Türk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Haziran 2026 Pazartesi

Bediüzzaman'ın Kürtlüğünü anmakla elimize ne geçer?

Şunu kabul ediyorum: Böyle meselelerde kalem oynattığı halde 'Kürtçülük' suçlamasına maruz kalmamak mümkün değildir. Ben de zaman zaman böyle ithamlara maruz kalıyorum. Yapacak birşey yok. Fakat tekrar tekrar beyan etmekte beis görmem: Bence Müslüman Türkleri sevmek imandandır! İslam'a büyük hizmetleri olmuştur. Hiçbir başka eyledikleri sayılmasa küffarın ağzına oturup onlarla bin sene cihad edişleri bile ümmetin onları sena ile anmasına yeter. Ancak, dikkat buyurunuz, bu dahi bize 'hakikatle oynama hürriyeti' vermiyor. Eğer böyle bir hak olsaydı, Aleyhissalatuvesselam Efendimizin içlerinden çıkışından dolayı, önce Arapların olurdu. Yani onlar milel-i saireyi kendi milliyetlerinde garketmek/kaybetmek hakkını kazanırlardı. Cenab-ı Hakîm böyle dilememiştir.

O yüzden Araplar neseb işinde hassasiyet güderler. Herkesi kendi nesebine nisbet ederek anarlar. İslam tarihi boyunca yetişmiş ulemanın mübarek şecerelerine baktığınızda herkes yerli yerindedir. Arabîsi 'Arabî'dir. Türkîsi 'Türkî'dir. Kürdîsi 'Kürdî'dir. Kaynaklarda bunlar mümkün mertebe zaptedilip tarihçe olarak sunulurlar.

Bir de ulemayı bu şekilde nesebiyle birlikte bilmenin şöyle bir hikmeti vardır: O ulemaya muhabbetiniz sizi neseblerine/kavimlerine dönük de bir muhabbete götürür. Sözgelimi: Selman-ı Fârisî radyallahu anhı andığınızda 'Fârisî' demek kalbinizi de dilinizle beraber terbiye eder. 'Farslılara ırk üzerinden düşmanlık gütmemek' üzerine şekillendirir. Yıllar önce "Bediüzzaman neden Muhammed-i Arabî (a.s.m.) diyor?" başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Orada merhum Esad Coşan Hoca'nın aktardığı bir hadisi zikretmiştim. Yerinden alıntılayayım: "Efendimiz (a.s.m.) Selman-ı Farisî'ye (r.a.) buyuruyor: 'Ya Selman, bana kızma, yoksa dininden kopar gidersin.' Hz. Selman (r.a.) bu emir karşısında şaşkınlıkla soruyor: 'Sana nasıl kızılır ya Resulallah?' Efendimiz (a.s.m.) cevap veriyor: 'Arap kavmine kızarsın. Bana da kızmış olursun.' Mezkûr hadisin Tirmizî gibi kaynaklarda da yeralan 'hasen' bir hadis olduğunu nakleden Esad Coşan Hocaefendi, meseleyi bir dönem Türkiye'de ekilmeye çalışılan Arap düşmanlığına getiriyor ve ekliyor: İmanlı kulun derecesi çok yüksektir. Allah'ın sevdiği kuluna düşmanlık besleyen iflah olmaz."

O yüzden Bediüzzaman Hazretleri 'Araplara düşmanlığın en çok ekildiği zamanlarda' sıklıkla Muhammed-i Arabî aleyhissalatuvesselam kullanımını tercih etmiştir. Böylelikle zerkedilen zehri kırmaya çalışmıştır. Yani zinhar şöyle yapmamıştır: "Şimdilerde Araplıktan bahsedilirse çok yanlış anlaşılır. Hem Peygamber Efendimizi bir ırka hapsetmek olur. O yüzden bundan sonra Aleyhissalatuvesselam Efendimizin nesebini hiç karıştırmayalım. Hatta ona da 'Türk' diyelim yahu. Ne mutlu Türküm diyene!" Evet. Böyle bir yolu deneyenler vardır. Ama hayır. Üstad Hazretleri bu yolu tercih etmemiştir. Onun tercih ettiği yol şu metinde çizdiği haritanın kucaklayıcılığına sahiptir:

"Şimdi ise, en ziyade birbirine muhtaç ve birbirinden mazlum ve birbirinden fakir ve ecnebî tahakkümü altında ezilen anâsır ve kabâil-i İslâmiye içinde, fikr-i milliyetle birbirine yabanî bakmak ve birbirini düşman telâkki etmek öyle bir felâkettir ki, tarif edilmez. Adeta bir sineğin ısırmaması için, müthiş yılanlara arka çevirip sineğin ısırmasına karşı mukabele etmek gibi bir divanelikle, büyük ejderhalar hükmünde olan Avrupa'nın doymak bilmez hırslarını, pençelerini açtıkları bir zamanda onlara ehemmiyet vermeyip, belki mânen onlara yardım edip, menfi unsuriyet fikriyle şark vilâyetlerindeki vatandaşlara veya cenup tarafındaki dindaşlara adâvet besleyip onlara karşı cephe almak, çok zararları ve mehâlikiyle beraber, o cenup efradları içinde düşman olarak yoktur ki, onlara karşı cephe alınsın. Cenuptan gelen Kur'ân nuru var; İslâmiyet ziyası gelmiş; o içimizde vardır ve her yerde bulunur. İşte o dindaşlara adâvet ise, dolayısıyla İslâmiyete, Kur'ân'a dokunur. İslâmiyet ve Kur'ân'a karşı adâvet ise, bütün bu vatandaşların hayat-ı dünyeviye ve hayat-ı uhreviyesine bir nevi adâvettir. Hamiyet namına hayat-ı içtimaiyeye hizmet edeyim diye iki hayatın temel taşlarını harap etmek, hamiyet değil, hamâkattir!"

Biz de, müslüman Türkler ve müslüman Kürtler olarak, koparılmaya çalıştığımız bir yüzyılı yaşadık-aştık. Mevzunun kaynadığı yer İngiliz-Yahudi aklı olsa da, milliyetçilik balı tatlıdır, her iki taraftan bu tufana kapılanlar oldu. Kendim Kürt olduğum için Kürtler nâmına konuşayım önce: Eğer bir müslüman âlimi, Türklüğe nisbeti için kabul etmeyen Kürt varsa, o bu dinin hakikatini, uhuvvetini, derdini anlamamıştır. Açıkça ifade ederim. Ancak ben bunu ifade ettikten sonra karşımda da benzer bir tutum beklerim. Eğer bir müslüman âlimi, Kürtlüğe nisbeti için kabul etmeyen Türk varsa da, o da bu dinin hakikatini, uhuvvetini, derdini anlamamış kabul edilmelidir. Aynen. Bu nedenle Bediüzzaman'ın yanında 'el-Kürdî'yi görünce, yahut Risale-i Nur'da 'Kürdistan' lafzını okuyunca canı sıkılan varsa, onlar da kalplerini yoklamak zorundadırlar. Evet. İslam'ın davası kavmiyet değildir. Doğru. Lakin bize kadar tevarüs etmiş bir gelenek de var. Ulemanın nisbetini anmak Cumhuriyet kurulana kadar asla ayıp değildi.

Kaldı ki hepimiz Milli Eğitim'in çarkları arasından geçtik. Ben ilkokuldayken koridorumuzun bir tarafı 'Türk Siyasi Büyükleri' başlığı altında bulunan isimler/resimler, diğer tarafı 'Türk Dinî Büyükleri' başlığı altında bulunan isimler/resimler ile kuşatılıydı. Orada, hakikaten Türk mübarekleri bir tarafa bırakalım, nesepçe Türk olmayanlar dahi altında dizilmişti. Yine milliyetçiliğiyle bilinen esnafların dükkanlarında da bu tarz görseller gayet revaçtaydı. "Yanlıştı, asmamalılardı!" falan, hâşâ, demiyorum. Herkesin kendi büyüğüyle övünme hakkı var. Böyle şeyler bir açıdan 'cibilli bir taraftarlık' da ifadesidir. Ve seyyidlik bahsinde Bediüzzaman Hazretlerinin dediği gibi, cibilliyet, dine olan taraftarlığı da kuvvetlendirebilir. O büyüklerle ben de kendi büyüğüm gibi övünürüm. Nihayetinde İslam büyükleridir. Fakat, işte, aynı noktaya geliyoruz: Türkler kendi büyükleriyle övünmekte serbest iken neden Kürtler yutkunmak zorunda kalıyor? Neden birisinin nesebini andığımızda 'hainliğe beş kala' muamelesi görüyoruz? Oysa bugün sekülerleşme Türkler kadar Kürtleri de sarmış durumdadır. Onların vaktiyle gözettiği faydayı biz de bugün gözetsek neden ağzımıza şamar vurulsun? Kürtler İslam'a hizmet etmiş büyüklerini ansalar bu bir kabahat midir? 

Başta da dediğim gibi: Böyle meselelerde kalem oynattığı halde 'Kürtçülük' suçlamasına maruz kalmamak mümkün değildir. Lakin, mesulüz, "Hakkın hatırı âlidir!" diyen Üstadın talebeyiz. Hak bildiğimizi beyan edeceğiz. Eğer hak bildiğimizi söylemekten geri durursak haksızlığın kazanmasına yolvermiş oluruz. Tekrar altını çizeyim: Bence müslüman Türkleri sevmek imandandır! Ancak, dikkat, cümle müslümanları sevmek de imandandır. Yani müslüman Kürtleri sevmek de imandandır. Müslüman Arapları sevmek de imandandır. Her kim ki müslümandır, küçük görmeden, hor bakmadan asla, sinemize basmaya mecburuz. Eğer sinesi kaldıramayan varsa, işte, yazık, onun sinesinin tedaviye ihtiyacı vardır. Yoksa ne koskoca bir kavmi ne de ulemasını silip atacak değiliz, vesselam.

22 Mayıs 2026 Cuma

Yeni Said Eski Said'in Kürtlüğünden utanıyor muydu?

Bu yazıyla birlikte Bediüzzaman'ın Kürtlüğü-seyyidliği bahsine hitam vermek istiyorum. Tartışmalar bitmez. Ben de herkesi ikna edemem. Sınırlarımızı kabul etmeli. Kâfi miktarda izahatta bulunduğumu sanıyorum. En azından kendi duruşum adına. Elhamdülillah. Tâ 2002 yılından beri kendimi nurcu addetmekteyim. Ve andığım tartışmalara o yıllardan beri denk gelmekteyim. Yaşı büyükler böyle mevzuların açılmasını pek önemsemeyebilir. Lakin özellikle şimdi anacağım konunun beni gençken 'sarstığını' söyleyebilirim.

Nedir? Risale-i Nur'a 'müdahele edildiği' mevzusudur. Daha geriden geleyim. Türkiye'de bazı Türkler ile bazı Kürtler arasında şöyle bir 'empati eksikliği' var: Evet. Devr-i sâbıkta müslümanlar her şekilde ezildi. Türkler de ezildi. Kürtler de ezildi. Fakat ezilmenin 'şiddetinde' değil ama 'türünde' şöyle bir farklılık da yaşandı: Türkler sadece dindarlıkları üzerinden ezildiler. Yani, bir Türk dindar değilse, rejimin zorbalığına o kadar da maruz kalmadı. Hatta bir ölçüde rejim onu yukarılara çekti. Çünkü kadrosunu kurarken böyle insanları seçiyordu. Lakin iş Kürtlere geldiğinde Kürtler iki türlü ezildiler. Bir 'dindarlıkları üzerinden' ezildiler. İki 'milliyetleri üzerinden' ezildiler. Ulus-devlet düzeninde Türklük ırk olarak aşağılanma görmediği için, evet, hatta yüceltildiği için, Türkler bu anlamda Kürtlerin psikolojisini kavrayamıyorlar, anlayamıyorlar, empati de kuramıyorlar.

"Ne var yani size zorla 'Türküm, doğruyum...' dedirtmişsek? O kadar da büyütmeyin canım. İyi birşey yaptık..." gibi hissediyorlar. Çünkü Türk olmakta bir kötülük gözükmüyor. Doğru, Türk olmakta Türkler için cidden kötü birşey yok, maşaallah onlara. Ama Türk değilseniz, kendinize ait bir 'kavmiyet bilinciniz' de varsa, bu defa esmer derinizi bıçakla yüzüp yerine beyazı yerleştiriliyorlar gibi keder oluşuyor. Aşağılanmış hissediyorsunuz. Çünkü birdenbire Türk olunmuyor. Hani X-Man'de, insanlar, mutantları da normal yapan bir aşı bulmuşlardı. Ancak mutantlar, tüm o garipliklerine rağmen, normal insan olmayı kabullenmediler. Bu defa da "Neden istemiyorsunuz ha!" gibilerinden cebirle kovalanmaya başladılar. Çünkü hâkim olan kuvvete kendisi olmak bir nimetmiş gibi gelir. Karşı tarafın bunu reddetmesi de hakaret addedilir. Nasıl yani? İltifat-ı şahaneyi mi reddediyorsun? O yüzden kimi Türkler birisi "Kürdüm!" dediğinde bir parça hakaret edilmiş hissi yaşıyorlar.

Kürtlerin de düştükleri hatalar var. Nedir mesela? Suizan mümkün oldukça hüsnüzan etmeyenlerimiz çoktur. Ve her kimden bu suizanna yorulabilecek bir 'veri' gelse, hemen bütün Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanmışlıklara eklenerek, yorulur. Sanki hepsi bir saftadır. Hepsi bir merkezden yapılmaktadır. Hepsi Kürtlerin Kürtlüklerini yoketmek içindir. Lakin, hayır, bence hepsi böyle değildir. Bize bunu böyle gösteren sabitlenmiş suizannımızdır. Az şey yaşanmıştır demiyorum amma körkütük suizan her şekilde işi adaletsizliğe götürüyor.

Şimdi gelelim asıl meselemize... Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur külliyatında Kürt, Kürdistan, el-Kürdî vs. gibi 'etnik aidiyet' ifadelerini kendisi mi kaldırdı? Yoksa 'kimi Türkçü talebeleri' arkasından bir entrika mı çevirdiler? Yani Risale-i Nur külliyatını ulus-devlet düzenine, kemalist rejime, Türkçülüğe uygun bir hale mi getirdiler? Benim bu vehme cevabım ana eksen nurcuların cevabından çok farklı değil. Şöyle: Hayır. Kimse Hazret-i Üstadın arkasından entrika çevirmedi. Onun bizzat kendi kalemiyle böylesi değişiklikler yaptığı Badıllı abi merhumun delilleri üzerinden kanıtlanabiliyor. Hepsi kanıtlanamıyor olabilir. Ancak kanıtlanabilir olanların varlığı kanıtlanamayanların da varolabileceğine bir emare oluşturur. Kesinlik vermeyebilir. Tamam. Amenna. Lakin 'olabilirlik' verir. Bence de Bediüzzaman Hazretleri, bizzat kendisi, böylesi ifadeleri değiştirmiştir. Nedenini de anlamak kolaydır. Önceki yazılarımda değinmiş olmakla birlikte tekrar döneyim:

Osmanlı'dan Cumhuriyet'e yaşanan rejim değişikliği sadece bir 'yönetim değişikliği' değildir. Bir anlayış değişikliğidir. Bir yaklaşım değişikliğidir. Bir itikad değişikliğidir. Osmanlı döneminde herkes etnik aidiyetini rahatlıkla anarken, kimse tarafından da bundan dolayı 'ayrılıkçılıkla' suçlanmazken, Cumhuriyet'te işler böyle olmamıştır. Cumhuriyet, ana eksenini ulus-devletçilik üzerine kurduğu için, geçmişte hiçbir sorun teşkil etmeyen böylesi kelimeleri kendisine düşman bilmiştir. Osmanlı bir imparatorluk kültürüne sahip olduğundan çok kimlikliliği kucaklayan bir yapısı vardır. Zaten İslam'ı temel referans aldığından ötürü de çok kimlikliliğe müsaittir. Cumhuriyet bu noktada Osmanlı'dan çok başka birşeydir. Osmanlı ile arasında zamansal farklılık 'önce-sonra' kadar yakın olsa da zihniyet mesafesi 'bin yıl' kadar açıktır. O yüzden Türkiye düzeninde 'ırk anmak' hoş karşılanmaz. Hatta Şark Islahat Planı'nda böylesi tezahürler suç olarak anılmıştır. Başlarda sadece Türklük övgüsü görünen durum, Şeyh Said kıyamıyla birlikte, hepten Kürt düşmanlığına dönüşmüştür. Devlet bir siyaset olarak Türk dışındaki bütün etnik kimlikleri unutturmak yolunu seçmiştir. Fazla izahat da fazla oluyor ya neyse.

Bediüzzaman Hazretleri de, yaptığı iman hizmetinin zarar görmemesi için, 'irticai faaliyet suçlamasıyla' zaten yıllarca müsadere edilen eserlerinin 'ayrılıkçılık suçlamasıyla' ikinci bir riske daha girmemesi hikmetiyle, kimi metinlerinde böyle ifadeleri değiştirmiştir. Onun tensibiyle talebeleri de kimi eserlerde böylesi ifadeleri değiştirmiş olabilirler. Devrin şartları düşünüldüğünde mezkûr endişe yersiz durmuyor. Öyle ya. İstiklal Mahkemelerinin hangi nedenle adam asacağı pek belli değildi. Onlardan sonra da Türkiye yargı sistemi güzel sınavlar vermedi. Bu açıdan hepsini Üstada kadar götürmeye gerek duymuyorum ben. Mevzu yukarıda betimlediğim şekilde gerçekleşmiş olabilir. Bazılarını Üstad diğer bazılarını da abiler yapmıştır. Ve belki bu 'diğer bazıları' içinde "Yahu o kadarına da gerek yoktu!" diyeceklerimiz çıkabilir. Tekrar eski hallerine dönmesi de konuşulabilir. En azından öyle baskıları da anlayışla karşılamak, hainlik suçlamasına sarılmamak, elzemdir.

İkinci bir etken de kemalist rejimin halkın üzerindeki etkisidir. Evet, kabul edelim-etmeyelim, kemalist rejim Türklere 'seküler bir Türkçülük' aşılamakta başarılı olmuştur. Başlangıçta, sadece elitik bir kadroya hâkim olan bu ideoloji, bugün sayısı onmilyonları aşan insanların ideolojisidir. Hatta, daha ilerisini diyelim, ideoloji olarak kemalizme düşman olsalar bile, milliyetçilik üzerinden kimi uygulamalarını destekleyen dindarlar bile vardır. Zira milliyetçiliğin balı tatlıdır. Ben, kendi çevremde mesela, beş vakit namaz kıldığı halde, civarında Kürtçe konuşanı görünce rahatsız olan insanlar tanıdım. Kemalizm, tastamam Türkiye'de tutmasa da çok şükür, milliyetçiliği yönüyle düşmanlarını bile bir parça kendisine benzetmiştir. O yüzden Bediüzzaman Hazretleri de, Türkler içinde yaşadığı bütün o sürgün yılları boyunca, Türkçe telif ettiği eserlerinin tesiri için 'Kürtlük vurgularından' feragat etmiştir. Zira onları yerlerinde bırakırsa eserlerinin kimi Türkler tarafından horgörülmesi mümkündür. Halbuki, bu insanların Risale-i Nur'a, Risale-i Nur'un da bu insanlara ihtiyacı vardır. Yani 'yükselen milliyetçilik dalgası' üzerinden de Bediüzzaman'ın eserlerindeki tasarrufatı anlaşılabilir.

Ancak bu kesinlikle şu değildir: Bediüzzaman Hazretleri Kürtlüğünden kesinlikle utanmamıştır. Yahut da şöyle ifade edeyim: "Vaktiyle kendim için Kürt falan dedim. Ne kadar yanlış ettim. Şimdi ulus-devlet kurulunca bu hatamı anlıyorum. Artık böyle şeyler söylemeyeyim..." fikriyle Hazret-i Üstadın değişiklik yaptığını düşünenler hata ediyorlar. Kemalizme bulanmışlıklarını götürüp Hazret-i Üstada satıyorlar. (Üstadın ziyaretine gelenlerle Kürtçe konuşmaya çekinmesini de yukarıdaki durumla beraber ele almak gerekir.) Bir kimsenin kendi nesebî aidiyetini anması nasıl günah olabilir? İslam tarihi boyunca böyle bir günah duyulmuş mudur? İslam âlimlerinin alelekseri isimlerinin ardında böylesi nisbetlerle anılmamışlar mıdır? Bütün bu gerçekler ortadayken Üstadın tavrından 'seküler rejim uygulamalarına' onay çıkarmak akıl kârı değildir. Yani, özetlersem, Bediüzzaman Hazretleri bu tasarrufları 'zorunluluktan' yapmıştır. 'Pişmanlıktan' yapmamıştır. Pişmanlık okuması bâtıl bir okumadır. Ve, işte, kimi Kürt nur talebeleri ile Türk nur talebeleri arasındaki nizâ da böylesi bir yerden kaynıyor.

Hatanın Kürt tarafındakiler yapılan bütün tasarrufları 'komplo teorisi' içinde okuyorlar. Onlara göre kemalist rejimin adamları Bediüzzaman'ın en yakın çevresine kadar sızdılar. Ona dost göründüler. Sonra da metinlerini değiştirdiler. Öyle ki, bütün kitaplarını bizzat tashih eden Hazret de olan-biteni anlamadı, yuttu. O yıllarda hapislerden hapis beğenen abiler de aslında Mustafa Kemal'in adamlarıydı ila ahir... Doğrusu ben bunlara ancak gülüyorum. Niçin? Çünkü, o insanların, Türküyle Kürdüyle Bediüzzaman'ın etrafında olmak için katlandıkları çileleri düşününce, "Ulan yere batsın böyle ajanlık!" demeleri gerektiğini düşünüyorum. Öyle bir ajanlık ki sahibine hiçbir menfaati yok. Ancak çektiği eziyetle, işkenceyle, açlıkla, hapisle, hakaretle kalıyor. Cebine de beş kuruş girmiyor. Böyle ajanlık olur mu yahu? İftiranın böylesinden Hüda hepimizi saklasın.

Fakat Türklerin de şu okuması yanlış: "Zaten Kürt olmak da bir marifet yoktu. Kürtler de kendilerini Türk bilmeliydiler. Ayrılık çıkarmamalıydılar. Bediüzzaman Hazretleri de İkinci Said döneminde hatasının farkına vardı. Kürtlükle ilgili ifadeleri çıkarmaya başladı. Hepsini yapmaya ömrü yetmedi. Abilerin de gücü yetmedi. Bugün bir miktar Kürt-Kürdistan ifadesi hâlâ metinlerde bulunmaktadır. Ancak onların da üzerinde çok durulmamalıdır. Üstad da zaten aslen Kürt falan değildir. Seyyiddir. Bu işleri pek karıştırmamak lazım..."

Evet. Bence bu okuma şekli de doğru değil. Çünkü Hazret-i Üstadın hiçbir metninde üzerine almadığı bir Türkçülüğü ona yüklüyor. Hiçbir zaman aleyhinde olmadığı bir Kürtlükten de onu soğutuyor. Denge, mutedil bir kısım nur talebelerinde gözüküyor ki, ben de o tavrı seçmişim: Risale-i Nur metinlerindeki bu tür değişikliklerden ne 'muhterem abilerimize bühtana malzeme' çıkar ne de 'kemalist rejimin uygulamalarına onay' çıkar. Bu tasarruflar devrin şartlarında anlaşılabilir endişelerle gerçekleşmiş dokunuşlardır. Çünkü o devirde, değil özgürce kitap yazmak-basmak, kafayı omuzların üzerinde gezdirebilmek meseledir. Hazret-i Üstad ve talebeleri de, devrin şartlarına göre, kimi stratejik hamlelerde bulunmuşlardır. Hatta, Sovyetlerin Türkiye'yi tehdit ettiği dönemdeki mektuplarda, kimi abilerin 'kızıl tehlike' ve 'Türk milleti' vurguları da aynı stratejik tutum içinde ele alınabilir. Necis-ences ikileminde daha tehlikeliye karşı tehlikeliyi kullanmak vardır. Müstakim meslek, ne Türke ne Kürde alerji olmadan, hepsini devrinin şartları içinde okuyarak, anlayarak, Kur'an'daki 'kendi aralarında merhametli' sırrını kuşanarak, İslamî serbestî içinde kalabilmektir. Cenab-ı Hak bizi o hidayetten ayırmasın. Âmin. Âmin.

18 Mayıs 2026 Pazartesi

Hasan Feyzi abi Bediüzzaman'ı Kürtlükten kurtarmaya mı çalışıyor?

Bediüzzaman Hazretleri diyor ki: "Kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma..." Şimdilerde buna 'bağlam' diyorlar. Yani 'sözün bağlamı.' Ve hakikaten bir sözün 'bağlamı' değiştiğinde 'anlamı' da değişebiliyor. Sözgelimi: "Son çarem aşağı atlamak!" diyen birisi, bunu, sağlam bir binanın 10. katının pervazında diyorsa, atlamak için hiçbir zaruret de yoksa, kastettiği "Son çarem ölmek!" gibi birşeydir. İntihar temayülünün hazin ifadesidir. Fakat, yangındaki bir binanın 3. katından, hem de itfaiyenin tertip ettiği yumuşak bir zemine atlayacak kişi söylüyorsa, o zaman aynı cümle, 'hayatta kalmak arzusuna' işaret eder. Yani, birincisi aynı kelamla 'ölmek arzusu' vurgular, ikincisi aynı cümleyle 'yaşamak isteğini' belirtir.

Bununla ilgili, mihmandarımız Ebu Eyyüb el-Ensarî radyallahu anha atfedilen, şöyle bir hâdise de var: Hz. Ebu Eyyüb İstanbul'un Emevîler zamanındaki kuşatmasına katılır. Vuruşmalar esnasında genç bir mücahidin cesareti dikkatleri çeker. Öyle yiğittir ki, ölüm-kalım düşünmeden, düşmanın en kalabalık olduğu yerlere gözü kapalı saldırmaktadır. Bunun üzerine diğer bazıları derler: "Ayete uygun hareket etmiyor. Yaptığı doğru değildir..." Hz. Ebu Eyyüb şaşırır ve sorar: "Hangi ayete uygun hareket etmiyor?" Bakara sûresinin 195. ayetindeki o ifadeyle cevap verirler: "Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın!" Hz. Ebu Eyyüb o ayetin manasının 'Allah yolunda malını infak etmekten kaçınmakla' ilgili olduğunu belirtir. Yani mülkünü-parasını hayırdan saklayan insanlardır 'kendi elleriyle kendilerini tehlikeye atanlar.' Güya harcamayarak korunduklarını sanırlar. Fakat, ayet-i kerime, asıl bu tavırlarının 'kendilerini tehlikeye atmak' olduğunu belirtmiştir. Yani cihadla, hele cihadda pek mübarek birşey olan cesaretle, gayretle, ileriye atılmakla, gözükaralıkla vs. ilgisi yoktur.

İslamî ilimlerin ortaya çıkışı da esasında bu 'bağlamın muhafazası' hikmetiyle yakından ilgilidir. Evet. Esbab-ı nüzûl 'bağlamın korunması' için zaptedilmiştir. Sünnet-i seniyye 'bağlamın anlaşılması' için zaruridir. 'Tefsir' ilmi zaten bağlam ilmidir. İslamî ilimlerden herbiri Kelamullahla muhatap olanlara 'sözü bağlamıyla birlikte aktarabilmek' için sistemleştirilmiştir. Böylece yanlış anlamalara engel olunur. Zaten, malumunuz, Kur'an'ı sünnetsiz bir şekilde yorumlamak isteyen 'hadis inkârcılarının' gayesi de böylesi bağlam kayıtlarından kurtulmaktır. Eğer sözü bağlamsız bırakırsanız, geçmiş olsun, artık istediğiniz anlama getirebilirsiniz. İntihar niyetiyle "Son çarem aşağı atlamak!" diyen birisi "O hayatta kalmak için öyle söylüyor..." diye lanse edebilirsiniz.

Buradan şuraya geçeceğim: Bağlam bilgisi Risale-i Nur'u anlarken de bize lazım. Yoksa biz de ondaki bazı ifadeleri bambaşka eksenlere oturtarak okur hale gelebiliriz. Buna dair iki misal de vereceğim inşaallah. Hem evvelki iki makalemle de ilgisi olacak söylediklerimin. (Yani "Belki de Bediüzzaman hem seyyid hem Kürttür ha?" ve "Bediüzzaman'ın hangi ırktan olduğunun ne ehemmiyeti var?" yazılarımla.) O metinlerden birincisinin başlığı şöyledir: "Dahiliye Vekili Hilmi Uran Bey'e Merhum Salih Yeşil tarafından yazılan mektubun sûreti..." Mehmed Salih Yeşiloğlu merhum ilk meclisin Erzurum mebusudur. Ve mektubunun en sonunda şöyle bir ifade kullanır:

"Milliyetini, memleketini candan seven; teninde, kanında, Kürtlük, Arnavutluk, Boşnaklık kanı kokusu olmayan, Erzurum'un eski milletvekillerinden, bacağı kesik, Yeşil Oğlu Mehmed Salih..."

Bu ifadeye bizzat baktığınızda, yani bağlamı hiç hesaba katmadığınızda, Mehmed Salih Yeşiloğlu merhumun kendisini 'ırken tenzih etmek' niyetiyle böyle dediğini düşünebilirsiniz. Yani; ona göre; kanında Kürtlük, Arnavutluk, Boşnaklık kanı kokusu bulunmak; böylesi kavimlerden biriyle ırken bağlı olmak; kusurdur. O da kendisinin böylesi kusurlardan berî olduğunu belirtmektedir. İfade böyle anlaşıldığı takdirde gayet 'ırkçı' gibi durmaktadır. Ve İslam'a yakışır ümmet bilincinden uzaktır. Bir insanın kanında Kürtlüğün, Arnavutluğun, Boşnaklığın vs. bulunması nasıl kusur addedilebilir? Üstelik bu kavimler de alelekser müslüman kavimlerdir.

Ancak mektubun geneline baktığınızda, Yeşiloğlu'nun, 'mütekellim, muhatap, maksat, makam' eksenlerinde farklı bir yerde durduğunu görürsünüz. Tek tek inceleyelim: 1) Kendisi: Bediüzzaman'la beraber Kafkas cephesinde harbetmiş birisidir. 2) Muhatabı: CHP'de İçişleri Bakanlığı yapan Hilmi Uran'dır. 3) Maksadı: Bediüzzaman'ın üzerindeki devlet baskısının kaldırılmasıdır. 4) Makamı: Bediüzzaman'ın Kürtlüğü üzerinden türlü eziyetlere uğratıldığı bir dönemdir... Bunlar evvelemirde mektuptan anladıklarımız. Ancak daha da derinleşirsek: Yeşiloğlu merhum Türkiye'nin gelmiş-geçmiş en ırkçı hükümetinin içişleri bakanına ulaşmaya çalışmaktadır. Ve bu anlamda muhataplarına tesir edebilecek her enstrümanı denemektedir. (Bediüzzaman Hazretleri de kendisine bu çabalarından dolayı teşekkür etmiştir.) Ve tam da o makamda muhataplarından 'iftira' beklediğinden gardını mektubunun sonunda almıştır. Yani demektedir ki: "Hakkımda 'Türkleri sevmiyor' tarzı birşey söyleyemezsiniz. Çünkü özbeöz Türküm!" Yahut da bu son ifade ırkçı muhataplarına tesir etmek içindir: "Sizden daha Türk bir kardeşiniz olarak bunları yazıyorum. Sözümü yabana atmayın."

Yoksa ne Yeşiloğlu merhumun bu mektubu yazış gayesi ırkçılık yapmaktır ne de Bediüzzaman'ın bu mektubu Emirdağ Lahikası'na koydurmasının sebebi o tarz ifadeleri beğenmesindendir. Burada şu noktaya da dikkat çekmek istiyorum: Bediüzzaman Hazretlerinin Lahikalara koydurduğu her metin virgülüne-noktasına kadar tasvip buyurduğu metinler değildir. Başka hikmetlere binaen 'müsaade buyurduğu' metinler de vardır. Yani hasenatı seyyiatına tereccuh etmiş metinleri de, Hazret-i Üstad, kimi maslahatlarla Lahikalara koydurmuştur. ("Hayır, Lahikalara konulmuş her metin, Bediüzzaman'ın bizzat altına imza attığı metinlerdir!" denirse ben şu misali veririm: "Lütfi'nin Arkadaşı" imzasıyla Barla Lahikası'nda yeralan Hüsrev abinin bir mektubunda "Aziz Üstad, hizmetin göklerde gezsin..." ifadesine Hazret-i Üstad tarafından bir haşiye konmuş ve bu hususta Hüsrev abi gibi düşünmediğini o haşiyede belirtmiştir. Buna benzer şekilde Bediüzzaman Hazretlerinin bazen müdahale ettiği bazen de 'şahs-ı maneviye sayarak' göz yumduğu metinler vardır.) Yeşiloğlu merhumun metni de böylesi metinlerden birisidir. Üstad Hazretleri bir insanın kanında Kürtlük, Arnavutlukluk, Boşnaklık vs. kanı kokusu bulunmasını asla kerih görmez. Ancak eski bir milletvekili tarafından yazılmış bu mektubun Risale-i Nur dairesinin genişlemesine faydası olacağını ummuştur. Allahu'l-a'lem. Özellikle Kürtlüğü üzerinden incitilmesine karşı bu mektubun müsbet bir tesirinin olduğu söylenebilir.

Gelelim ikinci metne. Ki o da meşhurdur. Hasan Feyzi abi merhumun 'seyyidlik' mektubu...

"(...) Ona 'Kürdî' denilmesi ve kaside-i Hazret-i İmam-ı Ali'de (r.a.) görülen 'Ya müdrik!' kelimesinin hazf ve kalbiyle 'Kürt' îma ve işaretinin bulunması, gerçekten Kürtlüğüne delâlet etmez ve onun mânevî silsile-i şerâfet ve siyadetten tenzil ve teb'idini icap ettirmez. Bu isnad ve izafe, Kürdistan'da doğup büyüyen ve bu lâkapla mâruf ve meşhur olan bu zâtın Risaletun-Nur'un tercümanı olduğunu sırf âleme ilân etmek içindir; yoksa Kürtlüğünü ispat etmek için değildir. Kürtçe bilmesi, o kıyafete girmesi ve öyle görünmesi, kendini setr ve ihfa için olup, hakikî hüviyet ve milliyetini ihlâl ve inkâr mânâ ve maksadıyla değildir diye düşünüyorum. Âlem-i İslâmiyet ve insaniyete ve Haremeyn-i Şerifeyne asırlarca hizmet eden bu kahraman Türk milletini onun çok sevmesinde ve hayatının mühim bir kısmını hep Türklerle meskûn olan bu havalide geçirmesinde büyük hikmetler, mânâ ve mülâhazalar olsa gerektir..."

Burada Hasan Feyzi abi ne yapmaya çalışıyor? Bediüzzaman'ı Kürtlükten kurtarmaya mı gayret ediyor? Zâhirine baktığımızda böyle. Hem de çok 'zorlu tevillerle' yapıyor bunu. "Kürtçe bilmesi, o kıyafete girmesi ve öyle görünmesi, kendini setr ve ihfa için olup, hakikî hüviyet ve milliyetini ihlâl ve inkâr mânâ ve maksadıyla değildir diye düşünüyorum..." Bediüzzaman'ın seyyidliğini saklamak için Kürt gibi davrandığı gibi imâlar var mektupta. Hatta gaybî işaretler sadedinde 'Kürt' diye anılması bile tevil ediliyor. Gerçi 'mânevî silsile-i şerâfet ve siyadet' denilerek iş yine 'manevî âl-i beyt' ıstılahına yaklaştırılsa da mektupta ciddi bir müşkül var. O da şudur: Bediüzzaman'ın, delillerle sabit tarihçesinin, "Ben Kürdüm!" demelerinin neredeyse görmezden gelinmesidir.

Hasan Feyzi abi bunu neden yapıyor? el-Cevap: Hasan Feyzi abi merhumun bunu yapma sebebi, yine, yukarıda Yeşiloğlu merhumun metni hakkında dilegetirdiğimiz hikmetlerle bağlıdır. O dönemde Türkiye'de ağır bir 'kemalist Türkçülük' propagandası yürütülmüştür. Devlet eliyle ilk mekteplerden itibaren halka ırkçılık aşılanmıştır. Ve bu aşılamanın kem tezahürleri alınmaya başlamıştır. Bir de üzerine Şeyh Said kıyamı sonrasında tutuşturulan 'Kürt düşmanlığı' eklenince... Üstadın bizzat kendi metinlerinde Kürtlüğü üzerinden ne kadar eziyet gördüğü anlaşılmaktadır. Sadece kendisinin gördüğü eziyet de değil. Eserleri de "Bediüzzaman Kürttür. Uzak durun. Türk hocalara gidin!" lansesiyle tukaka edilmektedir. O da bu yalnızlaştırmanın duvarını aşmaya çalışmaktadır. Kendisinin seyyidliği ile ilgili mektupları Lahikalar'a katması biraz da bununla ilgilidir.

Mübarek Türklerin seyyidlere hürmeti üzerinden kendisinin Kürtlüğü hakkında yürütülen kara-propagandayı aşmaya gayreti gizlidir böylesi mektuplarda. Yoksa Bediüzzaman "Aaaa, ben seyyidmişim yahu, Kürt değilmişim!" fikriyle bir inkâra girişmiş değildir. Mesela: Eserlerindeki Kürt, Kürdistan, el-Kürdî gibi ifadeleri değiştirmesindeki maksadı da biraz budur. (Bir sonraki yazımda bu konuya da değinmeye niyetliyim inşaallah.) Şark Islahat Planı'ndaki maddelere bir göz gezdiren o devirde tehlikenin/zulmün ne boyutlarda olduğunu anlar. Ve Bediüzzaman, bazen gayet günahsız bir-iki kelime için bile senelerce müsadere edilen eserlerinin, bu gibi nedenlerle hepten gadre uğramasından korkmaktadır. Bu hikmetli korkuyla da hamleler yapmaktadır. 

Hülasa: Eğer, böylesi metinleri tutup Kürtlere karşı "Bediüzzaman Kürt değil ha!" demek niyetiyle okursanız, başta belagat kaidesi olarak Üstad'dan ders aldığımız herşeye takla attırmış olursunuz. Çünkü bu mektupların muhatabı Kürtler değildir. Bu mektupların muhatabı Türkçülük illetiyle malul Türklerdir. (Müslüman Türkleri tekrar tekrar tenzih ederim.) Onların; 1) Bediüzzaman'a ve Risale-i Nur'a "Kürttür!" diye gadretmelerinin engellenmesidir; 2) "Kürttür!" diye uzaklaşanların seyyidlik üzerinden tekrar daireye çekilmesidir. Her neyse. Çok uzattım. Kusuruma bakılmasın. Ben bu yazıyı yazdım. Çünkü bir tecrübem yazmak icap ettiriyordu. Evet. Kürtlerin ve Türklerin karışık olduğu meclislerde 'mütekellim, muhatap, maksad, makam' bilgilerini anmadan bu mektupları ders yaparsanız nizâ çıkmasına da sebep olabilirsiniz. Böyle bir nizâya şahit oldum ben. Ne diyelim? Cenab-ı Hak uhuvvetimizi bozdurmasın. Bizi selef-i salihînin yolundan ayırmasın. Âmin.

11 Mayıs 2026 Pazartesi

Belki de Bediüzzaman hem seyyid hem Kürttür ha?

Belki üç aydan fazladır Bediüzzaman Hazretlerinin seyyidliği-Kürtlüğü üzerine dönen tartışmalara dair bir yazı yazmak emelindeydim. Fakat ne kadar denedimse çalıştırılmadım. Şimdi Abdülkadir Çelebi abinin makalesini görünce "Belki de bu yazı için bekletildim!" diye düşünmeye başladım. Çünkü, Allah razı olsun, Abdülkadir abi güzel çalışmış. Epeyce malzeme derlemiş. Bunların çok azı benim zihnimdeydi. Böylece topluca bulmuş oldum. Elbette benim de görüşlerim yalnızca beni bağlar. Kimseyi illa ikna olmaya zorlayacak değilim. Fakat, işte, şöyle böyle yirmibeşyılı bulan nurculuk maceramda meseleyi kendi zihnimde-kalbimde böyle tavazzuh ettirebildim. Bir şekle soktum. Bu bana lazımdı. Zira meşreben kendimi Hasan Feyzi abi merhuma pek yakın bulurum. Hani Üstad Hazretleri onun hakkında Emirdağ Lahikası'nda diyor: 'Herşeyi çabuk kabul etmeyen ve delilsiz teslim olmayan...'

Bana da "Şunu-bunu şöyle-böyle kabul edeceksin!" denirse çabuk kabul etmem. Delilsiz de teslim olmam. Nitekim mevzuda bazı müşkülat vardır. Zira Bediüzzaman Hazretlerinin bizzat kendisine ait olduğunu bildiğimiz 'birincil metinler' ile hatıralarla gelen 'ikincil metinler' arasında zâhiren tenakuz bulunmaktadır. Bediüzzaman Hazretlerinin, Risale-i Nur külliyatında, yani bizzat kendisine ait olan metinlerde, nesebine dair seyyidlik iddiası yok gibidir. Hatta  "Meşhur bir nesebim yok ki mazisini muhafazaya çalışayım..." gibi ifadeler kullanmaktadır. Âl-i beytle kurduğu rabıta ise, yine kendisinin beyanıyla, 'manevî âl-i beytten olmak' üzerinedir. Onun da gerekçesini Hata-Savab Cetveli'nde 'Aleyhissalatuvesselam Efendimizin âline edilen duadan hissedar olmak' şeklinde beyan buyurur. Çünkü kimi müçtehidler "Seyyid olmayan fakat ehl-i takvâ bulunanlar o duada dahildirler..." demişlerdir.

Meselenin bu yanını anmakla birlikte, ben demiyorum ki, Bediüzzaman Hazretlerinin kat'iyyen âl-i beytle nesebî hiçbir bağı yoktur. Asla demiyorum. Olabilir. Zira, hassaten Anadolu'da, nesebler birbirine çok karışmıştır. Ve senedli seyyidler kadar senedi bulunmayan seyyidler de vardır. Hatta kendisi de bir yerde der ki: "Şu dünya yüzü, hususan şu memleketimiz, eski zamandan beri çok muhaceretlere ve tebeddülâta maruz olmakla beraber, merkez-i hükûmet-i İslâmiye bu vatanda teşkil olduktan sonra, akvâm-ı saireden pervane gibi çokları içine atılıp tavattun etmişler. İşte, bu halde Levh-i Mahfuz açılsa, ancak hakikî unsurlar birbirinden tefrik edilebilir..." Belki, bu anlamda, Bediüzzaman Hazretlerinin âl-i beytle nesebî bir rabıtası da olabilir. Ancak sadece 'olabilir.' Zira sahih bir sened bulunmadığı sürece, en azından İslamî ilimler açısından, bunun ispatı mümkün değildir. Lakin şöyle olur:

'Kazıye-i makbule' derecesinde, "Ben bu hatıralara da sahiplerine de itimat ediyorum!" denilerek, Üstadın neseben seyyidliği savunulabilir. Fakat Üstad Hazretleri yine Emirdağ Lahikası'nda der ki: "Hatta ilm-i mantıkta 'kaziye-i makbule' tâbir ettikleri, yani 'büyük zatların delilsiz sözlerini kabul etmek'tir; mantıkça yakîn ve kat'iyyeti ifade etmiyor, belki zann-ı galiple kanaat verir. İlm-i mantıkda; burhan-ı yakînî, hüsn-ü zanna ve makbul şahıslara bakmıyor, cerh edilmez delile bakar..." Yani, bu hatıralar üzerinden Hazret-i Üstadın seyyidliğine inanan bir milyon nur talebesi var diyelim, onlar bunu bir dava olarak iki milyar müslümana ispat edemezler. Zira İslamî ilimlere göre nesebî seyyidliğin ispatı sahih senedle olur. Hatıralarla ispatı, en azından herkese karşı, mümkün gelmiyor.

Önemli bir soruya gelelim şimdi: Bediüzzaman Hazretleri, eğer neseben seyyidse, bunu neden eserlerinde hiç anmıyor? Çünkü diyor: "Seyyid olmayan 'Seyyidim' ve seyyid olan 'Değilim' diyenler, ikisi de günahkâr; ve duhûl ile hurûc haram oldukları gibi… " Buna kendimce şöyle 'çok seçenekli şekilde' cevap veriyorum: 1) Üstad Hazretleri neseben sahiden seyyid olmayabilir. O yüzden böyle bir iddiaya metinlerde hiç girmemiştir. 2) Üstad Hazretlerinin ceddinden neseben seyyid olduğuna dair bir bilgisi vardır. Ancak bu bilgi 'herkese ispat edilebilir' bir şekilde değildir. Senedsizdir. O yüzden İslamî ilimler açısından ispat edemediği bir seyyidliğin iddiasına girmemiştir. 3) Üstad bu seyyidliği daha sonraları keşfen, yani manevî âlemlerde aldığı işaretlerle de, bilmiş olabilir. (Bu ihtimal velayetine inanmayanlara sevkedilmez.) Evet. Belki evvelen kendisinin de böyle bir bilgisi yoktur. Çünkü, hassaten Eski Said dönemine bakıldığında, Bediüzzaman Hazretlerinin böyle birşeye hiç temas etmediğini görürüz. Orada neseb bağı olarak andığı tek şey 'Kürtlüğü'dür. Ve ilmî çevrelerde de genelde 'el-Kürdî' olarak anılmaktadır.

Peki, Eski Said dönemi hep böyleyse, bu 'seyyidlik' meselesi nereden çıkmıştır? Ona da cevaplarım yine 'çok seçenekli bir şekilde' geliyor: 1) Bediüzzaman Hazretleri, sâbık dönemde, Türklere rejim eliyle aşılanan 'Türkçülüğün' ve de bağlantılı 'Kürt düşmanlığının' zemin tuttuğunu görmüştür. "Eğirdir Müftüsüne son ihtar!" gibi mektuplarda işaretlerini gördüğümüz bu durum şu gibi metinlerde onun gündemini daha fazla işgal edecektir:

"Şeytanın telkiniyle ve ehl-i dalâletin ilkaâtıyla, bana karşı propaganda ile hücum eden ve mühim mevkileri işgal eden bazı mülhidler, kardeşlerimi aldatmak ve asabiyet-i milliyetlerini tahrik etmek için diyorlar ki: Siz Türksünüz. Maşaallah, Türklerde her nevi ulema ve ehl-i kemal vardır. Said bir Kürttür. Milliyetinizden olmayan birisiyle teşrik-i mesai etmek hamiyet-i milliyeye münâfidir..."

İlerleyen yıllarda Hazretin bu durumdan çok rahatsız olduğu anlaşılmaktadır. Hasan Feyzi abi gibilerin, Lahikalara da girmiş 'Üstadın seyyidliğine dair' metinleri, içerik itibariyle, âdeta Türkleri Üstadın mübarekliğine iknaya çalışmaktadır. Onun 'Kürtlüğünden dolayı' Risale-i Nur'dan uzak duranları daireye dahil etme çabası gütmektedir. Ben buradan hareketle diyorum ki: Hazret-i Üstad 'seyyidliğinin konuşulmasını' Kürtlüğüne vurguyla küstürülmeye çalışılan 'Türklerin irşadından ayrılmaması için' hoşgörmüştür. Ve belki, neseben seyyid olmasa bile, hakikatli bir âlim olarak 'manevî âl-i beyt'e dahil olduğu için, böyle şeylerin konuşulmasına cevaz vermiştir.

Mehdiyet meselesinin konuşulmasına kısmen gösterdiği hoşgörüyü de böyle anlıyorum ben. Yani, kendisi hakkında 'ahirzamanın büyük mehdisi' diyenleri, 'eserlerini hidayete vesile gördüğü' için 'o kanunun bir ferdi' mesabesinde kabul ederek küstürmemiştir. Çünkü 'mehdi' kelimesi 'hidayete sevkeden' demektir. Risale-i Nur'un intişarı emeliyle 'zaten binbir sopayla dövülen' talebelerini 'etrafında tutmaya bir vesile' saymıştır. Allahu a'lem.

2) Bir önceki şıkkın sonunda bu meseleye de bağlandık zaten. Talebeleri arasında, özellikle II. Dünya Harbi atmosferiyle ortaya çıkan, 'Zaman bu zamandır' okumasının 'mehdiyet' iddialarını güçlendirdiğini görüyoruz. Ahmed Feyzi abi merhum gibi kimileri, Üstadın bile tehlikeli bulduğu şekillerde, mehdiyet konusunu sarahatle anmaya başlıyorlar. Fakat mehdiyetin şartları var. Bu şartlardan birisi de, rivayetle geçtiği üzere, Efendimiz aleyhissalatuvesselamın soyundan gelmesi. Yani, birisi hakkında 'mehdi' derseniz, o kişinin soyunu da bir şekilde Aleyhissalatuvesselam Efendimize bağlamak zorundasınız. (Bağlanması zorunlu mu? Bunu da ayrıca konuşmak lazım. Ama genel kabul bu şekildedir.) Bence Bediüzzaman Hazretlerinin mehdiyetinin konuşulması da seyyidlik meselesini ateşliyor. Yani mehdiyetinin konuşulmasının ardından onun gereği olarak seyyidliği de sıkça gündem oluyor. Hatta kendisi de mahkemede böylesi sorulara cevap vermek zorunda kalıyor: "Eğer Said mehdiliğini ortaya atsa bütün şakirtleri kabul edecek, dediklerine mukabil, Said, itiraznamesinde demiş ki: 'Ben Seyyid değilim. Mehdi Seyyid olacak...' diye onları reddetmiş." Hazret-i Üstad mahkemelerde bu iddiaları bariz şekilde reddediyor.

Toparlarsam: Üstad Hazretleri 'seyyidliğinin konuşulmasına' iki nedenden bir derece müsaade ediyor: 1) 'Türklerin seyyidlere hürmeti' üzerinden Risale-i Nur dairesinde onları tutabilmek için. 2) Türklerin mehdiyete imanı üzerinden Risale-i Nur dairesine onları çekebilmek için. Burada şuna dikkat isterim: Bizzat kendisi kesinlikle propaganda olarak anmıyor. Ancak 'talebelerinin arasında konuşulmasına' bir derece müsaade ediyor. Müsaadesi de devrin zorlukları açısından anlaşılabilir duruyor. Ebced-cifir ile iştigali de bu mecburiyetin tahtındadır biraz. Yine Ahmed Feyzi abiler gibi başkalarının da telifatından anlıyoruz ki, ebced-cifir ile meşguliyete, genel bir temayül bulunmaktadır. Zevkli bir meslektir. Cazibedardır. Merakâverdir. Yoksa cifir ilmi, Bizzat Üstadın da ifadesiyle, 'şarlatanların istifade etmeleri' mümkün bir alandır. Kendisi de bu konudaki duruşunu Hulusi abiye şöyle açıklıyor:

"İlm-i cifre anahtar olacak bir ders istiyorsunuz. el-Cevap: Biz kendi arzu ve tedbirimizle bu hizmette bulunmuyoruz. İhtiyârımızın fevkinde, bize, daha hayırlı bir ihtiyar işimize hâkimdir. İlm-i cifir, meraklı ve zevkli bir meşgale olduğundan, vazife-i hakikiyeden alıkoyup meşgul ediyor. (...) Hakâik-ı esâsiye-i imâniye ve Kur'âniyenin berâhîn-i kat'iye ile ümmete ders vermek hizmeti ise, ilm-i cifir gibi ulûm-u hafiyenin yüz derece daha fevkinde bir meziyet ve kıymeti vardır. O vazife-i kudsiyede kat'î hüccetler ve muhkem deliller sûiistimâle meydan vermiyorlar. Fakat cifir gibi, muhkem kaidelere merbut olmayan ulûm-u hafiyede sûiistimâl girip şarlatanların istifade etmeleri ihtimâlidir. Zaten hakikatlerin hizmetine ne vakit ihtiyaç görülse, ihtiyâca göre, bir nebze ihsân edilir."

Şimdi konunun asıl düğüm noktasına gelelim: Bediüzzaman Hazretlerinin seyyidliği Kürt olmadığı anlamına gelir mi? Aslında gelmez. Ama getirilebilir. Veya getiriliyor da... Bunu da 'çok seçenekli bir şekilde' tahlil edelim:

1) Bediüzzaman Hazretleri 'kültürel olarak' Kürt müdür? el-Cevap: Kesinlikle. Kürtçe konuşur. Kürt gibi giyinir. Kürt gibi davranır. Eski Said'in yazdığı "Fahr olmasın, derim: Biz ki hakikî Müslümanız; aldanırız, fakat aldatmayız..." cümlesinin asıl metinlerde 'Müslümanız' diye değil 'Kürdüz' diye geçtiği söylenir. (Sâbık dönemde, elbette, bunun gibi pekçok yerde rejimin bu yollu saldırısına maruz kalmamak için Kürt, Kürdistan, el-Kürdî gibi ifadeleri değiştirmiştir. Bu değişikliğin de aslında iki sebebi vardır: 1) Şeyh Said kıyamından itibaren devletin Kürtlere karşı yürüttüğü yıkıcı politikadan kurtulmaya çalışmak. Kırk türlü bühtan ile zaten uğraştırılan eserlerinin bir de buradan saldırıya uğramasını engellemek. 2) Türkçülüğün tuttuğu Türklerde Risale-i Nur'a karşı bir antipati oluşturmamak. Yani 'o ifadeleri kullanırken derdinin ırkçılık olmadığını' anlatamayacağı kişileri uzaklaştırmamak.)

2) Bediüzzaman Hazretleri coğrafî olarak Kürt müdür? el-Cevap: Evet. Kendisinin de müteaddit şekillerde doğrulamasıyla Kürdistan coğrafyasında dünyaya gelmiştir. Buradan kastedilen 'devlet' değil 'coğrafya'dır. Zaten Osmanlı'da ve hatta Cumhuriyet'in ilk devirlerinde Kürdistan kelimesi serbest bir şekilde kullanılmaktadır. Şeyh Said kıyamıyla birlikte oluşturulan atmosferde bu tip kelimeler, hatta Kürtçenin bizzat kendisi, yasaklanmıştır.

3) Bediüzzaman Hazretleri genetik olarak Kürt müdür? el-Cevap: Evet. Fakat burada %100 şart değildir. Neden? Çünkü Türkiye'de yaşayan hiçbir Kürdün, Türkün, Arabın %100 Kürt, Türk, Arap çıkacağını sanmıyorum ben. Zira müslümanlar birbirlerinden çoklukla kız alıp-vermişlerdir. (Malum, bazen, gen testi yapılan insanların onlarca ırkla bağlantısı çıkıyor. Youtube'da bununla ilgili mebzul miktarda video var. İzlenebilir.) Bediüzzaman Hazretlerinin, işte bu anlamda, Kürtlüğü %100 olmayabilir. Ama hiçkimsenin böyle bir garantisi asla yoktur zaten.

Bir de şu var: Efendimiz aleyhissalatuvesselamın pâk nesli, bütün ırklar için, bir 'kesişim kümesi' gibidir. Matematiği iyi olanlar hatırlayacaklar hemen, kesişim kümesi, bütün kümeleri birbirine bağlayan bir alandır. Hem hepsindendir hem de kendisidir. Mübarek seyyidler-şerifler cemaati de, gittikleri her bölgede, o bölgelerin insanlarıyla kaynaşmışlar, onlardan kız almışlar-vermişler, böylece ırken de onlara benzemişlerdir. Hindistan coğrafyasındaki seyyidler Hintlilere benzerler. Afrika'daki seyyidler Afrikalılara benzerler. Türkistanlı seyyidler Türklere benzerler vs. Çünkü seyyidlik müslümanlar açısından çok itibarlıdır. Ve herkes âl-i Resulullah ile akrabalık bağı kurmak ister. Bu yüzden seyyidlerin toplantığı meclislerde her renkten insan bulursunuz. (Bendeniz böyle bir toplantıyı gördüm. Renkliliğe hayret ettim. Hatta muhterem Faris Kaya abi, eski Nesil Yayınları binasında, "Lütfen senedli seyyidler bir ayağa kalksın da cemaat onların mübarek simasını görsün!" deyince ayağa da kalkmışlardı. Esmerinden bembeyazında çeşit çeşit insan vardı.) Teni siyah olandan gözü çekiğe... Çeşit çeşit seyyid bulunur.

Bu şu demektir: Seyyidler hem seyyiddirler hem de arasında bulundukları kavimdendirler. Yani bir seyyid, eğer Türkler arasında bulunuyorsa, hem seyyiddir hem de Türktür. Eğer, Kürtler arasında bulunuyorsa, hem seyyiddir hem de Kürttür. Eğer Çerkesler arasında bulunuyorsa, hem seyyiddir hem de Çerkestir. Ve hakeza... Yani bir insanın seyyid olması 'Araplık dışında intisabda bulunduğu diğer bütün ırklardan kovulması' anlamına gelmez. Bugün İslam tarihinde bir millete malolmuş nice âlim vardır ki, mübarek soylarına baktığınız zaman, sahabeye gider. Akşemseddin Hazretleri ki, evvela Türklerin medar-ı fahrıdır, sonra hepimizin medar-ı fahrıdır, soyca Hz. Ebu Bekir radyallahu anha dayandığı söylenir. Hazret-i Mevlana Celaleddin (k.s.) ki, yine evvela Türklerin medar-ı fahrıdır, sonra hepimizin medar-ı fahrıdır, Hz. Osman radyallahu anha dayandığı söylenir. Ancak onlar içlerinde yaşadıkları kavimden de olmuşlardır. Onların dilleriyle konuşmuşlardır. Onların kıyafetlerini giymişlerdir. Allah hepsine rahmet eylesin. Hepsinin şefaatini bizleri nasib eylesin. Hepsinin nur u feyzini kalbimizden eksik etmesin.

Demek istiyorum ki: Genetik olarak baksak, belki, Bediüzzaman Hazretlerinin genlerinde Arap geni, Türk geni vs. buluruz. Belki... Ancak onlardan çok şekilde Kürt geni buluruz. Zira nesiller boyunca Kürtlerin arasında yaşamış bir aileye mensubdur. Ailenin akrabaları halen, maşaallah onlara, hayattadır. Onlar da kendilerinin Kürt bilmektedir. O yüzden Bediüzzaman Hazretlerini, seyyidliği üzerinden, güya 'Kürtlükten kurtarmak' isteyenler olmayacak bir işin kapısını zorlamaktadırlar. Birgün kabr-i şerifi tekrar ortaya çıkarsa, mübarek dokusundan bir örnek alaraktan, götürüp test ettirebilirler. (Bakalım cür'etimiz Tekâsür sûresinde anlatılanlardan ileriye varır mı?) İnşaallah, bu defa, Mimar Sinan'ın kafatasının kaybedilmesi gibi bir kaza yaşanmaz. Yoksa yaşanır mı? Kimbilir...

Yazı çok uzadı. Buraya kadar sabredenler haklarını helal etsinler. Şuna da dokunmadan geçmeyeyim: Peki, Bediüzzaman Hazretleri neseben seyyid değilse, en azından senedle bunu ispat edemiyorsa, neden talebelerine 'Hasanîyim-Hüseynîyim' gibi şeyler söyledi? Hatıralarda neden bu yollu çok bilgi var? Ahmed kardeşiniz uzlaşmacı bir insandır. Zaten salih selefimiz de nasslar arasında zâhiren tenakuz içeren ifadeler bulurlarsa barıştırmanın yollarını aramayı öğretmişlerdir. Ben de barıştırmanın yollarını ararım. Bulduğum yol yine şöyle 'çok seçenekli'dir:

1) Üstad Hazretleri elinde kat'î senedle bulunmayan bir bilgiyi müsait gördüğü talebelerine açıyor olabilir. 2) Üstad Hazretleri bu tür ifadelerde yine 'manevî âl-i beyte atıf yaparak' konuşuyor olabilir. Yani, o türden bağının kuvvetini bildiği için, "Ben de âl-i beytten sayılabilirim!" diyerek talebelerini bu neviden 'kıymetini bilmeye' de davet ediyor olabilir. 3) Üstad Hazretleri âl-i beytten olduğu bilgisine, keşfen, Yeni Said döneminde erişmiş de olabilir. O yüzden görece eski metinlerinde seyyidlik iddiasını reddederken bunlarda hususi kabuller görünebilir. 4) Üstad Hazretleri 'seyyid' kelimesinden kinaye ile bazen 'efendilik' manasını da kastediyor olabilir. Buna ilave bir bilgi: Arkadaşlar, hatıralarda, 'Üstadın kendisine seyyid dediği' nakledilen Seyyid Salih Özcan abinin yeğeni mesabesindeki bir akrabası Avcılar'da ders arkadaşımızdı. Çok kıymetli bir abimizdi. Hatta Salih Özcan abi merhum onun kirveliğini bile yapmış. Her neyse... Seyyidlikle, neseben seyyidlikle, hiçbir bağlarının olmadığını tekrar tekrar şu fakire söyledi. Onlar da Arap imiş. Tamam. Hatta aşiretlerini falan da söylemişti. Ellerinde neseblerini gösteren senedler de bulunmaktaymış. Fakat seyyidlikle hiçbir bağları yokmuş. Bunu o abimiz büyük bir güvenle söyledi. Üstadın 'seyyid' ifadesiyle 'efendi' manasını kastettiğini düşündüğünü belirtti. Bunu da bir bilgi olarak arzedeyim.

Sonuç olarak, Ahmed kardeşiniz, Hazret-i Üstadı büsbütün seyyidlikten ihraç etmeyi doğru bulmuyorum. Amma Kürtlükten ihracını ondan yüz kez daha fazla doğru bulmuyorum. Seyyidleri 'sadece aile içinde evlenen' hayal etmeyi hiç mi hiç anlamıyorum. Bir kişinin babası da annesi de seyyidse 'es-Seyyid' denilir. es-Seyyid sayısı seyyidler içinde kaç tanedir peki? Azdır. Büyük çoğunluğu başka neseblerle akrabalık bağı kurmuşlardır. Her aile seyyidlerden kız almak ister, kız vermek ister, çünkü bu Allah Resulü aleyhissalatuvesselamın pâk nesebiyle akraba olmaktır. O akrabalıkta herkes için bereket vardır. Seyyidler de, gittikleri her yerde, mübarek ailelerden kız alıp-vermişlerdir. Şimdi, sanki böyle şeyler hiç olmamış gibi, "Seyyidse Kürt değildir!" demek doğru değildir.

Aksini söyleyene de karşıyım ben. "Kürtse seyyid değildir!" diyen de doğru yapmıyor. Yine böyle bir şıkka angaje olup kalalım ki? Çözümü yukarıda söyledim. Seyyidler hem kendi nesebleriyle hem de içinde bulundukları kavimle bağlıdırlar. Onlar ümmeti birbirine bağlayan mübarek bir cemaattirler. Zaten Üstadımız da ahirzamanda bu seyyidler cemaatinin mehdinin hizmetinde büyük bir fonksiyon göreceğini söylüyor. Nasıl yapacaklar bunu?

Çünkü herbiri bir kavmin içinde girmiş. Hem 'onlardan biri' olmuş hem de 'onlara baş' olmuş. Onların bu 'kesişim kümesi' ahirzamanda kurtaracak bizi. Yeter ki, ırkçılık illetiyle, Firavun'un kavminin Musa ve Harun aleyhimüsselama dedikleri gibi demeyelim. Hani Mü'minûn sûresinin 47. ayetinde kısa bir mealiyle buyruluyor: "Kavimleri bize kul-köle iken bizim gibi iki insana mı inanacağız?" Çünkü incir çekirdeğinden incir ağacını yaratmak Sânî-i Zülcelal'in kudretinin şânıdır. Allah mütekebbirleri böyle de sınar. Evet. Benî İsrail'i Benî İsmail'e (Araplara) gelen hidayetten alıkoyan, Benî Ümeyye'yi Benî Hâşim'e gelen nurdan çekindiren, bizi de Risale-i Nur'un muazzez feyzinden etmesin. İslam uleması, hangi kavmin içinden çıkarsa çıksın, başımızın tâcıdır. Onlar seyyidlerimizdir. Efendilerimizdir. Canımız o mübareklere feda olsun. Ulemaya ırkçılık illetiyle bakan dinine hainlik ediyor demektir.

28 Ekim 2025 Salı

Kazanınca 'Türk' oluyoruz kaybedince 'Türkiye...'

Türkiye'de yeni yeni alınganlıklar türedi. Mesela: 'Türk sineması' yerine 'Türkçe sinema' veya 'Türkiye sineması' derseniz kimi Türkçüler sizi taşlıyorlar. Bunu 'Türklüğe husumete' yoruyorlar. Ben öyle anlamıyorum. Çünkü Türkiye'yi sadece Türk unsurundan ibaret olmayan halita şeklinde görüyorum. Burada yapılan şeyler, evet, ağırlıkla 'Türkçe' oluyor fakat sadece 'Türkî' olmuyor. Nitekim bunun üzerine yazılmış makaleler de var. Türk sinemasının içinde birçok Kürt, Çerkes, Arab, Arnavut vs. öğe de barınıyor. Öyle analım-anmayalım. Varolduklarını biliyoruz. Şivesinden, giysisinden, âdetinden bu öğenin de 'Türkiye sinemasına' dahil edildiğini okuyoruz.

O yüzden 'Türk sineması' demek yerine 'Türkiye sineması' demeyi tercih ediyoruz. Husumet etmiyoruz. (En azından benim böyle bir niyetim yok.) Kardeşane bir fikirle isabet ediyoruz. Mehmed Niyazi Hoca merhum da, bir söyleşisinde, efsanesi Malazgirt savaşına dayandırılan Türk bayrağının 'aynı zamanda Kürt-Arab bayrağı da sayılması gerektiğini' söylemişti. (Mehmed Niyazi Hoca'yı müslüman Türkçüler herhalde tanır severler.) Çünkü, savaşan o mübarek orduda çok sayıda Kürt de vardı, Arap da vardı. Eğer efsane hakikatse, yani şüheda kanı akıp biriktiyse, o kırmızılıkta ayla yıldız yansıdıysa, Arapların-Kürtlerin kanı siyah değildir, onlar da vardır.

Üstelik "Türkiyeli değil Türküüüüm!" deme meraklıları da, iş sıkıya geldiğinde, 'Türkiye' demeyi ihmal etmiyorlar. Geçen Erhan Afyoncu'ya takıldığım mevzu mesela. Evet. Twitine 'manşet' atıyor: "Türkiye yaşlanıyor!" Mesud Özil, yıllar önce, Alman milli takımını bırakırken şöyle bir cümle yazmıştı: "Kazanınca Alman kaybedince göçmen oluyorum!" Bizimki de o hesap. Dayağı beraber yiyoruz. Her güçlüğü beraber çekiyoruz. Cihadı beraber ediyoruz. Fakat iş 'iyi sonuçların sahibini açıklamaya' geldiğinde manşetler değişiyor. Hani Risale-i Nur'da Arapça bir deyim anıyor Bediüzzaman Hazretleri: "Musibet geldikçe bana bağırıyorlar. Tatlı yendikçe Cündüb çağrılıyor." Kavmi hakkında 'Türkiyeli' kelimesinden alınacak kadar hamiyet(!) sahibi Erhan Afyoncu bile, nasıl oluyorsa, kaybederken hiç oralı olmuyor. "Türkler yaşlanıyor!" demiyor da "Türkiye yaşlanıyor!" diyor. Acaba tesbitin menfiyetinden mi? Ki devamı şöyle mesajının:

"Türkiye nüfus meselesinde dönülemez bir kâbusa doğru gidiyor. Nüfus artış hızımız durma noktasına geldi. Doğurganlık hızımızın nüfusun yenilenme düzeyi olan 2.1'in altına inmesi nüfusun yaşlanma eğilimimine girdiğini gösterir. Türkiye'nin doğurganlık hızının 1.48'e inmesi ise nüfusumuzun yaşlanmasının çok hızlandığına işaret ediyor. 1970'lerde Avrupa Birliği ve OECD ülkelerinde doğurganlık hızı 2-3 çocuk civarındayken, Türkiye'nin doğurganlık hızı 5 çocuğun üzerindeydi. 2000'de Türkiye'nin doğurganlık hızı 2.49, OECD ülkelerinin ortalaması 1.83, Avrupa Birliği ortalaması ise 1.44'tü. Bu yıllarda Türkiye çok iyi durumdaydı. Genç nüfusuyla öne çıkıyordu. 2023'te Avrupa Birliği ülkelerinin doğurganlık hızı ortalaması 1.39'a, Türkiye'ninki ise 1.51'e düştü. 2024'te ise doğurganlık hızımız 1.48'e kadar düştü. Türkiye'nin en önemli meselesi nüfustur."

Hocanın paylaşımına elbette hakveriyoruz. Nüfus meselesi mühimdir. Fakat bir şerh düşmeden edemiyoruz. Zira, bizce, her meselenin altındaki mesele, her nedenin altındaki neden, her derdin altındaki dert, 'iman'dır. "Milletin kalp hastalığı zaaf-ı diyanettir." İman zaafiyeti nedeniyle Türkiye, veya gönülleri olsun Türkler, bereketlerini kaybetmişlerdir. Eskiden sürekli harpte-darpte olunduğu halde, maşaallah, bu topraklarda nüfus krizi yaşamamıştır. Böylesi bir durağanlığa uğranılmamıştır. Ancak şimdi, "Yurtta sulh, cihanda sulh!" şartları sağlandığı halde, kimse çocuk sahibi olmak, hatta evlenmek, evlenirse de evli kalmak istememektedir. Nüfus krizi sorunun görünüşlerinden-sonuçlarından birisidir sadece. Asıl mesele Türkiyeli müslümanların eskisi kadar müslüman olamamasıdır.

Jared Diamond'ın "Çöküş: Toplumlar Başarısızlığı ya da Başarıyı Nasıl Seçerler?" isimli eserini yıllar önce okumuştum. Kitapta tarih sahnesinde bir dönem 'çok yüksek medeniyet misalleriyle' varolmuş, sonra 'neredeyse hiç izi kalmayacak şekilde' kaybolmuş, toplumlar inceleniyordu. Sonra da bugünün medeniyetinin ömrünün ne kadara olabileceğine dair çıkarımlar yapılıyordu. İlginç bilgiler vardı. Alıntılarla sizi boğmayayım. Ben, Jared Diamond'ın okumalarında, azaba uğramış kavimlerin kıssalarına benzer şeyler gördüm.

Yani aslında Kur'an-ı Hakîm de, nurlu kıssalarıyla, bize bunu anlatıyordu defaatle. Evet. Hiçkimse "Bir zamanlar biz şöyleydik!" övünmelerine güvenmemeliydi. Bugün ne olduğuna, ne yaptığına, neler yapabileceğine bakmalıydı. Eğer haktan sapılırsa 'dağları oyup sapasağlam evler yapanlar' bile 'korkunç bir sesle' helak edilebilirlerdi. Hatta, yine Kur'an'ın haber verdiği gibi, kendilerine lütfedilen emanete sahip çıkamayanlar da, toplu bir şekilde görevden alınıp yerlerine başkaları getirilebilirdi. Bediüzzaman Hazretlerinin, bu manadaki ayetlerden birisini, İslam'ın sancaktarlığının 'Araplardan Türklere geçmesi bağlamında' değerlendirişi gayet manidardır:

"İşte, ey ehl-i Kur'ân olan şu vatanın evlâtları! Altı yüz sene değil, belki Abbasîler zamanından beri, bin senedir Kur'ân-ı Hakîmin bayraktarı olarak bütün cihana karşı meydan okuyup Kur'ân'ı ilân etmişsiniz. Milliyetinizi Kur'ân'a ve İslâmiyete kal'a yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müthiş tehâcümâtı def ettiniz. Tâ 'Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar Allah'ı sever. Onlar mü'minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı izzetlidirler; Allah yolunda cihad ederler; dil uzatanın kınamasından da korkmazlar. Bu Allah'ın lütfudur ki, dilediğine verir. Allah ise lütuf ve keremi pek geniş olan ve herşeyi hakkıyla bilendir.' (Maide sûresi, 5:54) âyetine güzel bir mâsadak oldunuz. Şimdi Avrupa'nın ve frenk-meşrep münafıkların desiselerine uyup şu âyetin evvelindeki hitaba mâsadak olmaktan çekinmelisiniz ve korkmalısınız."

Tekrar dikkat buyurunuz lütfen. Bahsin ahirinde musırrane şöyle uyarıyor mürşidim: "(...) âyetin evvelindeki hitaba mâsadak olmaktan çekinmelisiniz ve korkmalısınız." Ben, şimdilerde yaşadığımız nüfus krizinin de, mezkûr hikmetler üzerinden okunabileceğini düşünüyorum. Kabul edelim: Kemalizmin Türkiye'ye yaptığı yüzyıllık kötülükle hesaplaşamadık. Herkes putlarını yıktı. Heykellerini kırdı. Kendi diktatörüne sevdasından vazgeçti. Biz hâlâ vazgeçemedik. Veremediğimiz bu imtihanın bedeli olarak artık geriletiliyoruz.

Ne manada geriletiliyoruz? Sanayi değil. Ekonomi değil. Bunlar aşılır. Aşarız da... İşte, evvela hazır misal, nüfus manasında. Türkiye halklarının nüfusu azalıyor. Engel olamıyoruz. Mecburen, tıpkı aynı sorunu yaşayan Avrupa'nın yaptığı gibi, göçmen alıyoruz. Daha da alacağız. Alacağımız göçmenler illa başka tutumlara sahip olacak. Evet. Ve, ne mutlu, kemalizmin zihnî prangalarıyla bağları kurulamayacak. (En azından hepsinde tutmayacak.) Zira bir kere 'Türkiyeli' değiller. Resmi tarih, milli eğitim vs. endoktrinasyonlarına bizim gibi nesillerdir maruz kalmamışlar. Göçmenler olarak adaptasyon konusundaki dezavantajları ikballeri için avantaja dönüşebilir.

Yani, belki de, hem Hakîm hem Kadîr olan Rabbimiz, hikmeti ve kudretiyle, verdiği emaneti koruyamayan bizleri, bu mübarek topraklardan silecek, yerimize başkalarını getirecek. Ancak ümmet-i Muhammede aleyhissalatuvesselam vaadettiği rahmeti şânıyla hepimizi birden azabına uğratmayacak. Birden ortadan kaldırmayacak. Yavaş yavaş, gıdım gıdım, azala azala biteceğiz. Ve nihayet emanetin asıl sahipleri gelip bizim beceremediklerimizi becerecekler. Kemalizmden kurtulacaklar. Filistin'i kurtaracaklar. Tekrar şu cihanın başına İslam'ın sarığını saracaklar. Bu mutlaka olacak. Ahirzaman rivayetleri bunun mutlaka olacağını bize haber veriyor. Fakat bizimle olup olmayacağını söylemiyor. Eh, eğer kendimize çekidüzen vermezsek, herhalde iş bizimle olmayacaktır. Yine de Hüda'nın rahmetinden dileriz ki, mübarek ceddimiz hürmetine, bizi çöllerde mahvettirmesin. Rüşdümüzü tekrar ilham etsin. Âmin. Âmin. Âmin.

25 Ağustos 2025 Pazartesi

'Türkleri' övmek mi 'Türklüğe' dövdürmek mi?

Alelekser Kürtler sünnidir. Az bir kısmı da alevidir. Bizim ilçenin Kürtleri de alevidir. Sivas'ın diğer bazı ilçelerinde Türk alevileri var. Ama bizim ilçede yok. Bizim ilçede birisi Kürtse kesinlikle alevidir. Ve Türkse kesinlikle sünnidir. O yüzden bizim aileyi akrabalar şöyle kınarlardı: "Siz Türk olmuşsunuz!" Bununla söylemek istedikleri aslında 'bizim onlardan başka-farklı olarak ehl-i sünnete mensubiyeti seçmemiz'di. Elhamdülillah. Dedem de dahil, biz, cemevinden cenaze kaldırmadık.

Bunu şu hikmetten anlattım: Coğrafyalar, sosyolojiler, dönemler vs. 'kimin, neyi, ne olarak' isimlendirdiğini de etkiliyor. Sözgelimi: Eğer ailemiz, Türk alevilerinin çoklukla bulunduğu başka bir ilçede yaşıyor olsalardı, sünnileşlemeleri üzerinden "Türk olmuşsunuz!" tenkidini işitmeyeceklerdi. Veyahut, eğer bizim yaşadığımız coğrafyada Kürtler sünni, Türkler alevi olsalardı, bu defa da "Kürt olmuşsunuz!" denebilecekti. Yaşanan şeyin isimlendirilmesi tamamen bölgenin sosyolojisiyle alakalıydı. Şimdilerde ilçede birkaç Şafiî Kürt ailesi de var. Maşaallah. Belki sayıları ileride artar. Fakat biz çocukluğumuzda Şafiî Kürt denildiğinde ne denmek istendiğini anlayamazdık. Sanki bilinmez bir hayatiyetten bahsedilirdi. İleride Zara'nın sosyolojisi bu yönüyle değişirse, belki, bizden sonra sünnileşen hiçbir aileye benzeri cümle kurulmayacak.

Tarihte de durum bundan başka şekilde yaşanmamış. Evet. Emevîler-Abbasîler döneminde kaleme alınmış Avrupa menşeili metinlere baktığınızda müslümanlardan 'Araplar' diye bahsedildiğini görürsünüz. Fakat Selçukîler-Osmanîler çağı geldiğinde metinlerin dilleri değişmeye başlar. Bu defa müslümanlardan 'Türkler' diye bahsedilir. Hatırlayalım: Hollywood filmlerinde 'müslüman terörist' tiplemeleri hep Araplara benzer. Çünkü Amerika'nın fiilen istilası altında tuttuğu coğrafya Arap coğrafyasıdır. Fakat Rus sinemasının aynı tarz yapımlarına dikkat ettiğinizde tiplemelerin değiştiğini farkedersiniz.

Bu defa eşgal Araptan uzaklaşıp Afgana, Çeçene, Tatara, Türke yaklaşır. Benzeri Bollywood için de sözkonusudur. Onların teröristleri Amerikalılarınkinden daha esmerdir. Neden? Zira Hindistan'ın düşmanı olarak tanımladığı müslüman Pakistanlıdır. Hindistan filmlerinde teröristlerden Arap veya Türk diye bahsetmezler. 'Pakistanlı' derler. Zira müslümanlar onlarla aynı kavmiyettendendir. Ve halen vatandaşları olan müslümanlar da epeyce çoktur. Belki gücendirmek istemezler. (Hindistan sinemasının yıldız kadrosunda birçok müslüman kökenli ismin yeralması da terörist tariflerini etkiliyor olabilir.)

Her neyse. Yukarıdaki izahattan bir miktar anlaşılacağı üzere, aslında, müslümanlığı tastamam taşıyan bir ırk ismi yoktur. Zaman zaman İslamlığı belirtmek için kullanılan ırk isimleri ise tamamen dönemsel tarif etmelerdir. Mesela: İmam Zeynelâbidîn rahimehullanın Sahife-i Seccadiye duası içinde Türklere beddua etmesi 'Türkler o dönemde daha müslüman olmadıkları için'dir. Mü'minler İran'ı fethetmiş. Hazar kıyılarına varmış. Artık sert bir hasım olarak Türklerle mücadele etmektedirler o yıllarda. Ve ehl-i beytin, dolayısıyla ümmetin, bir imamı olan İmam Zeynelâbidîn de düşmanların helakini dilemektedir o yüzden. Fakat Türklerin İslamlaşması sürecinden sonra yazılan metinlerde de onlara hamiyet-i İslamiyeleri için dua edildiğine rastlarsınız. (Hatta Arap bir hocadan babasının kendisine şöyle dediğini dinlemiştim: "Türkleri sevmek imandandır!" Bunu söylemesinin sebebi, o dönemde, Baasçıların Arap gençlerine Türk düşmanlığı aşılamaya çalışmasıydı.)

Yine günümüz kemalistleri için dindar bir Türk 'Arap olmuş' bir Türktür. Dindarlık 'Araplaşmak'tır. Dindar insanlara 'Araplık yapmayın!' der onlar. Öyle söylemeleri kemalizmin Türklük tanımının İslam'ı kapsamamasındandır. Yani onlara göre bir Türk; şaman, hristiyan, pagan, deist, ateist vs. herşey olabilir de müslüman olamaz. Müslümansa Araplaşmıştır. Tıpkı bizim ailenin alevi Kürtlerin gözünde 'Türkleşmiş' olması gibi. Cumhuriyetin beyazları için Türk 'müslümansız' vardır.

Benim 'İsmet Özelciliğe' yaptığım eleştiriler de tam bu merkezde şekilleniyor. Onlar, Batılı metinlerde Türklüğün müslümanlıkla 'eşdeğer' kullanılmasını, Türkiye'de yaşayan sair kavimlerden müslümanlar için bir 'manevî baskı öğesi' olarak istimal ediyorlar. Yani "Bakınız, Batılılar Türk dediklerinde müslümanlığı kastediyor, eğer siz kendinize Türküm diyemiyorsanız, o zaman gavursunuz demektir!" gibi bir yere çekiyorlar mevzuu. Halbuki bu mantık değil cerbezedir. Zira silsile içinde zaruret ilişkisi yoktur. Mantık ile cerbeze birbirinden burada ayrılır. Parçalar, önermeler, hükümler arasında "Bu buysa şu da şudur!" tarzı bir zorunluluk ilişkisi yoksa söylenilen şeye 'mantıklı' denilemez. Ancak başarısına göre cerbezedir. İmam Gazzâlî rahimehullah, el-Kıstâsu'l-Müstakîm (Düşünmenin Doğru Ölçüsü ismiyle çevirmiştir Muhammed Yazıcı Hoca) eserinde, bu cerbezeyi ilk yapanın İblis olduğunu söyler. 'Neden secde etmediği' sorulduğunda 'Beni ateşten, onu topraktan yarattın...' diye iddialaşması, üstünlüğünü ona bina etmesi, arasında zaruret ilişkisi olmayan iki şeyi birbirine bağlamak türündendir. Ateşin topraktan üstünlüğü ne ile sabittir? Peki üstünlüğün 'hammaddeyle' olduğu ne ile sabittir?

Türklüğün müslümanlıkla aynı anlama getirilişinde de, tıpkı böyle, bir kesinlik ilişkisi yoktur. Evet. Bir dönem bu anlamda kullananlar olmuştur. Fakat bir dönem kullanılmış olmak zaruret ifade etmez. Başka bir dönem de Araplık aynı manada kullanılmıştır. Eğer nasslarımız içinde "Avrupalılar İslam'ı kimin üzerinden tarif ediyorlarsa müslümanlar artık o kavmiyettendir!" diye bir hüküm olsaydı, bu hükmün bağlayıcılığına binaen, o ırk ile tesmiye edilebilirdik. Fakat herkes kabul eder ki: Nasslarımızda böyle bir beyan kesinlikle yoktur. Müslümanlar müslüman-mü'min olmak dışında bir ırk ismine bağlanmamışlardır. Ve bu sayede de her ırktan müslüman kendisini 'müslüman' olarak anabilmektedir. Ancak İsmet Özel daha 'ulus devlet boyutlu' bir İslamcılık modellediği için herşeyin dengesini 'yöresel çıkarlara göre' yeniden kurguluyor. Türklüğü İslamlık üzerinden tarif ederek güzel şeyler söylüyor gerçi. Fakat milel-i saireyi Türklüğe dövdürmekle iyi etmiyor.

Tam burada bana şöyle itirazlar geldiği de oluyor arkadaşım: "Bediüzzaman Hazretleri de 'Nerede Türk taifesi varsa Müslümandır!' gibi şeyler söylemiyor mu? İsmet Özel'in söylediklerinin bundan ne farkı var?" Farkı şöyle ifade edebiliriz: Bediüzzaman Hazretleri 'Türkleri İslamiyette tutmak için' bu cümleleri kuruyor. Metni de alıntılarsak daha iyi olacak galiba:

"Türk milleti anâsır-ı İslâmiye içinde en kesretli olduğu halde, dünyanın her tarafında olan Türkler ise Müslümandır. Sair unsurlar gibi müslim ve gayr-ı müslim olarak iki kısma inkısam etmemiştir. Nerede Türk taifesi varsa Müslümandır. Müslümanlıktan çıkan veya Müslüman olmayan Türkler, Türklükten dahi çıkmışlardır (Macarlar gibi). Halbuki, küçük unsurlarda dahi hem müslim ve hem de gayr-ı müslim var. Ey Türk kardeş! Bilhassa sen dikkat et. Senin milliyetin İslâmiyetle imtizaç etmiş; ondan kàbil-i tefrik değil. Tefrik etsen, mahvsın. Bütün senin mazideki mefâhirin İslâmiyet defterine geçmiş. Bu mefâhir, zemin yüzünde hiçbir kuvvetle silinmediği halde, sen şeytanların vesveseleriyle, desiseleriyle o mefâhiri kalbinden silme."

Evet. Hazret-i Üstad, bu tarz hakikatleri, 'Süfyanizm tarafından üzerlerine büyük oyunlar oynanan Türkleri' İslam'da tutabilmek için söylüyor. Yani onlara kavmiyetleri ile dinlerinin sağlam bağını hatırlatıyor. Ve, evet, bu manada Bediüzzaman'ın Türklüğe bakışı ile İsmet Özel'in bakışı yakınlaşıyor. İsmet Özel de, maşaallah, İslamsız Türklüğün mümkün olmadığı konusunda kesin ifadeler kullanıyor. Hatta, Şiir Okuma Kılavuzu'nda, verdiği misalle de Bediüzzaman'a yaklaşıyor: "Hazarların Türk olduklarından, Gagavuzların Türk olduklarından bahsediyorlar. Bu yuttuğumuz en zehirli dolmadır. Böyle birşey yok. Müslüman değilse Türk değildir." Madem iktibasa başladık o zaman Ve'l-Asr'dan da alalım: "(...) Bu topraklarla irtibatımız din sebebiyle kuruldu. Müslümanlık nasıl burada göçebe, göçer, göçmen nüfusun çoğunlukta olduğu bir toplum vakıasını ortaya çıkarmışsa, bu topraklarda bir milletin mevcut olduğu hükmünü de müslümanlığa müracaat etmeksizin doğrulayamayız. Bu topraklarda bir millet yaşıyor ve onların aynı milletten oluşunu İslamiyet'ten başka birşey açıklamıyor."

Ancak, İsmet Özel, 2000'lerde ürettiği metinlerde eski metinlerinde söylediklerini unutuyor. Mevzuu tamamen Türklüğe yaslıyor. Ve daha ilerisi: Türklüğün İslamlıkla eşdeğer olması üzerinden başka kavme mensubiyetini ifade eden herkesi hainlikle yaftalayacak cinnete geliyor. İşte, Bediüzzaman Hazretleriyle İsmet Özel'in Türklüğe bakışı, tam burada ayrılıyor. Bediüzzaman Hazretleri Türkleri İslam'da tutabilmek için Türklüğün İslam'la 'kabil-i tefrik' olmadığını belirtiyor.

Fakat, İsmet Özel, aynı fayda tahsilini amaçlamanın yanında, bir de başka kavme mensubiyetini hatırlayanları dövmek için Türklük sopasını sallıyor. Manevî baskı altına alıyor. Bediüzzaman başka kavme mensub olduğunu anmayı, her İslam âlimi gibi, garip bulmuyor. İsmet Özel'se kitap ismi yapacak kadar bayraklaştırıyor: "Türk Olamadıysan Oldun Amerikalı." Ona göre Türkiye sınırları içinde yaşayıp "Türküm!" diyemiyorsan gavursun, hainsin, safsın, s...olup gidebilirsin. Özelciliğin İslamcılığa yaptığı en büyük kötülük de bu oldu gibi. Bütün ümmet coğrafyasını kuşatan tanımlara sahip bir fikriyatı Türk ulusalcılığı boyutuna indirgedi. Hatta neredeyse kemalist ulusalcılığa abdest aldırıp genç Türklere yutturdu. Bu illetin tedavisi kemalizmin tedavisinden bile daha güç geliyor bana. Çünkü bunun kurdu gövdenin içine daha çok girdi.

Bitirirken, İsmet Özel'in, belki artık İsmet Özel'in dahi hatırlamadığı satırlarından birkaçını paylaşmak istiyorum. Kimbilir? Türk-Türkiyeli tartışmalarına mâziden zayıf bir ışık tutabilir. Şöyle diyor İsmet Özel: "(...) Türk insanı (dikkatle ve titizlikle belirtmeli ki bu tamlama biyolojik değil kültürel bir mevcudiyeti vurgulamak için kullanılmaktadır) dünyada doğan yeni şartlar karşısında aslî yerini koruma ve temayüz ettirme kaygısını taşımıştır. Belki bu insan tipine 'Türkiyeli Müslüman' demek daha uygundur. Ancak yapacağımız her adlandırma yaraştığı yere denk düşmekten uzak kalacaktır. Çünkü sözünü etmeye çalıştığımız insan tipi kendini tanımlamadığı kadar etkinliğini sürdürmektedir ve metafizik alandaki yerini bir çırpıda bulabilme çabasıyla kendisine Yaratıcısı tarafından verilen ismi bütün kapsamıyla benimsemekte, 'Müslüman' kalmaktadır."

11 Ocak 2025 Cumartesi

Kürtler ittihad-ı İslam'a nasıl vesile olacaklar?

Bediüzzaman Hazretlerinin "Kürtler, gelecekte, tıpkı Yavuz Sultan Selim Han döneminde olduğu gibi, ittihad-ı İslam'a vesile olacaklar!" dediği, hem Muhsin Alev hem de Abdülkadir Badıllı abilerden nakledilir. (Allah, hem Üstada, hem talebelerine rahmet eylesin.) Peki bu 'vesilelik' nasıl olacaktır? "En doğrusunu Allah bilir..." kaydıyla söyleyelim:

Kanaatimce, bu vesilelik, Kürtlerin yaşadıkları coğrafyalarda 'ulus devlet sistemlerine' getirdikleri tenkidle mümkün olacaktır. Evet. Kürtler; İran, Irak, Suriye, Türkiye gibi ülkelere dağılmış bir şekilde çoklukla bulunuyorlar. Toplam nüfuslarını 50 milyon da söyleyen var ama biz makuliyetten ayrılmayıp '35 milyon civarı' diyelim. (Yalnız Türkiye'de 12 milyon civarı Kürt olduğu söyleniyor.) Ve bu Kürtlerin tamamı bölgelerine dayatılmış modern rejimlerle kavgalılar. Zira o rejimler, ulusçu kökenlere sahip olmalarından dolayı, azınlık saydıkları kavimlerin 'baskılanması' üzerine kurulmuşlar. Belki içlerindeki birçok küçük kavim de az-çok bu rejimlerle barışmış. İtirazları kalmamış. Durumu kabullenmişler. Ancak Kürtler kabullenmek istemiyorlar. Kendilerine dair bir kavmiyet bilincine sahipler. Vazgeçmeye razı olmuyorlar. Erimiyorlar. İşte, mevzuun hem bir 'imtihan' hem de bir 'imkan' olan noktası burasıdır.

İmtihan, çünkü, buradan 'tefrika' da kök salabilir. Nitekim Kürt solu elinde meselenin aldığı şekil böyledir. Onlar hiçbir şekilde başka kavimlerle birlikte yaşamak istemiyorlar. Artık kendi devletlerini kurmanın zamanının geldiğini düşünüyorlar. Bu hususta epeyce sabit fikirliler. Dillerinde 'halkların kardeşliği' gezse de bu sadece bir 'zaman kazanma' bana göre. Nereden biliyorum? Ben de bir Kürdüm çünkü. Ve hasbelkader bu tarz insanlarla karşılaştım. Tecrübelerimin tarihçesinde kendimce bir kanaat sahibi de oldum. Başka hedefleri olmadığına inandım. İmtihan işte burada. Zira bu arkadaşlar savaştıkları şeyin aynadaki aksi gibiler. Kavga ettikleri kötülüğün kötü bir kopyasından ibaretler. Ulus devletin karşısına koydukları çözüm yine bir ulus devletten başkası değil. Üstelik sekülerleşmede kemalist veya baasçı rejimlerden geri kalmayacakları anlaşılıyor. Evet. Çizgileri, giderek koyulaşan bir tonda, İslam'a husumet barındırıyor.

Peki 'imkan' nerede? İmkansa dindarların duruşunda saklıdır bence. Dindar Kürtler iki şeyi birbirinden ayırma isabetini gösteriyorlar: 1) Kimliklerinin tanınması için ayrıca bir ulus devlet kurmayı şart görmüyorlar. 2) Ayrıca bir devlet kurmanın dünya-ahiret saadeti garantisi olmadığının farkındalar. Evet. Hakikaten de Kürt kimliğinin seküler rejimlerce uğradığı gadrin çözümü yine ulus devlet kurmak olamaz. Zira bu ulus devlet de 'farklılarına' aynı zulmü tekrarlayan başka bir 'problem alanı' oluşturacaktır. Anadolu, Arabistan veya Kürdistan coğrafyasında hiçbir kavim yalnız başına yaşamamaktadır. Hemen her yerleşim biriminde birçok kavmin ikameti sözkonusudur. Çözüm, yeni bir problem alanı inşa etmekte değil, problem alanlarını problem olmaktan çıkarmaktadır. Bu da ümmet tecrübesinden bize tevarüs eden ve dört mezhebin genişliğiyle şekillenen şer'î bir sisteme kavuşmakladır. Bu sistemde kavmiyetçilik asla esas edilemeyeceğinden devlet 'herkesin devleti' haline gelecektir. Ve her müslüman da aslî vatandaş muamelesi görecektir. Dindar Kürtlerin alelekser üzerine amel ettiği çözüm yolu budur. Devlet kurmaktansa mevcut devletleri Batı'dan ithal seküler kodlarından kurtarmaya çalışmaktır. İşte, evet, bu tenkidin ittihad-ı İslam'a vesile olması umulur.

İttihad-ı İslam mevcut devlet sistemlerini aynıyle muhafaza ederek sağlanamayacaktır. Bu çok açıktır. Arabı Türke, Türkü Araba, Kürdü Türke, Türkü Kürde, Kürdü Araba, Arabı Kürde... vs. düşman etmekten başka bir ideolojik angajmanı olmayan bu sistemler ingiliz-yahudi kurnazlığının bir mahsûlüdür. Türklere kendilerinden başkalarının 'iblis' gösterdiği gibi Araba, Kürde vs. de Türkü şeytan göstermiştir. Ancak, acıdır ki, ulus devlet sahibi olan kavimler bu zehirli balın tadından kolay vazgeçemiyorlar. Kendi iç eleştirilerini geliştiremiyorlar. Geliştirenlerin boğazına da çok çabuk çökülüyor. Yeterli etkiye ulaşmalarına izin verilmiyor. O yüzden Kürtlerin tenkidi kıymetli bir konum iktiza ediyor. Çünkü çok az Kürt bu kemalist rejimle tastamam barışacak kadar karaktersizlik gösterebilir. (Yani Metin Uca gibi tipler az çıkar Kürtlerden.) Genelin kimliğine cibilli taraftarlığı aksi yönde tutum sergilemelerine neden olacaktır.

Böylece, tıpkı Kürtleri yuttuğu gibi, kendilerini de yutmakta olan seküler rejimden kurtulmak isteyen dindar Türkler dindar Kürtlerle çoğunluk teşkil edebileceklerdir. Eğer bu ittihad sağlanmazsa Türkler kemalizmin ağzında lokma oldukları gibi Kürtler de apoizmin tabağında çerez kalacaklardır. İki tarafın solcuları seslerini zorla bastıracaktır.

Kürtler hem İran hem Irak hem Suriye hem Türkiye vs. coğrafyalarında yaşadıkları rejimin kodlarına bir eleştiri geliştiriyorlar. İnsaflı hükümetler de bu sese kulaklarını kapatamıyorlar. Özellikle seçim sisteminin sağlıklı işlediği ülkelerde Kürtler 'oylarına ihtiyaç duyulan' bir vatandaşa dönüşüyorlar. Karşılıklı etkileşim arttığındaysa birlikte yaşamak için "Değiştirilmesi teklif dahi edilemez!" bazı şeylerin 'değiştirilmesi' ihtiyacı gözkırpıyor. İslam coğrafyası gibi çok renkli bir toprak parçasında yaşamak, geçmiş İslam devletleri kadar, geniş gönüllü olmak zaruretini doğuruyor.

Farklı bir durumda değiliz. Sultan Alparslan merhumun Malazgirt'teki konumu neyse, Yavuz Sultan Selim Han'ın Çaldıran'daki hali ne idiyse, bizim de halimiz bugün odur. İki taraftan kuşatılmış bir varlık-yokluk kavgası içindeyiz. Bu varlık-yokluk kavgasında sünnilerin birbirlerine sarılmaktan başka çözümü yok. Miras kendisini tekrarlıyor. İhtiyaç tekerrür ediyor. Birbirimizin hamiyetine bu kadar muhtaçsak, o halde, burnundan kıl aldırmayan bağnaz rejimleri de sigaya çekmenin zamanı geldi. 100 yıllık arızalı ara dönemin ardından Osmanlı bakiyesine tutunmaktan başka çare görünmüyor. İşte, Kürtler, çoklukla yaşadıkları bölgelerde ulus devletleri değişime mecbur kılarak ittihad-ı İslam'a dolaylı hizmet ediyorlar. Fakat, aman, imkanın imtihana dönüşmemesi de yüzümüzün birliğe bakmasına bağlıdır. Parçalanmayı düşleyenin hareketi müsbet olmaz. Tenkidi de müsbet kalamaz. Allah sırat-ı müstakime hidayet eylesin.

28 Haziran 2024 Cuma

Bediüzzaman 'Cumhur İttifakı'nı gördü mü?

Kimse "Ayranım ekşidir!" demez, biliyorum, yine de cüret edeceğim: Ben Kürdüm. Fakat 'milliyetçi' olmamaya çalışıyorum. Çünkü, ne kadar yumuşak takılırsa takılsın, bir noktada bütün milliyetçiliklerin ırkçılığa çaldığını düşünüyorum. Kendimi 'ümmetçi' olarak tanımlamayı yeğlerim. Bununla birlikte, uzayda yaşamıyoruz ya, mutlaka kendisini milliyetçilikle tanımlayan arkadaşlara da sahibiz. Türk, Kürt, Arap vs... Bir yere kadar hepsini idare edebiliyorum. İnsanlar ideolojilerini yekten yokedemezler zira. Ortak paydalarımızın çokluğuna bakarak çoğalırız. Aynılığa bakarsak yalnız kalırız.

Mürşidimin metinlerinde de böylesi bir 'ortak payda arayışı'nın mevcut olduğunu düşünürüm. Yani, Bediüzzaman, kimseyi "Aaa bak şu milliyetçiymiş!" diyerek savurup atmaz. Talebeleri arasında böylesi temayülleri bilinen kimseler bulunmuştur. Onları da kovmaz. Çekebildiği kadar 'İslam kardeşliği' paydasına çekmeye çalışır sadece. Siyasete dair tahlillerinde dahi bu müsbet tutumun izleri mevcuttur:

"Milletçilere gelince: Eğer bu partide sırf İslâmiyet esas olsa, Demokrat Partiye yardım ettiği gibi, muhalif ve muarız olmayarak, iktidara gelmesine çalışmaz. Eğer bu partide, ırkçılık ve Türkçülük fikri esas ise, birden hakikî Türk olmayan bu vatandaki ekseriyetin ancak onda üçü Türktür, kalan kısmı da başka milletlerle karışmıştır. O zaman, Hürriyetin başında olduğu gibi, bu asil ve mâsum Türk milleti aleyhine bir milliyetçilik tarafgirliği meydana gelecek. O vakit hakikî Türkleri, ecnebîler boyunduruğu altına girmeye mecbur edecek. Veya Türkleşmiş sair unsurdan olan ve bu vatanda mevcut ırkçılık ve unsurculuk damarıyla bir ecnebîye istinad ile masum Türk milletini tahakkümleri altına alacaklar. Bu durum ise, dehşetli, tehlikeli olduğundan, Kur'ân ve vatan ve millet hesabına, dindar ve dine hürmetkâr Demokrat Partinin iktidarda kalmasını temin etmeleri için ders veriyorum..."

Bediüzzaman'ın "Eğer bu partide sırf İslâmiyet esas olsa, Demokrat Partiye yardım ettiği gibi, muhalif ve muarız olmayarak, iktidara gelmesine çalışmaz..." tesbiti, bugün 'Cumhur İttifakı' çatısı altındaki birlikteliğin bir işareti midir? Neyse. Orayı kurcalamayalım. En doğrusunu Allah bilir. Başlıkta vadettiğimize binaen dokunmuş olduk. Ziyadesi tefekkürlerinize havale. Diyeceğim başka şeyler var:

Bence bir devletin 'Türk' olmasıyla 'Türkçü' olması birbirinden ayrı şeyler. Mesela: Kanaatimce, Osmanlı 'Türk' bir devletti, ama 'Türkçü' bir devlet değildi. Bunu sağlayan da âl-i Osman'dı. Evet. Hani bazılarının pek kötü gördüğü o 'saltanat/hilafet' var ya, işte onun sahip olduğu sabiteler, devleti de Türk karakterli kılıyordu. Böyle olması sair kavimlere de zor gelmiyordu. Zira onlar kendi kimlikleri üzerinde baskı hissetmiyorlardı. Yani, devletin Türk karakterli olması, Kürdistan veya Arabistan bölgesinde yaşayan müslümanlar için kimlik dayatması değildi. Onlar âl-i Osman üzerinden devletle sözleşmişlerdi.

Âl-i Osman Türk olduğunu biliyordu. Ancak milel-i saireye "Ne mutlum Türküm diyene!" dedirtmiyordu. Andımız okutmuyordu. İki taraflı bir denge sözkonusuydu. Milel-i saire devletin Türk merkezli olduğunun farkındaydı. Türkler de milel-i sairenin Türk olmadığının farkındaydı. Zaten 'müslümanlık' etrafında pek kolay birleşilen bir üstkimlikti. Böylece Osmanlı'nın müslüman ahaliyle kurduğu ilişki gayet müstakim sürüp gitti. Ta ki mürşidimin 'frenk illeti' dediği ırkçılıklar uyanana kadar.

Mustafa Kemal'in, âl-i Osman'a dayanan 'saltanatı/hilafeti' yıkması, devletin Türk kimliğine vurulan en büyük darbeydi. Geçmişte kendisini Türk oğlu Türk bir hanedanla tanımlayan devlet merkezi, artık herhangi bir kavimden birisinin, mesela yahudi veya ermeni kökenli birisinin de, başına geçebileceği bir hal almıştı. Osmanlı'da bu 'acaba'ya sahip değildik. Böyle bir konuda endişelenmezdik.

Sistemde patlak veren anarşi bu defa devletluya ikinci bir yanlışı daha yaptırdı. Türklük dayatılır oldu. 'Türklüğün dayatılması' dedim, düşündürmesin ki, dayatılan sahiden Türklüktü. Hayır. Dayatılan 'Müslüman Türk' değildi. Sultan Alparslan değildi. Fatih Muhammed Han değildi. Dayatılan Cengiz'di, Hulagü'ydü. Cumhuriyet kendi Türkünü Moğolluk gibi İslam'dan beri bir yerde düşlüyordu. Onu da Batı'ya entegrasyonun bir ara mertebesi olarak tahayyül ediyordu. Birden hem Türklükten hem İslam'dan soyunulup Avrupalı olunamazdı. O halde? Önce İslamlık soyunulacak ama Türklük kalacaktı(!) Sonra da Türklük soyunulup gavur olunacaktı. Fakat gavurluk illa 'gavurluk' diye tanımlanmak zorunda değildi. Türkü İslam'dan öncesine götürürseniz zaten onda Türklük kalmaz. Kalan sadece Moğoldur.

Biz şimdi Türklük kimliğinde buluşamıyoruz. Bu hiçbir zaman onda buluşmadığımız anlamına gelmiyor. Biz Türklük kimliğinde "Ne mutlu Türküm diyene!" denildiğinden beri buluşamıyoruz. Zira Osmanlı'nın kurduğu dengeyi yitirdik. Osmanlı herkesi Türk olmaya mecbur etmeden devletini Türk kılmayı bilmişti. Başındaki hanedan üzerinden devlet kendi kimliğini gösteriyordu. Fakat Cumhuriyet bin yıllık düzeni yerine ne koyacağını bilemeden alaşağı etti. Devletin Türklüğü aslında Cumhuriyetle son bulmuştu. Fakat, ne garip, zâhirde Türklüğü dayatmaya başlayan devlet Cumhuriyetle başlamıştı.

Peki 'Türkiyelilik' bizi buluşturabilir mi? Ben 'Türkiyeliliği' Yusuf Akçura'nın Üç Tarz-ı Siyaset'te anlattığı 'Osmanlılığa' benzetiyorum. Her ne kadar 'dayatma Türkçülük'ten ehven görünse de 'Müslümanlık' ile muvaffak olunabileceklerden geri kalacağını tahmin ediyorum. Bu yüzden bir yanım "Keşke!" demekten kendisini alıkoyamıyor. Ancak diğer yanım da arkasındaki umut ışığını sezinliyor. Büsbütün aleyhine geçmiyor. Çünkü, belki, Türkiyelilik de bir ara mertebe olabilir. Sonra İslam'a evrilir.

Buradan şuraya geçelim: Türkiye'nin Kimlikleri'nde, Prof. Dr. Şener Aktürk Hoca, Türklüğün 'içeriği yeniden tanımlanarak' yeniden bir üstkimlik olabileceğini söylüyordu:

"Türklüğün gayrietnik bir üstkimlik olarak tanımlanması bazılarına zor bir 'proje' olarak görünebilir. Oysa dünyada etnik kimliklerin gayrietnik üstkimliklerle birlikte ifade edildiği pekçok ülke var. Alt ve üst kimliklerin bir sıfat tamlaması olarak ifade edildiği ABD'yi (Alman Amerikalı vs.) örnek verirsem karşılaşacağım itirazları tahmin ediyorum: 'ABD göçmenlerin kurduğu bir ülke ve 'Amerikan' etnik değil coğrafî bir aidiyet ifade ediyor.' Bu doğru olsa, Malcolm X, 'Ben Amerikalı değilim!' diyerek Afrikalı kimliğini tercih etmezdi. 'Amerikalı' ifadesi beyaz ırkı ima ediyordu veya pekçok zenci öyle algılıyordu. Daha sonra Amerikalı kimliği zencileri de kapsayacak şekilde yeniden tanımlandı.

Etnik ulus kimliğin önde gelen örneği olarak gösterilen Almanya'nın önceleri saf etnik bir kimlik olarak bilinen Alman kimliğini vatandaşlık temelinde yeniden tanımladığını söylesem inanır mısınız? Göçmenlere, aynen ABD'de olduğu gibi, alt ve üst kimliklerini beraberce ifade edebildikleri yeni bir Alman kimliğinin benimsetildiğini söylesem ikna olur musunuz? Cem Özdemir, kendi ifadesiyle, bir 'Türk kökenli Alman politikacı' veya bir 'Türk Alman'dır. ABD'deki gibi, etnik kimliğin bir sıfat, ulusal kimliğin isim olduğu bir sıfat tamlamasıdır bu kimlik formülü. Keza Mesut Özil, Türkiye'ye gol attığında bazılarınca yuhalansa bile, örnek bir 'Türk kökenli Alman' futbolcudur."


Biraz öncesinde İslam merkezli bir kimlikte birleşmek hakkında da şunları söylüyor Şener Hoca:

"İslam temelli bir ortak tasavvur, belki Kürtlerin dindar ekseriyetini Kürt olmayan dindarlarla ortak bir paydada buluşturabilir, ama bunu yaparken CHP'ye oy veren %20-25'lik kesimi ortak tasavvurun dışında bırakma ve ötekileştirme tehlikesi mevcuttur. Türklük, her ne kadar asimile olmaya başarıyla direnmiş Arap, Kürt, Zaza kökenli ve diğer bazı vatandaşlar tarafından benimsenmemiş olsa da, Kürt olmayan çoğunluk tarafından büyük ölçüde benimsenmiştir."

Demek mevzu özünde kimin dışarıda kalıp kimin içeriye alınacağı ile ilgilidir. Cumhuriyetin kurucu kadrosu, %1'lik sekülerleşmiş kesimin hatırı için, neredeyse halkın %99'unu çerçevesinin dışında bırakan bir Türklük tanımıyla başladı yola. Halkını demir sopalarla böyle bir Türk olmaya zorladı. Dindar Kürdü zorladığı gibi dindar Arabı da zorladı. Hatta dindar Türkü de zorladı. Onu da bin yıllık 'Müslüman Türk'ten başka birşey olmaya itti. Sarığını çıkardı, şapka taktı. Çarşafını çıkardı, minietekli yaptı. Elif-Bâ'sını aldı, alfabeyi verdi. Eh, kabul edelim, mayanın tuttuğu birileri de var. Artık toplumu buluşturmak eskisinden daha zor. Çünkü ortak payda bulmak güçleşiyor. Belki de seçeceğimiz üstkimlik 'kimleri buluşturup buluşturmayacağımıza' da karar verişimiz olacak. Herkesle buluşamayacaksak bari kiminle buluşacağımıza dikkat edelim. Dostumuz dışarıda kalmasın yani. Kalırsa düşmanımız kalsın. Bitirirken ne dua edelim? "Cenab-ı Hak rüşdümüzü ilham eylesin!" yeter mi? Âmin.

21 Eylül 2023 Perşembe

‘Tanrı Türkü korusun’ diyenlere aldanma, Allah, müslümandan başkasını korumaz!

“Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Sonra da ‘birbirinizi tanıyasınız diye’ milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız en ziyade takvâ sahibi olanınızdır. Allah ise herşeyi bilir. Herşeyden haberdardır.” (Hucurât sûresi, 13)



Mustafa Kutlu ‘Babam Cemil Meriç’ isimli eserde diyor ki:

“Biz bir hafıza kaybına uğradığımız için, irfanî bilinç kaybı yaşadığımız için, Cumhuriyet eliti Türklüğü hâlâ rakı şişesinde arıyor. Kimi Moğollara uzanmaya çalışıyor. Oysa zoraki kimlikler tutmaz. Avrupalılar, 1600 prenslikten 30 devlete, 30 devletten tek birliğe geldiler. Biz bir devletten 30 devlet çıkardık. Şimdi bu 30’u da parçalayıp 300’e gitmeye çalışıyoruz...”

Peki bu neden böyle oluyor? Yani ‘milliyetçilik’ Avrupa’ya böyle şifa(!) verirken İslam dünyasını neden zehirliyor? Bunun cevabı galiba ‘üstkimlik-altkimlik’ ilişkisinde saklı. Avrupalılar, milliyetçiliğin yükselişinden önce, hristiyanlık üzerinden çok zayıf bir üstkimlik oluşturabilmişlerdi. Cahiliye kabileciliği, daha doğrusu klancılığı, faaldi. Bu yüzden milliyetçilik ‘ulus fikri’ ile çıkıp geldiğinde onda yalancı bir şifa buldular. Dağınıklıklarını bu çeşit ‘hayalî cemaatlerle’ bir nebze topladılar. Fakat iki dünya savaşının ardından ulusçuluk da yetmemeye başladı onlara. Şimdi gözlerini ‘Avrupa Birliği’ dedikleri bütünleşmeye diktiler. Başarabilirler mi? Bediüzzaman’ın Lemeat isimli eserinde zikrettiği ‘ikiz iki deha’ analizi öngörüyor ki: Böyle bir şey mümkün olmayacak. Çünkü özlerinde bir fayhattı var. Tastamam asla barıştırılamayacak. İşte iki dünya savaşı bu fayhattının depremleriydi.

“Şimdi buna dikkat et: Eski Roma, Yunanın iki dehâsı vardı; bir asıldan tev'emdi. Biri hayal-âlûddu, biri maddeperestti. Su içinde yağ gibi imtizaç olamadı. Mürur-u zaman istedi, medeniyet çabaladı, hıristiyanlık da çalıştı. Temzicine muvaffak hiçbiri de olmadı. Herbiri istiklâlini filcümle hıfzeyledi. Hattâ el'an âdetâ o iki ruh, şimdi de cesetleri değişmiş. Alman, Fransız oldu. Güya bir nevi tenasuh başlarından geçmişti. Ey birader-i misâlî! Zaman böyle gösterdi. O ikiz iki dehâ öküz gibi reddetti temzicin esbabını. Şimdi de barışmadı. Madem onlar tev'emdi, kardeş ve arkadaştı, terakkide yoldaştı. Birbiriyle döğüştü; hiç de barışmadılar.”

Avrupa yine de fikr-i milliyetten alabileceğini aldı. Lakin müslümanlar fikr-i milliyeti yanlış bir hayranlıkla, adeta tangocu bir kadın libasını hocaya giydirmek gibi, beğenerek sinelerine bastılar. Halbuki, Avrupalıların aksine, ‘üstkimlik’ sorununu ta en baştan çözmüşlerdi. Çin’den İspanya’ya kadar bütün müslümanlar kendilerini ‘İslam’ üstkimliğinde buluşturuyorlardı. Kurdukları devletler de, belki binlerce kavimden derlenmiş, rengarenk ümmeti idare edebiliyordu. Hatta onlara asıl kavim kimliğini de dinleri yenibaştan kazandırıyordu. Tıpkı Bediüzzaman’ın Türkler hakkında dediği gibiydi durum:

“Türk milleti, anâsır-ı İslâmiye içinde en kesretli olduğu halde, dünyanın her tarafında olan Türkler ise Müslümandır. Sair unsurlar gibi müslim ve gayr-ı müslim olarak iki kısma inkısam etmemiştir. Nerede Türk taifesi varsa Müslümandır. Müslümanlıktan çıkan veya Müslüman olmayan Türkler, Türklükten dahi çıkmışlardır (Macarlar gibi). Halbuki, küçük unsurlarda dahi, hem müslim ve hem de gayr-ı müslim var. Ey Türk kardeş! Bilhassa sen dikkat et. Senin milliyetin İslâmiyetle imtizaç etmiş; ondan kàbil-i tefrik değil. Tefrik etsen mahvsın. Bütün senin mazideki mefâhirin İslâmiyet defterine geçmiş. Bu mefâhir, zemin yüzünde hiçbir kuvvetle silinmediği halde, sen şeytanların vesveseleriyle, desiseleriyle o mefâhiri kalbinden silme.”

Bu, Türkler için böyle olduğu gibi, Araplar için de böyleydi. Kürtler için de böyleydi. Bütün İslam kavimleri böyle düşündüğü için sünnet-i Resulullah aleyhissalatuvesselam üzere birleşebiliyorlardı. ‘Selamün aleyküm!’ deniliyordu merhabalaşılırken ezan okunan her yerde. Kudsî kelimeler anıldığında herkes birbirinin kalbinden geçeni anlıyordu. Fakat fikr-i milliyeti matah birşey sanıp alınca bu defa, Mustafa Kutlu’nun isabetle dikkatimizi çektiği, o facia yaşandı: Zaten sahip olunan üstkimlik yıkılma alametleri gösterdi. 1’imiz 30 oldu. 30’umuz da 300 olmaya zorluyor. Kimin yüzü gülüyor peki? Elbette kâfirlerin. Zira karşılarında duracak bir kalabalık birliktelik görmüyorlar. Ufak lokmalara böldükleri herkesi yutuyorlar. Eğer ittihad-ı İslam güneşiyle uyanmazsak varacağımız akıbet ortadadır.

Tamam, bunları yazdık ya, İslamiyette hiç mi fikr-i milliyetin yeri yoktur? Hiç mi insan kendi milliyeti ile sevinmez? Hiç mi onun aidiyetini hissetmez? Arkadaşlar, İslam fıtrî olan hiçbir ahvali terketmez, fıtrattan olan hiçbir bağı koparmaz. İslam’da bir milliyet şuuruna sahip olmanın elbette meşru bir zemini vardır. Lakin bu meşru zemin, o asabiyetin, kendisinden daha üstkimliği (veya bu kimliği kazandıran öğeleri) gördüğü zaman erimeye yatkınlığıyla ilgilidir. Yani: Eğer buz parçası hükmünde olan enaniyetini, buna ‘millet, kavim, cemaat, parti, memleket enaniyetleri’ de dahildir, ümmet havuzunda eritmeye bakmıyorsan, o asabiyetin artık parçalayıcıdır. Yemekte erimemiş tuz kristali gibidir. Dişi-dili taciz eder. Müsbet değil menfidir. Meşru değil gayrımeşrudur. Öldürücüdür. Hoşgörülemez. Ölçüsünü yine Bediüzzaman’ın bir talebesiyle ilgili aktardığı hatırasında buluruz:

“Ben Van'da iken, hamiyetli Kürt bir talebeme dedim ki: ‘Türkler İslâmiyete çok hizmet etmişler. Sen onlara ne niyetle bakıyorsun?’ dedim. Dedi: ‘Ben Müslüman bir Türkü, fâsık bir kardeşime tercih ediyorum. Belki babamdan ziyade ona alâkadarım. Çünkü tam imana hizmet ediyorlar.’ Bir zaman geçti, (Allah rahmet etsin) o talebem, ben esarette iken, İstanbul'da mektebe girmiş. Esaretten geldikten sonra gördüm. Bazı ırkçı muallimlerden aldığı aksülâmel ile o da Kürtçülük damarıyla başka bir mesleğe girmiş. Bana dedi: ‘Ben şimdi gayet fâsık, hattâ dinsiz de olsa bir Kürdü salih bir Türke tercih ediyorum.’ Sonra ben onu birkaç sohbette kurtardım. Tam kanaati geldi ki, Türkler bu millet-i İslâmiyenin kahraman bir ordusudur. Ey sual soran meb'uslar! Şarkta beş milyona yakın Kürt var. Yüz milyona yakın İranlı ve Hintliler var. Yetmiş milyon Arap var. Kırk milyon Kafkas var. Acaba birbirine komşu, kardeş ve birbirine muhtaç olan bu kardeşlere, bu talebenin Van'daki medreseden aldığı ders-i dinî mi daha lâzım? Veyahut o milletleri karıştıracak ve ırktaşlarından başka düşünmeyen ve uhuvvet-i İslâmiyeyi tanımayan, sırf ulûm-u felsefeyi okumak ve İslâmî ilimleri nazara almamak olan o merhum talebenin ikinci hali mi daha iyidir? Sizden soruyorum.”

Evet. Bir müslüman Türk, müslümanlığı hakkı için, İslam’a onca hizmet etmiş milliyetini sevse, o milliyetin asabiyetini dinine muhabbete sevketse, bu milliyetçiliğe meşru bir alan açabilir. “Ben öyle bir kavme mensubum ki, onlar İslam’a bin sene hizmet etmişler, cihad bayrağını taşımışlar, ben de onlara layık bir torun olarak İslam’a hâdim olmalıyım!” dese, burada asabiyet, İslamiyete hizmet etmiş sayılır. Zira ona sevgisi diğerine sevgisi içindir. Dolaylıdır. Araçsaldır. Aynısını Araplar, Kürtler ve sair milletler için de düşünebiliriz. Maksadı İslam’ı sevmek iken asabiyetini bir vesile/vasıta gibi sevkediyorsa bu meşrudur. Hatta Bediüzzaman’ın elmas-kale misalindeki duruma benzetebiliriz bunu:

“Müsbet milliyet, hayat-ı içtimaiyenin ihtiyac-ı dahilîsinden ileri geliyor. Teâvüne, tesanüde sebeptir; menfaatli bir kuvvet temin eder, uhuvvet-i İslâmiyeyi daha ziyade teyid edecek bir vasıta olur. Şu müsbet fikr-i milliyet, İslâmiyete hâdim olmalı, kal'a olmalı, zırhı olmalı; yerine geçmemeli. Çünkü İslâmiyetin verdiği uhuvvet içinde bin uhuvvet var; âlem-i bekàda ve âlem-i berzahta o uhuvvet bâki kalıyor. Onun için, uhuvvet-i milliye ne kadar da kavî olsa, onun bir perdesi hükmüne geçebilir. Yoksa onu onun yerine ikame etmek, aynı kal'anın taşlarını kal'anın içindeki elmas hazinesinin yerine koyup, o elmasları dışarı atmak nev'inden ahmakane bir cinayettir. İşte, ey ehl-i Kur'ân olan şu vatanın evlâtları! Altı yüz sene değil, belki Abbasîler zamanından beri, bin senedir Kur'ân-ı Hakîmin bayraktarı olarak bütün cihana karşı meydan okuyup Kur'ân'ı ilân etmişsiniz. Milliyetinizi Kur'ân'a ve İslâmiyete kal'a yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müthiş tehâcümâtı def ettiniz. (…) Şimdi Avrupa'nın ve frenk-meşrep münafıkların desiselerine uyup şu âyetin evvelindeki hitaba mâsadak olmaktan çekinmelisiniz ve korkmalısınız.”

Kale Türklüğümüzdür, Araplığımızdır, Kürtlüğümüzdür, Çerkesliğimizdir vs... İslam’a hizmetle geçmiş tarihimizdir. Mücahid dedelerimizdir. İliklerimize kadar işlemiş İslamiyet dokusudur. Kanımıza kadar işlemiş kokusudur. Elmas ise İslamiyettir. Bu asabiyet elması korumak için kullanılacaksa ne âlâ! Yoksa, elmasın yerine geçse, bu defa bizi hem dinimizden hem dünyamızdan hem de devletimizden edecek zehir hükmüne geçer. Yani ki: Milliyetçiliği, dostumuzu yoketmek için değil, düşmana karşı sertliğimizi arttırmak için kullanmalıyız. İslam’a cibilli taraftarlık için amel etmeliyiz. Zira, mürşidim, seyyidlerin bile ümmet içindeki nurdan mevkilerinin, böylesi bir cibilli damardan geldiğini söylüyor:

“Evet, Âl-i Beytin efradı ise, itikad ve iman hususunda sairlerden çok ileri olmasa da, yine teslim, iltizam ve tarafgirlikte çok ileridedirler. Çünkü İslâmiyete fıtraten, neslen ve cibilliyeten taraftardırlar. Cibillî taraftarlık zayıf ve şansız, hattâ haksız da olsa bırakılmaz. Nerede kaldı ki, gayet kuvvetli, gayet hakikatli, gayet şanlı bütün silsile-i ecdadı bağlandığı ve şeref kazandığı ve canlarını feda ettikleri bir hakikate taraftarlık, ne kadar esaslı ve fıtrî olduğunu bilbedâhe hisseden bir zat, hiç taraftarlığı bırakır mı? Ehl-i Beyt, işte bu şiddet-i iltizam ve fıtrî İslâmiyet cihetiyle, din-i İslâm lehinde ednâ bir emâreyi kuvvetli bir burhan gibi kabul eder. Çünkü fıtrî taraftardır. Başkası ise, kuvvetli bir burhan ile sonra iltizam eder.”

Arkadaşım, milliyetçiliği sinende tutuyorsan, bari onu İslamiyete hâdim eyle. Bütünlüğe hizmet ettir. Parçalayıcı olma. Eğer parçalamaya istimal edersen en nihayet dininden de olursun. Çünkü İslam öyle bir milliyetçiliği bünyesinde barındırmaz. İlla kusar. (Hatırlarsan: Kavim kavim yaratılış da Kur’an’da, tıpkı bir ordunun taburları gibi, birleştirmeye vesile olarak zikredilmiştir. Ayrılmaya kullanmak caiz değildir. Hilafa istimal eden fıtrata itiraz eder.) Ve sen illa İslamlığını kusarsın. Tamam. Şu dünyada soydaşlığın bir parça şevketi konuşuluyor olabilir. Ama mezarında herkes yalnızdır. ‘Tanrı Türkü korusun!’ yazanlara aldanma sakın. Allah müslümandan başkasını korumaz.

Kuantum fiziği 'nazar değmesini de' açıklar mı?

"Bedbinlik cezası olarak nazarında pek fena bir memlekete düşer." 2. Söz'den . Zaman zaman kuantum fiziği ile ilgili kitaplar...