Bu yazıyla birlikte Bediüzzaman'ın Kürtlüğü-seyyidliği bahsine hitam vermek istiyorum. Tartışmalar bitmez. Ben de herkesi ikna edemem. Sınırlarımızı kabul etmeli. Kâfi miktarda izahatta bulunduğumu sanıyorum. En azından kendi duruşum adına. Elhamdülillah. Tâ 2002 yılından beri kendimi nurcu addetmekteyim. Ve andığım tartışmalara o yıllardan beri denk gelmekteyim. Yaşı büyükler böyle mevzuların açılmasını pek önemsemeyebilir. Lakin özellikle şimdi anacağım konunun beni gençken 'sarstığını' söyleyebilirim.
Nedir? Risale-i Nur'a 'müdahele edildiği' mevzusudur. Daha geriden geleyim. Türkiye'de bazı Türkler ile bazı Kürtler arasında şöyle bir 'empati eksikliği' var: Evet. Devr-i sâbıkta müslümanlar her şekilde ezildi. Türkler de ezildi. Kürtler de ezildi. Fakat ezilmenin 'şiddetinde' değil ama 'türünde' şöyle bir farklılık da yaşandı: Türkler sadece dindarlıkları üzerinden ezildiler. Yani, bir Türk dindar değilse, rejimin zorbalığına o kadar da maruz kalmadı. Hatta bir ölçüde rejim onu yukarılara çekti. Çünkü kadrosunu kurarken böyle insanları seçiyordu. Lakin iş Kürtlere geldiğinde Kürtler iki türlü ezildiler. Bir 'dindarlıkları üzerinden' ezildiler. İki 'milliyetleri üzerinden' ezildiler. Ulus-devlet düzeninde Türklük ırk olarak aşağılanma görmediği için, evet, hatta yüceltildiği için, Türkler bu anlamda Kürtlerin psikolojisini kavrayamıyorlar, anlayamıyorlar, empati de kuramıyorlar.
"Ne var yani size zorla 'Türküm, doğruyum...' dedirtmişsek? O kadar da büyütmeyin canım. İyi birşey yaptık..." gibi hissediyorlar. Çünkü Türk olmakta bir kötülük gözükmüyor. Doğru, Türk olmakta Türkler için cidden kötü birşey yok, maşaallah onlara. Ama Türk değilseniz, kendinize ait bir 'kavmiyet bilinciniz' de varsa, bu defa esmer derinizi bıçakla yüzüp yerine beyazı yerleştiriliyorlar gibi keder oluşuyor. Aşağılanmış hissediyorsunuz. Çünkü birdenbire Türk olunmuyor. Hani X-Man'de, insanlar, mutantları da normal yapan bir aşı bulmuşlardı. Ancak mutantlar, tüm o garipliklerine rağmen, normal insan olmayı kabullenmediler. Bu defa da "Neden istemiyorsunuz ha!" gibilerinden cebirle kovalanmaya başladılar. Çünkü hâkim olan kuvvete kendisi olmak bir nimetmiş gibi gelir. Karşı tarafın bunu reddetmesi de hakaret addedilir. Nasıl yani? İltifat-ı şahaneyi mi reddediyorsun? O yüzden kimi Türkler birisi "Kürdüm!" dediğinde bir parça hakaret edilmiş hissi yaşıyorlar.
Kürtlerin de düştükleri hatalar var. Nedir mesela? Suizan mümkün oldukça hüsnüzan etmeyenlerimiz çoktur. Ve her kimden bu suizanna yorulabilecek bir 'veri' gelse, hemen bütün Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanmışlıklara eklenerek, yorulur. Sanki hepsi bir saftadır. Hepsi bir merkezden yapılmaktadır. Hepsi Kürtlerin Kürtlüklerini yoketmek içindir. Lakin, hayır, bence hepsi böyle değildir. Bize bunu böyle gösteren sabitlenmiş suizannımızdır. Az şey yaşanmıştır demiyorum amma körkütük suizan her şekilde işi adaletsizliğe götürüyor.
Şimdi gelelim asıl meselemize... Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur külliyatında Kürt, Kürdistan, el-Kürdî vs. gibi 'etnik aidiyet' ifadelerini kendisi mi kaldırdı? Yoksa 'kimi Türkçü talebeleri' arkasından bir entrika mı çevirdiler? Yani Risale-i Nur külliyatını ulus-devlet düzenine, kemalist rejime, Türkçülüğe uygun bir hale mi getirdiler? Benim bu vehme cevabım ana eksen nurcuların cevabından çok farklı değil. Şöyle: Hayır. Kimse Hazret-i Üstadın arkasından entrika çevirmedi. Onun bizzat kendi kalemiyle böylesi değişiklikler yaptığı Badıllı abi merhumun delilleri üzerinden kanıtlanabiliyor. Hepsi kanıtlanamıyor olabilir. Ancak kanıtlanabilir olanların varlığı kanıtlanamayanların da varolabileceğine bir emare oluşturur. Kesinlik vermeyebilir. Tamam. Amenna. Lakin 'olabilirlik' verir. Bence de Bediüzzaman Hazretleri, bizzat kendisi, böylesi ifadeleri değiştirmiştir. Nedenini de anlamak kolaydır. Önceki yazılarımda değinmiş olmakla birlikte tekrar döneyim:
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e yaşanan rejim değişikliği sadece bir 'yönetim değişikliği' değildir. Bir anlayış değişikliğidir. Bir yaklaşım değişikliğidir. Bir itikad değişikliğidir. Osmanlı döneminde herkes etnik aidiyetini rahatlıkla anarken, kimse tarafından da bundan dolayı 'ayrılıkçılıkla' suçlanmazken, Cumhuriyet'te işler böyle olmamıştır. Cumhuriyet, ana eksenini ulus-devletçilik üzerine kurduğu için, geçmişte hiçbir sorun teşkil etmeyen böylesi kelimeleri kendisine düşman bilmiştir. Osmanlı bir imparatorluk kültürüne sahip olduğundan çok kimlikliliği kucaklayan bir yapısı vardır. Zaten İslam'ı temel referans aldığından ötürü de çok kimlikliliğe müsaittir. Cumhuriyet bu noktada Osmanlı'dan çok başka birşeydir. Osmanlı ile arasında zamansal farklılık 'önce-sonra' kadar yakın olsa da zihniyet mesafesi 'bin yıl' kadar açıktır. O yüzden Türkiye düzeninde 'ırk anmak' hoş karşılanmaz. Hatta Şark Islahat Planı'nda böylesi tezahürler suç olarak anılmıştır. Başlarda sadece Türklük övgüsü görünen durum, Şeyh Said kıyamıyla birlikte, hepten Kürt düşmanlığına dönüşmüştür. Devlet bir siyaset olarak Türk dışındaki bütün etnik kimlikleri unutturmak yolunu seçmiştir. Fazla izahat da fazla oluyor ya neyse.
Bediüzzaman Hazretleri de, yaptığı iman hizmetinin zarar görmemesi için, 'irticai faaliyet suçlamasıyla' zaten yıllarca müsadere edilen eserlerinin 'ayrılıkçılık suçlamasıyla' ikinci bir riske daha girmemesi hikmetiyle, kimi metinlerinde böyle ifadeleri değiştirmiştir. Onun tensibiyle talebeleri de kimi eserlerde böylesi ifadeleri değiştirmiş olabilirler. Devrin şartları düşünüldüğünde mezkûr endişe yersiz durmuyor. Öyle ya. İstiklal Mahkemelerinin hangi nedenle adam asacağı pek belli değildi. Onlardan sonra da Türkiye yargı sistemi güzel sınavlar vermedi. Bu açıdan hepsini Üstada kadar götürmeye gerek duymuyorum ben. Mevzu yukarıda betimlediğim şekilde gerçekleşmiş olabilir. Bazılarını Üstad diğer bazılarını da abiler yapmıştır. Ve belki bu 'diğer bazıları' içinde "Yahu o kadarına da gerek yoktu!" diyeceklerimiz çıkabilir. Tekrar eski hallerine dönmesi de konuşulabilir. En azından öyle baskıları da anlayışla karşılamak, hainlik suçlamasına sarılmamak, elzemdir.
İkinci bir etken de kemalist rejimin halkın üzerindeki etkisidir. Evet, kabul edelim-etmeyelim, kemalist rejim Türklere 'seküler bir Türkçülük' aşılamakta başarılı olmuştur. Başlangıçta, sadece elitik bir kadroya hâkim olan bu ideoloji, bugün sayısı onmilyonları aşan insanların ideolojisidir. Hatta, daha ilerisini diyelim, ideoloji olarak kemalizme düşman olsalar bile, milliyetçilik üzerinden kimi uygulamalarını destekleyen dindarlar bile vardır. Zira milliyetçiliğin balı tatlıdır. Ben, kendi çevremde mesela, beş vakit namaz kıldığı halde, civarında Kürtçe konuşanı görünce rahatsız olan insanlar tanıdım. Kemalizm, tastamam Türkiye'de tutmasa da çok şükür, milliyetçiliği yönüyle düşmanlarını bile bir parça kendisine benzetmiştir. O yüzden Bediüzzaman Hazretleri de, Türkler içinde yaşadığı bütün o sürgün yılları boyunca, Türkçe telif ettiği eserlerinin tesiri için 'Kürtlük vurgularından' feragat etmiştir. Zira onları yerlerinde bırakırsa eserlerinin kimi Türkler tarafından horgörülmesi mümkündür. Halbuki, bu insanların Risale-i Nur'a, Risale-i Nur'un da bu insanlara ihtiyacı vardır. Yani 'yükselen milliyetçilik dalgası' üzerinden de Bediüzzaman'ın eserlerindeki tasarrufatı anlaşılabilir.
Ancak bu kesinlikle şu değildir: Bediüzzaman Hazretleri Kürtlüğünden kesinlikle utanmamıştır. Yahut da şöyle ifade edeyim: "Vaktiyle kendim için Kürt falan dedim. Ne kadar yanlış ettim. Şimdi ulus-devlet kurulunca bu hatamı anlıyorum. Artık böyle şeyler söylemeyeyim..." fikriyle Hazret-i Üstadın değişiklik yaptığını düşünenler hata ediyorlar. Kemalizme bulanmışlıklarını götürüp Hazret-i Üstada satıyorlar. (Üstadın ziyaretine gelenlerle Kürtçe konuşmaya çekinmesini de yukarıdaki durumla beraber ele almak gerekir.) Bir kimsenin kendi nesebî aidiyetini anması nasıl günah olabilir? İslam tarihi boyunca böyle bir günah duyulmuş mudur? İslam âlimlerinin alelekseri isimlerinin ardında böylesi nisbetlerle anılmamışlar mıdır? Bütün bu gerçekler ortadayken Üstadın tavrından 'seküler rejim uygulamalarına' onay çıkarmak akıl kârı değildir. Yani, özetlersem, Bediüzzaman Hazretleri bu tasarrufları 'zorunluluktan' yapmıştır. 'Pişmanlıktan' yapmamıştır. Pişmanlık okuması bâtıl bir okumadır. Ve, işte, kimi Kürt nur talebeleri ile Türk nur talebeleri arasındaki nizâ da böylesi bir yerden kaynıyor.
Hatanın Kürt tarafındakiler yapılan bütün tasarrufları 'komplo teorisi' içinde okuyorlar. Onlara göre kemalist rejimin adamları Bediüzzaman'ın en yakın çevresine kadar sızdılar. Ona dost göründüler. Sonra da metinlerini değiştirdiler. Öyle ki, bütün kitaplarını bizzat tashih eden Hazret de olan-biteni anlamadı, yuttu. O yıllarda hapislerden hapis beğenen abiler de aslında Mustafa Kemal'in adamlarıydı ila ahir... Doğrusu ben bunlara ancak gülüyorum. Niçin? Çünkü, o insanların, Türküyle Kürdüyle Bediüzzaman'ın etrafında olmak için katlandıkları çileleri düşününce, "Ulan yere batsın böyle ajanlık!" demeleri gerektiğini düşünüyorum. Öyle bir ajanlık ki sahibine hiçbir menfaati yok. Ancak çektiği eziyetle, işkenceyle, açlıkla, hapisle, hakaretle kalıyor. Cebine de beş kuruş girmiyor. Böyle ajanlık olur mu yahu? İftiranın böylesinden Hüda hepimizi saklasın.
Fakat Türklerin de şu okuması yanlış: "Zaten Kürt olmak da bir marifet yoktu. Kürtler de kendilerini Türk bilmeliydiler. Ayrılık çıkarmamalıydılar. Bediüzzaman Hazretleri de İkinci Said döneminde hatasının farkına vardı. Kürtlükle ilgili ifadeleri çıkarmaya başladı. Hepsini yapmaya ömrü yetmedi. Abilerin de gücü yetmedi. Bugün bir miktar Kürt-Kürdistan ifadesi hâlâ metinlerde bulunmaktadır. Ancak onların da üzerinde çok durulmamalıdır. Üstad da zaten aslen Kürt falan değildir. Seyyiddir. Bu işleri pek karıştırmamak lazım..."
Evet. Bence bu okuma şekli de doğru değil. Çünkü Hazret-i Üstadın hiçbir metninde üzerine almadığı bir Türkçülüğü ona yüklüyor. Hiçbir zaman aleyhinde olmadığı bir Kürtlükten de onu soğutuyor. Denge, mutedil bir kısım nur talebelerinde gözüküyor ki, ben de o tavrı seçmişim: Risale-i Nur metinlerindeki bu tür değişikliklerden ne 'muhterem abilerimize bühtana malzeme' çıkar ne de 'kemalist rejimin uygulamalarına onay' çıkar. Bu tasarruflar devrin şartlarında anlaşılabilir endişelerle gerçekleşmiş dokunuşlardır. Çünkü o devirde, değil özgürce kitap yazmak-basmak, kafayı omuzların üzerinde gezdirebilmek meseledir. Hazret-i Üstad ve talebeleri de, devrin şartlarına göre, kimi stratejik hamlelerde bulunmuşlardır. Hatta, Sovyetlerin Türkiye'yi tehdit ettiği dönemdeki mektuplarda, kimi abilerin 'kızıl tehlike' ve 'Türk milleti' vurguları da aynı stratejik tutum içinde ele alınabilir. Necis-ences ikileminde daha tehlikeliye karşı tehlikeliyi kullanmak vardır. Müstakim meslek, ne Türke ne Kürde alerji olmadan, hepsini devrinin şartları içinde okuyarak, anlayarak, Kur'an'daki 'kendi aralarında merhametli' sırrını kuşanarak, İslamî serbestî içinde kalabilmektir. Cenab-ı Hak bizi o hidayetten ayırmasın. Âmin. Âmin.