Meşruiyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Meşruiyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Temmuz 2026 Salı

Domuz yağından pastayı hilal şeklinde süslemek

"Cumhur-u avama müteveccih olan bir fikir kudsiyet almazsa söner. O desatire kudsiyet verecek iki muazzam rakîb din var. Şu keskin fikir, gözünü açtığı vakit, hasmını ve hasmının elindeki silâhını Hıristiyanlık dini bulmuştur. Öyleyse o fikir kudsiyet almak için İslâmiyete dehalet etmeye mecburdur." İlk Dönem Eserleri'nden...

Bir tartışmayı doğru kavramlar üzerinden yürütmediğinizde yolunuz bir türlü doğruya çıkmıyor. Yeni anayasa tartışmalarını da doğru ıstılahlar üzerinde yürütmeye ihtiyaç var bence. Birinci adım: Türkiye'nin 'sivil bir anayasaya' ihtiyacı yok. Ya? Şer'-i Şerif merkezli bir anayasaya ihtiyacı var. Bu anayasanın sivil olması da şart değil. Sivil olmasını neden anıyoruz peki? Çünkü demokratik bir ülkede demokrasiden başka bir yolla anayasa değiştirmek mümkün değil. Aslında mümkün de... Bu yol sistemin kendisine göre illegal sayılıyor. Şimdiye kadar yönetildiğimiz darbe anayasalarının hiçbiri sivil değildi mesela. Fakat şu günlere onlarla geldik. Bir şekilde varoluşumuzu sürdürdük. İyi günler geçirmedik doğrusu. Fakat yokolmadık da.

Ben, standart bir sünni müslüman olarak, anayasanın nasıl bir yolla 'geçerlilik' kazandığından ziyade, o anayasanın İslam'la ilişkisi üzerine yoğunlaşmam gerektiğini düşünüyorum. Zira 'demokratiklik' veya 'siviliyet' en azından manevî sahada benim için yeterli meşruiyeti oluşturmuyor. Türkiye'de "Faiz serbest mi olsun yasak mı?" diye referandum yapılsa; referandum sonucunda da, muhtemeldir ya, "Serbest olsun!" seçeneği daha yüksek oy alsa; bu karar sapına kadar 'demokratik' olur ama bu demokratiklik onun haramlığını değiştirmez. Çünkü haramlar-helaller halkın oyuyla belirlenmez. Onları belirleyip bize haber veren Cenab-ı Haktır. Ve hakikat ancak Hakkın buyurduğu şekilde sabit olur. En azından müslümanlar için itikad sahasında bu böyledir. Bir müslüman, ne denli sivil görünürse görünsün, harama 'Helaldir!' diyemez.

Halkın yüksek oranda İslam kodlarını koruduğu bir sosyolojide 'dindarlık' ile 'demokrasi' birbirine yakın görünebilir. Hatta, Türkiye gibi misallerinde, demokrasi savunusu otoriter-totaliter rejime karşı mücadele etmenin silahlarından birisi gibi istimal de edilebilir. Ancak, bu silahın kendi ayağımıza sıkmaması, sonuçların yine İslamiyete doğru götürür şekilde çıkmasıyla mümkün olur. Sözgelimi: AK Parti, sözcüsü Ömer Çelik'in mükerreren beyan ettiği gibi, laikliği muhafaza ederek yeni bir anayasa yapacaksa, bu anayasa teklifine müslümanların 'acaba' demek hakkı vardır. Çünkü siviliyet silahının istimali bu defa karşı tarafın altını oymaya değil tahkim etmeye yaramıştır. Yani, şimdiye kadar zorba rejimin dayatmasıyla uygulanan laiklik, görece dindar bir hükümetin manipülasyonuyla, artık 'sivil' bir mahiyet de kazanabilir. Bu mahiyeti kazanması dindarlar için elbette bir kazanç olmaz. Düpedüz kendi ayaklarına sıkmak olur. Zira artık laiklik 'zorba rejimin dayatmasıyla' değil, bizzat kendilerinin de sandıkta 'Evet' dediği, sivil bir seçimin meşruiyetiyle otoritesini sürdürebilir.

Laikliğin 'sivil bir anayasa' kremasıyla dindarlara yedirilmesi cidden büyük bir handikap olacaktır. Çünkü artık bizzat kendilerinin oylarıyla devletin omurgasını oluşturacaktır. "Bir dahaki anayasa seçiminde düzeltiriz!" gibi meçhule dönük bir umutla bu düzen devam ettirilirse, dikkat edelim, askerisini değiştirmek bu kadar sene süren anayasanın sivilini düzeltmek acaba kaç sene sürecektir? Acaba bir daha hiç gündem edilecek midir? Bence dindar seçmenin bu hususta da dikkatli olması lazım. 'AK Parti yapıyor' diye herşey doğru olmaz. Doğruyu-yanlışı önce Şer'-i Şerife uygunluğu/yakınlığı üzerinden okuruz.

Bir de şöylesi ikinci bir 'acaba' daha var bende: AK Parti'nin hukuki mevzularda gözünün yeterince açık olmadığını düşünüyorum. Böylesi işlere kim bakıyor bilmiyorum. O kadar ilgili değilim. Lakin gerek 'İstanbul Sözleşmesi' gerek 'Başıboş Köpek Sorunu' gibi başlıklar beni AK Parti'nin hukuka bakışı konusunda şüpheye itti. Normalde, dindar bir hükümetin, yeni bir yasa çıkarırken/alırken önce Şer'-i Şerife bakmasını beklerim ben. İslam hukuku muktesebatından yararlanmasını, oradaki tecrübeye mümkün olduğunca yakın bir şekilde, yeni uygulamalara başlamasını ümit ederim. Serde İslamcılık varsa sonuçta da 'Dört Mezhep Fıkhı'nın olması gerekir. Çünkü İslamcılık İslam'ın devletten kışkışlanmasına tepki olarak çıkmıştır. Fakat AK Parti'de işlerin böyle dönmediğini acı şekilde tecrübe ettiğimizi düşünüyorum. AK Parti yeni bir yasa çıkarırken, tıpkı sâbık dönem hükümetlerinin yaptığı gibi, Batılı normları esas alıyor. Onlara uygun adım yürüyor. Elbette CHP döneminde yapıldığı gibi en otoriter-totaliter şablonları seçmiyor. Daha liberal bir yaklaşımla çalışmalarını yürütüyor. Lakin, sonuçta merkeze aldığı şey Allah'ın rızası olmadığı için, sonuçta ulaşılan şey de Allah'ın rızası olmuyor. Halk da razı gelmiyor.

Yani AK Parti'nin yapacağı 'sivil anayasa' yine liberal turpun/turpların yutulduğu bir anayasa olabilir. Başımıza İstanbul Sözleşmesi'nden beter işler gelebilir. AK Partili büyüklerimiz camilerde pek güzel aşr-ı şerifler okuyabilirler. Allah kabul etsin. Lakin hukukta İslam'ın üstünlüğünü pek idrak etmiş değiller. Süslerinin hilal şeklinde olmasına dikkat etseler de pastaya domuz yağı katıldığını farketmiyor gibiler. Nitekim İstanbul Sözleşmesi meselesinde bunu yaşadık. AB üzerinden gelen zokalar yutulmakta. Ve bu yutmakların en kem sonuçları aile üzerinde okunuyor. Öyleyse, hukuk meselesinde bu kadar bocalayan bir AK Parti'nin yapacağı sivil anayasa da benzeri zokalar yutabilir-yutturabilir, diye düşünüyorum ben. Belki suizan ediyorum. Ancak AK Parti son zamanlarda bu suizannı hakedecek epeyce tecrübe biriktirdi.

Hülasa: Yeni anayasanın 'sivil' olmasından ziyade 'şer'î' olması bizim lazımımız. En azından kalbinde Allah'ın rızasına açlık bulunanlar için durum böyle. O yüzden "Mutlaka sivil bir anayasamız olması lazım!" dayatmasıyla değil de "Mutlaka Allah'ın rızasına uygun bir anayasamız olması lazım!" mülahazasıyla anayasaya bakmalıyız. Aslında herşeye öyle bakmalıyız. Bence, anayasanın ilk dört maddesine dokunulmadıktan sonra, bu noktada umut vaadedecek bir gelişme gözükmüyor. Birilerinin gönlü illa edilir. Feministlerin gönlü edilir. İtperestlerin gönlü edilir. LGBT'cilerin gönlü edilir. Açılacak hürriyet koridorundan illa çapraz koşuya çıkanlar olur. Ancak bu koşuya birtek dindarlar çıkamaz. Onlar alan kaybetmeye devam ederler. Zira hâlâ devletle ilişkileri pamuk ipliğine bağlıdır. "Devletin dini din-i İslam'dır!" yazmamaktadır o anayasada.

Bilgiler Kitabı'ndaki söyleşisinde, Regis Debray, din-devlet ilişkisindeki ikiliğin kem sonuçlarına dair şunları söyler:

"Seküler iktidarın tinselliği ne kadar azsa tinsel iktidar sekülerliği de o kadar çoktur. Burada birleşik kaplar ilkesiyle karşı karşıyayız. Eğer seküler iktidar tinsel içeriğe sahip değilse tinsel iktidar seküler içerikleri üstlenir. Başka deyişle: Eğer devlet kutsaldan vazgeçerse kilise ve ruhban dindışına yönelir. Politik otoritenin düşüşü tinsel otoritenin politikleşmesiyle atbaşı gider. Eski Sovyetler Birliği uygun bir örnektir. Komünizm koşullarındaki dinsel devlet sekülerleşmeye tâbidir. Sonuçta ortadoks kilisesi günümüzün önemli bir seküler gücü olarak ortaya çıkıyor..."

Bu metin bana Bediüzzaman Hazretlerinin Birinci Meclis'e sunduğu şu beyanları hatırlatıyor:

"Şu inkılâb-ı azîmin temel taşları sağlam gerek. Şu meclisin şahsiyet-i mâneviyesi, sahip olduğu kuvvet cihetiyle, mânâ-yı saltanatı deruhte etmiştir. Eğer şeâir-i İslâmiyeyi bizzat imtisal etmek ve ettirmekle mânâ-yı hilâfeti dahi vekâleten deruhte etmezse, hayat için dört şeye muhtaç, fakat an'ane-i müstemirre ile günde lâakal beş defa dine muhtaç olan şu fıtratı bozulmayan ve lehviyat-ı medeniyeyle ihtiyâcât-ı ruhiyesini unutmayan milletin hâcât-ı diniyesini Meclis tatmin etmezse, bilmecburiyye mânâ-yı hilâfeti, tamamen kabul ettiğiniz isme ve resme ve lâfza verecek. O mânâyı idame etmek için kuvveti dahi verecek. Halbuki, Meclis elinde bulunmayan ve Meclis tarikiyle olmayan öyle bir kuvvet, inşikak-ı âsâya sebebiyet verecektir."

Bizim AK Parti'den talebimiz, Cumhuriyet'in tâ başında atılmış, aramızda inşikak-ı âsâya sebep olmuş, yanlış adımları 'din lehine' düzeltmesidir. Yoksa, din lehine düzeltmeyecekse, "Bizim de sivil bir anayasamız olsun!" diye özel bir talebimiz yoktur. Nihayetinde o da laik olacaktır ve zaten şu yaşadığımız da laikliktir. Bizi laiklikten kurtarmadıktan sonra zulmün adı 'askerî' olmuş, 'sivil' olmuş, ne değişir? Kabına bakıp durmamak lazım. İçindeki şerbetin şekerini yoklamak gerekiyor. Eğer Şer'-i Şerife uygunluk yerine Avrupa normlarına uygunluk kollanacaksa, ne diyelim, Allah sonumuzu hayretsin, vesselam.

13 Ocak 2018 Cumartesi

İstiğna iktidarın düşmanıdır

Kur'an'ın ilk nazil olan ayetleri Alak sûresinin başındadır. Malum. Aleyhissalatuvesselamın Cebrail'e (a.s.) "Ne okuyayım?" sorusu üzerine nazil olmuşlardır. Bu ilk beş ayetin beşincisi şöyle der: "İnsana bilmediğini O öğretti." Altıncı-yedinci ayet ise şöyledir: "İnsan kendisini müstağni sayarak azgınlık eder." Başlarken belirtelim. Ayette geçen 'istiğna' kelimesine şu anlamları verenler var: 1) Kendisi yeterli görme. 2) İhtiyaçtan uzak bulma. 3) Zenginlik. Fakat tüm anlam katmanlarının özünde aynı kokuyu alıyorum ben: İnsan için dışakapalılık bir maraz. Kendisini gerek 'bilme' gerekse 'e-bilebilme' durumu açısından 'ihtiyaçtan uzak' görünce azgınlaşıveriyor insanoğlu.

Meseleyi 'fıtrat' düzleminden 'siyaset' düzlemine taşıyalım: Demokrasiye taraftarlığımın en önde duran sebeplerinden birisi iktidarları 'seçmene muhtaç' hale getirmesidir. Bir iktidar, ne kadar güçlü olursa olsun, en nihayet seçim sandığından çıkacak sonuca göre muktedirliğini devam ettirebileceği için 'halkına müstağni kalmamak' zorundadır. 'Oyunu arttırmak' veya 'aynıyla korumak' veya 'kayıbını az tutmak' bağlamında hükümetler halklarının rızasını gözetmeye meylederler/zorlanırlar. Eğer seçim sistemi olmasa hükmedicilerin 'gücün sarhoşluğuna kapılarak' istiğna ile azgınlaşmalarından korkulur. En azından ben bundan korkarım. Bu korku doğru bir korkudur.

Tabii iktidarların meşruiyetlerini devşirdiği tek şey 'sandık' değildir. Sandığın olmadığı dönemlerde de, muktedirler, halkın teveccühünü çeşitli yollarla korumaya çalışırlar. Çoğunluğun teveccühünün korunmadığı iktidarlarda muktedirlerin iç karışıklıklarla uğraşmaları ise kaçınılmazdır. Çünkü en nihayetinde iktidarlar 'halk için ama halka rağmen' başta kalamazlar. 'Halk için ve halk ile' olursa iktidarların ömrü uzar. Bu sandık ötesi/üstü diyebileceğimiz meşruiyet kaynaklarından en önemlisi ise adalettir.

Bir iktidarın adaleti halkının genel kabulü ise, o iktidar seçimle başa gelmese bile, hükmünü sürdürebilir. Zira sessiz bir onaylayış vardır. Hatta diyebiliriz ki: Sandık dediğimiz şey de aslında bunun sağlamasından ibarettir. Elbette hiçbir iktidar mutlak bir şekilde adaleti sağlayamaz. Adaleti sağlamak için yaptığı hamlelerin bile değişimin ortaya çıkardığı yeni durumdan mutsuz mağdurları oluşur. Sözgelimi: Sadece kamyonculardan alınan bir köprü vergisinin terkedilmesiyle o köprüde kamyon trafiği artacağı için sair kullanıcılarda sızlanmalar olur: "O vergiyi kaldırmayacaktı be kardeşim! Ne rahat kullanıyorduk bu yolu. Şimdi kamyondan geçilmez oldu."

İşte, bu noktada, iktidarın meşruiyetini korumaktaki ikinci hamlesi/yolu halkı ile iletişimidir. Yani iktidar, adalet için yaptığı hamlelerin mevcuda alışık topluluklarda oluşturduğu rahatsızlığı gidermek için, halka bir iletişime girer. Bu iletişim iki yönlüdür. Hem kendisini anlatır. Hem onları dinler. Onları dinlediği ise serzenişlerinin iktidardan cevap alabilmesiyle ölçülür. Eğer bir iktidar, kendisini büyük bir medya gücüyle anlatıyor, ama halkı aynı büyüklükte bir şikayet masası gücüyle dinlemiyorsa iletişimi istibdada dönüşür. Bu gerçek bir iletişim değildir. Bir tür dayatmadır. Bir endoktrinasyondur.

Bu noktadan sonra 'diyalog' denilen şey aslında 'monolog'dur. Kendi kendisini över. Kendi kendisini meşrulaştırır. Kendi kendisini ikna eder. Kendi kendisini haklı bulur. Ancak bütün bu illüzyonların dağılacağı/yutulacağı Musa (a.s.) asâsı sandıktır. İş o kutudan çıkacak sonuca geldiğinde halk duyulmadığını muktedirlere hissettirir. Ses çıkarabildiği tek yerden güçlü bir ses çıkarır. Bunu öfkeyle yapmaz. Bunu derin ve güçlü bir akarsunun sessiz dönüşümüyle yapar. Öyle ki, kendi monoloğunun gücüyle körleşen iktidar dahi, sonuçlardan büyük bir şaşkınlığa düşer. Belki öfkeye asıl kapılan de o olur. Ancak öfkesi haksızdır. Haksız öfkesi onu halkından daha da uzaklaştırır.

Olağanüstühal sürecinin geldiğin noktada benim de hissettiklerim yukarıdakiler gibi. Olağanüstühali 15 Temmuz'dan sonra gerekli buluyor muydum? Kesinlikle! Özellikle ilk altı ay olağanüstühal olmadan atlatılamazdı gibi geliyor bana. Tehdit bastırılmıştı ama yokolmamıştı. Hızlı hareket etmek şarttı. Yaşanan hakikaten olağanüstü birşeydi. Fakat gelinen noktada birşeyler ters gidiyor. Kulağındaki açıklıktan dolayı sevdiğimiz iktidarımızın kulakları duvarlaşıyor. Devlete sesimizi ulaştıramıyoruz. Babamız yabancıya dönüşüyor. En çok abim Murat Ay'ın tutukluluk sürecinde gördüm bunu.

Bunu "AK Parti'yi artık desteklemiyorum!" bağlamında yazmıyorum. Hayır. Ben hâlâ özelde Erdoğan'ı genelde AK Parti'yi destekliyor ve Türkiye'nin bahtı adına varlıklarını önemsiyorum. 16 yılda başardıklarını da Allah'ın inayetiyle eriştiği büyük muvaffakiyetler olarak görüyorum. Ama hem Erdoğan'ı hem AK Parti'yi 'kulağı bendeyken' daha çok seviyorum. Çünkü beni de (ister istemez parçası olduğum) süreçlere dahil etsin istiyorum. Benim için en doğruyu, en hikmetliyi, en güzeli ve en ideal olanı uzaklarımda belirlemesin istiyorum. Bu yabancılaşma hissi seçmenden nasıl giderilir? Elbette iletişim kanallarıyla.

Soğuk yüzlü savcıların/hakimlerin, yargılama süreçlerinin, hapishanelerin duvarlarıyla beni daha fazla muhatap ederek değil. Bana açık olarak. Beni dikkate alarak. Beni işiterek. Bunu buraya iyiliğini istediğim insanların ellerindeki fırsatları heba etmemesini dileyerek yazıyorum. İstiğna iktidarın düşmanıdır. Hem bireysel anlamda hem yönetimsel anlamda, insan, kendisini sınamaya ve sınanmaya açık tutmak zorundadır. Bu iletişim ve özeleştiri mekanizması işlerse ancak azgınlaşmaktan korunuruz. Cenab-ı Hakkın 'insana bilmediğini öğreten' olduğunu buyurmasının hemen ardından istiğnayı bir tuzak olarak anması boşuna değil. Gücümüz merhametle karışsın ki kulaklarımız kapanmasın. Unutmayalım ki, Hz. Süleyman'ı (a.s.) büyük bir hükümdar yapan sadece ordusu değil, kuşların dilini bile anlaması ve karıncanın dahi sesini işitmesiydi.

Kevser'i kaybedenler deniz suyuyla da ebterlikten kurtulabilir mi?

Yaratıcı Öfke'nin 53. sayfasında, Ekrem Tahir, şöyle bir alıntı yapıyor Hegel'den: "Hayatta vahdetin kudreti kaybolursa, münfer...