Bu yazıyla birlikte Bediüzzaman'ın Kürtlüğü-seyyidliği bahsine hitam vermek istiyorum. Tartışmalar bitmez. Ben de herkesi ikna edemem. Sınırlarımızı kabul etmeli. Kâfi miktarda izahatta bulunduğumu sanıyorum. En azından kendi duruşum adına. Elhamdülillah. Tâ 2002 yılından beri kendimi nurcu addetmekteyim. Ve andığım tartışmalara o yıllardan beri denk gelmekteyim. Yaşı büyükler böyle mevzuların açılmasını pek önemsemeyebilir. Lakin özellikle şimdi anacağım konunun beni gençken 'sarstığını' söyleyebilirim.
Nedir? Risale-i Nur'a 'müdahele edildiği' mevzusudur. Daha geriden geleyim. Türkiye'de bazı Türkler ile bazı Kürtler arasında şöyle bir 'empati eksikliği' var: Evet. Devr-i sâbıkta müslümanlar her şekilde ezildi. Türkler de ezildi. Kürtler de ezildi. Fakat ezilmenin 'şiddetinde' değil ama 'türünde' şöyle bir farklılık da yaşandı: Türkler sadece dindarlıkları üzerinden ezildiler. Yani, bir Türk dindar değilse, rejimin zorbalığına o kadar da maruz kalmadı. Hatta bir ölçüde rejim onu yukarılara çekti. Çünkü kadrosunu kurarken böyle insanları seçiyordu. Lakin iş Kürtlere geldiğinde Kürtler iki türlü ezildiler. Bir 'dindarlıkları üzerinden' ezildiler. İki 'milliyetleri üzerinden' ezildiler. Ulus-devlet düzeninde Türklük ırk olarak aşağılanma görmediği için, evet, hatta yüceltildiği için, Türkler bu anlamda Kürtlerin psikolojisini kavrayamıyorlar, anlayamıyorlar, empati de kuramıyorlar.
"Ne var yani size zorla 'Türküm, doğruyum...' dedirtmişsek? O kadar da büyütmeyin canım. İyi birşey yaptık..." gibi hissediyorlar. Çünkü Türk olmakta bir kötülük gözükmüyor. Doğru, Türk olmakta Türkler için cidden kötü birşey yok, maşaallah onlara. Ama Türk değilseniz, kendinize ait bir 'kavmiyet bilinciniz' de varsa, bu defa esmer derinizi bıçakla yüzüp yerine beyazı yerleştiriliyorlar gibi keder oluşuyor. Aşağılanmış hissediyorsunuz. Çünkü birdenbire Türk olunmuyor. Hani X-Man'de, insanlar, mutantları da normal yapan bir aşı bulmuşlardı. Ancak mutantlar, tüm o garipliklerine rağmen, normal insan olmayı kabullenmediler. Bu defa da "Neden istemiyorsunuz ha!" gibilerinden cebirle kovalanmaya başladılar. Çünkü hâkim olan kuvvete kendisi olmak bir nimetmiş gibi gelir. Karşı tarafın bunu reddetmesi de hakaret addedilir. Nasıl yani? İltifat-ı şahaneyi mi reddediyorsun? O yüzden kimi Türkler birisi "Kürdüm!" dediğinde bir parça hakaret edilmiş hissi yaşıyorlar.
Kürtlerin de düştükleri hatalar var. Nedir mesela? Suizan mümkün oldukça hüsnüzan etmeyenlerimiz çoktur. Ve her kimden bu suizanna yorulabilecek bir 'veri' gelse, hemen bütün Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanmışlıklara eklenerek, yorulur. Sanki hepsi bir saftadır. Hepsi bir merkezden yapılmaktadır. Hepsi Kürtlerin Kürtlüklerini yoketmek içindir. Lakin, hayır, bence hepsi böyle değildir. Bize bunu böyle gösteren sabitlenmiş suizannımızdır. Az şey yaşanmıştır demiyorum amma körkütük suizan her şekilde işi adaletsizliğe götürüyor.
Şimdi gelelim asıl meselemize... Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur külliyatında Kürt, Kürdistan, el-Kürdî vs. gibi 'etnik aidiyet' ifadelerini kendisi mi kaldırdı? Yoksa 'kimi Türkçü talebeleri' arkasından bir entrika mı çevirdiler? Yani Risale-i Nur külliyatını ulus-devlet düzenine, kemalist rejime, Türkçülüğe uygun bir hale mi getirdiler? Benim bu vehme cevabım ana eksen nurcuların cevabından çok farklı değil. Şöyle: Hayır. Kimse Hazret-i Üstadın arkasından entrika çevirmedi. Onun bizzat kendi kalemiyle böylesi değişiklikler yaptığı Badıllı abi merhumun delilleri üzerinden kanıtlanabiliyor. Hepsi kanıtlanamıyor olabilir. Ancak kanıtlanabilir olanların varlığı kanıtlanamayanların da varolabileceğine bir emare oluşturur. Kesinlik vermeyebilir. Tamam. Amenna. Lakin 'olabilirlik' verir. Bence de Bediüzzaman Hazretleri, bizzat kendisi, böylesi ifadeleri değiştirmiştir. Nedenini de anlamak kolaydır. Önceki yazılarımda değinmiş olmakla birlikte tekrar döneyim:
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e yaşanan rejim değişikliği sadece bir 'yönetim değişikliği' değildir. Bir anlayış değişikliğidir. Bir yaklaşım değişikliğidir. Bir itikad değişikliğidir. Osmanlı döneminde herkes etnik aidiyetini rahatlıkla anarken, kimse tarafından da bundan dolayı 'ayrılıkçılıkla' suçlanmazken, Cumhuriyet'te işler böyle olmamıştır. Cumhuriyet, ana eksenini ulus-devletçilik üzerine kurduğu için, geçmişte hiçbir sorun teşkil etmeyen böylesi kelimeleri kendisine düşman bilmiştir. Osmanlı bir imparatorluk kültürüne sahip olduğundan çok kimlikliliği kucaklayan bir yapısı vardır. Zaten İslam'ı temel referans aldığından ötürü de çok kimlikliliğe müsaittir. Cumhuriyet bu noktada Osmanlı'dan çok başka birşeydir. Osmanlı ile arasında zamansal farklılık 'önce-sonra' kadar yakın olsa da zihniyet mesafesi 'bin yıl' kadar açıktır. O yüzden Türkiye düzeninde 'ırk anmak' hoş karşılanmaz. Hatta Şark Islahat Planı'nda böylesi tezahürler suç olarak anılmıştır. Başlarda sadece Türklük övgüsü görünen durum, Şeyh Said kıyamıyla birlikte, hepten Kürt düşmanlığına dönüşmüştür. Devlet bir siyaset olarak Türk dışındaki bütün etnik kimlikleri unutturmak yolunu seçmiştir. Fazla izahat da fazla oluyor ya neyse.
Bediüzzaman Hazretleri de, yaptığı iman hizmetinin zarar görmemesi için, 'irticai faaliyet suçlamasıyla' zaten yıllarca müsadere edilen eserlerinin 'ayrılıkçılık suçlamasıyla' ikinci bir riske daha girmemesi hikmetiyle, kimi metinlerinde böyle ifadeleri değiştirmiştir. Onun tensibiyle talebeleri de kimi eserlerde böylesi ifadeleri değiştirmiş olabilirler. Devrin şartları düşünüldüğünde mezkûr endişe yersiz durmuyor. Öyle ya. İstiklal Mahkemelerinin hangi nedenle adam asacağı pek belli değildi. Onlardan sonra da Türkiye yargı sistemi güzel sınavlar vermedi. Bu açıdan hepsini Üstada kadar götürmeye gerek duymuyorum ben. Mevzu yukarıda betimlediğim şekilde gerçekleşmiş olabilir. Bazılarını Üstad diğer bazılarını da abiler yapmıştır. Ve belki bu 'diğer bazıları' içinde "Yahu o kadarına da gerek yoktu!" diyeceklerimiz çıkabilir. Tekrar eski hallerine dönmesi de konuşulabilir. En azından öyle baskıları da anlayışla karşılamak, hainlik suçlamasına sarılmamak, elzemdir.
İkinci bir etken de kemalist rejimin halkın üzerindeki etkisidir. Evet, kabul edelim-etmeyelim, kemalist rejim Türklere 'seküler bir Türkçülük' aşılamakta başarılı olmuştur. Başlangıçta, sadece elitik bir kadroya hâkim olan bu ideoloji, bugün sayısı onmilyonları aşan insanların ideolojisidir. Hatta, daha ilerisini diyelim, ideoloji olarak kemalizme düşman olsalar bile, milliyetçilik üzerinden kimi uygulamalarını destekleyen dindarlar bile vardır. Zira milliyetçiliğin balı tatlıdır. Ben, kendi çevremde mesela, beş vakit namaz kıldığı halde, civarında Kürtçe konuşanı görünce rahatsız olan insanlar tanıdım. Kemalizm, tastamam Türkiye'de tutmasa da çok şükür, milliyetçiliği yönüyle düşmanlarını bile bir parça kendisine benzetmiştir. O yüzden Bediüzzaman Hazretleri de, Türkler içinde yaşadığı bütün o sürgün yılları boyunca, Türkçe telif ettiği eserlerinin tesiri için 'Kürtlük vurgularından' feragat etmiştir. Zira onları yerlerinde bırakırsa eserlerinin kimi Türkler tarafından horgörülmesi mümkündür. Halbuki, bu insanların Risale-i Nur'a, Risale-i Nur'un da bu insanlara ihtiyacı vardır. Yani 'yükselen milliyetçilik dalgası' üzerinden de Bediüzzaman'ın eserlerindeki tasarrufatı anlaşılabilir.
Ancak bu kesinlikle şu değildir: Bediüzzaman Hazretleri Kürtlüğünden kesinlikle utanmamıştır. Yahut da şöyle ifade edeyim: "Vaktiyle kendim için Kürt falan dedim. Ne kadar yanlış ettim. Şimdi ulus-devlet kurulunca bu hatamı anlıyorum. Artık böyle şeyler söylemeyeyim..." fikriyle Hazret-i Üstadın değişiklik yaptığını düşünenler hata ediyorlar. Kemalizme bulanmışlıklarını götürüp Hazret-i Üstada satıyorlar. (Üstadın ziyaretine gelenlerle Kürtçe konuşmaya çekinmesini de yukarıdaki durumla beraber ele almak gerekir.) Bir kimsenin kendi nesebî aidiyetini anması nasıl günah olabilir? İslam tarihi boyunca böyle bir günah duyulmuş mudur? İslam âlimlerinin alelekseri isimlerinin ardında böylesi nisbetlerle anılmamışlar mıdır? Bütün bu gerçekler ortadayken Üstadın tavrından 'seküler rejim uygulamalarına' onay çıkarmak akıl kârı değildir. Yani, özetlersem, Bediüzzaman Hazretleri bu tasarrufları 'zorunluluktan' yapmıştır. 'Pişmanlıktan' yapmamıştır. Pişmanlık okuması bâtıl bir okumadır. Ve, işte, kimi Kürt nur talebeleri ile Türk nur talebeleri arasındaki nizâ da böylesi bir yerden kaynıyor.
Hatanın Kürt tarafındakiler yapılan bütün tasarrufları 'komplo teorisi' içinde okuyorlar. Onlara göre kemalist rejimin adamları Bediüzzaman'ın en yakın çevresine kadar sızdılar. Ona dost göründüler. Sonra da metinlerini değiştirdiler. Öyle ki, bütün kitaplarını bizzat tashih eden Hazret de olan-biteni anlamadı, yuttu. O yıllarda hapislerden hapis beğenen abiler de aslında Mustafa Kemal'in adamlarıydı ila ahir... Doğrusu ben bunlara ancak gülüyorum. Niçin? Çünkü, o insanların, Türküyle Kürdüyle Bediüzzaman'ın etrafında olmak için katlandıkları çileleri düşününce, "Ulan yere batsın böyle ajanlık!" demeleri gerektiğini düşünüyorum. Öyle bir ajanlık ki sahibine hiçbir menfaati yok. Ancak çektiği eziyetle, işkenceyle, açlıkla, hapisle, hakaretle kalıyor. Cebine de beş kuruş girmiyor. Böyle ajanlık olur mu yahu? İftiranın böylesinden Hüda hepimizi saklasın.
Fakat Türklerin de şu okuması yanlış: "Zaten Kürt olmak da bir marifet yoktu. Kürtler de kendilerini Türk bilmeliydiler. Ayrılık çıkarmamalıydılar. Bediüzzaman Hazretleri de İkinci Said döneminde hatasının farkına vardı. Kürtlükle ilgili ifadeleri çıkarmaya başladı. Hepsini yapmaya ömrü yetmedi. Abilerin de gücü yetmedi. Bugün bir miktar Kürt-Kürdistan ifadesi hâlâ metinlerde bulunmaktadır. Ancak onların da üzerinde çok durulmamalıdır. Üstad da zaten aslen Kürt falan değildir. Seyyiddir. Bu işleri pek karıştırmamak lazım..."
Evet. Bence bu okuma şekli de doğru değil. Çünkü Hazret-i Üstadın hiçbir metninde üzerine almadığı bir Türkçülüğü ona yüklüyor. Hiçbir zaman aleyhinde olmadığı bir Kürtlükten de onu soğutuyor. Denge, mutedil bir kısım nur talebelerinde gözüküyor ki, ben de o tavrı seçmişim: Risale-i Nur metinlerindeki bu tür değişikliklerden ne 'muhterem abilerimize bühtana malzeme' çıkar ne de 'kemalist rejimin uygulamalarına onay' çıkar. Bu tasarruflar devrin şartlarında anlaşılabilir endişelerle gerçekleşmiş dokunuşlardır. Çünkü o devirde, değil özgürce kitap yazmak-basmak, kafayı omuzların üzerinde gezdirebilmek meseledir. Hazret-i Üstad ve talebeleri de, devrin şartlarına göre, kimi stratejik hamlelerde bulunmuşlardır. Hatta, Sovyetlerin Türkiye'yi tehdit ettiği dönemdeki mektuplarda, kimi abilerin 'kızıl tehlike' ve 'Türk milleti' vurguları da aynı stratejik tutum içinde ele alınabilir. Necis-ences ikileminde daha tehlikeliye karşı tehlikeliyi kullanmak vardır. Müstakim meslek, ne Türke ne Kürde alerji olmadan, hepsini devrinin şartları içinde okuyarak, anlayarak, Kur'an'daki 'kendi aralarında merhametli' sırrını kuşanarak, İslamî serbestî içinde kalabilmektir. Cenab-ı Hak bizi o hidayetten ayırmasın. Âmin. Âmin.
Yeni Said etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yeni Said etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
22 Mayıs 2026 Cuma
2 Mayıs 2016 Pazartesi
Kerbela Hz. Hasansız anlaşılır mı?
Şuradan başlayayım. Etyen Mahçupyan Yüzyıllık Parantez’de mürşidime dair şöyle bir analizde bulunuyor: "Bediüzzaman kendi yaşantısıyla hayata damgasını vurmuş olan biri. Sözlerinden daha önemli olan şey belki yaşantısı ve orada gösterdiği sebat, irade ve tutarlılık. Öyle bir hayatı olmasaydı, bugün fikirleri bu kadar kıymetli ve anlamlı geliyor olmayabilirdi, diye düşünüyorum. Çünkü fikirler sonuçta her zaman birden fazla insan tarafından söylenirler. (...) Dolayısıyla bunu belirli bir hayat tarzıyla tamamladığınız ve kendinize sembolleştirdiğiniz zaman bir mesaj verebiliyorsa referans olma şansınız ortaya çıkıyor. Bediüzzaman bunu yaptı ve yapmasıyla da binlerce, milyonlarca insanın bu rejim altında ayakta kalmasını sağladı."
Bu analize ister istemez katılıyorum. Çünkü, bizi irşad edenin sadece 'güzel cümleler' olmadığını, arkalarına konulmuş 'istikametli hayatlar' sayesinde o cümlelerin hikmetine-imkanına inandığımızı düşünüyorum. Evet. Öyledir. Her mürşid tebliğde bulunduğu topluluk tarafından önce 'eylem-söylem' uyumuyla sınanır. Eğer hayatı beyanının arkasında durmuş bir hayatsa sözüne hak verilir ve de ondan etkilenilir. Değilse tesiri de zayıf olur veya hiç olmaz. Bu yüzden peygamberlerin sıfatlarından birisi de 'ismet'tir. Elhamdülillah. Gönderdiği vahyin insanlığı hayra yönlendirmesini murad eden Cenab-ı Hak, elbette, o mesajın bir parçası olan elçinin hayatını da gözetişinden hariçte bırakmayacaktır. Yani emanetini eminlere verecektir.
Bu eşikten diyebiliriz ki: Nebilerin hayatları da aktardıkları vahiy gibi korunmuştur. Korunmalıdır. Temiz olmayan tasta şerbet taşınmaz. Allah, o hayatları 'ismet' ile korur. Ümmetse 'zapt ve kayt' ile bu hizmeti deruhte eder. Yani boşvermeyerek, hıfzederek, naklederek, ders vererek, tefakkuh ederek vs. Hâtemü’l-Enbiya aleyhissalatuvesselamın hayatı da kaçınılmaz olarak tebliğinin parçasıdır ve aynı koruyuştan elbette nasiptardır. Onun hayatının detaylarına dair bilgi sahibi olmak bir yönüyle sözün ardındaki sapasağlam duruşun detaylarına vakıf olmaktır. 'Eylem-söylem' uyumunu sınamak, şahit olmak ve yaşamaktır. Yani kelamı deliliyle birlikte öğrenmektir. Bu sebeple de derim ki: Sünneti dinden ayırmak dini parçalamaktır arkadaşım. Sözü, ‘delili’ ve ‘idrakinin yolu’ olan tecrübeden mahrum bırakmaktır. Hatta Bediüzzaman da bir yerde buyurur ki: "Evet, Peygamberin delil-i sıdkı, her bir hareket, her bir hâlidir. Nebiyy-i Kureyşî'nin her bir hâli ve hareketi mazbut-u ümmettir. Çünkü menabi-i şeriattır."
Bir metni gözden düşürmek metnin ardındaki hayatı gözden düşürmeden mümkün olamaz. Bediüzzaman, talebelerine yazdığı birçok mektupta, şahsına dair yapılan saldırılara dönük şöyle bir tahlilde bulunur: "Ve madem ehl-i dalâlet ve tuğyan, işlerine gelmeyen bir eseri, eser sahibini çürütmekle eseri çürütmek âdetleridir..." Bu yönüyle hiçbir irşad metni-bilgisi, onu size taşıyanın hayatını görmezden gelerek okunamaz. Hatta bu hayatın şahitliğiyle birlikte ele alındığında anck ders inanılır veya inanılmaz hale gelir. Emin çürütülürse emanet de çürütülmüş olur. Bir çocuğun "Seni öldürürüm!" demesiyle bir caninin "Seni öldürürüm!" demesi arasında, lafız olarak değil ama, tesiri açısından farklar vardır. Birisi güldürürken diğeri cidden korkutur. Çünkü caninin hayat-ı caniyanesi bir heyula gibi sözünün ardında belirir.
Toparlayayım: Biz, Bediüzzaman'ın hayatının Yeni Said diye tesmiye ettiği bölümünde sergilediği tavrı neden 'korku' olarak değil de 'hikmet' olarak okuyoruz? Bence Eski Said'i ve cesaretini bilmektir bu hikmet rasadının membaı. Hayatında Allah'tan gayrısından ürkmenin emaresi görülmemiş, hatta kendi ifadesiyle, "Yoksa, bütün sergüzeşt-i hayatım şahittir ki, hak gördüğüm meslekte gitmeye karşı korku elimi tutup men edememiş ve edemiyor..." diyen bir insanın çekingenliği 'korku' olarak okunamaz ve okunmamıştır. Bu ister istemez böyle olur. Her zaman ve her yerde böyle olur. Kişilerin meşhur oldukları ahlakları sözlerine-tavırlarına bir renk verir. Cesaretiyle meşhur bir arkadaşınızın, tam o cesarete ihtiyaç duyulan bir anda gösterdiği tevakkuf, ister istemez size "Bu işte başka bir iş var..." dedirtir. Ve evet, biz de Yeni Said'in müsbet hareketini doğru okuyorsak, Eski Said'in kahramanlıkları sayesinde okuyoruz. Müsbet hareketi bir 'zıllet' olarak değil 'izzetli ve hikmetli tedbir' olarak değerlendiriyoruz. Çünkü Eski Said buna mecbur ediyor. Yeni Said'in izzetine dokundurmuyor. Eski-Yeni birbirini bütünlüyor.
İşte Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in duruşları arasında da böyle bir bütünleyicilik var bence. Nasıl? Açayım arkadaşım: Peşaver Geceleri'ne Reddiye derslerinde dinlemiştim Ebubekir Sifil Hoca'dan: Şia, 'takıyye'nin meşruiyetini türlü rezil tevillerle ehl-i beytten getirip Hz. Hasan'a, Hz. Hasan'dan getirip Hz. Ali'ye, hatta Aleyhissalatuvesselama ve hatta Cenab-ı Hakka (hâşâ) bağlıyorlarmış da Hz. Hüseyin'in Kerbela'daki duruşuna bir açıklama getiremiyorlarmış. "Neden takıyye yapmadı da şehid olmayı seçti?" Yani Kerbela hâdisesi 'takıyye' üzerine kurgulanan bütün mizansenin altını bombalıyormuş. Cümle tevillerin mantığını berhava ediyormuş.
Ki Hz. Hüseyin'in Kerbela yolunda kullandığı söylenen şu cümleler de bu anlamı bir parça destekliyor: “Eğer ben gitmezsem bu ümmette bir daha hiçkimse haksızlığa karşı çıkmayacaktır.” Evet, biz, her halukârda boyuneğici olunmaması gerektiğini Hz. Hüseyin radyallahu anhtan öğreniyoruz. Böylece küresel güçlerin en çok istediği müslüman tipi olan 'ılımlı İslam'ın geçer akçe olmadığını hatırlıyoruz. İzzetimizi, inşaallah, muhafaza ediyoruz. Fakat dersimiz bitmiyor. İstikamet iki uca da savrulmamakla mümkün olur ancak. Onu da bize ümmetin iki ordusunu fedakârlığıyla barıştıran Hz. Hasan radyallahu anh nasihat veriyor. Sulhün kabil olduğu her yerde asıl olduğunu öğütlüyor. Elhamdülillah. Eski Said'in Yeni Said'i anlarken bize kattığı denge gibi, ehl-i beytin iki duruşu da birbirine bütünlük ve denge katıyor. Kemal bu duruşları beraber okumakla ortaya çıkıyor. Ne diyelim: Cenab-ı Hak bizi o güzellerin şefaatlerine nail eylesin. Âmin.
Bu analize ister istemez katılıyorum. Çünkü, bizi irşad edenin sadece 'güzel cümleler' olmadığını, arkalarına konulmuş 'istikametli hayatlar' sayesinde o cümlelerin hikmetine-imkanına inandığımızı düşünüyorum. Evet. Öyledir. Her mürşid tebliğde bulunduğu topluluk tarafından önce 'eylem-söylem' uyumuyla sınanır. Eğer hayatı beyanının arkasında durmuş bir hayatsa sözüne hak verilir ve de ondan etkilenilir. Değilse tesiri de zayıf olur veya hiç olmaz. Bu yüzden peygamberlerin sıfatlarından birisi de 'ismet'tir. Elhamdülillah. Gönderdiği vahyin insanlığı hayra yönlendirmesini murad eden Cenab-ı Hak, elbette, o mesajın bir parçası olan elçinin hayatını da gözetişinden hariçte bırakmayacaktır. Yani emanetini eminlere verecektir.
Bu eşikten diyebiliriz ki: Nebilerin hayatları da aktardıkları vahiy gibi korunmuştur. Korunmalıdır. Temiz olmayan tasta şerbet taşınmaz. Allah, o hayatları 'ismet' ile korur. Ümmetse 'zapt ve kayt' ile bu hizmeti deruhte eder. Yani boşvermeyerek, hıfzederek, naklederek, ders vererek, tefakkuh ederek vs. Hâtemü’l-Enbiya aleyhissalatuvesselamın hayatı da kaçınılmaz olarak tebliğinin parçasıdır ve aynı koruyuştan elbette nasiptardır. Onun hayatının detaylarına dair bilgi sahibi olmak bir yönüyle sözün ardındaki sapasağlam duruşun detaylarına vakıf olmaktır. 'Eylem-söylem' uyumunu sınamak, şahit olmak ve yaşamaktır. Yani kelamı deliliyle birlikte öğrenmektir. Bu sebeple de derim ki: Sünneti dinden ayırmak dini parçalamaktır arkadaşım. Sözü, ‘delili’ ve ‘idrakinin yolu’ olan tecrübeden mahrum bırakmaktır. Hatta Bediüzzaman da bir yerde buyurur ki: "Evet, Peygamberin delil-i sıdkı, her bir hareket, her bir hâlidir. Nebiyy-i Kureyşî'nin her bir hâli ve hareketi mazbut-u ümmettir. Çünkü menabi-i şeriattır."
Bir metni gözden düşürmek metnin ardındaki hayatı gözden düşürmeden mümkün olamaz. Bediüzzaman, talebelerine yazdığı birçok mektupta, şahsına dair yapılan saldırılara dönük şöyle bir tahlilde bulunur: "Ve madem ehl-i dalâlet ve tuğyan, işlerine gelmeyen bir eseri, eser sahibini çürütmekle eseri çürütmek âdetleridir..." Bu yönüyle hiçbir irşad metni-bilgisi, onu size taşıyanın hayatını görmezden gelerek okunamaz. Hatta bu hayatın şahitliğiyle birlikte ele alındığında anck ders inanılır veya inanılmaz hale gelir. Emin çürütülürse emanet de çürütülmüş olur. Bir çocuğun "Seni öldürürüm!" demesiyle bir caninin "Seni öldürürüm!" demesi arasında, lafız olarak değil ama, tesiri açısından farklar vardır. Birisi güldürürken diğeri cidden korkutur. Çünkü caninin hayat-ı caniyanesi bir heyula gibi sözünün ardında belirir.
Toparlayayım: Biz, Bediüzzaman'ın hayatının Yeni Said diye tesmiye ettiği bölümünde sergilediği tavrı neden 'korku' olarak değil de 'hikmet' olarak okuyoruz? Bence Eski Said'i ve cesaretini bilmektir bu hikmet rasadının membaı. Hayatında Allah'tan gayrısından ürkmenin emaresi görülmemiş, hatta kendi ifadesiyle, "Yoksa, bütün sergüzeşt-i hayatım şahittir ki, hak gördüğüm meslekte gitmeye karşı korku elimi tutup men edememiş ve edemiyor..." diyen bir insanın çekingenliği 'korku' olarak okunamaz ve okunmamıştır. Bu ister istemez böyle olur. Her zaman ve her yerde böyle olur. Kişilerin meşhur oldukları ahlakları sözlerine-tavırlarına bir renk verir. Cesaretiyle meşhur bir arkadaşınızın, tam o cesarete ihtiyaç duyulan bir anda gösterdiği tevakkuf, ister istemez size "Bu işte başka bir iş var..." dedirtir. Ve evet, biz de Yeni Said'in müsbet hareketini doğru okuyorsak, Eski Said'in kahramanlıkları sayesinde okuyoruz. Müsbet hareketi bir 'zıllet' olarak değil 'izzetli ve hikmetli tedbir' olarak değerlendiriyoruz. Çünkü Eski Said buna mecbur ediyor. Yeni Said'in izzetine dokundurmuyor. Eski-Yeni birbirini bütünlüyor.
İşte Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in duruşları arasında da böyle bir bütünleyicilik var bence. Nasıl? Açayım arkadaşım: Peşaver Geceleri'ne Reddiye derslerinde dinlemiştim Ebubekir Sifil Hoca'dan: Şia, 'takıyye'nin meşruiyetini türlü rezil tevillerle ehl-i beytten getirip Hz. Hasan'a, Hz. Hasan'dan getirip Hz. Ali'ye, hatta Aleyhissalatuvesselama ve hatta Cenab-ı Hakka (hâşâ) bağlıyorlarmış da Hz. Hüseyin'in Kerbela'daki duruşuna bir açıklama getiremiyorlarmış. "Neden takıyye yapmadı da şehid olmayı seçti?" Yani Kerbela hâdisesi 'takıyye' üzerine kurgulanan bütün mizansenin altını bombalıyormuş. Cümle tevillerin mantığını berhava ediyormuş.
Ki Hz. Hüseyin'in Kerbela yolunda kullandığı söylenen şu cümleler de bu anlamı bir parça destekliyor: “Eğer ben gitmezsem bu ümmette bir daha hiçkimse haksızlığa karşı çıkmayacaktır.” Evet, biz, her halukârda boyuneğici olunmaması gerektiğini Hz. Hüseyin radyallahu anhtan öğreniyoruz. Böylece küresel güçlerin en çok istediği müslüman tipi olan 'ılımlı İslam'ın geçer akçe olmadığını hatırlıyoruz. İzzetimizi, inşaallah, muhafaza ediyoruz. Fakat dersimiz bitmiyor. İstikamet iki uca da savrulmamakla mümkün olur ancak. Onu da bize ümmetin iki ordusunu fedakârlığıyla barıştıran Hz. Hasan radyallahu anh nasihat veriyor. Sulhün kabil olduğu her yerde asıl olduğunu öğütlüyor. Elhamdülillah. Eski Said'in Yeni Said'i anlarken bize kattığı denge gibi, ehl-i beytin iki duruşu da birbirine bütünlük ve denge katıyor. Kemal bu duruşları beraber okumakla ortaya çıkıyor. Ne diyelim: Cenab-ı Hak bizi o güzellerin şefaatlerine nail eylesin. Âmin.
4 Eylül 2013 Çarşamba
Ama hangi Bediüzzaman?
Yıllar önce, bir hatıra metni hakkında yaşanan tartışmaya şahit olmuştum. Bediüzzaman’ın hayatının son dönemlerine ait bu hatırada, talebelerinden birisi, DP’nin, ona baskı uygulamaya başlamasıyla Ankara’ya gidişinin engellendiğini anlatıyordu. Bizzat yaşayıp nakledenin sözlerine göre; Üstad, o an hiddete gelmiş ve yollarını kesen polise apaçık bir şekilde “Hass…” diye küfür etmişti. Hadisenin böyle yaşandığı hakkında hiç şüphe yoktu. Ancak benim şahit olduğum tartışma neticesinde metinden bu ifade çıkarıldı ve anlatım yumuşatıldı. Gerekçesi ise şuydu: “Bu hadiseyi olduğu gibi aktarırsak tepki alırız.”
Benzer hadiseyi, yine Üstadın hayatıyla ilgili, başka bir metinde yaşamıştık. O metinde, Ruslarla savaş hengâmesinde Bediüzzaman’la yaşadıklarını anlatan Ali Çavuş’un hatıralarında bir sahne vardı: Cephede, talebeleri silah doldurup Üstada veriyorlar ve o da düşmana ateş ediyordu. (Orada yaşanan gerilimi ve telaşı hayal edin.) Her nasıl olmuşsa, bir seferinde verdikleri silahın emniyetini açmayı unutmuşlardı. Bunun üzerine Üstad, Kürtçe çok ağır bir söz söylüyor (bu söz aynen metinde geçiyordu) ve silahı kayaya çarpıp kırıyordu ki, Ali Çavuş hadiseyi naklederken; “Şimdiye kadar böyle şetm işitmemiştim” diyordu. Yıllar sonra bu hatırayı okuyan bir okur, bizi aramıştı ve şöyle demişti: “Bu sözü Üstad söylemiş olamaz. Bu, Kürtçe çok ağır bir hakarettir. Kitaba koymamak lazımdı.
Niye koydunuz?”
Size ikisini naklettim, ama benim böyle şahit olduklarım inanın ondan fazladır. Elinizden çıkan metinlerdeki ifadelere delil de bulsanız, burhan da gösterseniz; bir kısım insanlar (ki bunlar hiç az sayıda değildir) Bediüzzaman’ı bu yönüyle görmekten rahatsız olurlar. Onların gözünde Üstad, her zaman şefkatlidir. Celali alınmıştır. Kalmışsa da, birazcık Eski Said’de kalmıştır. Yeni Said tamamen cemaldedir. O cemal de tek başına olmaz, itaatin içindedir. Hatta böylelerine Üstadın bu yönüne dair hangi hatırayı hatırlatsanız, “Herkesin hatası olur” kabilinden konuşurlar. İyi de, sizin hata dediklerinizi, acaba Bediüzzaman hata olarak görüyor mudur? İşin bu kısmını kesinlikle masaya yatırmazlar.
Buna en net örnekleri, şimdilerde, Mısır’da yaşananlar ekseninde giriştiğimiz ‘müsbet hareket’ tartışmalarında yaşıyoruz. Malumunuzdur; Batı’da bir düşünür, bir kavram ortaya koyduğunda, takipçileri bu kavramı tartışmaya ve geliştirmeye devam ederler. Örneğin; “sivil itaatsizlik,” Thoreau tarafından ilk kez ortaya konmuş bir kavram olsa da Gahdhi ve Tolstoy gibi düşünürlerin onu yorumlayışı ve uygulayışı birbirinden farklı olmuş ve her biri kendi modelini oluşturmuştur.
Ancak ne zaman yönünüz biraz İslam dünyasına dönse, işin rengi değişir. Kavramı ortaya koyan düşünürün dinî kimliği kuvvet kazandıkça, geliştirdiği kavramlar da kutsiyetle bağlanır. Hatta bu da yetmez, kavramın eli ve kolu, o düşünürün hayatıyla bağlanır. Sözleriyle zenginleştirilmek yerine, sözleriyle kısıtlanır. Hatta bu da yetmez, son minvalde iş, benim yukarıda verdiğim örneklerdekine döner. Eğer kavramın genel kabul görmüş şekli, o düşünürün hayatıyla uyuşmuyorsa, hayatı rötuşlanmaya başlanır. Ya red, ya tahrif, ya inkâr edilir.
Mesela müsbet hareket ekseninde yaşanan tartışmalara ne zaman Eski Said’in hayatından, her biri birer izzet tablosu olan hatıralarla yaklaşsanız, muhatabınız o Said’in ‘eskiliğini’ hatırlatır. Rus komutanın karşısında ayağa kalkmayışı, Divan-ı Harb-i Örfî öncesi kendisini sorgulamaya gelen subaylara zindanda hücum edişi, Divan-ı Harbi Örfî’den çıkarken “Zalimler için yaşasın cehennem!” diye bağırarak yürüyüşü, meydanlarda nutuklar atışı, Zaptiye Nazırı’na posta koyuşu, Miran Aşireti Reisi Mustafa Paşa’ya “Seni öldürmeye geldim” deyişi, Mustafa Kemal’e mecliste parmağını uzatarak onu tehdit edişi, Suriye topraklarında eşkıyalarla çatışmaya girişi, bütün bunlar Eski Said’e ait şeylerdir. Bediüzzaman da zaten o döneminin yanlışlarla alude olduğunu söylemiştir. Onlardan örnekler vererek müsbet hareketi yorumlamaya gerek yoktur.
Fakat burada, eleştirel bir parantez açmaz ne yazık ki muhatabınız kendi fikrine. Çünkü hatırlamaz: Bediüzzaman, Eski Said’in bu gibi izzetli davranışlarından pişman değildir. Onun pişman olduğu şey, siyasetle hizmet edeceğini sanmasıyla ilgilidir. (Bunu özeleştiri yaparken bizzat söyler.) Yoksa Bediüzzaman, Eski Said’in menfi hareket yaptığını, Yeni Said’in bunu müsbete çevirdiğini düşünmemektedir. Hatta Şualar’da yaptığı savunmalar esnasında zaman zaman mahkemeye kızıp Eski Said kafasını taktığını söyleyerek sert sözler savurması, onun Eski Said’den o kadar da ırakta/pişman olmadığını gösterir. Bediüzzaman, Eski Said’in izzetini bırakmamıştır, siyasetle alude sıkletini bırakmıştır.
Ama kafalarda yaşatılmak istenen Said, Yeni Said olduğu için ve Yeni Said’i taşımak kolay geldiği için, bazı Nur talebeleri de pek üzerine gitmezler bu işin. Eski Said’in o izzetli duruşunu (ki bence Yeni Said’de aynen devam etmiştir) takınmaya pek özenmezler. (Eski Said’in metinlerine de ilgi azdır her zaman.) Barla’ya sürüldüğü zamanlar ispat-ı vücut için imzaya gitmeyişini bir hükümeti tanımama hareketi olarak yorumlayıp buradan Mısır’dakilerin hükümeti tanımayışına bir ders çıkarmazlar. Onların takıldıkları meydan korkusudur çünkü. Meydanlarda onlarca nutuk atmış bir Üstadın, meydana çıkmaya çekinen öğrencileridir onlar. Hâlbuki bu dinin şartlarından birisi de milyonlarca Müslüman, hep beraber Mescid-i Haram’ın meydanlarına dökülmek değil midir?
Dedim ya işte: İki türlü yontma vardır bu işte. 1) Öncelikle kafalardaki itaatkâr, devletçi, dirençsiz ve sokaksız müsbet hareket kavramını sarsacak Bediüzzaman’ı ayıklarlar tarihçe-i hayatından. 2) Sonra da kalanların dışında bir tarifini yasaklarlar müsbet hareketin… Bu ikisiyle işleri bitince de mevcut metinlere el atarlar. Sadeleştirirken güdükleştirir, açıklarken iyice yumuşatırlar. Bu kısırlık içinde kendilerine bir yol açılır çünkü. Tarifin kısır olduğu yerde eylemler kolay eğilir bükülür. Kimse de nedenini sorgulayamaz. Gün gelir, birisi, kardeşlerine yardım etmek için gemide şehid olan masumlara, müsbet hareket içinde bir değerlendirme yaparak; “Otoriteye itaat etmeleri lazımdı” der. Fakat yine gün gelir, aynı kişi, halkın seçtiği otoriteye karşı girişilmiş ‘hakaretli hareketleri’ yine ‘müsbet hareket’ kavramı içinde değerlendirip hoş görür.
Peki, her şey iyi hoş da, bu tutarsızlık içinde müsbet harekete ne olur? Ne olacak? Küser. Kaybolur… Üzerinizden tanklar geçer. Darbeler yaşanır. Sesiniz çıkmaz. Başörtünüze uzanırlar. Demokrasinize sataşırlar. Sesiniz çıkmaz. Bediüzzaman’ın, üzerinde resmi var diye kâğıt para taşımadığı aynı kişiyi bayramlarda dev posterlerle anan gazeteleriniz, okullarınız olur. Sesiniz çıkmaz. Ta ki, Mısır’ın ‘sarıklı gençleri’ geriden gelip, ona sahip çıkıp, ‘sizinle omuz omuza verip’ yahut ‘sizi geçinceye’ kadar… O zaman ürpertiyle karışık fark edersiniz: Belki de emanet sizin bu halinize küsmüş, el değiştirmiştir.
NOT:
Bu yazıyı yazdıktan sonra Barla Lahikası’nı okurken (bence) biri diğerine cevap olan iki mektubu farkettim ki, evvel farketseydim tam da yazının içinde incelenmesi gereken metinlermiş. Söz Basım’ın baskısına göre 118 ve 247. numaralı bu mektuplar Hulusi ağabey ile Bediüzzaman arasındaki yazışmalar. 118. mektupta Hulusi ağabey aynı zamanda Üstadın kardeşi olan Abdülmecid ağabeyle aralarında geçen bir muhavereden bahsediyor. Şöyle ki:
“Yirmi Dokuzuncu Mektubun Yedinci Kısmından bir suret Abdülmecid Efendi kardeşimize göndermiştim. Cevabında ezcümle diyor ki: ‘Seydâ’nın bintü’l-fikri o güzel kıza, Hulûsi ile Abdülmecid’den maadâ her kim bakarsa câiz değildir. Mahrem olanlar da, bu hususta nâmahremdir. Bu gibi kızların dışarıya çıkmaları, hiçbir menfaati temin etmediğini ve bilâkis büyük bir mazarratı intâç edeceği ihtimali kavlini Seydâ’ya yazsan iyi olur. Eski Said’in hiddeti, yenisinde de vardır. Hâlbuki Yeni Said, insanoğullarıyla izâa-i vakt etmemeli. Meslek ve meşrebi öyle iktiza ediyor. Her ne ise… Cenâb-ı Hak Hâfız-ı Hakikîdir.’
Bendeniz de kısaca şu mealde cevap vermiştim:
Bu mütalâa bizler için doğrudur. Fakat dünyaya arkasını çeviren ve mânevî vazife-i memuresini ifa ederken insanlarla—Nurlarla alakadar olanları vasıtasıyla—meşgul olan Üstad Hazretleri için bu fikri muvafık bulmuyorum. Çünkü o zâtı bu emr-i azîmde istihdam eden, elbette muhafaza buyurur. Bana öyle kat’î kanaat gelmiş ki, eğer bizler Nurlarla alâkamızı kesersek, Üstad Hazretleri bize arkasını çevirir.
Aziz kardeşimizin endişesi, zahire bakılırsa haklı ve çok samimîdir. Fakat zaten cemaati çok mahdut olan Nurlarla alâkadar zevâtın bu hakaikten mahrum edilmelerini ve bu kudsî eserin tamamen hapsedilmelerini lâyık görmüyor ve esasa mugayir buluyorum. Nâsırımız, hâmimiz, muînimiz, hâfızımız Allah’tır.”
Bediüzzaman’ın bu mektuba cevabında şöyle diyor:
“Aziz kardeşim,
“(…) Evvela: Kardeşimiz Abdülmecid’in, Yirmi Altıncı Mektubun Üçüncü Mebhasını, lüzumsuz bir ihtiyata binaen ziyade görmesini, sen de onun ziyadesini ziyade görmekliğin beni ziyade sevindirdi.
‘Siz Allah’a ortak koşmaktan korkmazken, ben mi sizin ortak koştuklarınızdan korkacağım?’ (En’âm Sûresi, 6:81.) diyen ve Kur’ân’ın takdirine mazhar olan Hazret-i İbrahim’in (a.s.) ittibâına mükellef olduğumuza işaret eden ‘Bâtıl dinlerden uzak, İbrahim’in İslâm dinine uy!’ sırrına mazhar olduğumuzu bilmeliyiz.”
Demek ki; Üstadın metinlerini Eski Said-Yeni Said ekseninde ele alarak ve eskisinin ‘eskiliğini’ vurgulayarak metinleri sansürleme temayülü ta Abdülmecid abiden beri varmış.
Hadi, bu mektuplar, benim tahmin ettiğim gibi birbirinin cevabı olmayıversin. O zaman olay sayısı birden ikiye çıkıyor ki, bu da Bediüzzaman’ın daha hayatta iken Yeni Said’i yanlış yorumlayanlarca düzeltilmeye/yumuşatılmaya çalışıldığını ‘iki kere’ gösteriyor. “Ama Hangi Bediüzzaman?” diye sormakta haksız değiliz.
Benzer hadiseyi, yine Üstadın hayatıyla ilgili, başka bir metinde yaşamıştık. O metinde, Ruslarla savaş hengâmesinde Bediüzzaman’la yaşadıklarını anlatan Ali Çavuş’un hatıralarında bir sahne vardı: Cephede, talebeleri silah doldurup Üstada veriyorlar ve o da düşmana ateş ediyordu. (Orada yaşanan gerilimi ve telaşı hayal edin.) Her nasıl olmuşsa, bir seferinde verdikleri silahın emniyetini açmayı unutmuşlardı. Bunun üzerine Üstad, Kürtçe çok ağır bir söz söylüyor (bu söz aynen metinde geçiyordu) ve silahı kayaya çarpıp kırıyordu ki, Ali Çavuş hadiseyi naklederken; “Şimdiye kadar böyle şetm işitmemiştim” diyordu. Yıllar sonra bu hatırayı okuyan bir okur, bizi aramıştı ve şöyle demişti: “Bu sözü Üstad söylemiş olamaz. Bu, Kürtçe çok ağır bir hakarettir. Kitaba koymamak lazımdı.
Niye koydunuz?”
Size ikisini naklettim, ama benim böyle şahit olduklarım inanın ondan fazladır. Elinizden çıkan metinlerdeki ifadelere delil de bulsanız, burhan da gösterseniz; bir kısım insanlar (ki bunlar hiç az sayıda değildir) Bediüzzaman’ı bu yönüyle görmekten rahatsız olurlar. Onların gözünde Üstad, her zaman şefkatlidir. Celali alınmıştır. Kalmışsa da, birazcık Eski Said’de kalmıştır. Yeni Said tamamen cemaldedir. O cemal de tek başına olmaz, itaatin içindedir. Hatta böylelerine Üstadın bu yönüne dair hangi hatırayı hatırlatsanız, “Herkesin hatası olur” kabilinden konuşurlar. İyi de, sizin hata dediklerinizi, acaba Bediüzzaman hata olarak görüyor mudur? İşin bu kısmını kesinlikle masaya yatırmazlar.
Buna en net örnekleri, şimdilerde, Mısır’da yaşananlar ekseninde giriştiğimiz ‘müsbet hareket’ tartışmalarında yaşıyoruz. Malumunuzdur; Batı’da bir düşünür, bir kavram ortaya koyduğunda, takipçileri bu kavramı tartışmaya ve geliştirmeye devam ederler. Örneğin; “sivil itaatsizlik,” Thoreau tarafından ilk kez ortaya konmuş bir kavram olsa da Gahdhi ve Tolstoy gibi düşünürlerin onu yorumlayışı ve uygulayışı birbirinden farklı olmuş ve her biri kendi modelini oluşturmuştur.
Ancak ne zaman yönünüz biraz İslam dünyasına dönse, işin rengi değişir. Kavramı ortaya koyan düşünürün dinî kimliği kuvvet kazandıkça, geliştirdiği kavramlar da kutsiyetle bağlanır. Hatta bu da yetmez, kavramın eli ve kolu, o düşünürün hayatıyla bağlanır. Sözleriyle zenginleştirilmek yerine, sözleriyle kısıtlanır. Hatta bu da yetmez, son minvalde iş, benim yukarıda verdiğim örneklerdekine döner. Eğer kavramın genel kabul görmüş şekli, o düşünürün hayatıyla uyuşmuyorsa, hayatı rötuşlanmaya başlanır. Ya red, ya tahrif, ya inkâr edilir.
Mesela müsbet hareket ekseninde yaşanan tartışmalara ne zaman Eski Said’in hayatından, her biri birer izzet tablosu olan hatıralarla yaklaşsanız, muhatabınız o Said’in ‘eskiliğini’ hatırlatır. Rus komutanın karşısında ayağa kalkmayışı, Divan-ı Harb-i Örfî öncesi kendisini sorgulamaya gelen subaylara zindanda hücum edişi, Divan-ı Harbi Örfî’den çıkarken “Zalimler için yaşasın cehennem!” diye bağırarak yürüyüşü, meydanlarda nutuklar atışı, Zaptiye Nazırı’na posta koyuşu, Miran Aşireti Reisi Mustafa Paşa’ya “Seni öldürmeye geldim” deyişi, Mustafa Kemal’e mecliste parmağını uzatarak onu tehdit edişi, Suriye topraklarında eşkıyalarla çatışmaya girişi, bütün bunlar Eski Said’e ait şeylerdir. Bediüzzaman da zaten o döneminin yanlışlarla alude olduğunu söylemiştir. Onlardan örnekler vererek müsbet hareketi yorumlamaya gerek yoktur.
Fakat burada, eleştirel bir parantez açmaz ne yazık ki muhatabınız kendi fikrine. Çünkü hatırlamaz: Bediüzzaman, Eski Said’in bu gibi izzetli davranışlarından pişman değildir. Onun pişman olduğu şey, siyasetle hizmet edeceğini sanmasıyla ilgilidir. (Bunu özeleştiri yaparken bizzat söyler.) Yoksa Bediüzzaman, Eski Said’in menfi hareket yaptığını, Yeni Said’in bunu müsbete çevirdiğini düşünmemektedir. Hatta Şualar’da yaptığı savunmalar esnasında zaman zaman mahkemeye kızıp Eski Said kafasını taktığını söyleyerek sert sözler savurması, onun Eski Said’den o kadar da ırakta/pişman olmadığını gösterir. Bediüzzaman, Eski Said’in izzetini bırakmamıştır, siyasetle alude sıkletini bırakmıştır.
Ama kafalarda yaşatılmak istenen Said, Yeni Said olduğu için ve Yeni Said’i taşımak kolay geldiği için, bazı Nur talebeleri de pek üzerine gitmezler bu işin. Eski Said’in o izzetli duruşunu (ki bence Yeni Said’de aynen devam etmiştir) takınmaya pek özenmezler. (Eski Said’in metinlerine de ilgi azdır her zaman.) Barla’ya sürüldüğü zamanlar ispat-ı vücut için imzaya gitmeyişini bir hükümeti tanımama hareketi olarak yorumlayıp buradan Mısır’dakilerin hükümeti tanımayışına bir ders çıkarmazlar. Onların takıldıkları meydan korkusudur çünkü. Meydanlarda onlarca nutuk atmış bir Üstadın, meydana çıkmaya çekinen öğrencileridir onlar. Hâlbuki bu dinin şartlarından birisi de milyonlarca Müslüman, hep beraber Mescid-i Haram’ın meydanlarına dökülmek değil midir?
Dedim ya işte: İki türlü yontma vardır bu işte. 1) Öncelikle kafalardaki itaatkâr, devletçi, dirençsiz ve sokaksız müsbet hareket kavramını sarsacak Bediüzzaman’ı ayıklarlar tarihçe-i hayatından. 2) Sonra da kalanların dışında bir tarifini yasaklarlar müsbet hareketin… Bu ikisiyle işleri bitince de mevcut metinlere el atarlar. Sadeleştirirken güdükleştirir, açıklarken iyice yumuşatırlar. Bu kısırlık içinde kendilerine bir yol açılır çünkü. Tarifin kısır olduğu yerde eylemler kolay eğilir bükülür. Kimse de nedenini sorgulayamaz. Gün gelir, birisi, kardeşlerine yardım etmek için gemide şehid olan masumlara, müsbet hareket içinde bir değerlendirme yaparak; “Otoriteye itaat etmeleri lazımdı” der. Fakat yine gün gelir, aynı kişi, halkın seçtiği otoriteye karşı girişilmiş ‘hakaretli hareketleri’ yine ‘müsbet hareket’ kavramı içinde değerlendirip hoş görür.
Peki, her şey iyi hoş da, bu tutarsızlık içinde müsbet harekete ne olur? Ne olacak? Küser. Kaybolur… Üzerinizden tanklar geçer. Darbeler yaşanır. Sesiniz çıkmaz. Başörtünüze uzanırlar. Demokrasinize sataşırlar. Sesiniz çıkmaz. Bediüzzaman’ın, üzerinde resmi var diye kâğıt para taşımadığı aynı kişiyi bayramlarda dev posterlerle anan gazeteleriniz, okullarınız olur. Sesiniz çıkmaz. Ta ki, Mısır’ın ‘sarıklı gençleri’ geriden gelip, ona sahip çıkıp, ‘sizinle omuz omuza verip’ yahut ‘sizi geçinceye’ kadar… O zaman ürpertiyle karışık fark edersiniz: Belki de emanet sizin bu halinize küsmüş, el değiştirmiştir.
NOT:
Bu yazıyı yazdıktan sonra Barla Lahikası’nı okurken (bence) biri diğerine cevap olan iki mektubu farkettim ki, evvel farketseydim tam da yazının içinde incelenmesi gereken metinlermiş. Söz Basım’ın baskısına göre 118 ve 247. numaralı bu mektuplar Hulusi ağabey ile Bediüzzaman arasındaki yazışmalar. 118. mektupta Hulusi ağabey aynı zamanda Üstadın kardeşi olan Abdülmecid ağabeyle aralarında geçen bir muhavereden bahsediyor. Şöyle ki:
“Yirmi Dokuzuncu Mektubun Yedinci Kısmından bir suret Abdülmecid Efendi kardeşimize göndermiştim. Cevabında ezcümle diyor ki: ‘Seydâ’nın bintü’l-fikri o güzel kıza, Hulûsi ile Abdülmecid’den maadâ her kim bakarsa câiz değildir. Mahrem olanlar da, bu hususta nâmahremdir. Bu gibi kızların dışarıya çıkmaları, hiçbir menfaati temin etmediğini ve bilâkis büyük bir mazarratı intâç edeceği ihtimali kavlini Seydâ’ya yazsan iyi olur. Eski Said’in hiddeti, yenisinde de vardır. Hâlbuki Yeni Said, insanoğullarıyla izâa-i vakt etmemeli. Meslek ve meşrebi öyle iktiza ediyor. Her ne ise… Cenâb-ı Hak Hâfız-ı Hakikîdir.’
Bendeniz de kısaca şu mealde cevap vermiştim:
Bu mütalâa bizler için doğrudur. Fakat dünyaya arkasını çeviren ve mânevî vazife-i memuresini ifa ederken insanlarla—Nurlarla alakadar olanları vasıtasıyla—meşgul olan Üstad Hazretleri için bu fikri muvafık bulmuyorum. Çünkü o zâtı bu emr-i azîmde istihdam eden, elbette muhafaza buyurur. Bana öyle kat’î kanaat gelmiş ki, eğer bizler Nurlarla alâkamızı kesersek, Üstad Hazretleri bize arkasını çevirir.
Aziz kardeşimizin endişesi, zahire bakılırsa haklı ve çok samimîdir. Fakat zaten cemaati çok mahdut olan Nurlarla alâkadar zevâtın bu hakaikten mahrum edilmelerini ve bu kudsî eserin tamamen hapsedilmelerini lâyık görmüyor ve esasa mugayir buluyorum. Nâsırımız, hâmimiz, muînimiz, hâfızımız Allah’tır.”
Bediüzzaman’ın bu mektuba cevabında şöyle diyor:
“Aziz kardeşim,
“(…) Evvela: Kardeşimiz Abdülmecid’in, Yirmi Altıncı Mektubun Üçüncü Mebhasını, lüzumsuz bir ihtiyata binaen ziyade görmesini, sen de onun ziyadesini ziyade görmekliğin beni ziyade sevindirdi.
‘Siz Allah’a ortak koşmaktan korkmazken, ben mi sizin ortak koştuklarınızdan korkacağım?’ (En’âm Sûresi, 6:81.) diyen ve Kur’ân’ın takdirine mazhar olan Hazret-i İbrahim’in (a.s.) ittibâına mükellef olduğumuza işaret eden ‘Bâtıl dinlerden uzak, İbrahim’in İslâm dinine uy!’ sırrına mazhar olduğumuzu bilmeliyiz.”
Demek ki; Üstadın metinlerini Eski Said-Yeni Said ekseninde ele alarak ve eskisinin ‘eskiliğini’ vurgulayarak metinleri sansürleme temayülü ta Abdülmecid abiden beri varmış.
Hadi, bu mektuplar, benim tahmin ettiğim gibi birbirinin cevabı olmayıversin. O zaman olay sayısı birden ikiye çıkıyor ki, bu da Bediüzzaman’ın daha hayatta iken Yeni Said’i yanlış yorumlayanlarca düzeltilmeye/yumuşatılmaya çalışıldığını ‘iki kere’ gösteriyor. “Ama Hangi Bediüzzaman?” diye sormakta haksız değiliz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Kuantum fiziği 'nazar değmesini de' açıklar mı?
"Bedbinlik cezası olarak nazarında pek fena bir memlekete düşer." 2. Söz'den . Zaman zaman kuantum fiziği ile ilgili kitaplar...
-
Hatırlarsanız, bir hafta kadar önce Cemil Tokpınar abiye dair bir analizimi yazmıştım. Çok derinlemesine sayılmayacak, kısacık birşey. Şim...
-
Tabii insanın ağırına gidiyor. Zamanında, FETÖ'nün Zaman'a 10 Kasım'da aldığı tam sayfa ilan nedeniyle ortalığı yıkan muhafazakâ...
-
" Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın müminlerin, kendi vicdanları ile hüsnüzanda bulunup da: 'Bu, apaçık bir iftiradır...
