29 Ocak 2026 Perşembe
Bediüzzaman'ın şeytanı neden kuvvetlidir?
Bu 'kişiye özel performans' nedeniyledir ki, ulemamız, kendileri muharref İncil, Tevrat veya Zebur üzerine çalışsalar da, avama bunları okumayı yasak etmişlerdir. (Hüseyin-i Cisrî Hazretlerinin Risale-i Hamidiyesi buna pek güzel bir misaldir. Bediüzzaman Hazretleri o eser hakkında der ki: "Tevrat, İncil, Zebur gibi kütüb-ü mukaddeseden, pekçok tahrifata maruz oldukları halde, şu zamanda dahi, Hüseyin-i Cisrî gibi bir muhakkik, nübüvvet-i Ahmediyeye dair yüzondört işarî beşaretleri çıkarıp Risale-i Hamidiye'de göstermiştir.") Çünkü karşı koyma yeterliliği olmayan avamın zihninde bu bilgi bir imtihana dönüşebilir. Şeytanı, dünyasına aldığı bu okumalar ile, kişiye fena oyunlar edebilir. Onu çıkamadığı vartalara sürükleyebilir.
Yine ulemamız, kendileri felsefeyle meşgul olsalar dahi, avamın felsefeyle meşguliyetine sıcak bakmamışlardır. (Bu konuda da İmam Gazalî rahimehullah önemli bir misaldir. Mekâsıdu'l-Felasife'yi yazabilecek kadar o ilme sahip olan Hazret-i İmam, daha sonra Tehâfütü'l-Felasifeyi yazarak, kendisinden sonraki mü'minleri arızalarından korumaya çalışmıştır.) Çünkü felsefeyle meşgul olan avamın oradan bulaşacak şüphelere karşı koyabilecek dirayeti bulunmayabilir. Ve dünyasına aldığı bu bilgi türü imtihanını çetrefilleştirebilir. Nitekim, daha önceleri imanlı iken, felsefeyle yoğun meşguliyetten dolayı sonraları dalalete sapanların sayısı bugün de az değildir.
Hasılı: Kişiye özel şeytanımız bizim kişiliğimize kattığımız kem donelerle silahlanır. Veya hayatımıza kattığımız kem öğelerle güçlenir. Veyahut zaman ayırdığımız kem eğilimlerle serpilir. Aynı şey nefsimiz için de geçerlidir. Kötü arkadaş ortamına rağmen takvalı yaşayacağını iddia eden birisine ancak gülünür. Çünkü, şeytanı, bir süre sonra ortamının günaha yatkınlığını kendisine karşı kullanacaktır. Herbirimizin şeytanı bizdeki malzemelerle bize karşı mücadele eder. Bilmediğimiz şeyde imtihanımız yoktur. Dünyamıza aldığımız şeyle ilgili imtihanımız başlar. Tıpkı, ortaokula kadar evrime dair hiçbir endişesi olmayan ben gibi birisinin, mevzuyla ilgili bir kitabı karıştırınca şüphe sahibi olması gibi. (Elhamdülillah. Ben tersi yöndeki okumalarımla şüphemi giderdim. Fakat herkes bu kadar bahtiyar olmayabilir.)
O yüzden dünyamıza aldığımız şeylere dikkat etmekte fayda var. Zira aldığımız anda onun müsbet/menfi imkan oluşturacağını açıktır. Eğer seviyemize uygun dinî bilgilerle mücehhez bir eser okuduysak, ne mutlu, meleğimize yardım etmişizdir. O bu malzemeyi bizim iyiliğimiz için kullanır. Cevaplar üretir. Şevke dönüştürür. Nasihat eder. Ancak kem bilgilerin dünyamıza dahil oluşuyla da şeytanımızı daha güçlü kılarız. Eğer onlara cevap üretebilecek seviyeye ulaşmamışsak bu 'enformasyon bombası'nın bize ancak zararı dokunur. Ben, mürşidimin, insanları Risale-i Nur'la düzenli meşguliyete sevketmesini böyle de anlarım. Çünkü Risale-i Nur'da varolan bilgi şeytana malzeme üretmeyen bir bilgidir. Güvenlidir. Meleklerimizin elindeyse 'tamirci bir atom bombası'na dönüşür inşaallah.
"Âlim-i mürşid koyun olmalı, kuş olmamalı. Koyun kuzusuna süt, kuş yavrusuna kay verir!" diyen mürşidim, başka bir yerde de, "Mâdem haddimden çok ziyade hüsn-ü zannınızla bana ulûm-u imaniye ve hizmet-i Kur'âniyede bir üstadlık vermişsiniz. Ben de herbirinize derecesine nisbeten eski zaman üstadlarının icazet almaya lâyık olan talebelerine icazet-i ilmiyeyi verdikleri misilli icazet veriyorum!" der. Normalde ancak 'beraber bir kitabı bitirmekle verilen' icazeti Bediüzzaman Hazretlerinin böyle bağışlaması, Allahu a'lem, metinlerinin tehlikesiz oluşundandır. Nurlar mürşidinden ders alınmadan da bir nebze anlaşılabilir. Çünkü o, Kur'an'dan, sünnetten ve muktesebatından aldığını iyi sindirmiş ve 'süt yaparak' talebelerine sunmuştur. Sütten ancak meleklere malzeme çıkar. Şeytana çıkmaz.
Bir de şu hususa dokunarak yazıyı sonlandırmak istiyorum: Bediüzzaman Hazretleri Mesnevî-i Nuriye'nin bir yerinde "Sizin nefis ve şeytanlarınız benim nefis ve şeytanımdan daha âsi, daha tâği, daha şakî değiller..." diyor. Bazılarımız da bunu tevazu olarak anlıyor. Aslında tevazu değildir. Çünkü, yukarıda zikrettiğimiz gibi, herkesin şeytanı ve nefsi ondaki doneler miktarınca kuvvetlenir. Hiçbir soruyla/şüpheyle karşılaşmamış safî kalpli bir Mehmed amcanın imtihanı, üniversitenin felsefe bölümünde dirsek çürüten Mehmed kardeşle aynı olmaz. Zira ikincisi 'şeytanını sevindirecek' birçok argümanla karşılaşmıştır. Uçurumun kenarındadır. Bediüzzaman Hazretleri de bazı metinlerinde 'felsefeyle yaralı olduğunu' anar.
"Kırk elli sene evvel, Eski Said, ziyade ulûm-u akliye ve felsefiyede hareket ettiği için, hakikatü'l-hakaike karşı ehl-i tarikat ve ehl-i hakikat gibi bir meslek aradı. Ekser ehl-i tarikat gibi yalnız kalben harekete kanaat edemedi. Çünkü, aklı, fikri hikmet-i felsefiye ile bir derece yaralıydı, tedavi lazımdı..." Bu yaralılık esasında 'şüpheleri öğrenmek' noktasındadır.
Bediüzzaman Hazretleri gençliğinde düşkün olduğu çok yönlü okumalar nedeniyle birçok yaraya da sahip kılınmıştır. Ve bu yaralara karşı devalar üretirken bizi de, elhamdülillah, şifalandırmıştır. Yani, Cenab-ı Şafî, onun yaralarını bizim yaralarımızın devasına vesile kılmıştır. O nedenle şeytanının veya nefsinin gücünden bahsettiğinde, bizim hiç vermediğimiz-veremeyeceğimiz kadar eline done verilmiş, garip-sarsıcı zamanlarda yaşamış, hareketli bir ruh olarak bunları söyler. Hülasa: Hakikaten şeytanı gayet kuvvetlidir. Sözünde mübalağa yoktur. Hatta, onun, şeytanını ilzam ederken ürettiği malzemeden cümlemizin şeytanlarının devreleri yanmıştır. O devalar sayısınca ruhuna rahmetler olsun. Âmin.
7 Temmuz 2021 Çarşamba
Ahirzamanda eğitime nereden başlamak lazım?
"Evet, acz dahi aşk gibi, belki daha eslem bir tariktir ki, ubûdiyet tarikiyle mahbubiyete kadar gider. Fakr dahi Rahmân ismine isal eder. Hem şefkat dahi aşk gibi, belki daha keskin ve daha geniş bir tariktir ki, Rahîm ismine isal eder. Hem tefekkür dahi aşk gibi, belki daha zengin, daha parlak, daha geniş bir tariktir ki, Hakîm ismine isal eder." Sözler'den.
Bediüzzaman'ın mesleğinde 'tasavvuf' yok mudur? Ben bu soruya kat'i bir şekilde "Hayır!" diyemiyorum. Çünkü tasavvufu 'üç fıkıh'tan birisi olarak görüyorum. Nedir o 'üç fıkıh' peki? 1) 'Fıkh-ı Ekber' ki itikadımızdır. Neye inanıp-inanmayacağımızdır. 2) 'Fıkh-ı Zâhir' ki amellerimizdir. Nasıl işleyip-işlemeyeceğimizdir. 3) 'Fıkh-ı Bâtın' ki maneviyatımızdır. Nasıl duygulanıp-duygulanmayacağımızdır.
İşte bu üçüncü fıkha mihmandarlığı tasavvuf eder büyük ölçüde arkadaşım. İkincinin âmilleriyse fakihlerimizdir. Birincinin sahipleri de akaid imamlarımızdır. Allah hepsinden razı olsun. Elbette hepsinin başı Allah Resulü aleyhissalatuvesselamdır. Sahabesidir. Selef-i Salihîndir. Fakat ilerleyen asırlarda uzmanlaşmalar başlamıştır. Bir tür görev paylaşımı olmuştur. Ehl-i Sünnet ulemamız da, ekseriya birkaç alanda birden hamiyetini göstererek, ümmetin ilgili yaralarını sarmışlardır. Pâk mirası taşımışlardır. Taliplerine ulaştırmışlardır. Mutasavvıfların sardığı yaralar da çoğunlukla 'Fıkh-ı Bâtın'a dair yaralardır. Allah ecirlerini kat kat versin. Onlar dışarıda 'Fıkh-ı Zâhir'in şartlarına uymakla erişebilecek rızanın içimizde kollanması gereken yasalarını belletirler. Sözgelimi: Namazın hak mezheplerdeki şartlarına uymakla dışarısı tamam olur. Lakin içerideki kemali ancak ihlasladır. Tevazuyladır. Dolayısıyla gösteriş için kılınanı bâtıldır.
Bu üç dairenin birbiriyle ilişkisi bir anlamda besmeledeki Uluhiyet-Rahmaniyet-Rahimiyet ilişkisine benzer. Daire-i itikadın Uluhiyet mertebesinde tasdik ettiğini daire-i tasavvuf Rahimiyet mertebesinde tasdik eder. Arştan ferşe bir yol uzanır. İnsanî arşa çıkmaya bir yol olur. İtikadlar duygulanmalara dönüşür.
Bu anlamda Bediüzzaman'ın tedrisini 'Fıkh-ı Ekber'de sınırlayamayacağımız gibi 'Fıkh-ı Bâtın'dan da ibaret sayamayız. Hatta sanki mürşidim bu ikisinin birbiriyle ilişkisinden doğan enteresan bir tasavvuf dili konuşmaktadır. Erbabı değilim ki tayin edeyim arkadaşım. Ama "Allahu'l-a'lem!" kaydıyla derim: Belki bu tasavvufta da bir tecdittir. Tasavvufsuzluk değil de yeni bir tasavvuftur. Tecdit deyince de bazıları 'büsbütün yeni birşey' arıyor. Yok. Değil. Büsbütün yenilik olamaz ki. Ancak üslûpta bir başkalık olduğu sezilir. Yoksa Ehl-i Sünnet'in 'Fıkh-ı Bâtın' çerçevesinden ayrılan da istikameti bulamaz. Böyle bir ayrılış kastetmiyoruz. Hâşâ. Fakat mesela 'aşk'ın yerine 'acz'i merkezine alışında bile bir başkalık seziyoruz. Hikmetini inanıyoruz.
Evet, öyle, ahirzaman ikliminin âdemiyeti en çok 'acz bilinci'nden yaraladığını düşünüyorum ben. Çünkü modern(!) çağın insanı geçmiştekilerin yapamadığı şeyleri yapıyor. Gidilemeyen hızlarda gidiyor. Bilinemeyen şeyleri biliyor. Ulaşamadıkları seviyelere ulaşıyor. Yani ki daha önce yaşanılamayan şartlarda yaşıyor. Bu hali elbette onu Karun misali bir yanılgıya itiyor. "Bu bana ilmimle verildi!" deyu iddialara sapıyor. Hatta Alâk sûresinde aktarılana epeyce benziyor hali: "Şüphesiz insan azgınlaşır kendisini ihtiyaçtan uzak görünce!" Ahirzaman insanı da tastamam böyle değil mi? Veya buna yatkın değil mi? Bence öyle. Böyle olduğunu en çok giderek artan/çeşitlenen dalaletinden, günahlarından, zulümlerinden anlıyoruz. Evet. Eskisinden daha iyi şartlarda yaşıyoruz. Fakat, hayır, aynı zamanda eskisinden çok daha zarar vericiyiz.
Ahirzaman Karunları olduğumuza inanmakta güçlük mü çektin arkadaşım? O zaman seni mürşidimin bir metnine misafir edeyim: "Bilirsiniz ki, eğer dalâlet cehaletten gelse, izalesi kolaydır. Fakat dalâlet fenden ve ilimden gelse, izalesi müşküldür. Eski zamanda ikinci kısım binde bir bulunuyordu. Bulunanlardan ancak binden biri irşadla yola gelebilirdi. Çünkü öyleler kendilerini beğeniyorlar. Hem bilmiyorlar hem kendilerini bilir zannediyorlar..." Hani sen de bilirsin: Bilmeyene 'cahil' derler. Ama 'bilmediğini bilmemeye' 'cehl-i mürekkep' denir. Cahilliğin çaresi kolaydır da cehl-i mürekkebinki zordur. Zira bilmediğini bilene öğretirsin. Cahilliği geçer. Ama 'bilmediğini bilmeyene' hiçbirşey öğretemezsin. Boşluğunu kabul etmediği bardağını dolduramazsın. Ters bardak doldurulmaz. Ahirzaman insanı bardağını işte böyle ters çevirmiştir.
Kendisi hakkında yanılgıdadır. Bu yanılgısı uzun asırlar boyunca başardıklarıyla inşa olmuştur. Seküler alandaki harikaları aklını başından almıştır. Karun'un şaşkınlığını yaşamaktadır. Şaşkınlığını aşamadığı için de irşad edilememektedir. Bu nedenle mürşidim manevî alandaki terbiyesine 'aşk'la değil 'acz'den başlar. Cidden sarsılmış bu bilincin korunmasına çaba sarfeder. Aczin ihyası ise ancak fakrın kabulüyle olur. İhtiyaçlarını 'ihtiyaç' olarak görmeyene güçsüzlüğü anlatılamaz ki. İhtiyaçlarını karşılama sürecini 'varlığa boyun eğdirme' olarak gören şuur düzeyi elbette zayıflığını zafer sanacaktır. Hiçbir cephede kendince yenilmediğinden zırh giymek gibi bir fikre de kapılmayacaktır. Hayatını tehlikede saymayacaktır. Halbuki maneviyat havf ve reca (korku ve ümit) arasında say etmekle ayakta durur. Yürüyüşü bittiğindeyse ölür.
Yani arkadaşım, bana öyle geliyor ki, ahirzaman dalaleti 'cahilliğin' değil 'ukalalığın' neticesidir. Bu yüzden dehşetlidir. Arızası içeridedir. Psikolojiktir. Merhem sürülmesi zor bir yerdedir. 5. Şua'da da izah edilen 'Süfyanın ilimle dalalete düşmesine' dair rivayet, hakiki bir âlim olmasından değil, hevası ekseninde malumat/done sahibi olmasındandır. Bugün böylesi o kadar çok tiple karşılaşmaktayız ki. "Ulema-i su nedir?" diye sormaya ihtiyaç bile hissetmiyoruz. Bilmediğini bilmeyen bilirler heryanı sarmış vaziyette.
"Eski zamanda, esâsât-ı imaniye mahfuzdu, teslim kavî idi. Teferruatta, âriflerin marifetleri delilsiz de olsa, beyanatları makbul idi, kâfi idi. Fakat şu zamanda, dalâlet-i fenniye elini esâsâta ve erkâna uzatmış olduğundan, her derde lâyık devâyı ihsan eden Hakîm-i Rahîm olan Zât-ı Zülcelâl, Kur'ân-ı Kerîmin en parlak mazhar-ı i'câzından olan temsilâtından bir şulesini, acz ve zaafıma, fakr ve ihtiyacıma merhameten, hizmet-i Kur'ân'a ait yazılarıma ihsan etti."
Mesele itikada da tam burasından bağlanıyor bence arkadaşım. Yani acz bilincinin inşası için de sahih bir itikada ihtiyaç var. Hem 'sahih' hem de 'dinamik' olmalı. 'Taklid' değil 'tahkik' olmalı. En azından temel meseleleri tahkikle halledebilmeli. Ehadiyet dairesinde soluklanmalı. Ferdi ihsan makamına çıkarabilmeli. Çıkarabilmeli ki bireyselliğine saklanamasın. "Bana öyle gelmiyor!" diyerek yırtamasın. Ona bile ister-istemez öyle gelsin. Bediüzzaman ahirzamanda bize böyle bir dil öğretmeye çalışıyor. İtikadda ilzam edici. Tasavvufta ikna edici. Yahut da itikadda ikna edici. Tasavvufta ilzam edici. Muhatabın inadına/kıvamına göre ikisi de var. Lazım. Ama hepsinin öncesinde merkezde acz var. Çünkü irşad olmak için insan önce insan olduğunu hatırlamalı. Başladığı yere dönmeli. Acz bunu yapmaya aşktan daha yatkındır. Veyahut da şöyle diyebiliriz ki: Mana-i ismiye müptela ahirzamanlıya aşk aczden daha tehlikelidir. "Muhabbetin bir vartası var ki: Ubûdiyetin sırrı olan niyazdan, mahviyetten, naza ve dâvâya atlar, mizansız hareket eder. Mâsivâ-yı İlâhiyeye teveccühü hengâmında mânâ-yı harfîden mânâ-yı ismîye geçmesiyle tiryak iken zehir olur."
Allah varsa Epstein adasına neden izin verdi?
'Epstein adası skandalını' ilk duyduğum zamanlardan beri aklıma bir hadis-i şerif geliyor: "Şeytanın tahtı deniz üzerindedir....
-
Hatırlarsanız, bir hafta kadar önce Cemil Tokpınar abiye dair bir analizimi yazmıştım. Çok derinlemesine sayılmayacak, kısacık birşey. Şim...
-
Tabii insanın ağırına gidiyor. Zamanında, FETÖ'nün Zaman'a 10 Kasım'da aldığı tam sayfa ilan nedeniyle ortalığı yıkan muhafazakâ...
-
" Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın müminlerin, kendi vicdanları ile hüsnüzanda bulunup da: 'Bu, apaçık bir iftiradır...