ırkçılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ırkçılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Haziran 2026 Pazartesi

Bediüzzaman'ın Kürtlüğünü anmakla elimize ne geçer?

Şunu kabul ediyorum: Böyle meselelerde kalem oynattığı halde 'Kürtçülük' suçlamasına maruz kalmamak mümkün değildir. Ben de zaman zaman böyle ithamlara maruz kalıyorum. Yapacak birşey yok. Fakat tekrar tekrar beyan etmekte beis görmem: Bence Müslüman Türkleri sevmek imandandır! İslam'a büyük hizmetleri olmuştur. Hiçbir başka eyledikleri sayılmasa küffarın ağzına oturup onlarla bin sene cihad edişleri bile ümmetin onları sena ile anmasına yeter. Ancak, dikkat buyurunuz, bu dahi bize 'hakikatle oynama hürriyeti' vermiyor. Eğer böyle bir hak olsaydı, Aleyhissalatuvesselam Efendimizin içlerinden çıkışından dolayı, önce Arapların olurdu. Yani onlar milel-i saireyi kendi milliyetlerinde garketmek/kaybetmek hakkını kazanırlardı. Cenab-ı Hakîm böyle dilememiştir.

O yüzden Araplar neseb işinde hassasiyet güderler. Herkesi kendi nesebine nisbet ederek anarlar. İslam tarihi boyunca yetişmiş ulemanın mübarek şecerelerine baktığınızda herkes yerli yerindedir. Arabîsi 'Arabî'dir. Türkîsi 'Türkî'dir. Kürdîsi 'Kürdî'dir. Kaynaklarda bunlar mümkün mertebe zaptedilip tarihçe olarak sunulurlar.

Bir de ulemayı bu şekilde nesebiyle birlikte bilmenin şöyle bir hikmeti vardır: O ulemaya muhabbetiniz sizi neseblerine/kavimlerine dönük de bir muhabbete götürür. Sözgelimi: Selman-ı Fârisî radyallahu anhı andığınızda 'Fârisî' demek kalbinizi de dilinizle beraber terbiye eder. 'Farslılara ırk üzerinden düşmanlık gütmemek' üzerine şekillendirir. Yıllar önce "Bediüzzaman neden Muhammed-i Arabî (a.s.m.) diyor?" başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Orada merhum Esad Coşan Hoca'nın aktardığı bir hadisi zikretmiştim. Yerinden alıntılayayım: "Efendimiz (a.s.m.) Selman-ı Farisî'ye (r.a.) buyuruyor: 'Ya Selman, bana kızma, yoksa dininden kopar gidersin.' Hz. Selman (r.a.) bu emir karşısında şaşkınlıkla soruyor: 'Sana nasıl kızılır ya Resulallah?' Efendimiz (a.s.m.) cevap veriyor: 'Arap kavmine kızarsın. Bana da kızmış olursun.' Mezkûr hadisin Tirmizî gibi kaynaklarda da yeralan 'hasen' bir hadis olduğunu nakleden Esad Coşan Hocaefendi, meseleyi bir dönem Türkiye'de ekilmeye çalışılan Arap düşmanlığına getiriyor ve ekliyor: İmanlı kulun derecesi çok yüksektir. Allah'ın sevdiği kuluna düşmanlık besleyen iflah olmaz."

O yüzden Bediüzzaman Hazretleri 'Araplara düşmanlığın en çok ekildiği zamanlarda' sıklıkla Muhammed-i Arabî aleyhissalatuvesselam kullanımını tercih etmiştir. Böylelikle zerkedilen zehri kırmaya çalışmıştır. Yani zinhar şöyle yapmamıştır: "Şimdilerde Araplıktan bahsedilirse çok yanlış anlaşılır. Hem Peygamber Efendimizi bir ırka hapsetmek olur. O yüzden bundan sonra Aleyhissalatuvesselam Efendimizin nesebini hiç karıştırmayalım. Hatta ona da 'Türk' diyelim yahu. Ne mutlu Türküm diyene!" Evet. Böyle bir yolu deneyenler vardır. Ama hayır. Üstad Hazretleri bu yolu tercih etmemiştir. Onun tercih ettiği yol şu metinde çizdiği haritanın kucaklayıcılığına sahiptir:

"Şimdi ise, en ziyade birbirine muhtaç ve birbirinden mazlum ve birbirinden fakir ve ecnebî tahakkümü altında ezilen anâsır ve kabâil-i İslâmiye içinde, fikr-i milliyetle birbirine yabanî bakmak ve birbirini düşman telâkki etmek öyle bir felâkettir ki, tarif edilmez. Adeta bir sineğin ısırmaması için, müthiş yılanlara arka çevirip sineğin ısırmasına karşı mukabele etmek gibi bir divanelikle, büyük ejderhalar hükmünde olan Avrupa'nın doymak bilmez hırslarını, pençelerini açtıkları bir zamanda onlara ehemmiyet vermeyip, belki mânen onlara yardım edip, menfi unsuriyet fikriyle şark vilâyetlerindeki vatandaşlara veya cenup tarafındaki dindaşlara adâvet besleyip onlara karşı cephe almak, çok zararları ve mehâlikiyle beraber, o cenup efradları içinde düşman olarak yoktur ki, onlara karşı cephe alınsın. Cenuptan gelen Kur'ân nuru var; İslâmiyet ziyası gelmiş; o içimizde vardır ve her yerde bulunur. İşte o dindaşlara adâvet ise, dolayısıyla İslâmiyete, Kur'ân'a dokunur. İslâmiyet ve Kur'ân'a karşı adâvet ise, bütün bu vatandaşların hayat-ı dünyeviye ve hayat-ı uhreviyesine bir nevi adâvettir. Hamiyet namına hayat-ı içtimaiyeye hizmet edeyim diye iki hayatın temel taşlarını harap etmek, hamiyet değil, hamâkattir!"

Biz de, müslüman Türkler ve müslüman Kürtler olarak, koparılmaya çalıştığımız bir yüzyılı yaşadık-aştık. Mevzunun kaynadığı yer İngiliz-Yahudi aklı olsa da, milliyetçilik balı tatlıdır, her iki taraftan bu tufana kapılanlar oldu. Kendim Kürt olduğum için Kürtler nâmına konuşayım önce: Eğer bir müslüman âlimi, Türklüğe nisbeti için kabul etmeyen Kürt varsa, o bu dinin hakikatini, uhuvvetini, derdini anlamamıştır. Açıkça ifade ederim. Ancak ben bunu ifade ettikten sonra karşımda da benzer bir tutum beklerim. Eğer bir müslüman âlimi, Kürtlüğe nisbeti için kabul etmeyen Türk varsa da, o da bu dinin hakikatini, uhuvvetini, derdini anlamamış kabul edilmelidir. Aynen. Bu nedenle Bediüzzaman'ın yanında 'el-Kürdî'yi görünce, yahut Risale-i Nur'da 'Kürdistan' lafzını okuyunca canı sıkılan varsa, onlar da kalplerini yoklamak zorundadırlar. Evet. İslam'ın davası kavmiyet değildir. Doğru. Lakin bize kadar tevarüs etmiş bir gelenek de var. Ulemanın nisbetini anmak Cumhuriyet kurulana kadar asla ayıp değildi.

Kaldı ki hepimiz Milli Eğitim'in çarkları arasından geçtik. Ben ilkokuldayken koridorumuzun bir tarafı 'Türk Siyasi Büyükleri' başlığı altında bulunan isimler/resimler, diğer tarafı 'Türk Dinî Büyükleri' başlığı altında bulunan isimler/resimler ile kuşatılıydı. Orada, hakikaten Türk mübarekleri bir tarafa bırakalım, nesepçe Türk olmayanlar dahi altında dizilmişti. Yine milliyetçiliğiyle bilinen esnafların dükkanlarında da bu tarz görseller gayet revaçtaydı. "Yanlıştı, asmamalılardı!" falan, hâşâ, demiyorum. Herkesin kendi büyüğüyle övünme hakkı var. Böyle şeyler bir açıdan 'cibilli bir taraftarlık' da ifadesidir. Ve seyyidlik bahsinde Bediüzzaman Hazretlerinin dediği gibi, cibilliyet, dine olan taraftarlığı da kuvvetlendirebilir. O büyüklerle ben de kendi büyüğüm gibi övünürüm. Nihayetinde İslam büyükleridir. Fakat, işte, aynı noktaya geliyoruz: Türkler kendi büyükleriyle övünmekte serbest iken neden Kürtler yutkunmak zorunda kalıyor? Neden birisinin nesebini andığımızda 'hainliğe beş kala' muamelesi görüyoruz? Oysa bugün sekülerleşme Türkler kadar Kürtleri de sarmış durumdadır. Onların vaktiyle gözettiği faydayı biz de bugün gözetsek neden ağzımıza şamar vurulsun? Kürtler İslam'a hizmet etmiş büyüklerini ansalar bu bir kabahat midir? 

Başta da dediğim gibi: Böyle meselelerde kalem oynattığı halde 'Kürtçülük' suçlamasına maruz kalmamak mümkün değildir. Lakin, mesulüz, "Hakkın hatırı âlidir!" diyen Üstadın talebeyiz. Hak bildiğimizi beyan edeceğiz. Eğer hak bildiğimizi söylemekten geri durursak haksızlığın kazanmasına yolvermiş oluruz. Tekrar altını çizeyim: Bence müslüman Türkleri sevmek imandandır! Ancak, dikkat, cümle müslümanları sevmek de imandandır. Yani müslüman Kürtleri sevmek de imandandır. Müslüman Arapları sevmek de imandandır. Her kim ki müslümandır, küçük görmeden, hor bakmadan asla, sinemize basmaya mecburuz. Eğer sinesi kaldıramayan varsa, işte, yazık, onun sinesinin tedaviye ihtiyacı vardır. Yoksa ne koskoca bir kavmi ne de ulemasını silip atacak değiliz, vesselam.

18 Mayıs 2026 Pazartesi

Hasan Feyzi abi Bediüzzaman'ı Kürtlükten kurtarmaya mı çalışıyor?

Bediüzzaman Hazretleri diyor ki: "Kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma..." Şimdilerde buna 'bağlam' diyorlar. Yani 'sözün bağlamı.' Ve hakikaten bir sözün 'bağlamı' değiştiğinde 'anlamı' da değişebiliyor. Sözgelimi: "Son çarem aşağı atlamak!" diyen birisi, bunu, sağlam bir binanın 10. katının pervazında diyorsa, atlamak için hiçbir zaruret de yoksa, kastettiği "Son çarem ölmek!" gibi birşeydir. İntihar temayülünün hazin ifadesidir. Fakat, yangındaki bir binanın 3. katından, hem de itfaiyenin tertip ettiği yumuşak bir zemine atlayacak kişi söylüyorsa, o zaman aynı cümle, 'hayatta kalmak arzusuna' işaret eder. Yani, birincisi aynı kelamla 'ölmek arzusu' vurgular, ikincisi aynı cümleyle 'yaşamak isteğini' belirtir.

Bununla ilgili, mihmandarımız Ebu Eyyüb el-Ensarî radyallahu anha atfedilen, şöyle bir hâdise de var: Hz. Ebu Eyyüb İstanbul'un Emevîler zamanındaki kuşatmasına katılır. Vuruşmalar esnasında genç bir mücahidin cesareti dikkatleri çeker. Öyle yiğittir ki, ölüm-kalım düşünmeden, düşmanın en kalabalık olduğu yerlere gözü kapalı saldırmaktadır. Bunun üzerine diğer bazıları derler: "Ayete uygun hareket etmiyor. Yaptığı doğru değildir..." Hz. Ebu Eyyüb şaşırır ve sorar: "Hangi ayete uygun hareket etmiyor?" Bakara sûresinin 195. ayetindeki o ifadeyle cevap verirler: "Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın!" Hz. Ebu Eyyüb o ayetin manasının 'Allah yolunda malını infak etmekten kaçınmakla' ilgili olduğunu belirtir. Yani mülkünü-parasını hayırdan saklayan insanlardır 'kendi elleriyle kendilerini tehlikeye atanlar.' Güya harcamayarak korunduklarını sanırlar. Fakat, ayet-i kerime, asıl bu tavırlarının 'kendilerini tehlikeye atmak' olduğunu belirtmiştir. Yani cihadla, hele cihadda pek mübarek birşey olan cesaretle, gayretle, ileriye atılmakla, gözükaralıkla vs. ilgisi yoktur.

İslamî ilimlerin ortaya çıkışı da esasında bu 'bağlamın muhafazası' hikmetiyle yakından ilgilidir. Evet. Esbab-ı nüzûl 'bağlamın korunması' için zaptedilmiştir. Sünnet-i seniyye 'bağlamın anlaşılması' için zaruridir. 'Tefsir' ilmi zaten bağlam ilmidir. İslamî ilimlerden herbiri Kelamullahla muhatap olanlara 'sözü bağlamıyla birlikte aktarabilmek' için sistemleştirilmiştir. Böylece yanlış anlamalara engel olunur. Zaten, malumunuz, Kur'an'ı sünnetsiz bir şekilde yorumlamak isteyen 'hadis inkârcılarının' gayesi de böylesi bağlam kayıtlarından kurtulmaktır. Eğer sözü bağlamsız bırakırsanız, geçmiş olsun, artık istediğiniz anlama getirebilirsiniz. İntihar niyetiyle "Son çarem aşağı atlamak!" diyen birisi "O hayatta kalmak için öyle söylüyor..." diye lanse edebilirsiniz.

Buradan şuraya geçeceğim: Bağlam bilgisi Risale-i Nur'u anlarken de bize lazım. Yoksa biz de ondaki bazı ifadeleri bambaşka eksenlere oturtarak okur hale gelebiliriz. Buna dair iki misal de vereceğim inşaallah. Hem evvelki iki makalemle de ilgisi olacak söylediklerimin. (Yani "Belki de Bediüzzaman hem seyyid hem Kürttür ha?" ve "Bediüzzaman'ın hangi ırktan olduğunun ne ehemmiyeti var?" yazılarımla.) O metinlerden birincisinin başlığı şöyledir: "Dahiliye Vekili Hilmi Uran Bey'e Merhum Salih Yeşil tarafından yazılan mektubun sûreti..." Mehmed Salih Yeşiloğlu merhum ilk meclisin Erzurum mebusudur. Ve mektubunun en sonunda şöyle bir ifade kullanır:

"Milliyetini, memleketini candan seven; teninde, kanında, Kürtlük, Arnavutluk, Boşnaklık kanı kokusu olmayan, Erzurum'un eski milletvekillerinden, bacağı kesik, Yeşil Oğlu Mehmed Salih..."

Bu ifadeye bizzat baktığınızda, yani bağlamı hiç hesaba katmadığınızda, Mehmed Salih Yeşiloğlu merhumun kendisini 'ırken tenzih etmek' niyetiyle böyle dediğini düşünebilirsiniz. Yani; ona göre; kanında Kürtlük, Arnavutluk, Boşnaklık kanı kokusu bulunmak; böylesi kavimlerden biriyle ırken bağlı olmak; kusurdur. O da kendisinin böylesi kusurlardan berî olduğunu belirtmektedir. İfade böyle anlaşıldığı takdirde gayet 'ırkçı' gibi durmaktadır. Ve İslam'a yakışır ümmet bilincinden uzaktır. Bir insanın kanında Kürtlüğün, Arnavutluğun, Boşnaklığın vs. bulunması nasıl kusur addedilebilir? Üstelik bu kavimler de alelekser müslüman kavimlerdir.

Ancak mektubun geneline baktığınızda, Yeşiloğlu'nun, 'mütekellim, muhatap, maksat, makam' eksenlerinde farklı bir yerde durduğunu görürsünüz. Tek tek inceleyelim: 1) Kendisi: Bediüzzaman'la beraber Kafkas cephesinde harbetmiş birisidir. 2) Muhatabı: CHP'de İçişleri Bakanlığı yapan Hilmi Uran'dır. 3) Maksadı: Bediüzzaman'ın üzerindeki devlet baskısının kaldırılmasıdır. 4) Makamı: Bediüzzaman'ın Kürtlüğü üzerinden türlü eziyetlere uğratıldığı bir dönemdir... Bunlar evvelemirde mektuptan anladıklarımız. Ancak daha da derinleşirsek: Yeşiloğlu merhum Türkiye'nin gelmiş-geçmiş en ırkçı hükümetinin içişleri bakanına ulaşmaya çalışmaktadır. Ve bu anlamda muhataplarına tesir edebilecek her enstrümanı denemektedir. (Bediüzzaman Hazretleri de kendisine bu çabalarından dolayı teşekkür etmiştir.) Ve tam da o makamda muhataplarından 'iftira' beklediğinden gardını mektubunun sonunda almıştır. Yani demektedir ki: "Hakkımda 'Türkleri sevmiyor' tarzı birşey söyleyemezsiniz. Çünkü özbeöz Türküm!" Yahut da bu son ifade ırkçı muhataplarına tesir etmek içindir: "Sizden daha Türk bir kardeşiniz olarak bunları yazıyorum. Sözümü yabana atmayın."

Yoksa ne Yeşiloğlu merhumun bu mektubu yazış gayesi ırkçılık yapmaktır ne de Bediüzzaman'ın bu mektubu Emirdağ Lahikası'na koydurmasının sebebi o tarz ifadeleri beğenmesindendir. Burada şu noktaya da dikkat çekmek istiyorum: Bediüzzaman Hazretlerinin Lahikalara koydurduğu her metin virgülüne-noktasına kadar tasvip buyurduğu metinler değildir. Başka hikmetlere binaen 'müsaade buyurduğu' metinler de vardır. Yani hasenatı seyyiatına tereccuh etmiş metinleri de, Hazret-i Üstad, kimi maslahatlarla Lahikalara koydurmuştur. ("Hayır, Lahikalara konulmuş her metin, Bediüzzaman'ın bizzat altına imza attığı metinlerdir!" denirse ben şu misali veririm: "Lütfi'nin Arkadaşı" imzasıyla Barla Lahikası'nda yeralan Hüsrev abinin bir mektubunda "Aziz Üstad, hizmetin göklerde gezsin..." ifadesine Hazret-i Üstad tarafından bir haşiye konmuş ve bu hususta Hüsrev abi gibi düşünmediğini o haşiyede belirtmiştir. Buna benzer şekilde Bediüzzaman Hazretlerinin bazen müdahale ettiği bazen de 'şahs-ı maneviye sayarak' göz yumduğu metinler vardır.) Yeşiloğlu merhumun metni de böylesi metinlerden birisidir. Üstad Hazretleri bir insanın kanında Kürtlük, Arnavutlukluk, Boşnaklık vs. kanı kokusu bulunmasını asla kerih görmez. Ancak eski bir milletvekili tarafından yazılmış bu mektubun Risale-i Nur dairesinin genişlemesine faydası olacağını ummuştur. Allahu'l-a'lem. Özellikle Kürtlüğü üzerinden incitilmesine karşı bu mektubun müsbet bir tesirinin olduğu söylenebilir.

Gelelim ikinci metne. Ki o da meşhurdur. Hasan Feyzi abi merhumun 'seyyidlik' mektubu...

"(...) Ona 'Kürdî' denilmesi ve kaside-i Hazret-i İmam-ı Ali'de (r.a.) görülen 'Ya müdrik!' kelimesinin hazf ve kalbiyle 'Kürt' îma ve işaretinin bulunması, gerçekten Kürtlüğüne delâlet etmez ve onun mânevî silsile-i şerâfet ve siyadetten tenzil ve teb'idini icap ettirmez. Bu isnad ve izafe, Kürdistan'da doğup büyüyen ve bu lâkapla mâruf ve meşhur olan bu zâtın Risaletun-Nur'un tercümanı olduğunu sırf âleme ilân etmek içindir; yoksa Kürtlüğünü ispat etmek için değildir. Kürtçe bilmesi, o kıyafete girmesi ve öyle görünmesi, kendini setr ve ihfa için olup, hakikî hüviyet ve milliyetini ihlâl ve inkâr mânâ ve maksadıyla değildir diye düşünüyorum. Âlem-i İslâmiyet ve insaniyete ve Haremeyn-i Şerifeyne asırlarca hizmet eden bu kahraman Türk milletini onun çok sevmesinde ve hayatının mühim bir kısmını hep Türklerle meskûn olan bu havalide geçirmesinde büyük hikmetler, mânâ ve mülâhazalar olsa gerektir..."

Burada Hasan Feyzi abi ne yapmaya çalışıyor? Bediüzzaman'ı Kürtlükten kurtarmaya mı gayret ediyor? Zâhirine baktığımızda böyle. Hem de çok 'zorlu tevillerle' yapıyor bunu. "Kürtçe bilmesi, o kıyafete girmesi ve öyle görünmesi, kendini setr ve ihfa için olup, hakikî hüviyet ve milliyetini ihlâl ve inkâr mânâ ve maksadıyla değildir diye düşünüyorum..." Bediüzzaman'ın seyyidliğini saklamak için Kürt gibi davrandığı gibi imâlar var mektupta. Hatta gaybî işaretler sadedinde 'Kürt' diye anılması bile tevil ediliyor. Gerçi 'mânevî silsile-i şerâfet ve siyadet' denilerek iş yine 'manevî âl-i beyt' ıstılahına yaklaştırılsa da mektupta ciddi bir müşkül var. O da şudur: Bediüzzaman'ın, delillerle sabit tarihçesinin, "Ben Kürdüm!" demelerinin neredeyse görmezden gelinmesidir.

Hasan Feyzi abi bunu neden yapıyor? el-Cevap: Hasan Feyzi abi merhumun bunu yapma sebebi, yine, yukarıda Yeşiloğlu merhumun metni hakkında dilegetirdiğimiz hikmetlerle bağlıdır. O dönemde Türkiye'de ağır bir 'kemalist Türkçülük' propagandası yürütülmüştür. Devlet eliyle ilk mekteplerden itibaren halka ırkçılık aşılanmıştır. Ve bu aşılamanın kem tezahürleri alınmaya başlamıştır. Bir de üzerine Şeyh Said kıyamı sonrasında tutuşturulan 'Kürt düşmanlığı' eklenince... Üstadın bizzat kendi metinlerinde Kürtlüğü üzerinden ne kadar eziyet gördüğü anlaşılmaktadır. Sadece kendisinin gördüğü eziyet de değil. Eserleri de "Bediüzzaman Kürttür. Uzak durun. Türk hocalara gidin!" lansesiyle tukaka edilmektedir. O da bu yalnızlaştırmanın duvarını aşmaya çalışmaktadır. Kendisinin seyyidliği ile ilgili mektupları Lahikalar'a katması biraz da bununla ilgilidir.

Mübarek Türklerin seyyidlere hürmeti üzerinden kendisinin Kürtlüğü hakkında yürütülen kara-propagandayı aşmaya gayreti gizlidir böylesi mektuplarda. Yoksa Bediüzzaman "Aaaa, ben seyyidmişim yahu, Kürt değilmişim!" fikriyle bir inkâra girişmiş değildir. Mesela: Eserlerindeki Kürt, Kürdistan, el-Kürdî gibi ifadeleri değiştirmesindeki maksadı da biraz budur. (Bir sonraki yazımda bu konuya da değinmeye niyetliyim inşaallah.) Şark Islahat Planı'ndaki maddelere bir göz gezdiren o devirde tehlikenin/zulmün ne boyutlarda olduğunu anlar. Ve Bediüzzaman, bazen gayet günahsız bir-iki kelime için bile senelerce müsadere edilen eserlerinin, bu gibi nedenlerle hepten gadre uğramasından korkmaktadır. Bu hikmetli korkuyla da hamleler yapmaktadır. 

Hülasa: Eğer, böylesi metinleri tutup Kürtlere karşı "Bediüzzaman Kürt değil ha!" demek niyetiyle okursanız, başta belagat kaidesi olarak Üstad'dan ders aldığımız herşeye takla attırmış olursunuz. Çünkü bu mektupların muhatabı Kürtler değildir. Bu mektupların muhatabı Türkçülük illetiyle malul Türklerdir. (Müslüman Türkleri tekrar tekrar tenzih ederim.) Onların; 1) Bediüzzaman'a ve Risale-i Nur'a "Kürttür!" diye gadretmelerinin engellenmesidir; 2) "Kürttür!" diye uzaklaşanların seyyidlik üzerinden tekrar daireye çekilmesidir. Her neyse. Çok uzattım. Kusuruma bakılmasın. Ben bu yazıyı yazdım. Çünkü bir tecrübem yazmak icap ettiriyordu. Evet. Kürtlerin ve Türklerin karışık olduğu meclislerde 'mütekellim, muhatap, maksad, makam' bilgilerini anmadan bu mektupları ders yaparsanız nizâ çıkmasına da sebep olabilirsiniz. Böyle bir nizâya şahit oldum ben. Ne diyelim? Cenab-ı Hak uhuvvetimizi bozdurmasın. Bizi selef-i salihînin yolundan ayırmasın. Âmin.

14 Mayıs 2026 Perşembe

Bediüzzaman'ın hangi ırktan olduğunun ne ehemmiyeti var?

Bediüzzaman Hazretlerinin etnik kimliği önemli midir? Hem 'evet' hem 'hayır' diye cevap vermek gerekir bu soruya. 'Hayır.' Çünkü mürşidin etnik kimliği irşadının değerini etkilemez. Nitekim, İslam ümmeti, Araptan Türke, Kürtten Çerkese, Boşnaktan Laza, Farisîden Hintliye vs. çok çeşitli ırklardan bahşedilmiş bir âlimler meclisi gibidir. Elhamdülillah. Hepsinin irşadı da kalbimizin içi, başımızın üstüdür. (Yüzümüz kıyamete kadar ayaklarının bastığı mübarek toprağa sürünsün.) Hani 'Hanefî imamlarının en büyüklerinden' İmam Züfer rahimehullah için anlatılır ya: Düğününde, aslen Farisî olan, hocası İmam-ı Âzam Ebu Hanife rahimehullaha konuşma yaptırınca, Arap olan kabilesinin büyükleri ona çıkışırlar: "Arapların büyükleri burada dururken sen bir acemi mi konuşturuyorsun?" Hazret-i İmam'ın cevabı gayet nettir: "Babam da sağolsaydı, burada yine onu değil, Ebu Hanife'yi konuştururdum."

Bu anlamda sahiden ırkların hiçbir ehemmiyeti yoktur. Fakat, diğer bir açıdansa, 'Evet,' ırkların ehemmiyeti vardır. Çünkü Cenab-ı Hakîm celle celaluhu o ırklarla da bazı imtihanlar murad eder. Bazı hikmetler gösterir. Bazı okumalar yaptırır. Bazı terbiyelerden geçirir. Nitekim, Bediüzzaman Hazretleri de, 20. Söz'de, 'Bakara sûresinin isminin neden bakara olduğunu' izah ederken, önemli bir noktaya işaret eder: İsrailoğullarına Mısırlılardan geçen 'inekperestlik' sapkınlığı Allah Teala'nın onlara bir inek kestirmesi ile son bulmuştur. Yani bazı marazların tedavisi 'zıttıyla amel etmekte' saklıdır illa. "İşte, Kur'ân-ı Hakîm, Hazret-i Mûsâ aleyhisselâmın risaletiyle, o milletin seciyelerine girmiş ve istidatlarına işlemiş olan o bakarperestlik mefkûresini kesip öldürdüğünü, bir bakarın zebhiyle ifham ediyor." Yine bu anlamda 'secde,' sadece bir fiil olarak bile, insanın kibrini biçer. Çünkü, ona, fiilî olarak da 'kendinden daha büyük olana' eğilmeyi öğretir. Yani, secdede tek eğilen belimiz değildir, enemiz de eğilir.

"Belki de Bediüzzaman hem seyyid hem Kürttür ha?" yazısında da atıf yapmıştım. Mü'minûn sûresinin 47. ayetinde, Mısırlılar, kendilerine peygamber olarak gönderilmiş iki İsrailoğlunu karşılarında görünce, canımız o iki İsrailoğluna feda olsun, şöyle diyorlardı: "Kavimleri bize kul-köle iken bizim gibi iki insana mı inanacağız?" Burada isyanın dayandırıldığı argüman ilginçtir. Zira, dikkat buyurun, Musa ve Harun aleyhimüsselamı 'yalancılıkla' itham etmiyorlardı. İnkârlarını böyle bir iddiaya-emareye dayandırmıyorlardı. Ya? 'Kavimlerinin onlara kul-köle olmasını' dillendiriyorlardı. Evet. Hakikaten, Yusuf aleyhisselam devrinde Mısır'a yerleşen kardeşleri, yani onların soyundan gelen İsrailoğulları, zamanla Mısır'ın 'köle halkı' konumuna indirilmişti. Mısırlılar kendi ırklarını İsrailoğullarının ırkından üstün görüyorlardı. Onları 'ikinci sınıf vatandaş statüsünde' kabul ediyorlardı. Bu yüzden de hidayete tâbi olmak ağırlarına gidiyordu. Bunun benzerini Asr-ı Saadet'te İsrailoğullarında da görüyoruz. Yahudiler, Efendimiz Aleyhissalatuvesselama, Arapları mevhum ırklar hirerarşisinde kendilerinden aşağı gördükleri için, inanmıyorlardı. "Peygamber bizim içimizden çıkmalıydı!" diyorlardı. Yine Benî Ümeyye'yi bidayette Allah Resulünün irşadına soğuk baktıran da Benî Hâşime karşı güttükleri üstünlük davasıydı. Hatta, ayetlerde, Aleyhissalatuvesselamın yetimliğinin bile, ki canımız o Yetime kurban olsun, tebliğini redde gerekçe kılındığını bildirir. Yani cümlesinin mehazı kibirdir.

Yani, nasıl ki, Hakîm-i Alîm celle celaluhu, Âdem aleyhisselamın hammaddesini İblis için bir imtihan vesilesi kılmıştır. O da bu sınamada rezilliğini ortaya dökerek "Beni ateşten onu topraktan yarattın!" deyu isyan etmiştir. Aynen öyle de, Musa ve Harun aleyhimüsselamı da Mısırlılar için bir imtihan vesilesi kılmıştır, Muhammed-i Arabî aleyhissalatuvesselamı da İsrailoğulları için imtihan kılmıştır. Hatta, Aleyhissalatuvesselam Efendimizim Araplığı bugün bile sair kavimler için bir imtihan vesilesidir ki, Türkiye'de, "Muhammed Peygamber aslında Türktü!" diyen hezeyancılara rastlanmıştır. İşte bu 'tuttuğunu Türk yapıcı' kemalist Türkçülük de arkasında aynı kibri barındırır. Ona göre "Türkün Türkten başka dostu yok!" olduğu gibi "Türk Türkten başkasına da iman etmez!" veya "Türk Türkten başkasını da kendisine mürşid tutmaz!" Müslüman Türkleri tenzih ederim. Kemalistleri konuşuyorum ben.

Keza, arzedegeldiğim sahih bağlamda, mürşidin mensup olduğu ırkın bir ehemmiyeti olduğunu, bir hikmeti bulunduğunu söylemeye çalışıyorum. "Cenab-ı Hakkın bir terbiye şekli de bu âdetullah içinde görünüyor gibidir!" demekteyim. Cenab-ı Hak, bazen, hikmeti böyle iktiza ettiğinde, mürşidlerini 'küçük görülen' kavimlerden gönderir. Böylece kendisini 'büyük gören' kavimleri sınar. Sınamadan geçenler, kibrini yenenler, o irşaddan istifade ederler. Hem de zaten kabulün kendisi bir terbiye şekli olur. Tıpkı, kurban kesmenin 'inekperestliği' öldürmesi kabilinden, o mürşide "Üstadım, şeyhim, imamım, seydam, hocam, efendim vs." demekle şifalandırılmış olurlar. Çünkü bunu demekle de/bile içlerindeki İblis'in boynuna bir kılıç çalınır. Başı secdeye getirilir. Yok, "Ben o ırktan birine mürşid demem!" diyorlarsa, eyvah, imtihan kaybedilmiş olur. Bu imtihan bütün ırklar için geçerlidir. Sadece birisine değil. 

Hülasa: Bediüzzaman Hazretlerinin 'Kürtler içinden bir mürşid olarak' ümmete hediye edilmesiyle 'kemalist Türkçülüğün mübarek Türklere aşılanmaya çalışılmasının' aynı devirlere denk gelmesi zikrolunan hikmetten uzakta okunmamalı... Ve eğer Türk mürşidlerden gelen hidayete kalbini kapayan Kürtler varsa, Allah onları ıslah eylesin, onları da bu kanundan uzakta tutmamalı. Ben, bütün o kemalist propagandaya rağmen, o ateşten şartlar altında, Üstadın yanından gram oynamayan Türk abilerin hatırasını andığımda gözlerim yaşarıyor. O civanmertlerin bu imtihanı ne büyük muvaffakiyetle aştıklarını düşünüp lezzetleniyorum. Ancak imtihan hepimizin başındadır. İblis, istiyor ki, düştüğü hataya bütün insanlık da düşsün. Herkes kendi âdemine takılsın. Ne diyelim? Cenab-ı Mevla bizi o tür vartalardan muhafaza eylesin. Hidayetini kalbimizin rehberi kılsın. Uhuvvetimizi bozdurmasın. Âmin. Âmin.

11 Mayıs 2026 Pazartesi

Belki de Bediüzzaman hem seyyid hem Kürttür ha?

Belki üç aydan fazladır Bediüzzaman Hazretlerinin seyyidliği-Kürtlüğü üzerine dönen tartışmalara dair bir yazı yazmak emelindeydim. Fakat ne kadar denedimse çalıştırılmadım. Şimdi Abdülkadir Çelebi abinin makalesini görünce "Belki de bu yazı için bekletildim!" diye düşünmeye başladım. Çünkü, Allah razı olsun, Abdülkadir abi güzel çalışmış. Epeyce malzeme derlemiş. Bunların çok azı benim zihnimdeydi. Böylece topluca bulmuş oldum. Elbette benim de görüşlerim yalnızca beni bağlar. Kimseyi illa ikna olmaya zorlayacak değilim. Fakat, işte, şöyle böyle yirmibeşyılı bulan nurculuk maceramda meseleyi kendi zihnimde-kalbimde böyle tavazzuh ettirebildim. Bir şekle soktum. Bu bana lazımdı. Zira meşreben kendimi Hasan Feyzi abi merhuma pek yakın bulurum. Hani Üstad Hazretleri onun hakkında Emirdağ Lahikası'nda diyor: 'Herşeyi çabuk kabul etmeyen ve delilsiz teslim olmayan...'

Bana da "Şunu-bunu şöyle-böyle kabul edeceksin!" denirse çabuk kabul etmem. Delilsiz de teslim olmam. Nitekim mevzuda bazı müşkülat vardır. Zira Bediüzzaman Hazretlerinin bizzat kendisine ait olduğunu bildiğimiz 'birincil metinler' ile hatıralarla gelen 'ikincil metinler' arasında zâhiren tenakuz bulunmaktadır. Bediüzzaman Hazretlerinin, Risale-i Nur külliyatında, yani bizzat kendisine ait olan metinlerde, nesebine dair seyyidlik iddiası yok gibidir. Hatta  "Meşhur bir nesebim yok ki mazisini muhafazaya çalışayım..." gibi ifadeler kullanmaktadır. Âl-i beytle kurduğu rabıta ise, yine kendisinin beyanıyla, 'manevî âl-i beytten olmak' üzerinedir. Onun da gerekçesini Hata-Savab Cetveli'nde 'Aleyhissalatuvesselam Efendimizin âline edilen duadan hissedar olmak' şeklinde beyan buyurur. Çünkü kimi müçtehidler "Seyyid olmayan fakat ehl-i takvâ bulunanlar o duada dahildirler..." demişlerdir.

Meselenin bu yanını anmakla birlikte, ben demiyorum ki, Bediüzzaman Hazretlerinin kat'iyyen âl-i beytle nesebî hiçbir bağı yoktur. Asla demiyorum. Olabilir. Zira, hassaten Anadolu'da, nesebler birbirine çok karışmıştır. Ve senedli seyyidler kadar senedi bulunmayan seyyidler de vardır. Hatta kendisi de bir yerde der ki: "Şu dünya yüzü, hususan şu memleketimiz, eski zamandan beri çok muhaceretlere ve tebeddülâta maruz olmakla beraber, merkez-i hükûmet-i İslâmiye bu vatanda teşkil olduktan sonra, akvâm-ı saireden pervane gibi çokları içine atılıp tavattun etmişler. İşte, bu halde Levh-i Mahfuz açılsa, ancak hakikî unsurlar birbirinden tefrik edilebilir..." Belki, bu anlamda, Bediüzzaman Hazretlerinin âl-i beytle nesebî bir rabıtası da olabilir. Ancak sadece 'olabilir.' Zira sahih bir sened bulunmadığı sürece, en azından İslamî ilimler açısından, bunun ispatı mümkün değildir. Lakin şöyle olur:

'Kazıye-i makbule' derecesinde, "Ben bu hatıralara da sahiplerine de itimat ediyorum!" denilerek, Üstadın neseben seyyidliği savunulabilir. Fakat Üstad Hazretleri yine Emirdağ Lahikası'nda der ki: "Hatta ilm-i mantıkta 'kaziye-i makbule' tâbir ettikleri, yani 'büyük zatların delilsiz sözlerini kabul etmek'tir; mantıkça yakîn ve kat'iyyeti ifade etmiyor, belki zann-ı galiple kanaat verir. İlm-i mantıkda; burhan-ı yakînî, hüsn-ü zanna ve makbul şahıslara bakmıyor, cerh edilmez delile bakar..." Yani, bu hatıralar üzerinden Hazret-i Üstadın seyyidliğine inanan bir milyon nur talebesi var diyelim, onlar bunu bir dava olarak iki milyar müslümana ispat edemezler. Zira İslamî ilimlere göre nesebî seyyidliğin ispatı sahih senedle olur. Hatıralarla ispatı, en azından herkese karşı, mümkün gelmiyor.

Önemli bir soruya gelelim şimdi: Bediüzzaman Hazretleri, eğer neseben seyyidse, bunu neden eserlerinde hiç anmıyor? Çünkü diyor: "Seyyid olmayan 'Seyyidim' ve seyyid olan 'Değilim' diyenler, ikisi de günahkâr; ve duhûl ile hurûc haram oldukları gibi… " Buna kendimce şöyle 'çok seçenekli şekilde' cevap veriyorum: 1) Üstad Hazretleri neseben sahiden seyyid olmayabilir. O yüzden böyle bir iddiaya metinlerde hiç girmemiştir. 2) Üstad Hazretlerinin ceddinden neseben seyyid olduğuna dair bir bilgisi vardır. Ancak bu bilgi 'herkese ispat edilebilir' bir şekilde değildir. Senedsizdir. O yüzden İslamî ilimler açısından ispat edemediği bir seyyidliğin iddiasına girmemiştir. 3) Üstad bu seyyidliği daha sonraları keşfen, yani manevî âlemlerde aldığı işaretlerle de, bilmiş olabilir. (Bu ihtimal velayetine inanmayanlara sevkedilmez.) Evet. Belki evvelen kendisinin de böyle bir bilgisi yoktur. Çünkü, hassaten Eski Said dönemine bakıldığında, Bediüzzaman Hazretlerinin böyle birşeye hiç temas etmediğini görürüz. Orada neseb bağı olarak andığı tek şey 'Kürtlüğü'dür. Ve ilmî çevrelerde de genelde 'el-Kürdî' olarak anılmaktadır.

Peki, Eski Said dönemi hep böyleyse, bu 'seyyidlik' meselesi nereden çıkmıştır? Ona da cevaplarım yine 'çok seçenekli bir şekilde' geliyor: 1) Bediüzzaman Hazretleri, sâbık dönemde, Türklere rejim eliyle aşılanan 'Türkçülüğün' ve de bağlantılı 'Kürt düşmanlığının' zemin tuttuğunu görmüştür. "Eğirdir Müftüsüne son ihtar!" gibi mektuplarda işaretlerini gördüğümüz bu durum şu gibi metinlerde onun gündemini daha fazla işgal edecektir:

"Şeytanın telkiniyle ve ehl-i dalâletin ilkaâtıyla, bana karşı propaganda ile hücum eden ve mühim mevkileri işgal eden bazı mülhidler, kardeşlerimi aldatmak ve asabiyet-i milliyetlerini tahrik etmek için diyorlar ki: Siz Türksünüz. Maşaallah, Türklerde her nevi ulema ve ehl-i kemal vardır. Said bir Kürttür. Milliyetinizden olmayan birisiyle teşrik-i mesai etmek hamiyet-i milliyeye münâfidir..."

İlerleyen yıllarda Hazretin bu durumdan çok rahatsız olduğu anlaşılmaktadır. Hasan Feyzi abi gibilerin, Lahikalara da girmiş 'Üstadın seyyidliğine dair' metinleri, içerik itibariyle, âdeta Türkleri Üstadın mübarekliğine iknaya çalışmaktadır. Onun 'Kürtlüğünden dolayı' Risale-i Nur'dan uzak duranları daireye dahil etme çabası gütmektedir. Ben buradan hareketle diyorum ki: Hazret-i Üstad 'seyyidliğinin konuşulmasını' Kürtlüğüne vurguyla küstürülmeye çalışılan 'Türklerin irşadından ayrılmaması için' hoşgörmüştür. Ve belki, neseben seyyid olmasa bile, hakikatli bir âlim olarak 'manevî âl-i beyt'e dahil olduğu için, böyle şeylerin konuşulmasına cevaz vermiştir.

Mehdiyet meselesinin konuşulmasına kısmen gösterdiği hoşgörüyü de böyle anlıyorum ben. Yani, kendisi hakkında 'ahirzamanın büyük mehdisi' diyenleri, 'eserlerini hidayete vesile gördüğü' için 'o kanunun bir ferdi' mesabesinde kabul ederek küstürmemiştir. Çünkü 'mehdi' kelimesi 'hidayete sevkeden' demektir. Risale-i Nur'un intişarı emeliyle 'zaten binbir sopayla dövülen' talebelerini 'etrafında tutmaya bir vesile' saymıştır. Allahu a'lem.

2) Bir önceki şıkkın sonunda bu meseleye de bağlandık zaten. Talebeleri arasında, özellikle II. Dünya Harbi atmosferiyle ortaya çıkan, 'Zaman bu zamandır' okumasının 'mehdiyet' iddialarını güçlendirdiğini görüyoruz. Ahmed Feyzi abi merhum gibi kimileri, Üstadın bile tehlikeli bulduğu şekillerde, mehdiyet konusunu sarahatle anmaya başlıyorlar. Fakat mehdiyetin şartları var. Bu şartlardan birisi de, rivayetle geçtiği üzere, Efendimiz aleyhissalatuvesselamın soyundan gelmesi. Yani, birisi hakkında 'mehdi' derseniz, o kişinin soyunu da bir şekilde Aleyhissalatuvesselam Efendimize bağlamak zorundasınız. (Bağlanması zorunlu mu? Bunu da ayrıca konuşmak lazım. Ama genel kabul bu şekildedir.) Bence Bediüzzaman Hazretlerinin mehdiyetinin konuşulması da seyyidlik meselesini ateşliyor. Yani mehdiyetinin konuşulmasının ardından onun gereği olarak seyyidliği de sıkça gündem oluyor. Hatta kendisi de mahkemede böylesi sorulara cevap vermek zorunda kalıyor: "Eğer Said mehdiliğini ortaya atsa bütün şakirtleri kabul edecek, dediklerine mukabil, Said, itiraznamesinde demiş ki: 'Ben Seyyid değilim. Mehdi Seyyid olacak...' diye onları reddetmiş." Hazret-i Üstad mahkemelerde bu iddiaları bariz şekilde reddediyor.

Toparlarsam: Üstad Hazretleri 'seyyidliğinin konuşulmasına' iki nedenden bir derece müsaade ediyor: 1) 'Türklerin seyyidlere hürmeti' üzerinden Risale-i Nur dairesinde onları tutabilmek için. 2) Türklerin mehdiyete imanı üzerinden Risale-i Nur dairesine onları çekebilmek için. Burada şuna dikkat isterim: Bizzat kendisi kesinlikle propaganda olarak anmıyor. Ancak 'talebelerinin arasında konuşulmasına' bir derece müsaade ediyor. Müsaadesi de devrin zorlukları açısından anlaşılabilir duruyor. Ebced-cifir ile iştigali de bu mecburiyetin tahtındadır biraz. Yine Ahmed Feyzi abiler gibi başkalarının da telifatından anlıyoruz ki, ebced-cifir ile meşguliyete, genel bir temayül bulunmaktadır. Zevkli bir meslektir. Cazibedardır. Merakâverdir. Yoksa cifir ilmi, Bizzat Üstadın da ifadesiyle, 'şarlatanların istifade etmeleri' mümkün bir alandır. Kendisi de bu konudaki duruşunu Hulusi abiye şöyle açıklıyor:

"İlm-i cifre anahtar olacak bir ders istiyorsunuz. el-Cevap: Biz kendi arzu ve tedbirimizle bu hizmette bulunmuyoruz. İhtiyârımızın fevkinde, bize, daha hayırlı bir ihtiyar işimize hâkimdir. İlm-i cifir, meraklı ve zevkli bir meşgale olduğundan, vazife-i hakikiyeden alıkoyup meşgul ediyor. (...) Hakâik-ı esâsiye-i imâniye ve Kur'âniyenin berâhîn-i kat'iye ile ümmete ders vermek hizmeti ise, ilm-i cifir gibi ulûm-u hafiyenin yüz derece daha fevkinde bir meziyet ve kıymeti vardır. O vazife-i kudsiyede kat'î hüccetler ve muhkem deliller sûiistimâle meydan vermiyorlar. Fakat cifir gibi, muhkem kaidelere merbut olmayan ulûm-u hafiyede sûiistimâl girip şarlatanların istifade etmeleri ihtimâlidir. Zaten hakikatlerin hizmetine ne vakit ihtiyaç görülse, ihtiyâca göre, bir nebze ihsân edilir."

Şimdi konunun asıl düğüm noktasına gelelim: Bediüzzaman Hazretlerinin seyyidliği Kürt olmadığı anlamına gelir mi? Aslında gelmez. Ama getirilebilir. Veya getiriliyor da... Bunu da 'çok seçenekli bir şekilde' tahlil edelim:

1) Bediüzzaman Hazretleri 'kültürel olarak' Kürt müdür? el-Cevap: Kesinlikle. Kürtçe konuşur. Kürt gibi giyinir. Kürt gibi davranır. Eski Said'in yazdığı "Fahr olmasın, derim: Biz ki hakikî Müslümanız; aldanırız, fakat aldatmayız..." cümlesinin asıl metinlerde 'Müslümanız' diye değil 'Kürdüz' diye geçtiği söylenir. (Sâbık dönemde, elbette, bunun gibi pekçok yerde rejimin bu yollu saldırısına maruz kalmamak için Kürt, Kürdistan, el-Kürdî gibi ifadeleri değiştirmiştir. Bu değişikliğin de aslında iki sebebi vardır: 1) Şeyh Said kıyamından itibaren devletin Kürtlere karşı yürüttüğü yıkıcı politikadan kurtulmaya çalışmak. Kırk türlü bühtan ile zaten uğraştırılan eserlerinin bir de buradan saldırıya uğramasını engellemek. 2) Türkçülüğün tuttuğu Türklerde Risale-i Nur'a karşı bir antipati oluşturmamak. Yani 'o ifadeleri kullanırken derdinin ırkçılık olmadığını' anlatamayacağı kişileri uzaklaştırmamak.)

2) Bediüzzaman Hazretleri coğrafî olarak Kürt müdür? el-Cevap: Evet. Kendisinin de müteaddit şekillerde doğrulamasıyla Kürdistan coğrafyasında dünyaya gelmiştir. Buradan kastedilen 'devlet' değil 'coğrafya'dır. Zaten Osmanlı'da ve hatta Cumhuriyet'in ilk devirlerinde Kürdistan kelimesi serbest bir şekilde kullanılmaktadır. Şeyh Said kıyamıyla birlikte oluşturulan atmosferde bu tip kelimeler, hatta Kürtçenin bizzat kendisi, yasaklanmıştır.

3) Bediüzzaman Hazretleri genetik olarak Kürt müdür? el-Cevap: Evet. Fakat burada %100 şart değildir. Neden? Çünkü Türkiye'de yaşayan hiçbir Kürdün, Türkün, Arabın %100 Kürt, Türk, Arap çıkacağını sanmıyorum ben. Zira müslümanlar birbirlerinden çoklukla kız alıp-vermişlerdir. (Malum, bazen, gen testi yapılan insanların onlarca ırkla bağlantısı çıkıyor. Youtube'da bununla ilgili mebzul miktarda video var. İzlenebilir.) Bediüzzaman Hazretlerinin, işte bu anlamda, Kürtlüğü %100 olmayabilir. Ama hiçkimsenin böyle bir garantisi asla yoktur zaten.

Bir de şu var: Efendimiz aleyhissalatuvesselamın pâk nesli, bütün ırklar için, bir 'kesişim kümesi' gibidir. Matematiği iyi olanlar hatırlayacaklar hemen, kesişim kümesi, bütün kümeleri birbirine bağlayan bir alandır. Hem hepsindendir hem de kendisidir. Mübarek seyyidler-şerifler cemaati de, gittikleri her bölgede, o bölgelerin insanlarıyla kaynaşmışlar, onlardan kız almışlar-vermişler, böylece ırken de onlara benzemişlerdir. Hindistan coğrafyasındaki seyyidler Hintlilere benzerler. Afrika'daki seyyidler Afrikalılara benzerler. Türkistanlı seyyidler Türklere benzerler vs. Çünkü seyyidlik müslümanlar açısından çok itibarlıdır. Ve herkes âl-i Resulullah ile akrabalık bağı kurmak ister. Bu yüzden seyyidlerin toplantığı meclislerde her renkten insan bulursunuz. (Bendeniz böyle bir toplantıyı gördüm. Renkliliğe hayret ettim. Hatta muhterem Faris Kaya abi, eski Nesil Yayınları binasında, "Lütfen senedli seyyidler bir ayağa kalksın da cemaat onların mübarek simasını görsün!" deyince ayağa da kalkmışlardı. Esmerinden bembeyazında çeşit çeşit insan vardı.) Teni siyah olandan gözü çekiğe... Çeşit çeşit seyyid bulunur.

Bu şu demektir: Seyyidler hem seyyiddirler hem de arasında bulundukları kavimdendirler. Yani bir seyyid, eğer Türkler arasında bulunuyorsa, hem seyyiddir hem de Türktür. Eğer, Kürtler arasında bulunuyorsa, hem seyyiddir hem de Kürttür. Eğer Çerkesler arasında bulunuyorsa, hem seyyiddir hem de Çerkestir. Ve hakeza... Yani bir insanın seyyid olması 'Araplık dışında intisabda bulunduğu diğer bütün ırklardan kovulması' anlamına gelmez. Bugün İslam tarihinde bir millete malolmuş nice âlim vardır ki, mübarek soylarına baktığınız zaman, sahabeye gider. Akşemseddin Hazretleri ki, evvela Türklerin medar-ı fahrıdır, sonra hepimizin medar-ı fahrıdır, soyca Hz. Ebu Bekir radyallahu anha dayandığı söylenir. Hazret-i Mevlana Celaleddin (k.s.) ki, yine evvela Türklerin medar-ı fahrıdır, sonra hepimizin medar-ı fahrıdır, Hz. Osman radyallahu anha dayandığı söylenir. Ancak onlar içlerinde yaşadıkları kavimden de olmuşlardır. Onların dilleriyle konuşmuşlardır. Onların kıyafetlerini giymişlerdir. Allah hepsine rahmet eylesin. Hepsinin şefaatini bizleri nasib eylesin. Hepsinin nur u feyzini kalbimizden eksik etmesin.

Demek istiyorum ki: Genetik olarak baksak, belki, Bediüzzaman Hazretlerinin genlerinde Arap geni, Türk geni vs. buluruz. Belki... Ancak onlardan çok şekilde Kürt geni buluruz. Zira nesiller boyunca Kürtlerin arasında yaşamış bir aileye mensubdur. Ailenin akrabaları halen, maşaallah onlara, hayattadır. Onlar da kendilerinin Kürt bilmektedir. O yüzden Bediüzzaman Hazretlerini, seyyidliği üzerinden, güya 'Kürtlükten kurtarmak' isteyenler olmayacak bir işin kapısını zorlamaktadırlar. Birgün kabr-i şerifi tekrar ortaya çıkarsa, mübarek dokusundan bir örnek alaraktan, götürüp test ettirebilirler. (Bakalım cür'etimiz Tekâsür sûresinde anlatılanlardan ileriye varır mı?) İnşaallah, bu defa, Mimar Sinan'ın kafatasının kaybedilmesi gibi bir kaza yaşanmaz. Yoksa yaşanır mı? Kimbilir...

Yazı çok uzadı. Buraya kadar sabredenler haklarını helal etsinler. Şuna da dokunmadan geçmeyeyim: Peki, Bediüzzaman Hazretleri neseben seyyid değilse, en azından senedle bunu ispat edemiyorsa, neden talebelerine 'Hasanîyim-Hüseynîyim' gibi şeyler söyledi? Hatıralarda neden bu yollu çok bilgi var? Ahmed kardeşiniz uzlaşmacı bir insandır. Zaten salih selefimiz de nasslar arasında zâhiren tenakuz içeren ifadeler bulurlarsa barıştırmanın yollarını aramayı öğretmişlerdir. Ben de barıştırmanın yollarını ararım. Bulduğum yol yine şöyle 'çok seçenekli'dir:

1) Üstad Hazretleri elinde kat'î senedle bulunmayan bir bilgiyi müsait gördüğü talebelerine açıyor olabilir. 2) Üstad Hazretleri bu tür ifadelerde yine 'manevî âl-i beyte atıf yaparak' konuşuyor olabilir. Yani, o türden bağının kuvvetini bildiği için, "Ben de âl-i beytten sayılabilirim!" diyerek talebelerini bu neviden 'kıymetini bilmeye' de davet ediyor olabilir. 3) Üstad Hazretleri âl-i beytten olduğu bilgisine, keşfen, Yeni Said döneminde erişmiş de olabilir. O yüzden görece eski metinlerinde seyyidlik iddiasını reddederken bunlarda hususi kabuller görünebilir. 4) Üstad Hazretleri 'seyyid' kelimesinden kinaye ile bazen 'efendilik' manasını da kastediyor olabilir. Buna ilave bir bilgi: Arkadaşlar, hatıralarda, 'Üstadın kendisine seyyid dediği' nakledilen Seyyid Salih Özcan abinin yeğeni mesabesindeki bir akrabası Avcılar'da ders arkadaşımızdı. Çok kıymetli bir abimizdi. Hatta Salih Özcan abi merhum onun kirveliğini bile yapmış. Her neyse... Seyyidlikle, neseben seyyidlikle, hiçbir bağlarının olmadığını tekrar tekrar şu fakire söyledi. Onlar da Arap imiş. Tamam. Hatta aşiretlerini falan da söylemişti. Ellerinde neseblerini gösteren senedler de bulunmaktaymış. Fakat seyyidlikle hiçbir bağları yokmuş. Bunu o abimiz büyük bir güvenle söyledi. Üstadın 'seyyid' ifadesiyle 'efendi' manasını kastettiğini düşündüğünü belirtti. Bunu da bir bilgi olarak arzedeyim.

Sonuç olarak, Ahmed kardeşiniz, Hazret-i Üstadı büsbütün seyyidlikten ihraç etmeyi doğru bulmuyorum. Amma Kürtlükten ihracını ondan yüz kez daha fazla doğru bulmuyorum. Seyyidleri 'sadece aile içinde evlenen' hayal etmeyi hiç mi hiç anlamıyorum. Bir kişinin babası da annesi de seyyidse 'es-Seyyid' denilir. es-Seyyid sayısı seyyidler içinde kaç tanedir peki? Azdır. Büyük çoğunluğu başka neseblerle akrabalık bağı kurmuşlardır. Her aile seyyidlerden kız almak ister, kız vermek ister, çünkü bu Allah Resulü aleyhissalatuvesselamın pâk nesebiyle akraba olmaktır. O akrabalıkta herkes için bereket vardır. Seyyidler de, gittikleri her yerde, mübarek ailelerden kız alıp-vermişlerdir. Şimdi, sanki böyle şeyler hiç olmamış gibi, "Seyyidse Kürt değildir!" demek doğru değildir.

Aksini söyleyene de karşıyım ben. "Kürtse seyyid değildir!" diyen de doğru yapmıyor. Yine böyle bir şıkka angaje olup kalalım ki? Çözümü yukarıda söyledim. Seyyidler hem kendi nesebleriyle hem de içinde bulundukları kavimle bağlıdırlar. Onlar ümmeti birbirine bağlayan mübarek bir cemaattirler. Zaten Üstadımız da ahirzamanda bu seyyidler cemaatinin mehdinin hizmetinde büyük bir fonksiyon göreceğini söylüyor. Nasıl yapacaklar bunu?

Çünkü herbiri bir kavmin içinde girmiş. Hem 'onlardan biri' olmuş hem de 'onlara baş' olmuş. Onların bu 'kesişim kümesi' ahirzamanda kurtaracak bizi. Yeter ki, ırkçılık illetiyle, Firavun'un kavminin Musa ve Harun aleyhimüsselama dedikleri gibi demeyelim. Hani Mü'minûn sûresinin 47. ayetinde kısa bir mealiyle buyruluyor: "Kavimleri bize kul-köle iken bizim gibi iki insana mı inanacağız?" Çünkü incir çekirdeğinden incir ağacını yaratmak Sânî-i Zülcelal'in kudretinin şânıdır. Allah mütekebbirleri böyle de sınar. Evet. Benî İsrail'i Benî İsmail'e (Araplara) gelen hidayetten alıkoyan, Benî Ümeyye'yi Benî Hâşim'e gelen nurdan çekindiren, bizi de Risale-i Nur'un muazzez feyzinden etmesin. İslam uleması, hangi kavmin içinden çıkarsa çıksın, başımızın tâcıdır. Onlar seyyidlerimizdir. Efendilerimizdir. Canımız o mübareklere feda olsun. Ulemaya ırkçılık illetiyle bakan dinine hainlik ediyor demektir.

5 Ekim 2025 Pazar

Türkiye'yi 'devekuşu Türkçülüğü'nden kim kurtaracak?

"Acip bir mağlâta-i şeytaniye ile kendini aldatır, yaşar..."

Hüda müslüman Türkleri aziz eylesin. İslamiyeti onlardan, onları da İslamiyetten, ayırmasın. Din-i Mübîn'e hizmetleri çoktur. Dua ederiz. Teşekkür ederiz. Destekleriz. Bediüzzaman Hazretlerinin dediği gibi 'Dindar bir Türkü fâsık çok ırkdaşımıza tercih ederiz.' Fakat bazı düğümler bu kadarcık kabullerle çözülmüyor ki... Çünkü işin ucu 'kizbe/yalana' varıyor. Ve yine mürşidimiz bize öğretiyor: "Kizb kudret-i İlâhiyeye bir iftiradır." Yani öyle yaratmadığı halde 'Öyle yarattı' demektir. Daha başlangıçta bu yüzden kendimize Türk demeyi beğenmeyiz. Zira 'Türk' bir ırk ismidir. Cenab-ı Hak bizi o ırktan yaratmamıştır. Aleyhissalatuvesselam Efendimiz 'kendisini nesebinden başka nesebe atfedeni' kınamıştır. "Kizb hikmet-i Rabbaniyeye zıttır." Bu tavrımız mübarek Türklere husumetten değildir.

Hikmet-i Hüda öyle eda etmediği halde öyle yapmak asla fıtrî değildir. Şer'î değildir. Hakiki değildir. Nitekim İslam tarihimiz boyunca muazzez büyüklerimiz isimlerinin arkasına el-Arabî, et-Türkî, el-Kürdî gibi takılar yerleştirmekten teberri etmemişlerdir. Milletlerini yalnız İslamiyet bilmekle birlikte kavmiyetlerini reddetmemişlerdir. Bilakis, birbirlerinin kavmiyetlerini tanıyarak, ayette buyrulduğu gibi "Sizi taife taife, millet millet, kabile kabile yaratmışım, tâ birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki hayat-ı içtimaiyeye ait münasebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muavenet edesiniz. Yoksa, sizi kabile kabile yaptım ki, yekdiğerinize karşı inkârla yabanî bakasınız, husumet ve adâvet edesiniz değildir..." sırrına uygun hareket etmişlerdir. Yani, ne kavmiyeti yabanîliğe kullanmak caizdir, ne de onu reddetmek mümkündür. Evet. Yurdumuzdaki 'Türklük' giysisi, bu İslamî arkaplana boşverdikçe, bedenimize oturmaz olmuştur. Yani, Fransız ulusalcılığının tangocu kadın libası, ümmet-i Muhammed'in hocalarına giydirildikçe, kalıbımızdaki güzellik zedelenmiştir.

Tabiî, biz böyle söyleyince, hemen şu tarz itirazlar yükseliyor: "Türklük bir ırk değildir. Türk aslında 'müslüman' demektir. Kendine Türk demekten çekinen müslümanlıktan çekiniyordur..." Hâşâ! Niye böyle olsun? Neden böyle ittirmeye-çektirmeye mecbur kalalım? Türklük bir ırk manasına gelmiyorsa, tamam, biz de seve seve Türk olalım. Eyvallah. Fakat insafını/aklını yitirmemiş hiçbir muallim diyebilir mi ki: Sözün etimolojisinde ırk yoktur. Hayır. Bunu insafını/aklını yitirmemiş hiçbir Allah'ın kulu diyemez. Bu kelime tarih boyunca ırk manasına kullanılmıştır. Selefimizin dev kütüphanelerini ateşe atıp yandıracak halimiz yok. Beyanları apaçık ortada.

Peki kelimelerin manaları değişmez mi? Değişebilir. Yeterli zamanı-edebiyatı tanırsanız, evet, mümkündür. Ancak Türklüğün artık ırk manasına kullanılmadığını sahiden söyleyebilir miyiz? Serdar Kaya'nın Endoktrinasyon ve Türkiye'de Toplum Mühendisliği kitabında arzettiği vechile, bu konuda, Türkiye'nin ciddi çelişkileri vardır. Bu çelişkilerden birazına Şener Aktürk Hoca da Türkiye'nin Kimlikleri isimli eserinde dikkat çeker. Türklük şu anda Türkiye'de devekuşu gibi 'ne deve ne kuş' bir pozisyonda sürdürülmektedir. Mesela: Herhangi başka ırkın 'Türkiyeliliği' sözkonusu olduğunda Türklüğün 'Türkiyeli Müslüman' tanımına yaklaştırıldığı olur. Hatta uzun yıllar Türkiye'de yaşamış gayrimüslimlerin de 'artık Türk olduğundan' bahsedilir. Burada Türk daha çok 'Türkiyeli' manasınadır.

Ancak ulus-devlet cenderesinden çıkıldığında 'Türkî Cumhuriyetler' diye bir başlık belirir. Bu başlığın içine Arap, Afgan, Kürt, Afrikalı müslümanlar giremez. Burada 'Türk' demekle kastedilen kesinlikle ırktır. Yani bu devletler aynı ırktan gelenlerin devletleridir. Sonra yüzünüz Batı'ya döndüğünde, bu defa, Avrupa'nın 'Türk' demekle aslında 'müslümanı' imâ ettiği belirtilir. Yani, Avrupalı, birisine 'Türk' diyorsa aslında 'müslüman' demek istemiştir. "O yüzden Türk 'müslüman' demektir." Fakat bu defa okullarımızda okutulan tarih derslerine gider aklımız. Ta Hunlara, asıl adı Mao-Tun olan Mete Han'a, kadar uzandırılan bir tarih müfredatı vardır. Oralarda Türke artık 'müslüman olma şartı' koşulmaz. Şaman, hindu, manici, mecusi, hatta hristiyanlığa mensup olanlar dahi bu dairenin içine girebilir.

O yüzden Macarlar, Bulgarlar, Gagavuzlar vs. 'Hristiyanlaşmış Türkler' olarak aksettirilir. Hülasa: Resmi söylem hep 'bir öyle bir böyle' yapar. Hangi delikte yakalamaya çalışsanız, başka bir delikten başını çıkarıp, 'Naaniik!' çeker. Kimse Türklüğün tam olarak ne olduğunu bilmez. Bilemez. Çünkü Türkçülüğümüz, umdeleri belli bir itikattan çok, nabza göre şerbet bir taktiksellikten ibarettir.

Hülasa: Türkiye şu an neye 'Türk' dediğini kendisi de tam bilmez bir haldedir. Vatandaşlarını Türk olarak tanımlar. Tamam. Ama Türkiyeli olmayan bir Türkü de vatandaşı kabul etmez. "Ne mutlu Türküm diyene!" derken sanki herkesi kucaklayacakmış gibi yapar. Ama "Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur!" dediğinde işi genetiğe döker. Nesillerdir Türkiyeli olan bir Arabı, Kürdü, Çerkezi, Boşnağı, Arnavutu vs. pekâlâ Türk sayabilir. Maşaallah. Ancak iş tarih tedrisatına geldiğinde onları da Türkten bilmemeye başlar. Çünkü Türkler Ortaasya'dan kalkıp göç etmiş bir 'çekik gözlüler' nesebidir. Bozkır çocuklarıdır. Yafes'in evlatlarıdır.

Cumhurreisimiz dahi, cumhurbaşkanlığı forsundaki devletleri temsil eden askerlerin arasından inerken, sağına-soluna Arap, Kürt vs. almamıştır. Temsil edilen devletler sırasıyla şunlardır: Büyük Hun, Batı Hun, Avrupa Hun, Ak Hun, Göktürk, Avar, Hazar, Uygur, Karahan, Gazneliler, Büyük Selçuklu, Harezmşahlar, Altınordu, Timur, Babür ve Osmanlı... Bunların tamamı ırken(!) Türk devletlerdir. Karahanlılardan sonrası müslümanlardır. Eyvallah. Ancak çok büyük sınırlara hükmetmelerine rağmen, Emevîler-Abbasîler vs. yoktur. Memlükler yoktur. Eyyübîler yoktur. Yani burada da devletin Türklüğü gayet be gayet ırkîdir. 'Türkiyeli müslüman' falan gibi değildir.

Resmi söylem kendinden bu ikirciliği kaldıramadığı için tartışmalar da dinmiyor. Üç Tarz-ı Siyaset'teki İslamcılık, Osmanlıcılık, Türkçülük ekolleri, üçü birden, artık tek 'Türk' kelimesinde halledilmeye çalışılıyor. Bazen Türklük İslamcılık anlamına geliyor. Bazen Türklük Osmanlıcılık anlamına geliyor. Bazen de Türklük düpedüz Türkçülük oluyor. 'Ne deve ne kuş' sistemiyle bu gemi yalpalayarak gidiyor. Gönül istiyor ki, yeni anayasada, bu iş artık bir rayına otursun. En azından Türkiyeliler Türkiye'de ne olduklarını çelişkisiz şekilde bilsinler. Hoş, ona da "Türkiyeli değil Türküm!" taifesi mâni olacak gibi, çünkü bunlar Türk olmayı diğer ırklara bahşedilmiş bir lütûf olarak görüyorlar. Ellerinde bir aşı var. En kara zencileri dahi beyaz yapabilen bir aşı. Şırıngayla dolaşıyorlar. Ve bazı zenciler her nedense aşıyı istemiyor. Onlar da şaşırıyorlar: "Neden kabul etmiyorsunuz? Zenciliğin rezilliğinden(!) kurtulup lebaleb şeref beyazlar meclisine katılmak bahşediliyorken neden direniyorsunuz?" Bu üstencilik aynı Batılının Asya'ya-Afrika'ya bakışı gibi... X Man serisinin üçüncü filminde normal insana dönüşmek istemeyen mutantlara insanların bakışı gibi... Kizb bahsinin tamamını alırsak şöyle deniyor:

"Kizb küfrün esasıdır. Kizb nifâkın birinci alâmetidir. Kizb kudret-i İlâhiyeye bir iftiradır. Kizb hikmet-i Rabbaniyeye zıttır. Ahlâk-ı âliyeyi tahrip eden kizbdir. Âlem-i İslâmı zehirlendiren ancak kizbdir. Âlem-i beşerin ahvâlini fesada veren kizbdir. Nev-i beşeri kemalâttan geri bırakan, kizbdir. Müseylime-i Kezzâb ile emsalini âlemde rezil ve rüsvây eden, kizbdir..." Her zamanın bir Müseylemesi var. Biz de kendi zamanımızın Müseylemesine çattık. Başımızda sahabe yoktu. Hırpalandık. Başka milletlerin görmediği toplumsal mühendislik çalışmaları gördük. Balyozlarla dövüldük. Süngülerle delindik. Harflerimizi kaybettik. Medreselerimizi-tekkelerimizi kaybettik. Sarığımızı-çarşafımızı kaybettik. Şükür, hamdolsun, ölmedik. Gayrı kemalizmden kurtulmanın vaktidir. Çünkü kemalizm bu millete söylenilen en büyük yalandır. Kezzâb Süfyan'ın ayakizlerine bakarak yürürsek yollar düzelmez. İlla ki reddetmeliyiz arkadaşım.

"(...) Acip bir mağlâta-i şeytaniye ile kendini aldatır, yaşar. Sûrî bir lezzet alır zanneder. Meşhur bir temsille onun mahiyetine işaret edeceğiz. Şöyle ki: Deniliyor: Devekuşuna demişler, 'Kanatların var, uç.' O da kanatlarını kısıp 'Ben deveyim' demiş, uçmamış. Fakat avcının tuzağına düşmüş. Avcı beni görmesin diye başını kuma sokmuş. Halbuki koca gövdesini dışarıda bırakmış, avcıya hedef etmiş. Sonra ona demişler, 'Madem deveyim diyorsun, yük götür.' O zaman kanatlarını açıvermiş, 'Ben kuşum' demiş, yükün zahmetinden kurtulmuş. Fakat hâmisiz ve yemsiz olarak avcıların hücumuna hedef olmuş..."

25 Ağustos 2025 Pazartesi

'Türkleri' övmek mi 'Türklüğe' dövdürmek mi?

Alelekser Kürtler sünnidir. Az bir kısmı da alevidir. Bizim ilçenin Kürtleri de alevidir. Sivas'ın diğer bazı ilçelerinde Türk alevileri var. Ama bizim ilçede yok. Bizim ilçede birisi Kürtse kesinlikle alevidir. Ve Türkse kesinlikle sünnidir. O yüzden bizim aileyi akrabalar şöyle kınarlardı: "Siz Türk olmuşsunuz!" Bununla söylemek istedikleri aslında 'bizim onlardan başka-farklı olarak ehl-i sünnete mensubiyeti seçmemiz'di. Elhamdülillah. Dedem de dahil, biz, cemevinden cenaze kaldırmadık.

Bunu şu hikmetten anlattım: Coğrafyalar, sosyolojiler, dönemler vs. 'kimin, neyi, ne olarak' isimlendirdiğini de etkiliyor. Sözgelimi: Eğer ailemiz, Türk alevilerinin çoklukla bulunduğu başka bir ilçede yaşıyor olsalardı, sünnileşlemeleri üzerinden "Türk olmuşsunuz!" tenkidini işitmeyeceklerdi. Veyahut, eğer bizim yaşadığımız coğrafyada Kürtler sünni, Türkler alevi olsalardı, bu defa da "Kürt olmuşsunuz!" denebilecekti. Yaşanan şeyin isimlendirilmesi tamamen bölgenin sosyolojisiyle alakalıydı. Şimdilerde ilçede birkaç Şafiî Kürt ailesi de var. Maşaallah. Belki sayıları ileride artar. Fakat biz çocukluğumuzda Şafiî Kürt denildiğinde ne denmek istendiğini anlayamazdık. Sanki bilinmez bir hayatiyetten bahsedilirdi. İleride Zara'nın sosyolojisi bu yönüyle değişirse, belki, bizden sonra sünnileşen hiçbir aileye benzeri cümle kurulmayacak.

Tarihte de durum bundan başka şekilde yaşanmamış. Evet. Emevîler-Abbasîler döneminde kaleme alınmış Avrupa menşeili metinlere baktığınızda müslümanlardan 'Araplar' diye bahsedildiğini görürsünüz. Fakat Selçukîler-Osmanîler çağı geldiğinde metinlerin dilleri değişmeye başlar. Bu defa müslümanlardan 'Türkler' diye bahsedilir. Hatırlayalım: Hollywood filmlerinde 'müslüman terörist' tiplemeleri hep Araplara benzer. Çünkü Amerika'nın fiilen istilası altında tuttuğu coğrafya Arap coğrafyasıdır. Fakat Rus sinemasının aynı tarz yapımlarına dikkat ettiğinizde tiplemelerin değiştiğini farkedersiniz.

Bu defa eşgal Araptan uzaklaşıp Afgana, Çeçene, Tatara, Türke yaklaşır. Benzeri Bollywood için de sözkonusudur. Onların teröristleri Amerikalılarınkinden daha esmerdir. Neden? Zira Hindistan'ın düşmanı olarak tanımladığı müslüman Pakistanlıdır. Hindistan filmlerinde teröristlerden Arap veya Türk diye bahsetmezler. 'Pakistanlı' derler. Zira müslümanlar onlarla aynı kavmiyettendendir. Ve halen vatandaşları olan müslümanlar da epeyce çoktur. Belki gücendirmek istemezler. (Hindistan sinemasının yıldız kadrosunda birçok müslüman kökenli ismin yeralması da terörist tariflerini etkiliyor olabilir.)

Her neyse. Yukarıdaki izahattan bir miktar anlaşılacağı üzere, aslında, müslümanlığı tastamam taşıyan bir ırk ismi yoktur. Zaman zaman İslamlığı belirtmek için kullanılan ırk isimleri ise tamamen dönemsel tarif etmelerdir. Mesela: İmam Zeynelâbidîn rahimehullanın Sahife-i Seccadiye duası içinde Türklere beddua etmesi 'Türkler o dönemde daha müslüman olmadıkları için'dir. Mü'minler İran'ı fethetmiş. Hazar kıyılarına varmış. Artık sert bir hasım olarak Türklerle mücadele etmektedirler o yıllarda. Ve ehl-i beytin, dolayısıyla ümmetin, bir imamı olan İmam Zeynelâbidîn de düşmanların helakini dilemektedir o yüzden. Fakat Türklerin İslamlaşması sürecinden sonra yazılan metinlerde de onlara hamiyet-i İslamiyeleri için dua edildiğine rastlarsınız. (Hatta Arap bir hocadan babasının kendisine şöyle dediğini dinlemiştim: "Türkleri sevmek imandandır!" Bunu söylemesinin sebebi, o dönemde, Baasçıların Arap gençlerine Türk düşmanlığı aşılamaya çalışmasıydı.)

Yine günümüz kemalistleri için dindar bir Türk 'Arap olmuş' bir Türktür. Dindarlık 'Araplaşmak'tır. Dindar insanlara 'Araplık yapmayın!' der onlar. Öyle söylemeleri kemalizmin Türklük tanımının İslam'ı kapsamamasındandır. Yani onlara göre bir Türk; şaman, hristiyan, pagan, deist, ateist vs. herşey olabilir de müslüman olamaz. Müslümansa Araplaşmıştır. Tıpkı bizim ailenin alevi Kürtlerin gözünde 'Türkleşmiş' olması gibi. Cumhuriyetin beyazları için Türk 'müslümansız' vardır.

Benim 'İsmet Özelciliğe' yaptığım eleştiriler de tam bu merkezde şekilleniyor. Onlar, Batılı metinlerde Türklüğün müslümanlıkla 'eşdeğer' kullanılmasını, Türkiye'de yaşayan sair kavimlerden müslümanlar için bir 'manevî baskı öğesi' olarak istimal ediyorlar. Yani "Bakınız, Batılılar Türk dediklerinde müslümanlığı kastediyor, eğer siz kendinize Türküm diyemiyorsanız, o zaman gavursunuz demektir!" gibi bir yere çekiyorlar mevzuu. Halbuki bu mantık değil cerbezedir. Zira silsile içinde zaruret ilişkisi yoktur. Mantık ile cerbeze birbirinden burada ayrılır. Parçalar, önermeler, hükümler arasında "Bu buysa şu da şudur!" tarzı bir zorunluluk ilişkisi yoksa söylenilen şeye 'mantıklı' denilemez. Ancak başarısına göre cerbezedir. İmam Gazzâlî rahimehullah, el-Kıstâsu'l-Müstakîm (Düşünmenin Doğru Ölçüsü ismiyle çevirmiştir Muhammed Yazıcı Hoca) eserinde, bu cerbezeyi ilk yapanın İblis olduğunu söyler. 'Neden secde etmediği' sorulduğunda 'Beni ateşten, onu topraktan yarattın...' diye iddialaşması, üstünlüğünü ona bina etmesi, arasında zaruret ilişkisi olmayan iki şeyi birbirine bağlamak türündendir. Ateşin topraktan üstünlüğü ne ile sabittir? Peki üstünlüğün 'hammaddeyle' olduğu ne ile sabittir?

Türklüğün müslümanlıkla aynı anlama getirilişinde de, tıpkı böyle, bir kesinlik ilişkisi yoktur. Evet. Bir dönem bu anlamda kullananlar olmuştur. Fakat bir dönem kullanılmış olmak zaruret ifade etmez. Başka bir dönem de Araplık aynı manada kullanılmıştır. Eğer nasslarımız içinde "Avrupalılar İslam'ı kimin üzerinden tarif ediyorlarsa müslümanlar artık o kavmiyettendir!" diye bir hüküm olsaydı, bu hükmün bağlayıcılığına binaen, o ırk ile tesmiye edilebilirdik. Fakat herkes kabul eder ki: Nasslarımızda böyle bir beyan kesinlikle yoktur. Müslümanlar müslüman-mü'min olmak dışında bir ırk ismine bağlanmamışlardır. Ve bu sayede de her ırktan müslüman kendisini 'müslüman' olarak anabilmektedir. Ancak İsmet Özel daha 'ulus devlet boyutlu' bir İslamcılık modellediği için herşeyin dengesini 'yöresel çıkarlara göre' yeniden kurguluyor. Türklüğü İslamlık üzerinden tarif ederek güzel şeyler söylüyor gerçi. Fakat milel-i saireyi Türklüğe dövdürmekle iyi etmiyor.

Tam burada bana şöyle itirazlar geldiği de oluyor arkadaşım: "Bediüzzaman Hazretleri de 'Nerede Türk taifesi varsa Müslümandır!' gibi şeyler söylemiyor mu? İsmet Özel'in söylediklerinin bundan ne farkı var?" Farkı şöyle ifade edebiliriz: Bediüzzaman Hazretleri 'Türkleri İslamiyette tutmak için' bu cümleleri kuruyor. Metni de alıntılarsak daha iyi olacak galiba:

"Türk milleti anâsır-ı İslâmiye içinde en kesretli olduğu halde, dünyanın her tarafında olan Türkler ise Müslümandır. Sair unsurlar gibi müslim ve gayr-ı müslim olarak iki kısma inkısam etmemiştir. Nerede Türk taifesi varsa Müslümandır. Müslümanlıktan çıkan veya Müslüman olmayan Türkler, Türklükten dahi çıkmışlardır (Macarlar gibi). Halbuki, küçük unsurlarda dahi hem müslim ve hem de gayr-ı müslim var. Ey Türk kardeş! Bilhassa sen dikkat et. Senin milliyetin İslâmiyetle imtizaç etmiş; ondan kàbil-i tefrik değil. Tefrik etsen, mahvsın. Bütün senin mazideki mefâhirin İslâmiyet defterine geçmiş. Bu mefâhir, zemin yüzünde hiçbir kuvvetle silinmediği halde, sen şeytanların vesveseleriyle, desiseleriyle o mefâhiri kalbinden silme."

Evet. Hazret-i Üstad, bu tarz hakikatleri, 'Süfyanizm tarafından üzerlerine büyük oyunlar oynanan Türkleri' İslam'da tutabilmek için söylüyor. Yani onlara kavmiyetleri ile dinlerinin sağlam bağını hatırlatıyor. Ve, evet, bu manada Bediüzzaman'ın Türklüğe bakışı ile İsmet Özel'in bakışı yakınlaşıyor. İsmet Özel de, maşaallah, İslamsız Türklüğün mümkün olmadığı konusunda kesin ifadeler kullanıyor. Hatta, Şiir Okuma Kılavuzu'nda, verdiği misalle de Bediüzzaman'a yaklaşıyor: "Hazarların Türk olduklarından, Gagavuzların Türk olduklarından bahsediyorlar. Bu yuttuğumuz en zehirli dolmadır. Böyle birşey yok. Müslüman değilse Türk değildir." Madem iktibasa başladık o zaman Ve'l-Asr'dan da alalım: "(...) Bu topraklarla irtibatımız din sebebiyle kuruldu. Müslümanlık nasıl burada göçebe, göçer, göçmen nüfusun çoğunlukta olduğu bir toplum vakıasını ortaya çıkarmışsa, bu topraklarda bir milletin mevcut olduğu hükmünü de müslümanlığa müracaat etmeksizin doğrulayamayız. Bu topraklarda bir millet yaşıyor ve onların aynı milletten oluşunu İslamiyet'ten başka birşey açıklamıyor."

Ancak, İsmet Özel, 2000'lerde ürettiği metinlerde eski metinlerinde söylediklerini unutuyor. Mevzuu tamamen Türklüğe yaslıyor. Ve daha ilerisi: Türklüğün İslamlıkla eşdeğer olması üzerinden başka kavme mensubiyetini ifade eden herkesi hainlikle yaftalayacak cinnete geliyor. İşte, Bediüzzaman Hazretleriyle İsmet Özel'in Türklüğe bakışı, tam burada ayrılıyor. Bediüzzaman Hazretleri Türkleri İslam'da tutabilmek için Türklüğün İslam'la 'kabil-i tefrik' olmadığını belirtiyor.

Fakat, İsmet Özel, aynı fayda tahsilini amaçlamanın yanında, bir de başka kavme mensubiyetini hatırlayanları dövmek için Türklük sopasını sallıyor. Manevî baskı altına alıyor. Bediüzzaman başka kavme mensub olduğunu anmayı, her İslam âlimi gibi, garip bulmuyor. İsmet Özel'se kitap ismi yapacak kadar bayraklaştırıyor: "Türk Olamadıysan Oldun Amerikalı." Ona göre Türkiye sınırları içinde yaşayıp "Türküm!" diyemiyorsan gavursun, hainsin, safsın, s...olup gidebilirsin. Özelciliğin İslamcılığa yaptığı en büyük kötülük de bu oldu gibi. Bütün ümmet coğrafyasını kuşatan tanımlara sahip bir fikriyatı Türk ulusalcılığı boyutuna indirgedi. Hatta neredeyse kemalist ulusalcılığa abdest aldırıp genç Türklere yutturdu. Bu illetin tedavisi kemalizmin tedavisinden bile daha güç geliyor bana. Çünkü bunun kurdu gövdenin içine daha çok girdi.

Bitirirken, İsmet Özel'in, belki artık İsmet Özel'in dahi hatırlamadığı satırlarından birkaçını paylaşmak istiyorum. Kimbilir? Türk-Türkiyeli tartışmalarına mâziden zayıf bir ışık tutabilir. Şöyle diyor İsmet Özel: "(...) Türk insanı (dikkatle ve titizlikle belirtmeli ki bu tamlama biyolojik değil kültürel bir mevcudiyeti vurgulamak için kullanılmaktadır) dünyada doğan yeni şartlar karşısında aslî yerini koruma ve temayüz ettirme kaygısını taşımıştır. Belki bu insan tipine 'Türkiyeli Müslüman' demek daha uygundur. Ancak yapacağımız her adlandırma yaraştığı yere denk düşmekten uzak kalacaktır. Çünkü sözünü etmeye çalıştığımız insan tipi kendini tanımlamadığı kadar etkinliğini sürdürmektedir ve metafizik alandaki yerini bir çırpıda bulabilme çabasıyla kendisine Yaratıcısı tarafından verilen ismi bütün kapsamıyla benimsemekte, 'Müslüman' kalmaktadır."

5 Kasım 2024 Salı

Esenyurt 'Kürdistan' olabilir mi?

Urfa neresidir? Anadolu mudur? Arabistan mıdır? Yoksa Kürdistan mıdır? Siz cevabınızı düşünedurun, Bediüzzaman Hazretleri, Emirdağ Lahikası'nda çok ilginç birşey söylüyor: "Ben çok zaman evvel bekliyordum ki Urfa tarafında Nurlara karşı kuvvetli eller sahip olmaya çıksın. Çünkü orası hem Anadolu'nun, hem Arabistan'ın, hem Kürdistan'ın bir nevi merkezi hükmündedir. Nurlar orada yerleşse o üç memlekette intişarına vesile olur." Yani mürşidime göre Urfa hem Anadolu'dur hem Arabistan'dır hem de Kürdistan'dır. Üçünün de merkeziyetini yapan bir yerdir. Belki bir kesişim kümesidir. Haritalardan da huduttan da fazlasıdır. Aynı coğrafî okumayı, Bediüzzaman'ın, Medresetü'z-Zehra'yı hayal ettiği Van'a da yaptığını görürsünüz.

İnşaallah hafızam yanıltmıyordur. Çünkü Ahmet Yıldız Hoca'nın 'Ulus Devletin Bunalımı'nda okuduğumu hatırlıyorum. (Kitabı kitaplığımda bulamadım maalesef.) Hülasa edeyim: Hocanın bir yakını kızını evlendiriyormuş. Herhalde Ankara'daydı. Diyarbakır düğünü. Kürtçe türküler çalınıyor tabii. Komşuları düğün yerini taşlamışlar. Rahatsız oldukları şey 'gürültü' değil. Hayır. 'Kürtçe türkülerle kutlanması.' Her neyse, bir zaman sonra, yine düğünleri olmuş aynı mekanda. Fakat, aile, duvarlardan birisine büyükçe Türkiye bayrağı asmış bu defa. Komşuları, bırakın türkülerden rahatsız olmayı, gelip bir de halaya katılmışlar.

Aramızdaki kimi gerginliklerin böylesi önyargılarla sarılı olduğunu düşünüyorum ben. Hatıradaki ilk önyargı: "Kürtçe türküyle eğlenen kim varsa Türkiye düşmanıdır." Fakat önyargıları kırabilecek hamleleri yapmamak da başka bir önyargı. O da belki şöyle düşünüyor: "Ben kimseye ayrılıkçı olmadığımı ispat etmek zorun değilim." Tarafların haklılığı-haksızlığı bir tarafa, buradan çözüm çıkmıyor, çözüm çıkmaması haklıyı da bir ölçüde haksızlığa düşürüyor. Zira aslolan sulhtür. Mümkünse sulhtür.

'Kürdistan' ifadesi de böyle bir mesele. Bu ifade kullanılabilir midir? Hem 'evet hem 'hayır.' Nasıl? 'Evet.' Çünkü onunla kastedilen tarih boyunca bir coğrafya olmuştur. Hep kullanılmıştır. TBMM'nin kuruluş dönemi kayıtlarında bile geçmektedir. 'Hayır.' Çünkü onunla kastedilen yine bir ulus-devlet olmamalıdır. İttihadı bozmak arzusu ile istimal edilmemelidir. Eğer kelime özü itibariyle ifade ettiği tarihsel gerçeği değil de mezkûr siyasi maksadı vurguluyorsa elbette hükmü değişecektir. Hani Risale-i Nur'un bir yerinde denilir: "Meselâ, bir kumandanın, bir orduya verdiği arş emriyle, bir neferin arş sözü arasında ne kadar fark vardır. Birincisi, koca bir orduyu harekete getirir; aynı kelâm olan ikincisi, belki bir neferi bile yürütemez." Aynen öyledir. Yürütmez. Yürütemez. Yürütmemelidir. Zira neferin sözünde haddini aşma vardır. Yani böyle bir emri vermek hakkı yoktur.

Burada kendimce kurtarıcı müdahaleyi şurada görüyorum: 'Kürdistan' yerine 'Türkiye Kürdistanı' denilebilir. Türkiye Kürdistanı ifadesinde bir ayrılık kastı yoktur. Bir ittihad imâsı vardır. Tıpkı yukarıdaki hatırada duvara Türkiye bayrağı asmak gibidir. Karşı tarafın önyargılarını kırar. Düşmanlığına mehaz olan şüpheyi giderir. Belki bu söylediğim kimilerinin asabiyetine, o asabiyetten kaynaklanan gururuna dokunacaktır, fakat ben sulh yolunu söylüyorum kendimce. Kavga etmek isteyene yol açık. 40 senedir ediyorlar zaten. Kaç tane genci toprağın altına soktukları malum. Halihazırı değiştirecek bir usûl geliştirmeli...

Aynısını dönüp Türk kardeşlerime de söylüyorum. 'Türk' kelimesi bir ırkı ifade ediyor. Bu belli birşey. Elbette içini başka şekilde dolduranlar da vardır. Hatta ırken Türk olmayıp Türk olduğunu söyleyenler de vardır. Fakat Kürtler kendilerine Türk demek istemiyorlar. Çünkü bu yalancılıktır. Eğer Türk kelimesi bir ırkı ifade ediyor olmasaydı, ne bileyim, 'müslüman' kelimesi gibi genelgeçerliliği olsaydı mesela, elbette Kürtlerin de böyle bir sorunu olmayacaktı. En azından dindar Kürtlerin olmayacaktı. Zira onlar Türklere düşman değiller. Ancak onlar "Kizb kudret-i İlahîyeye iftiradır!" denildiği gibi düşünüyorlar. "Allah beni öyle yaratmamışken ben neden kendime Türk diyeyim?" diye amel ediyorlar. Bunu da aşmanın yolu var. Yukarıda onlara tavsiye ettiğimi size de ederim. Sulhün yolu basittir. Ya Türk kelimesinin yerine 'müslüman' diyelim yahut da 'Türkiye-Türkiyeli'yi geçirelim. Türk bayrağı yerine Türkiye bayrağı olsun. Türk sineması yerine Türkiye sineması olsun. Nesi eksilir ki böyle dense?

Bazı kavgalar çok küçük adımlarla aşılabilecek gibi durduğu halde hiçbir adım atamadığımızdan dolayı sürüp gidiyor. Kimse burnundan kıl aldırmıyor. Hatta, geçenlerde gördüm, Esenyurt'a 'Kürdistan' diyenler var. Arkadaşlar, bu, o kelimenin meşruiyetine de zarar vermektir. Eğer Kürtlerin sonradan geldikleri bir yer Kürdistan olabiliyorsa, Türklerin de sonradan gittikleri yerler pekâlâ Türkistan olabilir. O zaman onların da Doğu'ya, Güneydoğu'ya vs. 'Türkistan' deme hakları olur. Zira onlar da orada yaşıyorlar. Doğrusu bu kavgayla yaşamaktan ben epeyce sıkıldım. Doğduğumda başlamıştı. Şimdi kırkı geçtim. Aynı şekilde devam ediyor. Yeter. Ne diyelim? Allah rüşdümüzü ilham etsin. Hem devleti Kürtlere doğru atacağı adımlarda cesaretlendirsin hem de Kürtleri devlete doğru atacakları adımlarda merhametli kılsın. Âmin. Ben kendimce hem Kürtlerin hem Türklerin felahını ayrılmamakta görüyorum. Ayrılırsak iki tarafın solcuları, apoistleri ve kemalistleri, dindarları lokma lokma yutacaklar. Zira bir ellerinde 'dünyevîleşmeyi' diğer ellerinde 'asabiyeti' tutuyorlar. Bunların ikisi de pekçok lezzetlidir.

Yani kem lezzetlidir, zehirli bal gibidir, ama lezzetlidir. Vazgeçmek zordur. Mürşidim de öyle diyor: "Hem fikr-i milliyette bir zevk-i nefsanî var, gafletkârâne bir lezzet var, şeâmetli bir kuvvet var. Onun için, şu zamanda hayat-ı içtimaiye ile meşgul olanlara 'Fikr-i milliyeti bırakınız' denilmez." Bıraktıramasak da bir şekilde yüzünü hayra çevirmek lazımdır. Dünyevîleşmeye zaten dinimizle karşı koymaya çalışıyoruz. Gücümüz yetiyor-yetmiyor. İkincisini de dine havale edersek kazanması zorlaşacak.

Ya? Bir çaremiz var. 'Birlikte yaşama zorunluluğu.' Bu toprakların her yerinde çoklukla bulunmaktayız. Geleceğimiz için birbirimizle yaşamak zorundayız. O halde ırkçılık bizim için kurtarıcı bir formül olamaz. Irkçılık ancak parçalanmayı getirir. Bu kadar karıştıktan sonra nasıl parçalanacağız? Aynı kitapta, Ahmet Yıldız Hoca, Kürtlerle Türkler arasında evlilik yoluyla yüzbinlerce akrabalığın oluştuğunu da paylaşıyordu. Belki yüzbin de değil. Milyon bile var. Etle tırnak gibi olmuşuz. O halde şu 'birlikte yaşama zorunluluğunu' bir kılıç gibi ırkçılığın üzerine sevkedelim artık. Gereğince amel etmekten de çekinmeyelim. Belki geleceğimize güneş doğar. Döktüğümüz kanı toprak emdi. Emdi de doydu. 'Artık yeter' demeli. Ölmekten yorulmak lazım.

Kuantum fiziği 'nazar değmesini de' açıklar mı?

"Bedbinlik cezası olarak nazarında pek fena bir memlekete düşer." 2. Söz'den . Zaman zaman kuantum fiziği ile ilgili kitaplar...