13 Nisan 2026 Pazartesi
Aşağı tükürsen Cem Yılmaz, yukarı tükürsen Tuba Ulu!
O yüzden ben Tuba Ulu olayını kısa geçmeyelim istiyorum. Mizah atölyelerinin ardında neler neler daha çalışıldığını kavramaya yönelelim. Hem Osmanlı padişahlarını böyle belaltı esprilere ilk konu eden Tuba Ulu değildir. Evet. Tuba Ulu işi iyice dibe vurdurmuştur. Kanuni Sultan Süleyman Han'ın Hürrem Sultan'la İslam hukuku çerçevesindeki birlikteliğini, değil yalnız İslamiyet'te insaniyette dahi yeri olmayan, ancak hayvanlarda (ve hayvanlaşmış insanlarda) görüp bildiğimiz bir nikahsız birleşmeye denk saymıştır. Öyle tesmiye etmiştir.
Kendisi eylediğini mizah sanabilir. Ancak müslümanlar için hakarettir. Ve eğer büyüklerimize yapılırsa büyük hakarettir. Dolayısıyla böyle mizahın özgürlüğü olmaz. Zira, başta da belirttiğimiz gibi, mizah tarafsız değildir. Bir ideolojiden doğar. Ve kamuya bir ideolojiyi dayatır. Sözgelimi: Tuba Ulu'nun aynı espriyi Mustafa Kemal ve Latife Hanım ilişkisi hakkında yaptığını görebilir miyiz? Elbette göremeyiz. Çünkü Tuba Ulu'nun ait olduğu sosyolojide Atatürk kutsaldır. Hatta, öyle bir kutsaldır ki, korunması için yasa bile konulmuştur. 5816 sayılı kanun her sene binlerce kişiyi süründürmektedir. Kanuni Sultan Süleyman Han'a dair bu denî laubaliliği hoşgören, özgürlük çerçevesinde savunanlar, aynı şakanın Mustafa Kemal'e yapılmış versiyonunu duysalar hemen lince koşarlar. Halbuki, Said Alpsoy Hoca'nın youtube kanalında konuyla ilgili dersleri izleyenler, mezkûr evliliğin hikâyesinde de Tuba Ulu'ya malzeme çıkaracak epeyce detay olduğunu bilirler.
Eh, fakat, yine mesele Bediüzzaman Hazretlerinin o muazzam tesbite gelip dayanır: "Mutaassıplara hücum eden Avrupa'nın kâselisleri, her biri yüz mutaassıp kadar meslek-i sakîminde mutaassıptır. Bunlardan birisi Shakespeare medhinde ettiği ifratı, şayet bir hoca o ifratı Şeyh Geylânî medhinde etseydi, tekfir olunacaktı."
Sadece Ulu üzerinden de konuşmayalım. Daha geçen Ocak'ta, Cem Yılmaz, Netflix'te de yayınlanan gösterisinde benzer birşey yapıyordu. Ve diyordu ki: "Bana güzel bir rol vermezler ya. Hee? Çok büyük bir sultan vermezler en azından. Yani öyle büyük Beyazıt Meyazıt, Sultan Murad, öyle birşey yok. Büyük bir ihtimal, belki Cem Sultan, belki... O da böyle Rodos'a kaçıyor, Papa'ya sığınıyor, yani böyle p.çlik-p.ştluk var, onun için..."
Şimdi, Yılmaz'ın yaptığı da Tuba Ulu'nunki kadar büyük bir terbiyesizlik değil midir? Osmanlı'yı ceddi bilen hangi müslüman Cem Sultan hakkında böyle bir ifade kullanmayı hayalinden geçirir? Kim onun sergüzeşt-i hayatında mecbur kaldığı hâdiselere o galiz tabirleri yakıştırır? Elbette böyle şeyleri bir müslüman evladı kendi büyüğü-büyükleri hakkında söylemez. Çünkü Cem Sultan'ın yapmaya çalıştığı şey, yeğeni Yavuz Sultan Selim'in seneler sonra yapacağı şeyden, farklısı değildir. Birisi, ağabeyi olan Bayezit-i Veli'yi tahttan indirememiş, fakat diğeri babasına karşı muvaffak olmuştur. Ne inene ne indirilene kötü konuşmaz bir Osmanlı evladı. İkisini de mübarek saydığı için. Ancak piyasa mebzul miktarda Netflix çocuğuyla dolduğundan eski edep de kalmamıştır.
Tekrar beyan edelim bitirirken: Mizah tarafsız birşey değildir. Mizah nötr birşey değildir. Her mizah bir itikaddan doğar ve güldürmeye çalıştığı meclise de o itikadı taşır. Yaymaya çalışır. Aşılamaya çalışır. Sinsice kabullendirir. Güldürdükçe alıştırır. Güldürdükçe uyuşturur. Güldürdükçe normalleştirir. Güldürdükçe meyillendirir. Güldürdükçe işlevselleştirir. Ve güldürdükçe ila yaptırır, eyletir, söyletir. Türkiye'de mizah maalesef hâlâ solcuların, kemalistlerin, sekülerlerin tekelindedir. Meş'um kıssadan hisse: Bizim de kendi mizahımızı üretebilmemiz gerek. Zira alaycılık da bir güçtür. Hem de kem tesiri çok bir güçtür. Hatırlayalım: Aleyhissalatuvesselam Efendimizin, kâfirlerin müslümanları hicvettikleri şiirlere misilleme olarak, müslümanlar tarafından da kâfirleri hicvettirdiği şairleri vardı. Onlar üzerinden bu tarz cihadı da eksik bırakmazdı. Bugün de müslümanca bir mizah 'kültürel misilleme aygıtı olarak' bize lazımdır, vesselam. Yoksa, hep kalemize giren golleri çıkarmakla uğraşacak, fakat karşıya asla gol atamayacağız. Böyle maç kazanılmayacağı da malumdur.
19 Aralık 2024 Perşembe
Cem Yılmaz'ın arabası sırat köprüsünden geçer mi?
Mürşidim 13. Lem'a'nın 4. İşaret'ine şöyle yüksek bir giriş
yapıyor: "Adem şerr-i mahz ve vücud
hayr-ı mahz olduğunu ehl-i tahkik ve ashâb-ı keşif ittifak etmişler. Evet,
ekseriyet-i mutlaka ile, hayır ve mehâsin ve kemâlât, vücuda istinad eder ve
ona râci olur. Sureten menfi ve ademî de olsa esası sübutîdir ve vücudîdir.
Dalâlet ve şer ve musibetler ve mâsiyetler ve belâlar gibi bütün çirkinliklerin
esası, mayası ademdir, nefiydir. Onlardaki fenalık ve çirkinlik ademden
geliyor. Çendan suret-i zâhirîde müsbet ve vücudî de görünseler, esası ademdir,
nefiydir."
İmtihanımızı çetrefilli kılanın da bu olduğunu düşünüyorum.
Evet. Hem şeriatı rahmet kılan da burası. Âlem 'ademî görünen ademîlikler' ile
'vücudî görünen vücudîlikler'den ibaret değil. Bir de 'vücudî görünen
ademîlikler' ile 'ademî görünen vücudîlikler' var. Mesela? Mesela: Sadaka.
Sadaka zahirde yokluksal görünüyor. Verdiğin zaman malın azalıyor. Fakat, Hakîm-i
Kerîm, Hadid sûresinde mealiyle buyuruyor: "Sadaka
veren erkekler ve sadaka veren kadınlarla Allah’a güzel bir borç verenlere
harcadıkları şey kat kat fazlasıyla geri ödenir. Üstelik, onlar için bitmez
tükenmez, pek değerli bir mükâfat vardır." Demek ki o ademî değil.
Kabuk ehline ademî görünen bir vücudîliktir. Cihad da böyledir. Oruç da
böyledir. Hatta namaz da böyledir. Aldığından çok daha fazlasını verir.
Diğer tarafta da 'faiz' var. Faiz de zahirde varlıksal görünüyor.
Aldığın zaman malın artıyor. Fakat, Alîm-i Hakîm, Bakara sûresinde yine kısa
bir mealiyle buyuruyor: "Allah, malı
artırdığı sanılan faize bereket vermez ve eksilte eksilte sonunda mahveder.
Buna karşılık malı eksilttiği sanılan zekât ve sadakaları bereketlendirir.
Allah, nankörlükte ve günahta ısrarlı olanların hiçbirini sevmez."
Demek ki o da vücudî değil. Yine kabuk ehline vücudî görünen bir ademîliktir.
İşte, Kur'an'la-sünnetle belirlenen şeriat, tam bu noktada gerekliliktir. Zira,
akıl 'vücudî görünen vücudîliği' veya 'ademî görünen ademîliği' tanıyabilse de,
tersi durumlarda perdelerini aşamaz. Bütünün Sahibinin ezel denen manzar-ı
âlâdan haber vermesi gerekir. Haberdar ettiği hakikatler sayısınca Ona
hamdolsun.
O halde 'dalâlet, şer,
musibetler, mâsiyetler ve belâlar...' kabilinden her varsa onun aslında bir
ademîlik bulmalıyız. Bulamayanlara bulup göstermeliyiz. Gösterirsek vücudî
sanmakla aldananların gözleri açılabilir. Başta kör nefsimiz olmak üzere, cümle
nefisler, kem lezzetlerinden vazgeçebilir. Yoksa? Yoksa kurtulmak da yok. Zira
nefis bu dünyada vücudî görünen herşeyi vücudî olarak kabul ediyor. Ademî
görünen herşeyi de ademî sayıyor. Onun gözleri ileri derecede miyoptur. Uzağı
seçemez. Vicdan gibi yapamaz. Öteye bakamaz. O yüzden belki de, Bediüzzaman
Hazretleri, ahirzamanın irşad usûlünü tayin ederken şu hususa dikkat çekiyor: "Âkıbeti görmeyen, bir dirhem hazır
lezzeti ileride bir batman lezzetlere tercih eden hissiyat-ı insaniye akıl ve
fikre galebe ettiğinden, ehl-i sefaheti sefahetten kurtarmanın çare-i yegânesi,
aynı lezzetinde elemi gösterip hissini mağlûp etmektir."
Bu çeşit bir cihad her türlü araçla yapılabilir. Romanla olabilir.
Sinemayla olabilir. Tiyatroyla olabilir. Zira böylesi yöntemler zaman
kayıtlarından da kurtarırlar bir ölçüde. Akıbette çekilecekleri günümüze
getirebilirler. Yani hayırda kullanılırlarsa 'rabıta' faydası verebilirler.
Evet. Nefis neticeyi görmeden sezemez. Tatmadan bilemez. Batmadan çıkamaz.
Miyopa resmi yaklaştırmak zorundayız. Onu körlükten kurtarmak ancak
yaklaştırmakla olur.
Hayırlı olan herşeyde bir 'vücudîlik' var. "Mehmed
Ahmed'den daha cömert!" dediğimde bir varlıksallık kastediyorum. "Ahmed
Mehmed'den daha uzun!" dediğimde de kastettiğim yine bir varlıksallık. İki
varlık arasında bir kıyas yaparak kendi 'hayır' tayinimi kurguluyorum. Tayin
ettiğim hayır sahiden 'hayır' mı? Bunu ancak bana Bütünün Sahibi söyleyebilir.
Zira vücudî olanın hakikati de Vacibü'l-Vücud'un razılığına dayanır. Âl-i İmran
sûresinde şöyle denilir: "De ki: Ey
mülkün sahibi olan Allahım! Sen, mülkü dilediğine verir, dilediğinden de çekip
alırsın. Dilediğini aziz eder, dilediğini hor ve hakir kılarsın. Bütün hayır
Senin elindedir. Senin herşeye gücün yeter."
Arkadaşım, bütün kainatı bir makine gibi düşün, kendini de o
makinede bir dişli olarak hayal et. Senin dişlin makineyle uyumlu çalışıyorsa,
onunla bir düzen hareketteyse, hareketinde bereket olduğundan bahsedilebilir.
Yoksa eylemlerinde varlıksallık yoktur. Vücudîliklerin hep ademîliktir. Münkir
bu âleme kendi çarkıyla ne katarsa katsın nihayetinde düzenden dışarıya düşer.
Düzenden dışarıya düştüğü için de cezalandırılır. Hem bu dünyada hem ahirette
cezalandırılır. Ahiret cezasını teşhis edememesi nefsinin miyopluğu
nedeniyledir. Öyle ya! Körler uçurumlardan korkmazlar. Niye korksunlar? Görmezler
ki. Derinliğin endişesi miyopluklarında kaybolur. Ancak onlar bastonları
alındığında korkarlar. Ayakları boşa geldiğinde korkarlar. Iraktaki
tehlikelerdense havfları yoktur.
Ankebut sûresine ismini veren ayette de kısa bir mealiyle
buyruluyor ki: "Allah'tan başka veli
edinenlerin hali, örümceğin durumu gibidir. Örümcek de bir yuva yapar; fakat yuvaların
en zayıfı örümceğin yuvasıdır—keşke bilseler!" Hakikaten de örümceğin
ağını uzaktan gördüğünde birşey var sanırsın. Halbuki elini sürdüğün anda sanki
yokolur. Yani 'aslının yokluk olduğunu' fısıldar sana. Sadece sûretten ibaret
olduğunu fısıldar. İşte, arkadaşım, Deccal'in 'cennet sûretindeki cehennemleri'
ve 'cehennem sûretinde cennetleri' de örümcek yuvasına benziyor.
Fitnesi, vücudî görünen ademîlikler üreterek, asıl
vücudîlikleriyse ademî göstererek genişliyor. Bu nedenle bir komedyene hayret
ediliyor da İslam âlimine hayret edilmiyor. Tumturaklı albenisi pek fazla. Her
tarafı sarmış gibi. Çok çok şeyler üretmiş gibi. Lakin yekünü örümceğin yuvası.
Elini sürsen dağılıp gidecek. Çüpçürük ip gibi kopacak. Subhanallah. Örümcek
yuvasının nasıl birşey olduğunu anlatamıyoruz kimseye. Çünkü sinekleştik. Her
eylemsel artığa müşteri olduk. İnsan nefsinin peşine düşüp sinekleştikçe
örümcek yuvası da ona sahileşir. Artık tutar da bırakmaz. Yutar da
hissettirmez. Demek ağı teşhis edebilmek için önce sinekleşmekten kurtulmak
gerek. Her manipülasyona kapılmamak gerek. Her koku için oradan oraya
vızıldamamak gerek. Biraz da bundan belki, mürşidim, 4. İşaret'i şöyle bitiriyor: "İşte,
ey ehl-i iman! Şeytanların bu müthiş tahribatına karşı en mühim silâhınız ve cihazat-ı
tamiriyeniz istiğfardır ve 'Eûzü billâh' demekle Cenab-ı Hakka ilticadır. Ve
kal'anız Sünnet-i Seniyyedir."
Evet. Durması gereken yeri bilen daha az manipüle olur
sahiden. O zaman Hüdamızdan herdaim dileyelim arkadaşım: Ayaklarımızı ehl-i
sünnet dairesinde sabit kılsın. Yerimizi iyi bilirsek, inşaallah,
oramız-buramız daha ayrı ayrı oynamaz. Ayrı ayrı oynadığı yerler azalır en
azından. Arızalar için de 'istiğfar' ederiz. Nihayetinde sadece âdemiz.
Herşeyden evvel ümidimiz Rahman u Rahim Sultanımızın merhametidir. Dilenmekten
asla vazgeçmeyiz. Eh, hikâyemiz ceddimizin hatasıyla/tevbesiyle başladı, ahiri
de elbette böyle bir umuda yaslanacaktır, vesselam.
15 Mart 2015 Pazar
Sövmeyi normalleştirmek
“İşte bir bahçeye rastgeldi. İçinde hem güzel çiçek ve meyveler var hem bakılmadığı için murdar şeyler de bulunuyor. Kardeşi dahi böyle birisine girmişti. Fakat murdar şeylere dikkat edip meşgul olmuş, midesini bulandırmış, hiç istirahat etmeden çıkıp gitmişti. Bu zât ise, ‘Herşeyin iyisine bak!’ kaidesiyle amel edip murdar şeylere hiç bakmadı. İyi şeylerden iyi istifade etti. Güzelce istirahat ederek çıkıp gidiyor.” Sekizinci Söz’den.
Bir vakitler, televizyon programlarında konu ‘sinemada cinselliğe’ gelirse, konuşan kişi özür diler gibi şöyle derdi: “Elbette cinselliğin hayatın parçası olduğunu kabul ediyorum.” Böyle sahnelerde oynamamışlar kendilerini ‘affettirebilmek’ için aynı cümleyi kullanırken, başarıyla(!) canlandırmışlar da üzerinden meşruiyet çıkarırlardı: “Cinsellik hayatımızın bir parçası.” Ve siz de ekranınızın karşısında şöyle düşünürdünüz: “Üreme sisteminin faaliyetlerini ‘hayatının bir parçası’ olarak teşhir etmeyi mantıklı görenler, umarım bir gün boşaltım sistemiyle ilgili de benzer noktaya gelmezler...” Umarım gelmezler. Umarım!
Şimdilerde iş biraz daha cinsellikten uzaklaşarak (herhalde cinsellik istedikleri kadar normalleşti artık) küfür meselesine yaklaştı. (Az ilerisinde de LGBT sapıklıkları yeralıyor.) Hayvan isimleri içeren argoların bile sansürlendiği Kemal Sunal filmlerinden, bugün, sin-kaflı küfürlerin havada uçtuğu sinema ve televizyon yapımlarına ulaştık. (Sanatta ne büyük yükseliş! AB’ye alınmayışımıza haksızlık denmez de ne denir artık?) Karşısındakinin yedi ceddine dümdüz giden esas oğlan/kızlarımız setten çıktıktan sonra mikrofon uzatıldığında; “Aaa, niye etmeyecekmişiz canım? Hayatın parçası bunlar. Sokaktaki insan da ediyor!” diyebiliyorlar. Şu sözleri işitince insan ister istemez mürşidimin ettiği nasihati de hatırlıyor:
“Hem deme: ‘Ben de herkes gibiyim.’ Çünkü herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder. Herkesle musibette beraber olmak demek olan teselli ise kabrin öbür tarafında pek esassızdır.”
‘Sokakların meşrulaştırıcılığı’ üzerine yürüyen bir sanat. Hatta bir hayat. Bir sosyoloji. Bir toplum mühendisliği. ‘Herkes gibi olmak’la ‘doğrusunu yapmayı’ ayıramayan bir terakki yanılgısı. İdealini ‘sokak’ olarak görüyor. Bunu kesinlikle sorgulatmıyor. Ne hayret ki eskiden sokaktan ziyade ev sahib-i kemaldi. Hatta sokak ehli olanlara iyi gözle bakılmazdı. ‘Sokak serserisi, sokaklarda sürtüyor, sabah-akşam sokaktasın...’ vb. terkipleri hatırlayalım. Bunların hepsi sokak hayatını tenkid içeren tabirlerdi. ‘Amaçsızlığa’ veya ‘eğitimsizliğe’ yahut ‘tembelliğe’ veyahut da ‘günahkârlığa’ gönderme yaparlardı.
Hadi, dindarlığımızın kanı acıdır, adına konuşmamız sanat camiasının hoşuna gitmez. Onu şimdilik bir kenara bırakalım. Şöyle soralım: Sokağın idealleştirilmesi sanat için ne kadar doğru? Yahut da şu suali tevcih edelim önce: Sokak aslında kimden oluşuyor? Küfür edenlerin de olduğu doğru. Ama yalnız onlardan mı ibaret? Sokakta bir de bu küfürlerden hoşnutsuz bir grup var. Evet. Öyle. Küfürlere şahit olduğum kadar, otobüslerde veya insanların toplu bulunduğu yerlerde, küfürbaz insanları uyaranlara da rastlıyorum. Fakat bu sanatın gözü nasıl birşeyse ikinciler asla batmıyor.
Bu kötülüğe seçici-geçirgen algının geldiği noktada dizilerin bile iki versiyonu olmaya başladı. Bir versiyonda küfürler, RTÜK abiyi susturacak kadar, sansürlenirken diğer versiyonda bütün küfürler korunuyor. Bir de şöyle bir acayiplik var: Küfürler öyle bir kıvama geldi ki sokağın öğreteceği birşey kalmadı. Hatta hayretten damakları şaklıyor gençlerin. Lahana yaprağı gibi günışığı görmemiş yeni küfürler öğrenebilirler ancak. Ne de olsa bu çamurlukları çalışanlar senarist. Daha profesyonelce/sanatlı sövüyorlar birbirlerine. İrticalen değil düşüne düşüne küfür ediliyor onlarda.
Otuzlu yaşlarımda olmama rağmen (ve küfür edilen ortamlarda da bulunmuşluğuma rağmen) ben bile ünlülerin ulaştığı başarıyı(!) hayretle izliyorum. Askerde ‘komutanın ettiği küfürü üzerine değil üniformaya alınmak’ diye bir tabir vardı. Küfürü daha ‘katlanılır’ kılmak için kullanıyordu erler bunu. (Psikolojik bir savunma tekniği.) Onlara göre küfür edilen kendileri değil üniformaydı. Acaba bu ünlüler de küfürleri üzerlerine değil de oynadıkları karakterlere alınarak mı rahatlıyor? Nasıl aşabiliyorlar?
Bütün bunlar bizi şu sorgulamaya götürmek zorunda: ‘Kötülük’ ondan utanılacak ve mümkün mertebe teberri edilecek birşey mi? Yoksa gerçeğin ta kendisi muamelesi görüp nümayişle duyurulacak birşey mi? Sinema/dizi sektörünün geldiği durumda ‘tedavi etmek’ yerine ‘yarayla övünmeyi’ tercih ettiği ortada. Fakat anlamıyorum. Böyle bir sanat bizi nasıl bir zirveye taşıyacak? Bir genç, kendi ebeveyninin yanında başka birisinin anasına-babasına sövdüğünde veya en nihayet kendi anasına-babasına sövdüğünde, zirveye ulaşacak mıyız? En iyi küfür dalında bir Oscar’ımız olacak mı mesela? Böyle bir bataklığın peşinde miyiz yoksa?
İster istemez mürşidimin şu sözlerini hatırlıyorum: “Evet, hakikî terakki ise, insana verilen kalb, sır, ruh, akıl, hattâ hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, herbiri kendine lâyık hususî bir vazife-i ubûdiyetle meşgul olmaktadır. Yoksa, ehl-i dalâletin terakki zannettikleri, hayat-ı dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hattâ en süflîsini tatmak için bütün letâifini ve kalb ve aklını nefs-i emmâreye musahhar edip yardımcı verse, o terakki değil, sukuttur.”
‘Sövmeyi normalleştirmek’ nasıl bir kemal içeriyor cidden merak ediyorum. Nereye varılacak bu eğitimle? Bu sanatın hakikat arayan bir felsefesi var mı? Sadece dindar olarak değil insan olarak merak ediyorum. Sokakların gerçekliği ondaki her sefaleti taşımakla mı kemal katacak? Veya buradan nasıl bir yüceliğe varılacak ki, artık küfür edenler etmekten utanmaz, ama biz uyarmaya utanır olduk? Dönüp dönüp bu meseleyi konuşasım var. Zira bazı şeyleri tartışmamak onları normalleştirmekle neredeyse eşanlamlı. İşte bugün cinsellik, hatta eşcinsellik, hususunda geldiğimiz tehlikeli eşik. Buğzumuzu sinemizde tutarak bu günahların yayılmasından başka neye hizmet ettik? Halbuki elimizle-dilimizle karşı koymanın yollarını arasaydık daha somut bir duruşumuz olacaktı. Ne diyelim? Cenab-ı Hak rüştümüzü yeniden ilham eylesin. Âmin.
AK Partililer 'AK Patililer'e karşı!
AK Parti'nin sorunu 'pekmezin sinek çekmesi' sorunudur. Maşaallah ki, AK Parti, 'dindar-dine hürmetkâr' diye tarif ettiğ...
-
Hatırlarsanız, bir hafta kadar önce Cemil Tokpınar abiye dair bir analizimi yazmıştım. Çok derinlemesine sayılmayacak, kısacık birşey. Şim...
-
Tabii insanın ağırına gidiyor. Zamanında, FETÖ'nün Zaman'a 10 Kasım'da aldığı tam sayfa ilan nedeniyle ortalığı yıkan muhafazakâ...
-
" Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın müminlerin, kendi vicdanları ile hüsnüzanda bulunup da: 'Bu, apaçık bir iftiradır...
