Sol ideolojiler bilâd-ı İslam'da köksüz gezinmekten bîzârdırlar. Bir geleneğe yaslanamadıkları için tutunamazlar. Yayılamazlar. Çoğalamazlar. Dal-budak salamazlar. O yüzden 'aparmalarla' yollarını bulmak ümidindedirler. Şeyh Bedreddin kuddisesirruhun sosyalist-komünist taifenin gözünde 'yeniden keşfedilişi' böyle birşeydir. Fıkıhta duruşu 'mutaassıb hanefî' diye tarif edilen, tasavvufta meşrebi 'vahdet-i vücud' olan bir âlimin, birdenbire solcuların gözünde 'ilk devrimci' noktasına gelmesi, köksüzlüğün mecburiyetindendir. Nitekim, bir kısım liberaller için de İmam-ı Âzam rahimehullah, zaman zaman böyle bir ümidi temsil eder. Onun Abbasî Halifesi Mansur döneminde, kendisine uygulanan bütün eziyetlere rağmen, kadılık görevini kabul etmeyişi, liberaller için 'otoriteye karşı koyuş' manasına gelmektedir.
Buradan hemen şöyle bir genel-geçer(!) okumaya sıçrarlar: Eğer bir insan kemal sahibi olmak istiyorsa illa otoriteye karşı durmalıdır. Liberaller bu kaşıntıyı ekmedikleri hiçbir dokuda tutunamadıkları için şu mesaileri kaçınılmazdır. Birey, bir histeri düzeyinde, sert esen yelden bile "Birileri otorite mi kuruyor yoksa?" diye huylanmadıkça, alınganlaşmadıkça, liberalizm 'hürriyet' düşlerini gördüremez. Hani hep denir ya: Fransız devriminin 'hürriyet, uhuvvet, müsavat' üçlüsü üç farklı ideoloji elinde paylaşılmıştır. Liberalizm 'hürriyet'i almıştır. Milliyetçilik 'uhuvvet'i kapmıştır. Sosyalizm de 'müsavat'a çökmüştür.
Ancak mevzu imamlara çıkarıldığında, Mezhepler Tarihi müellifi Muhammed Ebu Zehra merhum, üç duruş olduğunu belirtir: 1) Ne para yardımı ne görev kabul edenler: İmam-ı Âzâm, İmam Ahmed vs. gibi isimler. 2) Hem para yardımı hem görev kabul edenler: İmam Şafiî, İmam Muhammed, İmam Ebu Yusuf vs. isimler. 3) Yalnız para yardımını kabul edip görev kabul etmeyenler: İmam Malik gibi isimler... Hüda hepsinden razı olsun. Yani muazzez imamlarımız düzeyinde "Kesinlikle devletten görev kabul edilmez!" diye bir kavil yoktur. Hatta Menakıb-ı İmam Ebu Hanife isimli eserinde İmam Zehebî rahimehullah şöyle bir nakilde bulunur:
"Muhammed b. Ali b. Affân el-Âmirî, el-Velîd b. Hammâd el-Lü'lüî, el-Hasan b. Ziyâd el-Lü'lüî, Ebu Yusuf senedi ile şöyle rivayet ediyor: Ebu Hanife'nin yanında talebelerinden bir grupla toplanmıştık. Oradakilerin bazıları şunlardı: 1) Dâvud et-Tâi, 2) el-Kâsım b. Ma'n, 3) Âfiye b. Yezid, 4) Hafs b. Ğıyas, 5) Veki' b. Cerrâh, 6) Mâlik b. Miğvel, 7) Züfer. Ebu Hanife şöyle nasihatte bulundu: Siz, benim kalbimin sevinci, hüznümün cilasısınız. Sizinle beraber fıkhın ışığını yaktım. Onu biraraya topladım. İnsanları etrafınızda dönerken ve sözlerinizi dinlerken terkediyorum. Tamamınız kadılık vazifesine uygunsunuz. Öğrendiğiniz ilmi dünyalık elde etmek için kullanmamanızı Allah için sizden istiyorum. Sizden biriniz kadılık yapmakla imtihan olur, Allah'ın insanlardan gizlediği nefsinde bir zaaf hissederse, onun kadılık yapması caiz olmaz..."
Görüldüğü gibi, İmam-ı Âzâm rahimehullahın talebelerine tavsiyesi, 'kesinlikle devletten görev kabul etmemeleri' şeklinde değildir. Zaten kendisinden sonra Hanefî mezhebinin en büyük imamları sayılan İmam Ebu Yusuf, İmam Züfer ve İmam Muhammed'in (Allah hepsinden razı olsun) üçünün de kadılık görevinde bulunmuş olmaları böyle bir yasağın bulunmadığını gösterir. Peki İmam-ı Âzâm Hazretleri kendisi neden kadılık görevini kabul etmemiştir? Bu mesele de yine İmam Zehebî'nin Menakıb-ı İmam Ebu Hanife kitabındaki nakillerinden (ve o nakillere İmam Zahid el-Kevserî Hazretlerinin eklediği açıklamalardan) bir parça anlaşılıyor.
İmam-ı Âzâm Hazretleri, dönemin Abbasî Halifesi Mansur'un gittiği yoldan memnun bulunmamaktadır. Hatta, Halife Mansur ile ona karşı kıyam eden, Hz. Hasan radyallahu anhın evladından, Ebu'l-Hasen İbrahim b. Abdillah b. Hasen arasındaki gerginlikte, tıpkı İmam Malik rahimehullah gibi, 'Âl-i Beytin tarafını' tutmuştur. Karışıklıklar sonucunda İbrahim b. Abdillah rahimehullahın şehid edilmesi kendisini çok üzmüştür. Bu meselede sözünü hiç sakınmadan konuştuğunu ise yine İmam Zehebî'nin nakillerden biliyoruz. Yani, İmam-ı Âzâm rahimehullah, 'devletten görev kabul etmenin caiz olmadığı' gibi bir düşünüşle değil, devrin yönetiminin zulümlerine âlet olmamak için, onlara taraf görünmemek için, duruşuyla onlara meşruiyet kazandırmamak için kadılık görevini kabul etmemiştir. Liberal temayüllü abilerimizin-hocalarımızın çıkarımı yanlıştır. Bir insan istikametini koruyacağına güvenirse devletten görev kabul edebilir. Nitekim, İmam Şafiî rahimehullah, kadılık görevini kabul ettiği gibi, yine Muhammed Ebu Zehra'nın naklettiğine göre, İmam Ahmed'e de 'görev alması gerektiğini' sıklıkla söylemiştir. En nihayet o mübareğin "Beni bu hususta sıkıştırırsan yanına gelmem!" demesi üzerine kendisine nasihati terketmiştir.
Yani, temkine mehaz mesele, tıpkı İmam-ı Âzâm rahimehullahın nasihatinden anlaşıldığı gibi, 'zaaf göstermeme' hassasiyetidir. Eğer makam suistimalsiz edinilemeyecekse, işte o şartlarda, makamı terk evladır.
Buradan şuraya geçeyim: Liberal temayüllülerin en çok mağdur ettiği isimlerden birisi de Bediüzzaman Hazretleri. Onun, özellikle cumhuriyet döneminde, devletin kendisine vermek istediği her görevden uzak duruşu bir tür 'devletten uzak durma hassasiyeti' şeklinde yansıtılıyor. Halbuki bu yansıtma yanlıştır. Çarpıtılmıştır. Zira, Bediüzzaman Hazretleri, I. Dünya Harbinin ardından Dâru'l-Hikmeti'l-İslamiye âzâlığını kabul ettiği gibi; daha öncesinde-sonrasında Medresetü'z-Zehra hayalinin gerçekleşmesi hususunda devletten ödenek talep etmekten de çekinmemiştir. Burada 'Ayağımı asla basmam!' gibi bir tutum yoktur. Aksine, salih âlimlerimizin büyük bir kısmı, imkân oldukça, devleti hayra doğru yönlendirmekten çekinmemişlerdir. Gerekirse bunun için vazife almaktan da kaçınmamışlardır. An şart ki o vazifede bulunmalarından İslam'a bir zarar gelmeyecek ola! Eğer zarar gelme ihtimali varsa o vakit vazife terkedilir. Tıpkı, Üstadın, Şeyh Senusî merhum yerine 'şark vaiz-i umumisi' yapılma teklifini reddetmesinde olduğu gibi. Kendisi âhir ömründe de bu vazifeyi reddinden ötürü bir pişmanlık duymamıştır:
"Büyük memurlardan bir kaç zât benden sordular ki: 'Mustafa Kemal sana üçyüz lira maaş verip, Kürdistana ve vilâyât-ı Şarkiyeye, Şeyh Sinûsî yerine vâiz-i umumî yapmak teklifini neden kabul etmedin? Eğer kabul etseydin, ihtilâl yüzünden kesilen yüzbin adamın hayatlarını kurtarmaya sebep olurdun' dediler. Ben de onlara cevaben dedim ki: Yirmişer, otuzar senelik hayat-ı dünyeviyeyi o adamlar için kurtarmadığıma bedel, yüzbinler vatandaşa, herbirisine milyonlar sene uhrevî hayatı kazandırmaya vesile olan Risale-i Nur, o zâyiatın yerine binler derece iş görmüş. Eğer o teklifi ben kabul etseydim, hiçbirşeye âlet olamayan ve tâbi olmayan ve sırr-ı ihlâsı taşıyan Risale-i Nur meydana gelmezdi."
Hatta, bu konuda İmam-ı Âzâm Hazretlerinin Halife Mansur'la aralarında geçen diyalog, Bediüzzaman Hazretlerinin verdiği bir cevaba çok benzemektedir. İmam Zehebî rahimehullah naklediyor yine:
"Muğis b. Bûdeyl anlatıyor: Halife Cafer (Ebu Cafer el-Mansur) Ebu Hanife'yi kadılık vazifesine getirmek istedi. Ebu Hanife kabul etmedi. Halife: 'Bizim içinde bulunduğumuz duruma rağbet etmiyor musun?' (Yani bizim icraatlarımızdan memnun değil misin? Yaptıklarımızı tasvip etmiyor musun?) Ebu Hanife: 'Ben kadılığa uygun değilim.' (Onların yaptıklarından memnun olmadığına işaret etmiştir.) Halife: 'Yalan söylüyorsun.' Bunun üzerine Ebu Hanife: 'Eğer ben yalancıysam kadı olmam uygun olmaz. Eğer doğru birisiysem ben zaten bu işe uygun olmadığımı haber verdim' deyince hapsedildi."
Bediüzzaman Hazretleri de, tam şurada, aynı hassasiyetle konuşmaktadır:
"ÜÇÜNCÜ VEHİMLİ SUAL: Ehl-i dünya diyorlar ki: 'Sen bizi sever misin? Beğeniyor musun? Eğer seversen, neden bize küsüp karışmıyorsun? Eğer beğenmiyorsan bize muarızsın. Biz muarızlarımızı ezeriz.' Elcevap: Ben değil sizi, belki dünyanızı sevseydim, dünyadan çekilmezdim. Ne sizi ve ne de dünyanızı beğenmiyorum. Fakat karışmıyorum. Çünkü ben başka maksattayım; başka noktalar benim kalbimi doldurmuş, başka şeyleri düşünmeye kalbimde yer bırakmamış. Sizin vazifeniz ele bakmaktır, kalbe bakmak değil. Çünkü idarenizi, âsâyişinizi istiyorsunuz. El karışmadığı vakit, ne hakkınız var ki, hiç lâyık olmadığınız halde 'Kalb de bizi sevsin' demeye?"
Hülasa: Devletten görev almak illa kötü birşey değildir. Kötü olan devletin kötülüğüne âlet olmaktır. Makamını da âlet etmektir. Kişi eğer âlet olmayacağına emin olursa, maşaallah, elbette vazife alıp yerine getirebilir. Bu meselede 'görev alan herkese suizan edenler' doğru yapmıyorlar. Çünkü geçmişten günümüze İslam tarihi devlette görev almış âlimlerle doludur. Bunlar ümmetin faziletlerinde ittifak ettiği kimselerdir. (Allah hepsine rahmet eylesin. Şefaatlerine nail buyursun.) Liberal temayüllerle bühtan etmeye gerek yok. Onlar köklerini başka yerde arasınlar. Buralar İslam toprağıdır. Burada ancak bizim çınarlarımızın kökü bulunur. Noel çamı dikmek isteyenler arsamızdan uzaklaşsınlar ki nizâ çıkmasın, vesselam.
ideoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ideoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12 Ocak 2026 Pazartesi
13 Eylül 2024 Cuma
Solcular, Narin'e mi katil arıyorlar, yoksa katile mi Narin arıyorlar?
"Reklamcıların planına göre, dünyanın bütün büyük şehirleri, birkaç saat içinde aynı afişle baştan aşağıya donatılacaktır. Böylece şu zavallı dünyada yaşayan bütün şehirliler, kendi istediklerine rağmen, kendilerine sunulan değil 'dayatılan' şeyi görmek zorunda kalacaklardır." Enformasyon Bombası'ndan.
Geçtiğimiz günlerde Enformasyon Bombası'nı bitirdim. Paul Virilio'dan ilk okumamdı. Tanıştığımıza gayet memnun oldum. İnşaallah ileride daha fazlasını okuyacağım. Narin Güran cinayeti ile denk gelince bazı parçalarını sizinle de paylaşmak istedim. Kitabın temasını özetlersem: Virilio, bir kara-kehanet olarak, gelişen 'iletişim teknolojisi'nin küresel savaşların rengini değiştireceğini öngörüyor. Ona göre gelecekte savaşlar manipülasyon üzerinden yapılacak. Virilo 1932 doğumlu bir felsefeci. Elbette bunları kaleme aldığı dönemde söylediklerinin bir kısmı hayaldi. Fakat biz artık gerçeğiyle yüzleşiyoruz diyebiliriz. Evet. Bugün hakikaten devletler birbirlerine 'medyaları eliyle' operasyonlar çekiyorlar. Hasımlarının hem ekonomilerini hem siyasetlerini etkileyebiliyorlar. Hatta içsavaşlar bile başlatabiliyorlar. (Arap Baharında sosyalmedyanın neler yapabildiğini görmedik mi sahi?) Paul Virilo, işte bu tarz hâdiselere, Einstein'dan mülhem olarak 'enformasyon bombası' ismini veriyor:
"Bir Fransız borsacısı, 1997 sonbaharında, 'Dünyadaki borsa piyasası beşyüzbin ekran üzerinden tamamen bilgisayarlaştığı için Asya krizi heryere doğrudan ulaştı' diyordu. Ama asıl tüm dünyada beşmilyon 'live camera' olduğu, yüzmilyonlarca internet gezgini bu kemaralardan görüntü almak için aynı anda bağlandıkları zaman ilk 'görsel krize' tanıklık edeceğiz. Bu durumda televizyon yerini dünyanın tele-gözetimine bırakacaktır. Böyle bir dünyada finans piyasalarının şu ünlü sanal küresi, kolektif muhayyilenin görsel küresine bırakmış olacaktır yerini. Bu durum da, Albert Einstein'ın daha 1950'lerde haber vermiş olduğu bir bombanın, 'Enformasyon Bombası'nın patlamasını beraberinde getirecektir.
Bugün akıldışılık nasıl finansal küreselleşmenin çeşitli bölgelerinde artış gösteriyorsa, bu akıldışılık yakın gelecekte kolektif muhayyilenin küreselleşmesi alanında daha da fazla serpilip gelişecektir. Çünkü eskinin televizyonunun çoğaltıcı etkisi (Rodney King vakası, Simpson davası ve Prenses Diana'nın cenazesi gibi olaylardan bu etki sorumludur) dünya genelindeki tele-gözetimin aşırı-tepkisel niteliği nedeniyle müthiş şekilde artacaktır. Paris'teki Bilimsel Araştırmalar Ulusal Merkezi'nden bir araştırmacı Asya krizi hakkında 'Bireysel tavır alışlar genelleşir ve hep bir yönde hareket ederse küresel olarak istikrarsız ortamlar yaratır' diyordu: Bireysel hareketlerin akılcılığı küresel bir akıldışılıkla sonuçlanıyor."
Yani bilginin bu kadar hızlı yayılır olması insanların savunma reflekslerini düşürebiliyor. Hatta varolan sigaya çekme oranlarını da azaltıyor. Tekrarın şiddeti iradeyi törpülüyor. Bir köyde gerçekleşen cinayet aynı gün tüm Türkiye'nin, hatta yabancı ülkelerin de, gündemlerinde yer tutabiliyor. Bazen aslı dahi olmayan bir söylenti kitlesel infiallerin ortaya çıkmasına sebep olabiliyor. Evler yakılıyor. Dükkanlar taşlanıyor. Günahsızlar incitiliyor. Çünkü insanlar kendilerine erişen her bilgiye tepki vermek ihtiyacı hissediyorlar. Bilginin sonucu tepkidir. Çünkü bilgi de bir etkidir. Fakat tek tek akılcı görünen bu tepkiler yekünde büyük bir akıldışılığa, belki bir içsavaşa kadar, işleri götürebiliyor. İletişim, tam da bu noktada, bir nimet değil imtihana dönüşüyor. Küresel baronlar menfaatleri her iktiza ettiğinde bu yollu operasyonlar çekiyorlar. Enformasyon bombalarını gelişigüzel patlatıyorlar. Belki bunlar için büyük yatırımlar, insan kaynakları, fonlar, şirketler ayırıyorlar. (Belki sosyalmedyanın kuruluş amacı da bizzat buydu.) Kabul edelim. Neredeyse bütün iletişim kanallarının kontrolü onlarda. Onların tekelinde. Algoritmaları parmaklarının uçlarında. İstedikleri haberlerin şiddetle görünebilmesini istemediklerinin gündemden hemen düşmesini sağlayabiliyorlar. Yakınlarda, İsmail Heniye merhumla ilgili paylaşımlara gösterilen saygısızlıktan ötürü, Instagram'la yaşadığımız gerilimi hatırlayalım lütfen. Benzerleri bütün medya araçlarında fazlasıyla yaşanmakta değil midir?
İşte, o zaman, Bediüzzaman Hazretlerinin bir asırdan dahi önce söylediği hâlâ hayattardır denilebilir:
"İstanbul siyaseti İspanyol hastalığı gibi bir hastalıktır. Fikri hezeyanlaştırır. Biz müteharrik-i bizzat değiliz, bilvasıta müteharrikiz. Avrupa üflüyor, biz burada oynuyoruz. O tenvim ile telkin eder, biz kendimizden hayal edip, asammâne tahribimizde eser-i telkini icra ederiz."
Sen "Hak arıyorum!" sanırsın ama aslında 'arattırılmış'tır. Sen "Hürriyeti savunuyorum!" sanırsın fakat aslında 'savundurulmuş'tur. Hatta "Şeriat istiyorum!" sanırsın lakin aslında 'istettirilmiş'tir. Yakın tarihimiz, başta Gezi Olayları olmak üzere, bunun birçok nümunesiyle doludur. Aşırı tepkiyle ayağa her kalkıldığında, millet, başlangıçta hiç hesap etmediği zararlar üzere tekrar oturtulmuştur. İşte bu tekerrürün tecrübesinden dolayı sünni ulema 'Dahilde kılıç çekilmez'i bir düstûr haline getirmiştir. Yoksa bu tutum, hâşâ, 'sünnilerin pasifliğinden' dolayı değildir. Tarihi doğru okumanın getirdiği teyakkuzdandır.
Narin Güran cinayetinde yazılanları da hatırlayalım hemen. Evet. Sol haber kaynakları başından beri hâdiseyi nereye yerleştirdi? 1) Kur'an kursuyla ilişkilendirilmek istendi. 2) Ailenin meçhul dindarlığıyla bağlanmak istendi. 3) Ailenin güya HÜDA-Par'lı oluşuyla alakalandırıldı. 4) İtirafçının namaz kıldığına dikkatler çekildi. 5) İslamcılığın aslında böyle birşey olduğuna atıf yapıldı. 6) Dindarların hükümetinde bu tarz olayların arttığı(!) vurgulandı. 7) (...) Uzatmayayım. Özetle solcular millete demek istediler ki: "İslam çok kötü birşeydir. Çocuk istismarıdır. Cinayetidir. Kötülüktür. Ahlaksızlıktır... vs. Bunları iktidardan devirmezseniz böyle şeyleri daha çoooook yaşarsınız." Vakıada argümanları hep yalan çıksa da ellerinden geldiği kadar mezkûr temayı işlediler. Kuvvetleri dahilindeki her türlü imkanla saldırdılar. Acı üzerinden bir 'toplumsal infial oluşturmaya' çalıştılar.
Peki bunu kendi başlarına mı düşündüler? Ben öyle olduğunu düşünmüyorum. Bence bize böyle hâdiseler üzerinden de 'enformasyon bombaları' atılıyor. Hatta Türkiye, 23 yıllık AK Parti iktidarı boyunca, Dresden'in-Gazze'nin maruz kaldığı hakiki bombardımandan daha yoğun bir bombardımanı sürekli yaşıyor. Sosyalmedyada yaşıyor, medyada yaşıyor, sokak röportajlarında yaşıyor, köşeyazılarında yaşıyor, youtubeda yaşıyor... Doğru haber daha köşeyi dönmeden yanlış dağları aşıyor. Ve bu operasyonların arkasında Batı'nın ya doğrudan yahut da dolaylı desteklediği mecralar var. Fonlar var. Burslar var. Bayrağını değiştirmiş gayrımeşru evlatlar var. Küreselcilerin veled-i zinası haline getirdiği gafil zihinler var. Bu insanlar sabahtan akşama müslüman ahaliye nasıl operasyon çekeceklerini tartıyorlar. Oluşan her fırsatta tempoyu yükseltiyorlar.
İşte Narin Güran cinayetinde de kırk türlüsünü gördük. Daha kayıp haberlerinin ilk gününden mevzu Kur'an kurslarına bağlanmaya çalışıldı. Sonra AK Parti'ye, HÜDA-Par'a, dindarlığa, namaza kadar geldi. Yani, solcular Narin'in katilini aramadılar baştan beri, kafalarında zaten belirgin olan katile Narin buldular. Ona yamamaya çalıştılar. O katil de Erdoğan'dı, AK Parti'ydi, muhafazakârlardı, HÜDA-Par'dı, Diyanet'ti, Kur'an kurslarıydı, namaz kılanlardı vs. Karalamalar hep bu kıvamda sürdü gitti.
Ben, Bediüzzaman'ın, Eski Said ile Yeni Said arasındaki tavır farkı olarak 'siyasetle meşguliyet'le birlikte 'özgürlükle meşguliyet'e de ayraç koyarım. Bence, mürşidim, ahir ömründe 'hürriyet' üzerinden müslüman ahalinin bir tür manipülasyona maruz kaldığını farketmiştir. Her ayağa kalkıldığında zararla oturulduğunu tecrübelerle yaşamıştır. Abdülhamid Han'ın zayıf istibdadına karşı tepki İttihat ve Terakki'nin parti istibdadını netice vermiştir. İttihat ve Terakki'nin parti istibdadı da arkasından Tek Parti döneminin şedit istibdadını getirmiştir. Yeni Said döneminde Bediüzzaman'ın metinlerindeki vurgusu 'hürriyet'ten 'müsbet hareket'e kaymıştır artık. Çünkü 'algı yönetimi çağında' hiçbir şekilde kullanılmamanın tek yolu müsbet harekettir. Yıkıcı bir etkinin maşası olmaktan kurtulmanın tek yolu yapıcı tavırdan sapmamaktır. Her adımında dengeleri kollamaktır.
"Bir dert görünürse devâsı âsândır..." diyor yine mürşidim bir yerde. Biz de derdimizi görmeliyiz. Derdimiz: Medya eliyle kolay manipüle ediliyor oluşumuz. Devamız: Hangi haber, ne sıklıkta/şiddette tekrarlanıyor olursa olsun, onu sınamamız. Bir tepki geliştirirken müsbet hareketten ayrılmamamız. Dahilde kılıç çekmememiz. Dinimize güvenmemiz. Bizden olanlara olmayanlardan daha fazla itimat etmemiz. Kur'anî ifadesiyle 'fâsıktan gelen haberi sorgula'mamız. Salihler/salihalar hakkında duyduğumuz kemliklere "Bu bir iftiradır!" diyebilmemiz. Ancak böyle yaparsak operasyonlardan kurtulabiliriz. Evet. Ne diyelim. Hüda hilecilere karşı muinimiz olsun. Hakkı 'hak' bâtılı 'bâtıl' gösterecek yalnız Odur. İnayetini herdaim dilemeliyiz.
Geçtiğimiz günlerde Enformasyon Bombası'nı bitirdim. Paul Virilio'dan ilk okumamdı. Tanıştığımıza gayet memnun oldum. İnşaallah ileride daha fazlasını okuyacağım. Narin Güran cinayeti ile denk gelince bazı parçalarını sizinle de paylaşmak istedim. Kitabın temasını özetlersem: Virilio, bir kara-kehanet olarak, gelişen 'iletişim teknolojisi'nin küresel savaşların rengini değiştireceğini öngörüyor. Ona göre gelecekte savaşlar manipülasyon üzerinden yapılacak. Virilo 1932 doğumlu bir felsefeci. Elbette bunları kaleme aldığı dönemde söylediklerinin bir kısmı hayaldi. Fakat biz artık gerçeğiyle yüzleşiyoruz diyebiliriz. Evet. Bugün hakikaten devletler birbirlerine 'medyaları eliyle' operasyonlar çekiyorlar. Hasımlarının hem ekonomilerini hem siyasetlerini etkileyebiliyorlar. Hatta içsavaşlar bile başlatabiliyorlar. (Arap Baharında sosyalmedyanın neler yapabildiğini görmedik mi sahi?) Paul Virilo, işte bu tarz hâdiselere, Einstein'dan mülhem olarak 'enformasyon bombası' ismini veriyor:
"Bir Fransız borsacısı, 1997 sonbaharında, 'Dünyadaki borsa piyasası beşyüzbin ekran üzerinden tamamen bilgisayarlaştığı için Asya krizi heryere doğrudan ulaştı' diyordu. Ama asıl tüm dünyada beşmilyon 'live camera' olduğu, yüzmilyonlarca internet gezgini bu kemaralardan görüntü almak için aynı anda bağlandıkları zaman ilk 'görsel krize' tanıklık edeceğiz. Bu durumda televizyon yerini dünyanın tele-gözetimine bırakacaktır. Böyle bir dünyada finans piyasalarının şu ünlü sanal küresi, kolektif muhayyilenin görsel küresine bırakmış olacaktır yerini. Bu durum da, Albert Einstein'ın daha 1950'lerde haber vermiş olduğu bir bombanın, 'Enformasyon Bombası'nın patlamasını beraberinde getirecektir.
Bugün akıldışılık nasıl finansal küreselleşmenin çeşitli bölgelerinde artış gösteriyorsa, bu akıldışılık yakın gelecekte kolektif muhayyilenin küreselleşmesi alanında daha da fazla serpilip gelişecektir. Çünkü eskinin televizyonunun çoğaltıcı etkisi (Rodney King vakası, Simpson davası ve Prenses Diana'nın cenazesi gibi olaylardan bu etki sorumludur) dünya genelindeki tele-gözetimin aşırı-tepkisel niteliği nedeniyle müthiş şekilde artacaktır. Paris'teki Bilimsel Araştırmalar Ulusal Merkezi'nden bir araştırmacı Asya krizi hakkında 'Bireysel tavır alışlar genelleşir ve hep bir yönde hareket ederse küresel olarak istikrarsız ortamlar yaratır' diyordu: Bireysel hareketlerin akılcılığı küresel bir akıldışılıkla sonuçlanıyor."
Yani bilginin bu kadar hızlı yayılır olması insanların savunma reflekslerini düşürebiliyor. Hatta varolan sigaya çekme oranlarını da azaltıyor. Tekrarın şiddeti iradeyi törpülüyor. Bir köyde gerçekleşen cinayet aynı gün tüm Türkiye'nin, hatta yabancı ülkelerin de, gündemlerinde yer tutabiliyor. Bazen aslı dahi olmayan bir söylenti kitlesel infiallerin ortaya çıkmasına sebep olabiliyor. Evler yakılıyor. Dükkanlar taşlanıyor. Günahsızlar incitiliyor. Çünkü insanlar kendilerine erişen her bilgiye tepki vermek ihtiyacı hissediyorlar. Bilginin sonucu tepkidir. Çünkü bilgi de bir etkidir. Fakat tek tek akılcı görünen bu tepkiler yekünde büyük bir akıldışılığa, belki bir içsavaşa kadar, işleri götürebiliyor. İletişim, tam da bu noktada, bir nimet değil imtihana dönüşüyor. Küresel baronlar menfaatleri her iktiza ettiğinde bu yollu operasyonlar çekiyorlar. Enformasyon bombalarını gelişigüzel patlatıyorlar. Belki bunlar için büyük yatırımlar, insan kaynakları, fonlar, şirketler ayırıyorlar. (Belki sosyalmedyanın kuruluş amacı da bizzat buydu.) Kabul edelim. Neredeyse bütün iletişim kanallarının kontrolü onlarda. Onların tekelinde. Algoritmaları parmaklarının uçlarında. İstedikleri haberlerin şiddetle görünebilmesini istemediklerinin gündemden hemen düşmesini sağlayabiliyorlar. Yakınlarda, İsmail Heniye merhumla ilgili paylaşımlara gösterilen saygısızlıktan ötürü, Instagram'la yaşadığımız gerilimi hatırlayalım lütfen. Benzerleri bütün medya araçlarında fazlasıyla yaşanmakta değil midir?
İşte, o zaman, Bediüzzaman Hazretlerinin bir asırdan dahi önce söylediği hâlâ hayattardır denilebilir:
"İstanbul siyaseti İspanyol hastalığı gibi bir hastalıktır. Fikri hezeyanlaştırır. Biz müteharrik-i bizzat değiliz, bilvasıta müteharrikiz. Avrupa üflüyor, biz burada oynuyoruz. O tenvim ile telkin eder, biz kendimizden hayal edip, asammâne tahribimizde eser-i telkini icra ederiz."
Sen "Hak arıyorum!" sanırsın ama aslında 'arattırılmış'tır. Sen "Hürriyeti savunuyorum!" sanırsın fakat aslında 'savundurulmuş'tur. Hatta "Şeriat istiyorum!" sanırsın lakin aslında 'istettirilmiş'tir. Yakın tarihimiz, başta Gezi Olayları olmak üzere, bunun birçok nümunesiyle doludur. Aşırı tepkiyle ayağa her kalkıldığında, millet, başlangıçta hiç hesap etmediği zararlar üzere tekrar oturtulmuştur. İşte bu tekerrürün tecrübesinden dolayı sünni ulema 'Dahilde kılıç çekilmez'i bir düstûr haline getirmiştir. Yoksa bu tutum, hâşâ, 'sünnilerin pasifliğinden' dolayı değildir. Tarihi doğru okumanın getirdiği teyakkuzdandır.
Narin Güran cinayetinde yazılanları da hatırlayalım hemen. Evet. Sol haber kaynakları başından beri hâdiseyi nereye yerleştirdi? 1) Kur'an kursuyla ilişkilendirilmek istendi. 2) Ailenin meçhul dindarlığıyla bağlanmak istendi. 3) Ailenin güya HÜDA-Par'lı oluşuyla alakalandırıldı. 4) İtirafçının namaz kıldığına dikkatler çekildi. 5) İslamcılığın aslında böyle birşey olduğuna atıf yapıldı. 6) Dindarların hükümetinde bu tarz olayların arttığı(!) vurgulandı. 7) (...) Uzatmayayım. Özetle solcular millete demek istediler ki: "İslam çok kötü birşeydir. Çocuk istismarıdır. Cinayetidir. Kötülüktür. Ahlaksızlıktır... vs. Bunları iktidardan devirmezseniz böyle şeyleri daha çoooook yaşarsınız." Vakıada argümanları hep yalan çıksa da ellerinden geldiği kadar mezkûr temayı işlediler. Kuvvetleri dahilindeki her türlü imkanla saldırdılar. Acı üzerinden bir 'toplumsal infial oluşturmaya' çalıştılar.
Peki bunu kendi başlarına mı düşündüler? Ben öyle olduğunu düşünmüyorum. Bence bize böyle hâdiseler üzerinden de 'enformasyon bombaları' atılıyor. Hatta Türkiye, 23 yıllık AK Parti iktidarı boyunca, Dresden'in-Gazze'nin maruz kaldığı hakiki bombardımandan daha yoğun bir bombardımanı sürekli yaşıyor. Sosyalmedyada yaşıyor, medyada yaşıyor, sokak röportajlarında yaşıyor, köşeyazılarında yaşıyor, youtubeda yaşıyor... Doğru haber daha köşeyi dönmeden yanlış dağları aşıyor. Ve bu operasyonların arkasında Batı'nın ya doğrudan yahut da dolaylı desteklediği mecralar var. Fonlar var. Burslar var. Bayrağını değiştirmiş gayrımeşru evlatlar var. Küreselcilerin veled-i zinası haline getirdiği gafil zihinler var. Bu insanlar sabahtan akşama müslüman ahaliye nasıl operasyon çekeceklerini tartıyorlar. Oluşan her fırsatta tempoyu yükseltiyorlar.
İşte Narin Güran cinayetinde de kırk türlüsünü gördük. Daha kayıp haberlerinin ilk gününden mevzu Kur'an kurslarına bağlanmaya çalışıldı. Sonra AK Parti'ye, HÜDA-Par'a, dindarlığa, namaza kadar geldi. Yani, solcular Narin'in katilini aramadılar baştan beri, kafalarında zaten belirgin olan katile Narin buldular. Ona yamamaya çalıştılar. O katil de Erdoğan'dı, AK Parti'ydi, muhafazakârlardı, HÜDA-Par'dı, Diyanet'ti, Kur'an kurslarıydı, namaz kılanlardı vs. Karalamalar hep bu kıvamda sürdü gitti.
Ben, Bediüzzaman'ın, Eski Said ile Yeni Said arasındaki tavır farkı olarak 'siyasetle meşguliyet'le birlikte 'özgürlükle meşguliyet'e de ayraç koyarım. Bence, mürşidim, ahir ömründe 'hürriyet' üzerinden müslüman ahalinin bir tür manipülasyona maruz kaldığını farketmiştir. Her ayağa kalkıldığında zararla oturulduğunu tecrübelerle yaşamıştır. Abdülhamid Han'ın zayıf istibdadına karşı tepki İttihat ve Terakki'nin parti istibdadını netice vermiştir. İttihat ve Terakki'nin parti istibdadı da arkasından Tek Parti döneminin şedit istibdadını getirmiştir. Yeni Said döneminde Bediüzzaman'ın metinlerindeki vurgusu 'hürriyet'ten 'müsbet hareket'e kaymıştır artık. Çünkü 'algı yönetimi çağında' hiçbir şekilde kullanılmamanın tek yolu müsbet harekettir. Yıkıcı bir etkinin maşası olmaktan kurtulmanın tek yolu yapıcı tavırdan sapmamaktır. Her adımında dengeleri kollamaktır.
"Bir dert görünürse devâsı âsândır..." diyor yine mürşidim bir yerde. Biz de derdimizi görmeliyiz. Derdimiz: Medya eliyle kolay manipüle ediliyor oluşumuz. Devamız: Hangi haber, ne sıklıkta/şiddette tekrarlanıyor olursa olsun, onu sınamamız. Bir tepki geliştirirken müsbet hareketten ayrılmamamız. Dahilde kılıç çekmememiz. Dinimize güvenmemiz. Bizden olanlara olmayanlardan daha fazla itimat etmemiz. Kur'anî ifadesiyle 'fâsıktan gelen haberi sorgula'mamız. Salihler/salihalar hakkında duyduğumuz kemliklere "Bu bir iftiradır!" diyebilmemiz. Ancak böyle yaparsak operasyonlardan kurtulabiliriz. Evet. Ne diyelim. Hüda hilecilere karşı muinimiz olsun. Hakkı 'hak' bâtılı 'bâtıl' gösterecek yalnız Odur. İnayetini herdaim dilemeliyiz.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
Allah varsa Epstein adasına neden izin verdi?
'Epstein adası skandalını' ilk duyduğum zamanlardan beri aklıma bir hadis-i şerif geliyor: "Şeytanın tahtı deniz üzerindedir....
-
Hatırlarsanız, bir hafta kadar önce Cemil Tokpınar abiye dair bir analizimi yazmıştım. Çok derinlemesine sayılmayacak, kısacık birşey. Şim...
-
Tabii insanın ağırına gidiyor. Zamanında, FETÖ'nün Zaman'a 10 Kasım'da aldığı tam sayfa ilan nedeniyle ortalığı yıkan muhafazakâ...
-
" Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın müminlerin, kendi vicdanları ile hüsnüzanda bulunup da: 'Bu, apaçık bir iftiradır...