"Mekke ve Medine müstesna, Deccal’in ayak basmayacağı hiçbir memleket kalmayacaktır. Mekke ve Medine’nin her giriş yolunda melekler saf saf durup buraları korurlar...” (Buhari, Fedailu’l-Medine, 9)
Bizim üzerimizden Süfyan geçmiş arkadaşım. Yani bütün peygamberlerin aleyhimüsselam ümmetlerini ona karşı uyardıkları bir fitne bu coğrafyada yaşanmış. İyi durumda olmamız beklenemez. Hatta 'hâlâ minarelerden ezan-ı Muhammedî okunması' bile şükür sebebidir. Elhamdülillah. Fakat siyaset itibariyle Harem-i Şerif'in de hâdimi sayılan Arabistan'da böyle şeyler görünce üzülüyoruz. İster istemez üzülüyoruz. Zira "O Harem'in şerefi hürmetine böyle çamurlar oraya sıçramaz!" diye ümit ediyoruz. Zaten rivayetlerde de Deccal'in fitnesinin Mekke'ye-Medine'ye, inşaallah, sirayet edemeyeceği haber veriliyor. Lakin bu Muhammed b. Selman dönemi bir acayip oldu. Batılılaşmaya karşı en katı tutumları görmeye alıştığımız Arabistan'da batılılaşma rüzgârları esmeye başladı. Hayfa ki bir de Cadılar Bayramı kutlamışlar geçen. Acaba Faysal b. Abdülaziz sağolaydı böyle kutlanabilir miydi? Kimbilir. Ahirzaman, müslüman ceddimizin duysalar hayretten damaklarını şaklatacakları şeylere, bizi şahit kılıyor. Merhum babam da "Yaşa ki neler göresin!" derdi her şaşırdığında. Yaşamanın bir hikmeti de şaşırmak belli ki.
Nete düşen kutlama görüntülerine bakarken Bediüzzaman Hazretlerinin Vehhabiler hakkında gelen bir suale verdiği cevabı hatırladım. (Uzun bir cevaptır. Mektubat'tadır. Kıymetli analizler içerir.) O cevabın bir yerinde diyor ki mürşidim:
"Her bâtıl bir mesleğin herbir ciheti bâtıl olmak lâzım olmadığı gibi, herbir hak mesleğin dahi herbir ciheti hak olmak lâzım değildir. Buna binâen, sâdattan olan şerif-i Mekke, Ehl-i Sünnet ve Cemaatten iken zaaf gösterip İngiliz siyasetinin Haremeyn-i Şerifeyne müstebidâne girmesine meydan verdi. Nass-ı âyetle küffârın girmesini kabul etmeyen Haremeyn-i Şerifeyni, İngiliz siyasetinin, âlem-i İslâmı aldatacak bir sûrette, merkez-i siyâsiyesi hükmüne getirmesine yol verdiğinden, ehl-i bid'attan olan Vehhâbiler, hariçten medâr-ı istinad aramayarak, filcümle nimmüstakil bir siyaset-i İslâmiye takip ettiklerinden, şu cihette haklı olarak o gibi Ehl-i Sünnete galebe ettiler denilebilir."
Yani kim kâfire kendisini kullandırmaya yaklaşırsa, Cenab-ı Hak, onu Mekke'nin-Medine'nin hâdimiyetinden alır. Azleder. Daha müstakil bir siyaset izleyenleri yerine getirir. Sorumluluğu onlara verir. Çünkü mübarek topraklar kirletilmeyi kaldırmaz. Hem müsaade de etmez. Vehhabiler, o dönemde görece daha 'nim-müstakil' siyaset izledikleri için, bid'alarına rağmen göreve getirilmişlerdir. Kader onlara izin vermiştir. Lakin tam bu eşikte dikkat edilmesi gerekir: Eğer bu nim-müstakil siyaset müstakim tutumunu yitirirse, batılılaşma rüzgârına kapılıp giderse, o zaman Mevla Teala yeni bir görevlendirme yapar.
Bana öyle geliyor ki: Faysal bin Abdülaziz'den sonra Arabistan'ın siyaseten şirazesi hepten kaymaya başladı. İsrail'e karşı tutumu bile değişti. Neredeyse ittifak edecek hale geldi. Hazret-i Hüda da, tam o zaman işte, Hûsîleri bunların başlarına bela etti. Hûsîler mahz-ı hayır mı peki? Elbette değil. Onların da sünnilere çok gadirleri oluyor. Hem üzerlerindeki yoğun İran etkisi nedeniyle, Zeydî iken sahip oldukları istikameti, İmamîye adına kaybediyorlar. Giderek İmamîleşiyorlar. Allah muhafaza. Fakat bir iyi yanları var. Amerika'ya-İsrail'e vs. 'eyvallah' etmiyorlar. Gazze katliamı sırasında da bu duruşlarını korudular. Ha, katliamı önleyecek kadar tesirleri olmadı, kabul. Lakin Telaviv'e doğru tükürenin bile sünnileri geçtiği bu devirde füze atmayı başardılar. İsrail'den uçarken pisleyecek kuşların dahi ayaklarını öpecek kadar çaresiz olduğumuz için de hallerini beğendik.
Yine Bediüzzaman Hazretleri Yemen Zeydîleri hakkında gelen bir suale şöyle cevap veriyor:
"(...) Onun etbâları, Şiaların en mutedili ve en Sünnîsidir. Bunlar hem ehl-i insaf ve hem çabuk hakkı kabul eder bir taifedir. İnşaallah, Vehhâbîlerin tahribatını tamire sebep oldukları gibi, Ehl-i Sünnet ve Cemaatten Zeydîlerin inhirafları dahi istikamet kesb edip, Ehl-i Sünnete iltihak edip imtizaç edecekler. Bu âhirzaman çok çalkalanıyor; bu fitne-i âhirzaman acip şeyler doğuracağını ihsas ediyor."
Evet. Türkiye siyaseten şuan Suudi Arabistan'ın tarafında duruyor. Hatta bir ittifak anlaşması dahi yaptık. (Belki asker de göndereceğiz.) Ve bu ittifak için haklı gerekçelerimiz de var. Ancak, Sezai Karakoç merhumun da dediği gibi, "Kaderin üstünde bir kader vardır." Eğer Allah Teala işin başka türlü olmasına hükmederse, bu hükmü hiçbir beşerin, devletin, siyasetin değiştirmesi mümkün değildir. Kudretiyle herşeye boyun eğdiren Odur. Muhtemel neticeden korkuluyorsa, o zaman sadece askerî tedbirler almak yetmez, Ra'd sûresinin 11. ayetinde buyrulan hikmet mutlaka hatırlanmalıdır: "Allah, bir kavme verdiğini, onlar nefislerindekini bozmadıkça bozmaz. Bir kavme de Allah, bir kötülük irade buyurdu mu, artık onun reddine çare bulunmaz!"
2 Kasım 2026 Pazartesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Mekke İttifakı Cadılar Bayramına karşı!
"Mekke ve Medine müstesna, Deccal’in ayak basmayacağı hiçbir memleket kalmayacaktır. Mekke ve Medine’nin her giriş yolunda melekler saf...
-
Hatırlarsanız, bir hafta kadar önce Cemil Tokpınar abiye dair bir analizimi yazmıştım. Çok derinlemesine sayılmayacak, kısacık birşey. Şim...
-
" Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın müminlerin, kendi vicdanları ile hüsnüzanda bulunup da: 'Bu, apaçık bir iftiradır...
-
Mustafa Armağan Hoca, yıllar önce okuduğum bir yazısında, şöyle diyordu: "Burada tepkileri göze alarak şunu söyleyeyim ki: Nutuk'u ...