Suçlama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Suçlama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ocak 2026 Pazartesi

Yokuşu inerken değil çıkarken düşmek güçtür

"Fakat, o, sarp yokuşu aşamadı. Sarp yokuşun ne olduğunu bilir misin?"
Beled sûresi, 11-12

Avcılar meydana vardım dün gece. (Acaba 'yatsı üstü' mü demeliyim?) Soluklandım biraz. Bilenler bilir. Meydanımız yokuştur. Sahile doğru iner. İşte o eğime kendini bırakmış bir çocuk gördüm. Annesinin elini tutmak istemiyordu. Koşar adımlarla iniyordu. Birkaç defa düştü. Sonra annesi zorla elini aldı. Geri döndüler. Bu defa yokuşu çıkıyorlardı. Çocuk yine koşturmaya başladı. Şu dikkatimi çekti: Yokuşu inerken birkaç defa düşen çocuk yokuşu çıkarken hiç düşmedi. Halbuki hızında bir başkalık sezilmiyordu. Kendi çocukluğuma gittim.

Zara, küçük ilçemiz, Tolos'un kenarına yayılmıştır. Çocukluğumuz o tepede yaptığımız pikniklerle şenlenmiştir. Annelerimiz aşağılarda sohbet ederlerken, biz, tepenin yükseklerine çıkmaya çabalardık. Bazen de yarışırdık: "Kim önce çıkacak?" Çıkmak kolay gelirdi o vakitler. Fakat inmek güç görünürdü. Zira inerken yerçekimi de, istekle hem de, destek olurdu. Eğer kendinizi durduramazsanız yuvarlanmak-yaralanmak işten değildi. Tâ o zamandan beri içime yerleşmiş bir fikirdir işte: Yokuşu çıkarken düşmek yokuşu inerken düşmekten daha zordur.

Yani, arkadaşım, o çocuğun yokuşu çıkarken düşmemesini çocukluğumdan hareketle anlayabiliyorum. Zaten benim gibi yaşı kırkı geçmiş biri çocukları ancak 'kendi çocukluğundan hareketle' anlayabilir. Ve hem hikmetle denmiştir ki: Büyüklerin çocukları anlama yetenekleri 'kendi çocukluklarını hatırladıkları kadar'dır. Eğer hatırlayamazlarsa empati de yapamazlar.

Buradan şuraya geleceğim: Yakında bazı tutuklamalar oldu. Berbat şeyler işittik. Doğru-yanlış. Birşey söylemek zor. (En azından benim için.) Dava henüz soruşturma aşamasında. Kesin kanaat belirtmek gadretmeye sebep olabilir. O insanları bulup helallik istemek de pek güç olacağından, mürşidimin dediği gibi, "Böyle şeylerde şakk-ı şefe etmeyiniz, bu kapıyı kapayınız!" tavrını benimsemeyi doğru buluyorum. Ancak emniyetimiz elbette işini yapacak.

Şayia sırasında şu mevzu da, hasm-ı din bu memlekette bol bulunduğundan, çok dillendirildi: "Efendim, bakınız, filanca da bu işin içindeymiş. Oooo! Hem de İmam Hatip mezunuymuş. Vay, vay! Bakınız, babası da hocaymış, anası da bilmem neymiş, yine de bu kerih işi yapmış. Yine, aman, bakınız, demek din de hiçbirşeyi değiştirmiyor..." vesaire. Eh, Sivaslı ifadesiyle, zaten 'pur tilkisi gibi fırsat gözledikleri için' onlara bu dediklerini çok görmeğe gerek yok. Ancak bir cevap vermeye gerek var. Zira, bazen çok safderûnlar da böylesi argümanların peşine düşüp, kendi dinlerinden şüpheye düşebiliyorlar. "Namaz kötülüklerden alıkoyar!" gibi sarih hükümlere 'acaba'yla bakabiliyorlar. Halbuki, bakmakta pek haksızdırlar, çünkü hükümler hep eksere göre şekillenir. İstisnalar kaideyi bozmaz. Ama kaide istisnayı bozabilir.

Evvela şunu belirtmekte fayda var: Sünniler, yani ehl-i sünnet ve'l-cemaat itikadına sahip olanlar, peygamberler aleyhimüsselamdan başkasına 'ismet' sıfatını vermezler. Yani onlardan başkası günahsız olmaz-olamaz. Onların da 'sürçmeler' diyebileceğimiz 'zelleleri' vardır. Fakat hep vahyin kontrolünde oldukları için irşad edilirler. Nebilerin günahsızlığı vahye/dine şüphe gelmemesi için gereklidir. Eğer peygamberler, hâşâ, günahkâr insanlar olsaydılar getirdikleri dinden de şüphe içinde kalınabilirdi. Temizliğinden emin olunmazdı. Sözgelimi: "Ayet aldım!" diye yalan söyleme ihtimalleri olsaydı, hâşâ, o zaman bütün ayetlere bir leke konardı. "Acaba bu ayeti vahiy aldığı konusunda yalan mı söyledi?" Hülasa: Cenab-ı Hak onlara ismet sıfatını vermekle ümmeti de bu tür şüphelerden korumuştur. Nebileri sayısınca hamd u senalar olsun.

Fakat başkaları için hata mümkündür. Evet. Bir kişinin sağcılardan olması, filanca muhafazakâr partiden olması, babasının hoca olması, kendisinin İmam Hatipli olması veya daha başka 'makbul' bir detay, onun günahsızlığını garanti etmez sünnilere göre. (Şiilerdeyse 'masum imam' itikadı vardır.) Hatta namazlarını 'beşin üstüne beş katarak' kılması dahi böyle bir garantiyi vermez. Nitekim sahabe içinde de, canımız onlara kurban olsun, günaha/hataya düşmüş kişiler bulunur. Gerçi onların günahı bizim günahımıza göre kıl gibidir, lakin, mübarek gözler onlar olduğu için acısını daha çok hissederler. Hüda bizi şefaatlerine nail eylesin. Âmin.

Peki, böyle dedik ya, bir insanın kendisini nisbeten böyle bir alanda tarif etmesi, araması veya gelenek olarak böyle bir yerde yola başlaması hiç mi faydasına olmaz-olmamıştır? Hâşâ, önümüzdeki nasslar apaçık aksini söylerken, asla böyle birşey diyemeyiz. Elbette İslamiyet, parmağının ucunu batırmakla dahi olsun, içinde yeralan herkese fayda verir. Ve, evet, onu mutlaka kötülükten alıkoyar. Ancak bu 'kötülükten alıkoyma' meselesinde hüküm eksere göredir. Yani, dindarların ortalamasını alarak dünyacıların ortalamasıyla karşılaştırırsanız, onları mutlaka daha faziletli bulursunuz. Bunun istatistik çalışmaları var mıdır bilmiyorum. Ama, mesela, namaz kılanlar arasında hırsızlık, cinayet, zina vesaire gibi suçların oranıyla kılmayanlar arasındaki suç oranları karşılaştırılsa, kılanlarda bu oranın düşüklüğünün apaçık görüneceğine inanıyorum. Dünyacıların nasıl yansıttıklarının önemi yok. Kendinizi onlardan dinliyorsanız zaten işiniz bitmiş demektir. Kıratınızı 'kendi terazinizle' tartmayı bileceksiniz.

Bu neden böyle olur peki? Çünkü yokuşu çıkarken düşmek yokuşu inerken düşmekten daha güçtür. Evet. Yokuş çıkarken niyetiniz 'daha yukarılara varmak'tır. 'Daha aşağılara inmek' değildir. Ameliniz, niyetiniz, nazarınız hep 'daha yukarısı' ile şekillendiği için buralardaki düşmeler küçülürler. Ama yüzünüz aşağı bakar şekilde inmeye çalışıyorsanız bir yokuşu eğer, durmak-durdurmak gibi bir niyetiniz de yoksa kendinizi, mesafe aldıkça yuvarlanma riskiniz artar. Başlarda hızlı değilseniz bile hızınız yükselir. Yerçekimi size yardım eder. İnsanın nefs-i emmaresi de onu esfel-i safilînine çeken bir cazibe kuvveti gibidir. O yüzden malum tehlikeyi anlatan Tin sûresi ardından demiştir: "Ancak iman eden ve amel-i salih işleyenler müstesna!"

Yani, yokuşu çıkma çabasında olanın, 'aşağıda gözü olmadığı için' düşme ihtimali daha düşüktür. Adımları 'düşmemek yönünde' besler onu. Ancak aşağı koşmak niyetindeyseniz, geçmiş olsun, denî kuvvetlerin de esirisinizdir. Evet. Ahsen-i takvim olarak yaratılanın esfel-i safilîne yuvarlanmamasının tek yolu ona sırtını dönmesidir. Ve, evet, elhamdülillah, oraya da geldik nihayet: Dindarlık, olabildiğimiz ölçüde, 'yokuşu çıkardığı için' kötülüklerden alıkoyar.

Yukarıya çıkmaya çalışmak 'aşağı düşmemek'le aynı anlama gelir çünkü. Ancak, burada, ayrıca dikkat kesilmek gereken bir 'ihlas' maddesi var. İkincil bir niyet yukarı çıkma gayretini boşa çıkarmamalıdır. Bediüzzaman Hazretlerinin tâbiriyle 'Din ile dünyanın saydına gider' insanlar, elbette, 'niyetleri kemale ermek' değil 'daha yukarıdan aşağıya atlamak' olduğu için daha feci kaybederler. Eh, onları da biz zâhirden ayıramayız, çünkü kalplerine vâkıf olamayız.

Hülasa: Yokuş çıkmak yokuş inmek gibi değildir arkadaşım. Yokuş çıkma çabası içinde olanların yokuş inme çabası içinde olanlarla aynı sonuçlara 'en azından ortalama olarak' varmaması gayet normaldir. Şeriat-ı garra-i Muhammediye, elbette ona ittibaımız nisbetince, bizi kötülüklerden alıkoyar. Ancak, İslam, varolduğu ilk günden itibaren ne 'münafıkları' ne de 'fâsıkları' inkâr etmemiştir. Onların da hep varolacağını kabullenmiştir. Biz de illa kabulleniriz.

Bu, hâşâ, dinimizde nakise olduğu anlamına gelmez. Ahirzamanda insanlığın daha çok bozulduğu anlamına gelir. Bozan da İslam değil, bilakis, dünyacılıktır. Türkiye'deki şekliyle kemalizmdir, solculuktur, dinsizliktir. 'Solculuk' derken siyaseten nereye oy verdiğinizle ilgili söylemiyorum bunu. Yanlış anlaşılmasın. Dünyevileşmeye hakveren herkes, şeriatta kusur arayan herkes, "Bu zamanda İslam'la olur mu canım!" diyen herkes bir parça solcudur. İsterse alnı beş vakit secdede olsun. Yine de solcudur. Solculuğun özü sünniliğine olan emniyetini kaybetmektir. Yani itikad sahasında büyük zoka yutulmuştur. (Belki biraz da bu yüzden, Hasan Basri Çantay, Beled sûresinin 18. ayetine meali "İşte bunlar sağcılardır..." diye vermiştir.) Hüda bizi onlardan olmaktan muhafaza buyursun. Âmin. Âmin. Ve'l-hamdülillahi Rabbi'l-Âlemîn. 

"Fakat, o, sarp yokuşu aşamadı. Sarp yokuşun ne olduğunu bilir misin? Köle âzat etmektir veya açlık gününde yakını olan bir yetimi yahut toprakta sürünen bir yoksulu doyurmaktır. Bundan başka iman etmek ve birbirlerine sabır ve merhamet tavsiye edenlerden olmaktır. Onlar defterleri sağ taraftan verilecek olan uğurlu kimselerdir."

13 Eylül 2024 Cuma

Solcular, Narin'e mi katil arıyorlar, yoksa katile mi Narin arıyorlar?

"Reklamcıların planına göre, dünyanın bütün büyük şehirleri, birkaç saat içinde aynı afişle baştan aşağıya donatılacaktır. Böylece şu zavallı dünyada yaşayan bütün şehirliler, kendi istediklerine rağmen, kendilerine sunulan değil 'dayatılan' şeyi görmek zorunda kalacaklardır." Enformasyon Bombası'ndan.

Geçtiğimiz günlerde Enformasyon Bombası'nı bitirdim. Paul Virilio'dan ilk okumamdı. Tanıştığımıza gayet memnun oldum. İnşaallah ileride daha fazlasını okuyacağım. Narin Güran cinayeti ile denk gelince bazı parçalarını sizinle de paylaşmak istedim. Kitabın temasını özetlersem: Virilio, bir kara-kehanet olarak, gelişen 'iletişim teknolojisi'nin küresel savaşların rengini değiştireceğini öngörüyor. Ona göre gelecekte savaşlar manipülasyon üzerinden yapılacak. Virilo 1932 doğumlu bir felsefeci. Elbette bunları kaleme aldığı dönemde söylediklerinin bir kısmı hayaldi. Fakat biz artık gerçeğiyle yüzleşiyoruz diyebiliriz. Evet. Bugün hakikaten devletler birbirlerine 'medyaları eliyle' operasyonlar çekiyorlar. Hasımlarının hem ekonomilerini hem siyasetlerini etkileyebiliyorlar. Hatta içsavaşlar bile başlatabiliyorlar. (Arap Baharında sosyalmedyanın neler yapabildiğini görmedik mi sahi?) Paul Virilo, işte bu tarz hâdiselere, Einstein'dan mülhem olarak 'enformasyon bombası' ismini veriyor:

"Bir Fransız borsacısı, 1997 sonbaharında, 'Dünyadaki borsa piyasası beşyüzbin ekran üzerinden tamamen bilgisayarlaştığı için Asya krizi heryere doğrudan ulaştı' diyordu. Ama asıl tüm dünyada beşmilyon 'live camera' olduğu, yüzmilyonlarca internet gezgini bu kemaralardan görüntü almak için aynı anda bağlandıkları zaman ilk 'görsel krize' tanıklık edeceğiz. Bu durumda televizyon yerini dünyanın tele-gözetimine bırakacaktır. Böyle bir dünyada finans piyasalarının şu ünlü sanal küresi, kolektif muhayyilenin görsel küresine bırakmış olacaktır yerini. Bu durum da, Albert Einstein'ın daha 1950'lerde haber vermiş olduğu bir bombanın, 'Enformasyon Bombası'nın patlamasını beraberinde getirecektir.

Bugün akıldışılık nasıl finansal küreselleşmenin çeşitli bölgelerinde artış gösteriyorsa, bu akıldışılık yakın gelecekte kolektif muhayyilenin küreselleşmesi alanında daha da fazla serpilip gelişecektir. Çünkü eskinin televizyonunun çoğaltıcı etkisi (Rodney King vakası, Simpson davası ve Prenses Diana'nın cenazesi gibi olaylardan bu etki sorumludur) dünya genelindeki tele-gözetimin aşırı-tepkisel niteliği nedeniyle müthiş şekilde artacaktır. Paris'teki Bilimsel Araştırmalar Ulusal Merkezi'nden bir araştırmacı Asya krizi hakkında 'Bireysel tavır alışlar genelleşir ve hep bir yönde hareket ederse küresel olarak istikrarsız ortamlar yaratır' diyordu: Bireysel hareketlerin akılcılığı küresel bir akıldışılıkla sonuçlanıyor."


Yani bilginin bu kadar hızlı yayılır olması insanların savunma reflekslerini düşürebiliyor. Hatta varolan sigaya çekme oranlarını da azaltıyor. Tekrarın şiddeti iradeyi törpülüyor. Bir köyde gerçekleşen cinayet aynı gün tüm Türkiye'nin, hatta yabancı ülkelerin de, gündemlerinde yer tutabiliyor. Bazen aslı dahi olmayan bir söylenti kitlesel infiallerin ortaya çıkmasına sebep olabiliyor. Evler yakılıyor. Dükkanlar taşlanıyor. Günahsızlar incitiliyor. Çünkü insanlar kendilerine erişen her bilgiye tepki vermek ihtiyacı hissediyorlar. Bilginin sonucu tepkidir. Çünkü bilgi de bir etkidir. Fakat tek tek akılcı görünen bu tepkiler yekünde büyük bir akıldışılığa, belki bir içsavaşa kadar, işleri götürebiliyor. İletişim, tam da bu noktada, bir nimet değil imtihana dönüşüyor. Küresel baronlar menfaatleri her iktiza ettiğinde bu yollu operasyonlar çekiyorlar. Enformasyon bombalarını gelişigüzel patlatıyorlar. Belki bunlar için büyük yatırımlar, insan kaynakları, fonlar, şirketler ayırıyorlar. (Belki sosyalmedyanın kuruluş amacı da bizzat buydu.) Kabul edelim. Neredeyse bütün iletişim kanallarının kontrolü onlarda. Onların tekelinde. Algoritmaları parmaklarının uçlarında. İstedikleri haberlerin şiddetle görünebilmesini istemediklerinin gündemden hemen düşmesini sağlayabiliyorlar. Yakınlarda, İsmail Heniye merhumla ilgili paylaşımlara gösterilen saygısızlıktan ötürü, Instagram'la yaşadığımız gerilimi hatırlayalım lütfen. Benzerleri bütün medya araçlarında fazlasıyla yaşanmakta değil midir?

İşte, o zaman, Bediüzzaman Hazretlerinin bir asırdan dahi önce söylediği hâlâ hayattardır denilebilir:

"İstanbul siyaseti İspanyol hastalığı gibi bir hastalıktır. Fikri hezeyanlaştırır. Biz müteharrik-i bizzat değiliz, bilvasıta müteharrikiz. Avrupa üflüyor, biz burada oynuyoruz. O tenvim ile telkin eder, biz kendimizden hayal edip, asammâne tahribimizde eser-i telkini icra ederiz."

Sen "Hak arıyorum!" sanırsın ama aslında 'arattırılmış'tır. Sen "Hürriyeti savunuyorum!" sanırsın fakat aslında 'savundurulmuş'tur. Hatta "Şeriat istiyorum!" sanırsın lakin aslında 'istettirilmiş'tir. Yakın tarihimiz, başta Gezi Olayları olmak üzere, bunun birçok nümunesiyle doludur. Aşırı tepkiyle ayağa her kalkıldığında, millet, başlangıçta hiç hesap etmediği zararlar üzere tekrar oturtulmuştur. İşte bu tekerrürün tecrübesinden dolayı sünni ulema 'Dahilde kılıç çekilmez'i bir düstûr haline getirmiştir. Yoksa bu tutum, hâşâ, 'sünnilerin pasifliğinden' dolayı değildir. Tarihi doğru okumanın getirdiği teyakkuzdandır.

Narin Güran cinayetinde yazılanları da hatırlayalım hemen. Evet. Sol haber kaynakları başından beri hâdiseyi nereye yerleştirdi? 1) Kur'an kursuyla ilişkilendirilmek istendi. 2) Ailenin meçhul dindarlığıyla bağlanmak istendi. 3) Ailenin güya HÜDA-Par'lı oluşuyla alakalandırıldı. 4) İtirafçının namaz kıldığına dikkatler çekildi. 5) İslamcılığın aslında böyle birşey olduğuna atıf yapıldı. 6) Dindarların hükümetinde bu tarz olayların arttığı(!) vurgulandı. 7) (...) Uzatmayayım. Özetle solcular millete demek istediler ki: "İslam çok kötü birşeydir. Çocuk istismarıdır. Cinayetidir. Kötülüktür. Ahlaksızlıktır... vs. Bunları iktidardan devirmezseniz böyle şeyleri daha çoooook yaşarsınız." Vakıada argümanları hep yalan çıksa da ellerinden geldiği kadar mezkûr temayı işlediler. Kuvvetleri dahilindeki her türlü imkanla saldırdılar. Acı üzerinden bir 'toplumsal infial oluşturmaya' çalıştılar.

Peki bunu kendi başlarına mı düşündüler? Ben öyle olduğunu düşünmüyorum. Bence bize böyle hâdiseler üzerinden de 'enformasyon bombaları' atılıyor. Hatta Türkiye, 23 yıllık AK Parti iktidarı boyunca, Dresden'in-Gazze'nin maruz kaldığı hakiki bombardımandan daha yoğun bir bombardımanı sürekli yaşıyor. Sosyalmedyada yaşıyor, medyada yaşıyor, sokak röportajlarında yaşıyor, köşeyazılarında yaşıyor, youtubeda yaşıyor... Doğru haber daha köşeyi dönmeden yanlış dağları aşıyor. Ve bu operasyonların arkasında Batı'nın ya doğrudan yahut da dolaylı desteklediği mecralar var. Fonlar var. Burslar var. Bayrağını değiştirmiş gayrımeşru evlatlar var. Küreselcilerin veled-i zinası haline getirdiği gafil zihinler var. Bu insanlar sabahtan akşama müslüman ahaliye nasıl operasyon çekeceklerini tartıyorlar. Oluşan her fırsatta tempoyu yükseltiyorlar.

İşte Narin Güran cinayetinde de kırk türlüsünü gördük. Daha kayıp haberlerinin ilk gününden mevzu Kur'an kurslarına bağlanmaya çalışıldı. Sonra AK Parti'ye, HÜDA-Par'a, dindarlığa, namaza kadar geldi. Yani, solcular Narin'in katilini aramadılar baştan beri, kafalarında zaten belirgin olan katile Narin buldular. Ona yamamaya çalıştılar. O katil de Erdoğan'dı, AK Parti'ydi, muhafazakârlardı, HÜDA-Par'dı, Diyanet'ti, Kur'an kurslarıydı, namaz kılanlardı vs. Karalamalar hep bu kıvamda sürdü gitti.

Ben, Bediüzzaman'ın, Eski Said ile Yeni Said arasındaki tavır farkı olarak 'siyasetle meşguliyet'le birlikte 'özgürlükle meşguliyet'e de ayraç koyarım. Bence, mürşidim, ahir ömründe 'hürriyet' üzerinden müslüman ahalinin bir tür manipülasyona maruz kaldığını farketmiştir. Her ayağa kalkıldığında zararla oturulduğunu tecrübelerle yaşamıştır. Abdülhamid Han'ın zayıf istibdadına karşı tepki İttihat ve Terakki'nin parti istibdadını netice vermiştir. İttihat ve Terakki'nin parti istibdadı da arkasından Tek Parti döneminin şedit istibdadını getirmiştir. Yeni Said döneminde Bediüzzaman'ın metinlerindeki vurgusu 'hürriyet'ten 'müsbet hareket'e kaymıştır artık. Çünkü 'algı yönetimi çağında' hiçbir şekilde kullanılmamanın tek yolu müsbet harekettir. Yıkıcı bir etkinin maşası olmaktan kurtulmanın tek yolu yapıcı tavırdan sapmamaktır. Her adımında dengeleri kollamaktır.

"Bir dert görünürse devâsı âsândır..." diyor yine mürşidim bir yerde. Biz de derdimizi görmeliyiz. Derdimiz: Medya eliyle kolay manipüle ediliyor oluşumuz. Devamız: Hangi haber, ne sıklıkta/şiddette tekrarlanıyor olursa olsun, onu sınamamız. Bir tepki geliştirirken müsbet hareketten ayrılmamamız. Dahilde kılıç çekmememiz. Dinimize güvenmemiz. Bizden olanlara olmayanlardan daha fazla itimat etmemiz. Kur'anî ifadesiyle 'fâsıktan gelen haberi sorgula'mamız. Salihler/salihalar hakkında duyduğumuz kemliklere "Bu bir iftiradır!" diyebilmemiz. Ancak böyle yaparsak operasyonlardan kurtulabiliriz. Evet. Ne diyelim. Hüda hilecilere karşı muinimiz olsun. Hakkı 'hak' bâtılı 'bâtıl' gösterecek yalnız Odur. İnayetini herdaim dilemeliyiz.

27 Ocak 2020 Pazartesi

Mesele sadece Bekir ağabey değil arkadaş sen hâlâ anlamadın mı?

"Hıyanet niyetiyle her ne vakit bir memur yanıma gelse onu yılan suretinde görüyordum. Hatta bir defa müdüre söylemiştim: 'Fena niyetle geldiğin vakit seni yılan suretinde görüyorum; dikkat et' demiştim. Zaten selefini çok vakit öyle görüyordum." Mektubat'tan.

Bu defa bir fıkra ile başlayalım. Efendim, uzun versiyonunu anlatması bıktırır, kısaltarak aktarmayı deneyeceğim. Şöyle başlıyor: İki tane IŞİDci Suriye kırsalında oturmuş muhabbet etmektedirler. Konu, döner dolaşır, örgütün temel meselelerinden olan "Dünyada kaç tane gerçek müslüman var?" mevzuuna gelir. İkili gayet hemfikir şekilde önce İran'ı, Türkmenistan'ı, Azerbaycan'ı, Türkiye'yi, Pakistan'ı, Mısır'ı, Fas'ı, Cezayir'i, Malezya'yı, Afganistan'ı vs. çeşitli bahanelerle elerler. Sonra kılıç daha aşağılara doğru iner. Suudî Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen, Umman, Sudan, Katar falan da bir güzel biçilir. Kala kala elde yalnızca Suriye kalır. Fakat acaba Suriye'nin tamamı da bu payeye layık mıdır? Elbette değildir. Bu defa Suriye'deki bölgeler biçilmeye başlarlar.

Halep tarafı şöyledir. İdlib tarafı böyledir. Afrin'de şöyle şöyle yanlışlar vardır. Hasılıkelam: Nihayetinde bu iki IŞİDci dünya haritasından başlayarak tekfir ede ede kendilerine kadar gelirler. Son durum karşısında birisi dönüp diğerine der ki: "Yazık, görüyor musun, yalnız ikimiz gerçek müslüman kaldık!" Arkadaşı imâlı bir bakışla ötekini süzüp cevap verir: "Senin de ayağın kaymaya başladı."

İşte Bediüzzaman Hazretlerinin Sünuhat isimli eserinde 'tahtiecilik' dediği mesleğin en sonunda varacağı yer budur. Kendisiyse doğru tutumun 'musavvibe' mesleği olduğunu söyler. Musavvibe nedir peki? Alıntılayalım: "Dört mezhep de haktır. Füruatta hak taaddüd eder, diyenlere ilm-i usûl ıstılahınca 'musavvibe' denilir." Yine mürşidim tahtiecilik hakkında der ki: "Tahtîecilik fikri, sû-i zan ve tarafgirlik hissinin menbaı olduğundan, İslâm'da lâzım olan tesanüd-ü ervâh, tevhid-i kulûb, tehâbbüb ve teâvüne büyük rahneler açmıştır. Hâlbuki hüsn-ü zanla, muhabbet ve vahdetle memuruz."

Bekir Berk ağabeyin ismi etrafında yıllardır dönen tartışmaları izlerken de hep bu bahsi hatırlarım. Sonda söylenmesi gereken şeyi başta söyleyeyim: Bence Bekir ağabey hakkındaki bu tür iddiaların menşei nurcuların kendi içlerindeki ihtilaflarıdır. Her ne kadar Yenişafak'ın yeni yayınladığı evrak(!) ile mevzu gündeme gelmiş olsa da (üzerine çay dökülmüş her kağıt belge olmaz) farklı gruplar içinde azıcık zaman geçirmiş herkes bilir ki, bu suçlamaların tarihi daha eskidir. Hem bu 'eski' kısmı evrak falan de istemez.

Bekir ağabeyin (veya çevresinin) bazı konularda 'kendi kanaat önderleriyle' iyi anlaşamaması 'ajan' yaftası yemesi için yeterlidir. Nurcular mabeyninde tekfir müessesi işlemediği için, çok şükür bunu akıl edememişiz, daha kullanışlı bir yol olarak bu yöntem tercih edilmiştir: "Ajandır, ajansın, ajanlar...." Evet. Ben bile şu yaşımda birkaç kez bu suçlamaya maruz kalmışımdır. Halbuki ne alaka? Zurnanın son deliği gibi birşeyim. Ferhan Şensoy'un Pardon'da dediği gibi: "Beni adamdan sayıp alacak örgüte ben zaten girmem!" diyecek bir durumdayım. Değil bir gruba kanaat önderliği yapayım, sokakta dayak yesem yardıma gelen olmaz, öyle bilinmezlikteyim. Fakat Kurtlar Vadisi izleyip derse gelenlerin gönlü ferman dinlemez ki kârilerim. Madem ki meşreplerince sevilmeyen şeyler dile getiriyorsundur. Ajansındır. Herhangi bir örgüt sana el vermese de olur.

Bu mevzuun içimizdeki kısmı. Peki dışımızdaki? Dışımızda bence bu ihtilafı kâra dönüştürmek isteyen daha üst akıllar var. Nasıl? Tıpkı şiilerin sahabe hakkındaki iddialarıyla başarmaya çalıştıkları gibi. Fehminize biraz daha yaklaştırabilmek için Ebubekir Sifil Hoca'nın İslamî Bilincin İhyası'nda yaptığı bir alıntıyı nakletmek istiyorum. Vekî' b. el-Cerrâh'a atfen İbn Asâkir'in Târihu Dimaşk'ta naklettiği söz şöyle: "Mu'âviye kapının halkası mesabesindedir. Onu yerinden oynatanı 'ondan daha yukarıdakilere kastetmekle' itham ederiz." Devamında diyor ki Ebubekir Hoca: "Sahabe hakkında 'gözden çıkarılabilecekler listesi' tasarlayıp, Hilafet'i Saltanat'a dönüştürme sürecinde saltanatı boyunca ortaya koyduğu icraatlar konusunda tarih kaynaklarının yer verdiği birtakım nakillere istinaden Hz. Mu'âviye bu listenin başına yerleştirildiği zaman arkası çorap söküğü gibi gelecektir."

Bu 'çorap söküğünün' nasıl devam ettirileceğini de detaylandırıyor ilerleyen kısımda. Kendi cümlelerimle özetleyeyim: Listenin başında yeralan Hz. Mu'âviye (r.a.), sonra onun tarafını tutan (dolayısıyla yapılan suçlamalara ortak) diğer sahabiler, sonra tarafsız kalmayı tercih eden (yine dolayısıyla pay sahibi) sahabiler, sonra Hz. Mu'âviye'den (r.a.) bağımsız olarak Hz. Ali'yle (r.a.) anlaşmazlık yaşamış diğer sahabiler... Suçlamaların, ithamların veya 'gözden çıkarılacaklar' listesinin (önü alınamaz bir şekilde) böyle devam edip gideceğini söylüyor haklı olarak. Yeter ki kimileri bir kere kapının kulbuna dokunma cür'etini bulsun.

Bekir Berk ağabeyin de böylesi bir kulp olduğunu düşünüyorum. En azından dışarıdan bu işi yönetmeye çalışan üst akıl için. Çünkü onlar biliyorlar ki: Bediüzzaman'ın kendisini avukatı olarak benimsediği, sevdiği, övdüğü böyle bir ismi töhmet altında bırakabilirlerse, ağabeyler arasında etrafında sis oluşturamayacakları hiçkimse kalmaz. Gemi bir kere delindi mi su almayı bırakmaz. Ertesi gün 'Mustafa Sungur da aslında Köy Enstitüsü mezunuymuş. Acaba niye nurcu olmaya karar vermiş? İyi düşünmek lazım'lar ile bir imâ, 'Yahu Üstad Hazretleri gazete bile okumuyorken acaba bu Zübeyir Gündüzalp nurcuları niye gazete işine sokmuş?' ile başka bir imâ, 'Sakın bu Hulusi Yahyagil Bediüzzaman'ın yanına askeriyenin soktuğu bir adam olmasın? Bak, bütün talebeler hapse girmiş, onu hiç içeri almamışlar'la başka bir imâ; hasılı; her sabah medreseye uğradığımızda farklı farklı ağabeylerin 'hain adayına' dönüştüğü bir zeminde uyanabiliriz. Bu atmosferde elbette ittihad da kalmaz, bereket de, hizmet de. Allah bu durumlara düşmekten cümlemizi korusun. Âmin.

Ben üst aklın niyetinin bu olduğunu düşünüyorum. Bekir ağabey hakkındaki bu türden iddiaların tamamının da 'surda bir delik açmak mesabesinde' olduğuna kanaatim var. Belki birileri gelecekte nurculuğu kanalize edeceği yönü/yeri seçti. Şimdi dışarıda kalanlar, daha doğrusu kanalize edemeyecekleri, hakkında ithamlar uydurma sürecini başlatıyor. İmajlarını kirletiyor. İtibarlarını zedeliyor. Tıpkı şianın 'tahtiesini inşa etmek için' sünni müslümanlarda 'sahabe hürmetini kirletmeye çalışması' gibi bir çalışma yürütülüyor. İyi niyetle bu işe alet olanların da takkesini önüne koyup düşünmesi lazım. Bugün, bir kağıt parçasıyla hazzetmediğiniz bir ağabeyi şıp diye silen, yarın başka bir kese kağıdıyla da çok sevdiğiniz birisini silemez mi? Kim elini tutar ki bundan? Değil mi ama?

Ben nasıl 'miraçta dahi gözü şaşmayan' Aleyhissalatuvesselamın, şianın iddia ettiği gibi, sahabileri hakkında aldandığına inanmıyorum; aynen öyle de; veraset-i nübüvvet sahibi bir âlimin de en yakınları hakkında yanılacağına sanmıyorum. Feraset mü'minin şiarıdır. Hele böyle bir âlimin kırk kere şiarıdır. İnanan var mı? Onu da bilemiyorum. (Gösterdikleri deliller de hep faso-fiso çıkıyor zaten.) Doğrusu: Paşa gönülleri bilir. Her kişi ahirette kendi yükünü çeker. Defterini şanınca doldurur. Fakat demem o ki sevgili kârilerim: Sevdiği bir ağabeyi hakkında da benzer ithamlar olunca dizlerini dövmesin. Yazık. Dizlerinin suçu yok. Vuracaksa kafasına vurabilir. Suçlu orada saklanıyor çünkü.

21 Kasım 2014 Cuma

'Bir tek ben müslümanım'a doğru giderken...

Bediüzzaman'a aittir. Fakat 'atanmamış müçtehid' Mustafa İslamoğlu da bazı derslerinde kullanmıştır bu ifadeyi: "Mecaz, ilmin elinden cehlin eline düşse, hakikate inkılâp eder, hurâfâta kapı açar." Bir keresinde, hukukçu Ömer Faruk Uysal abi, bu söz bağlamında (biraz da Harici kafasının psiko-sosyolojik altyapısını irdeleyen) tesbitlerde bulunmuştu. (Alternatif Bakış programındaydı sanırım.) Demişti ki: Bir toplumun medeniyet seviyesinin değişmesiyle mecaza yatkınlığı da değişir. Başkalaşır. Medeniyet geliştikçe düşünce ve dil, düşünce ve dil geliştikçe mecaz kullanımı artar. Daha nim-bedevî topluluklarda, mesela Necid sekenesinde, düşünce de dil de mecaza yatkın değildir. Bu nedenle o topluluklarda Kur'an'daki mecaz kullanımlarını reddeden ekoller ortaya çıkmıştır.

Kur'an'da ehlince malum pekçok mecaz kullanımı vardır. Mesela biyedihi'l-hayr, mesela ahsenu'l-halıkîn vs. Eğer bunları mecaz saymazsanız, birincisinde Allah'ın insan gibi bir eli olduğunu (hâşâ) düşünebilir, ikincisinde ise Allah'la beraber başka yaratıcılar olduğunu (hâşâ) hayal edebilirsiniz.

Peki bu benzetmeler ne için? Elbette insanların daha kolay anlayabilmesi için. Çünkü Kur'an bir tenezzülat-ı İlahîdir. Allah Teala'nın insanlarla fehimlerine göre konuşmasıdır. Evet. Eğer Rabbimiz kendi azametinin şanı ile bizimle konuşsaydı, biz o tarz bir kelamı değil anlamak, tesirine bile dayanamazdık.

Peki bu durum bizde nasıl? Esma açısından meseleyi ele alırsak, evet, biz de Cenab-ı Hakkı bir çeşit mecazla biliyoruz. Örneğin: Bizdeki ilimden ve onunla eylediğimizden anlıyoruz ki kainatta da bir bilen ve yapan var. Elbette Onun ne bilmesi ne yapması bizim bilmemiz ve yapmamız cinsinden değil. Ve hakikatte bütün bilişlerin ve yapışların kaynağı Onda. Herşeyin yaratıcısı o. Bizdekiler tecelli. Bizdeki birer ölçü. Bir anlama kapısı. Birer 'aslı bildirir' gölge.

Ama Onun güzel isimlerini de ancak bu gölgeler sayesinde anlayabiliyoruz. Mesela: "Şuradan şuraya kadarı bizim!" diyoruz, "Buraları biz idare ediyoruz. Öyleyse bu kainatın da bir sahibi var ve o da kendi mülkünü idare ediyor!" kanaat getiriyoruz. Kendimize yüklediğimiz mecazî eyleyiciliklerle asıl eyleyeni buluyoruz.

Tamam. Benim malikiyetim son minvalde bir gölge malikiyet, gerçek değil, bir mecaz. Ama Onunki hakiki. O Malik-i Hakiki. Kendimizdeki mecazlarla şu hakikate varıyoruz. Biz de intikam alıyoruz ama hakiki Müntakim olan Allah. Biz de adaletli olmaya çalışıyoruz ama hakiki Âdil olan Allah. Biz de sabırlı olmaya gayret ediyoruz ama es-Sabûr olan Allah.

Yani: Şu dünyada bizim için de 'bilmenin' kapısını açan 'mecazi kullanımlar' var. Ki Aleyhissalatuvesselam bile yemin ederken diyor: "Muhammed'in nefsi kudret elinde olan Allah'a yemin ederim." Yoksa, Nebiler Serveri, elbette 'mahlukatına benzemekten münezzeh olan Allah'ın gerçek bir eli olduğunu (hâşâ) düşünmüyor.

İşte, atanmamış müçtehid İslamoğlu, bizim bilmemizin kapısı olan böylesi mecazlar yokmuş gibi, bunlar hiç kullanılmıyormuş gibi sağda-solda diyor ki: "Bedi ismi Kur'an'da Allah için kullanılıyor. Bediüzzaman'a o ismi vermek tehlikelidir."

İyi de, Tevbe sûresi 128'de, Cenab-ı Hak buyurmuyor mu kendi Resulü aleyhissalatuvesselam için: "Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı da 'çok şefkatli' ve 'merhametli'dir." Bu ayet-i kerime içinde 'Rauf' ve 'Rahim' isimlerini kullanmıyor mu? Haydi, sen, bunu da icma-ı ümmetin hilafına başka bir şekilde tevil edersin. "Orada kastedilen Allah'tır. Siz yanlış anlatıyorsunuz!" dersin. Çünkü ehl-i bid'anın sanatı zorlu tevillerdir.

Peki, Allah Resulü aleyhissalatuvesselam, Mekke'nin fethinden sonra müşrik önderlerine sorduğunda onlardan kendisi hakkında şöyle bir tarif almıyor mu? "Sen kerîmsin ve kerîm bir kardeşin oğlusun." O zaman onlara "Susun, ey melun, pis kafirler!" mi diyor? Yoksa kerîm olmanın müminin bir hasleti olmasını kabul mu ediyor? Yoksa biz onu da mı yanlış biliyoruz? Kerîm de Allah'ın isimlerinden birisi değil mi? Belki sana göre değildir. Kimbilir?

Bütün bunları geçtim. Bir de Bediüzzaman'a 'Bediüzzaman' denmesini 'kibir alameti' gibi şeylere bağlıyorsun. Yazıklar olsun. Onun tevazuuna bütün hayatı şahittir. Senin bir parçayı kaldırıp, onu da kendince çarpıtıp, cerbeze ile 'Bütün bundan ibarettir!" demenle hiçbir şey değişmez. Ancak yine de sormak istiyorum:

Allah Resulü aleyhissalatuvesselamın da ismi Muhammed. Benim Arapçam yok ama Muhammed'in 'övülmüş' veya 'övülen' anlamlarına geldiğini biliyorum. Acaba sana göre Allah Resulü aleyhissalatuvesselam da mı bu ismi bir kibir vesilesi olarak (hâşâ) kullanıyor? Kaldı ki, Bediüzzaman o ismi kendisi de seçmiş değil, hocasının taktığı bir isim ve öyle şöhret buluyor. İlk o isimle şöhret bulan da o değil, Bediüzzaman-ı Hamedanî veya Bediüzzaman-ı Cezerî gibi başka şahsiyetler de var böyle bu isimle iştihar etmiş.

Yani şimdi, a kuzum, sırf sana 'kibir' kokusu geldi diye herkes ismini veya lakabını mı değiştirmeli? Aziz Mahmud Hüdayi de sırf Mahmud mu kalmalı? Hacı Bayram-ı Veli de "Benim adım yalnız Bayram!" diye mi gezmeli? Söyle: Ne etmeli de sana 'senden gayrı' İslam ulemasını bir şekilde sevdirmeli?

Ne tuhaf zanaat böyle tahtie kılıncıyla insanların başını kesmek! Ne konforlu, eserinin ve hayatının anlattığı bütünden kopuk, 'tek kelimeden' ahlaklar devşirmek! Ne komik "Herkes yanlışta, herkes sapkınlıkta, bir ben doğrudayım!" havalarında dolaşmak.

Bize Nurcular içinde denk geldiğin yanlışlardan mı bahsedeceksin? Bizim de rastladığımız yanlışlar var. Fakat en azından şunu ayırabiliyoruz: Bu metinlerin suçu değil. Naehiller hangi mesleğe girse o mesleğe zarar verirler. Bugün Kur'an'ı okuyup da müslüman kanı dökmeyi marifet sayan ekoller yok mu?

Bu ekollerin suçlusu Kur'an olmadığı gibi, kendisinden iman dersini almış birisi olarak söylüyorum ki, Nurculuğun içindeki yanlış anlamaların suçlusu da Bediüzzaman değildir. Kur'an'ın arşına çıkan merdivenimizdir o bizim, manevi elif-ba'mızdır, mürşidimizdir. "Ne diyor?" diye değil, "Kur'an'dan bize ne söylüyor?" diye okuduğumuzdur. Şimdi ister hak ver, ister eleştir, hakikat zaten 'kendisi bizzat hakikat olduğundan ötürü' kazanır. Biz durduğumuz yerden ve Kur'an'ın sancağı altında olduğumuzdan eminiz. Acaba sen bunca yanar-dönerlikle nerede durduğundan emin misin?

Allah varsa Epstein adasına neden izin verdi?

'Epstein adası skandalını' ilk duyduğum zamanlardan beri aklıma bir hadis-i şerif geliyor: "Şeytanın tahtı deniz üzerindedir....