Fatih Altaylı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fatih Altaylı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Eylül 2026 Perşembe

Fatih Altaylı Ata Demirer'in tevafukunu neden raslantıya çevirdi?

Istılahlar, yeni tabirle kavramlar, neden önemli? Çünkü ıstılahlar size meseleleri neresinden/nasıl kavrayacağınızı öğretiyorlar. Evet. Tefekkürünüzün alfabesi onlarla şekilleniyor. Ben ıstılahları biraz da notalara benzetiyorum. Hangi notaları biliyorsanız, kalbinize gelen ilhamı, o notaların sûretiyle bestelemeye başlıyorsunuz. Yahut ilhamların gönlünüze/fikrinize semadan akan reşhalar olduğunu düşünelim. O zemzemi tutup, zaptedip, içebilmeniz için kablara ihtiyacınız var.

İşte zihninizin kapları kavramlarınızdır. En temel tanımlarınız anlamlarınızdır. Düşünce pratiklerinizdir. Onlarla bilgiyi kavrarsınız. Kabınızın şekline göre akanlar da bir şekil alır. Ne kadar kabınız varsa o kadar çok şekilde su tutarsınız. O kadar lezzette suyu muhafaza edersiniz. Kabınız azsa suyunuz da az olur. Bir de şekil sayısının elverdiği düşünme biçimleri var. Sözgelimi: Zihin dünyanızı hâzâ batılı kavramlarla kurmuşsanız, kendi ıstılahlarınızla inşa etmemişseniz, yazık, o zaman meseleleriniz sizin olsa bile sizde aldığı sûret sizce olmayacaktır. Çünkü kabın rengi/şekli ona başka sûret verecektir. Şol sebebten ıstılahlar pek önemlidir. Yani müslümanca ıstılahlara sahiplik önemlidir. Istılahına sahip olmayanın tefekkürü de müslümanca olmaz. O, kendisini ne denli bu yolun yolcusu sayarsa saysın, değildir.

Bediüzzaman Hazretlerinin Risale-i Nur külliyatı boyunca bizde en çok yaptığı işlerden birisi 'ıstılahların inşası'dır. Evet. Elhamdülillah. Neredeyse bütün bir Risale-i Nur külliyatı 'ıstılahların yeniden inşası' yolculuğudur. Müslümanca tefekkürün altyapı çalışmasıdır. Nasıl? Mesela: 'Tesadüf' kelimesi yerine yerleşmiş 'tevafuk' kavramı nurcuların bir alamet-i fârikası gibidir. Bunu alelâde bir değişiklik sanmayın sakın. Hayır. Asla. İnsanı bambaşka kılan birşey vardır bu değişimde. Yaşanılan dünyanın nasıl algılandığının, nasıl okunduğunun, nasıl anlamlandırıldığının değişimi vardır bu becayişte. 'Tesadüf' bambaşka bir kavramdır. 'Tevafuk' bambaşka bir kavramdır. Biri kördür. Öteki görür. Birisi gelişigüzelliği, sahipsizliği ve ilgili birçok mana âlemini arkasında sürüklerken; öteki; takdir edilmişliği, belirlenmişliği ve ilgili bütün bir cenneti saklar bağrında. Hatta diyebiliriz ki: 'Tesadüf' ve 'tevafuk' kelimeleri arasında 'iman' nüansı vardır. Tevafuk tesadüfe kıyasla mü'min bir kelimedir. Söylenildiğinde sahibinin imanını izhar eder. İşte biraz da o yüzden, Ata Demirer'i konuk aldığında, Fatih Altaylı, onun 'tevafuk' kelimesi kullanımını 'raslantı' şeklinde düzeltmeyi tercih etmişti. (https://www.youtube.com/clip/UgkxMyeyt7PmwST8YsyYQyjTJBYcR4CGtmsE) Yani ıstılahlarımızın nice önemli şeyler olduklarını dostumuz da bilir hasmımız da...

Risale-i Nur'da altı sıklıkla çizildiği için nurcuların kafalarında/kalplerinde sıkıca yerleşmiş böylesi kavramlardan iki tanesinin de 'vahidiyet' ile 'ehadiyet' olduğunu düşünüyorum. Vahidiyet, yani, Allah'ın Rabbü'l-Âlemîn oluşu. Ehadiyet, yani, Allah'ın 'Benim Rabbim' oluşu. Yahut da şöyle diyebiliriz: Vahîd 'Herşeyin Rabbi'dir. Ehad 'Herbirşeyin Rabbi'dir. Özlerinde 'birlik' manası bulunan bu kelimeler, Risale-i Nur evreninde, uluhiyetin iki farklı okunma şeklini bize öğretirler. Bu tıpkı, güneşin yansımasını devasa bir okyanus yüzeyinde görmekle, o okyanusun herbir katresinde özetlenmiş şekilde bulmak gibidir. Evet. Aynen. Öyle yüksekten manzarayı kuşatabilecek gözünüz olsa görürsünüz, güneş, okyanus yüzeylerinde de devasa bir yansıma yapar. Kendi sûretini orada da gösterir. Fotoğrafını çekersiniz. Fakat, o kadar vüs'atli bir kuşatma imkanına sahip değilseniz, üzülmeyin sakın, daldan süzülen damlacıkta dahi güneşin gül yüzünü gülümser bulursunuz. Cemalini seyredersiniz. Cenab-ı Hak da bütün esmaü'l-hüsnasıyla herşeyin Rabbi olduğu gibi, yine bütün esmasıyla herbirşeyin de Rabbi'dir. Bütüne tasarrufu parçaları, hatta en küçük zerrelere kadar, ilgisinden uzakta kılmadığı gibi; zerrelere ilgisi de bütündeki tasarrufunu, hatta en büyük galaksilere kadar, görmezden getirmez. Hak Teala, herşeyi nasıl yaratıştaysa, herbirşeyi de aynı şekilde yaratıştadır. Herşey nasıl dikkatindeyse herbirşey de öyle dikkatindedir. Âlemleri bildiği gibi hatırat-ı kalbi de bilir. Duaları işitir. Sesleri duyar. Cümle şuunatı, sıfatları ve esmasıyla oldurur da oldurur.

Ben 'uluhiyet' ile 'rububiyet' kavramları arasında da 'vahidiyet' ve 'ehadiyet' veya 'celal' ile 'cemal' eksenli bir nüans bulunduğunu düşünüyorum şimdilerde. Allahu a'lem. Yani, uluhiyet, Cenab-ı Hakkın tasarrufunun en geniş/yüksek dairelerdeki tecellisinden haber veriyor. Rububiyet ise daha küçük alanlarda o uluhiyetin görünüşlerini saklıyor. Beşer aklımla uluhiyetin tasarruflarını kuşatabilmekte zorlanıyorum. Uzaktan uzağa manasına bakıyorum. Ancak rububiyet dendiğinde tecrübe alanıma giren şeyler konuşulur oluyor. Cenab-ı Mevla beni terbiye ediyor. Biliyorum. Yarattığı maksada hizmet edebilmem için varoluşumu tamamlıyor. Görüyorum. Vücudda kalış sürecim boyunca ihtiyaçlarımı karşılıyor. Tadıyorum. Beni maksûduma doğru götürüyor. Farkındayım. Bu süreç benim yaşadığım bir süreç. Uzağımda değil. Dokunulmaz değil. Kuşatılamaz değil. Uluhiyetin daha ehadî bir dairede deneyimlenmesi gibi. Yani sahadaki tecrübesi. 'Benim Rabbim' seviyesinde bir okunuşu. Fakat, Cenab-ı Hakkın uluhiyetini bütünüyle kavramaya çalışsam, heyhat ki heyhat, galaksileri tesbih tanesi gibi çeviren kudreti, iradesi, ilmi vs. karşısında elbette acze düşerdim. Hülasa: Demem o ki: Ben Cenab-ı Hakkın uluhiyetini ancak rububiyet sûretinde tecrübe edebiliyorum. O zaman ancak benim algı, bilgi, düşünüş, hissediş alanıma giriyor. Zaten ehadiyet dairesi 'kolay okuyuşlar dairesi' gibidir. Mürşidim de bu makamda der:

"İ'lem eyyühe'l-aziz! İsm-i Celâl, alelekser nevilerde, külliyatta tecellî eder. İsm-i Cemâl ise, mevcudatın cüz'iyatına tecellî eder. Bu itibarla, nevilerdeki cûd-u mutlak, celâlin tecellîsidir. Cüz'iyatın nakışları, eşhasın güzellikleri cemâlin tecellîyatındandır. Ve keza, celâl, vahidiyetin tecellîsinden, cemâl dahi ehadiyetin tecellîsinden zahir olur. Bazan da cemâl, celâlden tecellî eder. Evet, cemâlin gözünde celâl ne kadar cemîldir; celâlin gözünde dahi cemâl o kadar celîldir."

Şununla da bitireyim: Allah Teala ve Tekaddes Hazretleri bizi neden bir anne ve babadan halkediyor? Neden bazı bakteriler gibi eşeysiz üreme ile varlık sahnesine çıkarmıyor? (Tıpkı İsa aleyhisselama yaptığı gibi.) Bunun da, tıpkı ıstılahlar gibi, Alîm-i Hakîm, Mürşid-i Hakiki, Mevla Teala'nın bir eğitimi olduğunu kanaatindeyim. Nasıl? Yani, bir mürşid bize tefekkürümüzde gerekli kavramları eserleriyle öğrettiği gibi, Mürşid-i Hakiki olan Allah Teala da hayatımız için gerekli olan manaları bize tecrübelerle öğretiyor. Babanın aileyle/evladıyla ilişkisi bir okuma şekli verdiği gibi, annenin ailesiyle/evladıyla ilişkisi başka bir okuma şekli veriyor. Yetiştiriyor. Mesela: Arapçada evhanımları için 'rabbü'l-beyt' tabirinin de kullanıldığını okumuştum bir yerde. Zaten 'mürebbiye' de çocukları terbiye eden hanımlara verilen bir isimdir. Acaba şöyle birşey tefekkür edilse, Allahu a'lem kaydını unutmadan, çok mu hata edilmiş olur: Belki de çocuğun babası üzerinden okuduğu idare şekli onun 'uluhiyeti' kavraması için bir basamaktır. Belki de de çocuğun annesi üzerinden okuduğu idare şekli 'rububiyeti' kavraması için eşiktir. Yani her ikisi de aslında bir uyanıştır.

Hak Teala, bizi, daha doğumumuzdan itibaren böylesi iki farklı tarz idarecinin yönetimine vererek, kendisinin tasarrufunu, tecellisini, isimlerini, sıfatlarını farklı yönlerinden kavrayabilmeyi öğretmektedir. Nasıl ki, baba bir açıdan 'celal' dersidir, anne de bir nevi 'cemal' öğretisidir. Ve yine, baba, bir açıdan idarede 'uluhiyetin külliyetini kavrama' pespektifidir, anneyse 'detaylara inen terbiyenin rububiyeti okutması'dır. Allahu a'lem. Elbette burada sadece 'zihin egzersizi' yapıyorum. Beğenmezseniz yazının son kısmını 'Ahmed ne saçmalamış yahu!' deyip sallayabilirsiniz.

4 Eylül 2023 Pazartesi

Teoman da Bediüzzaman’a hakverdi sonunda!

Devletin dinsiz olmasının en kötü yanı ‘devletin dinsiz olması’ değildir. Devletin dinsiz olmasının en kötü yanı ‘dinsizlerin kendilerini devlet sanması’dır. Türkiye’nin de yakın tarihinde başına gelen budur. Evet. Bugün %99’unun kendisini müslüman bildiği şu diyar-ı İslam’da, İslam adına yapılmasa bile, hasbelkader İslam’a uygun verilmiş her hüküm, dinsizler tarafından şiddetle sigaya çekilir. Parmak sallanır. Hesap sorulur. ‘Tukaka’ edilir. (Yakın zamanda İstanbul valiliğinin içki yasağıyla ilgili tepkilerde gördük bunu.)

Kendisini devlet sayan dinsizliğin engizisyonudur aslında yaşanan. Bütün köşeler çoktan tutulmuştur. (B)okçular atış yapmaya başlar. %99 ihtimalle de o hatayı(!) yapmış hükümetlere geri adım attırılır. Zira laikliğin ‘pışpışladığı’ üzere hiçbir toplum normsuz yaşayamaz. Devlet de toplumun şahs-ı manevîsi olduğundan normsuz yapamaz. Eğer bu normlar dinin menfaatine bir şekilde şekillenmeyecekse, ister istemez, taraftarlığı dinin aleyhine olur. Arada nötr bir bölge yoktur. Aliya İzetbegoviç merhumun İslam Deklerasyonu’nda da dediği gibi “Dünyasına nizam verme hakkını mahfuz tutan İslam, sahasında, hiçbir yabancı ideolojinin faaliyet göstermesine olanak tanımaz. Bu nedenle ‘laiklik ilkesi’ diye birşey yoktur ve devletin dine ait değerleri desteklemesi gerekmektedir.”

Uygulamaya bakalım. Türkiye kurulurken anayasamızda yazılı olan “Türkiye devletinin dini din-i İslam’dır!” ifadesinin 1928’de çıkarılması, devletin nötr bir alana geçmesi şeklinde tecelli etmemiş, geçen süre dinin devletle ilgili her alandan ‘dehdehlenmeye’ çalışılmasıyla hakikatini ortaya koymuştur. Peki devletle ilgili alanlar nerelerdir? İnsanın evinin içi dahi bir yanıyla devleti ilgilendirmez midir? İşte, tam bu eşikten bakınca, İslam’ın da tıpkı sekülerizm gibi ‘hayatın tamamını istediğini’ söyleyenler isabet eder. Yani hayatın tamamını istiyorsanız müslüman olursunuz. Müslümanlık da hayatınıza girdiği anda hayatınızın tamamını Allah adına sizden ister. Siz de Allah adına hayatın tamamını istersiniz. Dolayısıyla devleti de istersiniz. Aynı şey laiklik için de geçerlidir. Laiklik de, İslam’ın ‘Allah’ın emri, Muhammed Mustafa’nın kavliyle’ istediği bütün alanları ‘Sekülerizmin emri, Mustafa Kemal’in kavliyle’ kendisine çağırır. Bu yüzden sanıldığının aksine müslüman gibi müslümanlar ile kemalist gibi kemalistler arasında ortak bir alan yoktur. Tıpkı suyla zeytinyağı gibi imtizaç etmezler. Aziz Nesin haklıdır. İmtizaç ettirebileceklerini sananlar, ikisinden birinde olup, ama samimi olarak orada bulunmayanlardır. Mesela: Teoman’ın yakın zamanda Altaylı ile yaptığı söyleşide söylediklerine gelelim:

“Türkiye laik olmalı. Eğer din devleti olursa toplum arasında uzlaşma alanı kalmıyor. Muhafazakârlar ya bu ülkeyi barışa götürecekler ya da bu ülke kan davasıyla sonsuza kadar gidecek.” Basına bu şekilde yansıyan beyanlarında Teoman samimi midir? Belki kalbinde samimiyet vardır. Fakat fikrî anlamda hesabı verilmemiş bir argümanı savunmaktadır. Sözgelimi: Laikliğin hakikaten ‘bir uzlaşı alanı’ oluşturduğu ne kadar doğrudur? Milan Kundera’nın ‘Efendilerin Barışı’ kavramlaştırması eşliğinde bakarsanız Hitler de barışçıl bir insandır. Stalin de barış istemektedir. Amerika’nın savaş çıkardığı bütün ülkelerde amacı zaten barıştır. Lakin bu barışlar acaba Hakkın veya halkın da ne istediğini sormakta mıdırlar? Herkes kendi sözüne gelindikten sonra barışçıldır. Musa aleyhisselam “Sen benim ilahımsın!” deseydi Firavun’un kavgacı bir tarafı kalır mıydı hiç? Laikliğin kendini uzlaşma zemini olarak görmesinin, en azından müslüman gibi müslümanın dünyasında, yukarıdakinden farkı var mıdır? Varsa nedir? Bana sorarsanız yoktur. Laiklik de müslümandan aynı şekilde imanını istemektedir.

Üstelik tarihsel zeminde de bir gerçeğe isabet etmiyor Teoman. Türkiye dediğimiz bölgenin varlığı yeni değil. Bin yıldır müslümanlar buralarda yaşıyorlar. (Kürtlerin yoğunluklu yaşadığı bölgelerde bu tarihlerden de daha eskidir.) Bin yıldır İslam üzerine varolmuş bir uzlaşmayı Batılılaşma adına yıktıktan sonra, geçen yüzyıllık kavgayı, ‘Laiklikte uzlaşalım gitsin!’ diye bitirmek(!) biraz ‘asma köprü’ hikâyesine benzemiyor mu? Hani anlatılır: Tek insanın ancak dikkatle ilerleyebildiği bir asma köprüden iki hasım karşıya geçiyormuş. Biri önde diğeri arkada. Arkadan geleni öndekinin dönememesini fırsat bilerek yol boyunca ensesine tokat atıp duruyormuş. Gelgelelim köprünün de bir sonu var. Genişe çıkılınca mazlum intikamını almak üzere hışımla dönmüş. Hasmı hemen ellerine yapışmış: “Yolda ne olduysa oldu. Hadi öpüşüp barışalım. Hakkını helal et.”

Seçimden önce CHP’nin, seçimden sonra da Teoman gibi argümanlar dillendirenlerin, müslüman gibi müslümanlarla hali biraz buna benziyor. Tokat vurabildikleri her darlıkta ensemizi affetmediler. Ne camimize, ne ezanımıza, ne de tesettürümüze acıdılar. Dehdehleyebildikleri her yerden bizi dehdehlediler. Lakin işler değişti. Vaziyet bizim de biraz intikam alabileceğimiz genişliğe döküldü. Şimdi hemen helallik istemeye davranıyorlar. Dahası da var. Bir de “Ensenizi tokatlamamız konusunda uzlaşalım!” diyorlar. “Yoksa kavga edip duracağız.” Gülecek kadar bile dermanımız kalmıyor şaşkınlıktan arkadaşlar. Pişkinliğin bu derecesine ne denilebilir? Ancak susulur. Ama ben böyle şeyler duyduğumda Keloğlan gibi sormadan yapamıyorum: “Adaletin bu mu cazgır?”

Ve Bediüzzaman’ın neredeyse yüzyıl önce bulunduğu öngörünün haklılığını Teoman gibi kabulleniyorum: “Türk unsurunda ebedî kabil-i iltiyam olmamak suretinde bir inşikak çıkacak. O vakit milletin kuvveti, bir şık bir şıkkın kuvvetini kırdığı için, hiçe inecek. İki dağ birbirine karşı bir mizanın iki gözünde bulunsa, bir batman kuvvet, o iki kuvvetle oynayabilir, yukarı kaldırır, aşağı indirir.” Evet. Enerjimizin kaybolduğu doğrudur. Evet. Gündemde çok vakit kaybediyoruz. Fakat kavgayı biz başlatmadık. ‘Allah, Allah’ diyerek aldığımız memlekete “Yallah Arabistan’a!” diyenler çöktüğü için ortalık karıştı. Bir asırdır da bu karışıklık devam ediyor. Beyne beyne enseler kızarıyor. Yakın bir zamanda da sonlanacağa benzemiyor, doğrudur. Ama haberler yine de iyi: Biz de usanası değiliz. Bitirmek isteyenlere çözümü de söylüyoruz: Anayasadan çıkarılan yerine döndüğünde sulh olmaya hazırız. Siz bir ‘Efendi Barışı’ istiyorsanız, biz de ‘Âlemlerin Efendisi’nin barışını istiyoruz, Onun da adı İslam’dır.

Sivrisinekler nasıl miracın delili olur?

"Allah, sivrisinekle yahut ondan daha küçüğüyle, misal vermekten çekinmez."   (Bakara sûresi, 26) Hepimizin tecrübe ettiği birşe...