Dindarlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dindarlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Mayıs 2026 Cuma

Yeni Said Eski Said'in Kürtlüğünden utanıyor muydu?

Bu yazıyla birlikte Bediüzzaman'ın Kürtlüğü-seyyidliği bahsine hitam vermek istiyorum. Tartışmalar bitmez. Ben de herkesi ikna edemem. Sınırlarımızı kabul etmeli. Kâfi miktarda izahatta bulunduğumu sanıyorum. En azından kendi duruşum adına. Elhamdülillah. Tâ 2002 yılından beri kendimi nurcu addetmekteyim. Ve andığım tartışmalara o yıllardan beri denk gelmekteyim. Yaşı büyükler böyle mevzuların açılmasını pek önemsemeyebilir. Lakin özellikle şimdi anacağım konunun beni gençken 'sarstığını' söyleyebilirim.

Nedir? Risale-i Nur'a 'müdahele edildiği' mevzusudur. Daha geriden geleyim. Türkiye'de bazı Türkler ile bazı Kürtler arasında şöyle bir 'empati eksikliği' var: Evet. Devr-i sâbıkta müslümanlar her şekilde ezildi. Türkler de ezildi. Kürtler de ezildi. Fakat ezilmenin 'şiddetinde' değil ama 'türünde' şöyle bir farklılık da yaşandı: Türkler sadece dindarlıkları üzerinden ezildiler. Yani, bir Türk dindar değilse, rejimin zorbalığına o kadar da maruz kalmadı. Hatta bir ölçüde rejim onu yukarılara çekti. Çünkü kadrosunu kurarken böyle insanları seçiyordu. Lakin iş Kürtlere geldiğinde Kürtler iki türlü ezildiler. Bir 'dindarlıkları üzerinden' ezildiler. İki 'milliyetleri üzerinden' ezildiler. Ulus-devlet düzeninde Türklük ırk olarak aşağılanma görmediği için, evet, hatta yüceltildiği için, Türkler bu anlamda Kürtlerin psikolojisini kavrayamıyorlar, anlayamıyorlar, empati de kuramıyorlar.

"Ne var yani size zorla 'Türküm, doğruyum...' dedirtmişsek? O kadar da büyütmeyin canım. İyi birşey yaptık..." gibi hissediyorlar. Çünkü Türk olmakta bir kötülük gözükmüyor. Doğru, Türk olmakta Türkler için cidden kötü birşey yok, maşaallah onlara. Ama Türk değilseniz, kendinize ait bir 'kavmiyet bilinciniz' de varsa, bu defa esmer derinizi bıçakla yüzüp yerine beyazı yerleştiriliyorlar gibi keder oluşuyor. Aşağılanmış hissediyorsunuz. Çünkü birdenbire Türk olunmuyor. Hani X-Man'de, insanlar, mutantları da normal yapan bir aşı bulmuşlardı. Ancak mutantlar, tüm o garipliklerine rağmen, normal insan olmayı kabullenmediler. Bu defa da "Neden istemiyorsunuz ha!" gibilerinden cebirle kovalanmaya başladılar. Çünkü hâkim olan kuvvete kendisi olmak bir nimetmiş gibi gelir. Karşı tarafın bunu reddetmesi de hakaret addedilir. Nasıl yani? İltifat-ı şahaneyi mi reddediyorsun? O yüzden kimi Türkler birisi "Kürdüm!" dediğinde bir parça hakaret edilmiş hissi yaşıyorlar.

Kürtlerin de düştükleri hatalar var. Nedir mesela? Suizan mümkün oldukça hüsnüzan etmeyenlerimiz çoktur. Ve her kimden bu suizanna yorulabilecek bir 'veri' gelse, hemen bütün Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanmışlıklara eklenerek, yorulur. Sanki hepsi bir saftadır. Hepsi bir merkezden yapılmaktadır. Hepsi Kürtlerin Kürtlüklerini yoketmek içindir. Lakin, hayır, bence hepsi böyle değildir. Bize bunu böyle gösteren sabitlenmiş suizannımızdır. Az şey yaşanmıştır demiyorum amma körkütük suizan her şekilde işi adaletsizliğe götürüyor.

Şimdi gelelim asıl meselemize... Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur külliyatında Kürt, Kürdistan, el-Kürdî vs. gibi 'etnik aidiyet' ifadelerini kendisi mi kaldırdı? Yoksa 'kimi Türkçü talebeleri' arkasından bir entrika mı çevirdiler? Yani Risale-i Nur külliyatını ulus-devlet düzenine, kemalist rejime, Türkçülüğe uygun bir hale mi getirdiler? Benim bu vehme cevabım ana eksen nurcuların cevabından çok farklı değil. Şöyle: Hayır. Kimse Hazret-i Üstadın arkasından entrika çevirmedi. Onun bizzat kendi kalemiyle böylesi değişiklikler yaptığı Badıllı abi merhumun delilleri üzerinden kanıtlanabiliyor. Hepsi kanıtlanamıyor olabilir. Ancak kanıtlanabilir olanların varlığı kanıtlanamayanların da varolabileceğine bir emare oluşturur. Kesinlik vermeyebilir. Tamam. Amenna. Lakin 'olabilirlik' verir. Bence de Bediüzzaman Hazretleri, bizzat kendisi, böylesi ifadeleri değiştirmiştir. Nedenini de anlamak kolaydır. Önceki yazılarımda değinmiş olmakla birlikte tekrar döneyim:

Osmanlı'dan Cumhuriyet'e yaşanan rejim değişikliği sadece bir 'yönetim değişikliği' değildir. Bir anlayış değişikliğidir. Bir yaklaşım değişikliğidir. Bir itikad değişikliğidir. Osmanlı döneminde herkes etnik aidiyetini rahatlıkla anarken, kimse tarafından da bundan dolayı 'ayrılıkçılıkla' suçlanmazken, Cumhuriyet'te işler böyle olmamıştır. Cumhuriyet, ana eksenini ulus-devletçilik üzerine kurduğu için, geçmişte hiçbir sorun teşkil etmeyen böylesi kelimeleri kendisine düşman bilmiştir. Osmanlı bir imparatorluk kültürüne sahip olduğundan çok kimlikliliği kucaklayan bir yapısı vardır. Zaten İslam'ı temel referans aldığından ötürü de çok kimlikliliğe müsaittir. Cumhuriyet bu noktada Osmanlı'dan çok başka birşeydir. Osmanlı ile arasında zamansal farklılık 'önce-sonra' kadar yakın olsa da zihniyet mesafesi 'bin yıl' kadar açıktır. O yüzden Türkiye düzeninde 'ırk anmak' hoş karşılanmaz. Hatta Şark Islahat Planı'nda böylesi tezahürler suç olarak anılmıştır. Başlarda sadece Türklük övgüsü görünen durum, Şeyh Said kıyamıyla birlikte, hepten Kürt düşmanlığına dönüşmüştür. Devlet bir siyaset olarak Türk dışındaki bütün etnik kimlikleri unutturmak yolunu seçmiştir. Fazla izahat da fazla oluyor ya neyse.

Bediüzzaman Hazretleri de, yaptığı iman hizmetinin zarar görmemesi için, 'irticai faaliyet suçlamasıyla' zaten yıllarca müsadere edilen eserlerinin 'ayrılıkçılık suçlamasıyla' ikinci bir riske daha girmemesi hikmetiyle, kimi metinlerinde böyle ifadeleri değiştirmiştir. Onun tensibiyle talebeleri de kimi eserlerde böylesi ifadeleri değiştirmiş olabilirler. Devrin şartları düşünüldüğünde mezkûr endişe yersiz durmuyor. Öyle ya. İstiklal Mahkemelerinin hangi nedenle adam asacağı pek belli değildi. Onlardan sonra da Türkiye yargı sistemi güzel sınavlar vermedi. Bu açıdan hepsini Üstada kadar götürmeye gerek duymuyorum ben. Mevzu yukarıda betimlediğim şekilde gerçekleşmiş olabilir. Bazılarını Üstad diğer bazılarını da abiler yapmıştır. Ve belki bu 'diğer bazıları' içinde "Yahu o kadarına da gerek yoktu!" diyeceklerimiz çıkabilir. Tekrar eski hallerine dönmesi de konuşulabilir. En azından öyle baskıları da anlayışla karşılamak, hainlik suçlamasına sarılmamak, elzemdir.

İkinci bir etken de kemalist rejimin halkın üzerindeki etkisidir. Evet, kabul edelim-etmeyelim, kemalist rejim Türklere 'seküler bir Türkçülük' aşılamakta başarılı olmuştur. Başlangıçta, sadece elitik bir kadroya hâkim olan bu ideoloji, bugün sayısı onmilyonları aşan insanların ideolojisidir. Hatta, daha ilerisini diyelim, ideoloji olarak kemalizme düşman olsalar bile, milliyetçilik üzerinden kimi uygulamalarını destekleyen dindarlar bile vardır. Zira milliyetçiliğin balı tatlıdır. Ben, kendi çevremde mesela, beş vakit namaz kıldığı halde, civarında Kürtçe konuşanı görünce rahatsız olan insanlar tanıdım. Kemalizm, tastamam Türkiye'de tutmasa da çok şükür, milliyetçiliği yönüyle düşmanlarını bile bir parça kendisine benzetmiştir. O yüzden Bediüzzaman Hazretleri de, Türkler içinde yaşadığı bütün o sürgün yılları boyunca, Türkçe telif ettiği eserlerinin tesiri için 'Kürtlük vurgularından' feragat etmiştir. Zira onları yerlerinde bırakırsa eserlerinin kimi Türkler tarafından horgörülmesi mümkündür. Halbuki, bu insanların Risale-i Nur'a, Risale-i Nur'un da bu insanlara ihtiyacı vardır. Yani 'yükselen milliyetçilik dalgası' üzerinden de Bediüzzaman'ın eserlerindeki tasarrufatı anlaşılabilir.

Ancak bu kesinlikle şu değildir: Bediüzzaman Hazretleri Kürtlüğünden kesinlikle utanmamıştır. Yahut da şöyle ifade edeyim: "Vaktiyle kendim için Kürt falan dedim. Ne kadar yanlış ettim. Şimdi ulus-devlet kurulunca bu hatamı anlıyorum. Artık böyle şeyler söylemeyeyim..." fikriyle Hazret-i Üstadın değişiklik yaptığını düşünenler hata ediyorlar. Kemalizme bulanmışlıklarını götürüp Hazret-i Üstada satıyorlar. (Üstadın ziyaretine gelenlerle Kürtçe konuşmaya çekinmesini de yukarıdaki durumla beraber ele almak gerekir.) Bir kimsenin kendi nesebî aidiyetini anması nasıl günah olabilir? İslam tarihi boyunca böyle bir günah duyulmuş mudur? İslam âlimlerinin alelekseri isimlerinin ardında böylesi nisbetlerle anılmamışlar mıdır? Bütün bu gerçekler ortadayken Üstadın tavrından 'seküler rejim uygulamalarına' onay çıkarmak akıl kârı değildir. Yani, özetlersem, Bediüzzaman Hazretleri bu tasarrufları 'zorunluluktan' yapmıştır. 'Pişmanlıktan' yapmamıştır. Pişmanlık okuması bâtıl bir okumadır. Ve, işte, kimi Kürt nur talebeleri ile Türk nur talebeleri arasındaki nizâ da böylesi bir yerden kaynıyor.

Hatanın Kürt tarafındakiler yapılan bütün tasarrufları 'komplo teorisi' içinde okuyorlar. Onlara göre kemalist rejimin adamları Bediüzzaman'ın en yakın çevresine kadar sızdılar. Ona dost göründüler. Sonra da metinlerini değiştirdiler. Öyle ki, bütün kitaplarını bizzat tashih eden Hazret de olan-biteni anlamadı, yuttu. O yıllarda hapislerden hapis beğenen abiler de aslında Mustafa Kemal'in adamlarıydı ila ahir... Doğrusu ben bunlara ancak gülüyorum. Niçin? Çünkü, o insanların, Türküyle Kürdüyle Bediüzzaman'ın etrafında olmak için katlandıkları çileleri düşününce, "Ulan yere batsın böyle ajanlık!" demeleri gerektiğini düşünüyorum. Öyle bir ajanlık ki sahibine hiçbir menfaati yok. Ancak çektiği eziyetle, işkenceyle, açlıkla, hapisle, hakaretle kalıyor. Cebine de beş kuruş girmiyor. Böyle ajanlık olur mu yahu? İftiranın böylesinden Hüda hepimizi saklasın.

Fakat Türklerin de şu okuması yanlış: "Zaten Kürt olmak da bir marifet yoktu. Kürtler de kendilerini Türk bilmeliydiler. Ayrılık çıkarmamalıydılar. Bediüzzaman Hazretleri de İkinci Said döneminde hatasının farkına vardı. Kürtlükle ilgili ifadeleri çıkarmaya başladı. Hepsini yapmaya ömrü yetmedi. Abilerin de gücü yetmedi. Bugün bir miktar Kürt-Kürdistan ifadesi hâlâ metinlerde bulunmaktadır. Ancak onların da üzerinde çok durulmamalıdır. Üstad da zaten aslen Kürt falan değildir. Seyyiddir. Bu işleri pek karıştırmamak lazım..."

Evet. Bence bu okuma şekli de doğru değil. Çünkü Hazret-i Üstadın hiçbir metninde üzerine almadığı bir Türkçülüğü ona yüklüyor. Hiçbir zaman aleyhinde olmadığı bir Kürtlükten de onu soğutuyor. Denge, mutedil bir kısım nur talebelerinde gözüküyor ki, ben de o tavrı seçmişim: Risale-i Nur metinlerindeki bu tür değişikliklerden ne 'muhterem abilerimize bühtana malzeme' çıkar ne de 'kemalist rejimin uygulamalarına onay' çıkar. Bu tasarruflar devrin şartlarında anlaşılabilir endişelerle gerçekleşmiş dokunuşlardır. Çünkü o devirde, değil özgürce kitap yazmak-basmak, kafayı omuzların üzerinde gezdirebilmek meseledir. Hazret-i Üstad ve talebeleri de, devrin şartlarına göre, kimi stratejik hamlelerde bulunmuşlardır. Hatta, Sovyetlerin Türkiye'yi tehdit ettiği dönemdeki mektuplarda, kimi abilerin 'kızıl tehlike' ve 'Türk milleti' vurguları da aynı stratejik tutum içinde ele alınabilir. Necis-ences ikileminde daha tehlikeliye karşı tehlikeliyi kullanmak vardır. Müstakim meslek, ne Türke ne Kürde alerji olmadan, hepsini devrinin şartları içinde okuyarak, anlayarak, Kur'an'daki 'kendi aralarında merhametli' sırrını kuşanarak, İslamî serbestî içinde kalabilmektir. Cenab-ı Hak bizi o hidayetten ayırmasın. Âmin. Âmin.

5 Ekim 2024 Cumartesi

Niyet ettim Kemal'in rızası için Semih Çelik'in Hüda-Par'la bağlantısını bulmaya

Semih Çelik'in hunharca işlediği cinayetlerin haberi sitelere düşer düşmez beni bir telaş aldı. 'Eyvah!' dedim. Evet. Çünkü baktım, haberde 'Fatih'in ismi de geçiyor, (tanıdığım birisi olarak değil semt olarak Fatih) telaşım iyice kanatlandı. Malum. Dindarlığıyla bilinen yerdir. Hoş, o eski havası kalmamıştır ya, ama olsun, hatırası bâkidir. "Artık" dedim "solcular bu işi İskenderpaşa'ya mı bağlar, İsmailağa'ya mı bağlar; bize mi bağlar, size mi bağlar; kime bağlar belli değil." Eh, ne yapalım, başa gelen çekilir.

Allah sonumuzu hayretsin. Gerçi solcuların, herhangi bir suçu, herhangi bir cemaate bağlaması için, o cemaatin, suçun işlendiği mahalde bulunmasına da gerek yoktur. (Nitekim Narin Güran cinayetinde de bunu gördük. Neredeyse Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş Hoca'nın üzerine kalacaktı iş.) Yine de insan semttekiler adına iki kere korkuyor. Mutlaka Semih Çelik mel'ununun geçmişi şöyle bir taranmıştır. Haplanmadığı dönemde eskaza cumaya gitmişse vay o caminin cemaatinin haline! Vay ki ne vay. Ha, mevzuu bu defa Hüda-Par'a kadar çıkarırlar mı, bilemem. Menfaat görürlerse çıkarabilirler. Evet. Zaten, menfaat görürlerse, Çin'deki herhangi bir caminin cemaatine kadar bağlayabilirler suçu...

Sonra katilin evinde bulunan çizimlere takıldı aklım. Çizimler ha! Acaba sanata(!) bir meyli mi varmış? Gerçi Hitler'in de 'güzel sanatlar' macerası olduğu bilinir. Hem Paul Virilio da 'Enformasyon Bombası'nda aşırılıkların meşrulaştırıcısı olarak 'kültür-sanat'ın kullanıldığını söylemiyor muydu artık? Sadizm, teşhircilik, pedofili, pornografi, eşcinsellik vs... Arkalarında küresel bir akıl vardı bunların. Ve bu akıl, doğrudan yayamadığı kötülüğü, kültür-sanat faaliyetlerinin günahsızlığı(!) üzerinden satıyordu. Mesela: Elbette uluorta sadizm yapamazdınız. Ama pekala resim sergisini düzenleyebilirdiniz. Pedofiliyi 'pedofili' olarak kamuya yutturamazdınız. Fakat pekala sinemaya taşıyabilirdiniz. Pornografiyi genele sunamazdınız. Lakin roman yapıp 'çok satarlar' içinde okutabilirdiniz. Nihayetinde sanat da kültür de yasak tanımazdı. Onlar sınırları aşmak için vardı. Böylece her kötülük yayılmanın en sinsi yolunu buldu. İnsan şeklindeki şeytanlar, İblis'e bile şeytaniyette parmak ısırttı, damak şaklattı, yapacağını unutturdu:

"Disney firmasının profesyonellerinin ortadan kalkmak üzere olan aile pazarının püritenliğini bir kenara bırakarak ABC kanalında aşırı şiddete yönelmelerini, Disneyland ve Disneyworld'de gayler için buluşma günleri düzenleyerek sekse el atışlarını dikkate alırsak, kendisi de çeşitli yanürünlere sahip olan porno pazarının hedeflerini daha iyi görebiliriz. Kültürle kaynaşıp karışan porno 'son kalan hukuki kısıtlamalardan da' kaçabilir, bunun yanında 'hizmet' sektöründeki alışverişlerin ayrımcılık yapmayan niteliğinden de yararlanabilir. (...) Kalabalık bir pazar arayışına devam eden Georges Pompidou Merkezi bir sonraki yıl 'Yedi Temel Günah' sergisini düzenlerken Cartier Vakfı da 'Âşıklar' başlıklı başka bir sergi düzenliyordu. Barcelona'da 'yaklaşık 20 fotoğrafçı, tasarımcı, mimar ve grafikerin kötü niyetli veya kaba şekilde cinsellik üzerine hezeyan dolu bir çalışma yaptıkları' Tasarım İlkbaharı etkinliği düzenlendi. Los Angeles'dan Hanover'e kadar bütün müze ve galerilerde gizleme pratiği sona ermişti. (...) Daha önce rastlanmayan bir başka şey de en fazla şiddet dolu ve edepsiz yapıt içeren müze salonunun 18 yaşından küçüklere kapalı olmasıydı. Böylece kültürel gösteriyle herhangi bir X kategorisi seyirliği arasındaki son farklardan biri ortadan kalkmış oluyordu. Organizatörlerin 'skandal çıkmasını ummalarına' karşılık serginin küratörü şu herkesçe kabul görmüş deyişi yineledi: 'Sanat hiçbir zaman ahlakdışı değildir.' Halbuki, her tür edep ve sakınma duygusunu terketmek ahlakdışı bir tavır değil, tehlikeli bir tavırdır."

Yazılanların hiç yersiz olmadığını 'yerli(!) sinemamız' üzerinden değerlendirebilmek mümkündür. Kemal Sunal'ın Şaban güldürüsünde kullandığı argoları aşırı bulan kuşak, daha karatoprağa girmeden, Cem Yılmaz'ın 'küfürbaz Erşan' komedisine erişivermiştir. Artık karakterlerin birbirlerine kaba hayvan isimleriyle hitap etmeleri hakaretten sayılmaz. Çünkü neredeyse ana-bacı sövmeyene zamanın velisi nazarıyla bakılmaktadır. Sin-Kaf'lar havada uçuşmaktadır. 'Koyma'lar gırladır. Cinselliğin çok dolaylı imâlarını dahi aşırı bulan ahlak, iyiden iyiye geriletilip, yerine en mahrem meseleleri dahi en açık şekilde dilegetirebilen bir 'sanat algısı' yerleştirilmiştir. Eşcinsellik zaten artık olmazsa olmazımızdır. Her filme mutlaka bir miktar katılır. Yine, Kurtlar Vadisi'nde Cerrahpaşalı Metin'in öldüğü sahne hakkında yaşanan tartışmalar, Prens dizisinde Saksonya Dükü Philippe'in boynu kesilirken yaşanmaz. Hatta böylesi sahneler artık hiçbir 'özendirme tartışmasına' dahi konu olmaz. Kabul edelim. Semih Çelik'in yaptığı çizimlerin ortamı 'kültür-sanat' dünyası tarafından hazırlanmaktadır. Bir operasyon yediğimizi görmemek nâdânlık sayılır. Elbette operasyonu yapanların dillerinde 'Sanat hiçbir zaman ahlakdışı değildir' mottosu tekrarlanmaktadır. Fakat bu sırada sosyo-psikolojimiz de geçmişi mumla aratacaktır.

'Sanat' deyince 'tasarım' konusu da ister istemez gündeme geliyor. Nihayetinde en çok muhatap olduğumuz sanatçılar tasarımcılar. Bazıları onların işini sanattan değil 'zanaattan' saysa da bekleyelim. Hüküm vermekte acele etmeyelim. Fakat şuna da bir dikkat çeker olalım: Sanat için mevzubahis her tehlike zanaatler için de geçerli olabilir. Nitekim, daha geçenlerde, avukat Feyza Altun'un X hesapından yaptığı kupa paylaşımı ahlakî çöküşün uçlarının ne denli kılcallara indiğini de gözler önüne seriyordu.

Gayet neşeyle müvekkilinin hediyesi olduğunu söylediği kupada şöyle yazıyordu: "Siktir Orospu, Afedersiniz." Kupada yeralan küfürden daha mühimmi, çizimin, geçmiş siyasal bir tartışmanın parçası olmasıydı. 'Yaşlı bir sol seçmen' kendisiyle aynı düşünceyi paylaşmayan bir başkasına söylemişti bu galiz ifadeyi. Söylediği kişi kendisinden daha genç bir kadındı. Sonraları bu video kesiti 'solun sağa geçmeyen kini'nin sembolü oldu. Melek Davarcı (Mosso) da yine aynı sembole gönderme yapan bir paylaşım yaptı. Kutuplaşmanın zâhirde en şikayetçisi olan solcular böylesi küfürbaz bir eylemi bayraklaştırmakta beis görmediler. (Sağ seçmen hakkında galiz ifadeler kullanan Dilara Kayseriloğlu'nun da yine CHP'nin kanatları altına alındığını hatırlayalım.) Yani, yukarıdaki kem motto, başka bir açıdan tekrarlanıyordu: "Solculuk hiçbir zaman ahlakdışılık değildir." Bir solcu olarak sağ seçmene küfür ederseniz bunun ahlakdışı hiçbir yanı yoktur. Asıl ahlakdışılık sağın sola soğuk davranmasıdır. Bu makul(!) iddia hemen Orwell'ın Hayvan Çiftliği'ni hatırlara getirir. Demek "Bütün insanlar eşittir ama solcular daha da eşittir."

İşte, tam da burada, Bediüzzaman Hazretlerinin 'seküler sanatın arkaplanı' hakkındaki tesbitleri geliyor aklıma: "Telkini aşk-ı tabiat olur. Maddeperestlik hissi, kalbe de yerleştirir; ondan ucuzca kendini kurtaramaz. Yine ondan gelen, dalâletten neş'et eden ruhun ıztırâbâtına, o edepsizlenmiş edeb müsekkin, hem münevvim, hakikî faide vermez. Tek bir ilâcı bulmuş, o da romanlarıymış. Kitap gibi bir hayy-ı meyyit, sinema gibi bir müteharrik emvat. Meyyit hayat veremez. Hem tiyatro gibi tenasuhvâri, mazi denilen geniş kabrin hortlakları gibi şu üç nevi romanlarıyla hiç de utanmaz. Beşerin ağzına yalancı bir dil koymuş, hem insanın yüzüne fâsık bir göz takmış, dünyaya bir âlüfte fistanını giydirmiş, hüsn-ü mücerred tanımaz. Güneşi gösterirse, sarı saçlı güzel bir aktrisi kàrie ihtar eder. Zahiren der: 'Sefahet fenadır, insanlara yakışmaz.' Netice-i muzırrayı gösterir. Halbuki sefahete öyle müşevvikane bir tasviri yapar ki, ağız suyu akıtır, akıl hâkim kalamaz. İştihayı kabartır, hevesi tehyiç eder, his daha söz dinlemez." 

Türkiye'de solcuların çarpık ağzına bakarsanız ahlak adına çok idealist resimler çiziliyor. Fakat asıllarına dönerseniz midelerinden ruhunuza rezaletler istifra olunuyor. Kötülüğü yaygınlaştırabildikleri her şekilde yaygınlaştırıyorlar. Azıyorlar. Fakat kem sonuçları masaya geldiğinde civarda dindarlardan başka suçlu bulunmuyor. İşte o yüzden Semih Çelik'in herhangi bir cemaatle bağlantısının kurulmasını heran bekliyorum ben. Neden beklemeyeyim? Nihayetinde dindar olmanın bizzat kendisi de solcular için suç değil mi? Geri kalan bütün suçlar bu suçtan hissedâr olduğunuz derecede suçtur. Bu suçtan hissedâr olmayan başka hiçbir suçtan hâzâ hissedâr değildir. Yani bazıları hep daha eşittir, vesselam.

9 Ocak 2021 Cumartesi

Özdil'in eline Zülfikâr yakışır mı?

"Oysa Allah size Kitap’ta (Kur’an’da) 'Allah’ın ayetlerinin inkar edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze geçmedikleri müddetçe, onlarla oturmayın, aksi halde siz de onlar gibi olursunuz!' diye hüküm indirmiştir..."
(Nisa sûresi: 4/140)

Kısacık da olsa bu konuya değinmeden geçemeyeceğim: Yılmaz Özdil, 'yağmur duasıyla alay etmesi' üzerinden başlayan tartışmada, mevzuyu çok başka yerlere çekmeye çalışıyor. Kaçak güreşiyor. Hatta yazılarından birisinde "Camiye almazsan, cemevinden kaldırırlar, müsterihim..." gibi bir cümle kurdu. Hoş, ona bu cümleyi kurmasında yardım edenler de oldu ya, neyse. Meselenin o kısmına çok girmeden burada çevrilen bir muğalataya dikkatinizi istirham edeceğim. Nedir? Özdil'in bireysel hatasıyla başlayan süreci 'mezhep çatışmasına' dönüştürmek istemesidir. Yani? Yani sanki Ebubekir Sifil Hoca malum uyarısını kendisine değil de alevilere yapmış gibi lansesidir. Halbuki, takip edenler bilirler, Ebubekir Hoca'nın gösterdiği haklı tepkide hiç böyle bir yan yoktur. Mevzuun merkezi bellidir.

Hatta, ihtiyacı yok ama, haklı tepkisinde Ebubekir Hoca'ya, değil yalnız sünniler, hem aleviler hem de sair din mensuplarının destek olması gerekirdi. Çünkü, yalnız sünnilikte değil, bütün manevî öğretilerde duayı ehemmiyetli bir parçaları sayıyorlar. Önemsiyorlar. Kime dua ederlerse etsinler. Neye tapınırlarsa tapınsınlar. Kudsîyetini itikadlarınca kabulleniyorlar. Sözgelimi: Özdil, bu alayı Türkiye'de değil de Roma'da etseydi, mevzu 'yağmur duası' değil de 'katolik ayini' olsaydı, Vatikan'dan tepki almaz mıydı? Alırdı. Hem de sağlam alırdı. Dindarlığı benimseyen her birey duanın hukukunu savunur çünkü. Dini ne olursa olsun. Hatta hatırlarsınız: Charlie Hebdo hâdisesi sonrasında, papa, yaptığı açıklamayla seküler dünyayı bir hayli şaşırtmıştı. Demişti ki: "Eğer Dr. Gasbarri, ki benim dostumdur, anneme küfrederse kendisini bir yumruk bekler. Bu normaldir. Provokasyon yapmak, başkalarının inancına hakaret etmek, doğru değildir."

Şimdi nasıl oluyor da, aleviliğin de yadsınamaz parçası olan duayı 'alay edilir bulan' birisi, alevilik kalkanına saklanabiliyor? Onları kendisine siper edebiliyor. Bir de aymazlıkla mevzuu 'mezhep çatışması' gibi gösterebiliyor? Tevbe-hâşâ! Aleviler Allahsız mı? Dua etmiyorlar mı? Cenazelerini çukura atar gibi mi gömüyorlar? Üstüne Fatiha bile olsun okumuyorlar mı? Doğrusu, yakınlarımın cenazeleri sebebiyle gittiğim cemevlerinde, böyle bir havaya hiç rastlamadım. Ki ben de alevi kökenli birisiyim.

Toparlarsam: Özdil'in bu taktiksel tutumuna CHP kardeşliği üzerinden alevilerin sahip çıkması, en azından teolojik anlamda, doğru bir tavır değil. Ne kadar ihtilaf noktaları olursa olsun, Özdil'i sünnilerle birlikte uyarması gerekenlerdendiler, çünkü din-diyanet sahibiydiler. Üstelik Özdil'in mevzuu alevi-sünni zeminine çekmesine de iyi gözle bakmamalıydılar. Zira zaten konunun böyle bir bidayeti yoktu. Böyle bir noktadan başlamamıştı. Bu tıpkı, yukarıdaki misalden istifade edersek, Charlie Hebdo baskınından sonra papanın çıkıp "Hristiyanlara karşı düşmanlıklarından dolayı müslümanları kınıyorum!" demesi gibi birşey olurdu. Halbuki ne alaka? Charlie Hebdo müslümanlarla bir alay ediyorsa hristiyanlarla beş alay ediyor. Papanın bu dille olaya dahil olmasının beklenir miydi?

Hiç unutmam: Danimarka'yla karikatür krizinin yaşandığı dönemde bir etkinliğe katılmıştım. Sunum yapanlardan birisi de bir Vatikan görevlisiydi. Sunumlar bitip de seyirciyle soru-cevap faslına geçilince karikatür meselesi hemen gündem oldu. Katılımcılar "Avrupa'da neden müslümanlara böyle eziyet edildiğini..." sordular. O görevli, gayet bağrı yanık şekilde, şu manada birşeyler söyledi: "Siz daha ne gördünüz ki! Ateistlerin asıl bizim başımıza getirmedikleri kalmadı. Ne papanın onurunu sayıyorlar, ne Meryem'in, ne de İsa'nın. En çirkin şekillerde bütün kutsallarımızla alay ediyorlar. Sizden önce biz yılgınız. Bıkmışız. Yani, bunu yapanlar hristiyanlar değil, ateistler. Onlar da zaten herkese saldırıyorlar."

Ben şimdi Bediüzzaman'ın "Alevîler ne kadar ifrat da etse, Râfizî de olsa, zındıkaya, küfr-ü mutlaka girmez. Çünkü muhabbet-i Âl-i Beyt ruhunda esas oldukça, Peygamber ve Âl-i Beytin adavetini tazammun eden küfr-ü mutlaka girmezler. İslâmiyete o muhabbet vasıtasıyla şiddetli bağlanıyorlar..." şeklinde tarif ettiği alevilere seslenmek istiyorum: Neden bu meselede kalkanlık ediyorsunuz? Özdil'i uyarsanız da böyle mevzularda cak-cuk etmese daha hayırlı değil mi? Hem şunu da unutuyorsunuz: Sekülerizm sünnilerle işini bitirdiğinde dönüp gitmez. Bin yıllık camileri ahıra çevirenler cemevlerine acır mı sanıyorsunuz? Eğer böyle düşünüyorsanız aldanıyorsunuz. Allah aldanışınızı yaşatmasın. Âmin.

14 Eylül 2019 Cumartesi

Deistlere dindarlık neden 'dar' gelir?

Nobelli yazarlardan Elias Canetti (1905-1994) 'İnsanın Taşrası' isimli notlarının bir yerinde şöyle der: "Muhammed, bütün peygamberler bağlamında, istenilenlerin gerçekleşmesi gibi birşeydir. O, yasa koyucu ve fiilî iktidar sahibi olur, peygamberler ilk kez onunla gerçek iktidara kavuşabilmişlerdir. Daha önce hiçkimse tanrıyı böylesine tutarlı ve başarılı bir biçimde kullanmamıştır." İnanç konusunda soyca bağlı olduğu yahudiliğe dahi pek prim vermeyen Canetti'nin bu sözleri, kanaatimce, mürşidimin Mesnevî-i Nuriye'sinde geçen şu ifadeleri ışığında bir parça yorumlanabilir:

"Nübüvvet-i Ahmediyenin nübüvvet silsilesini mühürlemiş olmasına kat'î delil, herbir kaidesinde dinin hudutlarını öyle bir hadde ulaştırmasıdır ki, ondan daha genişini, daha mükemmelini ve etemmini düşünmek mümkün değildir." Yani, niyeti ister iyi ister kötü olsun, Elias Canetti'nin yukarıdaki sözleriyle dikkatimizi çektiği şey, Aleyhissalatuvesselamın getirdiği dinin kemalidir. O, öyle bir dinin peygamberidir ki, mü'min hayatlarının en küçük detaylarına kadar dokunuşu vardır. Varlık algımızın her yanıyla ilgisi vardır. Hepsine bir sözü vardır. Vahyi vardır. Sünneti vardır. Edebi vardır.

Kur'an'ın, hadislerin ve bunlara bağlı hükümlerin 'insanlığın sorularına cevap verebilirliği' sürmektedir. (Potansiyele bakılırsa kıyamete kadar da süreceğe benzemektedir.) Hatta bu cevap verebilirlikten hariçte kalan boşluk yoktur. Kör nokta yoktur. Unutulmuşluk yoktur. Olmadığından dolayı da bu dinin sapkınları meşreplerini genişletmek için hep boş alan kovalarlar. 'Boş alan kovalamak' ile neyi kastediyorum? Aslında, arkadaşım, bugün yaşadığımız bir drama azıcık değinmek istiyorum.

Bazen 'sünneti reddederken sırtını sağlam bir yere dayamak adına' Kur'an Müslümanlığı kisvesiyle karşımıza çıkan, bazen "Rahatlığı deizmde buldum!" deyu topluca dinin haram/helal sınırlarını terkeden, bazen lokal meselelerde "Artık bir reformun zamanı geldi canım!" deyip 14 asırlık zaruriyatı kışkışlamaya çalışan, bazen "Ya o hükümler kendi zamanları içindi!" diyerekten 'tarihsellik' derdine düşen, bazen de o kadar yukarıya çıkmaya cesaret edemeyip alttan alttan İslam geleneğine/âlimlerine sataşan tüm bid'a akımların arzusunda birleştiği şey şudur: Hevalarına ayak oynatacak yer açmak. Boşluğu bulunmayan bu dinde boşluk yaratmak. Oluşmasına engel olan otoritelerin/usûllerin altlarındaki minderleri çekmek.

Evet. Tümünün ulaşmaya çalıştığı sonuç budur. Çünkü hakikaten Aleyhissalatuvesselamın getirdiği dinde, elhamdülillah, boşluk yoktur. Boşluk sanılan şey dinin parçasıdır. Açığı değil dallarıdır. "Bugün dininizi kemale erdirdim!" ayetinin hükmü kıyamete kadar geçerlidir. Esaslar konulmuş, bu esaslara bağlı sistemler oturmuş, bu sistemlerin usûlleri oluşturulmuştur. Kıblemiz dört mezheptir. Gökte kusur arayan gözlerin bitkin olarak sahibine dönmesi gibi bu dinde kusur arayanların da akılları bitkin olarak sahiplerine döner. Fakat o sahipler yine de inatlarından vazgeçmezler. Bediüzzaman sahabeye sataşanların da amaçlarının bu olduğu belirtir:

"Ehl-i dalâlet baktılar ki müçtehidînlerle iş bitmiyor. Onların omuzlarındaki yalnız nazariyât-ı diniyedir. Halbuki, bu kısım ehl-i dalâlet, zaruriyât-ı diniyeyi terk ve tağyir etmek istiyorlar. 'Onlardan daha iyiyiz' deseler meseleleri tamam olmuyor. Çünkü müçtehidîn nazariyâta ve kat'î olmayan teferruâta karışabilirler. Halbuki, bu mezhepsiz ehl-i dalâlet, zaruriyât-ı diniyede dahi fikirlerini karıştırmak ve kabil-i tebdil olmayan mesâili tebdil etmek ve kat'î erkân-ı İslâmiyeye karşı gelmek istediklerinden, elbette, zaruriyât-ı diniyenin hameleleri ve direkleri olan sahabelere ilişecekler."

Fakat onların bu 'boşlukla kemale çıkma' çabaları dahi bir açıdan İslam'ın kemaline ve Aleyhissalatuvesselamın nübüvvetinin hatemine delil oluşturuyor. Öyle ya: Eğer bu dinin üstünde bir din ortaya konulabilseydi elbette bu 'boşlukla' değil 'varlıkla' ortaya konurdu. Yıkılarak değil yapılarak gösterilirdi. Mevcut cevapları, usûlleri veya sistemleri yokederek değil, aksine, verilemeyen cevapların boşlukları doldurularak inşa edilirdi. Lakin bizde ne kadar genişlik isteyen varsa, varlığa değil, boşluğa koşuyor.

Hatta şimdi fıskıyla iyice gaza gelen bir kısmı "Çare Sarıgül'den sonra deizm!" diyerekten hepten zincirlerinden boşalıyor. Dinsizlikte dinin kemalini bulduğunu sanrılıyor. Aman efendim, etmeyin, serserilikte kemal olur mu? Düzeni boşlayarak kemale erilir mi? Ağacı bir üst versiyonuna çıkarabilmek için gövdesi delinir mi? Yapmayın. Düzgün motoru tamire çalışıp fazla parça çıkarmayın. Yapabiliyorsanız dallarını uzatıverin. Köküne balta sallamayın. Fehminizden geliyorsa dava için burhan üretin. Geminin hızını beğenmeyip "Ben yüzerek gideceğim!" diyene akıllı demezler ya. Hasılı: "Bunlar gibi diğer bütün meselelerde de bu dini bir başkasının ikmal ve itmam etmesi mümkün değildir. Onun için kıyamete kadar devam ve beka onun hakkıdır."

26 Mayıs 2014 Pazartesi

Mahçupyan'dan bir Bediüzzaman analizi: Yeni bir dindarlık

Etyen Mahçupyan, geçtiğimiz ay çıkan ve kendisiyle yapılan söyleşilerden oluşan Yüzyıllık Parantez isimli kitabında Bediüzzaman üzerine şöyle bir analizde bulunuyor:

"Bediüzzaman, kendi yaşantısıyla hayata damgasını vurmuş olan biri. Sözlerinden daha önemli olan şey belki yaşantısı ve orada gösterdiği sebat, irade ve tutarlılık. Öyle bir hayatı olmasaydı, bugün fikirleri bu kadar kıymetli ve anlamlı geliyor olmayabilirdi diye düşünüyorum. Çünkü fikirler sonuçta her zaman birden fazla insan tarafından söylenirler. (...) Dolayısıyla bunu belirli bir hayat tarzıyla tamamladığınız ve bunu kendinize sembolleştirdiğiniz zaman bir mesaj verebiliyorsa, referans olma şansınız ortaya çıkıyor. Bediüzzaman bunu yaptı ve bunu yapmasıyla da binlerce, milyonlarca insanın bu rejim altında ayakta kalmasını sağladı."

Kitabın ilerleyen kısımlarında bu 'referans oluş'un detaylarına dair de hoş tesbitler var:

"Bir tür gizli direnişle, bir tür kendine dönme ve aynı zamanda da adapte olma serüveniyle yaptı. Çünkü gene Bediüzzaman'dan biliyoruz ki; modernliğin araçları vs. konusunda hiçbir şekilde bir olumsuz tavrı olmadığı gibi tam tersine teşvik edici mesajları var. Dünyadan kaçan değil dünyanın içine giren; dünyanın içinde, onunla hemhâl olan yeni bir dindar anlayışından söz ediyor. Bu anlamda, aslında, eğer gerçekten modernleşmeyi bu sosyolojik zeminiyle beraber kavrayan bir rejim olsaydı; Said Nursî'nin dediklerinin bir imkan, bir potansiyel olduğunu belki kavrardı hükümet ya da devlet; ama böyle bir bakış yoktu."

Benzer bir tesbiti Bediüzzaman Said Nursî Olayı isimli eserde, Şerif Mardin'den okursunuz. Kastamonu'da bazı lise talebelerinin kendisini ziyaret edip; "Bize Hâlıkımızı tanıttır; muallimlerimiz Allah'tan bahsetmiyorlar" demesi üzerine, Bediüzzaman'ın; "Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisan-ı mahsusuyla mütemadiyen Allah'tan bahsedip Hâlıkı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil, onları dinleyiniz" şeklinde cevap vermesi, Mardin'e göre 'minderde kalma' tavsiyesidir müslümanlara. Bediüzzaman, olumsuzluklarına dair eleştirel dil kullanmasına rağmen, bilimin dışlayıcısı olmamıştır kesinlikle. Hatta sorunu, bilginin kendisiyle değil, ona bakan nazarın problemiyle tanımlayarak dindarların önünde öğrenmeye ve öğrendiklerini bir ölçüde İslamîleştirmeye açık bir alan bırakmıştır. Bu noktada Mardin'in tesbiti, Mahçupyan'ın tesbitiyle kesişir. Bediüzzaman'ın dindarlık anlayışı 'dünyadan kaçan değil dünyanın içine giren yeni bir dindar anlayışı'dır.

Ben bu dindarlık anlayışın dünyevileşmeyle karıştırılmamasının önemli olduğunu düşünüyorum. Evet, aslında bu marifet ekseni de bir tür dünyaya dönüş içermekte; fakat bu dönüş İslamiyetten bir uzaklaşmayı değil, aksine İslam'ın özüne dönmeyi kastediyor. Bediüzzaman'ın hassaten Vahdet-i Vücud ve Vahdeti'ş-Şuhud meslekleri ile Nur mesleğini karşılaştırdığı yerler, bu bakışın veya dünyaya/eşyaya dönüşün ışığını nereden aldığını göstermekte önemli:

"(...) herkesin hususî bir dünyası var. Bir kısım ehl-i hakikat bu hususî dünyasını 'Lâ mevcude illâ Hû' diye inkâr etmekle, terk-i mâsivâ sırrıyla Cenab-ı Hakka karşı huzur-u dâimî ve mârifet-i İlâhiye bulur. Ve bir kısım ehl-i hakikat da, yine dâimî mârifet ve huzuru bulmak için 'Lâ meşhûde illâ Hû' deyip kendi hususî dünyasını nisyan hapsine sokar, fânilik perdesini üstüne çeker, huzuru bulmakla bütün ömrünü bir nevi ibadet hükmüne getirir.

Şimdi, bu zamanda, Kur'ân'ın i'câz-ı mânevîsiyle tezahür eden "Her bir şeyde, Onun bir olduğuna delâlet eden bir âyet vardır" sırrıyla, yani zerrelerden yıldızlara kadar herşeyde bir pencere-i tevhid var ve doğrudan doğruya Zât-ı Vâhid-i Ehadi sıfâtıyla bildiren âyetleri, yani delâletleri ve işaretleri var.

İşte Hüve Nüktesiyle bu mezkûr hakikat-i kudsiyeye ve imaniyeye ve huzuriyeye icmâlen işaretler vardır. Risale-i Nur, bu hakikati izahatıyla ispat etmiş. Eski zamandaki ehl-i hakikat bir derece mücmelen ve muhtasaran beyan etmişler. Demek, bu dehşetli zaman daha ziyade bu hakikate muhtaçtır ki, Kur'ân-ı Hakîmin i'câzıyla bu hakikat tafsilâtıyla ihsan edilmiş, Nur Risaleleri de bu hakikata bir nâşir olmuşlar.
"

Külliyat içindeki bu gibi metinlerden de anlaşılacağı üzere Bediüzzaman, varlığın birebirde kulluk için bir sorun teşkil etmediğini, zira Kur'an'ın da nazarımızı hep varlığa çevirip oradaki ayetlere işaret ettiğini nazara vermekle; diğer bazı ekollerin faydalı/etkin fakat modern zamanlara göre eksik/zorlayıcı kalan yanlarını doldurmaktadır. Çünkü başka bir yerde de dediği gibi; varlık hayır üzerinedir ve küllîdir. Şerler ise cüzîdir ve nazar hatalarından kaynaklanmaktadır. Müminin eşyayla ilişkisi bu yüzden dostanedir, düşmanca olamaz.

Bu yönüyle Etyen Mahçupyan'ın 'yeni bir dindarlık' olarak tarif ettiği şey, Bediüzzaman'a göre; Kur'an'ın aslına/özüne ve ondaki metadolojiye geri dönmektir ve varlığa sırtını dönmeden, varlıkla fikirsel bir mirac yaşamaktır. Allah Resulünün miraca yalnız ruhuyla değil, bedeniyle birlikte çıkması bu noktada ne kadar da anlamlıdır. Bedensel ve maddî olanı kerih görmek, sanıyorum zühd mesleğiyle beraber âlem-i İslam'a malolan birşey. Bu bilime bakışı da olumsuz etkilemiş bir yönüyle. Sahabe mesleğine dönüş ise, yeniden eşyayla barışmayı gerektiriyor. Ama fıska kapılmadan, ama kölesi olmadan. Belki bir açıdan sekülerleşmek bu, ama günaha bulaşmadan yaşanan türden. Yazının sonuna gelmişken Mustafa İslamoğlu'nun 'itikaf' üzerine yaptığı bir tesbit geldi aklıma. Şöyle diyordu yanlış hatırlamıyorsam: Halk içinde, halktan kopmadan, halkın mescidinde bir inziva...

Ne miracı bedeninden kopuktu, ne itikafı halktan. Ey Allahın Resulü, senden öğrenecek daha ne çok şeyimiz var.


Not: Bu yazının mirac gecesine denk gelmesi ne hoş oldu.

Kuantum fiziği 'nazar değmesini de' açıklar mı?

"Bedbinlik cezası olarak nazarında pek fena bir memlekete düşer." 2. Söz'den . Zaman zaman kuantum fiziği ile ilgili kitaplar...