Hikmet mü'minin yitiğidir. Nerede bulsa alır. Aleyhissalatuvesselam Efendimiz öyle buyuruyor. O yüzden, Cem Yılmaz'ın, Az Önce Konuştum programına konuk olduğunda anlattığı, Saddam'ın Çakmağı anekdotunu sık sık hatırlıyorum. "Sen evde otururken neden iki tane altın çakmağın birden oluyor?" diye soruyor Yılmaz orada. Kolay dolandırılmamızın bir sebebinin de "Sahip olmak istediklerimizi gerçekten hakediyor muyuz?" sualini kendimize sormamamız olduğunu söylüyor. Ve şöyle bağlıyor: "Bedava peynir ancak fare kapanında olur." Aynen öyle... Aynı programda, Candaş Tolga Işık, meseleyi milletimizin zekasına getirse de, hayır, bence mesele zekavete bakmıyor. Aksine, zeki olmak, tuzağa daha kolay düşülebilmesini de sağlayabiliyor. Neden? Çünkü mümkün dairesindeki ihtimaller zekiye daha çok görünür. Ve her ihtimal bir manipülatördür. Manipüle olmamak için zekadan ziyade temkin gerekir. O temkine bir usûl veren, ismet veren, takva gerekir. Vehimli olmak bu makamda bir nimete dönüşür. İşte bundan Devaü'l-Ye's'de şöyle denilmiştir: "Ben zannederim ki, bu milletin perişaniyetine, fazla cehaletten ziyade, nur-u kalb ile müterafık olmayan fazla zekâvet-i betrâ tesir etmiştir."
Bediüzzaman Hazretleri de "Adâvet kadar hayat-ı İslâmiyeye en müthiş bir maraz-ı muzır dahi hırstır!" dedikten sonra ekliyor: "Hırs, sebeb-i haybettir ve illet ve zillettir; ve mahrumiyet ve sefaleti getirir." Eyvallah. 22. Mektub'un şu 2. Mebhas'ı yakında yaşadığımız 'fon skandalına' da epeyce ışık tutuyor bence. İşin kaymağını götürenleri ayrı tutuyorum. Devlet de muhtemelen onları ayrı tutacaktır. Fakat aşağı tabakadan olup bu tuzağa düşenlerin ayrıca kabahatleri var. Nedir? Helal-haram demeyecek noktaya varmış hırslarıdır. Ve böylesi bir hırs en akıllıyı bile aptallaştırır. Mektubun devamında ne diyor mürşidim: "Hırs maden-i zillet ve hasârettir." Zira, dünyayı hırsla talep edenler, onu istemenin mâkul usûlünü dahi görmezden gelmeye başlarlar. Ne gösterilmesi gereken teenniye dikkat ederler ne de arzulanmaması gereken hedefleri kestirirler. Fon hâdisesinde zarara uğrayanların başını yakan da bu olmuştur. O kadar çok istemişlerdir ki talep edilmesi mâkul olmayan rakamlara çıktıklarını görmemişlerdir. Öyle rakamların kimlerin hakkına bedel istendiğini unutmuşlardır.
Ve hırsla şişirilen bu balon en nihayet "Güüüüm!" diye gürültüyle patlamıştır. Kimilerinin şahsiyetini, kimilerinin hayatını, kimilerinin izzetini, kimilerinin kariyerini, kimilerinin güvenlerini, kimilerinin de cüzdanını yakmıştır. 'İstemenin mâkul usûlü' nasıl olur peki? Ona da Bediüzzaman Hazretleri, aynı metnin devamında, şöyle bir temsille cevap veriyor:
"Eğer malı çok seversen, hırsla değil, belki kanaatle malı talep et, tâ çok gelsin. Ehl-i kanaat ile ehl-i hırs, iki şahsa benzer ki, büyük bir zâtın divanhanesine giriyorlar. Birisi kalbinden der: 'Beni yalnız kabul etsin; dışarıdaki soğuktan kurtulsam bana kâfidir. En aşağıdaki iskemleyi de bana verseler, lütuftur.' İkinci adam, güya bir hakkı varmış gibi ve herkes ona hürmet etmeye mecburmuş gibi, mağrurâne der ki: 'Bana en yukarı iskemleyi vermeli.' O hırsla girer, gözünü yukarı mevkilere diker, onlara gitmek ister. Fakat divanhane sahibi onu geri döndürüp aşağı oturtur. Ona teşekkür lâzımken, teşekküre bedel kalbinden kızıyor. Teşekkür değil, bilâkis, hane sahibini tenkit ediyor. Hane sahibi de ondan istiskal ediyor. Birinci adam mütevaziâne giriyor. En aşağıdaki iskemleye oturmak istiyor. Onun o kanaati divanhane sahibinin hoşuna gidiyor. 'Daha yukarı iskemleye buyurun' der. O da gittikçe teşekkürâtını ziyadeleştirir; memnuniyeti tezayüd eder."
Demek ki hırsın zıttı kanaattir. Fakat yukarıdaki metinde bir acayiplik var. Biz kanaati 'elindekiyle yetinme' gibi öğrenmişiz hep. Lakin Üstad 'kanaatle malı talep etmek'ten falan bahsediyor. Bu müşkülü nasıl halledeceğiz? Bu müşkülü bizim için halledecek olan 'şükür'dür. Evet. Şükür-kanaat ikilisi, aslında, bizim kullandığımız anlamda 'yetinme' ifadeleri değil. İstemeye devam ederken 'elindekinin kıymetini bilme' ifadeleridir. Çünkü yine Bediüzzaman Hazretleri başka bir yerde bizi uyarıyor: "Semere-i sa'yine ve kısmetine rıza kanaattir, meyl-i sa'yi kuvvetlendirir; mevcuda iktifâ, dûn-himmetliktir." İslam'ın bizden arzuladığı 'himmetsizlik' değil. Elbette helalinden rızkımızı kazanmaya bakacağız. Fakat, kazanmanın bir 'helal çerçevesi' var, bir de "Bir koyup yüz alayım!" şekli var. Hiçbirşey üretmeden, emek sarfetmeden, gayretsiz, 'Portakalı soydum, başucuma koydum...' basitliğinde bir kazanca talip oluyorsak, eyvah, hırs bizi de bir miktar ele geçirmiş sayılır.
Ben bu eşikte "Şükür nimeti ziyadeleştirir!" hikmetini 'elindekilerin kıymetine dikkat kesilme' olarak da anlıyorum. Hani yarısı dolu, diğer yarısı boş, bir bardak temsili var psikolojide. Bardağa bakıp "Yarısı dolu!" diyenler müsbet/iyimser, "Yarısı boş!" diyenler menfi/karamsar sayılıyor. İşte, bence, nesnenin hâli değişmediği halde, hükmü değiştiren 'neye dikkat kesildiğimiz.' Varolanın varlığına dikkat kesilenlerin kanaati müsbetleşiyor. Yokolanın yokluğuna dikkat kesilenlerin kanaati menfileşiyor. Dikkat duasını insan her neye karşı etse, yani onu her neye karşı yöneltse, Cenab-ı Mevla hemen kabul edip dünyasında 'onu çoğaltıyor.' Güzel görenler güzel düşünüyor. Çirkin görenler çirkin düşünüyor. Çünkü dikkatiyle âlemine onu çağırmış oluyor. Onu çoğaltmış oluyor. Onu dilemiş sayılıyor. Şükür de bu manada dikkatini varolana keskinleştirmektir.
Evet. Şükür nimeti ziyadeleştirir. Zira size 'doluluk yargısı' edinme imkânı verir. "Bardağın yarısı dolu!" diyebilmek için "Ne kadarında su var?" gözüyle bakmanız lazım. Varolana baktığınızda 'dolmak' da başlıyor. Bardak bütünüyle dolu olmayabilir. Ama mutlaka dolu olduğu bir yer var. Dolu olduğu yeri gördüğünüzde o nimet sahiden sizde varolmaya başlar. Hiçbir hastalık görmemişler için belki de parmağa kıymık batması dahi şekva sebebidir. Ancak büyük hastalıklar atlatanlar için küçük bâdireler "Aman, şükrolsun, bu ne ki!" tavrıyla karşılanır. Demek, boşluğun artmasının nelere mâlolduğu bilindiğinde, doluluğu görmek kolaylaşır. Lakin, hüner, öyle birşey yaşamadan daha, varolana konsantre olabilmek. Yokolana baktığınız sürece dünyanız yokluktan ibaret olacak. Bu da şevka üretecek. Şevka/şikayet ne yapar peki? "Şekvâ, hastalığı, musibeti tezyid eder." Gözünü yalnız geceye açan karanlıktan şikayet etmemeli. Çünkü onu çağırdı. O da geldi.
Doymasını bilmeyen balıklar gibi yaşadığımızdan çatlıyoruz sık sık. Hırsımız arttıkça oburluğumuz da artıyor. Açlığımız yememekten değil yani. Açlığımız doymak bilmemekten. Halbuki arasıra şöyle bir karnımızı yoklayıp "Ne kadar doydum?" diye sormamız lazım. Durmak lazım. Dolduğunu bilmek... "Ne kadar doldum?" sorusuna aldığımız her cevap aslında bize bir varlık öğretecek. Hem sadece bu da değil. Biraz da gözümüzü âlem-i İslam'ın haline açmalıyız. "Ne kadar yemeye hakkımız var?" sorusunu da sormalıyız. "Yüz aç adamın huzurunda kemâl-i lezzetle fazla yenilmez!" diyor mürşidim İktisat Risalesi'nde. Bugün müslümanlar içinde aç yüz değil yüzlerdir, binlerdir, milyondur. Göğsündeki hamiyet yalan olmayan elbette garibanın ağzındaki lokmayı yutacak şeylere göz dikmez-dikemez. İster siyasette bir hizmet yürütsün, ister dinî bir hizmet yapsın, ister başka birşey! Hakkı olmadığını düşünür böyle şeylere. Amma, vakit de ahirzamandır, daha düşülecek çok denaet vardır. Belki, kıyameti haketmemize sebep olacak da bu beladır, vesselam. Hüda bizi kemalimize irşad eylesin. Âmin.
Zeka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zeka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
9 Ekim 2026 Cuma
3 Eylül 2026 Perşembe
Kur'an müslümanları(!) sünnilere neden düşmandır?
Kendilerine "Kur'an Müslümanı" diyen fakat esasında tek hünerleri "Sünnet İnkârcılığı" olan kitlenin zihinsel haritasını çıkarmakta zorlanıyorum. Evet. Zaten, detaya inince, sistemli bir düşünüşe de sahip olmadıklarını görüyorum. Yazık. Daha çok pozisyonel tavırlar takınıyorlar. Yaptıkları binanın kuvvetiyle meşgul değiller. Ayaktaki iskambil kağıtlarıyla mutmainler. Hevâlarına uygun gelene mantık(!) çatıyorlar. Çattıkları argümanın levazımatının neler olduğunu idrake niyetleri yok. Belki o kadar uzun zekavetleri de yok. Yağmur ne yandan yağsa tarlayı oraya çekiyorlar sizin anlayacağınız.
Mesela: Zikrettiğiniz iki hâdiseden mâkul olanını alabildiğine inkâr ederken muhalini körükörüne savunabiliyorlar. Halbuki, temele indiğinizde, inandıklarına inanabilmek için inanmadıklarına inanmaya lazım gelenden daha çok çaba gerekiyor. Yani inanmadıkları inandıklarından daha mâkul görünüyor. İmanları inanmadıklarından fazla imkansıza kaçıyor.
Dikkatimi çeken bir nümunesini paylaşmak istiyorum: İnsanlığın Âdem aleyhisselam ve Havva annemizden geldiğini inkâr etmekteki cür'etleri bir kenarda, fakat, aksine evrimi kabule de pek yatkınlar. Evet. Gariptir. Ama aynen böyle. Bunlar, bu nasipsizler, el-an varlıklarına şahit olduğumuz milyonlarca türün tek bir hücreden evrim geçire geçire oluştuğuna imanda hiçbir beis görmezlerken, o canlılara kıyasla tek bir türden ibaret olan insanlığın 'sadece iki insandan' gelebileceğini paşa gönüllerine sindiremiyorlar. Yani 'ortak ata' söylemini 'evrimin muhaliyetinde' kabul etmeye 'Okey' çekerlerken nasslarımızın gayet açık bildirdiği âdemiyet hakikate 'Cııık!' diyorlar. 'Âdemler ve Havvalar' gibi İslam'ın kabul etmeyeceği iddiaları sallıyorlar. Delilsiz-mesnedsiz arkasına düşüyorlar.
Peki neden böyle oluyor arkadaşım?
Çünkü akıllarını şeytanları yönetiyor. Şeytan pozisyonel aklın ustasıdır. Komünisti komünist olmanın doğruluğuna inandırır. Döner sonra kapitalisti de kapitalist olmanın doğruluğuna taptırır. Kendisi ideolojik olarak asla bir yer tutmaz. Onun için ideolojiler, iddialar, argümanlar, daha yolun başında karar verdiği birşeyin, âdemiyeti yoldan çıkarma ameliyesinin aracıdır. Yani şeytan için zeka araçsaldır. Bediüzzaman Hazretlerinin şeytan ile sofestaîlik arasında kurduğu bağın söylediği de budur. "Nefis, devekuşu gibidir. Şeytan Sofestâî, hevâ da Bektâşîdir." Sofistler aynı zamanda göreceliliğin meczuplarıdır. Şeytan da bu anlamda sofisttir. İlim vermez. Ancak retorik öğretir.
Bunun da arkasında ahlakına hâkim olan yanının duyguları olması vardır. Şeytanın yoldan çıkışı duygusal bir sapmadır. "Beni ateşten onu topraktan yarattın!" dediğinde, dayanağı, 'ateşin topraktan üstün olduğu' yönünde elde edilmiş kesin bir delil değildir. Öyle olmasını istemesindendir. Mürşidim bu duruma 'arzuya fikir sûreti giydirmek' der: "Acaba fikir dediğiniz şey—el'iyazü billâh—arzu olmasın? Bazan zâlimâne intikam-ı şahsî arzuya fikir sûretini giydirir. Yahu, pis bir çamura düşmüşsünüz, misk ü anber diye yüzünüze gözünüze bulaştırmaya ne mânâ var?"
Bence Kur'an Müslümanları asla Kur'an'la ilgilenmiyor. Kur'an'ı yaşamak gibi de bir dertleri yok. Fakat sinelerinde haksız bir intikam arzusu var. Kimisi ehl-i sünnet anasıyla-babasıyla kavgalı. Kimisi hayatta ulaşamadığı şeyler için bütün bir sünni dünyayı suçlamaya başlamış. Kimisi de başka bir intikamı bu sûretle, hâşâ, Allah'tan almaya çalışıyor. Aslında Allah'tan almaya çalışıyor, fakat, bunu böyle deyivermek şeytaniyetine zor geldiği için, 'başka sûretleri' suçluyor. İblis kem mesleğinde hasım olarak bizi seçmişti. Topyekün bizi. Yani insanlığı. Mürtedler de, bir parça eksiltmeyle, düşmanı 'müslümanlar' olarak işaretlediler. Fakat sözde Kur'an Müslümanlarının hasımları sünnilerdir. İşte, başta çıkaramadığım haritayı şimdi bir parça seçebildim gibi, buradan bir çizgi çekebilirim arkadaşım.
Çiziyorum:
"Hodgâm insan, bilmediği şeye düşman olduğu gibi, yetişmediği şeye de zıttır. Nihayetsiz bir muhabbet, hadsiz bir şevk ve istihsan ile mukabeleye lâyık olan bir cemâle karşı zımnen bir adavet ve kin ve inkâr ile mukabele eder. İşte, kâfir, Allah'ın düşmanı olduğunun sırrı bundan anlaşılıyor."
4 Eylül 2015 Cuma
Molla Fethullah (k.s.) neye hayret etti?
Yazarak yaşamayı isterdim. Bir roman kahramanı gibi. Detayların tümünün farkında olarak. Yaptığım herşey kalemime uğramış olarak. Dinlenmiş olarak. Durulmuş olarak. 'Neden?' dersen: Konuşurken aptallaştığımı hissediyorum. Yazarken sanki daha zekiyim. Parmaklarımın ucundan akarken kelimeler, aldıkları yolun uzamasından mıdır nedir, daha bir kıvamlarını buluyorlar. Daha bir istikametli çıkıyorlar. Daha bir arkalarında duruyorum onları sahiplenirken.
Ancak bunu 'daha çok düşünmek' gibi tarif etmek de istemem. Çünkü, yalan olur, bir deneme-yanılma yaşıyor değilim. Birkaçının içinden bir tanesini seçiyor değilim. Onu koyuyor, şunu kaldırıyor, değilim. (Bunu 'hiç yapmıyorum' desem, o da yalandır.) Konuştuğum kadar hızlı yazıyorum çoğu zaman. Sadece yazarken herşeyin akıp gitmesi daha kolay oluyor. Bölünmüyor. Kirlenmiyor. Karışmıyor. Kızışmıyor. Kızdırılmıyor. Üstelik dilim gibi kalemim sürçmüyor. (Hele bir de yeterli duygusal yoğunluğa/ızdırara erişmişsem.) İçimde en güzel cümleleri fısıldayan yer neresiyse, elhamdülillah, oranın sesini duyuyorum yazarken.
Konuşurken karşısında konuştuklarım o netliği bastırıyor. Acele ediyor ve istikametimi yitiriyormuşum gibi hissediyorum. Yahut bana öyle geliyor. Hani, hızlı sürerken bisikleti, dengede durmak daha kolaydır derler. Hiç sürmedim ya. Diyenlerin yalancıyım. Hem benzer hem farklı birşey bu söylediğim işte.
Ağzımdan çıkan cümlelerden çoğu zaman pişmanlık duymuşumdur. Hakikatsiz olmasalar bile 'daha güzel olabileceklerini' düşünmüşümdür. Süratli ve ayakta kalabilmek için kimbilir nelerden nelerden kısmışımdır. Yazarken bu daha az olur. Eski yazılarımı şöyle bir gözden geçirsem fikrim değişir mi? Herhalde değişir. Her yazar eski metinlerinden tuhaf bir rahatsızlık duyar. Hatta metinlerini düzeltmek, bir başkasının metinlerini düzeltmekten daha büyük bir eziyettir, yazanı için. Metinlerle arasındaki mesafe arttıkça, yani onları yazdığı zaman diliminden uzaklaştıkça bugün, metinleriniz de sizden uzaklaşır. Tamam. Bir yabancının yazdıkları gibi olamazlar asla. Fakat yine de bir parça yabancılaşırlar. Ya çok seversiniz onları. Yahut da nefret edersiniz. Nötr kalmanız imkansızdır.
Bunun çaresini bulamadım. O yüzden kendi yazılarımı, özellikle üzerlerinden uzun zaman geçmişse, reddediyorum. Sadece okumayı değil yargılamayı da reddediyorum. Bir hatam gösterilse tevil etmeye çalışmıyorum. (İnsanın kendinden kurtulmaya çalışması ne kadar ağır yük! Benimse kalbim zayıftır. Büyük iddiaların yükünü kaldıramaz.)"O zamanki Ahmet böyle bir halt yemiş olabilir!" diyorum. Çok şükür. Yazdığı her metni kaplumbağa kabuğu gibi beraberinde taşıyanlardan değilim. Eskilerinden alıntılar yapan insanları takdir ederim ama taklit etmem. Öyle olabilecek bir hafızaya sahip değilim. Bunun da bana bağışlanmış bir nimet olduğunu düşünürüm. Eskiden ne söylediğimi hatırlamamak aynı mesele hakkında farklı düşünebilmeme de imkan sağlar. Eskinin bağlayıcılığından/hazırcılığından kurtarır beni. Bence, bu açıdan, hafıza ile yorum gücü arasında ters bir orantı vardır. Genel için söylüyorum bunu.
Evet, özetlersem, teorimin temeli şu: Yorum gücü yüksek olan insanların hafızası daha zayıf olur ve tekrar tekrar bakması gerekir aynı şeye. "Ne söylemiştim?" diyemeyeceği için "Tekrar ne söyleyebilirim?" demek zorunda kalır. Her bakışında 'şey' ona daha farklı birşey daha söyler. Bu, onu ve yorumlarını daha zengin kılar. Hafızası güçlü olanlarsa başkalarının o mesele hakkında daha önce ne söylediğini ve kendisinin daha önce ne düşündüğünü hatırlarlar. İyi de hatırlarlar. Bu bir kolaylıktır. İkinci kez zihni yormayı gerektirmez. Lazımdır. Ayakları istikamette tutar. Fakat böylece hafıza ancak 'tekrar-ı nazarla' veya 'dikkat-i nazarla' gelişebilecek olan yorum yeteneğinin düşmanı olur. Herkeste böyle olur demiyorum. Ama çoğunlukla böyle olduğunu düşündürdü tecrübelerim.
Tarihçe-i Hayat'ta da geçen, Molla Fethullah Efendi'nin (k.s.), Bediüzzaman'ı, (daha gençlik çağında) hem zekası hem hafızası itibariyle imtihan edip ikisinde de kuvvetli olduğunu görünce söylediği; "Zekâ ile hıfzın ifrat derecede bir kimsede tecemmuu nâdirdir!" cümlesini biraz da böyle anlarım.
Bediüzzaman'ın, hem 'yorumlayışta' hem de 'ezberleyişte' birden iyi oluşunun, ikisinin arasındaki mezkûr uyumsuzluk nedeniyle, Molla Fethullah Efendi'yi (k.s.) hayrete düşürdüğünü düşünürüm. Ki kendisi de bir nakil şaheseri olan Mucizat-ı Ahmediye Risalesi'nin sonunda şöyle der: "Hem kuvve-i hafızam, musibetler neticesi olarak sönmüştü. Hem meşrebimde, yazdığım eserlerde nakil suretiyle, kale-kîle suretiyle gitmemiştim..." En nihayet şu önemli detayın altını çizerek bitirelim: Bunlar ancak beni esir alabilecek yorumlardır. "Kesinlikle böyledir!" diyemem. En doğrusunu ancak Allah bilir. Rabbim, o güzellerin şefaatlerine nail, sırlarına aşina eylesin bizi.
Ancak bunu 'daha çok düşünmek' gibi tarif etmek de istemem. Çünkü, yalan olur, bir deneme-yanılma yaşıyor değilim. Birkaçının içinden bir tanesini seçiyor değilim. Onu koyuyor, şunu kaldırıyor, değilim. (Bunu 'hiç yapmıyorum' desem, o da yalandır.) Konuştuğum kadar hızlı yazıyorum çoğu zaman. Sadece yazarken herşeyin akıp gitmesi daha kolay oluyor. Bölünmüyor. Kirlenmiyor. Karışmıyor. Kızışmıyor. Kızdırılmıyor. Üstelik dilim gibi kalemim sürçmüyor. (Hele bir de yeterli duygusal yoğunluğa/ızdırara erişmişsem.) İçimde en güzel cümleleri fısıldayan yer neresiyse, elhamdülillah, oranın sesini duyuyorum yazarken.
Konuşurken karşısında konuştuklarım o netliği bastırıyor. Acele ediyor ve istikametimi yitiriyormuşum gibi hissediyorum. Yahut bana öyle geliyor. Hani, hızlı sürerken bisikleti, dengede durmak daha kolaydır derler. Hiç sürmedim ya. Diyenlerin yalancıyım. Hem benzer hem farklı birşey bu söylediğim işte.
Ağzımdan çıkan cümlelerden çoğu zaman pişmanlık duymuşumdur. Hakikatsiz olmasalar bile 'daha güzel olabileceklerini' düşünmüşümdür. Süratli ve ayakta kalabilmek için kimbilir nelerden nelerden kısmışımdır. Yazarken bu daha az olur. Eski yazılarımı şöyle bir gözden geçirsem fikrim değişir mi? Herhalde değişir. Her yazar eski metinlerinden tuhaf bir rahatsızlık duyar. Hatta metinlerini düzeltmek, bir başkasının metinlerini düzeltmekten daha büyük bir eziyettir, yazanı için. Metinlerle arasındaki mesafe arttıkça, yani onları yazdığı zaman diliminden uzaklaştıkça bugün, metinleriniz de sizden uzaklaşır. Tamam. Bir yabancının yazdıkları gibi olamazlar asla. Fakat yine de bir parça yabancılaşırlar. Ya çok seversiniz onları. Yahut da nefret edersiniz. Nötr kalmanız imkansızdır.
Bunun çaresini bulamadım. O yüzden kendi yazılarımı, özellikle üzerlerinden uzun zaman geçmişse, reddediyorum. Sadece okumayı değil yargılamayı da reddediyorum. Bir hatam gösterilse tevil etmeye çalışmıyorum. (İnsanın kendinden kurtulmaya çalışması ne kadar ağır yük! Benimse kalbim zayıftır. Büyük iddiaların yükünü kaldıramaz.)"O zamanki Ahmet böyle bir halt yemiş olabilir!" diyorum. Çok şükür. Yazdığı her metni kaplumbağa kabuğu gibi beraberinde taşıyanlardan değilim. Eskilerinden alıntılar yapan insanları takdir ederim ama taklit etmem. Öyle olabilecek bir hafızaya sahip değilim. Bunun da bana bağışlanmış bir nimet olduğunu düşünürüm. Eskiden ne söylediğimi hatırlamamak aynı mesele hakkında farklı düşünebilmeme de imkan sağlar. Eskinin bağlayıcılığından/hazırcılığından kurtarır beni. Bence, bu açıdan, hafıza ile yorum gücü arasında ters bir orantı vardır. Genel için söylüyorum bunu.
Evet, özetlersem, teorimin temeli şu: Yorum gücü yüksek olan insanların hafızası daha zayıf olur ve tekrar tekrar bakması gerekir aynı şeye. "Ne söylemiştim?" diyemeyeceği için "Tekrar ne söyleyebilirim?" demek zorunda kalır. Her bakışında 'şey' ona daha farklı birşey daha söyler. Bu, onu ve yorumlarını daha zengin kılar. Hafızası güçlü olanlarsa başkalarının o mesele hakkında daha önce ne söylediğini ve kendisinin daha önce ne düşündüğünü hatırlarlar. İyi de hatırlarlar. Bu bir kolaylıktır. İkinci kez zihni yormayı gerektirmez. Lazımdır. Ayakları istikamette tutar. Fakat böylece hafıza ancak 'tekrar-ı nazarla' veya 'dikkat-i nazarla' gelişebilecek olan yorum yeteneğinin düşmanı olur. Herkeste böyle olur demiyorum. Ama çoğunlukla böyle olduğunu düşündürdü tecrübelerim.
Tarihçe-i Hayat'ta da geçen, Molla Fethullah Efendi'nin (k.s.), Bediüzzaman'ı, (daha gençlik çağında) hem zekası hem hafızası itibariyle imtihan edip ikisinde de kuvvetli olduğunu görünce söylediği; "Zekâ ile hıfzın ifrat derecede bir kimsede tecemmuu nâdirdir!" cümlesini biraz da böyle anlarım.
Bediüzzaman'ın, hem 'yorumlayışta' hem de 'ezberleyişte' birden iyi oluşunun, ikisinin arasındaki mezkûr uyumsuzluk nedeniyle, Molla Fethullah Efendi'yi (k.s.) hayrete düşürdüğünü düşünürüm. Ki kendisi de bir nakil şaheseri olan Mucizat-ı Ahmediye Risalesi'nin sonunda şöyle der: "Hem kuvve-i hafızam, musibetler neticesi olarak sönmüştü. Hem meşrebimde, yazdığım eserlerde nakil suretiyle, kale-kîle suretiyle gitmemiştim..." En nihayet şu önemli detayın altını çizerek bitirelim: Bunlar ancak beni esir alabilecek yorumlardır. "Kesinlikle böyledir!" diyemem. En doğrusunu ancak Allah bilir. Rabbim, o güzellerin şefaatlerine nail, sırlarına aşina eylesin bizi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
"Kızım 'manifest kızı' olmasın!" diliyorsan
Freud ve Jung'la birlikte 'psikolojinin üç babası'ndan birisi sayılan Alfred Adler'in 'İnsan Psikolojisi' isimli ese...
-
Hatırlarsanız, bir hafta kadar önce Cemil Tokpınar abiye dair bir analizimi yazmıştım. Çok derinlemesine sayılmayacak, kısacık birşey. Şim...
-
" Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın müminlerin, kendi vicdanları ile hüsnüzanda bulunup da: 'Bu, apaçık bir iftiradır...
-
Mustafa Armağan Hoca, yıllar önce okuduğum bir yazısında, şöyle diyordu: "Burada tepkileri göze alarak şunu söyleyeyim ki: Nutuk'u ...

