"Bedbinlik cezası olarak nazarında pek fena bir memlekete düşer." 2. Söz'den.
Fakat şu kadarcık hakkını veririm: "Kuantum fiziği beşeriyetin gözünü bir parça açmıştır." Ne anlamda? Geçmiş yüzyılın materyalist fizik yaklaşımını aşmak bağlamında. Aynen. Materyalizmin eşya yaklaşımı sadece 'gözleneni' esas alıyordu. 'Gözlemciyi' bir detay gibi görüyordu. (Ve hiç hesaba katmıyordu.) Dolayısıyla hakikatin dairesi şahit olunandan ibaretti. Ancak kuantum fiziği bunu bir parça kırdı. Gözlemcinin de gözlemlediği şeyi etkilediği gibi bir yere götürdü bizi. Dalga-tanecik araştırmalarıyla yazıyı uzatmayayım. Lakin kuantum fiziğiyle asgarî ilgilenenler dahi bilirler: Gözlemcinin yaratılışa etkisi üzerine acayip acayip iddialarda bulunmaktadır.
İşte, bir şekilde, bunun, Bediüzzaman Hazretlerinin 'mana-i harfî' ve 'mana-i ismî' kavramlaştırmalarına da bakabileceğini düşünüyorum arkadaşım. Çünkü, o, bir yerde Refet abiye bu ıstılahları tarif ederken diyor ki:
"Sen âyineye baksan, eğer âyineyi şişe için bakarsan, şişeyi kasten görürsün. İçinde Re'fet'e tebeî, dolayısıyla nazar ilişir. Eğer maksat, mübarek simanıza bakmak için âyineye baktın; sevimli Re'fet'i kasten görürsün. (...) Âyine şişesi tebeî, dolayısıyla nazarın ilişir. İşte birinci surette âyine şişesi mânâ-yı ismîdir; Re'fet mânâ-yı harfî oluyor. İkinci surette âyine şişesi mânâ-yı harfîdir, yani kendi için ona bakılmıyor, başka mânâ için bakılır ki, akistir. Akis mânâ-yı ismîdir. (...) Kâinat, nazar-ı Kur'âniyle, bütün mevcudatı huruftur, mânâ-yı harfiyle başkasının mânâsını ifade ediyorlar. Yani, esmâsını, sıfâtını bildiriyorlar. Ruhsuz felsefe, ekseriya mânâ-yı ismiyle bakıyor, tabiat bataklığına saplanıyor."
Yani, mana-i harfî ile bakılan şey 'şeffaflaşıyor, detaylaşıyor, latifleşiyor, nuranîleşiyor.' Kendisi görünür olmamaya başlıyor. Ya? Başka birşeyi göstermek üzere inceliyor. Adeta varlığını silikleştiriyor. (Veya Allah niyetiniz/nazarınız ekseninde onu size inceltiyor.) Mana-i ismî ile baktığınız zamansa aksine 'kalınlaşıyor, asıllaşıyor, perdeleşiyor, karanlıklaşıyor.' Bu defa yalnız kendisini incelemenize izin veriyor. Arkasına geçirmiyor. Kesafetinde boğuyor. O halde âdemoğlunun/kızının birşeye bakışı, o şeyi 'inceleştirmek' üzerine de olabilir, 'kalınlaştırmak' üzerine de. Eğer bizzat o şeye konsantre olursak gözümüzdeki varlığını arttırabiliriz. (Üstad Hazretleri buna daha çok 'şişirmek' diyor.) Fakat bizzat ona bakmazsak o şeyin varlığını zayıflatabiliriz. (Görmezden geldiğimiz şeylerin dünyamızı işgalinin azalmasını düşünün.) Arkasına dönük tavrımız nisbetinde eşyanın önümüzdeki şeyleşme, perdeleşme, engelleşme oranı düşüyor gibidir. İşkembeden konuşuyor gibi görünmeyeyim. Bediüzzaman Hazretlerinin bunu destekleyen başka beyanları da var. Biraz da onlardan paylaşmak istiyorum.
Mesela diyor: "Hem meslek-i felsefenin esâsât-ı fâsidesindendir ki, ene, kendi zâtında hava gibi zayıf bir mahiyeti olduğu halde, felsefenin meş'um nazarıyla mânâ-yı ismî cihetiyle baktığı için, güya buhar-misal o ene temeyyü edip, sonra ülfet cihetiyle ve maddiyata tevaggul sebebiyle güya tasallüb ediyor. Sonra gaflet ve inkârla o enaniyet tecemmüd eder. Sonra isyanla tekeddür eder, şeffafiyetini kaybeder. Sonra gittikçe kalınlaşıp sahibini yutar. Nev-i insanın efkârıyla şişer. Sonra sair insanları, hattâ esbabı kendine ve nefsine kıyas edip, onlara—kabul etmedikleri ve teberrî ettikleri halde—birer firavunluk verir. İşte o vakit Hâlık-ı Zülcelâlin evâmirine karşı mübareze vaziyetini alır..."
Bu kısımda anlatılan, insanın bizzat kendi mahiyetinin de kendi önünde kalınlaşmasıdır, perdeleşmesidir, karanlıklaşmasıdır. Dünyaya nazar edişi 'bizzat' oldukça, yani mana-i ismîye kaydıkça, bu gözlem şekli gözlemcinin de mahiyetini değiştirmeye/bozmaya başlar. Önce buhardan sıvıya, sonra sıvıdan katıya, daha sonra katıdan da karanlığa döner. Burada insanın dönüşümü 'dışarıda görmeye azmettiği şeye' bağlıdır. Âlemi nasıl bulmak istiyorsa kendisini de içinde öyle bir renge bürünür. Âlemiyle birlikte kendisi de dönüşür. Yani enaniyeti de, nefsi de, insaniyeti de dönüşür.
Bir diğer örnek: "İşte, sen, ey dünyayı unutmayan ve maddiyâta tevaggul eden ve nefsi kesafet peydâ eden arkadaş! Sen Zühre ol. Nasıl ki o Zühre çiçeği, ziya-yı şemsten inhilâl etmiş bir renk alıyor; ve o renk içinde şemsin timsalini karıştırıp kendine ziynetli bir suret giydiriyor. Zira senin istidadın dahi ona benzer..." Bir tane daha: "İşte, dünya, dünya itibarıyla hem fenâya gider, hem ölmeye koşar, hem zelzele içindedir. Hakikatte akarsu gibi rıhlet ettiği halde, gafletle sureten incimad etmiş, fikr-i tabiatla kesafet ve küduret peydâ edip âhirete perde olmuştur. İşte, felsefe-i sakîme, tetkikat-ı felsefe ile ve hikmet-i tabiiye ile ve medeniyet-i sefihenin cazibedar lehviyatıyla, sarhoşâne hevesatıyla o dünyanın hem cumudetini ziyade edip gafleti kalınlaştırmış, hem küduretle bulanmasını taz'îf edip Sânii ve âhireti unutturuyor..." Bakınız, farklı farklı metinlerinden alıntı yaptığım halde, Bediüzzaman Hazretlerinin düşünce dünyasındaki sistematik ne kadar berrak görünüyor. Dünyaya dünya için bakma daralmasının, sonuçta, varlığı Allah'a bakan yönüyle algılayışımızı bozduğunu, hatta bu bozukluğun içimizin ayarlarını dahi bozduğunu, bizi 'kesifleştirdiğini' beyan buyuruyor. Yani gözlemcinin gözlem tarzı varlığın görünüşünü etkiliyor.
Buradan hareketle şuna da dikkatinizi çekmek isterim: Bediüzzaman Hazretlerinin 'nuranileşmek-lâtifleşmek' ıstılahlarıyla nazarımıza verdiği şey de yukarıdaki meş'um halin zıttı gibidir. Yani, birşey, bizzat kendisi için okunmayıp da, 'ulvî manaları görmek üzere' ona bakıldığında o şey 'nuranileşir-lâtifleşir.' Ve eşyanın asıl alması gereken şekil de bu şekildir. Misallerini de alıntılayalım:
Veya yine şurası: "Tahavvülât-ı zerrâtın ve zîhayat cisimlerde zerrât harekâtının binler hikmetlerinden bir hikmeti dahi zerreleri nurlandırmaktır ve âlem-i uhreviye binasına lâyık zerreler olmak için hayattar ve mânidar olmaktır. Güya cism-i hayvanî ve insanî, hattâ nebatî, terbiye dersini almak için gelenlere bir misafirhane, bir kışla, bir mektep hükmündedir ki, câmid zerreler ona girerler, nurlanırlar. Adeta bir talim ve talimata mazhar olurlar, letâfet peydâ ederler..."
Son olarak şunu da 'bir teori' olarak dilegetirmek istiyorum: Eğer bizim varlığa bakışımız o varlığı karşımızda nasıl bulduğumuzu bu denli etkiliyorsa; buharını sıvıya, sıvısını katıya, katısını zulmete döndürüyorsa; o halde belki çekim gücünü de etkiliyordur. Malumunuz, Einstein 'uzayın bükülmesi' dese de, çekim kuvvetini açıklamada 'kütle' önemli bir veridir. "Cisimler arasındaki çekim kuvveti, kütlelerin büyüklüğü ile doğru ve aralarındaki uzaklığın karesi ile ters orantılı olarak değişir." Yani kütleler arttıkça çekim kuvveti de artar. Ve kütleler azaldıkça çekim kuvveti de azalır. Ay'ın kütlesi bizimkinden küçük olduğundan orada daha yükseğe zıplayabilirsiniz. Evet. "Bizi dünyaya bu kadar çeken nedir?" diye, ama manevî anlamda, sorarsanız da benzer bir cevap alabilirsiniz: "Bizi dünyaya çeken, ona bizzat onun için nazar ederek, yani dikkat-i nazarla, yani mana-i ismiye, kütlesini arttırmamızdır." Bu artış kişiye özeldir. Kişinin duası hükmüne geçen 'tek gözlüleşmesi' nisbetinde dünya da onun için perdeleşir, kalınlaşır, ziyadeleşir. "Ehemmiyet verdikçe şişer!" veya "Nev-i insanın efkarıyla şişer!" yahut "İstizam ile üflense şişer!" veyahut "Nazar-ı dikkati celbettirip büyür, şişer!"


