Hodgam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hodgam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Eylül 2026 Perşembe

Kur'an müslümanları(!) sünnilere neden düşmandır?

Kendilerine "Kur'an Müslümanı" diyen fakat esasında tek hünerleri "Sünnet İnkârcılığı" olan kitlenin zihinsel haritasını çıkarmakta zorlanıyorum. Evet. Zaten, detaya inince, sistemli bir düşünüşe de sahip olmadıklarını görüyorum. Yazık. Daha çok pozisyonel tavırlar takınıyorlar. Yaptıkları binanın kuvvetiyle meşgul değiller. Ayaktaki iskambil kağıtlarıyla mutmainler. Hevâlarına uygun gelene mantık(!) çatıyorlar. Çattıkları argümanın levazımatının neler olduğunu idrake niyetleri yok. Belki o kadar uzun zekavetleri de yok. Yağmur ne yandan yağsa tarlayı oraya çekiyorlar sizin anlayacağınız.

Mesela: Zikrettiğiniz iki hâdiseden mâkul olanını alabildiğine inkâr ederken muhalini körükörüne savunabiliyorlar. Halbuki, temele indiğinizde, inandıklarına inanabilmek için inanmadıklarına inanmaya lazım gelenden daha çok çaba gerekiyor. Yani inanmadıkları inandıklarından daha mâkul görünüyor. İmanları inanmadıklarından fazla imkansıza kaçıyor.

Dikkatimi çeken bir nümunesini paylaşmak istiyorum: İnsanlığın Âdem aleyhisselam ve Havva annemizden geldiğini inkâr etmekteki cür'etleri bir kenarda, fakat, aksine evrimi kabule de pek yatkınlar. Evet. Gariptir. Ama aynen böyle. Bunlar, bu nasipsizler, el-an varlıklarına şahit olduğumuz milyonlarca türün tek bir hücreden evrim geçire geçire oluştuğuna imanda hiçbir beis görmezlerken, o canlılara kıyasla tek bir türden ibaret olan insanlığın 'sadece iki insandan' gelebileceğini paşa gönüllerine sindiremiyorlar. Yani 'ortak ata' söylemini 'evrimin muhaliyetinde' kabul etmeye 'Okey' çekerlerken nasslarımızın gayet açık bildirdiği âdemiyet hakikate 'Cııık!' diyorlar. 'Âdemler ve Havvalar' gibi İslam'ın kabul etmeyeceği iddiaları sallıyorlar. Delilsiz-mesnedsiz arkasına düşüyorlar.

Peki neden böyle oluyor arkadaşım?

Çünkü akıllarını şeytanları yönetiyor. Şeytan pozisyonel aklın ustasıdır. Komünisti komünist olmanın doğruluğuna inandırır. Döner sonra kapitalisti de kapitalist olmanın doğruluğuna taptırır. Kendisi ideolojik olarak asla bir yer tutmaz. Onun için ideolojiler, iddialar, argümanlar, daha yolun başında karar verdiği birşeyin, âdemiyeti yoldan çıkarma ameliyesinin aracıdır. Yani şeytan için zeka araçsaldır. Bediüzzaman Hazretlerinin şeytan ile sofestaîlik arasında kurduğu bağın söylediği de budur. "Nefis, devekuşu gibidir. Şeytan Sofestâî, hevâ da Bektâşîdir." Sofistler aynı zamanda göreceliliğin meczuplarıdır. Şeytan da bu anlamda sofisttir. İlim vermez. Ancak retorik öğretir.

Bunun da arkasında ahlakına hâkim olan yanının duyguları olması vardır. Şeytanın yoldan çıkışı duygusal bir sapmadır. "Beni ateşten onu topraktan yarattın!" dediğinde, dayanağı, 'ateşin topraktan üstün olduğu' yönünde elde edilmiş kesin bir delil değildir. Öyle olmasını istemesindendir. Mürşidim bu duruma 'arzuya fikir sûreti giydirmek' der: "Acaba fikir dediğiniz şey—el'iyazü billâh—arzu olmasın? Bazan zâlimâne intikam-ı şahsî arzuya fikir sûretini giydirir. Yahu, pis bir çamura düşmüşsünüz, misk ü anber diye yüzünüze gözünüze bulaştırmaya ne mânâ var?"

Bence Kur'an Müslümanları asla Kur'an'la ilgilenmiyor. Kur'an'ı yaşamak gibi de bir dertleri yok. Fakat sinelerinde haksız bir intikam arzusu var. Kimisi ehl-i sünnet anasıyla-babasıyla kavgalı. Kimisi hayatta ulaşamadığı şeyler için bütün bir sünni dünyayı suçlamaya başlamış. Kimisi de başka bir intikamı bu sûretle, hâşâ, Allah'tan almaya çalışıyor. Aslında Allah'tan almaya çalışıyor, fakat, bunu böyle deyivermek şeytaniyetine zor geldiği için, 'başka sûretleri' suçluyor. İblis kem mesleğinde hasım olarak bizi seçmişti. Topyekün bizi. Yani insanlığı. Mürtedler de, bir parça eksiltmeyle, düşmanı 'müslümanlar' olarak işaretlediler. Fakat sözde Kur'an Müslümanlarının hasımları sünnilerdir. İşte, başta çıkaramadığım haritayı şimdi bir parça seçebildim gibi, buradan bir çizgi çekebilirim arkadaşım.

Çiziyorum:

"Hodgâm insan, bilmediği şeye düşman olduğu gibi, yetişmediği şeye de zıttır. Nihayetsiz bir muhabbet, hadsiz bir şevk ve istihsan ile mukabeleye lâyık olan bir cemâle karşı zımnen bir adavet ve kin ve inkâr ile mukabele eder. İşte, kâfir, Allah'ın düşmanı olduğunun sırrı bundan anlaşılıyor."

27 Temmuz 2023 Perşembe

Dünyanın aklını başından nasıl alıyoruz?

“Kur'ân-ı Hakîm bu zemin kafasının aklı ve kuvve-i müfekkiresidir. Eğer—el'iyâzübillâh—Kur'ân küre-i arzın başından çıksa, arz divâne olacak, akıldan boş kalan kafasını bir seyyareye çarpması, bir kıyamet kopmasına sebep olması akıldan uzak değildir.”
14. Şua’dan.

Bazı kelimeler ancak popüler şarkılarda yerli yersiz kullanılınca hayata dönebiliyor. Ne yazık. Benim de dönmesini dilediğim kelimeler var. Onlardan birisi ‘hodendiş.’ Hod-endiş. Sözlükteki karşılığı: “Yalnız kendisi için endişelenen.” Öhöm. Birşey dokundu galiba. Neyse. ‘Bencilliğin tariflerinden birisidir’ diye tanıtabilirim size onu. (Mürşidimin bu amaçla kullandığı üç kelime var: Hodbin, hodgam, hodendiş. Yalnız kendisini bilen, yalnız kendisinin keyfini düşünen, yalnız kendisi için endişelenen. Bencilliğin üç vechi. Herbir kuvveye bir tanesi yakışıyor. Kuvve-i akliyeye hodbin, kuvve-i şeheviyeye hodgam, kuvve-i gadabiyeye hodendiş.) Bense kendisini Risale-i Nur’la tanıdım. İşte, şimdi bir kısa alıntı yapalım da, onunla tanışmış olun. İlk durağımız 2. Söz. Deniliyor ki orada: “Bir vakit iki adam hem keyif, hem ticaret için seyahate giderler. Biri hodbin/talihsiz bir tarafa, diğeri hüdâbin/bahtiyar diğer tarafa sülûk eder, giderler. Hodbin adam hem hodgâm, hem hodendiş, hem bedbin olduğundan, bedbinlik cezası olarak nazarında pek fena bir memlekete düşer.”

Hodbin ‘yalnız kendini bilen’ demek. Yukarıda parantez içi bahsi geçmişti. Bediüzzaman ‘hodbin-talihsiz’ şeklinde beraber kullandığı için taksim koyma ihtiyacı hissettim. Orijinalinde bu imla yok. (Tamamen işgüzarlığım.) Peki bu yakınlıktan çıkardığım ne? O da şöyle birşeydir: Demek ki, mürşidimin tefekküründe, ‘yalnız kendini bilme’ ile ‘talihsizlik’ arasında çok yakın bir ilişki vardır. Hem ‘hüdabinlik’ ile de ‘bahtiyarlık’ birbirine çok yakındır. O olunca bu da olur. Şu olunca o da olur. İnsan Rabbini bildiği zaman bahtı ‘yâri’ olmaya başlar. Bilmesine kapandığı, yani bilişi kendisine münhasır kıldığı, ölçüde de talihsizliği bahtlaşır. Yâri ‘yarı’ olur. Yargısının merkezine göre ‘sevgili’ ile ‘uçurum’ yer değiştirir. Fakat dert bununla da bitmiyor arkadaşım.

Şimdi de Sünuhat’tan bir alıntı geliyor: “Beşerde, hayvanın aksine olarak, kuvâ ve müyul fıtraten tahdit edilmemiş. Meyl-i zulüm, hubb-u nefis dehşetli meydan alıyor. Evet, ene ve enaniyetin eşkâl-i habîsesi olan hodgâmlık, hodbinlik, hodendişlik, gurur ve inat o meyle inzimam etse, öyle ekberü'l-kebâiri icad eder ki, daha beşer ona isim bulmamış. Cehennemin lüzumuna delil olduğu gibi, cezası da yalnız Cehennem olabilir.” Yani, bizim hodbin yalnız kendi bahtını karartmakla kalmıyor, bir de talihsizliğini büyütüyor, genişletiyor, herkesin ufkuna yayıyor. Uçurumunu ‘insanlığın da uçurumu’ haline getirebiliyor. Öyle de ürpertici birşeydir.

Neden böyle olur? Çünkü parçasını, bütünün, hatta Bütünün Sahibinin (Rabbü’l-Âlemîn denilir Ona) nihayetsiz kemaldeki hikmeti üzerine kaldırır. Kişisel akledişleri, zevkedişleri, korkuşları sanki hepsinin üstündeymiş gibi ahkâm keser. Manzara tamamen nazarına sığmadığı için de, bütünün asla hakvermediği, fakat has penceresinde mutlak sanrılanan yargılar yumurtlar. Onlarla zalimane tasarruflara girişir. Nihayetinde ‘nazarında pek fena bir memlekete düşer.’ (Hakikatteyse memleket öyle değildir. Evet. Doğrusu hüdabinin algıladığı gibidir. Çünkü hüdabin kendi göresine kapanmamıştır. Parçalığında kör olmamıştır. Allah’ın varlığına, yani Rabbü’l-Âlemîne, yani Âlemler Rabbine, yani Bütünün Sahibine, vahyine, marifetine, isimlerine, sıfatlarına, şeriatına yaslanmıştır okumalarında. Ezelden haber verdiği şekilde kainatı algılamaya çalışmıştır.) Kendisi de nazarında böyle gözüken memleketi daha fena hale getirmek için elinden geleni yapar. Yanlış dedim. Düzelteyim: Daha fena hale getirmek için yapmaz bunu belki. Düzeltmeye çalışırken yıkar. Tıpkı tavuktan başka kuş bilmeyen bahçevanın tavusu makasla düzeltmesi gibi olur. Ne tavusta tavusluk kalır ne de ele yeni bir tavuk geçer. Bütünü kendisine göre biçimlendirmeye çalışan parça onun kanseridir.

Söylediklerim abartılı geldiyse şu dünyanın gidişatına bak isterim arkadaşım. Modern medeniyet denilen ‘deniyet’ beşeriyet parçasını kainat bütünlüğüne dayattıkça işleri daha çıkılmaz hale getirmedi mi? Allah’ın rızası yerine insanlığın menfaati(!) arandıkça düzenimiz bozulmadı mı? Kur’an çekilip alındıkça arz başının döndüğünü belirtir tavırlar sergilemiyor mu? Tamam. Şimdi belki herşey yalnız bizim menfaatimize göre oluyor. Fabrikalarımız çalışıyor. Uçaklarımız uçuyor. Bir tıkla gözümüz dünyayı dolaşıyor. Fakat, ne garip, bu parçalı menfaatlerimiz büyük resimde sonumuzu da hızlandırıyor. Küresel ısınma artıyor. Çevre kirliliği yükseliyor. Buzullar eriyor. Birçok hayvanın nesli tükeniyor. Üstelik nükleer bir savaş başlatırsak iş daha hızlı da bitebilir. Bütün bunlar olurken herşeyi parçamıza göre okuyorduk işte. Hodbinlik, hodgamlık, hodendişlik yapıyorduk. Yalnız kendimiz için endişelendiğimizden evrenin ömrünü kısalttık. Nazarımızda memleket hâlâ fenadır bir de. İdeolojiler çözüm getirmediler görünene. Belki de görüneni değil göremizi değiştirmeliydik ha? Merkezden kendimizi çeksek, zaten olduğu gibi Kur’an’ı yerinde bıraksak, yok, onun için de geç kalındı sanki.

Peki Okan Bayülgen de fani değil mi?

Okan Bayülgen bir vakitler 'sosyalmedya fenomenleri' hakkında ağır ifadeler kullanmıştı: "Onların çöpe atıyorum hepsini ben. On...