Laiklik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Laiklik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Temmuz 2026 Salı

Domuz yağından pastayı hilal şeklinde süslemek

"Cumhur-u avama müteveccih olan bir fikir kudsiyet almazsa söner. O desatire kudsiyet verecek iki muazzam rakîb din var. Şu keskin fikir, gözünü açtığı vakit, hasmını ve hasmının elindeki silâhını Hıristiyanlık dini bulmuştur. Öyleyse o fikir kudsiyet almak için İslâmiyete dehalet etmeye mecburdur." İlk Dönem Eserleri'nden...

Bir tartışmayı doğru kavramlar üzerinden yürütmediğinizde yolunuz bir türlü doğruya çıkmıyor. Yeni anayasa tartışmalarını da doğru ıstılahlar üzerinde yürütmeye ihtiyaç var bence. Birinci adım: Türkiye'nin 'sivil bir anayasaya' ihtiyacı yok. Ya? Şer'-i Şerif merkezli bir anayasaya ihtiyacı var. Bu anayasanın sivil olması da şart değil. Sivil olmasını neden anıyoruz peki? Çünkü demokratik bir ülkede demokrasiden başka bir yolla anayasa değiştirmek mümkün değil. Aslında mümkün de... Bu yol sistemin kendisine göre illegal sayılıyor. Şimdiye kadar yönetildiğimiz darbe anayasalarının hiçbiri sivil değildi mesela. Fakat şu günlere onlarla geldik. Bir şekilde varoluşumuzu sürdürdük. İyi günler geçirmedik doğrusu. Fakat yokolmadık da.

Ben, standart bir sünni müslüman olarak, anayasanın nasıl bir yolla 'geçerlilik' kazandığından ziyade, o anayasanın İslam'la ilişkisi üzerine yoğunlaşmam gerektiğini düşünüyorum. Zira 'demokratiklik' veya 'siviliyet' en azından manevî sahada benim için yeterli meşruiyeti oluşturmuyor. Türkiye'de "Faiz serbest mi olsun yasak mı?" diye referandum yapılsa; referandum sonucunda da, muhtemeldir ya, "Serbest olsun!" seçeneği daha yüksek oy alsa; bu karar sapına kadar 'demokratik' olur ama bu demokratiklik onun haramlığını değiştirmez. Çünkü haramlar-helaller halkın oyuyla belirlenmez. Onları belirleyip bize haber veren Cenab-ı Haktır. Ve hakikat ancak Hakkın buyurduğu şekilde sabit olur. En azından müslümanlar için itikad sahasında bu böyledir. Bir müslüman, ne denli sivil görünürse görünsün, harama 'Helaldir!' diyemez.

Halkın yüksek oranda İslam kodlarını koruduğu bir sosyolojide 'dindarlık' ile 'demokrasi' birbirine yakın görünebilir. Hatta, Türkiye gibi misallerinde, demokrasi savunusu otoriter-totaliter rejime karşı mücadele etmenin silahlarından birisi gibi istimal de edilebilir. Ancak, bu silahın kendi ayağımıza sıkmaması, sonuçların yine İslamiyete doğru götürür şekilde çıkmasıyla mümkün olur. Sözgelimi: AK Parti, sözcüsü Ömer Çelik'in mükerreren beyan ettiği gibi, laikliği muhafaza ederek yeni bir anayasa yapacaksa, bu anayasa teklifine müslümanların 'acaba' demek hakkı vardır. Çünkü siviliyet silahının istimali bu defa karşı tarafın altını oymaya değil tahkim etmeye yaramıştır. Yani, şimdiye kadar zorba rejimin dayatmasıyla uygulanan laiklik, görece dindar bir hükümetin manipülasyonuyla, artık 'sivil' bir mahiyet de kazanabilir. Bu mahiyeti kazanması dindarlar için elbette bir kazanç olmaz. Düpedüz kendi ayaklarına sıkmak olur. Zira artık laiklik 'zorba rejimin dayatmasıyla' değil, bizzat kendilerinin de sandıkta 'Evet' dediği, sivil bir seçimin meşruiyetiyle otoritesini sürdürebilir.

Laikliğin 'sivil bir anayasa' kremasıyla dindarlara yedirilmesi cidden büyük bir handikap olacaktır. Çünkü artık bizzat kendilerinin oylarıyla devletin omurgasını oluşturacaktır. "Bir dahaki anayasa seçiminde düzeltiriz!" gibi meçhule dönük bir umutla bu düzen devam ettirilirse, dikkat edelim, askerisini değiştirmek bu kadar sene süren anayasanın sivilini düzeltmek acaba kaç sene sürecektir? Acaba bir daha hiç gündem edilecek midir? Bence dindar seçmenin bu hususta da dikkatli olması lazım. 'AK Parti yapıyor' diye herşey doğru olmaz. Doğruyu-yanlışı önce Şer'-i Şerife uygunluğu/yakınlığı üzerinden okuruz.

Bir de şöylesi ikinci bir 'acaba' daha var bende: AK Parti'nin hukuki mevzularda gözünün yeterince açık olmadığını düşünüyorum. Böylesi işlere kim bakıyor bilmiyorum. O kadar ilgili değilim. Lakin gerek 'İstanbul Sözleşmesi' gerek 'Başıboş Köpek Sorunu' gibi başlıklar beni AK Parti'nin hukuka bakışı konusunda şüpheye itti. Normalde, dindar bir hükümetin, yeni bir yasa çıkarırken/alırken önce Şer'-i Şerife bakmasını beklerim ben. İslam hukuku muktesebatından yararlanmasını, oradaki tecrübeye mümkün olduğunca yakın bir şekilde, yeni uygulamalara başlamasını ümit ederim. Serde İslamcılık varsa sonuçta da 'Dört Mezhep Fıkhı'nın olması gerekir. Çünkü İslamcılık İslam'ın devletten kışkışlanmasına tepki olarak çıkmıştır. Fakat AK Parti'de işlerin böyle dönmediğini acı şekilde tecrübe ettiğimizi düşünüyorum. AK Parti yeni bir yasa çıkarırken, tıpkı sâbık dönem hükümetlerinin yaptığı gibi, Batılı normları esas alıyor. Onlara uygun adım yürüyor. Elbette CHP döneminde yapıldığı gibi en otoriter-totaliter şablonları seçmiyor. Daha liberal bir yaklaşımla çalışmalarını yürütüyor. Lakin, sonuçta merkeze aldığı şey Allah'ın rızası olmadığı için, sonuçta ulaşılan şey de Allah'ın rızası olmuyor. Halk da razı gelmiyor.

Yani AK Parti'nin yapacağı 'sivil anayasa' yine liberal turpun/turpların yutulduğu bir anayasa olabilir. Başımıza İstanbul Sözleşmesi'nden beter işler gelebilir. AK Partili büyüklerimiz camilerde pek güzel aşr-ı şerifler okuyabilirler. Allah kabul etsin. Lakin hukukta İslam'ın üstünlüğünü pek idrak etmiş değiller. Süslerinin hilal şeklinde olmasına dikkat etseler de pastaya domuz yağı katıldığını farketmiyor gibiler. Nitekim İstanbul Sözleşmesi meselesinde bunu yaşadık. AB üzerinden gelen zokalar yutulmakta. Ve bu yutmakların en kem sonuçları aile üzerinde okunuyor. Öyleyse, hukuk meselesinde bu kadar bocalayan bir AK Parti'nin yapacağı sivil anayasa da benzeri zokalar yutabilir-yutturabilir, diye düşünüyorum ben. Belki suizan ediyorum. Ancak AK Parti son zamanlarda bu suizannı hakedecek epeyce tecrübe biriktirdi.

Hülasa: Yeni anayasanın 'sivil' olmasından ziyade 'şer'î' olması bizim lazımımız. En azından kalbinde Allah'ın rızasına açlık bulunanlar için durum böyle. O yüzden "Mutlaka sivil bir anayasamız olması lazım!" dayatmasıyla değil de "Mutlaka Allah'ın rızasına uygun bir anayasamız olması lazım!" mülahazasıyla anayasaya bakmalıyız. Aslında herşeye öyle bakmalıyız. Bence, anayasanın ilk dört maddesine dokunulmadıktan sonra, bu noktada umut vaadedecek bir gelişme gözükmüyor. Birilerinin gönlü illa edilir. Feministlerin gönlü edilir. İtperestlerin gönlü edilir. LGBT'cilerin gönlü edilir. Açılacak hürriyet koridorundan illa çapraz koşuya çıkanlar olur. Ancak bu koşuya birtek dindarlar çıkamaz. Onlar alan kaybetmeye devam ederler. Zira hâlâ devletle ilişkileri pamuk ipliğine bağlıdır. "Devletin dini din-i İslam'dır!" yazmamaktadır o anayasada.

Bilgiler Kitabı'ndaki söyleşisinde, Regis Debray, din-devlet ilişkisindeki ikiliğin kem sonuçlarına dair şunları söyler:

"Seküler iktidarın tinselliği ne kadar azsa tinsel iktidar sekülerliği de o kadar çoktur. Burada birleşik kaplar ilkesiyle karşı karşıyayız. Eğer seküler iktidar tinsel içeriğe sahip değilse tinsel iktidar seküler içerikleri üstlenir. Başka deyişle: Eğer devlet kutsaldan vazgeçerse kilise ve ruhban dindışına yönelir. Politik otoritenin düşüşü tinsel otoritenin politikleşmesiyle atbaşı gider. Eski Sovyetler Birliği uygun bir örnektir. Komünizm koşullarındaki dinsel devlet sekülerleşmeye tâbidir. Sonuçta ortadoks kilisesi günümüzün önemli bir seküler gücü olarak ortaya çıkıyor..."

Bu metin bana Bediüzzaman Hazretlerinin Birinci Meclis'e sunduğu şu beyanları hatırlatıyor:

"Şu inkılâb-ı azîmin temel taşları sağlam gerek. Şu meclisin şahsiyet-i mâneviyesi, sahip olduğu kuvvet cihetiyle, mânâ-yı saltanatı deruhte etmiştir. Eğer şeâir-i İslâmiyeyi bizzat imtisal etmek ve ettirmekle mânâ-yı hilâfeti dahi vekâleten deruhte etmezse, hayat için dört şeye muhtaç, fakat an'ane-i müstemirre ile günde lâakal beş defa dine muhtaç olan şu fıtratı bozulmayan ve lehviyat-ı medeniyeyle ihtiyâcât-ı ruhiyesini unutmayan milletin hâcât-ı diniyesini Meclis tatmin etmezse, bilmecburiyye mânâ-yı hilâfeti, tamamen kabul ettiğiniz isme ve resme ve lâfza verecek. O mânâyı idame etmek için kuvveti dahi verecek. Halbuki, Meclis elinde bulunmayan ve Meclis tarikiyle olmayan öyle bir kuvvet, inşikak-ı âsâya sebebiyet verecektir."

Bizim AK Parti'den talebimiz, Cumhuriyet'in tâ başında atılmış, aramızda inşikak-ı âsâya sebep olmuş, yanlış adımları 'din lehine' düzeltmesidir. Yoksa, din lehine düzeltmeyecekse, "Bizim de sivil bir anayasamız olsun!" diye özel bir talebimiz yoktur. Nihayetinde o da laik olacaktır ve zaten şu yaşadığımız da laikliktir. Bizi laiklikten kurtarmadıktan sonra zulmün adı 'askerî' olmuş, 'sivil' olmuş, ne değişir? Kabına bakıp durmamak lazım. İçindeki şerbetin şekerini yoklamak gerekiyor. Eğer Şer'-i Şerife uygunluk yerine Avrupa normlarına uygunluk kollanacaksa, ne diyelim, Allah sonumuzu hayretsin, vesselam.

4 Eylül 2023 Pazartesi

Teoman da Bediüzzaman’a hakverdi sonunda!

Devletin dinsiz olmasının en kötü yanı ‘devletin dinsiz olması’ değildir. Devletin dinsiz olmasının en kötü yanı ‘dinsizlerin kendilerini devlet sanması’dır. Türkiye’nin de yakın tarihinde başına gelen budur. Evet. Bugün %99’unun kendisini müslüman bildiği şu diyar-ı İslam’da, İslam adına yapılmasa bile, hasbelkader İslam’a uygun verilmiş her hüküm, dinsizler tarafından şiddetle sigaya çekilir. Parmak sallanır. Hesap sorulur. ‘Tukaka’ edilir. (Yakın zamanda İstanbul valiliğinin içki yasağıyla ilgili tepkilerde gördük bunu.)

Kendisini devlet sayan dinsizliğin engizisyonudur aslında yaşanan. Bütün köşeler çoktan tutulmuştur. (B)okçular atış yapmaya başlar. %99 ihtimalle de o hatayı(!) yapmış hükümetlere geri adım attırılır. Zira laikliğin ‘pışpışladığı’ üzere hiçbir toplum normsuz yaşayamaz. Devlet de toplumun şahs-ı manevîsi olduğundan normsuz yapamaz. Eğer bu normlar dinin menfaatine bir şekilde şekillenmeyecekse, ister istemez, taraftarlığı dinin aleyhine olur. Arada nötr bir bölge yoktur. Aliya İzetbegoviç merhumun İslam Deklerasyonu’nda da dediği gibi “Dünyasına nizam verme hakkını mahfuz tutan İslam, sahasında, hiçbir yabancı ideolojinin faaliyet göstermesine olanak tanımaz. Bu nedenle ‘laiklik ilkesi’ diye birşey yoktur ve devletin dine ait değerleri desteklemesi gerekmektedir.”

Uygulamaya bakalım. Türkiye kurulurken anayasamızda yazılı olan “Türkiye devletinin dini din-i İslam’dır!” ifadesinin 1928’de çıkarılması, devletin nötr bir alana geçmesi şeklinde tecelli etmemiş, geçen süre dinin devletle ilgili her alandan ‘dehdehlenmeye’ çalışılmasıyla hakikatini ortaya koymuştur. Peki devletle ilgili alanlar nerelerdir? İnsanın evinin içi dahi bir yanıyla devleti ilgilendirmez midir? İşte, tam bu eşikten bakınca, İslam’ın da tıpkı sekülerizm gibi ‘hayatın tamamını istediğini’ söyleyenler isabet eder. Yani hayatın tamamını istiyorsanız müslüman olursunuz. Müslümanlık da hayatınıza girdiği anda hayatınızın tamamını Allah adına sizden ister. Siz de Allah adına hayatın tamamını istersiniz. Dolayısıyla devleti de istersiniz. Aynı şey laiklik için de geçerlidir. Laiklik de, İslam’ın ‘Allah’ın emri, Muhammed Mustafa’nın kavliyle’ istediği bütün alanları ‘Sekülerizmin emri, Mustafa Kemal’in kavliyle’ kendisine çağırır. Bu yüzden sanıldığının aksine müslüman gibi müslümanlar ile kemalist gibi kemalistler arasında ortak bir alan yoktur. Tıpkı suyla zeytinyağı gibi imtizaç etmezler. Aziz Nesin haklıdır. İmtizaç ettirebileceklerini sananlar, ikisinden birinde olup, ama samimi olarak orada bulunmayanlardır. Mesela: Teoman’ın yakın zamanda Altaylı ile yaptığı söyleşide söylediklerine gelelim:

“Türkiye laik olmalı. Eğer din devleti olursa toplum arasında uzlaşma alanı kalmıyor. Muhafazakârlar ya bu ülkeyi barışa götürecekler ya da bu ülke kan davasıyla sonsuza kadar gidecek.” Basına bu şekilde yansıyan beyanlarında Teoman samimi midir? Belki kalbinde samimiyet vardır. Fakat fikrî anlamda hesabı verilmemiş bir argümanı savunmaktadır. Sözgelimi: Laikliğin hakikaten ‘bir uzlaşı alanı’ oluşturduğu ne kadar doğrudur? Milan Kundera’nın ‘Efendilerin Barışı’ kavramlaştırması eşliğinde bakarsanız Hitler de barışçıl bir insandır. Stalin de barış istemektedir. Amerika’nın savaş çıkardığı bütün ülkelerde amacı zaten barıştır. Lakin bu barışlar acaba Hakkın veya halkın da ne istediğini sormakta mıdırlar? Herkes kendi sözüne gelindikten sonra barışçıldır. Musa aleyhisselam “Sen benim ilahımsın!” deseydi Firavun’un kavgacı bir tarafı kalır mıydı hiç? Laikliğin kendini uzlaşma zemini olarak görmesinin, en azından müslüman gibi müslümanın dünyasında, yukarıdakinden farkı var mıdır? Varsa nedir? Bana sorarsanız yoktur. Laiklik de müslümandan aynı şekilde imanını istemektedir.

Üstelik tarihsel zeminde de bir gerçeğe isabet etmiyor Teoman. Türkiye dediğimiz bölgenin varlığı yeni değil. Bin yıldır müslümanlar buralarda yaşıyorlar. (Kürtlerin yoğunluklu yaşadığı bölgelerde bu tarihlerden de daha eskidir.) Bin yıldır İslam üzerine varolmuş bir uzlaşmayı Batılılaşma adına yıktıktan sonra, geçen yüzyıllık kavgayı, ‘Laiklikte uzlaşalım gitsin!’ diye bitirmek(!) biraz ‘asma köprü’ hikâyesine benzemiyor mu? Hani anlatılır: Tek insanın ancak dikkatle ilerleyebildiği bir asma köprüden iki hasım karşıya geçiyormuş. Biri önde diğeri arkada. Arkadan geleni öndekinin dönememesini fırsat bilerek yol boyunca ensesine tokat atıp duruyormuş. Gelgelelim köprünün de bir sonu var. Genişe çıkılınca mazlum intikamını almak üzere hışımla dönmüş. Hasmı hemen ellerine yapışmış: “Yolda ne olduysa oldu. Hadi öpüşüp barışalım. Hakkını helal et.”

Seçimden önce CHP’nin, seçimden sonra da Teoman gibi argümanlar dillendirenlerin, müslüman gibi müslümanlarla hali biraz buna benziyor. Tokat vurabildikleri her darlıkta ensemizi affetmediler. Ne camimize, ne ezanımıza, ne de tesettürümüze acıdılar. Dehdehleyebildikleri her yerden bizi dehdehlediler. Lakin işler değişti. Vaziyet bizim de biraz intikam alabileceğimiz genişliğe döküldü. Şimdi hemen helallik istemeye davranıyorlar. Dahası da var. Bir de “Ensenizi tokatlamamız konusunda uzlaşalım!” diyorlar. “Yoksa kavga edip duracağız.” Gülecek kadar bile dermanımız kalmıyor şaşkınlıktan arkadaşlar. Pişkinliğin bu derecesine ne denilebilir? Ancak susulur. Ama ben böyle şeyler duyduğumda Keloğlan gibi sormadan yapamıyorum: “Adaletin bu mu cazgır?”

Ve Bediüzzaman’ın neredeyse yüzyıl önce bulunduğu öngörünün haklılığını Teoman gibi kabulleniyorum: “Türk unsurunda ebedî kabil-i iltiyam olmamak suretinde bir inşikak çıkacak. O vakit milletin kuvveti, bir şık bir şıkkın kuvvetini kırdığı için, hiçe inecek. İki dağ birbirine karşı bir mizanın iki gözünde bulunsa, bir batman kuvvet, o iki kuvvetle oynayabilir, yukarı kaldırır, aşağı indirir.” Evet. Enerjimizin kaybolduğu doğrudur. Evet. Gündemde çok vakit kaybediyoruz. Fakat kavgayı biz başlatmadık. ‘Allah, Allah’ diyerek aldığımız memlekete “Yallah Arabistan’a!” diyenler çöktüğü için ortalık karıştı. Bir asırdır da bu karışıklık devam ediyor. Beyne beyne enseler kızarıyor. Yakın bir zamanda da sonlanacağa benzemiyor, doğrudur. Ama haberler yine de iyi: Biz de usanası değiliz. Bitirmek isteyenlere çözümü de söylüyoruz: Anayasadan çıkarılan yerine döndüğünde sulh olmaya hazırız. Siz bir ‘Efendi Barışı’ istiyorsanız, biz de ‘Âlemlerin Efendisi’nin barışını istiyoruz, Onun da adı İslam’dır.

7 Eylül 2013 Cumartesi

Firavun'dan günümüze ulusçuluk...

Efendim, malumunuz; hain ilan edilmenin çok kolay olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Hatta öyle ki; birazcık ezber bozan şeyler söylemeniz yetiyor hain ilan edilmeniz için. Çok yolu var: Mesela cemaati/hocaefendiyi eleştirirseniz cemaatin haini; devletçiliği, laikliği, Mustafa Kemal'i veya herhangi bir inkılabı eleştirirseniz vatan haini; abileri ve uygulamalarını eleştirirseniz nurculuğun haini sayılabilirsiniz.

Bunun yanında Türk olup da milliyetçilikle bir sorununuz varsa, kanınıza ihanet etmiş olmakla suçlanmanız da mümkün. (Aynısı diğer milletler için de geçerli.) Osmanlı'ya ve sistemine dair eleştirileriniz varsa, yine bir tür hainlikle yaftalanabilirsiniz. Çeşitler bol. Seç, beğen, al. Diyorum ya; kolay bu ülkede hain ilan edilmek. Özellikle de azınlık haklarına dair birşeyler söylüyorsanız. O zaman hemen yakanıza yapıştırılıyor hain damgası. Daha hiçbir lafınıza da güven olmuyor. Hainsiniz ya. Hainin sözünüze itibar edilir mi?

Kürtler, Ermeniler, Araplar, Arnavutlar, Rumlar, vs... Hangi azınlık yahut kurucu millet hakkında siteminiz varsa sisteme; hangi yakın tarih olayı sorgulanıyorsa, işiniz bitti, sizinle konuşulmasına gerek yok artık. Vatan adına ne yapmışsınız, nasıl bir hayat yaşamışsınız artık bunlar hiç mühim değil. Düpedüz hainsiniz. Ezber bozuyorsanız, sınıyorsanız, hainsiniz. Başka şık yok.

Ben bu hastalığın bir günümüz hastalığı olduğunu sanırdım. Ulus-devletçiliğin ve milliyetçiliğin yükselişiyle başımıza açılmış bir bela olduğunu düşünürdüm. Fakat değilmiş. Bugün okuduğum Tâhâ sûresi, meselenin böyle olmadığını bana gösterdi.

Malumunuz, Hz. Musa zamanında, Mısır'da Kıptîler ve İsrailoğulları beraber yaşamaktaydılar. Kıptîler iktidarda ve çoğunluktaydılar. İsrailoğulları da genelde köle olarak çalıştırılıyorlardı. Tamamı köle olmasa da Mısır'daki toplumsal hiyerarşide yerlerinin aşağıda olduğu çok belli. Ve içlerinden Hz. Musa ve Hz. Harun peygamberler çıktı. İki peygamber, beraberce Firavun'un sarayına vardılar ve onu hakikate çağırdılar. Firavun, kabul etmediği gibi, nasıl bir suçlamada bulundu biliyor musunuz? Tâhâ 57, şöyle naklediyor bizlere: "Dedi ki (Firavun): Bizi, yaptığın büyü ile yurdumuzdan çıkarasın diye mi geldin, ey Musa?"

Buraya dikkatinizi istirham edeceğim. Firavun, tehlikeyi nasıl algılıyor? Doğrudan ulus (bizi) ve ülke (yurdumuzdan) bazlı değil mi? Rejim ve toprak tehlikesi gibi görüyor olayı. Onun bu hali, ne kadar da bu zamanın cadı avcılarının haline benziyor. Bugünlerde de siz ezilen/ezilmiş bir azınlık için konuşmuş olsanız, (mesela 6-7 Eylül olaylarını, Dersim'i, Maraş hadisesini hatırlatsanız) sözlerinizin insafına bakılmadan ağzınıza aynı şey yapıştırılıyor: "Bu adam bölücülük yapıyor!" O zaman Firavuncuları veya bu zamanın farklı versiyonları. Tepkiler o kadar aynı ki...

İlerlemeye devam edelim. Birkaç ayet sonra sihirbazlar da fısıldaşırken aynı telkinde bulunuyorlar içlerinden Hz. Musa'ya meyledenlere: "Şöyle dediler: 'Bu ikisi, muhakkak ki, sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak ve sizin örnek yolunuzu ortadan kaldırmak isteyen iki sihirbazdırlar sadece.'"

Bakınız, argüman aynı. Demek ki, ne o devrin ne de bu zamanın ulusçularında mantık farkı var. Her iki taraf da karşısındakinin sözlerini değerlendirmeden, onların vatan için tehlike oluşturduğu tezi üzerinden çalışıyorlar. İçlerinden meyledebilecekleri bu korkuyla vazgeçiriyorlar. Halbuki Hz. Musa, bir kez bile onları vatanlarıyla ilgili tehdit etmiyor.

Vahyi indiren Rabbe şükürler olsun ki, böyle kıssalarla yalnızlığımızı alıyor. Bu zamandan ta o zamana, haksız ve yalnız olmadığımızı, peygamber kıssalarıyla hatırlatıyor. Başkalarının dediği de artık umurunuzda olmuyor. Bediüzzaman'ın 20. Söz'de dediğine geliyorsunuz en nihayet: "Kur'ân-ı Hakîmde çok hâdisât-ı cüz'iye vardır ki, herbirisinin arkasında bir düstur-u küllî saklanmış ve bir kanun-u umuminin ucu olarak gösteriliyor." İşte Hz. Musa'nın kıssasından bir düstur-u küllî: "Bir ulusçuluğun tağutuna ve sistem anlayışına eleştiri geliştirirseniz, alacağınız ilk tepki 'vatan hainliği' olacaktır."

Not: Burada 30. Söz'ün haşiyelerinden birisini anımsayalım. Sihir ile kastedilenin ne olduğuna dair bakışımızı değiştirebilir:  "Evet, Nemrudları, Firavunları yetiştiren ve dâyelik edip emziren eski Mısır ve Babil'in, ya sihir derecesine çıkmış, veyahut hususi olduğu için etrafındasihir telâkkî edilen eski felsefeleri olduğu gibi, âliheleri eski Yunan kafasında yerleştiren ve esnâmı tevlid eden felsefe-i tabiiye bataklığıdır. Evet, tabiatın perdesi ile Allah'ın nurunu görmeyen insan, her şeye bir ulûhiyet verip, kendi başına musallat eder."

Kevser'i kaybedenler deniz suyuyla da ebterlikten kurtulabilir mi?

Yaratıcı Öfke'nin 53. sayfasında, Ekrem Tahir, şöyle bir alıntı yapıyor Hegel'den: "Hayatta vahdetin kudreti kaybolursa, münfer...