanın kendi başına da bir varlık/bütünlük ifade etmesiyle, tıpkı lego araba örneğimizde olduğu gibi, çoklu okumaların zemini olabiliyor. Ki mürşidim de bir yerde bu manayı sema-Kur'an, yıldız-ayet benzetmesiyle şöyle tarif ediyor:

"Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyanın i'caz derecesindeki kemâl-i nizam ve intizamı ve kitab-ı kâinattaki intizâmât-ı san'atı muntazam üslûplarıyla tefsir ettikleri halde, manzum olmadığının diğer bir sebebi de budur ki: Âyetlerinin herbir necmi, vezin kaydı altına girmeyip ta ekser âyetlere bir nevi merkez olsun ve kardeşi olsun ve mâbeynlerinde mevcut münasebet-i mâneviyeye rabıta olmak için, o daire-i muhîta içindeki âyetlere birer hatt-ı münasebet teşkil etmesidir. Güya, serbest herbir âyetin ekser âyetlere bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü var. Kur'ân içinde binler Kur'ân bulunur ki, herbir meşrep sahibine birisini verir."

Evet. Kur'an'ın roman gibi sürükleyici olmamasında başka bir sürükleyicilik var. Ki ondört asırdır sayısız tefekkür erbabını peşinden sürüklüyor. Tek bir merkez etrafında şekillenmiyor belki. Tek bir yöne doğru gitmiyor. Fakat bu merkezsizlik onu 'çok merkezli bir evren' sahibi yapıyor. Hangi ayeti merkezi kılınsa diğerleri onun etrafında yeni bir düzene giriyorlar. Yeni bir okuma öğütlüyorlar. Yeni bir hikmet bağışlıyorlar. Yeni bir bakış açısı öğretiyorlar. Böylelikle serbest herbir âyetin ekser âyetlere bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü oluyor. Kur'ân içinde binler Kur'ân bulunuyor. Ama başta dedim ya: Birşeyde aradığınız sürükleyiciliği bulmanız onda ne tür bir sürükleyicilik aradığınıza bağlıdır. Ve bizim gibi, yüzeyde sürüklenmeye alışmış saman çöplerinin, mercanların indiği cennetlerden haberdar olmaması doğaldır.

Peki Okan Bayülgen de fani değil mi?

Okan Bayülgen bir vakitler 'sosyalmedya fenomenleri' hakkında ağır ifadeler kullanmıştı: "Onların çöpe atıyorum hepsini ben. On...