"Kur'ân hakikatlerine ve naşirlerine sarsılmaz bir rabıta ve iltizam
ve bağlılık gibi hayat-ı içtimaiyeyi esasıyla temin eden bu râbıtaları inkâr etmekle
ve şimaldeki dehşetli anarşistlik tohumu saçan ve nesil ve milliyeti mahveden
ve herkesin çocuklarını kendine alıp karâbet ve milliyeti izale eden ve medeniyet-i
beşeriyeyi ve hayat-ı içtimaiyeyi bütün bütün bozmaya yol açan kızıl tehlikeyi kabul etmekle ancak Nur
şakirtlerine medâr-ı mes'uliyet 'cemiyet' namını verebilir."
Aynı dönemde
Bediüzzaman'ın Amerika'ya bakışında da bazı ümitler bulunmaktadır. Çünkü,
Amerika, dünya siyasetinde 'en ağır top' olmaya yeni başlamış, komünizmle de mücadeleye
çalışan bir devlettir. Özellikle DP iktidarına yazılan mektuplarda bu argümanın
altı çok çizilir:
"Ve dinde lâübali kısmını dahi cidden îkaz edip 'Aman, çabuk hakikat-i
İslâmiyeye yapışınız!' ihtar ediyoruz ki, vatan ve millet ve onların hayatı ve saadeti,
hakaik-i Kur'âniyeye dayanmak ve bütün âlem-i İslâmı arkasında ihtiyat kuvveti
yapmak ve uhuvvet-i İslâmiye ile dört yüz milyon kardeşi bulmak ve Amerika gibi din lehinde ciddî çalışan muazzam
bir devleti kendine hakikî dost yapmak, iman ve İslâmiyetle olabilir."
"Demokratlar mecburdurlar ki hem Nurcuları, hem ulemâyı, hem
milleti memnun ve minnettar etmek, hem Amerika
ve müttefiklerinin yardımlarını kaybetmemek için bütün kuvvetleriyle ezan
meselesi gibi şeâir-i İslâmiyeyi ihyâ için mümkün oldukça tamire çalışmaları
lâzım ve elzemdir."
"Şimdi milletin arzusuyla şeâir-i İslâmiyenin serbestiyetine
vesile olan Demokratlar, hem mevkilerini muhafaza, hem vatan ve milletini
memnun etmek çâre-i yegânesi, ittihad-ı İslâm cereyanını kendine nokta-i
istinad yapmaktır. Eski zamanda İngiliz,
Fransız, Amerika siyasetleri ve menfaatleri buna muarız olmakla mâni olurdular.
Şimdi menfaatleri ve siyasetleri buna muarız değil, belki muhtaçtırlar.
Çünkü komünistlik, masonluk, zındıklık, dinsizlik, doğrudan doğruya anarşistliği
intaç ediyor. Ve bu dehşetli tahrip edicilere karşı ancak ve ancak hakikat-ı
Kur'âniye etrafında ittihad-ı İslâm dayanabilir."
"Hem Salâhaddin'in, Asâ-yı Mûsâ'yı amerikalıya vermesi
münasebetiyle deriz: Misyonerler ve Hıristiyan ruhanîleri, hem Nurcular, çok
dikkat etmeleri elzemdir. Çünkü, herhalde şimal cereyanı, İslâm ve İsevî
dininin hücumuna karşı kendini müdafaa etmek fikriyle, İslâm ve misyonerlerin
ittifaklarını bozmaya çalışacak."
Uzatmayayım. Herhangi bir
Risale arama motoruna 'Amerika' yazmakla bile epeyce bir metin bulunabilir. Dikkat
edilirse Bediüzzaman Hazretlerinin buradaki hamleleri iki maksada mâtuf olarak
görünüyor: 1) Mevcud siyasette 'en tehlikeli dış güç' tayininde bulunduktan
sonra, ona göre 'daha az tehlikeli dış güç' ile, değil 'ittihad' ama 'ittifak'
yapabilmeyi öngörüyor. Yani hınzırın saldırısına karşı ayıyla 'geçici bir
birlikte hareket etme' tasarlıyor. Ki, İslam tarihi boyunca, İslam
devletlerinden bunu yapanlar çok olmuştur. Haçlılarla savaşılırken dahi
müttefik olunan hristiyanlar/yahudiler vardır. Hatta haçlıların bir grubuna
karşı başka bir grubuyla ittifak yapıldığı olmuştur. Bunları Emin Mâlûf
'Arapların Gözünden Haçlı Seferleri' eserinde genişçe anlatıyor. Her neyse... 2)
Siyasilerin, özelde nurculara, genelde dindarlara karşı kem tavrı 'siyasi
menfaat' hatırlatmasıyla 'desteğe' dönüştürülmek istenmiştir. Yani siyaseten de
dindarlar-nurcular desteklenmesi gereken gruplardır.
Fakat mürşidim zaten bu
mevzuda nerede durduğunu ta en baştan bir ilkeyle ortaya koyuyor: "Düşmanın düşmanı, düşman kaldıkça
dosttur. Düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır." Veya yine vecizane
ifade ediyor:
"Gâvurlardaki iki cereyanları nasıl görüyorsun?
"Şimdilik biri necis, biri encestir. Tâhir-i mutlak yalnız desatir-i
İslâmiyettir."
"Öyleyse iki cereyana da lânet!"
"Evet. Lâkin bize bulaşmış olan encesin temizliği hesabına, onun izalesine
çalışan necise necis demekle onu da kendimize sıçratmak, maslahat olmasa
gerektir. Meselâ, bir hınzır seni boğuyor. Bir ayı da onu boğuyor. Ayının
bağrına dürtmekle kendine musallat etmek, akıldan ziyade cünundur."
Şimdi denilebilir ki:
Erdoğan'ın da bu şekilde hareket etmeye ehvenü'ş-şerreyn bir hakkı vardır.
Evet. Maalesef. Va esefa! Kâfirlere karşı tek başımıza mücadele edebilecek bir
kuvvette değiliz. Zaten İslam âlemi olarak kendi çapımızda bir ittihadı bile
tam anlamıyla becerebilmiş değiliz. (Gazze katliamında güçsüzlüğümüz ortaya
döküldü. İki sene çekirdek çıtlatarak bir soykırım izledik. Hiçbirşey
eyleyemedik.) O nedenle Sultan Abdülhamid Han merhum tarzı bir 'denge
siyaseti'ni Erdoğan da öyle-böyle götürmek zorunda kalıyor gibi...
Siyasidir. Âlim değildir.
Hoca değildir. "Selef-i Salihînden
başka, siyasetçi, ekserce tam müttakî dindar olamaz. Tam ve hakikî dindar, müttakî
olanlar, siyasetçi olmazlar. Yani, maksad-ı aslî siyasetini yapanlarda din,
ikinci derecede kalır, tebeî hükmüne geçer." Bazen Rusya'ya bazen
Amerika'ya yanaşabilir. Bazen Çin'e bazen Japonya'ya yüklenebilir. Bunlar
siyasetin içinde hep olan şeyler. Hep olmuşlar zaten. Yeni değiller.
Selçukluların Bizans'a karşı Ermeni prenslikleriyle ittifak ilişkileri kurduğu
ve Osmanlı'nın yükselen güç Almanya'ya karşı Fransızları kendi yanına çekmeye
çalıştığı, kapitülasyonlar bu fayda umularak Kanuni Sultan Süleyman zamanında
yürürlüğe konmuştur, bilinen gerçeklerdendir. Erdoğan da bunu pekâlâ deneyebilir.
Amaa...
Peki biz ne yapmamalıyız?
Biz kendi duruşumuzu
bozmamalıyız. Erdoğan ne tarafa doğru meyillenirse biz de nassları o tarafa
doğru bükmemeliyiz. İslam'ın küfür karşısındaki tavrı nettir. Ve mürşidimizin
de ifadesiyle 'Garp husumeti bâki
kalmalıdır.' Buralarda bizim sağa-sola kıvırmamıza gerek yoktur. Üstelik,
böylesi okumalar eşliğinde, Batı'ya karşı her zaman korumamız gereken temkini
yitirmek de mümkündür! Nitekim, Papa'nın Türkiye ziyaretiyle pek heyecanlanan
bazı dindarlarda yeniden 'dinler arası diyalog' halayları çekilmeye
başlanmıştır. Böyle birşey 'FETÖ yapınca yanlış' ama 'AK Parti yaparsa doğru'
olmaz. Papa'yla din üzerinden rabıta kurmak lüzumsuzdur. Papa siyasi bir
figürdür bizim için. Kanaat önderlerimizden değildir. Evliyamız değildir.
Hocamız değildir. Siyaseten konuşulacak hususlar olabilir. Tamam. Ama illa ortak
düşmanlar sözkonusuysa... O da niyetleri halisse...
"Bediüzzaman'ı
dondurmak" endişem de tam bu zeminde şekilleniyor. Onun mevcud
konjonktürler hakkında söylediği şeyleri alıp 'değişmez şeriat yasaları' gibi
görmek hoş durmuyor. Mürşidim, bir İslam âlimi olarak, elbette şeriat hakkında
konuşurken değişmez yasalar söyler. Ama siyasete dair okumalarında elindeki
verileri kullanır. Nitekim, Amerika hakkındaki hüsnüzannı, o zamanlar Amerika'nın
pek tanınmamasıyla da ilgilidir. Ve, evet, Bediüzzaman onlardan ümit etmiştir.
Neyi? Öncekilerin hatalarını tekrarlamamayı... Fakat netice ne olmuştur? Amerika
bu ümidi kırmıştır. II. Cihan Harbi'nden sonra İngiltere'nin vazifesini kendi
omuzlarına almıştır. Bugün İslam dünyasındaki işgallerin sorumlusu Amerika'dır.
Samuel Huntington'ın 'Medeniyetler Çatışması' tezini yayınlamasından beri
bilinmektedir ki: Soğuk Savaş Dönemi ardından Batı dünyasının yeni düşmanı
bilâd-ı İslam'dır. Hamleleri hep buna dönüktür. Irak, Afganistan, Gazze vs...
Ancak şu var ki: Çin'in
yükselişi ve Rusya'nın Putin'le yeniden kendini toparlaması, bazılarının
gözünde, genelde İslam dünyasını, özelde ise Türkiye'yi tekrar kıymete
bindirmiştir. Zaten Rusya ne zaman güçlense Batı siyaseti Türklere-Müslümanlara
gaz verir. Dost görünür. Ve Rusya'nın karasal işgal yapabileceği her bölgede
dindarlığı/milliyetçiliği destekler. Finanse eder. Silahlandırır. Örgütler.
Ancak bu muhatabımızın canavarlığı konusunda bizi yanıltmamalıdır. Bediüzzaman'ın
Eski Said döneminde İngilizler hakkında söylediği herşey bugün Amerika hakkında
câridir. Eh, evet, dikkat. Papa'ya bakarken mürşidimizin 'Anglikan kilisesine
verdiği cevabı' da unutmayalım. Dengeli olalım. Kendimize gelelim. Siyaset
kendi işini yapsın. Ona birşey diyen yok. Ama 'müslüman gibi müslüman' kâfire
emniyet etmemede kendinden emin olmalıdır. Her tebessüme içimizin yağları
hemencecik erimesin yahu. Siyasilerin günahı kendine... Siyaset için dansözlük
yapmaya ne gerek var?
Risale-i Nur'da geçen
'Hakiki İseviler' bahsi ise 'öyle İsevîler gördüğümüz zaman' gündem edilecek
birşeydir. Hem burada da tâbi biz değil onlar olacak. Biz 'metbû' makamında
olacağız. Ortada bir yerde değil 'bizde' buluşulacak. İsa aleyhisselam,
Aleyhissalatuvesselam Efendimizin ümmetinden olacak, Mehdi'nin arkasında namaz
kılacak. Bugün Papa İslam'a bunu mu teklif etmektedir? Safderunluğa ihtiyaç yok
be abi.







