Müşrik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Müşrik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Şubat 2026 Pazartesi

Allah varsa Epstein adasına neden izin verdi?

'Epstein adası skandalını' ilk duyduğum zamanlardan beri aklıma bir hadis-i şerif geliyor: "Şeytanın tahtı deniz üzerindedir." Başka bir rivayette de şöyle buyruluyor: "Şeytan, tahtını su üzerine kurar, sonra da çetelerini insanlara gönderir." Böylesi rivayetler 'ada' tarzı izole kimi yerleşimlerin 'fitne yatağı' olarak kullanılacağına da işaret ediyor olabilir mi? "Allahu a'lem!" kaydıyla konuşursak, evet, sanki. Böyle bir imâ mümkünmüş gibi geliyor. Nitekim Epstein de 'teşkilatıyla birlikte' işlediği suçlar için görece gözlerden uzak kalabileceği böyle bir bölgeyi seçmiş. Seçtiği yer onu şeytanlaşmamış insanların denetiminden de korumuş. James Bond filmlerinin kurgusunda da bu klişe hep vardır. Kötü adam hep 'izole bölgelerde' çalışır.

Fakat, bu berbat vesileyle, birşey daha müslüman dünyasında inşa olunmalıdır artık: Cenab-ı Hakkın 'daha hayırlı' kıldığı 'ümmeten vasatan' kendileridir. İnsaniyet sıfatına daha yakın sosyoloji her zaman kendi sosyolojileridir. Tamam. İstisnasız değillerdir. Kötülük işlemez değillerdir. Melek değillerdir. Evet. Ancak ortalama alındığında, kendisine 'medeniyet' diyen hiçbir 'deniyet' onlarla insaniyette boy ölçüşemez. İki Dünya Savaşı'yla dünyaya kan kusturan onlar değillerdir. Sömürgecilikle mazlumların anasını ağlatan onlar değillerdir. Vahşi kapitalizmle çeşitli küresel felaketlere sebep olanlar onlar değillerdir. Ancak, ne yazık, yaşananlara karşı kendilerini 'kötü hissedenler' de onlardır. Zira, Batı, tezgâhı öyle kârlı bir yere kurmuştur ki, hem her türlü rezilliği keyifle işler, hem de rezilliklerden doğan mesuliyeti müslümanlara kolayca satar.

Biraz da bu hikmetle, mürşidim, Risale-i Nur'unun bir yerinde şöyle söyler: "Eğer istersen hayâlinle Nurşin karyesindeki Seydânın meclisine git bak: Orada fukara kıyafetinde melikler, padişahlar ve insan elbisesinde melâikeleri bir sohbet-i kudsiyede göreceksin. Sonra Paris'e git ve en büyük localarına gir, göreceksin ki, akrepler insan libası giymişler ve ifritler adam suretini almışlar..." Evet, ahirzaman, Deccal'in 'cennet sûretinde cehennem' ve 'cehennem sûretinde cennet'lerinin zamanıdır. O nedenle, bugün seküler endoktrinasyondan geçmiş bir müslüman gencine "Doğu ile Batı arasında hangisi daha kötü durumda?" diye sorsan, büyük bir aşağılık kompleksiyle, "Doğu!" diye cevap verir. Çünkü, ona ezberletildiğine göre, kan döken Doğu'dur, yalancılıkla yoğrulan Doğu'dur, ahlaksızlıkla kavrulan Doğu'dur. "Peki Batı?" Batı bir 'melekler ülkesi'dir. Gerçi müslüman değillerdir ama müslümanlara beş basarlar. Bu gidişle Allah, Kur'an'da buyurduğunun aksine, müslümanları değil onları cennete almak zorunda kalacaktır... vs. Daha neler neler...

Bize bu 'aşağılık kompleksi' itinayla yedirilmiştir. Yüklenmiştir. Beynimiz yıkanmıştır. Sinema eliyle yıkanmıştır. Basın eliyle yıkanmıştır. Kemalist milli eğitim eliyle yıkanmıştır. Bugün, bir müslüman gencinin herhangi bir gavura güvenci, bir müslümana güvencinden daha fazladır. Einstein'ın herhangi bir cümlesine imanı İmam-ı Âzâm Ebu Hanife rahimehullahın söylediklerine imanından daha ziyadedir. Hatta içinden geçirir ki: "Keşke kâfirler bizim ülkemizi de işgal edip yönetseler. Onların postalları altında rahatça yaşarız." Bu 'tarlanın taşıyla tarlanın kuşunu öldürme taktiği' tutmuştur. Türkiye'de de durum iç açıcı değildir artık.

Hazır meş'um 'Epstein skandalı'nı tartışıyorken bir de şu mevzua değinmek istiyorum arkadaşım.

Sosyalmedyada ateistler aynı suali tevcih ediyorlar bendenize sıksık: "Allah varsa kötülük diye birşey niye var?" Hatta soruyu Epstein vakıasına özel kurgularsak: "Allah varsa Epstein adasında yaşananlara niçin müsaade etti?" Bu sual aslında müslümanlar açısından 'abesle iştigal' bir sualdir. Neden? Çünkü, mü'minler, 'kötülüklere hiçbir şekilde izin vermez bir Allah'a değil, 'kötülük-iyilik imtihanıyla insanları sınayıp sonra adaletiyle hükmünü verecek bir Allah'a inanırlar. Müslümanların Kur'an'ı budur. Sünneti budur. İmanları hep bunun üzerinedir. Yani sanki şöyle bir iddiaya girmişler gibi onlara böyle sorularla itiraz edilmiş olmaz: "Biz öyle bir Allah'a inanıyoruz ki, bu Allah, asla kötülüklerin oluşmasına müsaade etmez!" Hayır. Kat'iyyen. Biz böyle bir Rabbe iman etmiyoruz. Fakat Bediüzzaman'ın da dediği gibi diyoruz: "Kesb-i şer şerdir. Halk-ı şer şer değildir." Kötülük onu kastedip kazanmakla kötülük olur. Yoksa yaratılmasıyla asla kötülük olmaz.

Çünkü yaratılış 'umum neticelere' bakar. Cenab-ı Hak 'tenasül kanunu' dediğimiz birşeyle canlıları halketmiştir. Canlılar illa çoğalmak isterler. Buna kuvve-i şeheviye cihetleriyle kuvvetli temayülleri vardır. Cinsel ilişki de bu çoğalımın bir vesilesidir. Lezzeti de bu hikmete binaen fiilin içine konulmuştur. Ancak... Rabbü'l-Âlemîn'in bu fiilden muradı, bizim ifrat ederek, helal-haram demeden, İblis'in nefsimize düşürdüğü her şekilde onun tatminini aramak değildir. İslam yalnız nikâhlı helaline karşı uçkurunu çözmeyi caiz görür. Bundan gayrısı, Cenab-ı Hakkın bir imtihan olarak izin verdiği, ancak kesinlikle yaratışında murad etmediği şeylerdir. Evet. Allah Teala bir sapığın işlediği fiile de müsaade eder bazen. Çünkü, hikmeti, 'o kem fiili işleyen zalimi' cehenneminde ebedî cezalandırmak yahut da 'o kem fiilin kendisine karşı işlendiği' mazlumu ebedî mükafatlandırmak iktiza etmiştir. Bizim, inandığımız dünya böyle bir dünya, Rab de böyle bir Rabdir.

Nasıl ki, Kureyş müşriklerinin 'diri diri gömdüğü kız çocuğu' Kur'an'da Allah Teala tarafından 'hesabı sorulacaklar' arasında anılmıştır; aynen öyle de; Epstein müşriğinin adasına götürüp zulmettiği çocukların da hesabı Âdil-i Mutlak'ın 'adalet taahhüdü' altındadır. Azizü'n-Züntikam onlara bu dünyada da ahirette de gereken cezayı elbet verecektir. Mağdurları mesrur zalimleri dehşet içinde bırakacaktır. Onun herşeye gücü yeter. Bize göre varlık sadece bu 'dört boyutlu evren'den ibaret değildir ki, onda görmediklerimizle, yanıp yakılalım, dizlerimize vuralım, elbisemizi par par paralayıp başımıza toprak saçalım. Hayır. Biz işlerin böyle yürümediğine zaten tâ en başından iman ettik. Kötülüğün kıyamete kadar varolacağını bilmekteyiz. Hem müslüman olmak da böyle bir davaya ahdetmektir: Biz kötülüğü 'yoketmeye' değil 'engellemeye' memuruz.

4 Kasım 2022 Cuma

Ateistler de müşrik değil mi?

Bu da bir 'ders notu' gibi olacak arkadaşım. Eksiğime bakma. Yorgunum. Uykusuzum. Fakat parıltının kaybolmasından da korkuyorum. Ne kadarına yetişirse gücüm yazacağım. Tevfik Hüda'dan. 'Bismillah' ile başlayalım: 30. Lem'a'nın (yani ki Esma-i Sitte Risalesi'nin) İsm-i Kayyum bahsinin 5. Şua'ında bir cümleyle aniden mevzu değiştiriliyor: "İsm-i Âzamın altı ismi 'ziyadaki yedi renk gibi imtizaç ederek' teşkil ettikleri ziya-yı kudsiyeye bakmak için bir hülâsanın zikri münasiptir..." Yani metnin devamında öğreneceğiz ki: Ferd, Hayy, Kayyum, Hakem, Adl, Kuddûs esması arasında 'birbirini gösterir' pencereler var. Birbirlerini sarıyorlar. Hangisini tutsanız diğerleri peşinden sürükleniyor. Herbiri diğerine dayanıyor. Gerçi, Bediüzzaman'ın bu tefekkürü, yalnız şu metne/esmaya münhasır da değildir. Başka yerde daha açık bir şekilde der mesela: 

"Ezel ve Ebed Sultanı olan Rabbü'l-Âlemîn için rububiyetinin mertebelerinde ayrı ayrı fakat 'birbirine bakar' şe'n ve namları vardır. Ve ulûhiyetinin dairelerinde başka başka fakat 'birbiri içinde görünür' isim ve alâmetleri vardır. Ve haşmetli icraatında ayrı ayrı fakat 'birbirine benzer' tecellî ve cilveleri vardır. Ve kudretinin tasarrufâtında başka başka fakat 'birbirini ihsas eder' ünvanları vardır. Ve sıfatlarının tecelliyâtında başka başka fakat 'birbirini gösterir' mukaddes zuhuratı vardır. Ve ef'âlinin cilvelerinde çeşit çeşit fakat 'birbirini ikmâl eder' tasarrufâtı vardır. Ve rengârenk san'atında ve masnûatında çeşit çeşit fakat 'birbirini temâşâ eder' haşmetli rububiyeti vardır."

Doğrusu mezkûr hikmeti pek kıymetli bulurum. Zira 'çok tanrılılar'ın ayağını kaydıran zeminin de tam burası olduğunu düşünürüm. Evet. Mesela: Onlar da bizim gibi kainattaki eserleri okumaktadırlar. Hatta eserlere lazım gelen oluşlara-'kün'lere de uyanmaktadırlar. Dahası: Okudukları fiillerden fail arayışına da girmektedirler. Fakat, gelgelelim, faillerin 'birlenmesi' yani 'tevhid' noktasında problemleri vardır. Zira sahadaki eserler birbirlerine benzememektedir. Benzemeyenlerin ardındaki fiilerin-faillerin de tıpkı onlar gibi benzeşmeyeceğini zannederler. Yani: "Suyun hilkati ateşten başkadır. Havanın hilkati de toprağın yaratılışına benzemez. O halde bunları yaratanlar farklı farklıdır..." gibi bir yanlışın kapısını tıktıklarlar.

Halbuki daralmaları ilah tasavvurlarındaki arızadan kaynaklanmaktadır. Evet. Allah'a insan üzerinden bakılır. (Çünkü o da Cenab-ı Hakkın aynasıdır.) Fakat insan kayıtlarıyla bakılmaz. (Çünkü sadece aynadır.) Fail değiştiğinde fiilin değişmesi mahluka ait bir olgudur. Ona dair bir sınırdır. İnsanların imzaları, sanatları, ustalıkları elbette birbirini tutmaz. Ancak Allah olmanın sonsuzluğunda "Birden ancak bir sudur eder..." gibi kısıtlamalar yoktur. Olamaz. Çünkü kısıtlanan Allah olamaz. Allah olmak beşer sınırı kaldırmaz. Sonsuzda ikilikten bahsedilmez. Bu tasavvur yanlışına da dikkat çekmek için belki, mürşidim, 5. Şua'da şöyle söyler: "Kafirler Allah'ı inkâr etmiyorlar. Yalnız sıfatlarında hata ediyorlar." Doğrudur: Ateistler de aslında politeisttir. 'Müşrik' dediğimizde, biz, Allah'tan ilahlık hakkını kırpan her zümreden bahsederiz. 'İki' diyen de müşriktir, 'sebepler sayısınca' diyen de. Materyalist de müşriktir naturalist de. Kim ki Vahid-i Ehad'den başkasına yaratıcılıktan pay verir, ister zerre ister güneş, o müşriktir, namını ne koyarsa koysun. İster 'ateist' desin. İster başka tabir söylesin. Lansesi bizi bağlamaz. Adı lügatimizde bellidir. Kendisi tastamam müşriktir.

Bağları farkettiğimiz anda, Allah'ın lütf u keremiyle, bu tehlikeden kurtarılıyoruz işte. Madem ki; isimler birbirine bakıyor, birbiri içinde görünüyor, birbirine benziyor, birbirini ihsas ediyor, gösteriyor, ikmal ediyor, hem de temaşa ettiriyorlar; o zaman ayrılık-gayrılık; yüzeyi aşamayan algımıza bağlı bir eksikliktir. Bir sanrıdır. Kainat cihazının arkasındaki kablolar birbirine kavuşmaktadır. Hepsi, temsilde hata olmasın, aynı merkezden gelmektedir. Onları evvelemirde bağdaştıramamak sınırlarımızdan ötürüdür. Mahlukun görüşü sınırlıdır. Hakkın Zâtını kuşatmaya yetmez. İhata edip düşünemez. O yüzden isimlere bölerek bir derece kavramaya çalışır. Esma bu yönüyle Allah'ın 'anlaşılmak için' insana bir bahşıdır. Lakin bu lütfu musibete dönüştürmek de mümkün. O da ehl-i şirkin mesleğidir. Yoksa bütün güzel isimler Allah'ındır. 

Girişe geri dönelim. İsimlerin birbirlerine nasıl baktıklarını pratikte görelim. İşte geliyor: "Bütün kâinatın mevcudatını böyle durduran, bekà ve kıyam veren ism-i Kayyûmun bu cilve-i âzamının arkasından bak: İsm-i Hayyın cilve-i âzamı, o bütün mevcudat-ı zîhayatı cilvesiyle şulelendirmiş, kâinatı nurlandırmış, bütün zîhayat mevcudatı cilvesiyle yaldızlıyor." Hayat sahibi olunmadan Kayyum olunabilir mi arkadaşım?

Hayat sahibi olmak nedir? Mevlana Celaleddin Hazretlerinden nakledilen şu hikmet müşkülümüzü çözüyor: "Can, tecrübeyle de sabittir ki, haberdar olmaktan ibarettir. Kim ki daha fazla haberdardır, daha fazla canlıdır." İstersen gel biz bunu 'farkındalık' diye tesmiye edelim. Evet. Kayyumiyet farkındalık olmadan açıklanamaz. Kayyum olan hem devam ettirdiğini hem de kendisini bilmelidir. Hayatsa bu haberdarlığın ismidir. Hayat sahibi olan şey, isterse en düşük düzeyde olsun, kendisini-başkasını birbirinden ayırır. Mahlukat bu gölgesinin gölgesi tecelli sayesinde bilgi-bilinç sahibi olur. Bir tepsiyi elinde tutan kişi hem tepsinin ne olduğunu hem de kendilik bilincini ilminde bulundurmalıdır. Tepsinin dökmeden taşınabilmesi, bu düzeyde düşük bir devam ettiricilik dahi, farkındalığa bağlıdır. Peki hayatı olmayan farkında olabilir mi? Farkında olmayan farkında olanlara farkında olmadan farkındalık bahşedebilir mi? Hiç böyle garipliklere savrulmayalım arkadaşım. Aklın bizi götürdüğü yön bellidir: Hayatı olmayan farkında da olamaz. Farkında olmayan devam ettiremez. Devam ettiremeyen de elbette el-Kayyum değildir. Allah el-Hayyu'l-Kayyum'dur.

Arkadaşım, kusuruma bakma, devamını da yazacaktım. Lakin yoruldum. Yazdıklarımı da sildim. Beş ismi ayrı ayrı anlatacak gücüm kalmadı. Belki başka bir yazıda tekrar denerim. Şimdilik el-Kayyum ile el-Hayyın birbirini nasıl gösterdiğini tefekkür etmiş olduk. Cenab-ı Hakkın rahmeti geniştir. Yine, inşaallah, bir imkan-iştiyak lütfeyler. Ben de öğrendiklerimi sana arzederim. Mevlam görelim neyler. Neylerse güzel eyler.

Allah varsa Epstein adasına neden izin verdi?

'Epstein adası skandalını' ilk duyduğum zamanlardan beri aklıma bir hadis-i şerif geliyor: "Şeytanın tahtı deniz üzerindedir....