2 Şubat 2026 Pazartesi
Allah varsa Epstein adasına neden izin verdi?
Fakat, bu berbat vesileyle, birşey daha müslüman dünyasında inşa olunmalıdır artık: Cenab-ı Hakkın 'daha hayırlı' kıldığı 'ümmeten vasatan' kendileridir. İnsaniyet sıfatına daha yakın sosyoloji her zaman kendi sosyolojileridir. Tamam. İstisnasız değillerdir. Kötülük işlemez değillerdir. Melek değillerdir. Evet. Ancak ortalama alındığında, kendisine 'medeniyet' diyen hiçbir 'deniyet' onlarla insaniyette boy ölçüşemez. İki Dünya Savaşı'yla dünyaya kan kusturan onlar değillerdir. Sömürgecilikle mazlumların anasını ağlatan onlar değillerdir. Vahşi kapitalizmle çeşitli küresel felaketlere sebep olanlar onlar değillerdir. Ancak, ne yazık, yaşananlara karşı kendilerini 'kötü hissedenler' de onlardır. Zira, Batı, tezgâhı öyle kârlı bir yere kurmuştur ki, hem her türlü rezilliği keyifle işler, hem de rezilliklerden doğan mesuliyeti müslümanlara kolayca satar.
Biraz da bu hikmetle, mürşidim, Risale-i Nur'unun bir yerinde şöyle söyler: "Eğer istersen hayâlinle Nurşin karyesindeki Seydânın meclisine git bak: Orada fukara kıyafetinde melikler, padişahlar ve insan elbisesinde melâikeleri bir sohbet-i kudsiyede göreceksin. Sonra Paris'e git ve en büyük localarına gir, göreceksin ki, akrepler insan libası giymişler ve ifritler adam suretini almışlar..." Evet, ahirzaman, Deccal'in 'cennet sûretinde cehennem' ve 'cehennem sûretinde cennet'lerinin zamanıdır. O nedenle, bugün seküler endoktrinasyondan geçmiş bir müslüman gencine "Doğu ile Batı arasında hangisi daha kötü durumda?" diye sorsan, büyük bir aşağılık kompleksiyle, "Doğu!" diye cevap verir. Çünkü, ona ezberletildiğine göre, kan döken Doğu'dur, yalancılıkla yoğrulan Doğu'dur, ahlaksızlıkla kavrulan Doğu'dur. "Peki Batı?" Batı bir 'melekler ülkesi'dir. Gerçi müslüman değillerdir ama müslümanlara beş basarlar. Bu gidişle Allah, Kur'an'da buyurduğunun aksine, müslümanları değil onları cennete almak zorunda kalacaktır... vs. Daha neler neler...
Bize bu 'aşağılık kompleksi' itinayla yedirilmiştir. Yüklenmiştir. Beynimiz yıkanmıştır. Sinema eliyle yıkanmıştır. Basın eliyle yıkanmıştır. Kemalist milli eğitim eliyle yıkanmıştır. Bugün, bir müslüman gencinin herhangi bir gavura güvenci, bir müslümana güvencinden daha fazladır. Einstein'ın herhangi bir cümlesine imanı İmam-ı Âzâm Ebu Hanife rahimehullahın söylediklerine imanından daha ziyadedir. Hatta içinden geçirir ki: "Keşke kâfirler bizim ülkemizi de işgal edip yönetseler. Onların postalları altında rahatça yaşarız." Bu 'tarlanın taşıyla tarlanın kuşunu öldürme taktiği' tutmuştur. Türkiye'de de durum iç açıcı değildir artık.
Hazır meş'um 'Epstein skandalı'nı tartışıyorken bir de şu mevzua değinmek istiyorum arkadaşım.
Sosyalmedyada ateistler aynı suali tevcih ediyorlar bendenize sıksık: "Allah varsa kötülük diye birşey niye var?" Hatta soruyu Epstein vakıasına özel kurgularsak: "Allah varsa Epstein adasında yaşananlara niçin müsaade etti?" Bu sual aslında müslümanlar açısından 'abesle iştigal' bir sualdir. Neden? Çünkü, mü'minler, 'kötülüklere hiçbir şekilde izin vermez bir Allah'a değil, 'kötülük-iyilik imtihanıyla insanları sınayıp sonra adaletiyle hükmünü verecek bir Allah'a inanırlar. Müslümanların Kur'an'ı budur. Sünneti budur. İmanları hep bunun üzerinedir. Yani sanki şöyle bir iddiaya girmişler gibi onlara böyle sorularla itiraz edilmiş olmaz: "Biz öyle bir Allah'a inanıyoruz ki, bu Allah, asla kötülüklerin oluşmasına müsaade etmez!" Hayır. Kat'iyyen. Biz böyle bir Rabbe iman etmiyoruz. Fakat Bediüzzaman'ın da dediği gibi diyoruz: "Kesb-i şer şerdir. Halk-ı şer şer değildir." Kötülük onu kastedip kazanmakla kötülük olur. Yoksa yaratılmasıyla asla kötülük olmaz.
Çünkü yaratılış 'umum neticelere' bakar. Cenab-ı Hak 'tenasül kanunu' dediğimiz birşeyle canlıları halketmiştir. Canlılar illa çoğalmak isterler. Buna kuvve-i şeheviye cihetleriyle kuvvetli temayülleri vardır. Cinsel ilişki de bu çoğalımın bir vesilesidir. Lezzeti de bu hikmete binaen fiilin içine konulmuştur. Ancak... Rabbü'l-Âlemîn'in bu fiilden muradı, bizim ifrat ederek, helal-haram demeden, İblis'in nefsimize düşürdüğü her şekilde onun tatminini aramak değildir. İslam yalnız nikâhlı helaline karşı uçkurunu çözmeyi caiz görür. Bundan gayrısı, Cenab-ı Hakkın bir imtihan olarak izin verdiği, ancak kesinlikle yaratışında murad etmediği şeylerdir. Evet. Allah Teala bir sapığın işlediği fiile de müsaade eder bazen. Çünkü, hikmeti, 'o kem fiili işleyen zalimi' cehenneminde ebedî cezalandırmak yahut da 'o kem fiilin kendisine karşı işlendiği' mazlumu ebedî mükafatlandırmak iktiza etmiştir. Bizim, inandığımız dünya böyle bir dünya, Rab de böyle bir Rabdir.
Nasıl ki, Kureyş müşriklerinin 'diri diri gömdüğü kız çocuğu' Kur'an'da Allah Teala tarafından 'hesabı sorulacaklar' arasında anılmıştır; aynen öyle de; Epstein müşriğinin adasına götürüp zulmettiği çocukların da hesabı Âdil-i Mutlak'ın 'adalet taahhüdü' altındadır. Azizü'n-Züntikam onlara bu dünyada da ahirette de gereken cezayı elbet verecektir. Mağdurları mesrur zalimleri dehşet içinde bırakacaktır. Onun herşeye gücü yeter. Bize göre varlık sadece bu 'dört boyutlu evren'den ibaret değildir ki, onda görmediklerimizle, yanıp yakılalım, dizlerimize vuralım, elbisemizi par par paralayıp başımıza toprak saçalım. Hayır. Biz işlerin böyle yürümediğine zaten tâ en başından iman ettik. Kötülüğün kıyamete kadar varolacağını bilmekteyiz. Hem müslüman olmak da böyle bir davaya ahdetmektir: Biz kötülüğü 'yoketmeye' değil 'engellemeye' memuruz.
29 Ocak 2026 Perşembe
Bediüzzaman'ın şeytanı neden kuvvetlidir?
Bu 'kişiye özel performans' nedeniyledir ki, ulemamız, kendileri muharref İncil, Tevrat veya Zebur üzerine çalışsalar da, avama bunları okumayı yasak etmişlerdir. (Hüseyin-i Cisrî Hazretlerinin Risale-i Hamidiyesi buna pek güzel bir misaldir. Bediüzzaman Hazretleri o eser hakkında der ki: "Tevrat, İncil, Zebur gibi kütüb-ü mukaddeseden, pekçok tahrifata maruz oldukları halde, şu zamanda dahi, Hüseyin-i Cisrî gibi bir muhakkik, nübüvvet-i Ahmediyeye dair yüzondört işarî beşaretleri çıkarıp Risale-i Hamidiye'de göstermiştir.") Çünkü karşı koyma yeterliliği olmayan avamın zihninde bu bilgi bir imtihana dönüşebilir. Şeytanı, dünyasına aldığı bu okumalar ile, kişiye fena oyunlar edebilir. Onu çıkamadığı vartalara sürükleyebilir.
Yine ulemamız, kendileri felsefeyle meşgul olsalar dahi, avamın felsefeyle meşguliyetine sıcak bakmamışlardır. (Bu konuda da İmam Gazalî rahimehullah önemli bir misaldir. Mekâsıdu'l-Felasife'yi yazabilecek kadar o ilme sahip olan Hazret-i İmam, daha sonra Tehâfütü'l-Felasifeyi yazarak, kendisinden sonraki mü'minleri arızalarından korumaya çalışmıştır.) Çünkü felsefeyle meşgul olan avamın oradan bulaşacak şüphelere karşı koyabilecek dirayeti bulunmayabilir. Ve dünyasına aldığı bu bilgi türü imtihanını çetrefilleştirebilir. Nitekim, daha önceleri imanlı iken, felsefeyle yoğun meşguliyetten dolayı sonraları dalalete sapanların sayısı bugün de az değildir.
Hasılı: Kişiye özel şeytanımız bizim kişiliğimize kattığımız kem donelerle silahlanır. Veya hayatımıza kattığımız kem öğelerle güçlenir. Veyahut zaman ayırdığımız kem eğilimlerle serpilir. Aynı şey nefsimiz için de geçerlidir. Kötü arkadaş ortamına rağmen takvalı yaşayacağını iddia eden birisine ancak gülünür. Çünkü, şeytanı, bir süre sonra ortamının günaha yatkınlığını kendisine karşı kullanacaktır. Herbirimizin şeytanı bizdeki malzemelerle bize karşı mücadele eder. Bilmediğimiz şeyde imtihanımız yoktur. Dünyamıza aldığımız şeyle ilgili imtihanımız başlar. Tıpkı, ortaokula kadar evrime dair hiçbir endişesi olmayan ben gibi birisinin, mevzuyla ilgili bir kitabı karıştırınca şüphe sahibi olması gibi. (Elhamdülillah. Ben tersi yöndeki okumalarımla şüphemi giderdim. Fakat herkes bu kadar bahtiyar olmayabilir.)
O yüzden dünyamıza aldığımız şeylere dikkat etmekte fayda var. Zira aldığımız anda onun müsbet/menfi imkan oluşturacağını açıktır. Eğer seviyemize uygun dinî bilgilerle mücehhez bir eser okuduysak, ne mutlu, meleğimize yardım etmişizdir. O bu malzemeyi bizim iyiliğimiz için kullanır. Cevaplar üretir. Şevke dönüştürür. Nasihat eder. Ancak kem bilgilerin dünyamıza dahil oluşuyla da şeytanımızı daha güçlü kılarız. Eğer onlara cevap üretebilecek seviyeye ulaşmamışsak bu 'enformasyon bombası'nın bize ancak zararı dokunur. Ben, mürşidimin, insanları Risale-i Nur'la düzenli meşguliyete sevketmesini böyle de anlarım. Çünkü Risale-i Nur'da varolan bilgi şeytana malzeme üretmeyen bir bilgidir. Güvenlidir. Meleklerimizin elindeyse 'tamirci bir atom bombası'na dönüşür inşaallah.
"Âlim-i mürşid koyun olmalı, kuş olmamalı. Koyun kuzusuna süt, kuş yavrusuna kay verir!" diyen mürşidim, başka bir yerde de, "Mâdem haddimden çok ziyade hüsn-ü zannınızla bana ulûm-u imaniye ve hizmet-i Kur'âniyede bir üstadlık vermişsiniz. Ben de herbirinize derecesine nisbeten eski zaman üstadlarının icazet almaya lâyık olan talebelerine icazet-i ilmiyeyi verdikleri misilli icazet veriyorum!" der. Normalde ancak 'beraber bir kitabı bitirmekle verilen' icazeti Bediüzzaman Hazretlerinin böyle bağışlaması, Allahu a'lem, metinlerinin tehlikesiz oluşundandır. Nurlar mürşidinden ders alınmadan da bir nebze anlaşılabilir. Çünkü o, Kur'an'dan, sünnetten ve muktesebatından aldığını iyi sindirmiş ve 'süt yaparak' talebelerine sunmuştur. Sütten ancak meleklere malzeme çıkar. Şeytana çıkmaz.
Bir de şu hususa dokunarak yazıyı sonlandırmak istiyorum: Bediüzzaman Hazretleri Mesnevî-i Nuriye'nin bir yerinde "Sizin nefis ve şeytanlarınız benim nefis ve şeytanımdan daha âsi, daha tâği, daha şakî değiller..." diyor. Bazılarımız da bunu tevazu olarak anlıyor. Aslında tevazu değildir. Çünkü, yukarıda zikrettiğimiz gibi, herkesin şeytanı ve nefsi ondaki doneler miktarınca kuvvetlenir. Hiçbir soruyla/şüpheyle karşılaşmamış safî kalpli bir Mehmed amcanın imtihanı, üniversitenin felsefe bölümünde dirsek çürüten Mehmed kardeşle aynı olmaz. Zira ikincisi 'şeytanını sevindirecek' birçok argümanla karşılaşmıştır. Uçurumun kenarındadır. Bediüzzaman Hazretleri de bazı metinlerinde 'felsefeyle yaralı olduğunu' anar.
"Kırk elli sene evvel, Eski Said, ziyade ulûm-u akliye ve felsefiyede hareket ettiği için, hakikatü'l-hakaike karşı ehl-i tarikat ve ehl-i hakikat gibi bir meslek aradı. Ekser ehl-i tarikat gibi yalnız kalben harekete kanaat edemedi. Çünkü, aklı, fikri hikmet-i felsefiye ile bir derece yaralıydı, tedavi lazımdı..." Bu yaralılık esasında 'şüpheleri öğrenmek' noktasındadır.
Bediüzzaman Hazretleri gençliğinde düşkün olduğu çok yönlü okumalar nedeniyle birçok yaraya da sahip kılınmıştır. Ve bu yaralara karşı devalar üretirken bizi de, elhamdülillah, şifalandırmıştır. Yani, Cenab-ı Şafî, onun yaralarını bizim yaralarımızın devasına vesile kılmıştır. O nedenle şeytanının veya nefsinin gücünden bahsettiğinde, bizim hiç vermediğimiz-veremeyeceğimiz kadar eline done verilmiş, garip-sarsıcı zamanlarda yaşamış, hareketli bir ruh olarak bunları söyler. Hülasa: Hakikaten şeytanı gayet kuvvetlidir. Sözünde mübalağa yoktur. Hatta, onun, şeytanını ilzam ederken ürettiği malzemeden cümlemizin şeytanlarının devreleri yanmıştır. O devalar sayısınca ruhuna rahmetler olsun. Âmin.
14 Aralık 2024 Cumartesi
Müslüman olmak "Ben hayvan kalmak istemiyorum!" demektir
Onunla tatmin edilemiyor. Lakin yaşaması için de bedenli kalması lazım. Yani varlığımızın devamının baktığı iki veche var: 1) Sonsuza dair şeyler yaptığımızda ruhumuz tatmin oluyor. 2) Fani şeyler yaptığımızda nefsimiz tatmin oluyor. İmtihanın iki kanadı. Gerçekliğimizin ikili dünyası. İnsan komplike bir varlıktır. Cenab-ı Hakkın çok hikmetli oranlarla kardığı nice nice şeylerin teşekkülünden oluşuyoruz. Bunlar bizde varolmalarıyla gerçekliklerini de dünyamıza taşıyorlar. Nefis faniyatta tutunmamızı sağlıyor. Bedensel varlığımızın devamını kollamak için nefse muhtacız. Acıkmalıyız. Evet. Fakat insan sadece acıktığı için yemez. Bir de lezzet almalıyız. Bu lezzet bir habercidir özünde. O şeyin faniyatımızı korumak için gerekli olduğunu söyler. Arzî lezzetler arzî varlığımızın devamı için çakılan sinyallerdir. Semavî lezzetler semavî varlığımızın devamı için çakılan sinyallerdir. Bir Kur'an mushafına baktığında, birkaç satır okuduğunda, namaz kıldığında, oruç tuttuğunda, hatta en küçüğünden bir sadaka verirken hissettiğin tatminse sana bekanın şarkılarını terennüm ediyor. Onun mesajı daha da yücelere dair. Diyor ki yani: "Bu yaptığının da sonsuzda bir anlamı var. Sonsuzda bir anlamı olduğu için de şu ferahlığı gönlünde hissettin. Maşaallah sana."
'Lezzet-i ruhaniye' böyle teşhis edilir. Cebindeki bin lirayla baklava da alabilirsin. Yahut da muhtaç birinin ihtiyacını da giderebilirsin. Baklava alırsan lezzeti üç dilimde biter. Çünkü bedenîdir. Nefsîdir. Fanidir. Hatta, belki, o lezzet geçtikten sonra içine bir pişmanlık da belirir: "Nereden verdim o kadar parayı birkaç dilim baklavaya?" Fakat onunla hayır işlediğinde, ne zaman hatırına gelse, lezzeti aynı şekilde diri kalır. "O gün ben çok doğru birşey yaptım. Elhamdülillah. Beni bu hayra eriştiren Hüda'ya hamdolsun. Doğru bir yerde durdum. Arkadaşımın ihtiyacını giderdim. Bir fakirin himayesinde sarfettim. Bunlar benim bin lirama bir sonsuzluk verdi." Tıpkı Aleyhissalatuvesselamın Hz. Aişe radyallahu anhüma annemize dediği gibi. Hani kesilen bir sığırın budundan başkasını hep dağıtmışlardı da, annemiz, Aleyhissalatuvesselam Efendimize demişti: "Bu buttan başka bize birşey kalmadı." Efendimizse şöyle cevap vermişti: "O halde bu buttan başka hepsi bize kalmış."
Evet, elhamdülillah, Aleyhissalatuvesselam bize ne güzel öğretti: Sonsuzda 'sonsuzca' tekrar dönecek olanlar ancak bize kalmıştır. Fanilikte tüketileceklerse bizim olamamıştır. Bizden geçmiştir belki. Bize uğramıştır. Ama bizim olmamıştır. Çünkü sonsuza kadar elimizde tutmadığımız herşeyde ancak emanetçiyiz. Allah'ın razı olmadığındaysa sonsuzluk umamayız. Zira sonsuzluk Onun razılığından ibarettir. Sonsuzluğu başkasına bağlı olmayan tek sonsuzluk Odur. Bizim ebediyetimiz de arızîdir. O bağışlar da olur. 'Ol' der de oldurur. Vicdan nefisten tam bu çizgide ayrılır. Vicdan sonsuzda neyin kârlı/zararlı olduğunu sezer. Lezzetini tanır. Haber verir. Ne zaman bir haramın müsaitliğiyle sınansa vicdan titrer: "Yapma, bu iyi değil, bize zarar verecek." Fakat aynı günaha karşı nefis inler: "Yapsana, hadi, bedenî varlığımıza birşey katılacak gibi hissediyorum." Hakikaten o günahın bedenimize katacağı birşeyler olabilir. Gıda haramken de gıdadır. Lakin bekamızdan götürdüğü yanında kattığı hiçbirşeydir. Nefis tam da bu eşikte haddini aşar. Bedensel varlığın devamı için 'araç' olması gerekirken, çünkü imtihanın devamı bedenî varlığımızın devamıyla da ilgilidir, o kendisinin kıstaslarını 'amaç' seviyesine yükseltir. Vicdanın ensesine çöker. Sesini duyurmaz olur. O kadar da güçlü gürler ki bir de! Akıl sesinden başka ses işitemez bazen. Ancak istediğini alıp susunca vicdan sızlamaya başlar.
'Nefsin şeytanı her vakit dinlemesi' hakikati de, işte, burada kendisini şerhediyor. 'Kısavadeli lezzetleri tanımak' için verilmiş donanımlarımızın yekünü olan nefis, asıl meselemiz olan, 'uzunvadede neyin faydamıza olduğunu bilmek' mevzuunu müşkülleştiriyor. Arza bakan yönümüz bizi faniyata doğru çekiyor. Geçicilikte boğuyor. Geçicilikte boğuldukça gerçekçilikten uzaklaşıyoruz. Lakin onun da kendince bir gerçeklik algısı var. Dünyadan başka dünyası olmayanlar için de sonsuzluk bir safsata gibi görünmeye başlıyor. Zira nefis sonsuzluğun dilinden anlamıyor. Onun kendisine ne kattığını, nasıl katacağını, neden 'olmazsa olmaz' olduğunu kavrayamıyor. Cihazatı bunun için verilmemiş. Bunda mazurdur. Lakin onun mazur olduğu şeyde biz mazur değiliz. Zira biz nefsimizden ibaret değiliz. Aklımızın da, kalbimizin de, vicdanımızın da ve dahi türlü latifelerimizin de hakkını vermemiz gerek. Başımızı nefsimizden kaldırmamız gerek. Sonsuzluğa dair lezzetleri tanıyan yanlarımızın yekünüyse vicdanımızdır. Akıl dengeyi korumakla görevlidir. Zira sonsuzluğa bakılıp faniyat da büsbütün boşverilemez. Bedenin de hizmetlerinin çekilmesi lazımdır. Eğer bu hizmetler layıkınca görülmezse insaniyetin bütünlüğü ıskalanır. Âdemiyet tamam olmaz.
Şeytan çelişkilerimizin farkında. Birbirinden farklı gerçekliklerle inşa edildiğimizi görüyor. Nefsimizin gerçekliğiyle vicdanımızınkinin uymadığını biliyor. Aklımızın gerçekliğiyle duygularımızınkinin başka olabileceğini seziyor. Öfkelendiriyor bizi mesela. Neden? Çünkü öfkelendiğimizde aklın gerçekliğinden uzaklaşıyoruz. Şehvetimizden yemliyor bizi. Oradan yemlendiğimizde makuliyetten kopacağımızı seziyor çünkü. Buna karşı bizim de cihazatımız var. 'Euzü' sırrı da buna bakar biraz. Biz de Allah'a, bekaya, İslam'a dair beslemeler yaptığımızda direnmenin yollarına koyuluyoruz. Tıpkı Mevlana Celaleddin Hazretlerinin iki kurt meselinde olduğu gibi: "Biri siyah diğeri beyaz iki kurdun var. Boğuşsalar hangisi yener? el-Cevap: Hangisini daha iyi beslersen o." Bizim imtihanımızın da özü-özeti bu. Hangisini daha iyi besliyoruz?
12 Aralık 2024 Perşembe
Şeytan Aleyna'dan da tilki
Zaten Kur'an'da da musırrane buyruluyor kısa bir mealiyle: "Rabbinin herşeye şahit olması yetmez mi?" Demek bu şahitliği bilmeye ihtiyacımız var. Peki ne için var? Çünkü insanız. Çünkü varız. Çünkü mahlukattanız. Varlığı tattık bir kere tekrar ademe dönmek istemeyiz. Arızîliğimizi ise sezeriz. Her yitiriş bir parça daha görünür yapar onu. Her ayrılık bir parça daha çağrıştırır gidişimizi. Yokluğa dönmekse artık cehennemden de cehennem bizim için. O yüzden şahitlerimizi çoğaltmaya çalışıyoruz bitevi. Kendimiz olarak kalamazsak başkalarında kalmaya çabalıyoruz. Düşerken duvarları tırmalıyoruz. Tutunduğumuz dalları kırıyoruz. Bağırıyoruz. Isırıyoruz. Hırlıyoruz...
Bütün bu kepazelik hep daha fazla kalabilmek için. Çünkü yalnız kendimizle bir sonsuzluk düşlemenin güçlüğünü okuyoruz. Taş çatlasa yüz senelik bir ömür. Kendisiyle kendisini asla bâki kılamaz. O halde kesinlikle bir yerden yardım alması lazım. Nereden alacak? Ya maddeden yahut da maneviyattan. Maddeden umduğumuz şahitliklerin ömrü yine sınırlı. Youtube'da videoların neden bu kadar izlensin istiyorsun? Tiktok'ta neden bu kadar beğenilmeyi arzu ediyorsun? Instagram'da kırmızı kalpler gördükçe seni sevindiren nedir? İşte bu bu derinden derine hissettiğin şahitliktir. Evet. Onlarda birer iz bıraktın. Artık kalabilmek için yalnız kendinden ibaret değilsin.
Seni gören gözlerde kalabilirsin. Hatırlayan hatırlarda durabilirsin. Duyan kulaklarda gülüşünün kaydı var. Bunları da bir nevi 'kalmak' sanıyorsun. Avunuyorsun. Tıpkı heykellerine saygı duruşu yapılmasıyla kalıcılaştığını sanan diktatörler gibi. Nemrut gibi. Firavun gibi. Şeddat gibi... Herbir tapınma bir 'like' heykelin sahibine. Gülme. Çok izlenme aşkıyla her deneate girenlerin hali de farklı değil emin ol. Aleyna'nın soyadı 'Tilki' değil sadece. İçinde de şahitlerini çoğaltmaktan bekan uman bir tilki var. Fakat bu tilkilikle şeytan bile alay ediyor. Şeytan bile gülüyor. Zira bekasını umduğu şahitliğin en az kendisi kadar fani olduğunu biliyor. Onlar kalacak diye sen de kalacağını sanıyorsun. Fakat onlar da en az senin kadar kalmıyor. En nihayetinde dünya kıyametine gidiyor. Kayıtlar yıkılıyor. Bu yolda umutlar boştur. Buradan 17. Lem'a'nın 3. Nota'sına da fehmimiz uzanır şimdi. Evet. Orada da deniliyor:
"Ey gafil Said! Bil ki, galat-ı his nev'inden, gayet muvakkat dünyayı lâyemut ve daimî görüyorsun. Etrafına ve dünyaya baktığın zaman bir derece sabit ve müstemir gördüğünden, fâni nefsini de o nazarla sabit telâkki ettiğinden, yalnız kıyametin kopacağından dehşet alıyorsun. Güya kıyamet1in kopmasına kadar yaşayacaksın gibi, yalnız ondan korkuyorsun." Said gafil değil, kurban olayım Said'e, asıl gafil benim. Belki sensin. Belki başkasıdır. Belki hepimize bir/bin hisse düşer bu gafletten. Çünkü kalıcılığı 'ancak kıyamete kadar sürecek' varlıkta arıyoruz.
Halbuki asıl kalıcılık 'hiç unutmayan'ın ilminde varolmakla elde edilir. Hem güzel varolmakla elde edilir. Hem razı olmasıyla elde edilir. Şahit olarak öyle birisini bulmalısın ki, hiç ademe gitmeyecek, unutmak bilmeyecek, 'Yok ol!' demeyecek. Ve Onun bilmesi zaten varlığın yegane kaynağı olacak. Onun 'Ol'u yokluğun yokunu başından alacak. Yokluk kendine var diyecek. Var bilecek. Çünkü yokla varın arasında Onun emrinden başka mesafe yok. Hülasa: Aklı olan, fanilerden şahitlerini çoğaltarak, varlığa tutunmaya çalışmaz. Suya yazı yazarak hiçbir bilgiyi muhafaza edemezsin. Bu sosyalmedya bekası kandırıcı bir beka. Sahte bir beka. Zaten fanilikte kalıcılık arayan herkesin ameli tilkiliğe kurban gitti. Evet. Nefisleri onlara tilkiydi. Fakat şeytan cümlesinin nefsinden daha tilkiydi.
Cehennemde dişleri Uhud dağı büyüklüğünde olacak kadar biriktirdi bedenlerini. Bıraktırdı izlerini. Çoğalttı şahitlerini. Bir Aleyna görüne görüne bin, yüzbin, milyon Aleyna oldu. Her vücudu akıbetine bir ağıt oldu. Şimdi herbir şahitlik için ayrıca ademler çekecek. Herbir ilgiyi özleyecek. Herbir alkışa inleyecek. Onlar hareket halindeki trenden yol kenarındaki dikenli telleri tutmaya çalıştılar. Kârları kanları. Kanları izleri. İzleri yaraları... O kesiklerin sızlayacağı bir yer mutlaka olacaktır. Madem, şahitliğin için ademî yolları seçtin, ademin şahidin olur akıbet sana...
5 Ekim 2024 Cumartesi
Niyet ettim Kemal'in rızası için Semih Çelik'in Hüda-Par'la bağlantısını bulmaya
Allah sonumuzu hayretsin. Gerçi solcuların, herhangi bir suçu, herhangi bir cemaate bağlaması için, o cemaatin, suçun işlendiği mahalde bulunmasına da gerek yoktur. (Nitekim Narin Güran cinayetinde de bunu gördük. Neredeyse Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş Hoca'nın üzerine kalacaktı iş.) Yine de insan semttekiler adına iki kere korkuyor. Mutlaka Semih Çelik mel'ununun geçmişi şöyle bir taranmıştır. Haplanmadığı dönemde eskaza cumaya gitmişse vay o caminin cemaatinin haline! Vay ki ne vay. Ha, mevzuu bu defa Hüda-Par'a kadar çıkarırlar mı, bilemem. Menfaat görürlerse çıkarabilirler. Evet. Zaten, menfaat görürlerse, Çin'deki herhangi bir caminin cemaatine kadar bağlayabilirler suçu...
Sonra katilin evinde bulunan çizimlere takıldı aklım. Çizimler ha! Acaba sanata(!) bir meyli mi varmış? Gerçi Hitler'in de 'güzel sanatlar' macerası olduğu bilinir. Hem Paul Virilio da 'Enformasyon Bombası'nda aşırılıkların meşrulaştırıcısı olarak 'kültür-sanat'ın kullanıldığını söylemiyor muydu artık? Sadizm, teşhircilik, pedofili, pornografi, eşcinsellik vs... Arkalarında küresel bir akıl vardı bunların. Ve bu akıl, doğrudan yayamadığı kötülüğü, kültür-sanat faaliyetlerinin günahsızlığı(!) üzerinden satıyordu. Mesela: Elbette uluorta sadizm yapamazdınız. Ama pekala resim sergisini düzenleyebilirdiniz. Pedofiliyi 'pedofili' olarak kamuya yutturamazdınız. Fakat pekala sinemaya taşıyabilirdiniz. Pornografiyi genele sunamazdınız. Lakin roman yapıp 'çok satarlar' içinde okutabilirdiniz. Nihayetinde sanat da kültür de yasak tanımazdı. Onlar sınırları aşmak için vardı. Böylece her kötülük yayılmanın en sinsi yolunu buldu. İnsan şeklindeki şeytanlar, İblis'e bile şeytaniyette parmak ısırttı, damak şaklattı, yapacağını unutturdu:
"Disney firmasının profesyonellerinin ortadan kalkmak üzere olan aile pazarının püritenliğini bir kenara bırakarak ABC kanalında aşırı şiddete yönelmelerini, Disneyland ve Disneyworld'de gayler için buluşma günleri düzenleyerek sekse el atışlarını dikkate alırsak, kendisi de çeşitli yanürünlere sahip olan porno pazarının hedeflerini daha iyi görebiliriz. Kültürle kaynaşıp karışan porno 'son kalan hukuki kısıtlamalardan da' kaçabilir, bunun yanında 'hizmet' sektöründeki alışverişlerin ayrımcılık yapmayan niteliğinden de yararlanabilir. (...) Kalabalık bir pazar arayışına devam eden Georges Pompidou Merkezi bir sonraki yıl 'Yedi Temel Günah' sergisini düzenlerken Cartier Vakfı da 'Âşıklar' başlıklı başka bir sergi düzenliyordu. Barcelona'da 'yaklaşık 20 fotoğrafçı, tasarımcı, mimar ve grafikerin kötü niyetli veya kaba şekilde cinsellik üzerine hezeyan dolu bir çalışma yaptıkları' Tasarım İlkbaharı etkinliği düzenlendi. Los Angeles'dan Hanover'e kadar bütün müze ve galerilerde gizleme pratiği sona ermişti. (...) Daha önce rastlanmayan bir başka şey de en fazla şiddet dolu ve edepsiz yapıt içeren müze salonunun 18 yaşından küçüklere kapalı olmasıydı. Böylece kültürel gösteriyle herhangi bir X kategorisi seyirliği arasındaki son farklardan biri ortadan kalkmış oluyordu. Organizatörlerin 'skandal çıkmasını ummalarına' karşılık serginin küratörü şu herkesçe kabul görmüş deyişi yineledi: 'Sanat hiçbir zaman ahlakdışı değildir.' Halbuki, her tür edep ve sakınma duygusunu terketmek ahlakdışı bir tavır değil, tehlikeli bir tavırdır."
Yazılanların hiç yersiz olmadığını 'yerli(!) sinemamız' üzerinden değerlendirebilmek mümkündür. Kemal Sunal'ın Şaban güldürüsünde kullandığı argoları aşırı bulan kuşak, daha karatoprağa girmeden, Cem Yılmaz'ın 'küfürbaz Erşan' komedisine erişivermiştir. Artık karakterlerin birbirlerine kaba hayvan isimleriyle hitap etmeleri hakaretten sayılmaz. Çünkü neredeyse ana-bacı sövmeyene zamanın velisi nazarıyla bakılmaktadır. Sin-Kaf'lar havada uçuşmaktadır. 'Koyma'lar gırladır. Cinselliğin çok dolaylı imâlarını dahi aşırı bulan ahlak, iyiden iyiye geriletilip, yerine en mahrem meseleleri dahi en açık şekilde dilegetirebilen bir 'sanat algısı' yerleştirilmiştir. Eşcinsellik zaten artık olmazsa olmazımızdır. Her filme mutlaka bir miktar katılır. Yine, Kurtlar Vadisi'nde Cerrahpaşalı Metin'in öldüğü sahne hakkında yaşanan tartışmalar, Prens dizisinde Saksonya Dükü Philippe'in boynu kesilirken yaşanmaz. Hatta böylesi sahneler artık hiçbir 'özendirme tartışmasına' dahi konu olmaz. Kabul edelim. Semih Çelik'in yaptığı çizimlerin ortamı 'kültür-sanat' dünyası tarafından hazırlanmaktadır. Bir operasyon yediğimizi görmemek nâdânlık sayılır. Elbette operasyonu yapanların dillerinde 'Sanat hiçbir zaman ahlakdışı değildir' mottosu tekrarlanmaktadır. Fakat bu sırada sosyo-psikolojimiz de geçmişi mumla aratacaktır.
'Sanat' deyince 'tasarım' konusu da ister istemez gündeme geliyor. Nihayetinde en çok muhatap olduğumuz sanatçılar tasarımcılar. Bazıları onların işini sanattan değil 'zanaattan' saysa da bekleyelim. Hüküm vermekte acele etmeyelim. Fakat şuna da bir dikkat çeker olalım: Sanat için mevzubahis her tehlike zanaatler için de geçerli olabilir. Nitekim, daha geçenlerde, avukat Feyza Altun'un X hesapından yaptığı kupa paylaşımı ahlakî çöküşün uçlarının ne denli kılcallara indiğini de gözler önüne seriyordu.
Gayet neşeyle müvekkilinin hediyesi olduğunu söylediği kupada şöyle yazıyordu: "Siktir Orospu, Afedersiniz." Kupada yeralan küfürden daha mühimmi, çizimin, geçmiş siyasal bir tartışmanın parçası olmasıydı. 'Yaşlı bir sol seçmen' kendisiyle aynı düşünceyi paylaşmayan bir başkasına söylemişti bu galiz ifadeyi. Söylediği kişi kendisinden daha genç bir kadındı. Sonraları bu video kesiti 'solun sağa geçmeyen kini'nin sembolü oldu. Melek Davarcı (Mosso) da yine aynı sembole gönderme yapan bir paylaşım yaptı. Kutuplaşmanın zâhirde en şikayetçisi olan solcular böylesi küfürbaz bir eylemi bayraklaştırmakta beis görmediler. (Sağ seçmen hakkında galiz ifadeler kullanan Dilara Kayseriloğlu'nun da yine CHP'nin kanatları altına alındığını hatırlayalım.) Yani, yukarıdaki kem motto, başka bir açıdan tekrarlanıyordu: "Solculuk hiçbir zaman ahlakdışılık değildir." Bir solcu olarak sağ seçmene küfür ederseniz bunun ahlakdışı hiçbir yanı yoktur. Asıl ahlakdışılık sağın sola soğuk davranmasıdır. Bu makul(!) iddia hemen Orwell'ın Hayvan Çiftliği'ni hatırlara getirir. Demek "Bütün insanlar eşittir ama solcular daha da eşittir."
İşte, tam da burada, Bediüzzaman Hazretlerinin 'seküler sanatın arkaplanı' hakkındaki tesbitleri geliyor aklıma: "Telkini aşk-ı tabiat olur. Maddeperestlik hissi, kalbe de yerleştirir; ondan ucuzca kendini kurtaramaz. Yine ondan gelen, dalâletten neş'et eden ruhun ıztırâbâtına, o edepsizlenmiş edeb müsekkin, hem münevvim, hakikî faide vermez. Tek bir ilâcı bulmuş, o da romanlarıymış. Kitap gibi bir hayy-ı meyyit, sinema gibi bir müteharrik emvat. Meyyit hayat veremez. Hem tiyatro gibi tenasuhvâri, mazi denilen geniş kabrin hortlakları gibi şu üç nevi romanlarıyla hiç de utanmaz. Beşerin ağzına yalancı bir dil koymuş, hem insanın yüzüne fâsık bir göz takmış, dünyaya bir âlüfte fistanını giydirmiş, hüsn-ü mücerred tanımaz. Güneşi gösterirse, sarı saçlı güzel bir aktrisi kàrie ihtar eder. Zahiren der: 'Sefahet fenadır, insanlara yakışmaz.' Netice-i muzırrayı gösterir. Halbuki sefahete öyle müşevvikane bir tasviri yapar ki, ağız suyu akıtır, akıl hâkim kalamaz. İştihayı kabartır, hevesi tehyiç eder, his daha söz dinlemez."
9 Eylül 2024 Pazartesi
Onlar Arapçaya değil dirilttiklerine düşmanlar
Allah, meleklerine Âdem aleyhisselamın, dolayısıyla insaniyetin kemalini 'tâlim-i esma' ile göstermişti. Yani onların bilemedikleri isimleri Âdem efendimiz bilmişti. Maşaallah. Melekler de o kemale insafla secde ettiler. Dille gösterilen büyüklüğü kabul ettiler. Fakat İblis etmedi. Ve İblis o günden beri kelimelerimizi unutturmaya çalışıyor.
Prof. Dr. David Crystal'ın 'Dillerin Katli' isminde bir kitabı var. Altbaşlığı da şöyle: "Bir dilin ölümü bir milletin ölümüdür." Yıllar önce okumak nasip olmuştu. İstifade etmiştim. Hatta, Kur'an'da, 'dillerin farklılığı'nın neden 'ayet' olarak zikredildiğini de daha derin kavramamı sağlamıştı. Mesela bir yerinde deniliyordu ki:
“Her dil, belli bir evren modeli, dünyanın anlaşılmasına yarayan bir 'gösterge sistemi' oluşturur. Dünyayı tanımlamak için 4000 farklı yolumuz varsa bu bizi zengin kılar. Ekoloji konusunda olduğu kadar dillerin korunması konusuna da eğilmeliyiz.”
Dillerin korunması. Peki ne için? Çünkü 'şahit olduklarımızı anlama' sürecini etkileyenlerden birisi de dillerimiz. Dilimiz varlığı nasıl tasnif ettiğimizi belirleyici bir rol oynuyor. Dilin yaşattığı manalar üzerinden varlık da anlam kazanıyor. Her insan bildiği diller üzerinden düşünebiliyor. İnsanlıksa bilinen bütün diller üzerinden...
“Dilinin yapısının insanın entelektüel başarısının önemli bir şahidi olduğu gözönüne alınırsa dilbilim dünyasındaki genetik çeşitliliğin kaybı (…) muhtemelen biyolojik dünyadaki genetik çeşitliliğin kaybından bile önemlidir. (...) Biyolojik çeşitliliğe olan ihtiyacı destekleyen görüşler dil için de geçerlidir. (…) Artan tekdüzeleşme bir türün uzun vadede hayatta kalmasına yönelik tehditler içerir. Ekoloji dilinde en güçlü ekosistemler en çeşitli olanlardır. (…) Dil çeşitliliğinde herhangi bir azalma, türümüzün uyum sağlama gücünü azaltır, çünkü faydalanabileceğimiz bilgi havuzunu küçültür.”
Kitaptan anladığım kadarıyla, 'ulus-devlet sistemini' biraz geriye kaydırırsak, bugün dillerin hayatını tehdit eden üç şey var: 1) Batı merkezli küreselleşme. 2) İlerlemeci tarih anlatımı. 3) Sosyal darwinizm.
Batı merkezli küreselleşme, aslında Batılılaşma, tek kültürün kendini dünyanın her köşesine dayatmasını içerdiğinden, dillerin yokolmasına sebep oluyor: “Herşey bu hızda giderse, gelecek yüzyılın insanoğlu dillerinin %90’ının ölümünü veya yokoluşunu göreceği, bence gerçeğe yakın bir tahmindir." İlerlemeci tarih anlayışıysa 'yaşadığımız çağı herşeyin merkezine koyduğu için' uzağında kalanların gözden düşmesine sebep oluyor: "1500’lü yıllarda Brezilya’da 1175 dilin konuşulduğu tahmin edilmektedir. Bugün rakam 200’ün altındadır.”
Sosyal darwinizmin zararı da diğerlerine benzer nitelikte. Canlılığın hep ileriye gittiği, yani evrimleştiği, gibi yanlış bir itikadı aşıladığı için, mazide kalan herşeye 'maymun işi' muamelesi yapılıyor. Halbuki gerçekler böyle değil. Crystal buna da itiraz ediyor: “Yerli toplulukların İngilizce ve Fransızca kadar tam ve karmaşık dillere sahip olduğu pek bilinmemekte ve geleneksel Batı inancı aksini farzetmektedir. Boyunduruk altındaki halklara karşı gösterilen küçümseme otomatik olarak onların dillerine de taşınmış, bu diller basit ve hayvanca diye tasvir edilmiştir." Kuzey Amerika'nın kadim dilleri uzmanı olan Marianne Mithun da kitapta ona destek çıkanlardan: "Kuzey Amerika’da nefes kesici güzellikte inceliklere sahip olmayan dil yoktur." Yani bir dilin gelişmemiş(!) bir toplum tarafından konuşuluyor olması 'geri bir dil olduğu' anlamına gelmez. Durum tam tersi şekilde de olabilir.
Geniş daireden dar daireye dönersek, işte, bu üç yanlış itikadın Türkiye'deki tezahürü de üçtür kardeşlerim:
1) Müslümanların ortak alfabesi 'İslam harflerine' karşı gösterilen düşmanlık. Evet. Halbuki aynı düşmanlık 'Batı kültürünün ortak alfabesi' sayılan Latin harflerine karşı gösterilmez. Çünkü, yukarıdaki üç yanlış itikad, onları başka yere, İslam harflerini başka yere oturtur. Birisini ileri diğerini geri sayar. 2) Osmanlı Türkçesine karşı gösterilen düşmanlık. Evet. Çünkü, Osmanlı Türkçesi, Türklerin 'yönettikleri coğrafyadaki dilleri yoketme' saikiyle değil, 'onları da dillerine katarak zenginleşme' arzusuna mebnidir. Halbuki, yukarıdaki üç yanlış itikad, coğrafyayla bütünleşmeyi değil, Batı adına onları evvela kendisi yoketme saikini aşılamaktadır. 3) Arapçaya, Kürtçeye vs. düşmanlık. Evet. Çünkü, yine yukarıdaki üç yanlış itikada göre, Avrupa ilerisidir, Asya gerisidir. O yüzden Arapça veya Kürtçe vs. konuşmak 'maymun dili konuşmak' mesabesindedir. Evrimde geriye doğru uzanmaya çalışmaktır.
Türkiye'de dil üzerinden yaşanan tartışmalar ağırlıklı olarak bu zeminde şekillenir. O yüzden esnaf tabelalarına da muameleler farklı olur. (Herhangi bir Batı dilindeyse dokunulmaz. Ama Asyalı dilindeyse heran operasyon çekilebilir.) Sokakta konuşulması da yine farklı tepkilerle karşılanır. Hülasa: Bu ülkenin insanlarının zihnine öyle operasyon çekilmiştir ki, bin yıllık cihad arkadaşlarının dilini küçümser, ama bin yıldır düşmanlıktan başka birşey görmediği Avrupalının dilini baştacı eder. Ahirzaman böyle garip bir vakittir. İmtihanı böyle ağır bir imtihandır. Müslümanı müslümana dövdürür. Tarlanın taşıyla tarlanın kuşunu öldürür.
Halbuki, meseleye birazcık ilmî endişeyle bakan birisi için, Asya'nın aşağılanacak hiçbir tarafı yoktur. Bilakis, anlaşılırsa, zenginliğin hakikatine sahip olduğu farkedilir. Mesela: Sefer Turan'la söyleşilerinden oluşan Bilim Sohbetleri kitabında, merhum Prof. Dr. Fuat Sezgin Hoca, meşhur şarkiyatçılardan Helmutt Ritter'in (ki aynı zamanda hocasıdır) Arapça yazımı hakkında 'üç vitesli yazı' diyerek büyük iltifatlarda bulunduğunu, Latin alfabesini de "Bu eşek sür'atinde gidiyor!" diye küçümsediğini aktarır:
"(Noktasız yazı) Bu âlimler vitesidir, diyor. Kütüphanelerdeki kitapların bir kısmı böyle. Onları ancak âlimler okuyabilir. İkinci viteste ise noktalı ama harekesiz yazarsınız. Okumada da yazmada da ikinci vitestir. Bu umumiyetle halk için geçerli bir vitestir. Üçüncüsündeyse noktalı ve harekeli yazarsınız. Okurken hata varsa çok kolay farkedersiniz. Fakat yazmak zaman alır. Bu üçüncü vitestir. Hocam Helmutt Ritter bunu söyledikten sonra bir kağıt aldı ve kağıda kendi ismini, Latin harfleriyle 'Ritter' yazdı. 'Bu eşek süratiyle gidiyor!' dedi ve ekledi: 'Bu da eşek vitesidir!' Arapça'daki viteslerle kitaplar müthiş bir süratle yazılıyordu."
Son ilave olarak, Bediüzzaman Hazretlerinin Lem'alar'da dikkatleri çektiği, birşeyden daha bahsedeceğim: O da İslam harflerinin 'çağrışım dünyası'dır. Evet. İslam harfleri müslümanların maneviyatından neşet ediyor. O dünyadan çıktığı için, yine o dünyayı çağrıştırıyor, hatırlatıyor, dürtüyor. Bir müslüman onları gördüğünde ister-istemez manevî tetiklenmeler yaşıyor. Şuurunda olsun veya olmasın. Harfler yapacağını yapıyor. Halbuki Latin alfabesi böyle bir yeteneğe sahip değildir. Onları gördüğümüzde ne Allah'ı, ne Peygamberi, ne İslam'ı hatırlarız.
"(...) hurûfât, kudsiyet kesb ettikçe, yani, âhizelik vaziyetini aldıkça, yani, Kur'ân hurûfâtı olduğundan âhizelik vaziyetini aldığı ve düğmeler hükmüne geçtiği ve sûrelerin başlarındaki hurûfat daha ziyade o münâsebât-ı hafiyenin uçlarının merkezî ukdeleri, düğümleri ve hassas düğmeleri hükmünde olduğundan, vücud-u havâîleri bu hâsiyete mâlik olduğu gibi, vücud-u zihnîleri dahi, hattâ vücud-u nakşiyeleri de bu hâsiyetten hassaları ve hisseleri var. Demek, o harflerin okumasıyla ve yazmasıyla, maddî ilâç gibi şifâ ve başka maksatlar hâsıl olabilir."
Bunlar okunması, yazması, hatta bakılması bile 'başka' olan şeyler. Latin alfabesine bakmak, bir müslüman için, İslam harflerine bakmakla bir değil. Aynı tellere dokunmuyor. Aynı şifreleri çözmüyor. Aynı şiiri söylemiyor. Aynı musikiyi terennüm etmiyor. Kur'an'da anılan huruf-i mukatta belki de bizi harflerin bu yanına uyandırma hikmeti de güdüyor. Tek tek bile hikmeti var onların yani. Tek tek bile kıymetliler. Tek tek bile manidarlar. O sebeple yerlerine başkasını yerleştirmekle doğru yapılmaz. Elbise olsa değiştirilir fakat derimiz asla değiştirilemez.
Bazen düşünüyorum: Bu kemalistler, bir açıdan bakınca çok aptallar, ama başka açıdan da çok zekiler. Evet. Manevî dünyamızı ayakta tutan şeylerin köküne kibrit suyu dökmede pek mahir davranmışlar. İlk kılıçlarını şeairlere sallamışlar. Kodlarımızla oynamışlar. Çağrışımlarla dahi olsun müslüman ruhunu en geniş dairede besleyen şeylerin ensesine çökmüşler. Bugünkü avaneleri de aynı yolda ilerliyorlar. Nerede görseler sataşıyorlar.
Öyle. İslam harflerinin, Arapçanın, Osmanlıcanın, müslüman dillerinin, müslümanca kelimelerin Tek Parti döneminde tam bir zorbalıkla hayatımızdan sökülüp atılmaya çalışılmasında şeytanî bir zeka kendisini hissettiriyor. Bu zeka, bilfiil uygulayanların başlarında değilse bile, kesinlikle arkalarında bir yerlerdedir. Kulaklarına fısıldanmıştır. Ajandalarına yazılmıştır. Onlar da ödev verilen bu dersleri tekmil etmişlerdir herhalde. Ne diyelim? Cenab-ı Hak rüşdümüzü yeniden ilham eylesin. Kemalimizi tekrardan iade eylesin. Âmin. Âmin. Âmin.
15 Temmuz 2022 Cuma
Ne olacak bu evrimcilerin ana-baba hasreti?
İş yalnız burada kalsa sorun yok muhterem karilerim. "Ana-baba hasretidir..." der geçersiniz. Fakat bunlar mevzuu daha enteresan boyutlara da taşıyorlar. 'Rahmetli anacığım da bana böyle sarılırdı'dan yola çıkıp "Ulan yoksa anacığım da panda olmasın mı?" gibi absürt noktalara varıyorlar. O yüzden evrimcilerin bu tarz paylaşımlarına takılmadan edemiyorum. En yumuşağı "Memeli hayvanlarla aramızdaki benzerliklerden akrabalık fikrine gitmek doğru değil!" diyorum. Nihayetinde atalarımız da bu mantığın sağlam bir zemini olmadığını şu hakikatli sözle asırlar öncesinden tesbit etmişler: "Halanın da bıyığı olsa amcan olurdu."
Diyeceksiniz ki: "Hooop! Kendi ağzınla tuş oldun a akılsız. Halayla amca zaten akrabadır." Doğrudur muhterem karilerim. Halayla amca zaten akrabadır da 'bıyık' sorunu da ortalarında lök gibi oturmaktadır. Hal böyle olunca feleğin çemberinden geçerek gözünü açmış birisi sormadan yapamaz: "Bir küçücük bıyık iki aile üyesini birbiri olmaktan bu kadar kesin alıkoyuyorsa memeli hayvanlarla aramızdaki nüanslar bize neler yapmaz?" Öyle ya. Sadece benzemiyoruz ki. Bir sürü de farkımız var bizim. Fakat sathî nazarın en kem meziyetidir. Az bakar. Az görür. Daha azını da gösterir. Bu az-az-az birikiminden çıkan yorumlar da elbette isabet etmez. Çünkü hayır küllîdir. Büyük resim kuşatıldıkça hakikate de yaklaşılır. Parçalarsa şaşırtır.
Şer cüzîdir. Parçalara bakmak indirgemeciliktir. Evrimcilerin sırf bu tarz şeylere dikkatimizi celbedip farkları halının altına süpürmesi bir cerbezeye işaret eder. Mesela: Cinler de şuurlu varlıklardır. Melekler de Allah'a ibadet etmektedirler. Kainatı anlamak noktasında biz insanlar, hayvanlara değil, daha çok onlara benziyoruz. (Onlarla bu tarz hukukumuz memelilerden de fazla.) Öyle değil mi? Cinler de bizim gibi imtihan oluyorlar. (Hatta peygamberimiz onların da peygamberi.) Melekler de bizim gibi kullukta bulunuyorlar. Peki şimdiye kadar hangimiz bu tür bir benzerlikten dolayı 'aramızda evrim ilişkisi olmalı' diye düşündük
Düşünür müyüz?
Elbette hayır. Çünkü imanımız (dikkat ettiyseniz müslümanlarla konuşuyorum) bize öğretmiştir ki: Cinler ateşten, melekler nurdan vs. yaratılmışlardır. Yani üstte ne kadar birbirimize benzer olursak olalım, zeminde, daha yapıtaşı pozisyonunda, hiçbir benzerliğimiz olmadığını bize Kur'an-sünnet öğretmiştir. Bu şu okuduğumuzun altında birşey daha öğretir bize: Zâhirî benzerlikler bâtının aynı olduğuna delalet etmez. Şap da beyazdır, sulfato da. Fakat tadlarının şiddet-i muhalefetiyle bile aynı şey olmadıkları anlaşılabilir. Cismaniyetiyse insaniyetin ancak kabuğudur. Biyolojimiz şapla sulfatonun beyazlığı gibi bir benzerliktir. Karilerim, dikkat edin, evrimcilerde indirgemeciliğe maruz kalırsınız. Onlar insanı kabuğundan ibaret sayarlar. Kabuklaştırırlar. Yumurtada kalandan uçan tavus kuşunu tavsif ederler. İşte indirgemecilik budur.
Bir de muhterem karilerim, bu arkadaşlar, benzerliğin "Kesin ondan gelmiştir!" tarzı bir zaruret gerektirdiğini dayatıyorlar. Peki bu sahiden bir zaruret midir? Herşeyi yaratan tek bir Allah'a iman edenler için benzerlikler ustanın sanatında bıraktığı imzalardır. Kaşelerdir. Nişanlardır. Hâtemlerdir. Mühürlerdir. Sikkelerdir. Tuğralardır. Şiddetleri başka başkadır. Etkileri boyut boyuttur. Aşkın simetri farklı şekilleriyle kainatı kuşatmıştır. O Sultan nasıl dilerse öyle eyler. Evet. Bilmem kaç milyon ışıkyılı uzaklıkta dünyaya tıpatıp benzeyen bir gezegen bulunsa, biz bu benzerlik üzerinden, "Kesin dünyadan kopmuştur!" diye çıkarımda bulunmayız. Böyle bir mecburiyet hissetmeyiz. "Bir olan Sultanımız onu buna benzetmiştir!" deriz. İkisini yaratan bir olduğuna göre, benzerlikleri nasıl iktiza buyurduysa, öyle koyması şanındandır.
Bir de utanmadan "Evrim tevhide daha uyumlu!" falan diyorlar. Vay arkadaş. Evrim tevhide uyumlu değil. Daha çok Allah'ın kudretine bir sınırlama iması. Nasıl? Açmaya çalışayım: Ben bir mutfağa girsem, tat olarak, renk olarak, koku olarak benzer yemeklere rastlasam, bunları 'birbirinden gelme ilişkisi'yle açıklamaya mecbur değilim. Çünkü aşçıyı inkâr etmiyorum. Pekala diyebilirim ki: Bir aşçı hepsini ayrı ayrı yapmıştır. (Aşçıyı inkâr edense benim gibi diyemez. O açıklamayı yemekler arası ilişkilerde bulmak zorundadır.) Peki ya benzerlikler? Aşçının aşçılık şanı nasıl dilerse onları birbirine o şekilde benzetmiştir. Piyazın kurufasulyeden gelmesi gerekmez. Pilav milyonlarca yıl güneşte kalmış sütlaç değildir. Herşeyin hazineleri Onun yanındadır. Hepsini, değil mutlak hiçlikten, ilminden varlığa yeniden çıkarır. "Ol!" emrinin sahibine bu pek kolaydır. Evet. Evrimcilerse tıpkı filozofların 'Birden yalnız bir sudur eder' demesi gibi yataydaki benzerliklerin 'köken bağı' ile açıklanmasını zaruri görüyorlar. Herşeye gücü yeten Allah'a inanan mü'min için böyle bir zorunluluk sözkonusu olamaz ki. Apayrı fizik imkanlarına iman ediyoruz desek yeridir.
Yaşadığımız İşaratü'l-İ'caz'da anlatılana da benziyor biraz sanki: "Hüseyin-i Cisrî'nin dediği gibi, âsâr-ı medeniyetle müzeyyen ve bütün ziynetlere müştemil bir eve giren bir adam, ev sahibini göremediğinden, o ziyneti, o esasatı, tesadüfe ve tabiata isnad etmeye mecbur olmuştur. Kezalik, nizam-ı âlemdeki bütün hikmetlerin, faidelerin tam bir ihtiyara ve şâmil bir ilme ve kâmil bir kudrete yaptıkları şehadetten gaflet eden gafiller, sathî nazarlarınca, tesir-i hakikîyi esbab-ı camideye vermeye mecbur kalmışlardır."
"Sürüngenlere neden daha az benziyoruz?" diye bir sorumuz da olamaz bizim. Benzemek-benzememek varoluşumuz için bir problemi ifade etmez. Meleklere de herşeyimiz benzemiyor. Bediüzzaman'ın ifadesiyle insanoğlu hem nebatî hem hayvanî hem melekî yanları olan bir canlı. Hatta kainatın misal-i musağğarı. Küçük bir özeti. Herbirşeye dair benzerlikleri bulunur. Her benzerlik için birinden gelmesine gerek yok. Böyle bir zaruret durumu yok. (Zaten hepsinden birden gelmesi de mümkün değil.) Benzerlik herşeye gücü yeten Allah'ı böyle birşeye mecbur bırakamaz. Evrimcilere anlatamadığımız en çok bu gibi görünüyor. Müslümanlar olarak, dikeyde bir çözümümüz varken, yatayı hırpalamaya mecbur değiliz. Biz mutlak kudret sahibi bir ilaha inanıyoruz. Onun için tek bir nefsin ihyasının bütün varlığın yaratılmasından ayrı güçlüğü yok. (Aslında hiçbir güçlüğü yok. Allah böyle olur. Böyle olmayana da Allah denmez.) Hepsi ilminde mevcuttur. Dilediği herşeyi hiçlikten çıkarabilecek mutlak bir kudret sahibidir.
Bir de şunu düşünelim lütfen: Iphone 12 Iphone 13'e benziyor diye illa ondan gelmesine gerek yok. Hayır. Bir üretici, yapıtaşlarını yeni bir oranla biraraya getirerek, Iphone 13'ü üretiyor. Iphone 12'lere birşey ekleyip-eksiltip 13 yapılmıyor. Beşeriyet bile, mucbir bir sebep yoksa, üretim sistemini böyle kuruyor. Burada lazım olan ilim. Ve üretebilecek imkan. O ilim ve kudret ise Allah'ta zaten var. Eğer ilim-kudret Allah'ta olmasaydı, yalnız eşyada kalsaydı, elbette eşyaya kat çıkmak gerekecekti. Mesela: Iphone 13 yapmayı bilmiyorsunuz, ama anteni nasıl uzayacak biliyorsunuz. İşte, o zaman Iphone 12'yi alır, antenini uzatırsınız falan filan. Çünkü tamamını yapamıyorsunuz. Bu sizi eldeki malzemeyi kullanmaya icbar ediyor. Allah bu noktada acze-cehalete düşürülemez ki "Benzerlik varsa kesin onu alıp üzerine kat çıkmıştır!" tarzı bir sonuca varılsın. Allah'ın durumu, la teşbih ve la temsil, birinciye benzer. Baştan yeniden yepyeni birşey yaratmaya muktedirdir. Öncekine kat çıkmaya muhtaç değildir. Bizi nasıl yaratmak istiyorsa öyle yaratır.
Her neyse. Yazıyı yine çok uzattım. Meseleyi zaten anladınız. Benzerlikleri 'birbirinden gelmenin delili' olarak değil 'Vahdet sahibi Allah'ın tevhid izleri' olarak düşünmeye yatkınlaşalım istiyorum. Böylece evrimin bizi hayvanlardan bir hayvana indirgemesine de mani olabiliriz. İçimizde meleklerle yarışacak zenginlik var. Onlara inanmazsak kanatlarını açamayız. Tavuk olduğuna inandırılan kartal uçamaz. Evrim bizi 'terliksi hayvandan hallice' bir halete davet ediyor. Kur'ansa başımızı yüce bir miraca kaldırıyor. Hangisini seçeceğiz? 'Hayvanlardan bir hayvan' dersek İblis'e de söyleyecek sözümüz kalmaz. Öyle ya. Koskoca İblis. Meleklere hoca. Hayvana neden secde etsin ki? Şempanzelere secde edilir mi? Pandalara secde edilir mi? Zaten onu da secde etmekten alıkoyan bizi sırf maddemiz üzerinden tartmasıydı. Aynı hataya düşmeyelim. Hak Teala, İblis'ten kabul etmediği indirgemeciliği evrimcilerden kabul edecek değildir, vesselam.
18 Nisan 2022 Pazartesi
Şeytandan yaşlı kim var?
Modernistler, yani ehl-i bid'a, böylesi tuzakları sünniler üzerinde çok deniyorlar. Sık rastlananlardan birisi: Ayetlerin muhataplarını-makamlarını törpülemek. 'Ne için indiklerini' düşündürmemek. Halbuki belagatta kaidedir arkadaşım: Bir söz; kim söylemiş, kime söylemiş, ne makamda söylemiş, ne söylemiş; tamamı kuşatılarak anlaşılabilir. Kimin söylediği bilinmeyen söz askıdadır. Kimin kime söylediği bilinmeyen söz askıdadır. Kimin, kime, hangi makamda söylediği bilinmeyen söz askıdadır. Sadece 'ne söylendiğine' bakılarak hakkı verilmiş olmaz. Mana hem mekanın hem zamanın parçasıdır çünkü. (Yani o mekan-zaman ilişkisi içinde dokunmuştur.) Yerini bulması da ancak onlarla birlikte olur. Boşverdiğiniz zaman gözün güzelliğini yüzden edersiniz.
Sözgelimi: 'Ataların dini' meselesi. Kur'an'da "Atalarımızın dininden vazgeçmeyiz!" diyenlerin yerildiği birçok ayet var. Kimin söylediği belli. Amenna. Hak Subhanehu buyuruyor. Ama kime söylemiş bu ayetleri? Muhatabı kimler? Müslümanlar mı? Elbette değil. Yani atası mü'min olanın "Babam gibi müslüman olacağım!" demesi yerilmiyor Furkan'da. "Her nesil yeni bir din çıkarsın da ona uysun!" buyrulmuyor. Hâşâ, zaten böyle birşey emredilse, Kur'an kendisiyle çelişiyor olacak. İnsanları hem İslam'a çağırıyor hem de men ediyor sayılacak. Böyle bir tezat kelamullahta bulunabilir mi? Biz Allahımızı da, Peygamberimizi de, Kur'an'ımızı da cümle tezatlardan tenzih ederiz. Bizim Allahımız çelişkiye düşmeyecek bir Allah'tır. Dini de öyle kemalde bir dindir. Hem, arkadaşım, çelişkiye düşene ilah denemez. Çünkü kusurdur. Kusurlu olandan nasıl 'ilah' olur?
Öyleyse pusunun adını tam koymak lazım: Bid'a ehlinin böylesi ayetler üzerinden çevirdiği dolap cerbezedir. Cer-be-ze. Hakikati eksilterek saptırma. Veya resmin tamamını gözden kaçırarak arzuladığına baktırma. Kelamın doğru anlaşılmak için muhtaç olduğu dört öğeden ikisini berhava etme. 'Kime' ve 'ne makamda' söylenildiğini unutturma. Hatta bu unutturmayla manayı tam tersi istikamete çevirmektir. 'Bâtıl hakkındaki' hükümleri 'hakka dairmiş gibi' okutmaktır. Evet. Mezkûr ayetler bir müslümanın yüzüne 'hakkında nazil olmuş gibi' okunursa yapılan şey cerbezeye girer.
Bir de şu var arkadaşım: Kur'an bu ayetlerden ibaret değil ki. Mü'minlere 'evvelki salihlerin yolunu takip etmelerini' emreden pekçok hitap da var. Onları ne yapacağız? Görmezden mi geleceğiz? Hatta, hepsini geçtim, 'Fatiha' diye birşey var. Kur'an'dan ilk öğrendiğimiz. Her namazda okuduğumuz. Onsuz namaz olmayan. 'Kalbi' olarak sayılan. İşte o Fatiha'da bile söyleniyor bu hakikat bizlere. Hatırladın mı? Sonundan başlayalım nasıl çözeceksin. Kısacık mealiyse şöyle: "Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet, gazaba uğrayanlarınkine ve sapıklarınkine değil." Evet. Demek 'ataların yolu' da tek değil. Bir 'nimet verilenler' var. Bir de 'gazaba uğrayanlar ve sapıklar.'
Şu ahirzaman şaşkınlarının haline gül arkadaşım. Çünkü hakediyorlar. (Zarara rızasıyla girene merhamet edilmez.) En çok kendileri Kur'an'dan anlıyormuş gibi kasılıyor da Fatiha'yı bile kavramaktan acizler. Üstelik bu 'ayetlerin bir kısmını alıp diğer kısmını görmezden gelme' kemlikleri yüzünden muvazene-i şeriatı da bozuyorlar. Herkesin öncesini bir sayıp; Musa aleyhisselam ile Firavun'u, İbrahim aleyhisselam ile Nemrut'u, Davud aleyhisselam ile Calut'u eşitleyip; hak-bâtıl nüanslarını törpüleyip hatta; bizi güya Kur'an eliyle böylesi hatalardan(!) men ediyorlar. Halbuki men ettikleri tarafta salihler var. Cenab-ı Hakkın imanla aziz kıldığı mü'minler var. Sahabe var. İmamlar var. Ehl-i Sünnet mirası var. Kendilerinin tuttuğu yolsa tastamam cahiliye yoludur. Evet. Sünnetin hak dairesini reddeden şeytanının soytarısı olur. Öyle ya. Şeytandan yaşlı/ata kim var?
5 Ekim 2021 Salı
Kristal ışığı bitirebilir miymiş hiç?
Bizden birisi söylese itibarı olmaz. Zira müslümanın kanı acıdır. Ama Michio Kaku Einstein'dan Ötesi'nde diyor ki: "Bilim insanlarının küçük bir azınlığı, aralarında Nobel ödülü sahibi Eugene Wigner da vardır, ölçümün bir tür bilinç ima ettiği görüşünü savunmaktaydı. Onlara göre ölçümü yalnızca bilinçli bir kişi veya varlık yapabilirdi. Dolayısıyla, maddenin tümünün varlığı (kuantum mekaniği uyarınca) ölçmeye, evrenin varlığı da bilince dayalıdır. Bunun insan bilinci olması şart değildir. Evrenin başka herhangi bir yerindeki akıllı yaşam ve hatta bazılarının öne sürdüğü gibi tanrı da olabilir." Maşaallah diyelim o vakit biz de bu nasipli azınlığa. Zira, yolu uzatmak kabilinden de olsa, Allah'ın Vacibü'l-Vücudluğuna yaklaşmışlar. 'Olmazsa olmazlığını' kenarından-köşesinden kavramışlar. Kuantum fiziğinin varlık için şart koştuğu ölçen-ölçülen, gözlemci-gözlenen bağından ta buralara kadar varmışlar. Yahut Bediüzzaman gibi söyleyelim arkadaşım: "Âferin maarifin himmet-i feyyâzânesine ve fünunun himmet-i merdânesine..."
Buradan şuraya geçeceğim: Geçenlerde halasının kristali sayesinde yeğenime bir ışık gösterisi yaptık. Pencerenin önüne tutup bütün odayı renkli parıltılarla kapladık. Onları izlerken ben de şunu farkettim: Parıltılardan bazıları, tıpkı bir güneşin etrafında dönen gezegenler gibi, yörünge çiziyor. Kristalin hareketiyle başka bir parıltıyı tavaf ediyor. Elbette bunun yaşadığımız dört boyutlu âlemde bir açıklaması var. Nasıl? Şöyle: Herbir yansımanın kristalin bir bölümüyle ilgisi var. Yani oranın cilvesi. Ve o bölgelerin de birbirleriyle geometrik ilişkisi mevcut. Bu matematiksel ilişki duvardaki yansımalarda bir yörünge görünümünü netice veriyor.
Kristaldeki düzen duvara mesafeye göre genişleyen bir düzeyde yansıyor. Tamam. Ama ya uzay dediğimiz şey de böyleyse? Ya bizim "Taş gibi madde canım!" dediğimiz şeyler daha üst/çok boyutlu âlemlerden bu boyuta düşen yansımalarsa? Biz kendi gerçekliğimizde bu tecrübeyi madde olarak yaşıyoruz. Lakin eğer bir görüntü olsaydık, yani iki boyutlu olsaydık, o zaman duvardaki yansımalar da bize gerçek olacaktı. Belki bildiğimiz tek madde de o olacaktı.
Vahdetü'l-Vücud'a falan gitmeyeceğim. Hiç korkmanıza gerek yok. Varmak istediğim yer başka. Kitapta "Daha Çok Boyutlu Bir Uzaya Yolculuk" başlıklı bölümde bu soruya da cevap oluşturabilecek izahlar var: "Eğer daha fazla boyutlu bir varlıkla karşılaşsaydık, önce etrafımızda endişe verici bir şekilde dolaşan, giderek yaklaşan, etten yapılmış üç küre görebilirdik. Etten küreler bizi yakalayıp daha çok boyutlu uzaya fırlattığında üst evrenin yalnızca üç boyutlu kesitlerini görürdük. Nesnelerin ortaya çıktığını, renk değiştirdiğini, ölçülerinin büyüyüp küçüldüğünü ve sonra birdenbire ortadan kaybolduğunu görürdük. Bu nesnelerin aslında daha fazla boyutlu bir nesnenin parçası olduklarını anlayabiliyor olmamıza karşın, tümünü veya daha fazla boyutlu bir uzayda yaşamın nasıl olacağını gözümüzde canlandırma imkanı bulamazdık."
Yani az boyutlular çok boyutluların algı düzeyine çıkamıyor. En azından günümüz fiziği böyle bir sınırdan bahsediyor. Yıldızlararası/Interstellar filmini izleyenler de orada 'daha üst boyutlu canlılar' hakkında bir diyaloğu anımsayacaklar. (Galiba karadelikten geçerken böyle varlıklar konuşuyorlardı.) Hafızamda kaldığı kadarıyla nakledeyim: "Gelecek onlar için bir dağa çıkmak gibi olabilir..." diyorlardı. Veya "Geçmişe gitmek bir vadiye inmek gibi gelebilir." Yani bizim boyutumuzda imkansız görünen bu işler, zamanda ileri-geri hareketleri, onlar için basit bir mümkünlükte olabilir. Tabii yalnızca 'olabilir.' Çünkü aklımız bir miktar o taraflara doğru uzansa da vücudumuzun başka yerlerinde bu kapasite yok. Bir saniye. Düzeltme: Bize yokmuş gibi geliyor da olabilir. Zira Miraç mucizesi inananlar için bambaşka şeyler fısıldıyor.
Miracı andık. 25. Söz'ün 2. Şule'sinin 9. Nükte-i Belagat'ında arkadaşı kılınan diğer bir meseleyi de anmadan geçmeyelim. Okuyanlar hatırlamıştır belki. Fâtır sûresinde geçen, melek kardeşlerimizin 'ikişer, üçer, dörder kanatlı olması' meselesi. Mürşidim orada diyor ki: "Hem melâikeler sekene-i zemin gibi cüz'iyete münhasır değiller. Bir mekân-ı muayyen onları kaydedemiyor. Bir vakitte dört veya daha ziyade yıldızlarda bulunduğuna işaret (ikişer, üçer, dörder) kelimeleriyle tafsil verir." Eğer yanlış anlamıyorsam Bediüzzaman Hazretleri burada 'kanat' mevzuunu 'boyut'a yakın tefsir ediyor. Tıpkı bizim çok yönlü âlimleri anlatırken kullandığımız 'zülcenaheyn' ifadesinde olduğu gibi. (Ki mezkûr kavramın bir manası da 'iki kanatlı'dır.) "Allahu'l-a'lem!" kaydıyla konuşursak arkadaşım: Buradan anlaşılabileceklerin bir katmanını da 'meleklerin daha aşkın boyutlarda yaşadıkları' oluşturmaktadır belki. Yani 'bize göre çok boyutlu canlılar' olduklarıdır. İstedikleri vakit az boyutlu âleme girip-çıkabilirler. Lakin bizim onların çıktıkları boyuta çıkmamız zordur. Mümtaz fertlerimiz ancak bu ihsana kavuşur.
Tefekkür tefekkürü açıyor. Kendimi tutamıyorum. "Şeytanların semadan kulak hırsızlığı yaparken cezalandırılmasını da acaba bir çeşit fizikle anlayabilir miyiz?" diye düşünüyorum. Belki de bu boyutta algılayamadığımız varlıklarıyla onlar uzayda bir tür 'kütle çekim kuvveti' oluşturuyorlar. Yakın semanın dengesini bozuyorlar. Melek kardeşler de, yine çıkamadığımız o fizik düzeyinde, bedenlerini kovalayacak meteorları atıyorlar. (Çünkü göktaşları da diğer herşey gibi müekkel meleklerinin gözetiminde.) Yani bu harp bizden aşkın boyutlarda sürse de gözlerimiz görmüyor. Görünen meteor düşmesi. Yahut yine mürşidimin ifadesiyle:
"Madem şu mübareze-i ulviyenin ilânı hikmeten lâzımdır. Elbette ona bir işaret vardır. Halbuki, hadisat-ı cevviye ve semâviye içinde, şu ilâna münasip hiçbir hadise görünmüyor. Bundan daha ensebi yoktur. Zira, yüksek kalelerin muhkem burçlarından atılan mancınıklar ve işaret fişeklerine benzeyen şu hadise-i necmiye, bu recm-i şeytana ne kadar ensep düştüğü bedâheten anlaşılır. Halbuki, şu hadisenin, bu hikmetten ve şu gayeden başka, ona münasip bir hikmeti bilinmiyor. Sair hadisat öyle değil. Hem şu hikmet zaman-ı Âdemden beri meşhurdur ve ehl-i hakikat için meşhuddur."
Arkadaşım, affına sığınıyorum, mevzuyu çok dallandırdım. Aslında ben sana başka birşeyi anlatacaktım. "Lokman sûresinin 27. ayetinde kısacık bir mealiyle buyrulan 'Eğer yeryüzündeki bütün ağaçlar kalem, denizler de mürekkep olsa, arkasından buna yedi deniz daha katılsa, yine de Allah'ın sözleri yazmakla tükenmezdi. Muhakkak ki Allah'ın kudreti herşeye üstündür, her işi de hikmet iledir!' sırrına buradan bakabilir miyiz?" diye soracaktım. "Ne hikmetle?" dersen açayım: Eğer anlamın 1, görüntünün 2, maddenin 3, zamanın da 4 boyutlu âlemlerde teşekkül ettiğini düşünürsek; düşünsene; biz daha 3 boyutluyla 4'ü, 2 boyutluyla 3'ü, 1 boyutluyla da 2'yi bitiremiyoruz; nasıl olup da Allah'ın boyutlar ötesi kelamını bitireceğiz?
Yani tek bir resmin (görüntü) üzerine cümle (anlam) olarak kimbilir kaç şey söylüyoruz? Bütün yazarlar, şairler, sanatçılar vs. aynı görüntü hakkında konuşuyorlar da bitiremiyorlar. Hep söylenecek yeni şeyler kalıyor. Sonra gelenler önce gelenlere ek yapıyor. Yine de bitmiyor. Bitirilemiyor. Hem bir nesnenin (madde) kaç kişi fotoğrafını (görüntü) çekiyor. Kaç göz görüyor. Kaç açıdan görüyor. Kaç yakınlıkta görüyor. Fakat yine de o nesnede görülebileceklerin sonu gelmiyor. Yine bir süreçle (zaman) tanıştığında varlık (madde) kaç oluş yaşıyor. Kaç şekil değiştiriyor. Kaç kez eski-yeni sahibi oluyor. Fakat yine de zaman ipinde asılı varlıkları/oluşları tüketemiyor. Yani ki: Daha az boyutta olan daha çok boyutta olanı kuşatamıyor. Bitiremiyor. Dilegetiremiyor. Yukarıdaki ayet-i celile ile belki bize böylesi büyük bir hakikatin ucu da kaldırılıyor, gösteriliyor, işaret ediliyor: Daha az boyutluların boyutlardan münezzeh/aşkın bir Allah'ın kelamını yazıp bitirebilmesi nasıl mümkün olabilir? Denizler nasıl yetebilir? Ağaçlar nasıl kaldırabilir? O sonsuzluğu bu sınırlılıkların taşıması mümkün müdür? Elbette değildir.
İşte yeğenime yaptığımız kristal gösterisinden içime yansıyanlar da bunlar oldu. Tek nesneden yansıyanlar bütün duvarı sardı. Bir çiçeğe bin şiir yazıldı. Bir güzellik bin şekilde göründü. Her üst boyutun nazırı alt boyuttaki tecellilerin şahitliğini yaptı. Onların fotoğrafı da şunun gözleriyle çekildi. Varlığın o katmanı da şu gözlerde resmoldu. Belki varoldu. Belki 'Başkalarının nazarıyla baksın'a da bu hikmet biçildi. Hatta belki aslında nur-u Muhammedî aleyhissalatuvesselamın çok çok çok boyutlu hakikatinden yansıyanlar bütün evreni kapsıyor. Bütün evreni oluşturuyor. Yalnız onları görmek işi de bizde. Bizim gibi nazırlarda. Herkesin görüşü boyutu çapında. Bir kısmını yalnızca melekler görüyor. Bir kısmını biz de görüyoruz. Çünkü boyutumuzda bu kadarcığı görünüyor. Ama bu kadarcığı görünmekle de bir fotoğraf elde ediliyor. Bir varlık katmanı ölçümleniyor. En nihayet: "En doğrusunu Allah bilir!" derim arkadaşım. Sen de arkadaşına bu sınırlar içinde itimat et. Allah bizi istikametten ayırmasın.
30 Mart 2021 Salı
Taşlamak melekliğin şanındandır
Yani kimse semasında şeytan istemiyor. Casusluk istemiyor. Hırsızlık arzu etmiyor. Meleklerin tavrında garipsenecek bir durum da yok dolayısıyla. Elhamdülillah: Kur'an'ın rumuzları insaniyetin tecrübeleriyle de daha bir tavazzuh ediyor böylelikle. Daha doğrusu: Teknolojimiz böylesi ezelî-ebedî hakikatleri anlamaya merdiven oluyor. Ki zaten 15. Söz'de mürşidim de seküler darlanmaları böylesi bir genişliğe çıkarmaya çalışıyor. Hatta ahirde diyor: "İşte yıldız böceği hükmünde olan kafa fenerine itimad eden ve Kur'ân güneşinden gözünü yuman kozmoğrafyacı efendi! Şu Yedi Basamaklarda işaret edilen hakikatlere birden bak. Gözünü aç, kafa fenerini bırak, gündüz gibi i'caz ışığı içinde şu âyetin mânâsını gör. O âyetin semâsından bir hakikat yıldızı al, senin başındaki şeytana at, kendi şeytanını recmet."
Yani bu taşlama işi de bir kanun işi. Her semada sürmesi gereken bir cihad. Her cephede sürmeli. Semamız olarak gördüğümüz hiçbir yere şeytanlar sokulmamalı. Hatta birey de tefekkürle şeytanını recmetmeli. Çünkü kalbi de onun semasıdır. İtikadı da bir nevi semadır. Dininin semasıdır. İçtihad Risalesi'ne döndüğümüzde 'arzî-semavî içtihad' kavramlaştırmalarıyla şunu da apaçık farkediyoruz ki: Orada da bir recmetme ihtiyacı var. Nasıl? Bu zamanın arzî içtihadının semavî olanların katına çıkmasını engellemek lazım. Taşlamak lazım. İçtihad Risalesi de zaten bunun için yazılmış. Öylelere atılan bir gülle olmuş: "Üç nokta-i nazar, şu zamanın içtihadâtını arziye yapar, semâvîlikten çıkarıyor. Halbuki, şeriat semâviyedir; ve içtihadât-ı şer'iye dahi, onun ahkâm-ı mesturesini izhar ettiğinden, semâviyedirler."
Buradan melek idrakimize de bir nasihat çıkarabiliriz arkadaşım hem. Nasıl? Bizim idrakimizde melek 'etliye-sütlüye karışmayan' değil demek ki. Ya? Semasını kolluyor. Haddi olmayanı taşlayarak uzaklaştırıyor. Cemal kadar celale de malik melekler. (Zebaniler de melekler.) Sınırlarını koruyacak izzete sahipler. Hem maşaallah: Yerde onların nümunesi sayılacak salih âlimlerimiz de aynı tavrı sergiliyorlar. Şunlar nasıl cinnî şeytanları taşlıyor bunlar da insî şeytanlara reddiye yapıyorlar. Semamıza çıkmak isteyen bid'a ehlini tardedip uzaklaştırıyorlar. "Buralara varmak, konuşmak, ahkam kesmek sizin haddiniz değil!" diyorlar. Yine elhamdülillah. Cenab-ı Hak bu semayı da kandilsiz-nursuz bırakmıyor. Meleksiz bırakmadığı gibi güllesiz de bırakmıyor. Çünkü buralarda da konuşulan tüm ümmete dairdir. Ümmetin bahtını ilgilendirir.
Sen de bu hakikatlere bakarak kendi semalarını kolla arkadaşım. Hangi semanı mesela? Mesela: Hayranlığını. Hayranlık da bir semadır. Rağbet nefsin semasıdır. Oraya çıkana meyleder. İlgi gösterir. Seyreder. Kime hayran olduğuna dikkat et. Hayreti haketmeyenlerin o semada yer etmesine karşı uyanık bulun. Taşlarını sıkı tut. Bugün bütün bir Batı (me)deniyeti İslam gençliğinin hayretini avlamaya çalışıyor. Uzanmaya çalıştığı yerleri tutarsa uzananları da yönetebileceğini umuyor. Onlara attığın taşlarda sakın hafif davranma. Melekler kadar sebatlı ol. Korkma. Her isabetinde gözden düşür birisini. Eleştir birisini. Devir birisini. Fâsık-ı mütecahirin gıybeti de caizdir. Çünkü bu utanmazları popülist semadan düşürebilecek yararlı bir taştır. Hiçbir semanı küçük görüp vazifeni boşverme. Göğünü çiğnetme. Âmin.
23 Mart 2021 Salı
Casus uyduları önce kim recmedecek?
Geçenlerde Hindistan'ın 'uydu vurabilen füze' geliştirdiğini okudum. Hatta denemesini de yapmışlar. Başarılı olmuşlar. (Belki başka ülkeler çoktan yapmışlardır. Bilemiyorum. Konudan yeni haberim oldu.) Haberde füzenin geliştiriliş amacının 'casus uydulara karşı önlem' olduğu yazıyordu. Bu tabii bugün için böyleymiş. İleride uydulara silah sistemleri de eklenirse, ki bugün ekli olmadığını kim söyleyebilir, o zaman uzaydan gelecek saldırılara karşı da kullanmak gerekecekmiş. Böylesi füzeler her ülkenin envanterinde kayıtlı olacakmış. Olur mu olur. Neler gördük. Gayrı şaşmayız hiçbirşeye.
Şaşmayız ya. Fakat mevzu benim aklıma başka birşeyi getirdi. 15. Söz'ü. "Ne alaka şimdi 15. Söz'le?" demeyin muhterem kârilerim. Çok alakası var. 15. Söz neyi anlatıyor? Kur'an'da geçen 'casus şeytanların recmi' hakikatini izah ediyor. 7 Basamak'ı ile bizi o göğe çıkarıyor. Elhamdülillah. Hatta bir yerinde de diyor ki mürşidim: "Ezel, Ebed Sultanının pek çok Esmâ-i Hüsnâsı vardır. Tecelliyat-ı celâliye ve tezahürat-ı cemâliye ile pek çok şuûnâtı ve unvanları vardır. Nur ve zulmet, yaz ve kış, Cennet ve Cehennemin vücudunu iktiza eden isim ve ünvan ve şe'ni ise, kanun-u tenasül, kanun-u müsabaka, kanun-u teâvün gibi pek çok umumî kanunlar misillü, kanun-u mübarezenin dahi bir derece tâmimini isterler. Kalb etrafındaki ilhamat ve vesveselerin mübarezelerinden tut, ta semâ âfâkında melâike ve şeytanların mübarezesine kadar, o kanunun şümulünü iktiza eder." Yani semada olan aslında bir kanunun en geniş dairesi. Aynı kanun varlığın her köşesinde seziliyor. Tecelli ediyor. Görünüyor.
28. Lem'a'nın 28. Nüktesi ise konuyu, bir sual eşliğinde, daha dakik yerinden yakalıyor: "Şu gibi âyetlerden anlaşılıyor ki, cüz'î ve bazan şahsî bir hadise-i gaybiyeyi de haber almak için, gayet uzak bir mesafe olan semâvat memleketine casus şeytanların sokulması ve o çok geniş memleketin her tarafında o cüz'î hadisenin bahsi varmış gibi, hangi şeytan olsa, hangi yere sokulsa, yarım yamalak o haberi işitecek, getirecek diye bir mânâyı akıl ve hikmet kabul etmiyor."
Bediüzzaman'ın verdiği cevabı buraya alıntılayarak yazıyı uzatmayacağım. Merak edenler internetten kolaylıkla bulup okuyabilirler. (Adresini yukarıda söyledim.) Ancak 'uydu teknolojisi' sayesinde bu mevzudaki algı darlığımızı bir parça aştığımız kanaatindeyim. Hatta 'casus uydular' sayesinde mevzuun şerir yanını da çözdüğümüzü düşünmekteyim. Evet. Bugün kolaylıkla kabul ediyoruz ki: Eğer semada doğru yeri tutarsanız aşağıyı daha geniş bir perspektiften inceleyebilirsiniz. Hatta tuttuğunuz yere göre dost-düşman ülkelerin sırlarını da elde edebilirsiniz.
GoogleEarth'ün yanlışlıkla ortaya çıkardığı şeyler duymuşsunuzdur. Bunlar buzdağının sadece görünen kısmı. Esasında casus uydular uzunca bir zamandır 'bilgi toplama amacıyla' kullanılıyorlar. Eskiden bu teknolojiyi üretebilen ülkelerin sayısı sınırlıydı. Şimdi sahada oyuncu arttı. İşler karıştı. Trafik yoğunlaştı. Hepsi 'kendine göre melek' ülkeler de artık yeri geldiğinde bu meraklı casusları engelleyebilmek için silahlar üretiyorlar. Yani ayetin haber verdiği 'casus şeytanların recmedilmesi' hakikati bir başka rengiyle hayatımıza dahil oluyor. Evet. İnsanoğlu da eriştiği teknoloji sayesinde semadan bilgi toplanabildiğini görüyor. Bunu engellemenin yollarını kurcalıyor. Nihayetinde eriştiği çözüm: Yerden atış yapmak. Şimdilik böyle. Ancak dediğim gibi: İleride uydular silahlanırsa bu atışlar semadan yapılacak. Uzay istasyonlarından atılan füzelerle uydular vurulacak. Belki vurulan sadece uydu da olmayacak. Uzaydan karaya atışlar da yapılacak. Tıpkı karadan uzaya yapılabileceği gibi.
20. Söz'ün bakış açımızı kaldırdığı yükseklik ne zengin birşey. Peygamber mucizelerinin bugünün bilimi için 'dest-i teşvik' hükmüne geçtiği sırrı. İnsanlığın aklına karpuz kabukları düşürdüğü hakikati. Bunun bir başka rengini de 'casus şeytanların recmedilmesi' bahsinde görebiliriz. Çünkü bize bu makamda anlatılan da yine bir kıssadır. Şeytanlar-melekler arasında geçen mübarezedir. Bu mübarezenin ufkumuza düşürdüğü bir hayal vardır. Belki bugünün uydu sistemleri o hayalin isbatı olmaktadırlar. Kimbilir? Ben artık mezkûr ayetin verdiği haberi yadırgayanları yadırgıyorum. Görebildiğimiz boyutunda bunlar oluyorsa göremediğimiz boyutta ötekisi neden olmasın ki?
20 Kasım 2020 Cuma
Avcı avını görülmediği yerden vurur
Yani 'görülmedikleri yerlerden görmek' cümle iblislerin sahip olduğu bir avantaj. Bir strateji. İmtihan sırrı gereği bağışlanmış bir imkan. Hatta bir gelenek. Onlar da tuzaklarını böyle menzillere kuruyorlar. Dikkat edin: Küresel güçlerin 'toplum mühendisliği' çalışmaları da yine aynı taktiksel zemin üzerinden yürütülüyor günümüzde. Felak sûresindeki o sırlı anlatıma dokunursak: 'Düğümlere üfleyenlerin kötülüğü' bizim onları sezemediğimiz yerlerden bünyeyi sarıyor. Aldatıyor. Kandırıyor. Yandırıyor.
Öyle ya: Düğüm nedir? Düğüm iki nesnenin birbirine tutturulduğu kısımdır. Düğümler sayesinde birliktelikler varolurlar. Onların varlığıyla çözülmezler. Ancak düğümler aynı zamanda zaaflardır. Birliktelikler yine en kolay düğümlerinden ayrılır. Bir ilmeği çözmekle koca bir bütünlüğü beraberliğinden edebilirsiniz. Tıpkı bugün sahip olduğumuz toplumsal fayhatları gibidir onlar. Türk-Kürt, Sünni-Alevi vs. birçok ipimiz var bugün de. Bugün de onları birarada tutan düğümlerimiz var. Farklılıklarımızı barıştıran üstkimliklerimiz var. Ancak düğümlere üfleyenler kötülüklerini bu hassasiyetlerle tutuşturmaya çalışıyorlar. Hilelerini üflüyorlar. Öğütlüyorlar. Tetikliyorlar. Manipüle ediyorlar. Kaşıyorlar. Kızıştırıyorlar.
Ben Bediüzzaman'ın "Garp husumeti bâki kalmalı!" derken dikkat çektiği şeyin bir parça da bu olduğu kanaatindeyim. Bu temkinin devamı ancak düğümlerimiz hakkında 'koruyucu bir endişe' sahibi olmamızı sağlayabilecektir. Aksi takdirde, yani şeytanın şeytanlığı unutularak, erişilecek bir kemal yoktur. Şeytana karşı gayet uyanıkken koruyamadığımız zaferi onu göremeyeceğimiz bir yere geçerek elde edeceğimizi düşünen, en hafif ifadesiyle, aptaldır. Yahut da tembel bir devekuşudur. Başını kuma sokmakla hevakâr nefsini aldatmaktadır. Halbuki onun bu sûrette saklanışı(!) sayyad için en kolay avlanıştır.
Bugün liberal siyaset tam da böylesi bir avcılık sezonu geçiriyor. Gittiği ülkelerde öncelikle kendisinden kaçmayı bırakmış evcil devekuşları yetiştiriyor. Sonra bu yarı aydınlar sayesinde diğer devekuşlarının düğümlerine üflüyor. Herşeyin başının hayat olduğunu, hayatsız hiçbir albenili kavramın anlam taşımadığını, toplumun hayatının da ittihadda saklı bulunduğunu unutan basiretsiz bireyler de, çeşitli manipülasyonlar eşliğinde, kendi elleriyle bağlarını çözüyorlar. Bunu yaparken de savundukları davanın adını "Yaşasınlar!" ile haykırıyorlar. Çünkü iyi birşey yaptıklarını sanıyorlar. Çünkü artık İblis'in varlığına inanmıyorlar. Husumetlerini unutmuşlar. Gardlarını bırakmışlar. Bu nedenle de kolay avlanıyorlar.
Arkadaşım, Felak sûresinin en yakın arkadaşı Nâs sûresi ise, Mushaf'a hâtime verirken şöyle bir uyarı yapıyor bizlere: Kalplere vesvese verenlerin şerrinden bütünlüğünüzün sahibine sığının. "İnsanların Rabbine. İnsanların Melikine. İnsanların İlahına..." Evet. Hak Teala dinini tamamladı. İslam kemalini buldu. Fakat imtihan sürüyor. Furkan'ın bu iki sûreyle sonlanması bana bu açıdan da manidar geliyor. İkisi de hiçbirşeyin 'çantada keklik' olmadığını hatırlatır türden çünkü. Güvercin tedirginliğinin hep korunmasını öğütler cinsten. Ve sanki onlar da bir tür husumetin bâki kalması lüzumunu tekrar ediyorlar. "Basiretsizlik etmeyin!" diyorlar. "Siz avcıyı kollama tedirginliğini terkederseniz avlanmaktan kurtulamazsınız."
Yine, A'râf sûresinin 27. ayetinde aktarılan Hz. Âdem ile Havva'nın o şaşkın çıplaklık hissi, 'ummadığı anda-makamda-mekanda-kişide tuzağa düşürülenin hissine' ne çok benzer değil mi arkadaşım? Ve mezkûr ayetin nihayeti aynı sadedde ne güzel söyler: "Şüphesiz biz şeytanları inanmayanların yoldaşları yaptık." Evet. Dininin sana öğrettiği dostluklarda-düşmanlıklarda imanın ne kadar zayıflıyorsa, ne kadar sebatın gevşiyorsa, ne kadar dikkatten düşüyorsan, o kadar şeytana avlaşıyorsun arkadaşım. Yoldaşlaşıyorsun. Arkadaşlaşıyorsun. Çünkü ferasetle göremiyorsun. Evet. Evet. Cennetinden olmak istemiyorsan tıpkı bir maral gibi avcılarına iman et. Hem aczine yaraşır bir şekilde dörtbiryanını rasat et. Yoksa avlanacaksın. Bitirirken Rabbü'l-âlemîn'den dileğim: Seni de beni de böyle cahil davetçilerden eylemesin. Âmin. Âmin.
14 Haziran 2020 Pazar
Kur'an Mustafa Öztürk'ü neden Allah'tan uzaklaştırıyor?
İmtihanın sırrı budur. Varlık nefsü'l-emirde göreceli olmamakla birlikte insanda yansırken göreceli bir hal alabilir. Çünkü insandaki yansımasının teşekkülünde beşerî beklentilerin de payı vardır. Bir âşığın gözünde sevgilisinin her tavrı kendisine işarettir. Fakat başkasını sevdiğini öğrendiğinde okumalarının şekli değişir. Renkler solar. Belki zıttına inkılap eder. "Kedi uzanamadığı ciğere murdar der!" kabilinden muhabbet sebepleri husumet nedenlerine dönüşür. Birazda bu hikmetle mürşidim Mesnevî-i Nuriye'sinde der ki: "Kur'an'ın cemalini müşahede etmek kalbin sıhhat ve selametine tâbidir. Kalbi hasta olan kimse ise ancak hastalığının karıştırdığı şeyi görecektir. Zira Kur'an'ın üslûbu ile kalp birer aynadır. Herbirinde diğeri görünür." Şunu da hatırlayalım arkadaşım: Haricisinden şiisine, mürciesinden müşebbihesine, mutezilesinden bâtınîsine, hatta FETÖ'süne kadar, İslam tarihi boyunca varolmuş ne kadar bid'a fırka varsa hepsi kendilerine Kur'an'dan dayanaklar bulmuşlardır. Ama bir dikkat isterim: "Kendilerince bulmuşlardır." Çünkü Kur'an-ı Hakîmimiz tam da böyle bir kitaptır. Yani Furkan'dır. Doğruyla yanlışı ayırıcıdır. Onun karşısında herkesin asl-ı sîreti ortaya dökülür. Foyası meydana çıkar. Kim kalbinde neyle gelmişse onda bulur.
Mustafa Öztürk de, Ebubekir Sifil Hoca'nın (Allah ondan razı olsun) bir Riyazü's-Salihîn dersinde bildirmesiyle vakıf olduğumuz, şunları buluyor: "İnsan, takat sınırları son derece kısıtlı olmasına rağmen, 'Deme şu lafı!' derler. Tanrı, merhametin katsayısı belli değil, engin merhamet ve şefkat sahibi, dilinden lanet eksik olmuyor. Şimdi üstadım ben bunu tanrıya nasıl yakıştırayım? Tanrı niçin bu kadar hiddetli? Gazabı olsun. Kendisini övmesi/övünmesi olsun. Laneti olsun. Ve sairesi olsun. Acaba Resulullah bir tür Hermes gibi, hani Hermes'i biliyorsunuz, mitolojide tanrının mesajının insanın idraki tarafından kuşatılamayacağı için, o mesajın insan diline çevirisini/aktarımını Hermes üstlenir. Bir tür elçilik yapar. Peygamber de Allah'ın soyut mesajlarını muhatap olduğu insan kitlesine kendi zihin süzgecinden geçirerek aktarıyor olabilir mi? Tanrıyla ontolojik bir yakınlığı olmadığı için, tanrı gibi düşünemeyeceği-davranamayacağı için, insanca davranacaktır ve ister istemez hem dilinin kısıtlılıkları hem de insan olma özellikleri itibariyle tanrıyı da kendi idrak sınırları içinde tanımlayacaktır."
Devamını merak edenleri linkine havale (https://youtu.be/qTZ7JzvH51U) edeceğim bu derste Ebubekir Sifil Hoca durumun tesbitini şöyle yapıyor: "Mesele, dedim ya az önce, idrak. 'Zira bu terazi bu sikleti çekmez!' diyor ya. İdrakine sığdıramayınca kendi seviyesine düşürmeye başlıyor. Aleyhissalatuvesselam Efendimiz Cenab-ı Hakkı bize anlatacak ama, işte, çok da bizi tatmin edecek bir şekilde anlatmayı da becerememiş sanki. Böyle bir tuhaf birşey. Bir müslümanın dilinden böyle birşey nasıl sâdır olur?" Aslında bu mevzuya şahit olunca insanın aklına Bediüzzaman'ın İblis'le yaptığı münazara geliyor. Hani orada geçiyor: "Şeytan yine döndü. Dedi ki: Kur'ân'ın mesâili gibi çok zatlar o çeşit mesâili din namına söylüyorlar. Onun için bir beşer din namına böyle birşey yapmak mümkün değil mi?"
Bakınız, hayret edersiniz, Mustafa Öztürk'ün 'taraf tutarak' dillendirdiği iddianın aynısıdır Bediüzzaman'ın naklettiği. O vakit cevabından bir parçayı da buraya koyalım ki tam olsun: "Dindar bir adam, din muhabbeti için, 'Hak böyledir, hakikat budur, Allah'ın emri böyledir!' der. Yoksa Allah'ı kendi keyfine konuşturmaz. Hadsiz derece haddinden tecavüz edip, Allah'ın taklidini yapıp, Onun yerinde konuşmaz." Öyle ya, eğer bu mübarek Kur'an'ımız, Mustafa Öztürk'ün savunduğu gibi, 'zihin süzgecinden geçirilerek' aktarılıyorsa, kelam illa ki beşerîleşiyor demektir. Yani kendisinin vahiy olduğunu dilegetiren bu muazzez Kitap, aslında vahiy değil de, insan sözü demektir. O zaman Öztürk'ün kafasındaki peygamber de, büyük bir yalancı, yani kendi düşünüşlerini "Bunlar birebir Allah'tan geliyor!" diye aktarabilen birisidir. Hâşâ! Yüzbin kere hâşâ! O temiz eteğe bu çamuru değdirene yüzbin lanet olsun!
"Kur'ân'ı kelâm-ı beşer farz etmek, lâzım gelir ki, âlem-i İslâmın semâsında bilmüşahede pek parlak ve daima envâr-ı hakaiki neşreden bir yıldız-ı hakikat, belki bir şems-i kemâlât telâkki edilen Kitab-ı Mübînin mahiyeti—hâşâ sümme hâşâ—bir yıldız böceği hükmünde tasannucu bir beşerin hurafatlı bir düzmesi olsun. Ve en yakınında olanlar ve dikkatle ona bakanlar farkında bulunmasın. Ve onu daima âli ve menba-ı hakaik bir yıldız bilsin. Bu ise yüz derece muhal olmakla beraber, sen ey Şeytan, yüz derece şeytanetinde ileri gitsen, buna imkân verdiremezsin, bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın. Yalnız, mânen pek uzaktan baktırmakla aldatıyorsun; yıldızı, yıldız böceği gibi küçük gösteriyorsun."
Yine 'uzaktan baktırma' meselesine geri döndük. Yani dürbünün tersini elimize aldık. Tam da bu eşikte Bediüzzaman'ın 'Mustafa Öztürkgiller'den bahsettiği bir metne daha uzanmak kaçınılmaz oldu. Son cümlesinde 'mirsad' yani 'dürbün' kelimesinin de geçtiği bu metin bence birebir 'tersten tutulanın ne olduğunu' göstermektedir. Alıntılayalım:
"Arkadaş! Bütün zamanlarda, bütün insanların maddî ve mânevî ihtiyaçlarını temin için nâzil olan Kur'ân'ın hârikulâde hâiz olduğu câmiiyet ve vüs'atle beraber, tabakat-ı beşerin hissiyatına yaptığı mürâat ve okşamalar, bilhassa en büyük tabakayı teşkil eden avâm-ı nâsın fehmini okşayarak, tevcih-i hitap esnasında yaptığı tenezzülât, Kur'ân'ın kemâl-i belâgatine delil ve bâhir bir burhan olduğu halde, hasta olan nefislerin dalâletine sebep olmuştur. Çünkü zamanların ihtiyaçları mütehaliftir. İnsanlar fikirce, hisçe, zekâca, gabâvetçe bir değildir. Kur'ân mürşiddir. İrşad umumî oluyor. Bunun için, Kur'ân'ın ifadeleri zamanların ihtiyaçlarına, makamların iktizasına, muhatapların vaziyetlerine göre ayrı ayrı olmuştur. Hakikat-i hal bu merkezde iken, en yüksek, en güzel ifade çeşitlerini Kur'ân'ın herbir ifâdesinde aramak hatâ olduğu gibi, muhatabın hissine, fehmine uygun olan bir üslûbun mizan ve mirsadıyla mütekellime bakan, elbette dalâlete düşer."
İşte Öztürkgillerin tersten tuttuğu dürbün budur. Onlar 'tenezzülat-ı ilahîye' olarak tarif ettiğimiz, yani 'Cenab-ı Hakkın kullarının fehmine göre konuşması' hakikatini, kullara bakmak için değil, Allah'ı (hâşâ) tartmak için kullanmaktadırlar. Nasıl? Misal? Misalini de İşaratü'l-İ'caz'da buluyoruz. (Burada enteresan olan bir nokta da, Bediüzzaman'ın misalde kullandığı ayetin, Öztürk'ün mezkûr videoda itirazına masadak kıldığıyla aynı olmasıdır. Videonun tamamını izleyenler bu tevafuka da şaşıracaklardır.) Devam edelim:
"Meselâ, Cenâb-ı Hakkın kâinatta olan tasarrufunun keyfiyeti, ancak bir sultanın taht-ı saltanatında yaptığı tasarrufla tasvir edilebilir. Buna binaendir ki 'er-Rahmanu âla'l-ârşi's-teva!' (Kısa bir meali: Rahman arşı istiva etti) âyetinde kinaye tarîki ihtiyar edilmiştir. Hissiyatı bu merkezde olan avâm-ı nâsa yapılan irşadlarda, belâgat ve irşadın iktizasınca, avâmın fehimlerine müraat, hissiyatına ihtiram, fikirlerine ve akıllarına göre yürümek lâzımdır. Nasıl ki bir çocukla konuşan, kendisini çocuklaştırır ve çocuklar gibi çat-pat ederek konuşur ki, çocuk anlayabilsin. Avâm-ı nâsın fehimlerine göre ifade edilen Kur'ân-ı Kerim'in ince hakikatleri 'et-Tenezzülatü'l-ilahiyyetü îla ukûli'l-beşer!' ile anılmaktadır. Yani, insanların fehimlerine göre Cenâb-ı Hakkın hitâbâtında yaptığı bu tenezzülât-ı İlâhiye, insanların zihinlerini hakaikten tenfir edip kaçırtmamak için İlâhî bir okşamadır. Bunun için, müteşabihat denilen Kur'ân-ı Kerimin üslûpları, hakikatlere geçmek için ve en derin incelikleri görmek için, avâm-ı nâsın gözüne bir dürbün veya numaralı birer gözlüktür. Bu sırra binaendir ki, büleğa, büyük bir ölçüde ince hakikatleri tasavvur ve dağınık mânâları tasvir ve ifade için istiare ve teşbihlere müracaat ediyorlar."
Bakınız, bu metinde de döndük dolaştık, 'dürbün' kelimesine geldik. Evet, öyledir, ben henüz altı aylık olan yeğenimle türlü sesler çıkararak konuşurum, ki onunla anlaşabileyim. Anlaşırım da. Ancak o seslerle yalnız bana bakarak tartarsanız 'zihinsel özürlü' olduğuma dahi hükmedebilirsiniz. Fakat o sözleri, sırf bana değil, muhatabıma da bakmak için kullanırsanız bu defa bir amca olarak 'şefkatime' veya 'empatime' veya 'iletişim yeteneğime' ulaşırsınız. Kelimeler aynı kelimelerdir. İfadeler aynı ifadelerdir. Ancak dürbünün duruşu farklıdır. Aslımı görme niyetiyle gelen onlarda neler görür de körleşme niyetiyle gelen aksine perdelenir.
İşte aynen bunun gibi de, Kur'an-ı Hakîm'deki bu tarz ifadeleri, Âlemler Rabbinin kullarına 'anlayacakları bir dille hitabı' diye okumazsanız, yani ki dürbünü ters çevirirseniz, bu defa Cenab-ı Hakkı o ifadelerle tartmaya başlarsınız. Tıpkı Öztürk örneğinde olduğu gibi "Bu nasıl Allah ki canım öyle?" diye itiraza cür'et edersiniz. Kendi kasır fehminizce yakıştıramadığınızdan bu defa Allah'ın kelamını beşerîleştirmeyi seçersiniz. Kaçarsınız. Uzaklaşırsınız. Ya Hermes'e satarsınız yahut da kermese. Çünkü dürbün ters dönmüştür bir kere. Allah'ı anlamak için bir mirsad-ı tefekkür, bir minik pencere, bir azıcık ölçücük, bir küçük başlangıç, bir şefkatli kolaylık olması gereken şey, temsil, ifade; artık (hâşâ) Kadîr-i Külli Şey'in çerçevesi olarak sanrılanmıştır. Muhatap unutulmuş yalnız hatip nazara alınmıştır. Bu yanlış kalıba doğru sığmayınca da gözden düşmeye başlamıştır.
Halbuki azıcık feraseti olan bilir: Belagat 'mukteza-i hale' ve 'muhataba' uygun söz söylemektir. Kim söylemiş, kime söylemiş, ne makamda söylemiş ve ne söylemiş ile kelamın kıymeti belirlenir. İlkokulda yüksek fizik anlatan öğretmenin kemaline hükmedilmez. "Ne süper âlim!" denilmez. Hem aynı okulda yerçekimi kanununu Newton'un başına düşen elmayla anlatan muallimin fehmi de manavlığa indirgenmez. Akıl akıl ise bu iş böyle olmaz. Olmazsa olur. Vesselam. Cenab-ı Hak cümlemizin aklını sevdiği akıllardan eylesin. İrşadına çıkmaya basamak kılsın. Yolu menzilin yerine geçirtmesin. Âmin. Âmin. Âmin. Vesselam.
Allah varsa Epstein adasına neden izin verdi?
'Epstein adası skandalını' ilk duyduğum zamanlardan beri aklıma bir hadis-i şerif geliyor: "Şeytanın tahtı deniz üzerindedir....
-
Hatırlarsanız, bir hafta kadar önce Cemil Tokpınar abiye dair bir analizimi yazmıştım. Çok derinlemesine sayılmayacak, kısacık birşey. Şim...
-
Tabii insanın ağırına gidiyor. Zamanında, FETÖ'nün Zaman'a 10 Kasım'da aldığı tam sayfa ilan nedeniyle ortalığı yıkan muhafazakâ...
-
" Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın müminlerin, kendi vicdanları ile hüsnüzanda bulunup da: 'Bu, apaçık bir iftiradır...








