9 Ekim 2026 Cuma
Fon skandalına bakarken Saddam'ın çakmağını hatırlamak
Bediüzzaman Hazretleri de "Adâvet kadar hayat-ı İslâmiyeye en müthiş bir maraz-ı muzır dahi hırstır!" dedikten sonra ekliyor: "Hırs, sebeb-i haybettir ve illet ve zillettir; ve mahrumiyet ve sefaleti getirir." Eyvallah. 22. Mektub'un şu 2. Mebhas'ı yakında yaşadığımız 'fon skandalına' da epeyce ışık tutuyor bence. İşin kaymağını götürenleri ayrı tutuyorum. Devlet de muhtemelen onları ayrı tutacaktır. Fakat aşağı tabakadan olup bu tuzağa düşenlerin ayrıca kabahatleri var. Nedir? Helal-haram demeyecek noktaya varmış hırslarıdır. Ve böylesi bir hırs en akıllıyı bile aptallaştırır. Mektubun devamında ne diyor mürşidim: "Hırs maden-i zillet ve hasârettir." Zira, dünyayı hırsla talep edenler, onu istemenin mâkul usûlünü dahi görmezden gelmeye başlarlar. Ne gösterilmesi gereken teenniye dikkat ederler ne de arzulanmaması gereken hedefleri kestirirler. Fon hâdisesinde zarara uğrayanların başını yakan da bu olmuştur. O kadar çok istemişlerdir ki talep edilmesi mâkul olmayan rakamlara çıktıklarını görmemişlerdir. Öyle rakamların kimlerin hakkına bedel istendiğini unutmuşlardır.
Ve hırsla şişirilen bu balon en nihayet "Güüüüm!" diye gürültüyle patlamıştır. Kimilerinin şahsiyetini, kimilerinin hayatını, kimilerinin izzetini, kimilerinin kariyerini, kimilerinin güvenlerini, kimilerinin de cüzdanını yakmıştır. 'İstemenin mâkul usûlü' nasıl olur peki? Ona da Bediüzzaman Hazretleri, aynı metnin devamında, şöyle bir temsille cevap veriyor:
"Eğer malı çok seversen, hırsla değil, belki kanaatle malı talep et, tâ çok gelsin. Ehl-i kanaat ile ehl-i hırs, iki şahsa benzer ki, büyük bir zâtın divanhanesine giriyorlar. Birisi kalbinden der: 'Beni yalnız kabul etsin; dışarıdaki soğuktan kurtulsam bana kâfidir. En aşağıdaki iskemleyi de bana verseler, lütuftur.' İkinci adam, güya bir hakkı varmış gibi ve herkes ona hürmet etmeye mecburmuş gibi, mağrurâne der ki: 'Bana en yukarı iskemleyi vermeli.' O hırsla girer, gözünü yukarı mevkilere diker, onlara gitmek ister. Fakat divanhane sahibi onu geri döndürüp aşağı oturtur. Ona teşekkür lâzımken, teşekküre bedel kalbinden kızıyor. Teşekkür değil, bilâkis, hane sahibini tenkit ediyor. Hane sahibi de ondan istiskal ediyor. Birinci adam mütevaziâne giriyor. En aşağıdaki iskemleye oturmak istiyor. Onun o kanaati divanhane sahibinin hoşuna gidiyor. 'Daha yukarı iskemleye buyurun' der. O da gittikçe teşekkürâtını ziyadeleştirir; memnuniyeti tezayüd eder."
Demek ki hırsın zıttı kanaattir. Fakat yukarıdaki metinde bir acayiplik var. Biz kanaati 'elindekiyle yetinme' gibi öğrenmişiz hep. Lakin Üstad 'kanaatle malı talep etmek'ten falan bahsediyor. Bu müşkülü nasıl halledeceğiz? Bu müşkülü bizim için halledecek olan 'şükür'dür. Evet. Şükür-kanaat ikilisi, aslında, bizim kullandığımız anlamda 'yetinme' ifadeleri değil. İstemeye devam ederken 'elindekinin kıymetini bilme' ifadeleridir. Çünkü yine Bediüzzaman Hazretleri başka bir yerde bizi uyarıyor: "Semere-i sa'yine ve kısmetine rıza kanaattir, meyl-i sa'yi kuvvetlendirir; mevcuda iktifâ, dûn-himmetliktir." İslam'ın bizden arzuladığı 'himmetsizlik' değil. Elbette helalinden rızkımızı kazanmaya bakacağız. Fakat, kazanmanın bir 'helal çerçevesi' var, bir de "Bir koyup yüz alayım!" şekli var. Hiçbirşey üretmeden, emek sarfetmeden, gayretsiz, 'Portakalı soydum, başucuma koydum...' basitliğinde bir kazanca talip oluyorsak, eyvah, hırs bizi de bir miktar ele geçirmiş sayılır.
Ben bu eşikte "Şükür nimeti ziyadeleştirir!" hikmetini 'elindekilerin kıymetine dikkat kesilme' olarak da anlıyorum. Hani yarısı dolu, diğer yarısı boş, bir bardak temsili var psikolojide. Bardağa bakıp "Yarısı dolu!" diyenler müsbet/iyimser, "Yarısı boş!" diyenler menfi/karamsar sayılıyor. İşte, bence, nesnenin hâli değişmediği halde, hükmü değiştiren 'neye dikkat kesildiğimiz.' Varolanın varlığına dikkat kesilenlerin kanaati müsbetleşiyor. Yokolanın yokluğuna dikkat kesilenlerin kanaati menfileşiyor. Dikkat duasını insan her neye karşı etse, yani onu her neye karşı yöneltse, Cenab-ı Mevla hemen kabul edip dünyasında 'onu çoğaltıyor.' Güzel görenler güzel düşünüyor. Çirkin görenler çirkin düşünüyor. Çünkü dikkatiyle âlemine onu çağırmış oluyor. Onu çoğaltmış oluyor. Onu dilemiş sayılıyor. Şükür de bu manada dikkatini varolana keskinleştirmektir.
Evet. Şükür nimeti ziyadeleştirir. Zira size 'doluluk yargısı' edinme imkânı verir. "Bardağın yarısı dolu!" diyebilmek için "Ne kadarında su var?" gözüyle bakmanız lazım. Varolana baktığınızda 'dolmak' da başlıyor. Bardak bütünüyle dolu olmayabilir. Ama mutlaka dolu olduğu bir yer var. Dolu olduğu yeri gördüğünüzde o nimet sahiden sizde varolmaya başlar. Hiçbir hastalık görmemişler için belki de parmağa kıymık batması dahi şekva sebebidir. Ancak büyük hastalıklar atlatanlar için küçük bâdireler "Aman, şükrolsun, bu ne ki!" tavrıyla karşılanır. Demek, boşluğun artmasının nelere mâlolduğu bilindiğinde, doluluğu görmek kolaylaşır. Lakin, hüner, öyle birşey yaşamadan daha, varolana konsantre olabilmek. Yokolana baktığınız sürece dünyanız yokluktan ibaret olacak. Bu da şevka üretecek. Şevka/şikayet ne yapar peki? "Şekvâ, hastalığı, musibeti tezyid eder." Gözünü yalnız geceye açan karanlıktan şikayet etmemeli. Çünkü onu çağırdı. O da geldi.
Doymasını bilmeyen balıklar gibi yaşadığımızdan çatlıyoruz sık sık. Hırsımız arttıkça oburluğumuz da artıyor. Açlığımız yememekten değil yani. Açlığımız doymak bilmemekten. Halbuki arasıra şöyle bir karnımızı yoklayıp "Ne kadar doydum?" diye sormamız lazım. Durmak lazım. Dolduğunu bilmek... "Ne kadar doldum?" sorusuna aldığımız her cevap aslında bize bir varlık öğretecek. Hem sadece bu da değil. Biraz da gözümüzü âlem-i İslam'ın haline açmalıyız. "Ne kadar yemeye hakkımız var?" sorusunu da sormalıyız. "Yüz aç adamın huzurunda kemâl-i lezzetle fazla yenilmez!" diyor mürşidim İktisat Risalesi'nde. Bugün müslümanlar içinde aç yüz değil yüzlerdir, binlerdir, milyondur. Göğsündeki hamiyet yalan olmayan elbette garibanın ağzındaki lokmayı yutacak şeylere göz dikmez-dikemez. İster siyasette bir hizmet yürütsün, ister dinî bir hizmet yapsın, ister başka birşey! Hakkı olmadığını düşünür böyle şeylere. Amma, vakit de ahirzamandır, daha düşülecek çok denaet vardır. Belki, kıyameti haketmemize sebep olacak da bu beladır, vesselam. Hüda bizi kemalimize irşad eylesin. Âmin.
21 Nisan 2026 Salı
Neye dikkat kesiliyorsan o kesilirsin
Mürşidimin teşhis
edemediği o şeyi elbette ben de haddimin yüzbin fevkinde olarak teşhis
edemiyorum. Fakat, ona en yakın bulduğum şey, 'dikkat'tir. Evet. Dikkat öyle
bir yetenektir ki, her neye yoğunlaşsa, onun açılmasına vesile olur. Yani, âdemoğlu/kızı,
dikkatini ihlasla kuşanıp yöneldiğinde matlubu pek çabuk fikrine/kalbine
kavuşturulur. Bir metne dikkat edersiniz, dikkatiniz ölçüsünde, metin size
açılır. Bir nesneye dikkat kesilirsiniz, dikkatiniz ölçüsünde, nesne sizin için
detaylanır. Kulağınızla dikkat kesilirseniz kulağınıza bağış yapılır. Dilinizle
dikkat kesilseniz dilinize bağışlanır. Hangi duyunuzla olursa olsun 'dikkat'
duası pek çabuk/genel kabul gören bir latifedir. Ancak bu dikkat meselesinin
hoşlukları kadar tehlikeleri de vardır.
Dikkatinizi hevaya
verdiğinizde dünyanız boş şeylerle dolar. Dikkatinizi günaha verdiğinizde
dünyanıza günahlar doluşur. O yüzden 'dikkat yönetimi' aynı zamanda 'irade
yönetimi'dir. İrade, dikkate adımlarını izletebildiği gibi, dikkatin adımlarını
da izler. Nereye doğru dikkat kesilirseniz temeyyülatınızın o yöne doğru
aktığını hissedersiniz. "Onlar ki
boş ve yararsız şeylerden yüzçevirirler." (Mü'minun, 23/3) ayeti ve/veya "Kişinin malayaniyi terki müslümanlığının
kemalindendir." (Tirmizî, Zühd, 11) hadisi bu bağlamda tefekkür edilebilir. Evet. Dikkatinizi
yönetemediğinizde hayatınızda başka şeylerin de kontrolünüzden çıkmasını
engelleyemezsiniz. Başta hayaliniz dikkatinizin dünyanıza topladığı şeylerle
çalışır. (Ve zihin her sıkıldığında sizi oraya sürükler.) Sonrasında iradeyle
bağlı bütün latifeler dikkatin arkasını izler. Dikkat hakikaten duasına dikkat
edilesi bir şeydir.
"Nasıl ki, şükür nimeti ziyadeleştirir; öyle de, şekvâ, hastalığı,
musibeti tezyid eder..." diyen mürşidimin başka bir yerde söylediği
ise şudur: "Çünkü, şükür nimeti
ziyadeleştirir, gaflet ise kaçırır." Yani önümüzde üç şık duruyor
gibidir: 1) Şükür nimeti ziyadeleştirir. 2) Gaflet nimeti kaçırır. 3) Şekva
musibeti tezyid eder. Dikkat edilirse bu üç hâlin üçünün de dikkatle bir ilgisi
vardır. Öyle. Zira şükrün arkaplanında 'şeylerin nimetiyet yönlerine dikkat
kesilme' saklanır. Yani şükreden bir insan herşeyle "Allah bununla bana ne
hayır veriyor?" merakı eşliğinde muhatap olur. Gözlerinin 'güzeli görme'
temayülü/alışkanlığı onun dünyasında 'güzel düşünme'yi netice verir. "Bana
bununla ne güzellikler bağışlandı?" diye aranıldığında her nesnenin,
tecrübenin, hissin şakıyacağı bir bülbül terennümü vardır. Ve bu dikkat
kesilişle nimet insanın gözünde çoğalmaya başlar. Aranılan ziyadeleşir. Neyi
aranırsak o ziyadeleşir. Tıpkı bir manzarada görülmek istenen şeye 'dikkat
kesilmek' gibi. Buna şimdilerde fokuslanmak diyorlar. Yahut da odaklanmak. Her
ne isim verilirse verilsin, gereği yapıldığında, dünyanız o şeyin varlığıyla
daha çok doluyor. Merak, edildiği şeyi, dünyamıza çağırıyor.
Gaflet böyle değil ama.
Gaflet dikkatin zıttıdır. Yokluğudur. Gaflet ettiğinizde göremez olursunuz.
Duyamaz olursunuz. Farkedemez olursunuz. Sinyallere alıcılarınızı kapatırsınız.
Kapandığınız şeyin sizden kaçması doğaldır. Üçüncüsü ise, gaflet değil, ama dikkatin
yanlış noktaya sarfı. Bu defa da nesnedeki olumlu yanlar yerine olumsuz yanları
görmeye konsantre oluyorsunuz. "Güzel
gören güzel düşünür. Güzel düşünen hayatından lezzet alır..." Bu iki
cümlenin Münazarat içinde bir kardeşi daha vardır: "Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen güzel rüya görür. Güzel
rüya gören hayatından lezzet alır..." Yukarıda dikkatin hayal ile
ilgisini anmıştık. Artık rüya ile de ilgisini anabiliriz. Hakikatin tersten
söylenişi için de biz kalemimizi oynatalım: "Kötü gören kötü düşünür. Kötü
düşünen kötü rüya görür. Kötü rüya gören hayatından elem alır..." Öyle
olur. Zira dikkat kesildiği kötülüktür. Dikkat kesildiği kötülük olduğu için
bulduğu da kötülüktür. Gördüğü ancak bardağın boş tarafıdır. Yani dikkat öyle
bir latifedir ki, Allah Teala, duasını bollukla kabul eder. Hemen karşılığını
verir.
Batı'nın fısk u fücuru
ile dünyamıza çökmesinin arkasında da bu sır var. Onlar 'medeniyet
fantaziyeleri'yle öncelikle dikkatimize çöküyorlar. Nefsanî albeniyle dolu
medyaları, sinemaları, şovları, sosyalmedyaları vs. müslüman dikkatini
elimizden alıyor. Onların konuştuklarını konuşuyoruz. Bakmamızı istedikleri
şeylere bakıyoruz. Dünyamıza yığdıkları enformasyon ile meşgulüz. Bu
muhatabiyet görüşümüzü, hayallenişimizi, düşlerimizi, akledişimizi ve hatta
komple yaşayışımızı etkiliyor. Şu an bunu başarmaya çok uzağız. Tamam. Fakat,
yapabilsek, önce dikkatimizi bu deccalî saltanatın elinden kurtarmamız gerekir.
Dikkatimizi bu yaban ellerden kurtarmadığımız sürece müslüman rüyaları görmemiz
çok zor. Olsa bile yarım yamalak. 'Edğasu ahlam' denilmeye seza meşguliyetlerle
yoğrulmuşuz. Cenab-ı Hak rüşdümüzü bize yeniden ilham eylesin. Âmin.
31 Temmuz 2025 Perşembe
Ancak anahtarı kilidi için nimettir
Yine, misal; anahtarı üreten başka bir firma, kilidi üreten başka bir firma olsaydı; ve bu iki firma 'ne üretecekleri' üzerine bir tevhide sahip olmasalardı; sonuçta ortaya çıkacak anahtar-kilit bana lazım gelen hizmeti vermeyecekti. Çünkü birbirleriyle uyumlu olmayacaklardı. O yüzden, eğer üzerine anlaşılmış bir standartlar dizisi yoksa, her ürünün birlikte çalıştırılacağı sair cihazlar aynı firmadan alınmaya çalışılır. Başka firmadan alırsanız uyumsuzluk yaşayabilirsiniz. Hatta bazen bu hassasiyet o kadar artar ki, vida bile vidaya benzemez, firmasının cihazından başkasına uymaz. İşte bütün bunlar, arkadaşım, bizi 'tevhide' imana doğru götürüyor. Uyum tevhidin delilidir. Ve şu kainatta herbirşey yine herbirşeyle birlikte çalışır-çalışabilir. Bu derece uyumlu olmaları da nimettir.
Yazıyı yazarken soluduğum hava kimbilir kaç yerde daha çalıştı benden önce? Yazmadan önce içtiğim su kimbilir daha nerelerde hizmet gördü? Birbirlerini yadırgamadan çalıştılar milyarlarca yıl boyunca. Bu muvaffakiyetli hizmetin bizi götüreceği yer tevhidden başkası olamaz. Zira tevhid ile ancak böylesi bir uyum sağlanabilir. Hepsini yaratan aynı Allah olduğu için parçalar birbirleriyle bu denli uyum içinde aynı fizik, kimya, biyoloji vs. dairelerinde çalışabilmektedirler. "Evet, nimet içinde in'âm görünür, Rahmân'ın iltifatı hissedilir..." cümlesi bu nokta-i nazarda da manidardır. Bütünü görür bir rahmet sahibinin iltifatı sayesinde şeyler arasında uyum gözetilmiş, bu uyumun bir tezahürü olarak da 'nimet' ortaya çıkmıştır. 'Nimet' bir yalnızlık sonucu oluşamaz. Yani, nimet varsa, yalnızlık yoktur. Yalnız olunmadığı için nimetlenilebilmiştir. Mutlak yalnızlık nimetin hitâmıdır.
Hatta 'anlamak' bile. Anlamak hem 'anlayacağı' hem 'anlaşılacağı' ister. Bunlar arasında uyum olmasını gerekli kılar. İnsan anlamak noktasında öyle bir merkeziyete sahiptir ki tüm kainatın idraki sanki onun üzerinden olmaktadır. Hatta, âdemoğlu, kainatın kendisini anlamasının da yoludur. Çünkü o da yaratıldığı âlemin parçasıdır. Her neyse arkadaşım. Mevzuu dallandırmayayım. Tefekkürümün icmali bu tür manalardan ibaretti. Hem dualar eder hem dualar beklerim. Cenab-ı Hak hidayetini kalbimizden ayırmasın. Onla uyumumuzu bozdurmasın. Âmin.
30 Mart 2019 Cumartesi
Sen elmayı seviyorsun diye elma hep 'elma' kalmak zorunda mı?
Hayatta tekrar edenler değişenlerden fazladır. Aksi takdirde pek kolay delirebilirdik. Anların birbirini takip eden düzenlere sahip olmayışı an'dan an'a geçerken kafayı yememize neden olabilirdi. Çünkü dikkat, tutunacak birşey bulamadığında, aklın etini dişlemeye başlar. Kendisiyle beraber onu da dibe çeker.
Sizin de dinlediğiniz yaşanmışlıklar varsa onları hatırlamaya çalışın. Benim dinlediklerimde insanlar hep kaldıramayacakları büyük değişimlerin eşiğinde deliriyorlardı. Örneğin: Kendi hatasından dolayı bir anne evladını yitiriyor. An'dan an'a büyük bir sıçrayış. Dikkatin elinden büyük bir kopuş. Değişimi anlamlandıramıyor. Geçişteki bağı kuramıyor. İşte o an deliriyor.
Allah göstermesin. Buna benzer dinlediğim daha birçok misalde değişimler deliliğin önsözü oluyorlardı. İşte bu tip yaşanmışlıkların yukarıda söylediğim şeyle ilgisi var bence. Dikkat tutunabileceği bir devamlılık bulamazsa batarken aklı da yanında götürür. Sabır dikkatin tutunacağıdır. Bu yüzden 'eşiklerin bilgisi' insan için hayatîdir. Her ikramın öncesindeki ikramdır. Doğduğunda hazır bulduğudur.
Eşiklerin bilgisi derken bir anlamda İslam'ın bize öğütlediği bakışı kastediyorum. Daha üst boyutta ise Cenab-ı Hakkın Hakîm, Rahîm, Kerîm, Cemîl gibi isimlerine nazarlarını çevirmek istiyorum. Bu isimler, bencileyin tabir edersem, 'eşik atlatıcı isimler'dir. Boşlukta hayatta kalmayı sağlarlar. Onların varlığına iman edildiği zaman an'dan an'a sıçramalar kolaylaşır. Dikkat tutunabileceği birşey bulamadığında bu isimlerden istifade eder. Onlara tutunur. Sırt verdikleri yüce mana dünyası sabrı tazeler. Ve böylece biz delirmekten kurtuluruz.
Hatıralarınızı bir yoklayın lüften. Mutlaka anlattığım şeye hissen yaklaştığınız durumlar bulursunuz. Mesela: Başınıza gelen kötü bir işte önce bir donarsınız. Bu an'dan an'a sıçramanın başladığına işarettir. Sonra elleri boşta kalan dikkatiniz hemen refleks olarak ona öğrettiğiniz manaları arar. Bu da arkaplanınızı ne ile beslediğinizle ilgilidir. Eğer arkaplanınızda Allah'ın Esmaü'l-Hüsna'sı varsa, dikkat hemen onlara el atar, birini-birkaçını yakalar. Boşluğun üzerinde onlarla uçar. Sonra diğer an'a geldiğinizde size pek sevdiğim bir türküdeki gibi şöyle der: "Ağlama gözlerim. Mevla Kerîm'dir."
Mürşidim bir yerde diyor ki: "Acz, elini nefisten çekse, doğrudan doğruya Kadîr-i Zülcelâle verir. Halbuki, en keskin tarik olan aşk, nefisten elini çeker, fakat mâşuk-u mecazîye yapışır. Onun zevâlini bulduktan sonra Mahbûb-u Hakikîye gider." Ben burada bahsedilen 'aczin aşka olan üstünlüğünü' de yukarıda verdiğim misallerle anlayabiliyorum. Yani, aynı şekilde, dikkatin acze düşüp boşlukta kaldığı an aklına gelen şeylerin 'eşik atlatıcı isimler' olduğunu zannediyorum. Ancak aşka düşüldüğünde böyle bir boşluk hissi yaşanmıyor. Gafil dikkat Allah'tan gayrı sevilebilecek çok şey bulabiliyor.
Çok dağıttım. Sadede geleyim. Mürşidim İşaratü'l-İ'caz'da 'inayet' ile 'intizam'ı birbirine bağlayan ilginç bir tarif yapıyor. Diyor ki: "Bu âyetin, Sâniin vücut ve vahdetine işaret eden delillerinden biri de, inayet delilidir. Bu delil, kâinatı ve kâinatın eczasını ve envâını ihtilâlden, ihtilâftan, dağılmaktan kurtarıp bütün hususatını intizam altına almakla kâinata hayat veren nizamdan ibarettir. Bütün maslahatların, hikmetlerin, faidelerin, menfaatlerin menşei, bu nizamdır."
Hani başta demiştim ya. Tekrarlara da ihtiyaç duyuyoruz biz. Evet. Aynılık aklımızı delirmekten alıkoyuyor. Çünkü an'dan an'a geçerken ünsiyet hissimizi koruyabilmeyi tekrarlar sayesinde başarabiliyoruz. Çayı her içişimizde seviyoruz. Suyu her tadışımızda kanıyoruz. Yemeği her yiyişimizde doyuyoruz. Bize bağışlanan her inayet öncesinde kurulmuş bir düzene dayanıyor.
Elma bir ikram mı? Evet. Ama elmadan önce 'elmanın hep elma olma kanunu' bir ikram. Güneş bir ikram mı? Evet. Ama güneşten önce 'güneşin hep güneş olma kanunu' bir ikram. Yani "Allah'ın inayetiyle..." dediğimiz vakit, Rabbimizin o an edeceği müstakil bir ikramı değil sadece, evreni kuşatan kanunlarıyla zamanlar ötesinden verdiği desteği ifade ediyoruz aynı zamanda. Her eylediğimizin onunla bağlı olduğu şuuruna gönderme yapıyoruz. Yani kıvırmayı becerdiğimiz her işin ancak ucunu kıvırdığımızı geri kalanın tamamının Cenab-ı Hakkın kudretiyle vücuda geldiğini itiraf ediyoruz. Allahu'l-a'lem.
26 Eylül 2016 Pazartesi
Bölünmek de bir nimettir
Bediüzzaman'ın hayatını bilenler bilirler ki; sakındığı şeylerden birisi de 'çokça ziyaret edilmek'tir. Özellikle Lahika mektuplarında, talebelerini, kendisini ziyaret etmek yerine eserlerini okumaya yönlendirir. Onları okumanın kendisiyle sohbet etmekten daha faydalı olacağını söyler. Bu, bana, Fetullah Gülen'in 'ziyaret edilme merakı' ile birlikte ele alınınca ilginç geliyor. Aslında her iki cemaatin (birine artık cemaat demiyoruz) yapılanma şekilleri, mürşidlerinin ziyaretçilere karşı takındıkları tavırlar üzerinden bir derece okunabilir.
Bediüzzaman, kendisiyle görüşmek isteyenleri, mümkün mertebe metinlerine yönlendirerek adem-i merkeziyetçi bir cemaat yapısını destekler. Doğru, metinler bireylerce tefekkür edilerek keşfedilecektir. Yorumlar, o doğruların farklı renklerini ortaya çıkaracaktır. Belki biraz da bu yüzden nur talebeleri, sayılarını kendilerinin bile bilemediği kadar, grup ve grupçuklara ayrılmıştır. (Hiçbir gruba bağlı olmayan fertleri de vardır.) Fetullahçılıkta iş böyle değildir. Zira Gülen ziyaret edilmeyi sever. Hatta ondan fayda bulacağını düşündüğü isimleri bazen 'davet ederek' bazen de 'mecbur bırakarak' kendisini ziyaret ettirir. Pensilvanya'daki ini bu açıdan tam bir ziyaretgâh olmuştur.
İşin şurası da mühim: Bu, yurtdışına çıktıktan sonra gelişen bir ahlak değildi onda. Türkiye'den ayrılmadan önce de ziyaret edilmeyi seviyordu. Lise dönemimden, her ilden öğrencilerin kendisini ziyarete götürüldüğünü hatırlıyorum. (Böyle bir teklif bana da yapılmıştı.) Zaten bu cemaatimsi örgütün yapısını az-çok bilen, Gülen'in müntesipleriyle metinler üzerinden değil de şifahi/sözlü şekilde iletişim kurmayı sevdiğini bilir. Kitaplarının baskı sayısı vaaz kasetlerinin satış sayısıyla asla boy ölçüşemez. Hatta kitaplarının çoğu da vaazlarının/konferanslarının deşifre edilmiş halidir.
Bu tefekkür, beni, 'bölünmenin de nimet olduğu' düşüncesine sürükledi. Eğer Bediüzzaman, bizi, Risale-i Nur metinleri üzerinden bir ilişkiye teşvik etmese de 'mutlak vekillik' gibi kişi merkezli bir ilişkiye zorlasaydı, biz de FETÖ'de olduğu gibi 'parçalanmayan' ama bunun bedeli olarak da 'sorgulamayan' bir yapıya dönüşebilirdik. Elhamdülillah ki, böyle olmadık. Metinler üzerinden birbirimizle/hakikatle kurduğumuz ilişki daha hür iradeler geliştirebilmemize ve yeri geldiğinde birbirimizi eleştirebilmemize yol açtı. Zâhiren baktığımızda nur talebelerinin parça parça olması kötüydü. Ama biraz daha derinlemesine baktığımızda bölünmek de bir nimetti. Bölünmemiz sayesinde bir diğerimizin yoldan çıkmasına (elimizden geldiğince) engel olduk.
Belki İslam ümmeti olarak bu denli çok mezhep, meslek, meşrep sahibi olmamız da böylesi bir hayır saklıyor. Her ekolün müntesibi, kendi ekolünün haklılığını inşa ederken, diğer ekolün de eleştirisini geliştirmiş oluyor.
Bu illa hakikat dairesinin dışına atmak şeklinde değil; hasen ve ahsen, hak ve ehak düzleminde de yaşanıyor. Daha güzeli ararken veya daha güzelin bizcesini tarif ederken bir diğerimize eleştiri geliştirmiş oluyoruz. Farklılığın zenginlik olması hakikati tam da burada karşımıza çıkıyor. Farklı olan, farklı olduğu şeylere geliştirdiği eleştiri üzerinden, istikametin de kaynağı oluyor. Ancak elbette bu farklılıkların en nihayet ümmet bütünlüğünde erimeye yatkın olması lazım. Bölünmelerin de 'daha büyük bir bütünlükte erime adına' yaşanması lazım. Yoksa toplulukta asabiyet, bireyde ise enaniyet olurlar.
FETÖ toplululuk olarak kütük gibi bir asabiyete (Gülen de birey olarak kocaman bir enaniyete) sahipti. Üstelik bir kaya parçası gibi de bölünmekten yoksundu. Hükümetle çekiştiği birkaç yılda da (bireysel ayrılıklar dışında) ciddi bir bölünme yaşamadı. Bu katı liderciliğin bir zararı olarak karşımızda duruyor. Bir kişinin hatası onu sorgulamayan bin kişinin hatası olabiliyor. O halde bölünmelerimize üzülmeyelim. Güzel bir şekilde bölünmememize üzülelim. Küslükle ve kavgayla, ümmet bütünlüğüne zarar verecek şekilde, bölünmüşsek ona üzülelim. Böyle şeylerin yaşanmadığı bölünmeler esasında bölünme de değildir. Çoğalmaktır. Bütünün kemaline yapılmış bir katkıdır. Hücre sayısının milyonları aşması vücuda zarar vermez. Kanserli bir hücrenin tüm vücuda kendi düzenini dayatmasıdır asıl zarar verici olan.
30 Kasım 2015 Pazartesi
Mecnun vampir...
Bu hatırlayış şükrün madenidir. Her hatırlayış azgınlıktan korur. Hatırlatıştan memnunum. Fakat, neden açıkça diyemeyeyim, Hz. Musa efendimin duasında dediği gibi, otuziki kısım tekmili birden bir dilenciyim: Allah'ın vereceği her hayra muhtacım. Çünkü yaratılışım bu açlık üzerine. Birşeylerin sonuna gelmekten karanlıktan korktuğum gibi korkarım.
Ölüm korkumun kaynağı budur. Yaşlanmak da bu yüzden üzer beni. Saçlarımın dökülmesi değil sorunum. Günlerimin de dökülmesi. Sevdiklerimin de günbegün dökülmesi. Hazan, sofradaki hiçbir şeyi ıskalamıyor. Tabaklar bitiyor. Kaşıklar boş dönüyor. Sahipleri korkuyor. Dökülmek ciddi bir çağrışımdır. Ve der ki: Dökülüş, istisnası bulunmayan bir kanun-u ilahîdir. Şecere-i hilkat her dem yapraklarını döker. Varlığına ölüm, korkusuna fena, sanrısına adem deriz.
Yalnız yaprakların kaderi değil, hepimizin kaderi dökülmek. Varlığımın bağlamından/dalından kopup yavaş yavaş bir kenara doğru itildiğimi görmem. Bir kırık oyuncak hikayesi. Ayaklar altında kalmam. Önemsenmez oluşum. Önemsediklerimin de önemsenmez oluşu. Sesimin çatlaklaşması. Zor duymam ve zor da duyulması. Lisanımın tuhaf bulunmaya başlanması. Daha az hayran olup daha çok acımaları bana insanların. Daha az fikrimi sorup daha çok duymazdan gelmeleri.
Beraber söylendiğim ve onunla anlamlı olduğum cümleden uzaklaşıyorum. Tabaklar bitiyor. Kaşıklar boş dönüyor. Sahipleri korkuyor. Yabancı bir gezegende gibiyim. Gözüne girebileceği kimse kalmayınca insan neden göze görünmek istesin? "İhtiyarlık sırrıyla, hemen ekseriyet-i mutlaka ile, akran ve ahbabım ve akaribimden yalnız ve garip kaldım. Onlar beni bırakıp âlem-i berzaha gittiklerinden neş'et eden hazin bir gurbeti hissettim." Memleketinde gurbetçi eder zaman insanı. Mutluluk paylaşmaktır. Paylaşmak, ancak aynı şeyleri değerli bulmakla mümkün. Bu payda yok oluyor en çok, yaşlanınca. Esprilerini anlayamam. Hızlarına yetişemem. Dinledikleri müzikleri sevemeyişim de cabası. Gittikleri yeri özlüyorum. Anlaşılacağım ve anlayacağım o yeri özlüyorum. Ölüm, önce sevdiklerimi almakla kendisini bana özletiyor.
Gitme zamanı yaklaşıyor. Anlıyorum. Hiçbir şey katamıyorum dünyaya artık. Dillerin farklılaşması, anlaşmazlık, rüzgarın insanları savurması... Babil kulesinde başa gelen birşey değil yalnız. Çok konuşan ihtiyar neden sevilmez hiç düşündün mü? Konuşmak, gitmek istemediğinin işaretidir çünkü. Bir varolma çabasıdır.
Yaşlılardan beklenen daha çok susmaları. Gidiyorsun zaten, daha fazla tutunmaya çalışıp yer işgal etmek niye? Çocukluğumu özlüyorsam, o zamanlar bir sonun bahse değer olmayışından dolayı. Herşeyin daha başındaydık. Yaratıldığımız noktaya daha yakındık. Eskitemiyordu o günlerde bizi hiçbirşey. Gün bizim günümüzdü. Bağlam bizim bağlamamızdı. Şakalarımız yeniydi. Yorumlarımız orijinaldi. Duyduğumuz her espriye gülerdik. Çünkü sıkılmamıştık.
Bediüzzaman, bir yerde insanı, 'yorulmaz ve tok olmaz dünya seyyahı ve kainattan Rabbini soran yolcu' olarak tarif ediyor. Yorulmadığımız ve tok olmadığımız doğru, ancak bir sınırımız da var. Doymanın sınırı değil, yutabileceğimiz lokmanın sınırı. Birşeyleri arkamızda bırakmak zorundayız yeni şeyleri hayatımıza sokmak için. Rengini unuttuğumuz gözler olmalı yeni gözlerin aklımızda kalması için. O sınırın farkındalığına vardığımız anlarda canımız yanıyor. İnsan, sonsuz olana âşık yaratılmış.
Hayır, aşk da bir ikram gibi kaçıyor burada. İkram değil halimiz. Muhtaç olan biziz. İnsan, sonsuz olana aç yaratılmış. Bu yüzden doymak bilmiyor. Monotonluk, yürümekten yılmaz yolcunun yolun sonunun geldiğini sandığı yerde gerçekleşiyor. Bitti sanıyorsun ve canın sıkılıyor. Yüreğinde güç var halbuki. Hem fıtratın da müsait değil bitene. Hz. İbrahim efendim "Batıp gidenleri sevmem!" derken neyin altını çiziyorsa, sen de monotonluktan şikayet ederken aynı şeyin altını çiziyorsun.
Peki, nasıl aşacaksın? Aşmak, ancak Kasas sûresinin verdiği dersle mümkün: Neyin içinde ona bakan yüzü bulsan, işte o yok olup gitmeyecek. Ona bakan yüzü bulmak; salt 'saf bir niyetle onun için yapmak'tan ibaret değil. Ona dair olan, aynı zamanda, 'ondan ona, ondan ötekine, ötekinden daha bir başkasına' geçilecek bir 'birbirine bakar şe'n ve namlar' koridorudur. "Bismillah her hayrın başıdır. Biz dahi ona başlarız..." Allah'ın ismiyle başlamak, Allah'ın hakkında başlamaktır. Allah hakkında (bakmaya, görmeye, bilmeye, yorumlamaya... vs.) başlarsan sonsuz bir yolculuğa çıkmış olursun:
"Öyle de, Ezel-Ebed Sultanı olan Rabbü'l-Âlemîn için, rububiyetinin mertebelerinde ayrı ayrı, fakat birbirine bakar şe'n ve namları; ve ulûhiyetinin dairelerinde başka başka, fakat birbiri içinde görünür isim ve nişanları; ve haşmetnümâ icraatında ayrı ayrı, fakat birbirine benzer temessül ve cilveleri; ve kudretinin tasarrufâtında başka başka, fakat birbirini ihsas eder ünvanları var. Ve sıfatlarının tecelliyâtında başka başka, fakat birbirini gösterir mukaddes zuhurâtı var. Ve ef'âlinin cilvelerinde çeşit çeşit, fakat birbirini ikmal eder hikmetli tasarrufâtı var. Ve rengârenk san'atında ve mütenevvi masnuâtında çeşit çeşit, fakat birbirini temâşâ eder haşmetli rububiyâtı vardır."
Sevdiklerimiz ölünce yanıyoruz. Yapraklar dökülürken hüzünleniyoruz. Çocuklar büyürken gamlanıyoruz. Tabağımızın dibine geldiğimizde üzülüyoruz. Çünkü sofraya âşık olduk biz. Çünkü tabaktakini tüketiyoruz. Tükenebilene âşık olmak bizi böyle bedbin yaptı. Tüketirken aslolanın o olduğunu düşünüyoruz. Azap veren çelişki burada: Leylasının kanını içerek mutluluk arayan vampir Mecnunlar gibiyiz. Yanlış anlama, yemek-içmek değil asıl problem. Nimeti yol kılmamak sorun. Onu onda bitirmek asıl israf. Onu onda bitirmesen elbette israf olmaz. Çünkü o, bilmekle bitmeyecek olandır. Çoğu insan sanıyor ki, 'besmele' ile başlamış 'elhamdülillah' demekle nimetle işimiz bitmiştir. Ne münasebet, 'elhamdülillah' demekle o iş yeni başlamıştır. Çünkü kafamız daha yavaş çalışır, 'fikir' o kadar kısa süreye sığmaz. Sırası üçüncüdür.
"Evet, o Mün'im-i Hakikî, bizden o kıymettar nimetlere, mallara bedel istediği fiyat ise üç şeydir: biri zikir, biri şükür, biri fikirdir. Başta 'Bismillâh' zikirdir. Âhirde 'Elhamdü lillâh' şükürdür. Ortada, bu kıymettar harika-i san'at olan nimetler Ehad, Samed'in mucize-i kudreti ve hediye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derk etmek fikirdir."
10 Eylül 2014 Çarşamba
İhtiyaçlarınızdan hangi birini inkâr edersiniz?
Her nimet, bir açlığa mukabil. İnsanın muhtaç olmadığı şeyin ona bağışlanması nimet sayılmaz. Bu yüzden çoğu zaman elimizdekilerin kıymetini kaybettikten sonra anlarız. Neden kaybettikten sonra? Çünkü kayboluşu ihtar ediyor bize lazım olduğunu. Bu nedenle 'nimet' kelimesine bir tanım getirdiğimizde yalnız 'faydalı'yı değil, 'lazım derecesinde faydalı'yı kullanmalıyız. Fayda var ki; aslında israftır; insanın israfıdır onu faydalı sandıran. (Fayda bizde oynak bir kelime. Sanrısı çok.)
Lazım ile faydalı arasında ince bir nüas var. Lazım, olmazsa seni eksik bırakandır. Faydalı, olduğunda seni arttırandır. İsraf, arttığında seni zarara uğratan, eksilten.
Bu kulakla dinlersek; "Yiyiniz, içiniz, ama israf etmeyiniz!" emr-i Kur'anîsi diyor ki bize: Lazım için çıktığınız yolculuk, faydalıya uğradıktan sonra; faydaya (ama sanrısı çoktur dedik) müptela olup israfı arattırmasın. Yemek ve içmek sizin lazımınız idi. Oradan yola çıktınız. Lezzet, koku, süs, renk vesaire, o lazımı yapmanızın mükafatı/ücreti idi. Sakın sakın! Mükafatını lazımı sanıp yemeyi ve içmeyi araçsallaştırmayın. İşte o zaman yediğiniz, içtiğiniz israf olur. Sizi arttırmaz, azaltır. Yalnız tenevv-ü et'imeden (yeneceklerin çeşitliliğinden) gelen bir yalan iştah kalır dilinizde. Ücreti, hedef kılmışsınızdır çünkü. Kapıcıyı sultan etmişsinizdir. Bediüzzaman nasıl tarif ediyor onu 19. Lem'a'da:
"İşte, iktisat ve kanaat, hikmet-i İlâhiyeye tevfik-i harekettir; kuvve-i zâikayı kapıcı hükmünde tutup, ona göre bahşiş verir. İsraf ise, o hikmete zıt hareket ettiği için çabuk tokat yer, mideyi karıştırır, iştihâ-yı hakikîyi kaybeder. Tenevvü-ü et'imeden gelen sun'î bir iştihâ-yı kâzibe ile yedirir, hazımsızlığa sebebiyet verir, hasta eder."
Her nimet, bir açlığa mukabil. Muhtaç olmadığın şeyin sana bağışlanması nimet sayılmaz. Kumruya aslanlara layık et versen, değersizdir. Kedinin kuyruğu tavus olsa, yakışmaz. Balıklara oksijen tüpü bağışlamışsın, sevdiler mi sandın? Herşey yerinde hikmetli. Herşeyin yerli yerindeliği hikmet. Hikmetin bir gözü 'ihtiyaç'a bakıyor. Görebilirsek.
Ve görebilirsek, Allah'ın rububiyeti, yani terbiye ediciliği, o ihtiyaçların diliyle ve eliyle bize gösteriliyor. İhtiyaçlarımız bizim öğretmenlerimiz. Belki de bu yüzden, 78 ayetlik Rahman sûresinde, tam 31 kere aynı şey soruluyor: "Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edersiniz?" Ben bu soruyu nimet ve ihtiyaç arasında yukarıda kurduğum bağlantının diliyle şöyle de işitiyorum: "Ey insanlar ve cinler topluluğu, ihtiyaçlarınızdan hangi birini inkâr edersiniz?" Çünkü ihtiyaçlar, inkâr edilmezdir.
"Acz, elini nefisten çekse, doğrudan doğruya Kadîr-i Zülcelâle verir. Halbuki en keskin tarîk olan aşk, nefsinden elini çeker, fakat mâşuk-u mecâzîye yapışır. Onun zevalini bulduktan sonra Mahbûb-u Hakîkiye gider. Hem şu tarîk daha eslemdir."
Orada sayılan şeylere baksan, bir yanıyla senden uzak geliyor ama, diğer yanıyla olmazsa olmazların onlar senin. Güneş, ay, gece ve gündüz, otlar, ağaçlar, beyan yeteneği, Kur'an ve diğerleri. Hepsine muhtaçsın aslında, fakat elinden alınmadıkça ve alınmış haliyle alınmamış halini kıyaslamadıkça, farketmiyorsun.
Ey imtihana gelen insan, sen Allah'ın rububiyetini ihtiyaçlarınla ders alıyorsun. Birinci Söz'de geçen, aczinin ve fakrının en makbul şefaatçi oluşunu da birazcık böyle anla. Onlar senin öğretmenlerin, eğer görebilirsen. Sen Allah'a ihtiyaçlarının sayısınca muhtaçsın. Her ihtiyacın bir irtibat noktası aynı zamanda. Bir kapı, dilenebileceğin. İhtiyaçlarının sayısınca alabileceğin dersler var. "Muzaaf meyil, ihtiyaç olur; muzaaf ihtiyaç, iştiyak olur; muzaaf iştiyak, incizab olur." Böyle böyle Allah'a doğru çekilir, zaten muhtacı olduğun Allah'ın (tabir-i caizse) yörüngesine kapılır, pervanesi olursun. Acz, fakr, şefkat, tefekkür yolunu bir de böyle düşün. Yüzünü öğretmenine dönmeyen nasıl dersini tefekkür etsin?
"Kızım 'manifest kızı' olmasın!" diliyorsan
Freud ve Jung'la birlikte 'psikolojinin üç babası'ndan birisi sayılan Alfred Adler'in 'İnsan Psikolojisi' isimli ese...
-
Hatırlarsanız, bir hafta kadar önce Cemil Tokpınar abiye dair bir analizimi yazmıştım. Çok derinlemesine sayılmayacak, kısacık birşey. Şim...
-
" Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın müminlerin, kendi vicdanları ile hüsnüzanda bulunup da: 'Bu, apaçık bir iftiradır...
-
Mustafa Armağan Hoca, yıllar önce okuduğum bir yazısında, şöyle diyordu: "Burada tepkileri göze alarak şunu söyleyeyim ki: Nutuk'u ...



