Tevafuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tevafuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Eylül 2026 Perşembe

Fatih Altaylı Ata Demirer'in tevafukunu neden raslantıya çevirdi?

Istılahlar, yeni tabirle kavramlar, neden önemli? Çünkü ıstılahlar size meseleleri neresinden/nasıl kavrayacağınızı öğretiyorlar. Evet. Tefekkürünüzün alfabesi onlarla şekilleniyor. Ben ıstılahları biraz da notalara benzetiyorum. Hangi notaları biliyorsanız, kalbinize gelen ilhamı, o notaların sûretiyle bestelemeye başlıyorsunuz. Yahut ilhamların gönlünüze/fikrinize semadan akan reşhalar olduğunu düşünelim. O zemzemi tutup, zaptedip, içebilmeniz için kablara ihtiyacınız var.

İşte zihninizin kapları kavramlarınızdır. En temel tanımlarınız anlamlarınızdır. Düşünce pratiklerinizdir. Onlarla bilgiyi kavrarsınız. Kabınızın şekline göre akanlar da bir şekil alır. Ne kadar kabınız varsa o kadar çok şekilde su tutarsınız. O kadar lezzette suyu muhafaza edersiniz. Kabınız azsa suyunuz da az olur. Bir de şekil sayısının elverdiği düşünme biçimleri var. Sözgelimi: Zihin dünyanızı hâzâ batılı kavramlarla kurmuşsanız, kendi ıstılahlarınızla inşa etmemişseniz, yazık, o zaman meseleleriniz sizin olsa bile sizde aldığı sûret sizce olmayacaktır. Çünkü kabın rengi/şekli ona başka sûret verecektir. Şol sebebten ıstılahlar pek önemlidir. Yani müslümanca ıstılahlara sahiplik önemlidir. Istılahına sahip olmayanın tefekkürü de müslümanca olmaz. O, kendisini ne denli bu yolun yolcusu sayarsa saysın, değildir.

Bediüzzaman Hazretlerinin Risale-i Nur külliyatı boyunca bizde en çok yaptığı işlerden birisi 'ıstılahların inşası'dır. Evet. Elhamdülillah. Neredeyse bütün bir Risale-i Nur külliyatı 'ıstılahların yeniden inşası' yolculuğudur. Müslümanca tefekkürün altyapı çalışmasıdır. Nasıl? Mesela: 'Tesadüf' kelimesi yerine yerleşmiş 'tevafuk' kavramı nurcuların bir alamet-i fârikası gibidir. Bunu alelâde bir değişiklik sanmayın sakın. Hayır. Asla. İnsanı bambaşka kılan birşey vardır bu değişimde. Yaşanılan dünyanın nasıl algılandığının, nasıl okunduğunun, nasıl anlamlandırıldığının değişimi vardır bu becayişte. 'Tesadüf' bambaşka bir kavramdır. 'Tevafuk' bambaşka bir kavramdır. Biri kördür. Öteki görür. Birisi gelişigüzelliği, sahipsizliği ve ilgili birçok mana âlemini arkasında sürüklerken; öteki; takdir edilmişliği, belirlenmişliği ve ilgili bütün bir cenneti saklar bağrında. Hatta diyebiliriz ki: 'Tesadüf' ve 'tevafuk' kelimeleri arasında 'iman' nüansı vardır. Tevafuk tesadüfe kıyasla mü'min bir kelimedir. Söylenildiğinde sahibinin imanını izhar eder. İşte biraz da o yüzden, Ata Demirer'i konuk aldığında, Fatih Altaylı, onun 'tevafuk' kelimesi kullanımını 'raslantı' şeklinde düzeltmeyi tercih etmişti. (https://www.youtube.com/clip/UgkxMyeyt7PmwST8YsyYQyjTJBYcR4CGtmsE) Yani ıstılahlarımızın nice önemli şeyler olduklarını dostumuz da bilir hasmımız da...

Risale-i Nur'da altı sıklıkla çizildiği için nurcuların kafalarında/kalplerinde sıkıca yerleşmiş böylesi kavramlardan iki tanesinin de 'vahidiyet' ile 'ehadiyet' olduğunu düşünüyorum. Vahidiyet, yani, Allah'ın Rabbü'l-Âlemîn oluşu. Ehadiyet, yani, Allah'ın 'Benim Rabbim' oluşu. Yahut da şöyle diyebiliriz: Vahîd 'Herşeyin Rabbi'dir. Ehad 'Herbirşeyin Rabbi'dir. Özlerinde 'birlik' manası bulunan bu kelimeler, Risale-i Nur evreninde, uluhiyetin iki farklı okunma şeklini bize öğretirler. Bu tıpkı, güneşin yansımasını devasa bir okyanus yüzeyinde görmekle, o okyanusun herbir katresinde özetlenmiş şekilde bulmak gibidir. Evet. Aynen. Öyle yüksekten manzarayı kuşatabilecek gözünüz olsa görürsünüz, güneş, okyanus yüzeylerinde de devasa bir yansıma yapar. Kendi sûretini orada da gösterir. Fotoğrafını çekersiniz. Fakat, o kadar vüs'atli bir kuşatma imkanına sahip değilseniz, üzülmeyin sakın, daldan süzülen damlacıkta dahi güneşin gül yüzünü gülümser bulursunuz. Cemalini seyredersiniz. Cenab-ı Hak da bütün esmaü'l-hüsnasıyla herşeyin Rabbi olduğu gibi, yine bütün esmasıyla herbirşeyin de Rabbi'dir. Bütüne tasarrufu parçaları, hatta en küçük zerrelere kadar, ilgisinden uzakta kılmadığı gibi; zerrelere ilgisi de bütündeki tasarrufunu, hatta en büyük galaksilere kadar, görmezden getirmez. Hak Teala, herşeyi nasıl yaratıştaysa, herbirşeyi de aynı şekilde yaratıştadır. Herşey nasıl dikkatindeyse herbirşey de öyle dikkatindedir. Âlemleri bildiği gibi hatırat-ı kalbi de bilir. Duaları işitir. Sesleri duyar. Cümle şuunatı, sıfatları ve esmasıyla oldurur da oldurur.

Ben 'uluhiyet' ile 'rububiyet' kavramları arasında da 'vahidiyet' ve 'ehadiyet' veya 'celal' ile 'cemal' eksenli bir nüans bulunduğunu düşünüyorum şimdilerde. Allahu a'lem. Yani, uluhiyet, Cenab-ı Hakkın tasarrufunun en geniş/yüksek dairelerdeki tecellisinden haber veriyor. Rububiyet ise daha küçük alanlarda o uluhiyetin görünüşlerini saklıyor. Beşer aklımla uluhiyetin tasarruflarını kuşatabilmekte zorlanıyorum. Uzaktan uzağa manasına bakıyorum. Ancak rububiyet dendiğinde tecrübe alanıma giren şeyler konuşulur oluyor. Cenab-ı Mevla beni terbiye ediyor. Biliyorum. Yarattığı maksada hizmet edebilmem için varoluşumu tamamlıyor. Görüyorum. Vücudda kalış sürecim boyunca ihtiyaçlarımı karşılıyor. Tadıyorum. Beni maksûduma doğru götürüyor. Farkındayım. Bu süreç benim yaşadığım bir süreç. Uzağımda değil. Dokunulmaz değil. Kuşatılamaz değil. Uluhiyetin daha ehadî bir dairede deneyimlenmesi gibi. Yani sahadaki tecrübesi. 'Benim Rabbim' seviyesinde bir okunuşu. Fakat, Cenab-ı Hakkın uluhiyetini bütünüyle kavramaya çalışsam, heyhat ki heyhat, galaksileri tesbih tanesi gibi çeviren kudreti, iradesi, ilmi vs. karşısında elbette acze düşerdim. Hülasa: Demem o ki: Ben Cenab-ı Hakkın uluhiyetini ancak rububiyet sûretinde tecrübe edebiliyorum. O zaman ancak benim algı, bilgi, düşünüş, hissediş alanıma giriyor. Zaten ehadiyet dairesi 'kolay okuyuşlar dairesi' gibidir. Mürşidim de bu makamda der:

"İ'lem eyyühe'l-aziz! İsm-i Celâl, alelekser nevilerde, külliyatta tecellî eder. İsm-i Cemâl ise, mevcudatın cüz'iyatına tecellî eder. Bu itibarla, nevilerdeki cûd-u mutlak, celâlin tecellîsidir. Cüz'iyatın nakışları, eşhasın güzellikleri cemâlin tecellîyatındandır. Ve keza, celâl, vahidiyetin tecellîsinden, cemâl dahi ehadiyetin tecellîsinden zahir olur. Bazan da cemâl, celâlden tecellî eder. Evet, cemâlin gözünde celâl ne kadar cemîldir; celâlin gözünde dahi cemâl o kadar celîldir."

Şununla da bitireyim: Allah Teala ve Tekaddes Hazretleri bizi neden bir anne ve babadan halkediyor? Neden bazı bakteriler gibi eşeysiz üreme ile varlık sahnesine çıkarmıyor? (Tıpkı İsa aleyhisselama yaptığı gibi.) Bunun da, tıpkı ıstılahlar gibi, Alîm-i Hakîm, Mürşid-i Hakiki, Mevla Teala'nın bir eğitimi olduğunu kanaatindeyim. Nasıl? Yani, bir mürşid bize tefekkürümüzde gerekli kavramları eserleriyle öğrettiği gibi, Mürşid-i Hakiki olan Allah Teala da hayatımız için gerekli olan manaları bize tecrübelerle öğretiyor. Babanın aileyle/evladıyla ilişkisi bir okuma şekli verdiği gibi, annenin ailesiyle/evladıyla ilişkisi başka bir okuma şekli veriyor. Yetiştiriyor. Mesela: Arapçada evhanımları için 'rabbü'l-beyt' tabirinin de kullanıldığını okumuştum bir yerde. Zaten 'mürebbiye' de çocukları terbiye eden hanımlara verilen bir isimdir. Acaba şöyle birşey tefekkür edilse, Allahu a'lem kaydını unutmadan, çok mu hata edilmiş olur: Belki de çocuğun babası üzerinden okuduğu idare şekli onun 'uluhiyeti' kavraması için bir basamaktır. Belki de de çocuğun annesi üzerinden okuduğu idare şekli 'rububiyeti' kavraması için eşiktir. Yani her ikisi de aslında bir uyanıştır.

Hak Teala, bizi, daha doğumumuzdan itibaren böylesi iki farklı tarz idarecinin yönetimine vererek, kendisinin tasarrufunu, tecellisini, isimlerini, sıfatlarını farklı yönlerinden kavrayabilmeyi öğretmektedir. Nasıl ki, baba bir açıdan 'celal' dersidir, anne de bir nevi 'cemal' öğretisidir. Ve yine, baba, bir açıdan idarede 'uluhiyetin külliyetini kavrama' pespektifidir, anneyse 'detaylara inen terbiyenin rububiyeti okutması'dır. Allahu a'lem. Elbette burada sadece 'zihin egzersizi' yapıyorum. Beğenmezseniz yazının son kısmını 'Ahmed ne saçmalamış yahu!' deyip sallayabilirsiniz.

14 Ağustos 2023 Pazartesi

Allah’ı bilmek Allah’ı bilmekten ibaret değildir

Tevafukları seviyorum. Had bildiren bir yanları var çünkü. Evet. Eğer dahlin olmayan süreçlerle bir uyum yakalıyorsan kendinde, o halde, sen ‘kendilik nakışının’ nakkaşı değilsin. Nakkaşın nakışında bir detaysın ancak. Seni de onları da o öyle eyliyor. O öyle eylediği için senle onlar arasında uyum var. Tevhidin mühr-ü kereminden aranızda kardeşlik görünüyor. Yaradınınız istediği gibi denk getiriyor sizi. Bir şiirin kafiyeleri gibi. Varlığa, bu yolla, dilediği şekilde ahenk katıyor. Nakışların elleri nakkaşlıktan çekiliyor. Zira herbirisinin yalnız kendisiyle ilgisi var. Peki yalnız kendisiyle ilgilenebilenlerin büyük resme oynayabilmeleri mümkün mü? Değil. Fakat, neyse, konuyu dağıtıyorum. ‘Tevafukların had bildirmesine memnunum’ diyordum. Doğrudur. Akıllı keçi çobanın her taşından memnun olur. Çünkü belki bu sayede çok kereler hayatı kurtulmuştur. Bir uçuruma düşmekliği engellenmiştir. Bir kurdun ağzından alınmıştır. Böyledir. Had bildiren herşey aslında nimettir. Haddi olmayanın güvenliği de olmaz.

Arkadaşım, işte, bu neviden bir tevafuk daha yaşadım geçenlerde. 29. Lem’a’nın tercümesindendi dersi verilen: "Elhamdülillahın lâm-ı istiğrakla işaret ettiği umum hamdlerle hamd edilmesi lazım olan nimetlerden birisi de Rahmâniyet nimetidir. Evet, Rahmaniyet, zevilhayattan rahmete mazhar olanların sayısınca nimetleri tazammun etmiştir. Çünkü bilhassa insan herbir zîhayatla alâkadardır. Bu itibarla insan her zîhayatın saadetiyle saidleşir ve elemleriyle müteessir olur. Öyleyse, herhangi bir fertte bulunan nimet, arkadaşlarına da bir nimettir. Ve kezâ, validelerin şefkatleriyle nimetlenen çocukların sayısınca nimetleri tazammun edip ona göre hamdlere, senâlara kesb-i istihkak edenlerden birisi de Rahîmiyettir. Evet, annesiz aç bir çocuğun ağlamasından müteessir ve acıyan bir vicdan sahibi, elbette validelerin çocuklarına olan şefkatlerinden zevk alır, memnun ve mahzuz olur. İşte, bu gibi zevkler birer nimettir, hamd ve şükürler ister. Ve kezâ, kâinatta mündemiç hikmetlerin bütün envâ ve efradı adedince hamd ve şükürleri iktiza edenlerden birisi de Hakîmiyettir. Zira insanın nefsi, Rahmâniyetin cilveleriyle, kalbi de Rahîmiyetin tecelliyatıyla nimetlendikleri gibi, insanın aklı da Hakîmiyetin letaifiyle zevk alır, telezzüz eder. İşte, bu itibarla ağız dolusu ile ‘Elhamdülillah’ söylemekle, hamd ü senâları istilzam eder.”

Sanki üstümden yük alınıyormuş gibi bir ferahlama yaşadım ben de okundukça. Sonra sordum nefsime: “Bu ferahlama neden ileri geliyor?” Yani ‘Elhamdülillah’ denilecek şeyleri öğrenmek, Allah’ın marifetine dair sırlardan haberdar olmak en başta elbette, hatta bizzat ‘Elhamdülillah’ demenin mübarek zatı, nasıl bizi rahatlatıyor? Bunları bilmekle yaşadığımız psikolojik/kalbî inşirahın takip edilebilecek adımları var mı? İzlenir mi? Avlanır mı? Tasvir edilebilir mi? Kendim için etrafını çevirmeye çalışayım bir. Belki başkaları da istifade ederler.

Eve döndüm. ‘Şiir Okuma Kılavuzu’ idi ismi diğer bir denizin. İçine daldım. Bahtıma şöyle bir inci çıktı oradan da: “İnsan kendini azaltmak için kendini bilir.” Azıcık önünden-arkasından da katarak seçtirmeye çalışayım: “(…) Oysa din yolunda kendini bilen insan kendi emniyet bölgesini keşfeder. Bunu yapabildiği oranda beşerî duyumlarından kendi emniyetini tehlikeye sokan kısmı yontar. Yani insan kendini tasarlayabilsin diye kendilik bilgisine ulaşır ve buna mukabil insan kendisini azaltmak için kendini bilir. (…) Akrabalığın değerine işaret eden bilgelik ve din ‘kendini bil’ buyruğuyla otlarla, yağmurla ve kanbağından başlayarak bütün insanlarla ilişkide insana nasıl bir yerin biçildiğini anlatır. Kendini bil ve çevrimdeki yerine yaraşan davranışı yerine getir. Demek ki insanoğlu dine bağlanarak kendini bilme cehdini göstermekle ister istemez kendine hayatiyet veren ilkeye uymayı kabullenir. Bu kabulleniş, bu teslimiyet, insanın kendine ‘ben’ dediği alanın sönükleşmesine, ilkenin belirginleşmesine sebep olur. (…) Kendisini bilen insan gittikçe azalmayı öğrenir. Kendilik bilgisi insana, insanlara olan ihtiyacını arttırır. Kendini bilen insan yardımın insanlardan gelmeyeceğini de bilir.”

Arkadaşım, galiba, Allah’ı bilmek yalnızca Allah’ı bilmek anlamına gelmiyor. Evet. Allah’ı bilmekte Allah’ı bilmekten çok daha fazlası var. Mesela: İnsan, Allah’ını bildiği zaman, kendisinin de Allah olmadığını öğrenmiş oluyor. Yani, Allah’ın marifetine dair her hakiki biliş, her uyanış, her kabulleniş, içimizde bir yerde, bir yanlış algımızın yahut bir münkir iddiamızın veyahut bir münafık sanrımızın yıkılmasını sağlıyor. İçimizde de doğruya hidayet ediliyoruz Allah’ı bilmekle. Zira Allah’ı bilmedikçe cehaletten doğan boşluğu kendimizle doldurmaya çalışıyoruz. Elimizde putlarımızdan başkası kalmıyor. Put sahibi olmak içinse önce put olmak gerekir. İlk putumuz bu yüzden kendimiziz. Halbuki kendimiz hiçiz. Elbette Rabbü’l-Âlemîn’in ilmine, iradesine, kudretine sahip değiliz.

Altına girdiğimiz yükü kaldırmamız mümkün değil. Herşey olduğu gibi üstümüze düşüyor. Biz de onlarla birlikte aşağılara yuvarlanıyoruz. Sıkılıyoruz. Bunalıyoruz. Her zihayatın saadeti/elemi derdimize dönüşüyor. Tüm bebeklerin muhtaç oldukları şefkat gönlümüzde sorumluluk doğuruyor. “Aman!” dedirtiyor hepsi. Hepsi için herşeyden “Aman!” diliyoruz. Faniliğin anlamına ihtiyacımız var. Anlamsız yaşanmaz. Faniliğe anlamsızken katlanılmaz. Herşeye bir anlam yüklemek gerektiğini de aklımıza yük ediyoruz. Lakin anlamı yüklemek de haddimiz değil ki. Tükürükle tutturulmuş taşlar gibi dökülüyor felsefeler. Kadavraya yapılmış makyaj gibi sırıtıyor ideolojiler. Varlığın anlamı yaratılışından gelmeli. Özünde olmalı. Üstüne yamanmamalı. Fanilik yama tutmaz. Ancak aslını ortaya döker. Foyaları meydana çıkarır. Ölçülerini kuşatamayanların uydurduğu hiçbir elbise modelin üstüne yakışmaz. Elbise el-Muhît’ten biçilmeli. Onu takdir eden Rabbü’l-Âlemîn olmalı. Ezelden bakmalı. Ebede kadar görmeli. İşte Rahmaniyetin, Rahîmiyetin, Hakîmiyetin ‘Elhamdülillah’ denilecek birşeye dönüşmesi buradan kaynaklanıyor zannederim arkadaşım. Üçünün (ve daha fazlasının) bende yaptığı ferahlamayı da böyle anlarım.

Evet. Allah’ın Allahlığın şânına hakkıyla sahip olması her defasında beni biraz daha bölgeme çekilmeye zorluyor. Bu ric’at canıma da minnet geliyor. Zira taş yerinde ağırdır. Traktör yolunda Ferrari’nin işi zordur. Formula pistinde de traktör rezil olmaktan kurtulamaz. “Kendini bilen Rabbini bilir!” nasıl bir hakikattir, aynen öyle de, “Rabbini bilen kendini bilir!” de o derece hakikattir. Çünkü, birinde ne olduğunu bilir, ötekinde ne olmadığını öğrenir. İnsan, ne olduğunu bilirken de öğrenir, ne olmadığını öğrenirken de değerlenir. Nihayetinde ‘olması gereken yere’ çekildikçe huzurunun katsayısı artar: “Kalpler ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur!” Öyledir. Allah’a Allah dediğinde sana kulluktan başka çare kalmaz. Tevazunun aslı budur. Tevazu vazedildiğin gibi olmaktır.

25 Şubat 2014 Salı

Aşk tesadüfleri değil, tevafukları sever.

Barfi’yi henüz izlemiş olmaktan belki, üzerimde tatlı bir hüzün var. Can sıkanlardan değil. Keyifle taşınanlardan. Güzel birşeyin son bulmasından değil, güzelin mekan/şekil/isim ve belki gölge-i esma değiştirmesinden kaynaklanıyor. Otobüsten el sallamak gibi. (Veya otobüse el sallamak.) Biliyorsun yani, o hâlâ var. Var olmaya da devam edecek. Bundan eminsin. Fakat nasıl desem? Ne de olsa ‘görememek’ de bir uzaklıktır.

İnsanız. Uzaklığı cetvelle, km’yle değil, gözümüzle tartarız. Gözden ırak olan, var olsa da hâlâ bir yerlerde, bir şekilde gönülden ırak olur. Gönlün muhabbet seviyesi ‘her an’dır çünkü. Her an yanında olmasını ister sevdiceğinin. Zaten gönülden ırak olmayı beceremeyenler, mesafeyi istedikleri kadar açsınlar, uzak olamazlar. O noktada gözün de hükmü biter arkadaşım. Biliyorsundur, ama hatırlatayım: İnsan birşeyi kalbine taşıdığında, duyularının farkındalığı değişir. Çünkü ‘kalbin ve ruhun derece-i hayatları’ bedenden farklıdır.

İnsan sınırlıdır. Hakikati, sınırsız esma-yı ilahî olan eşyayı elbet ‘yaratılmış olmakla başlayan’ sınırlarıyla algılar. Yalnız algısı değil, değerlendirmesi de; bu değerlendirmeleri ifade edişi de sınırlıdır bu yönüyle… ‘Sınır’ ne demektir peki? Birşeyin sonu mu? Böyle düşünüyorsan—yanlış değil, fakat—eksiksin arkadaşım. Sınır, yalnızca ‘bitmek’ değildir. ‘Bitmek’ ve ‘yeniden başlamak’tır. Sınırlarda birşeyler biter, bu doğru; fakat az ötesinde yeni birşeyler başlar. Çocukluk biter, gençlik başlar mesela. Hoşgörü biter, nefret başlar. Sevgi biter, ilgisizlik başlar.

Allah ‘Ol!’ demiştir varlığa bir kere, fakat kemal-i kereminden ‘Yok ol!’ dememiştir. Bu yüzden herşey hem biter hem yeniden başlar. Zerreler bile bu kanunun dışında kalmayacak; 30. Söz’de okudun, biliyorsun. Bu yüzden bizim hüznümüz “(…) âşıkane hüzündür, yetimane değildir. Firaku’l-ahbabdan gelir; fakdü’l-ahbabdan gelmez.”

İşte Barfi’yi izledim. Bendeki tesiri böyle oldu. Başka şeyler de anladım elbet o filmden. Mesela şunu anladım: Eğer iki kitabın müellifi birse, o kitaplar birbiriyle çelişmez. Aralarında mutlaka bir uyum yakalarsın. Eğer çelişki varsa, bil ki; müellif değişmiştir. Ya komple değişmiştir yahut düşünce dünyası değişmiştir. Kişi, aynı kişi değildir yani. Bedeninin aynı olması, kaşının gözünün öncekine benzemesi seni aldatmasın. Bizim asıl simamız yüzümüzde değil, içimizde. Ve o beden gibi değil, değişebiliyor.

Eğer bütün kainatı yaratan aynı Allah’sa (ki imanımız böyle) o zaman parçalar arasında uyumsuzluk olmaması lazım. Kur’an’la kainat asla çelişmemeli mesela. Ve yine mesela; Barfi’deki gibi, iki uyumsuz parça diyeceğin; hatta sen değil, modern bilimin iki uyumsuz parça olarak teşhis ettiği; birisi sağır ve dilsiz, diğeri otistik iki insanın birbirine âşık olabilmesi mümkün. Çünkü onlar, aynı müellifin kudret kaleminin ucunda iki güzel nokta olmakla ‘uyum’ kanunundan hariçte değiller, olamazlar. Sivrisineğin gözüyle güneşin arasında bir bağlantı var.

Bizi kandırıyorlar. Aşk tesadüfleri değil, tevafukları sever. Uyum, ‘rastgelelikle’ açıklanamaz çünkü. Denk getiriş olmadan aşkın sırrı izah edilmez. Daha bu gözle baksan neler görürsün. Sonbaharı sarıya, baharı yeşile, gökyüzünü maviye; onları öyle bulduğun için değil yalnız, öyle olmaları gerektiği için, sen de yakıştırırsın. Vücudunda gözlerine daha uygun bir yer bulmaya çalış mesela? Buldun mu?

"Onlar (takva sahipleri) sana indirilene de, senden önce indirilenlere de inanırlar. Ahirete de kesin olarak inanırlar…" ayetini yalnız kutsal kitaplar ekseninde anlama lütfen. Ayette zikredilen ‘inzal olanlar’dan kasıt başka şeyler de olabilir. Kur’an’da demir için de, yağmur için de ‘inzal’ ifadesi kullanılmıştır. Hem ‘kitap’ kaydını koyuyorsan bile neden bunu sadece daha önceki peygamberlere gelen suhuflara ve kitaplara indirgiyorsun? Sen de bir kitap değil misin? Varlık da bir ‘kitab-ı kebir-i kainat’ değil mi?

Hem hatırlarsın, yine ‘demirin indirilmesi’ meselesini aktarırken diyor ki Bediüzzaman: Böyle zikredilmesi nimetiyet cihetini hatırlatmak için de olabilir. Yani yağmur gibi, demir de sizin için ‘indirilmiş’ (çünkü kerem dairesi, kulluk dairesinden yukarıdadır) bir nimettir. Durduğunuz yer itibariyle Allahın her ikramı size indirilmiş sayılır. Kul, Allahından elbette aşağıdadır. “Veren el, alan elden üstündür.” Bu yön değil, konum gereğidir.

Biz elbette hem Efendimiz aleyhissalatu vesselama indirilene; hem de ondan önce indirilenlere inanır, iman ederiz. Çünkü aralarındaki muhteşem uyumu görüyoruz. Onların hiçbir parçasına karşı güvensiz değiliz. Aynı Allah tarafından yaratıldığımıza göre (ki tevhid de bu demektir) onlar da bizim kardeşlerimiz. Biz, beraberken güzeliz. Varsa zahirde bize sorunlu gibi görünenler, onlar da aslında okunması biraz daha gayret bekleyen satırlardır. Takva sahipleri böyle satırlarla karşılaştıklarında pes etmezler.

Biraz incelikli bakarsan fark edeceksin, düşmanlarının bile senin hayatında önemli bir yeri var. Sana kötülük edenler bile seni bir şekilde yetiştirmiş. Şahinin serçeye saldırışı, serçenin daha güzel uçmasına sebep olmuş. Demem o ki: Parçaların, indirilenlerin, kitapların tamamına iman et arkadaşım. Öncekilere ve sonrakilere… Önceki olmakla indirilenlere. En sonraki olmakla da ahirete. Onlarla, yani sürecin tamamına bakmakla, sen tamam olacaksın. Anlarda boğma ki kendini, mutlu olasın. Hüznün de âşıkane olsun. Yetimane olmasın.

"Madem öyledir; hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma! Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma! Çünkü çok küçük şeyler var, çok büyükleri bir cihette yutar. Nasıl küçük bir cam parçasında gök, yıldızlarıyla beraber içine girip gark oluyor. Hardal gibi küçük kuvve-i hafızanda, senin sahife-i a’mâlin ekseri ve sahaif-i ömrün ağlebi içine girdiği gibi, çok cüz’î küçük şeyler var, öyle büyük eşyayı bir cihette yutar, istiab eder."

6 Şubat 2013 Çarşamba

Tevafuklar neden bu kadar önemli?

Nur talebelerinin dilinde bir şeker var. Çok seviyorum ben onu. Ne zaman nazarlarına hoş gelen, arkasında hikmet olduğunu düşündükleri birşeyi yaşasalar ‘tevafuk’ diyorlar. Bazılarının dilinde o kadar yerleşmiş ki, sohbetlerinden tanıyorsunuz hemen. Hiç tesadüf dememelerinden, hep tevafuk demelerinden anlıyorsunuz. “Kesin bu da bir nur talebesidir!” diyorsunuz. Öyle hoş bir karakter olmuş ‘tevafuk’ onlarda. Dünyaya bakışlarının penceresi olmuş. Zaten sadeleştirme meselesine birazcık kızıyorsam bundan kızıyorum. Bu ortak dili elimizden alacak diye korkuyorum.

Soru işaretlerimden birisidir: Bediüzzaman tevafuku neden bu kadar çok önemser? Külliyatın detaylarına indiğinizde, Bediüzzaman’ın—zatı hakkında—keramet nevinden şeylerin zikrinden alabildiğine çekindiğini görürsünüz. Hatta kendisinden bu yönüyle bahsedilmesinden de rahatsızlık duyar. Ama mesele tevafuğa geldiğinde tavrı aksine döner. Metinlerdeki, olaylardaki, hatta kişi isimlerindeki tevafukları bile çok önemser.

Bütün bunları karşınıza koyduğunuz zaman benimle aynı soruyu sormaktan kendinizi alamazsınız: Kerametlerinin zikrine bu denli soğuk bakan bu âlim, neden böyle ufak tefek(!) rastgelişleri ehemmiyetle metinlerine alır? Neden onlara özel bölümler açar? Neden tekrar be tekrar onlardan bahseder? Kerameti bu denli görmezden gelen göz, iş tevafuğa geldiğinde, neden onu sitayişle herkese duyurmaya çalışır?

Yedinci Risale olan Yedinci Mesele’nin işaretler kısmını okurken bu sırrı birazcık anlamaya başladım sanki: Bu tevafukla ilgili bahislerde Bediüzzaman aslında bize bir bakış açısı eğitimi vermeye çalışıyor. Kelimelerdeki sırlı denk gelişlerden başlayarak yola çıktığı tedriste, varlığın içindeki ahengi yakalamaya konsantre olmamızı öğretiyor. Yedi işareti öyle bir sıralanışı var ki, tevafuk eğitimin bütün aşamalarını net bir şekilde okuyabiliyorsunuz.

Birinci işarette, eserleri içinde tevafuk eden kelimelere dikkat etmemizi isterken; ikinci işarette, hizmetteki insanların tevafuk ediş şekillerine konsantre olmamızı istiyor. Yani önce kendi metinlerinde kolay bir yolla farkedebileceğimiz birşeyi daha sonra hayatımıza da uygulamamızı, hayatımızda da benzeri denk gelişlerin mevcut olduğunu görmemizi öğütlüyor. Hatta ilerleyen işaretler boyunca hep buna benzer öğütler, perspektif eğitimleri var. Özellikle altıncı işarette Bediüzzaman’ın kendi hayatını da bu denk geliş/tevafuk sırrıyla okuduğunu görüyorsunuz. Metnin finalinde de tevafukların bunlardan ibaret olmadığını söyleyerek bitiriyor zaten yedinci işareti. Belki bir sarayın yalnızca kapısını açıyor. Gerisini fikrimize bırakıyor.

Hepsini tek tek anlatamayacağım. (Yazının hacmi alıp yürüyor sonra...) Fakat ne kadar isterim bu gözle o bahsi tekrar okumanızı. Hayatın, tarihin, İslam tarihinin, İslam tefekkür tarihinin, Risale-i Nur tarihinin ve en önemlisi kendi hayatımızın içindeki tevafuk izlerini okumak, eser-i inayetleri görmek açısından bu çok önemli. O tevafuk kelimesi var ya. Biz onu hiç boş yere kullanmıyoruz. Onunla eğitildik çünkü. O bizim kainata bakış açımız, yaşam tarzımız. Bizim varlık hikmetimizi en güzel o anlatıyor. Yedinci Risale olan Yedinci Mesele’nin başındaki ayetle (Yunus sûresi, 58) bağlarsak; ‘Allah’ın lütfu ve rahmetiyle sevinme’ ancak varlığın içindeki tevafukları farketmekle mümkün oluyor. Amenna!

Peki Okan Bayülgen de fani değil mi?

Okan Bayülgen bir vakitler 'sosyalmedya fenomenleri' hakkında ağır ifadeler kullanmıştı: "Onların çöpe atıyorum hepsini ben. On...