Cem Yılmaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cem Yılmaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ekim 2026 Cuma

Fon skandalına bakarken Saddam'ın çakmağını hatırlamak

Hikmet mü'minin yitiğidir. Nerede bulsa alır. Aleyhissalatuvesselam Efendimiz öyle buyuruyor. O yüzden, Cem Yılmaz'ın, Az Önce Konuştum programına konuk olduğunda anlattığı, Saddam'ın Çakmağı anekdotunu sık sık hatırlıyorum. "Sen evde otururken neden iki tane altın çakmağın birden oluyor?" diye soruyor Yılmaz orada. Kolay dolandırılmamızın bir sebebinin de "Sahip olmak istediklerimizi gerçekten hakediyor muyuz?" sualini kendimize sormamamız olduğunu söylüyor. Ve şöyle bağlıyor: "Bedava peynir ancak fare kapanında olur." Aynen öyle... Aynı programda, Candaş Tolga Işık, meseleyi milletimizin zekasına getirse de, hayır, bence mesele zekavete bakmıyor. Aksine, zeki olmak, tuzağa daha kolay düşülebilmesini de sağlayabiliyor. Neden? Çünkü mümkün dairesindeki ihtimaller zekiye daha çok görünür. Ve her ihtimal bir manipülatördür. Manipüle olmamak için zekadan ziyade temkin gerekir. O temkine bir usûl veren, ismet veren, takva gerekir. Vehimli olmak bu makamda bir nimete dönüşür. İşte bundan Devaü'l-Ye's'de şöyle denilmiştir: "Ben zannederim ki, bu milletin perişaniyetine, fazla cehaletten ziyade, nur-u kalb ile müterafık olmayan fazla zekâvet-i betrâ tesir etmiştir."

Bediüzzaman Hazretleri de "Adâvet kadar hayat-ı İslâmiyeye en müthiş bir maraz-ı muzır dahi hırstır!" dedikten sonra ekliyor: "Hırs, sebeb-i haybettir ve illet ve zillettir; ve mahrumiyet ve sefaleti getirir." Eyvallah. 22. Mektub'un şu 2. Mebhas'ı yakında yaşadığımız 'fon skandalına' da epeyce ışık tutuyor bence. İşin kaymağını götürenleri ayrı tutuyorum. Devlet de muhtemelen onları ayrı tutacaktır. Fakat aşağı tabakadan olup bu tuzağa düşenlerin ayrıca kabahatleri var. Nedir? Helal-haram demeyecek noktaya varmış hırslarıdır. Ve böylesi bir hırs en akıllıyı bile aptallaştırır. Mektubun devamında ne diyor mürşidim: "Hırs maden-i zillet ve hasârettir." Zira, dünyayı hırsla talep edenler, onu istemenin mâkul usûlünü dahi görmezden gelmeye başlarlar. Ne gösterilmesi gereken teenniye dikkat ederler ne de arzulanmaması gereken hedefleri kestirirler. Fon hâdisesinde zarara uğrayanların başını yakan da bu olmuştur. O kadar çok istemişlerdir ki talep edilmesi mâkul olmayan rakamlara çıktıklarını görmemişlerdir. Öyle rakamların kimlerin hakkına bedel istendiğini unutmuşlardır.

Ve hırsla şişirilen bu balon en nihayet "Güüüüm!" diye gürültüyle patlamıştır. Kimilerinin şahsiyetini, kimilerinin hayatını, kimilerinin izzetini, kimilerinin kariyerini, kimilerinin güvenlerini, kimilerinin de cüzdanını yakmıştır. 'İstemenin mâkul usûlü' nasıl olur peki? Ona da Bediüzzaman Hazretleri, aynı metnin devamında, şöyle bir temsille cevap veriyor:

"Eğer malı çok seversen, hırsla değil, belki kanaatle malı talep et, tâ çok gelsin. Ehl-i kanaat ile ehl-i hırs, iki şahsa benzer ki, büyük bir zâtın divanhanesine giriyorlar. Birisi kalbinden der: 'Beni yalnız kabul etsin; dışarıdaki soğuktan kurtulsam bana kâfidir. En aşağıdaki iskemleyi de bana verseler, lütuftur.' İkinci adam, güya bir hakkı varmış gibi ve herkes ona hürmet etmeye mecburmuş gibi, mağrurâne der ki: 'Bana en yukarı iskemleyi vermeli.' O hırsla girer, gözünü yukarı mevkilere diker, onlara gitmek ister. Fakat divanhane sahibi onu geri döndürüp aşağı oturtur. Ona teşekkür lâzımken, teşekküre bedel kalbinden kızıyor. Teşekkür değil, bilâkis, hane sahibini tenkit ediyor. Hane sahibi de ondan istiskal ediyor. Birinci adam mütevaziâne giriyor. En aşağıdaki iskemleye oturmak istiyor. Onun o kanaati divanhane sahibinin hoşuna gidiyor. 'Daha yukarı iskemleye buyurun' der. O da gittikçe teşekkürâtını ziyadeleştirir; memnuniyeti tezayüd eder."

Demek ki hırsın zıttı kanaattir. Fakat yukarıdaki metinde bir acayiplik var. Biz kanaati 'elindekiyle yetinme' gibi öğrenmişiz hep. Lakin Üstad 'kanaatle malı talep etmek'ten falan bahsediyor. Bu müşkülü nasıl halledeceğiz? Bu müşkülü bizim için halledecek olan 'şükür'dür. Evet. Şükür-kanaat ikilisi, aslında, bizim kullandığımız anlamda 'yetinme' ifadeleri değil. İstemeye devam ederken 'elindekinin kıymetini bilme' ifadeleridir. Çünkü yine Bediüzzaman Hazretleri başka bir yerde bizi uyarıyor: "Semere-i sa'yine ve kısmetine rıza kanaattir, meyl-i sa'yi kuvvetlendirir; mevcuda iktifâ, dûn-himmetliktir." İslam'ın bizden arzuladığı 'himmetsizlik' değil. Elbette helalinden rızkımızı kazanmaya bakacağız. Fakat, kazanmanın bir 'helal çerçevesi' var, bir de "Bir koyup yüz alayım!" şekli var. Hiçbirşey üretmeden, emek sarfetmeden, gayretsiz, 'Portakalı soydum, başucuma koydum...' basitliğinde bir kazanca talip oluyorsak, eyvah, hırs bizi de bir miktar ele geçirmiş sayılır.

Ben bu eşikte "Şükür nimeti ziyadeleştirir!" hikmetini 'elindekilerin kıymetine dikkat kesilme' olarak da anlıyorum. Hani yarısı dolu, diğer yarısı boş, bir bardak temsili var psikolojide. Bardağa bakıp "Yarısı dolu!" diyenler müsbet/iyimser, "Yarısı boş!" diyenler menfi/karamsar sayılıyor. İşte, bence, nesnenin hâli değişmediği halde, hükmü değiştiren 'neye dikkat kesildiğimiz.' Varolanın varlığına dikkat kesilenlerin kanaati müsbetleşiyor. Yokolanın yokluğuna dikkat kesilenlerin kanaati menfileşiyor. Dikkat duasını insan her neye karşı etse, yani onu her neye karşı yöneltse, Cenab-ı Mevla hemen kabul edip dünyasında 'onu çoğaltıyor.' Güzel görenler güzel düşünüyor. Çirkin görenler çirkin düşünüyor. Çünkü dikkatiyle âlemine onu çağırmış oluyor. Onu çoğaltmış oluyor. Onu dilemiş sayılıyor. Şükür de bu manada dikkatini varolana keskinleştirmektir.

Evet. Şükür nimeti ziyadeleştirir. Zira size 'doluluk yargısı' edinme imkânı verir. "Bardağın yarısı dolu!" diyebilmek için "Ne kadarında su var?" gözüyle bakmanız lazım. Varolana baktığınızda 'dolmak' da başlıyor. Bardak bütünüyle dolu olmayabilir. Ama mutlaka dolu olduğu bir yer var. Dolu olduğu yeri gördüğünüzde o nimet sahiden sizde varolmaya başlar. Hiçbir hastalık görmemişler için belki de parmağa kıymık batması dahi şekva sebebidir. Ancak büyük hastalıklar atlatanlar için küçük bâdireler "Aman, şükrolsun, bu ne ki!" tavrıyla karşılanır. Demek, boşluğun artmasının nelere mâlolduğu bilindiğinde, doluluğu görmek kolaylaşır. Lakin, hüner, öyle birşey yaşamadan daha, varolana konsantre olabilmek. Yokolana baktığınız sürece dünyanız yokluktan ibaret olacak. Bu da şevka üretecek. Şevka/şikayet ne yapar peki? "Şekvâ, hastalığı, musibeti tezyid eder." Gözünü yalnız geceye açan karanlıktan şikayet etmemeli. Çünkü onu çağırdı. O da geldi.

Doymasını bilmeyen balıklar gibi yaşadığımızdan çatlıyoruz sık sık. Hırsımız arttıkça oburluğumuz da artıyor. Açlığımız yememekten değil yani. Açlığımız doymak bilmemekten. Halbuki arasıra şöyle bir karnımızı yoklayıp "Ne kadar doydum?" diye sormamız lazım. Durmak lazım. Dolduğunu bilmek... "Ne kadar doldum?" sorusuna aldığımız her cevap aslında bize bir varlık öğretecek. Hem sadece bu da değil. Biraz da gözümüzü âlem-i İslam'ın haline açmalıyız. "Ne kadar yemeye hakkımız var?" sorusunu da sormalıyız. "Yüz aç adamın huzurunda kemâl-i lezzetle fazla yenilmez!" diyor mürşidim İktisat Risalesi'nde. Bugün müslümanlar içinde aç yüz değil yüzlerdir, binlerdir, milyondur. Göğsündeki hamiyet yalan olmayan elbette garibanın ağzındaki lokmayı yutacak şeylere göz dikmez-dikemez. İster siyasette bir hizmet yürütsün, ister dinî bir hizmet yapsın, ister başka birşey! Hakkı olmadığını düşünür böyle şeylere. Amma, vakit de ahirzamandır, daha düşülecek çok denaet vardır. Belki, kıyameti haketmemize sebep olacak da bu beladır, vesselam. Hüda bizi kemalimize irşad eylesin. Âmin.

13 Nisan 2026 Pazartesi

Aşağı tükürsen Cem Yılmaz, yukarı tükürsen Tuba Ulu!

Mizah tarafsız değildir. Her mizah ait olduğu ideolojik dünyadan doğar. Ve güldürdüğü yere kendi itikadını taşır. Bunun Kur'an-ı Hakîm'deki en açık delillerinden birisi Nisâ sûresinin 140. ayetidir. Orada kısa bir mealiyle buyrulur ki: "Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini yahut alaya alındığını işittiğinizde, onlar başka bir söze dalıncaya kadar beraberlerinde oturmayın. Yoksa siz de onlar gibi olursunuz." İşte Hüda'nın 'alaya aldıklarında' ile 'onlarla beraber oturmayın'ı ve 'Yoksa siz de onlar gibi olursunuz'u birbirine bağlayışı mizahın ideolojik-itikadî işlevini sarihan beyan eden hükümlerdendir. Bugün de mü'min gençlerin salabetlerini en sessiz/sinsi yitirdikleri alan mizah alanıdır. Orada, müslüman bir kalple asla gülünmeyecek şeylere gülmeye alışmaları, bir noktadan sonra güldükleri şeyleri değersizleştirmeye, normalleştirmeye, ardından da sakınmaz hale gelmeye-işlemeye neden olmaktadır. Sokakta, hatta küçücük kız çocuklarının ağzında bile, küfrün bu kadar yaygınlaşmasında mizah yapımlarının payı büyüktür. Allah onları millete zerkettikleri zehrin bin beteriyle zehirlesin. Âmin.

O yüzden ben Tuba Ulu olayını kısa geçmeyelim istiyorum. Mizah atölyelerinin ardında neler neler daha çalışıldığını kavramaya yönelelim. Hem Osmanlı padişahlarını böyle belaltı esprilere ilk konu eden Tuba Ulu değildir. Evet. Tuba Ulu işi iyice dibe vurdurmuştur. Kanuni Sultan Süleyman Han'ın Hürrem Sultan'la İslam hukuku çerçevesindeki birlikteliğini, değil yalnız İslamiyet'te insaniyette dahi yeri olmayan, ancak hayvanlarda (ve hayvanlaşmış insanlarda) görüp bildiğimiz bir nikahsız birleşmeye denk saymıştır. Öyle tesmiye etmiştir.

Kendisi eylediğini mizah sanabilir. Ancak müslümanlar için hakarettir. Ve eğer büyüklerimize yapılırsa büyük hakarettir. Dolayısıyla böyle mizahın özgürlüğü olmaz. Zira, başta da belirttiğimiz gibi, mizah tarafsız değildir. Bir ideolojiden doğar. Ve kamuya bir ideolojiyi dayatır. Sözgelimi: Tuba Ulu'nun aynı espriyi Mustafa Kemal ve Latife Hanım ilişkisi hakkında yaptığını görebilir miyiz? Elbette göremeyiz. Çünkü Tuba Ulu'nun ait olduğu sosyolojide Atatürk kutsaldır. Hatta, öyle bir kutsaldır ki, korunması için yasa bile konulmuştur. 5816 sayılı kanun her sene binlerce kişiyi süründürmektedir. Kanuni Sultan Süleyman Han'a dair bu denî laubaliliği hoşgören, özgürlük çerçevesinde savunanlar, aynı şakanın Mustafa Kemal'e yapılmış versiyonunu duysalar hemen lince koşarlar. Halbuki, Said Alpsoy Hoca'nın youtube kanalında konuyla ilgili dersleri izleyenler, mezkûr evliliğin hikâyesinde de Tuba Ulu'ya malzeme çıkaracak epeyce detay olduğunu bilirler.

Eh, fakat, yine mesele Bediüzzaman Hazretlerinin o muazzam tesbite gelip dayanır: "Mutaassıplara hücum eden Avrupa'nın kâselisleri, her biri yüz mutaassıp kadar meslek-i sakîminde mutaassıptır. Bunlardan birisi Shakespeare medhinde ettiği ifratı, şayet bir hoca o ifratı Şeyh Geylânî medhinde etseydi, tekfir olunacaktı."

Sadece Ulu üzerinden de konuşmayalım. Daha geçen Ocak'ta, Cem Yılmaz, Netflix'te de yayınlanan gösterisinde benzer birşey yapıyordu. Ve diyordu ki: "Bana güzel bir rol vermezler ya. Hee? Çok büyük bir sultan vermezler en azından. Yani öyle büyük Beyazıt Meyazıt, Sultan Murad, öyle birşey yok. Büyük bir ihtimal, belki Cem Sultan, belki... O da böyle Rodos'a kaçıyor, Papa'ya sığınıyor, yani böyle p.çlik-p.ştluk var, onun için..."

Şimdi, Yılmaz'ın yaptığı da Tuba Ulu'nunki kadar büyük bir terbiyesizlik değil midir? Osmanlı'yı ceddi bilen hangi müslüman Cem Sultan hakkında böyle bir ifade kullanmayı hayalinden geçirir? Kim onun sergüzeşt-i hayatında mecbur kaldığı hâdiselere o galiz tabirleri yakıştırır? Elbette böyle şeyleri bir müslüman evladı kendi büyüğü-büyükleri hakkında söylemez. Çünkü Cem Sultan'ın yapmaya çalıştığı şey, yeğeni Yavuz Sultan Selim'in seneler sonra yapacağı şeyden, farklısı değildir. Birisi, ağabeyi olan Bayezit-i Veli'yi tahttan indirememiş, fakat diğeri babasına karşı muvaffak olmuştur. Ne inene ne indirilene kötü konuşmaz bir Osmanlı evladı. İkisini de mübarek saydığı için. Ancak piyasa mebzul miktarda Netflix çocuğuyla dolduğundan eski edep de kalmamıştır.

Tekrar beyan edelim bitirirken: Mizah tarafsız birşey değildir. Mizah nötr birşey değildir. Her mizah bir itikaddan doğar ve güldürmeye çalıştığı meclise de o itikadı taşır. Yaymaya çalışır. Aşılamaya çalışır. Sinsice kabullendirir. Güldürdükçe alıştırır. Güldürdükçe uyuşturur. Güldürdükçe normalleştirir. Güldürdükçe meyillendirir. Güldürdükçe işlevselleştirir. Ve güldürdükçe ila yaptırır, eyletir, söyletir. Türkiye'de mizah maalesef hâlâ solcuların, kemalistlerin, sekülerlerin tekelindedir. Meş'um kıssadan hisse: Bizim de kendi mizahımızı üretebilmemiz gerek. Zira alaycılık da bir güçtür. Hem de kem tesiri çok bir güçtür. Hatırlayalım: Aleyhissalatuvesselam Efendimizin, kâfirlerin müslümanları hicvettikleri şiirlere misilleme olarak, müslümanlar tarafından da kâfirleri hicvettirdiği şairleri vardı. Onlar üzerinden bu tarz cihadı da eksik bırakmazdı. Bugün de müslümanca bir mizah 'kültürel misilleme aygıtı olarak' bize lazımdır, vesselam. Yoksa, hep kalemize giren golleri çıkarmakla uğraşacak, fakat karşıya asla gol atamayacağız. Böyle maç kazanılmayacağı da malumdur.

19 Aralık 2024 Perşembe

Cem Yılmaz'ın arabası sırat köprüsünden geçer mi?

Haberlere bakıyorum arkadaşım. Ve kendime pek hayret ediyorum. Çocuk nefsim her âdemin eline geçen varlığın spotuyla heyecanlanıyor. "Ronaldo senede şu kadar kazanıyor..." yazıyor mesela. Bakıyorum. İçimde bir dalgalanma var. "Cem Yılmaz'ın araba koleksiyonu şu kadar..." deniliyor bir manşette. Dikkat ediyorum. İçimde bir cilvelenme oluyor. Halbuki imanımla bütün bunların boş olduğunu biliyorum. Bana yüzbin altın da verilse Ronaldo'nunki gibi veya Cem Yılmaz'ınki gibi yüzü fanilikten ötesine bakmayan bir hayat istemezdim. Korkardım. En nihayetinde hepsi hiçliğe gidecek olduktan sonra bu kadar biriktirmenin ne anlamı var? Asıl sahiplik o ki, kazandığın dane kadar da olsa, asla elinden çıkmasın. İşte müslümanın umudu dünya sahrasında beka avlamaktır.

Mürşidim 13. Lem'a'nın 4. İşaret'ine şöyle yüksek bir giriş yapıyor: "Adem şerr-i mahz ve vücud hayr-ı mahz olduğunu ehl-i tahkik ve ashâb-ı keşif ittifak etmişler. Evet, ekseriyet-i mutlaka ile, hayır ve mehâsin ve kemâlât, vücuda istinad eder ve ona râci olur. Sureten menfi ve ademî de olsa esası sübutîdir ve vücudîdir. Dalâlet ve şer ve musibetler ve mâsiyetler ve belâlar gibi bütün çirkinliklerin esası, mayası ademdir, nefiydir. Onlardaki fenalık ve çirkinlik ademden geliyor. Çendan suret-i zâhirîde müsbet ve vücudî de görünseler, esası ademdir, nefiydir."

İmtihanımızı çetrefilli kılanın da bu olduğunu düşünüyorum. Evet. Hem şeriatı rahmet kılan da burası. Âlem 'ademî görünen ademîlikler' ile 'vücudî görünen vücudîlikler'den ibaret değil. Bir de 'vücudî görünen ademîlikler' ile 'ademî görünen vücudîlikler' var. Mesela? Mesela: Sadaka. Sadaka zahirde yokluksal görünüyor. Verdiğin zaman malın azalıyor. Fakat, Hakîm-i Kerîm, Hadid sûresinde mealiyle buyuruyor: "Sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlarla Allah’a güzel bir borç verenlere harcadıkları şey kat kat fazlasıyla geri ödenir. Üstelik, onlar için bitmez tükenmez, pek değerli bir mükâfat vardır." Demek ki o ademî değil. Kabuk ehline ademî görünen bir vücudîliktir. Cihad da böyledir. Oruç da böyledir. Hatta namaz da böyledir. Aldığından çok daha fazlasını verir.

Diğer tarafta da 'faiz' var. Faiz de zahirde varlıksal görünüyor. Aldığın zaman malın artıyor. Fakat, Alîm-i Hakîm, Bakara sûresinde yine kısa bir mealiyle buyuruyor: "Allah, malı artırdığı sanılan faize bereket vermez ve eksilte eksilte sonunda mahveder. Buna karşılık malı eksilttiği sanılan zekât ve sadakaları bereketlendirir. Allah, nankörlükte ve günahta ısrarlı olanların hiçbirini sevmez." Demek ki o da vücudî değil. Yine kabuk ehline vücudî görünen bir ademîliktir. İşte, Kur'an'la-sünnetle belirlenen şeriat, tam bu noktada gerekliliktir. Zira, akıl 'vücudî görünen vücudîliği' veya 'ademî görünen ademîliği' tanıyabilse de, tersi durumlarda perdelerini aşamaz. Bütünün Sahibinin ezel denen manzar-ı âlâdan haber vermesi gerekir. Haberdar ettiği hakikatler sayısınca Ona hamdolsun.

O halde 'dalâlet, şer, musibetler, mâsiyetler ve belâlar...' kabilinden her varsa onun aslında bir ademîlik bulmalıyız. Bulamayanlara bulup göstermeliyiz. Gösterirsek vücudî sanmakla aldananların gözleri açılabilir. Başta kör nefsimiz olmak üzere, cümle nefisler, kem lezzetlerinden vazgeçebilir. Yoksa? Yoksa kurtulmak da yok. Zira nefis bu dünyada vücudî görünen herşeyi vücudî olarak kabul ediyor. Ademî görünen herşeyi de ademî sayıyor. Onun gözleri ileri derecede miyoptur. Uzağı seçemez. Vicdan gibi yapamaz. Öteye bakamaz. O yüzden belki de, Bediüzzaman Hazretleri, ahirzamanın irşad usûlünü tayin ederken şu hususa dikkat çekiyor: "Âkıbeti görmeyen, bir dirhem hazır lezzeti ileride bir batman lezzetlere tercih eden hissiyat-ı insaniye akıl ve fikre galebe ettiğinden, ehl-i sefaheti sefahetten kurtarmanın çare-i yegânesi, aynı lezzetinde elemi gösterip hissini mağlûp etmektir."

Bu çeşit bir cihad her türlü araçla yapılabilir. Romanla olabilir. Sinemayla olabilir. Tiyatroyla olabilir. Zira böylesi yöntemler zaman kayıtlarından da kurtarırlar bir ölçüde. Akıbette çekilecekleri günümüze getirebilirler. Yani hayırda kullanılırlarsa 'rabıta' faydası verebilirler. Evet. Nefis neticeyi görmeden sezemez. Tatmadan bilemez. Batmadan çıkamaz. Miyopa resmi yaklaştırmak zorundayız. Onu körlükten kurtarmak ancak yaklaştırmakla olur.

Hayırlı olan herşeyde bir 'vücudîlik' var. "Mehmed Ahmed'den daha cömert!" dediğimde bir varlıksallık kastediyorum. "Ahmed Mehmed'den daha uzun!" dediğimde de kastettiğim yine bir varlıksallık. İki varlık arasında bir kıyas yaparak kendi 'hayır' tayinimi kurguluyorum. Tayin ettiğim hayır sahiden 'hayır' mı? Bunu ancak bana Bütünün Sahibi söyleyebilir. Zira vücudî olanın hakikati de Vacibü'l-Vücud'un razılığına dayanır. Âl-i İmran sûresinde şöyle denilir: "De ki: Ey mülkün sahibi olan Allahım! Sen, mülkü dilediğine verir, dilediğinden de çekip alırsın. Dilediğini aziz eder, dilediğini hor ve hakir kılarsın. Bütün hayır Senin elindedir. Senin herşeye gücün yeter."

Arkadaşım, bütün kainatı bir makine gibi düşün, kendini de o makinede bir dişli olarak hayal et. Senin dişlin makineyle uyumlu çalışıyorsa, onunla bir düzen hareketteyse, hareketinde bereket olduğundan bahsedilebilir. Yoksa eylemlerinde varlıksallık yoktur. Vücudîliklerin hep ademîliktir. Münkir bu âleme kendi çarkıyla ne katarsa katsın nihayetinde düzenden dışarıya düşer. Düzenden dışarıya düştüğü için de cezalandırılır. Hem bu dünyada hem ahirette cezalandırılır. Ahiret cezasını teşhis edememesi nefsinin miyopluğu nedeniyledir. Öyle ya! Körler uçurumlardan korkmazlar. Niye korksunlar? Görmezler ki. Derinliğin endişesi miyopluklarında kaybolur. Ancak onlar bastonları alındığında korkarlar. Ayakları boşa geldiğinde korkarlar. Iraktaki tehlikelerdense havfları yoktur.

Ankebut sûresine ismini veren ayette de kısa bir mealiyle buyruluyor ki: "Allah'tan başka veli edinenlerin hali, örümceğin durumu gibidir. Örümcek de bir yuva yapar; fakat yuvaların en zayıfı örümceğin yuvasıdır—keşke bilseler!" Hakikaten de örümceğin ağını uzaktan gördüğünde birşey var sanırsın. Halbuki elini sürdüğün anda sanki yokolur. Yani 'aslının yokluk olduğunu' fısıldar sana. Sadece sûretten ibaret olduğunu fısıldar. İşte, arkadaşım, Deccal'in 'cennet sûretindeki cehennemleri' ve 'cehennem sûretinde cennetleri' de örümcek yuvasına benziyor.

Fitnesi, vücudî görünen ademîlikler üreterek, asıl vücudîlikleriyse ademî göstererek genişliyor. Bu nedenle bir komedyene hayret ediliyor da İslam âlimine hayret edilmiyor. Tumturaklı albenisi pek fazla. Her tarafı sarmış gibi. Çok çok şeyler üretmiş gibi. Lakin yekünü örümceğin yuvası. Elini sürsen dağılıp gidecek. Çüpçürük ip gibi kopacak. Subhanallah. Örümcek yuvasının nasıl birşey olduğunu anlatamıyoruz kimseye. Çünkü sinekleştik. Her eylemsel artığa müşteri olduk. İnsan nefsinin peşine düşüp sinekleştikçe örümcek yuvası da ona sahileşir. Artık tutar da bırakmaz. Yutar da hissettirmez. Demek ağı teşhis edebilmek için önce sinekleşmekten kurtulmak gerek. Her manipülasyona kapılmamak gerek. Her koku için oradan oraya vızıldamamak gerek. Biraz da bundan belki, mürşidim, 4. İşaret'i şöyle bitiriyor:  "İşte, ey ehl-i iman! Şeytanların bu müthiş tahribatına karşı en mühim silâhınız ve cihazat-ı tamiriyeniz istiğfardır ve 'Eûzü billâh' demekle Cenab-ı Hakka ilticadır. Ve kal'anız Sünnet-i Seniyyedir."

Evet. Durması gereken yeri bilen daha az manipüle olur sahiden. O zaman Hüdamızdan herdaim dileyelim arkadaşım: Ayaklarımızı ehl-i sünnet dairesinde sabit kılsın. Yerimizi iyi bilirsek, inşaallah, oramız-buramız daha ayrı ayrı oynamaz. Ayrı ayrı oynadığı yerler azalır en azından. Arızalar için de 'istiğfar' ederiz. Nihayetinde sadece âdemiz. Herşeyden evvel ümidimiz Rahman u Rahim Sultanımızın merhametidir. Dilenmekten asla vazgeçmeyiz. Eh, hikâyemiz ceddimizin hatasıyla/tevbesiyle başladı, ahiri de elbette böyle bir umuda yaslanacaktır, vesselam.

15 Mart 2015 Pazar

Sövmeyi normalleştirmek

“İşte bir bahçeye rastgeldi. İçinde hem güzel çiçek ve meyveler var hem bakılmadığı için murdar şeyler de bulunuyor. Kardeşi dahi böyle birisine girmişti. Fakat murdar şeylere dikkat edip meşgul olmuş, midesini bulandırmış, hiç istirahat etmeden çıkıp gitmişti. Bu zât ise, ‘Herşeyin iyisine bak!’ kaidesiyle amel edip murdar şeylere hiç bakmadı. İyi şeylerden iyi istifade etti. Güzelce istirahat ederek çıkıp gidiyor.” Sekizinci Söz’den.

Bir vakitler, televizyon programlarında konu ‘sinemada cinselliğe’ gelirse, konuşan kişi özür diler gibi şöyle derdi: “Elbette cinselliğin hayatın parçası olduğunu kabul ediyorum.” Böyle sahnelerde oynamamışlar kendilerini ‘affettirebilmek’ için aynı cümleyi kullanırken, başarıyla(!) canlandırmışlar da üzerinden meşruiyet çıkarırlardı: “Cinsellik hayatımızın bir parçası.” Ve siz de ekranınızın karşısında şöyle düşünürdünüz: “Üreme sisteminin faaliyetlerini ‘hayatının bir parçası’ olarak teşhir etmeyi mantıklı görenler, umarım bir gün boşaltım sistemiyle ilgili de benzer noktaya gelmezler...” Umarım gelmezler. Umarım!

Şimdilerde iş biraz daha cinsellikten uzaklaşarak (herhalde cinsellik istedikleri kadar normalleşti artık) küfür meselesine yaklaştı. (Az ilerisinde de LGBT sapıklıkları yeralıyor.) Hayvan isimleri içeren argoların bile sansürlendiği Kemal Sunal filmlerinden, bugün, sin-kaflı küfürlerin havada uçtuğu sinema ve televizyon yapımlarına ulaştık. (Sanatta ne büyük yükseliş! AB’ye alınmayışımıza haksızlık denmez de ne denir artık?) Karşısındakinin yedi ceddine dümdüz giden esas oğlan/kızlarımız setten çıktıktan sonra mikrofon uzatıldığında; “Aaa, niye etmeyecekmişiz canım? Hayatın parçası bunlar. Sokaktaki insan da ediyor!” diyebiliyorlar. Şu sözleri işitince insan ister istemez mürşidimin ettiği nasihati de hatırlıyor:

“Hem deme: ‘Ben de herkes gibiyim.’ Çünkü herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder. Herkesle musibette beraber olmak demek olan teselli ise kabrin öbür tarafında pek esassızdır.”

‘Sokakların meşrulaştırıcılığı’ üzerine yürüyen bir sanat. Hatta bir hayat. Bir sosyoloji. Bir toplum mühendisliği. ‘Herkes gibi olmak’la ‘doğrusunu yapmayı’ ayıramayan bir terakki yanılgısı. İdealini ‘sokak’ olarak görüyor. Bunu kesinlikle sorgulatmıyor. Ne hayret ki eskiden sokaktan ziyade ev sahib-i kemaldi. Hatta sokak ehli olanlara iyi gözle bakılmazdı. ‘Sokak serserisi, sokaklarda sürtüyor, sabah-akşam sokaktasın...’ vb. terkipleri hatırlayalım. Bunların hepsi sokak hayatını tenkid içeren tabirlerdi. ‘Amaçsızlığa’ veya ‘eğitimsizliğe’ yahut ‘tembelliğe’ veyahut da ‘günahkârlığa’ gönderme yaparlardı.

Hadi, dindarlığımızın kanı acıdır, adına konuşmamız sanat camiasının hoşuna gitmez. Onu şimdilik bir kenara bırakalım. Şöyle soralım: Sokağın idealleştirilmesi sanat için ne kadar doğru? Yahut da şu suali tevcih edelim önce: Sokak aslında kimden oluşuyor? Küfür edenlerin de olduğu doğru. Ama yalnız onlardan mı ibaret? Sokakta bir de bu küfürlerden hoşnutsuz bir grup var. Evet. Öyle. Küfürlere şahit olduğum kadar, otobüslerde veya insanların toplu bulunduğu yerlerde, küfürbaz insanları uyaranlara da rastlıyorum. Fakat bu sanatın gözü nasıl birşeyse ikinciler asla batmıyor.

Bu kötülüğe seçici-geçirgen algının geldiği noktada dizilerin bile iki versiyonu olmaya başladı. Bir versiyonda küfürler, RTÜK abiyi susturacak kadar, sansürlenirken diğer versiyonda bütün küfürler korunuyor. Bir de şöyle bir acayiplik var: Küfürler öyle bir kıvama geldi ki sokağın öğreteceği birşey kalmadı. Hatta hayretten damakları şaklıyor gençlerin. Lahana yaprağı gibi günışığı görmemiş yeni küfürler öğrenebilirler ancak. Ne de olsa bu çamurlukları çalışanlar senarist. Daha profesyonelce/sanatlı sövüyorlar birbirlerine. İrticalen değil düşüne düşüne küfür ediliyor onlarda.

Otuzlu yaşlarımda olmama rağmen (ve küfür edilen ortamlarda da bulunmuşluğuma rağmen) ben bile ünlülerin ulaştığı başarıyı(!) hayretle izliyorum. Askerde ‘komutanın ettiği küfürü üzerine değil üniformaya alınmak’ diye bir tabir vardı. Küfürü daha ‘katlanılır’ kılmak için kullanıyordu erler bunu. (Psikolojik bir savunma tekniği.) Onlara göre küfür edilen kendileri değil üniformaydı. Acaba bu ünlüler de küfürleri üzerlerine değil de oynadıkları karakterlere alınarak mı rahatlıyor? Nasıl aşabiliyorlar?

Bütün bunlar bizi şu sorgulamaya götürmek zorunda: ‘Kötülük’ ondan utanılacak ve mümkün mertebe teberri edilecek birşey mi? Yoksa gerçeğin ta kendisi muamelesi görüp nümayişle duyurulacak birşey mi? Sinema/dizi sektörünün geldiği durumda ‘tedavi etmek’ yerine ‘yarayla övünmeyi’ tercih ettiği ortada. Fakat anlamıyorum. Böyle bir sanat bizi nasıl bir zirveye taşıyacak? Bir genç, kendi ebeveyninin yanında başka birisinin anasına-babasına sövdüğünde veya en nihayet kendi anasına-babasına sövdüğünde, zirveye ulaşacak mıyız? En iyi küfür dalında bir Oscar’ımız olacak mı mesela? Böyle bir bataklığın peşinde miyiz yoksa?

İster istemez mürşidimin şu sözlerini hatırlıyorum: “Evet, hakikî terakki ise, insana verilen kalb, sır, ruh, akıl, hattâ hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, herbiri kendine lâyık hususî bir vazife-i ubûdiyetle meşgul olmaktadır. Yoksa, ehl-i dalâletin terakki zannettikleri, hayat-ı dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hattâ en süflîsini tatmak için bütün letâifini ve kalb ve aklını nefs-i emmâreye musahhar edip yardımcı verse, o terakki değil, sukuttur.”

‘Sövmeyi normalleştirmek’ nasıl bir kemal içeriyor cidden merak ediyorum. Nereye varılacak bu eğitimle? Bu sanatın hakikat arayan bir felsefesi var mı? Sadece dindar olarak değil insan olarak merak ediyorum. Sokakların gerçekliği ondaki her sefaleti taşımakla mı kemal katacak? Veya buradan nasıl bir yüceliğe varılacak ki, artık küfür edenler etmekten utanmaz, ama biz uyarmaya utanır olduk? Dönüp dönüp bu meseleyi konuşasım var. Zira bazı şeyleri tartışmamak onları normalleştirmekle neredeyse eşanlamlı. İşte bugün cinsellik, hatta eşcinsellik, hususunda geldiğimiz tehlikeli eşik. Buğzumuzu sinemizde tutarak bu günahların yayılmasından başka neye hizmet ettik? Halbuki elimizle-dilimizle karşı koymanın yollarını arasaydık daha somut bir duruşumuz olacaktı. Ne diyelim? Cenab-ı Hak rüştümüzü yeniden ilham eylesin. Âmin.

"Kızım 'manifest kızı' olmasın!" diliyorsan

Freud ve Jung'la birlikte 'psikolojinin üç babası'ndan birisi sayılan Alfred Adler'in 'İnsan Psikolojisi' isimli ese...