islam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
islam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ağustos 2026 Çarşamba

Kevser'i kaybedenler deniz suyuyla da ebterlikten kurtulabilir mi?

Yaratıcı Öfke'nin 53. sayfasında, Ekrem Tahir, şöyle bir alıntı yapıyor Hegel'den: "Hayatta vahdetin kudreti kaybolursa, münferitlik kazanırsa, o zaman felsefeye ihtiyaç vardır." Sayfanın devamındaysa böyle yakınıyor Ekrem Tahir gelinen noktadan: "Bugün canım ülkem tam da Hegel'in dediği duruma getirildi."

Ona göre kendi milletine emperyal değerler uğruna saldıran 'içteki Batının yeniçerileri' bu münferitliğin neticesiydiler. "Bizler hâlen kendisinden başka hiçbir medeniyete/millete hayat hakkı tanımayan barbar Batının arkasından pupa yelken gidiyoruz!" Benim bu teşhiste dikkatimi daha çok çekense 'marazın başlangıcı' olarak işaret edilen yer: 'Vahdetin kudretinin kaybolması' veya 'münferitliğin kazanması.' Müellif, düşünsel sapmaların bidayeti olarak, müslümanın 'kendi anlam bütünlüğünü yitirmesini' gösteriyor. Bu kopuş gerçekleştikten sonra ferdîyetçilik de kuvvet buluyor. Ve fertler, ait oldukları cemiyetten başka olarak, kendilerine yeni anlam dünyaları arıyorlar, buluyorlar, bağlanıyorlar veya belki üretiyorlar. Tıpkı ağacından kopmuş bir tohumun toprakta kendine yeni bir intisab arayışı gibi. Ve oradan 'felsefe ihtiyacı' doğuyor. Zira anlamsız yaşanamaz. Vahdetin küllî anlamı yitirilmişse, insan, düştüğü çukurda cüzîsini inşa etmelidir. (Veya inşa etmeye aç/açık hâle gelmiştir-getirilmiştir.)

Hani, Hac sûresinin 31. ayetinde, kısa bir mealiyle buyruluyor: "Allah'a ortak koşan kimse gökten düşüp de kuşların kaptığı veya rüzgarın bir uçuruma attığı şeye benzer." Subhanallah. Kendi özbir anlam dünyasıyla bağını koparan müslümanın hali de ayetin tarif ettiği gibi değil midir? Yani yetim hissediyor. Güçsüz hissediyor. Saldırıda hissediyor. Travmasıyla mücadele için de, tekrar ağacına dönmek yerine, parçasından sahte bir bütün kurgulama mesaisine girişiyor. Mesnevî-i Nuriye'de isabetle bildirildiği şekilde, yaraları/hastalığı, onu felsefeyle meşguliyete zorluyor: "Arkadaş! Kalb ile ruhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur. O hastalık marazı da ulûm-i akliyeye tavaggul etmek nisbetindedir. Demek mânevî olan hastalıklar, insanları, aklî ilimlere teşvik ve sevk eder. Ve akliyat ile iştigal eden emraz-ı kalbiyeye müptelâ olur."

Öyleyse aklî ilimlerle meşguliyeti kaybettiği anlamı bulabilmek için. Yahut içinden dışına kaçabilmek için. Gaflet için. Kaybettiği anlam da emraz-ı kalbiyesi. Felsefe içtiği deniz suyu. Söndürmüyor. Çünkü aslında aradığı o değil. O sorularının 'doğru cevabı' değil. Boşluğunu doldurmayacak. "Kalpler ancak Allah'ın zikriyle mutmain olur." Kalbindeki karadeliği doldurmaya bir nihayetsizlik gerek. "Ben, yerlere ve göklere sığmam, mü'min kulumun kalbine sığarım!" sırrının sahibi gerek. Nihayetsiz bir kudret, kemal, rahmet, cemal, kerem, ilim, kelam vs. sahibi gerek. İşte, o nihayetsizliği, kemal manada İslam'dan başkasında bulamaz. Seraplar yanık dudakları kandıramaz. Bulamadıkça arar. Buldukça yine arar. Zira deniz suyunun susuzluğa şifası yoktur. Aksine arttırır. Yakar. Yandırır. Buradan mürşidimin bahsettiği kısırdöngüye varır yolumuz: "Demek mânevî olan hastalıklar, insanları, aklî ilimlere teşvik ve sevk eder. Ve akliyat ile iştigal eden emraz-ı kalbiyeye müptelâ olur."

Ene Risalesi'nin kapısını çalalım bir de: "İşte, bak: Âlem-i insaniyette, zaman-ı Âdem'den şimdiye kadar iki cereyan-ı azîm, iki silsile-i efkâr, her tarafta ve her tabaka-i insaniyede dal budak salmış iki şecere-i azîme hükmünde; biri silsile-i nübüvvet ve diyanet, diğeri silsile-i felsefe ve hikmet, gelmiş gidiyor. Her ne vakit o iki silsile imtizaç ve ittihad etmişse, yani silsile-i felsefe silsile-i diyanete dehalet edip itaat ederek hizmet etmişse, âlem-i insaniyet parlak bir surette bir saadet, bir hayat-ı içtimaiye geçirmiştir. Ne vakit ayrı gitmişlerse, bütün hayır ve nur silsile-i nübüvvet ve diyanet etrafına toplanmış ve şerler ve dalâletler felsefe silsilesinin etrafına cem olmuştur..." Neden böyle olmuştur? Çünkü felsefe parçanın 'parçasına göre' bütünlük arayışıdır. Diyanet ise 'Bütünün Sahibinin' parçalara 'Bütün nice birşeydir?' öğretmesidir. Birisi hodbindir. Diğeri Hüdabindir.

Elbette Bütünün Sahibi aynı zamanda anlamın da sahibidir. Çünkü anlam daima bütüne bakan birşeydir. Bir kitabın konusu tamamını okumakla kuşatılır ancak. Yalnız bir sayfasını okumakla değil. Evet. Manzaranın tamamına ne kadar hâkimseniz anlamın da o kadarına hâkim olursunuz. Yok, nokta-i nazarınız parçanızdan ibaretse, geçmiş olsun, o zaman Mevlana Hazretlerinin 'fili tarif eden körler' meselinde olduğu gibi, yahut Bediüzzaman'ın 'defineyi tarif eden gavvaslar' temsilinde olduğu gibi, ancak kuşatabildiğiniz kısma 'hakikat' dersiniz. Halbuki her gerçek hakikat olamaz. Hakikat bütünde gözükendir. Parçaların ise farklı gerçeklikleri olabilir. Aslında yerinden hiç kıpırdamayan bir dağ, sizin istikametinize göre, bazen sağa bazen de sola geçer.

Hülasa: Bizi 'izm'lere boğduran 'nübüvvet izini' kaybetmekten başkası değildir. İdeolojilerin deli gömleğini giyinmek Hırka-i Şerif'i soyunmanın sonucudur. Üşüyen bedenler illa mintan ararlar çünkü. Ne diyor mürşidim bu sadedde: "İnsan fıtraten mükerrem olduğundan hakkı arıyor. Bazan bâtıl eline gelir, hak zannederek koynunda saklar. Hakikati kazarken ihtiyarsız dalâlet başına düşer; hakikat zannederek başına giydiriyor."

14 Temmuz 2026 Salı

Domuz yağından pastayı hilal şeklinde süslemek

"Cumhur-u avama müteveccih olan bir fikir kudsiyet almazsa söner. O desatire kudsiyet verecek iki muazzam rakîb din var. Şu keskin fikir, gözünü açtığı vakit, hasmını ve hasmının elindeki silâhını Hıristiyanlık dini bulmuştur. Öyleyse o fikir kudsiyet almak için İslâmiyete dehalet etmeye mecburdur." İlk Dönem Eserleri'nden...

Bir tartışmayı doğru kavramlar üzerinden yürütmediğinizde yolunuz bir türlü doğruya çıkmıyor. Yeni anayasa tartışmalarını da doğru ıstılahlar üzerinde yürütmeye ihtiyaç var bence. Birinci adım: Türkiye'nin 'sivil bir anayasaya' ihtiyacı yok. Ya? Şer'-i Şerif merkezli bir anayasaya ihtiyacı var. Bu anayasanın sivil olması da şart değil. Sivil olmasını neden anıyoruz peki? Çünkü demokratik bir ülkede demokrasiden başka bir yolla anayasa değiştirmek mümkün değil. Aslında mümkün de... Bu yol sistemin kendisine göre illegal sayılıyor. Şimdiye kadar yönetildiğimiz darbe anayasalarının hiçbiri sivil değildi mesela. Fakat şu günlere onlarla geldik. Bir şekilde varoluşumuzu sürdürdük. İyi günler geçirmedik doğrusu. Fakat yokolmadık da.

Ben, standart bir sünni müslüman olarak, anayasanın nasıl bir yolla 'geçerlilik' kazandığından ziyade, o anayasanın İslam'la ilişkisi üzerine yoğunlaşmam gerektiğini düşünüyorum. Zira 'demokratiklik' veya 'siviliyet' en azından manevî sahada benim için yeterli meşruiyeti oluşturmuyor. Türkiye'de "Faiz serbest mi olsun yasak mı?" diye referandum yapılsa; referandum sonucunda da, muhtemeldir ya, "Serbest olsun!" seçeneği daha yüksek oy alsa; bu karar sapına kadar 'demokratik' olur ama bu demokratiklik onun haramlığını değiştirmez. Çünkü haramlar-helaller halkın oyuyla belirlenmez. Onları belirleyip bize haber veren Cenab-ı Haktır. Ve hakikat ancak Hakkın buyurduğu şekilde sabit olur. En azından müslümanlar için itikad sahasında bu böyledir. Bir müslüman, ne denli sivil görünürse görünsün, harama 'Helaldir!' diyemez.

Halkın yüksek oranda İslam kodlarını koruduğu bir sosyolojide 'dindarlık' ile 'demokrasi' birbirine yakın görünebilir. Hatta, Türkiye gibi misallerinde, demokrasi savunusu otoriter-totaliter rejime karşı mücadele etmenin silahlarından birisi gibi istimal de edilebilir. Ancak, bu silahın kendi ayağımıza sıkmaması, sonuçların yine İslamiyete doğru götürür şekilde çıkmasıyla mümkün olur. Sözgelimi: AK Parti, sözcüsü Ömer Çelik'in mükerreren beyan ettiği gibi, laikliği muhafaza ederek yeni bir anayasa yapacaksa, bu anayasa teklifine müslümanların 'acaba' demek hakkı vardır. Çünkü siviliyet silahının istimali bu defa karşı tarafın altını oymaya değil tahkim etmeye yaramıştır. Yani, şimdiye kadar zorba rejimin dayatmasıyla uygulanan laiklik, görece dindar bir hükümetin manipülasyonuyla, artık 'sivil' bir mahiyet de kazanabilir. Bu mahiyeti kazanması dindarlar için elbette bir kazanç olmaz. Düpedüz kendi ayaklarına sıkmak olur. Zira artık laiklik 'zorba rejimin dayatmasıyla' değil, bizzat kendilerinin de sandıkta 'Evet' dediği, sivil bir seçimin meşruiyetiyle otoritesini sürdürebilir.

Laikliğin 'sivil bir anayasa' kremasıyla dindarlara yedirilmesi cidden büyük bir handikap olacaktır. Çünkü artık bizzat kendilerinin oylarıyla devletin omurgasını oluşturacaktır. "Bir dahaki anayasa seçiminde düzeltiriz!" gibi meçhule dönük bir umutla bu düzen devam ettirilirse, dikkat edelim, askerisini değiştirmek bu kadar sene süren anayasanın sivilini düzeltmek acaba kaç sene sürecektir? Acaba bir daha hiç gündem edilecek midir? Bence dindar seçmenin bu hususta da dikkatli olması lazım. 'AK Parti yapıyor' diye herşey doğru olmaz. Doğruyu-yanlışı önce Şer'-i Şerife uygunluğu/yakınlığı üzerinden okuruz.

Bir de şöylesi ikinci bir 'acaba' daha var bende: AK Parti'nin hukuki mevzularda gözünün yeterince açık olmadığını düşünüyorum. Böylesi işlere kim bakıyor bilmiyorum. O kadar ilgili değilim. Lakin gerek 'İstanbul Sözleşmesi' gerek 'Başıboş Köpek Sorunu' gibi başlıklar beni AK Parti'nin hukuka bakışı konusunda şüpheye itti. Normalde, dindar bir hükümetin, yeni bir yasa çıkarırken/alırken önce Şer'-i Şerife bakmasını beklerim ben. İslam hukuku muktesebatından yararlanmasını, oradaki tecrübeye mümkün olduğunca yakın bir şekilde, yeni uygulamalara başlamasını ümit ederim. Serde İslamcılık varsa sonuçta da 'Dört Mezhep Fıkhı'nın olması gerekir. Çünkü İslamcılık İslam'ın devletten kışkışlanmasına tepki olarak çıkmıştır. Fakat AK Parti'de işlerin böyle dönmediğini acı şekilde tecrübe ettiğimizi düşünüyorum. AK Parti yeni bir yasa çıkarırken, tıpkı sâbık dönem hükümetlerinin yaptığı gibi, Batılı normları esas alıyor. Onlara uygun adım yürüyor. Elbette CHP döneminde yapıldığı gibi en otoriter-totaliter şablonları seçmiyor. Daha liberal bir yaklaşımla çalışmalarını yürütüyor. Lakin, sonuçta merkeze aldığı şey Allah'ın rızası olmadığı için, sonuçta ulaşılan şey de Allah'ın rızası olmuyor. Halk da razı gelmiyor.

Yani AK Parti'nin yapacağı 'sivil anayasa' yine liberal turpun/turpların yutulduğu bir anayasa olabilir. Başımıza İstanbul Sözleşmesi'nden beter işler gelebilir. AK Partili büyüklerimiz camilerde pek güzel aşr-ı şerifler okuyabilirler. Allah kabul etsin. Lakin hukukta İslam'ın üstünlüğünü pek idrak etmiş değiller. Süslerinin hilal şeklinde olmasına dikkat etseler de pastaya domuz yağı katıldığını farketmiyor gibiler. Nitekim İstanbul Sözleşmesi meselesinde bunu yaşadık. AB üzerinden gelen zokalar yutulmakta. Ve bu yutmakların en kem sonuçları aile üzerinde okunuyor. Öyleyse, hukuk meselesinde bu kadar bocalayan bir AK Parti'nin yapacağı sivil anayasa da benzeri zokalar yutabilir-yutturabilir, diye düşünüyorum ben. Belki suizan ediyorum. Ancak AK Parti son zamanlarda bu suizannı hakedecek epeyce tecrübe biriktirdi.

Hülasa: Yeni anayasanın 'sivil' olmasından ziyade 'şer'î' olması bizim lazımımız. En azından kalbinde Allah'ın rızasına açlık bulunanlar için durum böyle. O yüzden "Mutlaka sivil bir anayasamız olması lazım!" dayatmasıyla değil de "Mutlaka Allah'ın rızasına uygun bir anayasamız olması lazım!" mülahazasıyla anayasaya bakmalıyız. Aslında herşeye öyle bakmalıyız. Bence, anayasanın ilk dört maddesine dokunulmadıktan sonra, bu noktada umut vaadedecek bir gelişme gözükmüyor. Birilerinin gönlü illa edilir. Feministlerin gönlü edilir. İtperestlerin gönlü edilir. LGBT'cilerin gönlü edilir. Açılacak hürriyet koridorundan illa çapraz koşuya çıkanlar olur. Ancak bu koşuya birtek dindarlar çıkamaz. Onlar alan kaybetmeye devam ederler. Zira hâlâ devletle ilişkileri pamuk ipliğine bağlıdır. "Devletin dini din-i İslam'dır!" yazmamaktadır o anayasada.

Bilgiler Kitabı'ndaki söyleşisinde, Regis Debray, din-devlet ilişkisindeki ikiliğin kem sonuçlarına dair şunları söyler:

"Seküler iktidarın tinselliği ne kadar azsa tinsel iktidar sekülerliği de o kadar çoktur. Burada birleşik kaplar ilkesiyle karşı karşıyayız. Eğer seküler iktidar tinsel içeriğe sahip değilse tinsel iktidar seküler içerikleri üstlenir. Başka deyişle: Eğer devlet kutsaldan vazgeçerse kilise ve ruhban dindışına yönelir. Politik otoritenin düşüşü tinsel otoritenin politikleşmesiyle atbaşı gider. Eski Sovyetler Birliği uygun bir örnektir. Komünizm koşullarındaki dinsel devlet sekülerleşmeye tâbidir. Sonuçta ortadoks kilisesi günümüzün önemli bir seküler gücü olarak ortaya çıkıyor..."

Bu metin bana Bediüzzaman Hazretlerinin Birinci Meclis'e sunduğu şu beyanları hatırlatıyor:

"Şu inkılâb-ı azîmin temel taşları sağlam gerek. Şu meclisin şahsiyet-i mâneviyesi, sahip olduğu kuvvet cihetiyle, mânâ-yı saltanatı deruhte etmiştir. Eğer şeâir-i İslâmiyeyi bizzat imtisal etmek ve ettirmekle mânâ-yı hilâfeti dahi vekâleten deruhte etmezse, hayat için dört şeye muhtaç, fakat an'ane-i müstemirre ile günde lâakal beş defa dine muhtaç olan şu fıtratı bozulmayan ve lehviyat-ı medeniyeyle ihtiyâcât-ı ruhiyesini unutmayan milletin hâcât-ı diniyesini Meclis tatmin etmezse, bilmecburiyye mânâ-yı hilâfeti, tamamen kabul ettiğiniz isme ve resme ve lâfza verecek. O mânâyı idame etmek için kuvveti dahi verecek. Halbuki, Meclis elinde bulunmayan ve Meclis tarikiyle olmayan öyle bir kuvvet, inşikak-ı âsâya sebebiyet verecektir."

Bizim AK Parti'den talebimiz, Cumhuriyet'in tâ başında atılmış, aramızda inşikak-ı âsâya sebep olmuş, yanlış adımları 'din lehine' düzeltmesidir. Yoksa, din lehine düzeltmeyecekse, "Bizim de sivil bir anayasamız olsun!" diye özel bir talebimiz yoktur. Nihayetinde o da laik olacaktır ve zaten şu yaşadığımız da laikliktir. Bizi laiklikten kurtarmadıktan sonra zulmün adı 'askerî' olmuş, 'sivil' olmuş, ne değişir? Kabına bakıp durmamak lazım. İçindeki şerbetin şekerini yoklamak gerekiyor. Eğer Şer'-i Şerife uygunluk yerine Avrupa normlarına uygunluk kollanacaksa, ne diyelim, Allah sonumuzu hayretsin, vesselam.

22 Mayıs 2026 Cuma

Yeni Said Eski Said'in Kürtlüğünden utanıyor muydu?

Bu yazıyla birlikte Bediüzzaman'ın Kürtlüğü-seyyidliği bahsine hitam vermek istiyorum. Tartışmalar bitmez. Ben de herkesi ikna edemem. Sınırlarımızı kabul etmeli. Kâfi miktarda izahatta bulunduğumu sanıyorum. En azından kendi duruşum adına. Elhamdülillah. Tâ 2002 yılından beri kendimi nurcu addetmekteyim. Ve andığım tartışmalara o yıllardan beri denk gelmekteyim. Yaşı büyükler böyle mevzuların açılmasını pek önemsemeyebilir. Lakin özellikle şimdi anacağım konunun beni gençken 'sarstığını' söyleyebilirim.

Nedir? Risale-i Nur'a 'müdahele edildiği' mevzusudur. Daha geriden geleyim. Türkiye'de bazı Türkler ile bazı Kürtler arasında şöyle bir 'empati eksikliği' var: Evet. Devr-i sâbıkta müslümanlar her şekilde ezildi. Türkler de ezildi. Kürtler de ezildi. Fakat ezilmenin 'şiddetinde' değil ama 'türünde' şöyle bir farklılık da yaşandı: Türkler sadece dindarlıkları üzerinden ezildiler. Yani, bir Türk dindar değilse, rejimin zorbalığına o kadar da maruz kalmadı. Hatta bir ölçüde rejim onu yukarılara çekti. Çünkü kadrosunu kurarken böyle insanları seçiyordu. Lakin iş Kürtlere geldiğinde Kürtler iki türlü ezildiler. Bir 'dindarlıkları üzerinden' ezildiler. İki 'milliyetleri üzerinden' ezildiler. Ulus-devlet düzeninde Türklük ırk olarak aşağılanma görmediği için, evet, hatta yüceltildiği için, Türkler bu anlamda Kürtlerin psikolojisini kavrayamıyorlar, anlayamıyorlar, empati de kuramıyorlar.

"Ne var yani size zorla 'Türküm, doğruyum...' dedirtmişsek? O kadar da büyütmeyin canım. İyi birşey yaptık..." gibi hissediyorlar. Çünkü Türk olmakta bir kötülük gözükmüyor. Doğru, Türk olmakta Türkler için cidden kötü birşey yok, maşaallah onlara. Ama Türk değilseniz, kendinize ait bir 'kavmiyet bilinciniz' de varsa, bu defa esmer derinizi bıçakla yüzüp yerine beyazı yerleştiriliyorlar gibi keder oluşuyor. Aşağılanmış hissediyorsunuz. Çünkü birdenbire Türk olunmuyor. Hani X-Man'de, insanlar, mutantları da normal yapan bir aşı bulmuşlardı. Ancak mutantlar, tüm o garipliklerine rağmen, normal insan olmayı kabullenmediler. Bu defa da "Neden istemiyorsunuz ha!" gibilerinden cebirle kovalanmaya başladılar. Çünkü hâkim olan kuvvete kendisi olmak bir nimetmiş gibi gelir. Karşı tarafın bunu reddetmesi de hakaret addedilir. Nasıl yani? İltifat-ı şahaneyi mi reddediyorsun? O yüzden kimi Türkler birisi "Kürdüm!" dediğinde bir parça hakaret edilmiş hissi yaşıyorlar.

Kürtlerin de düştükleri hatalar var. Nedir mesela? Suizan mümkün oldukça hüsnüzan etmeyenlerimiz çoktur. Ve her kimden bu suizanna yorulabilecek bir 'veri' gelse, hemen bütün Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanmışlıklara eklenerek, yorulur. Sanki hepsi bir saftadır. Hepsi bir merkezden yapılmaktadır. Hepsi Kürtlerin Kürtlüklerini yoketmek içindir. Lakin, hayır, bence hepsi böyle değildir. Bize bunu böyle gösteren sabitlenmiş suizannımızdır. Az şey yaşanmıştır demiyorum amma körkütük suizan her şekilde işi adaletsizliğe götürüyor.

Şimdi gelelim asıl meselemize... Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur külliyatında Kürt, Kürdistan, el-Kürdî vs. gibi 'etnik aidiyet' ifadelerini kendisi mi kaldırdı? Yoksa 'kimi Türkçü talebeleri' arkasından bir entrika mı çevirdiler? Yani Risale-i Nur külliyatını ulus-devlet düzenine, kemalist rejime, Türkçülüğe uygun bir hale mi getirdiler? Benim bu vehme cevabım ana eksen nurcuların cevabından çok farklı değil. Şöyle: Hayır. Kimse Hazret-i Üstadın arkasından entrika çevirmedi. Onun bizzat kendi kalemiyle böylesi değişiklikler yaptığı Badıllı abi merhumun delilleri üzerinden kanıtlanabiliyor. Hepsi kanıtlanamıyor olabilir. Ancak kanıtlanabilir olanların varlığı kanıtlanamayanların da varolabileceğine bir emare oluşturur. Kesinlik vermeyebilir. Tamam. Amenna. Lakin 'olabilirlik' verir. Bence de Bediüzzaman Hazretleri, bizzat kendisi, böylesi ifadeleri değiştirmiştir. Nedenini de anlamak kolaydır. Önceki yazılarımda değinmiş olmakla birlikte tekrar döneyim:

Osmanlı'dan Cumhuriyet'e yaşanan rejim değişikliği sadece bir 'yönetim değişikliği' değildir. Bir anlayış değişikliğidir. Bir yaklaşım değişikliğidir. Bir itikad değişikliğidir. Osmanlı döneminde herkes etnik aidiyetini rahatlıkla anarken, kimse tarafından da bundan dolayı 'ayrılıkçılıkla' suçlanmazken, Cumhuriyet'te işler böyle olmamıştır. Cumhuriyet, ana eksenini ulus-devletçilik üzerine kurduğu için, geçmişte hiçbir sorun teşkil etmeyen böylesi kelimeleri kendisine düşman bilmiştir. Osmanlı bir imparatorluk kültürüne sahip olduğundan çok kimlikliliği kucaklayan bir yapısı vardır. Zaten İslam'ı temel referans aldığından ötürü de çok kimlikliliğe müsaittir. Cumhuriyet bu noktada Osmanlı'dan çok başka birşeydir. Osmanlı ile arasında zamansal farklılık 'önce-sonra' kadar yakın olsa da zihniyet mesafesi 'bin yıl' kadar açıktır. O yüzden Türkiye düzeninde 'ırk anmak' hoş karşılanmaz. Hatta Şark Islahat Planı'nda böylesi tezahürler suç olarak anılmıştır. Başlarda sadece Türklük övgüsü görünen durum, Şeyh Said kıyamıyla birlikte, hepten Kürt düşmanlığına dönüşmüştür. Devlet bir siyaset olarak Türk dışındaki bütün etnik kimlikleri unutturmak yolunu seçmiştir. Fazla izahat da fazla oluyor ya neyse.

Bediüzzaman Hazretleri de, yaptığı iman hizmetinin zarar görmemesi için, 'irticai faaliyet suçlamasıyla' zaten yıllarca müsadere edilen eserlerinin 'ayrılıkçılık suçlamasıyla' ikinci bir riske daha girmemesi hikmetiyle, kimi metinlerinde böyle ifadeleri değiştirmiştir. Onun tensibiyle talebeleri de kimi eserlerde böylesi ifadeleri değiştirmiş olabilirler. Devrin şartları düşünüldüğünde mezkûr endişe yersiz durmuyor. Öyle ya. İstiklal Mahkemelerinin hangi nedenle adam asacağı pek belli değildi. Onlardan sonra da Türkiye yargı sistemi güzel sınavlar vermedi. Bu açıdan hepsini Üstada kadar götürmeye gerek duymuyorum ben. Mevzu yukarıda betimlediğim şekilde gerçekleşmiş olabilir. Bazılarını Üstad diğer bazılarını da abiler yapmıştır. Ve belki bu 'diğer bazıları' içinde "Yahu o kadarına da gerek yoktu!" diyeceklerimiz çıkabilir. Tekrar eski hallerine dönmesi de konuşulabilir. En azından öyle baskıları da anlayışla karşılamak, hainlik suçlamasına sarılmamak, elzemdir.

İkinci bir etken de kemalist rejimin halkın üzerindeki etkisidir. Evet, kabul edelim-etmeyelim, kemalist rejim Türklere 'seküler bir Türkçülük' aşılamakta başarılı olmuştur. Başlangıçta, sadece elitik bir kadroya hâkim olan bu ideoloji, bugün sayısı onmilyonları aşan insanların ideolojisidir. Hatta, daha ilerisini diyelim, ideoloji olarak kemalizme düşman olsalar bile, milliyetçilik üzerinden kimi uygulamalarını destekleyen dindarlar bile vardır. Zira milliyetçiliğin balı tatlıdır. Ben, kendi çevremde mesela, beş vakit namaz kıldığı halde, civarında Kürtçe konuşanı görünce rahatsız olan insanlar tanıdım. Kemalizm, tastamam Türkiye'de tutmasa da çok şükür, milliyetçiliği yönüyle düşmanlarını bile bir parça kendisine benzetmiştir. O yüzden Bediüzzaman Hazretleri de, Türkler içinde yaşadığı bütün o sürgün yılları boyunca, Türkçe telif ettiği eserlerinin tesiri için 'Kürtlük vurgularından' feragat etmiştir. Zira onları yerlerinde bırakırsa eserlerinin kimi Türkler tarafından horgörülmesi mümkündür. Halbuki, bu insanların Risale-i Nur'a, Risale-i Nur'un da bu insanlara ihtiyacı vardır. Yani 'yükselen milliyetçilik dalgası' üzerinden de Bediüzzaman'ın eserlerindeki tasarrufatı anlaşılabilir.

Ancak bu kesinlikle şu değildir: Bediüzzaman Hazretleri Kürtlüğünden kesinlikle utanmamıştır. Yahut da şöyle ifade edeyim: "Vaktiyle kendim için Kürt falan dedim. Ne kadar yanlış ettim. Şimdi ulus-devlet kurulunca bu hatamı anlıyorum. Artık böyle şeyler söylemeyeyim..." fikriyle Hazret-i Üstadın değişiklik yaptığını düşünenler hata ediyorlar. Kemalizme bulanmışlıklarını götürüp Hazret-i Üstada satıyorlar. (Üstadın ziyaretine gelenlerle Kürtçe konuşmaya çekinmesini de yukarıdaki durumla beraber ele almak gerekir.) Bir kimsenin kendi nesebî aidiyetini anması nasıl günah olabilir? İslam tarihi boyunca böyle bir günah duyulmuş mudur? İslam âlimlerinin alelekseri isimlerinin ardında böylesi nisbetlerle anılmamışlar mıdır? Bütün bu gerçekler ortadayken Üstadın tavrından 'seküler rejim uygulamalarına' onay çıkarmak akıl kârı değildir. Yani, özetlersem, Bediüzzaman Hazretleri bu tasarrufları 'zorunluluktan' yapmıştır. 'Pişmanlıktan' yapmamıştır. Pişmanlık okuması bâtıl bir okumadır. Ve, işte, kimi Kürt nur talebeleri ile Türk nur talebeleri arasındaki nizâ da böylesi bir yerden kaynıyor.

Hatanın Kürt tarafındakiler yapılan bütün tasarrufları 'komplo teorisi' içinde okuyorlar. Onlara göre kemalist rejimin adamları Bediüzzaman'ın en yakın çevresine kadar sızdılar. Ona dost göründüler. Sonra da metinlerini değiştirdiler. Öyle ki, bütün kitaplarını bizzat tashih eden Hazret de olan-biteni anlamadı, yuttu. O yıllarda hapislerden hapis beğenen abiler de aslında Mustafa Kemal'in adamlarıydı ila ahir... Doğrusu ben bunlara ancak gülüyorum. Niçin? Çünkü, o insanların, Türküyle Kürdüyle Bediüzzaman'ın etrafında olmak için katlandıkları çileleri düşününce, "Ulan yere batsın böyle ajanlık!" demeleri gerektiğini düşünüyorum. Öyle bir ajanlık ki sahibine hiçbir menfaati yok. Ancak çektiği eziyetle, işkenceyle, açlıkla, hapisle, hakaretle kalıyor. Cebine de beş kuruş girmiyor. Böyle ajanlık olur mu yahu? İftiranın böylesinden Hüda hepimizi saklasın.

Fakat Türklerin de şu okuması yanlış: "Zaten Kürt olmak da bir marifet yoktu. Kürtler de kendilerini Türk bilmeliydiler. Ayrılık çıkarmamalıydılar. Bediüzzaman Hazretleri de İkinci Said döneminde hatasının farkına vardı. Kürtlükle ilgili ifadeleri çıkarmaya başladı. Hepsini yapmaya ömrü yetmedi. Abilerin de gücü yetmedi. Bugün bir miktar Kürt-Kürdistan ifadesi hâlâ metinlerde bulunmaktadır. Ancak onların da üzerinde çok durulmamalıdır. Üstad da zaten aslen Kürt falan değildir. Seyyiddir. Bu işleri pek karıştırmamak lazım..."

Evet. Bence bu okuma şekli de doğru değil. Çünkü Hazret-i Üstadın hiçbir metninde üzerine almadığı bir Türkçülüğü ona yüklüyor. Hiçbir zaman aleyhinde olmadığı bir Kürtlükten de onu soğutuyor. Denge, mutedil bir kısım nur talebelerinde gözüküyor ki, ben de o tavrı seçmişim: Risale-i Nur metinlerindeki bu tür değişikliklerden ne 'muhterem abilerimize bühtana malzeme' çıkar ne de 'kemalist rejimin uygulamalarına onay' çıkar. Bu tasarruflar devrin şartlarında anlaşılabilir endişelerle gerçekleşmiş dokunuşlardır. Çünkü o devirde, değil özgürce kitap yazmak-basmak, kafayı omuzların üzerinde gezdirebilmek meseledir. Hazret-i Üstad ve talebeleri de, devrin şartlarına göre, kimi stratejik hamlelerde bulunmuşlardır. Hatta, Sovyetlerin Türkiye'yi tehdit ettiği dönemdeki mektuplarda, kimi abilerin 'kızıl tehlike' ve 'Türk milleti' vurguları da aynı stratejik tutum içinde ele alınabilir. Necis-ences ikileminde daha tehlikeliye karşı tehlikeliyi kullanmak vardır. Müstakim meslek, ne Türke ne Kürde alerji olmadan, hepsini devrinin şartları içinde okuyarak, anlayarak, Kur'an'daki 'kendi aralarında merhametli' sırrını kuşanarak, İslamî serbestî içinde kalabilmektir. Cenab-ı Hak bizi o hidayetten ayırmasın. Âmin. Âmin.

21 Nisan 2025 Pazartesi

Celal Şengör'den itikad alınır mı?

Cemal Yıldırım Hoca'nın 'Bilim Tarihi' nâm eseri bazı konularda kafa gözümü açtı arkadaşım. Şöyle ki: Bilim dediğimiz şey aslında epeyce bir 'dönemsellik' içeriyor. Evet. Zamana göre bilim olan şey de değişiyor. Sözgelimi: Aristo gökbilimi kendi zamanı için en geçerli bilgi/bilim oluyor. Ancak 'cevap veremediği sorular' çoğaldığında devrilip yerine başka bir gökbilim anlayışı yerleşiyor. Sonra bu ikinci gökbilim anlayışı da 'cevap veremediği sorularla' karşılaşınca tahttan indiriliyor. Boşluğuna 'daha fazla yanıt verebilen' bir başkası kuruluyor. Lakin, yok, bu üçüncüsü de tahtında ebediyen kalamıyor. İşte bu yönüyle 'bilim' aslında 'dönemsel' birşey. Bir zamanlar Newton fiziği vardı. Şimdi Kuantum fiziği konuşuluyor. Belki ileride de bir başkası konuşulacak... Fakat, burada, dikkat edilmesi gereken şöyle bir detay var:

Bu bilim anlayışlarının tamamı kendi dönemleri için 'işe yarar' sayılıyorlar. Meşru görülüyorlar. Hatta başka anlayışları baskılayıcı birer 'norm' olma istibdadına sahipler. Zaten bir süre başlar üstünde gezinmelerinin sebebi de 'işe yaramaları' oluyor. Dünyanın merkezde, diğer herşeyin etrafında olduğunu, yani döndüğünü, savunan evren anlayışı dahi denizciler, takvimciler vs. için işe yarar özelliklere sahip. Yani bilimselliğin 'sonsöz olma iddiası' bir yanlış anlamaya dayanıyor diyebiliriz. O da şudur: 'İşe yarıyor olmak' ile 'hakikat olmak' arasındaki nüansı gözetemeyişleridir. Evet. Bir bilgi 'işe yarıyor' olabilir ama 'hakikati ifade ediyor' olmayabilir. Zira hakikat 'bütünde geçerli olan'dır. Bilimsel bilgiyse 'parçalarda iş görür gerçekler'den ibarettir. Yani bilim, tanım olarak, 'kendi zamanında en geçerli olan bilgi'dir.

Bilim felsefecilerinin bilimcileri en çok hırpaladığı konulardan birisi de budur: Bilimin, parçalarda eriştiği 'işe yarar bilgilere' dayanarak, 'bütünün anlamında iddialaşmaya' hakkı var mıdır? Karl Popper gibi isimlerin metinlerine baktığınızda bilimcilere bu hakkı vermediklerini görürsünüz. Bilimin, ulaştığı bilgeliğin hiçbir aşamasında, "Hakikati buldum!" demeye hakkı yoktur. Ancak şunu söyleyebilir: "Bugün öncekinden daha az yanlış içindeyim." Gerçi 'Daha az yanlış içindeyim' iddiasını da geçerli bulmayanlar olmuştur. Fakat oralara kadar gidip yazıyı uzatmayalım. En temelde şunu kavrayalım arkadaşım: Parçada işe yarar olanın, muvakkaten, muamelatta 'gerçek' muamelesi görmeye hakkı olabilir. Lakin sanki bütünün bütün köşelerine ulaşmış, varlığın her sırrını çözmüş, cümle detayını fâşetmiş, hatta sorulabilecek soruları da bitirmiş/cevaplanmış gibi davranmaya hakkı yoktur. Zira tecrübe göstermektedir ki, her yeni zaman dilimi, kendi bilim anlayışını sorgulamaya gebedir. Yeni uyanışlara açtır. Ve Allah tedricen yaratışına aşina eder.

Demek istediğimi, bu defa Ömer Demir Hoca'nın 'Bilim Felsefesi' isimli eserinden, bir iktibasla açmak istiyorum:

"(...) doğru olmayan bir kuramın pratikte nasıl kullanılabilir olduğu sorusuyla karşılaşırız. Popper'ın bu soruya cevabı oldukça ilginçtir: 'Her yanlış önermenin belirsiz sayıda doğru sonuçları vardır.' Bu yüzden, bir teorinin varsayımlarından bir veya birkaçının yanlış olması, teoriden elde edilen sonuçların tümünün yanlış olması sonucunu getirmez. Örneğin: Pazar günü birisi 'Bugün günlerden cumadır' dediğinde bu önerme yanlış olur. Fakat bu yanlış önermeden yola çıkılarak elde edilen ve 'Bugün pazar değildir' hariç, 'Bugün pazartesi değildir' ya da 'Bugün salı değildir' gibi önermelerin tümü doğrudur. Yani, çoğu zaman ve durumlarda, yanlış bir önermeye dayanarak doğru önermelere ulaşmak mümkündür. Buradan şöyle bir sonuca varılabilir: Kesinliğini bilmediğimiz ama yanlışlanabilme ihtimali olan bütün önermelerin kullanılabilir doğru sonuçları vardır. Bu, aynı anda birbirleriyle çelişen sonuçları olan teorilerin birlikte nasıl kullanılabildiğini de çok yalın bir mantıkla açıklamaktadır. Popper'a göre, sonuçta, her bilimsel önermenin 'kullanılabilir sonuçlar'a sahip olması için doğru olması gerekmemektedir. Hakikate yaklaştığımızı bilmekle birlikte, elimizde nihai olarak ulaştığımızı garantileyecek hiçbir yöntem yoktur."

Cemal Yıldırım Hoca'nın Bilim Tarihi'ndeyse aynı mevzuun 'daha sahadan' bir misalini okuruz:

"(...) Antikçağın en büyük astronomi gözlemcisi Hipparkus'tu. Hipparkus'un sistemi, temel varsayımları yanlış olmakla birlikte, gözlem sonuçlarını temsil yönünden başarılıydı. Arzı merkez kabul ederek; Güneş, Ay ve gezegenlerin görünürdeki hareketlerini, herbirinin belli bir yörünge veya episiklde taşındığını, bu yörünge veya episiklin de daha büyük ve çembersel bir yörüngede taşındığını tasavvur etmekle açıklıyordu. Bu yörünge ve episikllerin konum ve boyutları doğrudan gözlemle saptanabiliyordu. Bu gözlem sonuçlarının toplandığı tablolara bakarak; Güneş, Ay, ve gezegenlerin gelecekte herhangi bir andaki konumlarını, Ay ve Güneş tutulmalarını büyük bir doğrulukla saptama olanağı sağlanmıştı."

Dünyanın evrenin merkezinde olduğunu tasavvur eden yanlış gökbilim anlayışı Kopernik'e kadar dayandı. Zira o da 'işe yarıyor'du. Denizcilerin işini görüyordu. Takvimcilerin ölçümlerine elveriyordu. Einstein hayalgücüyle ortaya çıkana kadar da Newton fiziği gayet kullanışlıydı. (Halen de kullanışlıdır.) Kuantum fiziği argümanlarıyla ortaya çıkana kadar da Einstein zirvedeydi. Bugün sahip olduğumuz 'bilimsel gerçeklikler' de böylesi bir 'ara dönem' mahsulü olabilir. Bilim, metodolojik olarak, parçadan bütüne doğru gittiği için, bu onun yapısal bir problemi olduğundan yani, 'bütünün anlamını belirlemeye' asla hakkı yoktur. Böyle birşeyin iddiasında bulunamaz. İddia ederse haddini aşmış sayılmalıdır.

Buradan şuraya geleceğim arkadaşım: Bediüzzaman Hazretleri, Münazarat'ında, Medresetü'z-Zehra hayalini anlatırken, maksadlarından birisinin 'Fünun-u cedideyi, ulûm-u medaris ile mezc ve derc...' olduğunu söyler. Bu 'mezc ve derc'in hikmeti sorulunca da şöyle cevap verir: "Dört kıyas-ı fâsit ile hâsıl olan safsatanın zulmünden muhakeme-i zihniyeyi halâs etmek, meleke-i feylesofanenin taklid-i tufeylâneye ettiği mugalâtayı izâle etmek..." Bu 'dört kıyas-ı fâsiti' ise, kardeşi Molla Abdülmecid abi merhum, haşiyede şöyle açıklamıştır: "İşte o kıyaslar: Mâneviyatı maddiyata kıyas edip Avrupa sözünü onda dahi hüccet tutmak. Hem de bazı fünun-u cedideyi bilmeyen ulemanın sözünü ulûm-u diniyede dahi kabul etmemek. Hem de fünun-u cedidede mahareti için gurura gelip, dinde de nefsine itimad etmek. Hem de, selefi halefe, maziyi hâle kıyas edip haksız itirazda bulunmak gibi fasit kıyaslardır..."

Tekrar dikkat edilirse, mürşidimin altını çizdiği yaraların, yukarıdaki yanlış kıyaslarla çok ilgisi vardır. Mesela: 1) Mâneviyatı maddiyata kıyas edip Avrupa sözünü onda dahi hüccet tutmak... Bu maraz, tam da yukarıda zikredildiği şekilde, parçadan bütüne tedricen ilerleyen bir metodolojinin 'bütünün anlamı üzerine' konuşmasını geçerli kabul etme yanlışlığıdır. Halbuki bizzat bilim felsefecileri de bilimin böyle bir hakkı olmadığını söylerler. Öyleyse itikad sahası gibi varlığı kuşatan/aşan bir alanda inkarlarının hükmü yoktur. 2) Hem de bazı fünun-u cedideyi bilmeyen ulemanın sözünü ulûm-u diniyede dahi kabul etmemek... Bu da felsefik anlamda çok yanlış bir tutumdur. Zira, 'fünûn-u cedide' başka bir uzmanlık alanıdır, 'ulûm-u diniye' başka bir ihtisas sahasıdır. İnşaat mühendisinin tıptan anlamaması, onun inşaat ilmindeki uzmanlığına zarar vermemesi gibi, dinî ilimlerde mütehassıs olanların da başka alanlarda uzmanlaşmamaları kendi alanlarında eksik olduklarını göstermez. Aralarında 'zorunluluk ilişkisi' yoktur. 3) Hem de fünun-u cedidede mahareti için gurura gelip, dinde de nefsine itimad etmek... İşte yukarıda zikredilenlere benzer bir hata daha. Bir insan, velev ki bir alanda uzman olsun, konuştuğu her alanda uzman sayılmaz. Uzman muamelesi görmez. Sözüne itibar edilmez. İkisi de tıp alanında çalıştığı halde kimse gidip baytardan hastalığına ilaç sormaz. Fakat günümüzde, en basit konularda, değil uzmanlık, 'yüzeysel bilgi' ve hatta 'ukalalık' seviyesinde malumat sahibi olmakla dahi, başlıbaşına bir ihtisas alanı olan din hakkında hüküm vermeye cüret edilebilmektedir. Evet, maalesef, piyasa daha Kur'an'ı yüzünden okuyamayan müçtehidlerle doludur. 4) Hem de, selefi halefe, maziyi hâle kıyas edip haksız itirazda bulunmak gibi fasit kıyaslardır... Bu da daha çok sosyal bilimlerde düşülen bir hatadır. Kendi sosyolojimizi/psikolojimizi 'norm' kabul ederek onun üzerinden geçmişi 'tartma' sevdası, bugün, 'tarihselciler' başta olmak üzere, pekçok kesimin içine düştüğü bir tuzaktır. Böyleleri için mazi biteviye tenkid konusudur. Zira kendi kemallerine asla ulaşamamaktır. Doğrusal tarih anlayışı kalplerinin asıl hâkimidir. Nazarları evrimcidir. O yüzden önyargılı bakarlar. Muhtaç oldukları feyzi alamazlar. 

Yazıyı çok uzattım. Seni de yordum arkadaşım. Nur talebeleri felsefeyle ilgili konuşmayı pek sevmezler. Ben de ne zaman böyle şeyler karalasam "Arkadaş yine felsefe yapıyor!" gibi eleştiriler alırım. Fakat, öyle görüyorum ki, Bediüzzaman bize Risale-i Nur külliyatı boyunca 'nuranî bir bilim felsefesi' de öğretiyor. Zamanın kendisini 'tek ölçü' gibi dayatan muğalatasını sigaya çekebilmeyi ders veriyor. Hani Ebubekir Sifil Hoca sıksık söylüyor ya: "Yanlış soruya doğru cevap verilmez." Evet. Parmak sallanarak yumurtlanan öncüllerin yanlışlığını farketmezsek yanlış cevaplarda debelenip duracağız. İnşaallah yazımla senin de gözünü bir parça açabilmişimdir. Allah'ın hidayetiyle gözünü açtığının kardeşinin gözünü de açmaya çalışması ibadettir. Allah bizleri ibadet için yaratmıştır. Bütünün anlamını ancak bütünün sahibi söyler. O yüzden burnunun ucunu daha yeni yeni görmeye başlamış bilimperestlerden itikad dilenme arkadaşım.

Kevser'i kaybedenler deniz suyuyla da ebterlikten kurtulabilir mi?

Yaratıcı Öfke'nin 53. sayfasında, Ekrem Tahir, şöyle bir alıntı yapıyor Hegel'den: "Hayatta vahdetin kudreti kaybolursa, münfer...