3 Mayıs 2026 Pazar
Bediüzzaman hem İblis'e hem Cündioğlu'na cevap veriyor
Fakat adalet her zaman böyle mi işler?
"İBLİS'İ İLZAM, şeytanı ifham, ehl-i tuğyanı iskât eden Birinci Mebhas, bîtarafâne muhakeme içinde şeytanın müdhiş bir desisesini, kat'î bir surette reddeden bir vakıadır..." cümlesiyle girilen 15. Söz'ün Zeyli'nde, buna da bir cevap verildiğini düşünüyorum ben. En azından adaletin 'hep bu basitlikte işlemediğini' seziyorum.
Efendim, bahsin başlangıcı, İblis'in şu sualidir: "Sen Kur'ân'ı pek âli, çok parlak görüyorsun. Bîtarafâne muhakeme et, öyle bak. Yani, bir beşer kelâmı farz et, bak. Acaba o meziyetleri, o ziynetleri görecek misin?"
Fakat, mürşidim, bu 'güya tarafsızlık' içinde bir hile olduğuna hidayet edilir: "Hakikaten ben de ona aldandım. Beşer kelâmı farz edip öyle baktım. Gördüm ki, nasıl Bayezid'in elektrik düğmesi çevrilip söndürülünce ortalık karanlığa düşer; öyle de, o farz ile, Kur'ân'ın parlak ışıkları gizlenmeye başladı. O vakit anladım ki, benimle konuşan şeytandır; beni vartaya yuvarlandırıyor. Kur'ân'dan istimdad ettim. Birden, bir nur kalbime geldi, müdafaaya kat'î bir kuvvet verdi. O vakit, şöylece Şeytana karşı münazara başladı."
Burada bir nefes alalım. Çünkü Bediüzzaman Hazretleri ilerleyen kısımda çok 'göz açıcı' şeyler söyleyecek. Ve Cündioğlu'nun argümanındaki hatayı teşhis etmemizi sağlayacak... "Dedim: Ey Şeytan! Bîtarafâne muhakeme, iki taraf ortasında bir vaziyettir. Halbuki hem senin, hem insandaki senin şakirtlerin, dediğiniz bîtarafâne muhakeme ise, taraf-ı muhalifi iltizamdır. Bîtaraflık değildir, muvakkaten bir dinsizliktir. Çünkü Kur'ân'a kelâm-ı beşer diye bakmak ve öyle muhakeme etmek, şıkk-ı muhalifi esas tutmaktır. Bâtılı iltizamdır, bîtarafâne değildir. Belki bâtıla tarafgirliktir..."
Metinde ilk dikkatimizi çeken şey şu: Bize tarafsızlık gibi sunulan zeminleri 'hakiki tarafsızlık' olarak görmemeliyiz. Tarafsızlık sûretine büründürülmüş (modern tabirle 'objektif olmak' diyelim buna) taraf tutmalar da vardır. Bunlar hakikatte 'bâtılı iltizam'dır, karşı tarafa geçmektir, tarafsızlık değildir. Bizden "Yokluğun değil varlığın ispatlaması lazım!" beklentisi içine girenler de aslında yukarıdakine benzer bir tarafsızlık teklifinde bulunmaktadırlar. Çünkü norm olarak kabul edilmesi gereken doktrini bize onlar dayatmaktadırlar. Nitekim 'masumiyet karinesi' dediğimiz şeyin zemini "İnsanlar genellikle böyle yapmazlar!" hüsnüzannıdır. Bu hüsnüzannı hukukun temeline koyduğunuz zaman 'o güveni bozacak bir delil bulunmadıktan sonra' masumiyete hükmedilir.
Lakin hukukta da her zaman işler bu tarafsızlıkta gitmez. "Şeytan dedi ki: 'Öyle ise ne Allah'ın kelâmı, ne de beşer kelâmı deme. Ortada farz et, bak!' Ben dedim: O da olamaz. Çünkü, münâzaun fîh bir mal bulunsa, eğer iki müddeî birbirine yakınsa ve kurbiyet-i mekân varsa, o vakit, o mal ikisinden başka birinin elinde veya ikisinin elleri yetişecek bir surette bir yere bırakılacak. Hangisi ispat etse, o alır. Eğer o iki müddeî birbirinden gayet uzak, biri maşrıkta, biri mağripte ise, o vakit, kaideten, sahibülyed kim ise onun elinde bırakılacaktır. Çünkü ortada bırakmak kabil değildir. İşte, Kur'ân kıymettar bir maldır. Beşer kelâmı Cenâb-ı Hakkın kelâmından ne kadar uzaksa, o iki taraf o kadar, belki hadsiz birbirinden uzaktır. İşte, serâdan Süreyya'ya kadar birbirinden uzak o iki taraf ortasında bırakmak mümkün değildir. Hem ortası yoktur. Çünkü, vücut ve adem gibi ve nâkızeyn gibi iki zıttırlar; ortası olamaz. Öyle ise, Kur'ân için sahibülyed, taraf-ı İlâhîdir. Öyle ise, Onun elinde kabul edilip, öylece delâil-i ispata bakılacak. Eğer öteki taraf, Onun kelâmullah olduğuna dair bütün burhanları birer birer çürütse, elini ona uzatabilir; yoksa uzatamaz."
Yani 'ortası olmayan hususlar'da, mecbursunuz, bir zemini esas kabul ederek hareket edersiniz. Bu 'sahibülyed' kim olduğu kararıdır aslında. 'Aslolanın ne olduğu' sorusunun cevabıdır ortaya konulan. Kur'an insan-Allah arasındaki o sonsuz mesafede 'ortada bırakılamaz.' Çünkü bu sonsuzluğun ortası yoktur. Dolayısıyla, en azından mü'minler tarafından, 'taraf-ı ilahîde' kabul edilecektir. Mü'min olmak bu taraftarlığı gerektirir. Karşı tarafın alabilmesi için, kelamullah olduğuna dair delilleri birbir çürütmesi gerekir, o zaman alabilir. Yoksa alamaz. (Kitab-ı Kebir-i Kainatı da, tıpkı Kur'an-ı Hakîm gibi, 'kıymettar bir mal' olarak görmenizi istirham edeceğim.)
Şöyle bir temsille bir parça açmayı deneyeceğim: Türkiye'de bir hanımefendi Amerikan Başkanı Trump'ın kızı olduğunu iddia etti birara. Sitelerde illa vardır. Google'da aratınca çıkar. Her neyse... Şimdi, adalet sistemi, tutup Trump'a şöyle birşey demez: "Bu kızın babası olmadığını ispat et!" Hayır. Böyle yapmaz. Çünkü Trump'ın Türkiye'de bir kız evlat sahibi olması çok uzak bir ihtimaldir. Bunun yerine kızdan delil ister. "Trump'ın baban olduğunu neyle iddia ediyorsun?" Elinde sağlam bir delil bulunmadıktan sonra davaya konu olmaz. Yani, bir nevi adalet, "Trump'ın bu kızın babası olmayacağı ihtimaline..." yatkınlıkla yola başlar. Zira coğrafî olarak da, tarihsel olarak da, sosyolojik olarak da... Trump'ın bu kızın babası olması ihtimali zayıftır. (Belki imkansızdır da zaten.)
Ancak aynı iddiayı Trump'a yakınlığıyla(?) bilinen bir kadının kızı dilegetirse... Coğrafî, tarihsel, sosyolojik imkanı da yüksek olsa, bu davadan dolayı Trump'tan bir DNA testi istenebilir. Türkiye'de de bu türden davalar yaşanmıştı. Ve sanıyorum mezkûr test marifetiyle evlatlarının babası olduklarını kabul etmek zorunda kalan ünlülerimiz olmuştu. (Metin Akpınar, Emrah, Hacı Sabancı vs.) Burada şunu görüyoruz: Kimden ispat istediğimiz neyi asıl gördüğümüzle yakından ilintili... "Heyhat! Binler berâhin-i kat'iyenin mıhlarıyla Arş-ı Âzama çakılan bu muazzam pırlantayı, hangi el bütün o mıhları söküp, o direkleri kesip, onu düşürebilir? İşte, ey şeytan, senin rağmına, ehl-i hak ve insaf bu suretteki hakikatli muhakeme ile muhakeme ederler. Hattâ, en küçük bir delilde dahi Kur'ân'a karşı imanlarını ziyadeleştirirler..." derken Bediüzzaman Hazretlerinin dikkat çektiği de bu.
Aksi duruma ise şöyle diyor: "Bir kere beşer kelâmı farz edilse, yani Arşa bağlanan o muazzam pırlanta yere atılsa, bütün mıhların kuvvetinde ve çok burhanların metanetinde birtek burhan lâzım ki onu yerden kaldırıp Arş-ı Mânevîye çaksın—tâ küfrün zulümatından kurtulup imanın envârına erişsin. Halbuki buna muvaffak olmak pek güçtür. Onun için, senin desisenle, şu zamanda, bîtarafâne muhakeme sureti altında çokları imanlarını kaybediyorlar."
Neyi asıl buluyorsak ona göre ispat istiyoruz. İnsanların masumiyetine inanıyorsak suçun ispatını istiyoruz. Kur'an'ın beşer kelamı olduğunu inanıyorsak, o zaman da, müslümanların bize mucizeler göstermesini bekliyoruz. (Belki görsek bile inanmıyoruz.) Cündioğlu'nun söyleminde de bu zehir kendisini gösteriyor. Allah'ın yokluğunu bir şüphe olarak dilegetirenlerden delil beklemiyor da, delil getirme yükümlülüğünü sadece "Allah vardır!" diyenlere yüklüyorsak, geçmiş olsun, çoktan tarafımızı değiştirmişiz demektir. Ve 'aslolana dair imanımız da yerinden oynamış' demektir. Yani aslolanda bu oynama olduğu için 'delil beklentisi' de yerini değiştirmiştir.
Fakat mü'minler, elbette, ne cahiliyede Ebu'l-Hikem denilen Asr-ı Saadet'in Ebu Cehil'i gibi, ne de eskilerde 'İslamcı aydın' fakat yenilerde 'bir acayip şey Cündioğlu' gibi, hareket etmezler. İmanlarının gereği olan "Hiçbirşey yoktur ki Allah'ı hamd ile tesbih etmesin!" itikadıyla 'masumiyet karinesini' imanları yönünde kullanırlar. Karşı taraftan da iddialarını ispatlarını beklerler. Sonra o delil diye sunulan o herzeleri kalplerindeki mü'min taraftarlığıyla sigaya çekip yanlışlarını ortaya dökerler. (Objektif değil mü'min olurlar.) Nitekim Allah'ın fakir kulu Ahmed de, tamamen Rabbinin fazl-ı ilahîsi ile, hidayet edildiği bu ameli işlemeye çalıştı. Becerdi-beceremedi. Becerdiği kısmı yine fazl-ı ilahî ile oldu. Beceremediği kusurlarından ibarettir. Allah taksiratımızı affetsin. Bize rüşdümüzü ilham eylesin. Ne İblis'in ne de İblis misal insanların tuzağına düşürmesin. Âmin.
Derkenar: Enis Doko'nun Cündioğlu'na cevap sadedinde dediği "Tanrının varolduğu iddiası da, var olmadığı iddiası da eşit derede bilgi iddiasıdır..." cümlesine yukarıdaki perspektiften hareketle itiraz ediyorum. Bu söyleyiş bir mü'min için yanlıştır. Çünkü bizim için Allah'ın varlığı-yokluğu eşit bir bilgi iddiası sayılmaz. İmanımız gereğince böyle bir eşitlik gözetmeyiz. Varolmadığı iddiasına 'şüphe' gözüyle bakarız. Varolduğu iddiasına 'iman' ederiz. Yazıda buna da değinmek isterdim. Lakin epey uzadı. Daha fazlasına mecali kalmadı.
19 Aralık 2024 Perşembe
Cem Yılmaz'ın arabası sırat köprüsünden geçer mi?
Mürşidim 13. Lem'a'nın 4. İşaret'ine şöyle yüksek bir giriş
yapıyor: "Adem şerr-i mahz ve vücud
hayr-ı mahz olduğunu ehl-i tahkik ve ashâb-ı keşif ittifak etmişler. Evet,
ekseriyet-i mutlaka ile, hayır ve mehâsin ve kemâlât, vücuda istinad eder ve
ona râci olur. Sureten menfi ve ademî de olsa esası sübutîdir ve vücudîdir.
Dalâlet ve şer ve musibetler ve mâsiyetler ve belâlar gibi bütün çirkinliklerin
esası, mayası ademdir, nefiydir. Onlardaki fenalık ve çirkinlik ademden
geliyor. Çendan suret-i zâhirîde müsbet ve vücudî de görünseler, esası ademdir,
nefiydir."
İmtihanımızı çetrefilli kılanın da bu olduğunu düşünüyorum.
Evet. Hem şeriatı rahmet kılan da burası. Âlem 'ademî görünen ademîlikler' ile
'vücudî görünen vücudîlikler'den ibaret değil. Bir de 'vücudî görünen
ademîlikler' ile 'ademî görünen vücudîlikler' var. Mesela? Mesela: Sadaka.
Sadaka zahirde yokluksal görünüyor. Verdiğin zaman malın azalıyor. Fakat, Hakîm-i
Kerîm, Hadid sûresinde mealiyle buyuruyor: "Sadaka
veren erkekler ve sadaka veren kadınlarla Allah’a güzel bir borç verenlere
harcadıkları şey kat kat fazlasıyla geri ödenir. Üstelik, onlar için bitmez
tükenmez, pek değerli bir mükâfat vardır." Demek ki o ademî değil.
Kabuk ehline ademî görünen bir vücudîliktir. Cihad da böyledir. Oruç da
böyledir. Hatta namaz da böyledir. Aldığından çok daha fazlasını verir.
Diğer tarafta da 'faiz' var. Faiz de zahirde varlıksal görünüyor.
Aldığın zaman malın artıyor. Fakat, Alîm-i Hakîm, Bakara sûresinde yine kısa
bir mealiyle buyuruyor: "Allah, malı
artırdığı sanılan faize bereket vermez ve eksilte eksilte sonunda mahveder.
Buna karşılık malı eksilttiği sanılan zekât ve sadakaları bereketlendirir.
Allah, nankörlükte ve günahta ısrarlı olanların hiçbirini sevmez."
Demek ki o da vücudî değil. Yine kabuk ehline vücudî görünen bir ademîliktir.
İşte, Kur'an'la-sünnetle belirlenen şeriat, tam bu noktada gerekliliktir. Zira,
akıl 'vücudî görünen vücudîliği' veya 'ademî görünen ademîliği' tanıyabilse de,
tersi durumlarda perdelerini aşamaz. Bütünün Sahibinin ezel denen manzar-ı
âlâdan haber vermesi gerekir. Haberdar ettiği hakikatler sayısınca Ona
hamdolsun.
O halde 'dalâlet, şer,
musibetler, mâsiyetler ve belâlar...' kabilinden her varsa onun aslında bir
ademîlik bulmalıyız. Bulamayanlara bulup göstermeliyiz. Gösterirsek vücudî
sanmakla aldananların gözleri açılabilir. Başta kör nefsimiz olmak üzere, cümle
nefisler, kem lezzetlerinden vazgeçebilir. Yoksa? Yoksa kurtulmak da yok. Zira
nefis bu dünyada vücudî görünen herşeyi vücudî olarak kabul ediyor. Ademî
görünen herşeyi de ademî sayıyor. Onun gözleri ileri derecede miyoptur. Uzağı
seçemez. Vicdan gibi yapamaz. Öteye bakamaz. O yüzden belki de, Bediüzzaman
Hazretleri, ahirzamanın irşad usûlünü tayin ederken şu hususa dikkat çekiyor: "Âkıbeti görmeyen, bir dirhem hazır
lezzeti ileride bir batman lezzetlere tercih eden hissiyat-ı insaniye akıl ve
fikre galebe ettiğinden, ehl-i sefaheti sefahetten kurtarmanın çare-i yegânesi,
aynı lezzetinde elemi gösterip hissini mağlûp etmektir."
Bu çeşit bir cihad her türlü araçla yapılabilir. Romanla olabilir.
Sinemayla olabilir. Tiyatroyla olabilir. Zira böylesi yöntemler zaman
kayıtlarından da kurtarırlar bir ölçüde. Akıbette çekilecekleri günümüze
getirebilirler. Yani hayırda kullanılırlarsa 'rabıta' faydası verebilirler.
Evet. Nefis neticeyi görmeden sezemez. Tatmadan bilemez. Batmadan çıkamaz.
Miyopa resmi yaklaştırmak zorundayız. Onu körlükten kurtarmak ancak
yaklaştırmakla olur.
Hayırlı olan herşeyde bir 'vücudîlik' var. "Mehmed
Ahmed'den daha cömert!" dediğimde bir varlıksallık kastediyorum. "Ahmed
Mehmed'den daha uzun!" dediğimde de kastettiğim yine bir varlıksallık. İki
varlık arasında bir kıyas yaparak kendi 'hayır' tayinimi kurguluyorum. Tayin
ettiğim hayır sahiden 'hayır' mı? Bunu ancak bana Bütünün Sahibi söyleyebilir.
Zira vücudî olanın hakikati de Vacibü'l-Vücud'un razılığına dayanır. Âl-i İmran
sûresinde şöyle denilir: "De ki: Ey
mülkün sahibi olan Allahım! Sen, mülkü dilediğine verir, dilediğinden de çekip
alırsın. Dilediğini aziz eder, dilediğini hor ve hakir kılarsın. Bütün hayır
Senin elindedir. Senin herşeye gücün yeter."
Arkadaşım, bütün kainatı bir makine gibi düşün, kendini de o
makinede bir dişli olarak hayal et. Senin dişlin makineyle uyumlu çalışıyorsa,
onunla bir düzen hareketteyse, hareketinde bereket olduğundan bahsedilebilir.
Yoksa eylemlerinde varlıksallık yoktur. Vücudîliklerin hep ademîliktir. Münkir
bu âleme kendi çarkıyla ne katarsa katsın nihayetinde düzenden dışarıya düşer.
Düzenden dışarıya düştüğü için de cezalandırılır. Hem bu dünyada hem ahirette
cezalandırılır. Ahiret cezasını teşhis edememesi nefsinin miyopluğu
nedeniyledir. Öyle ya! Körler uçurumlardan korkmazlar. Niye korksunlar? Görmezler
ki. Derinliğin endişesi miyopluklarında kaybolur. Ancak onlar bastonları
alındığında korkarlar. Ayakları boşa geldiğinde korkarlar. Iraktaki
tehlikelerdense havfları yoktur.
Ankebut sûresine ismini veren ayette de kısa bir mealiyle
buyruluyor ki: "Allah'tan başka veli
edinenlerin hali, örümceğin durumu gibidir. Örümcek de bir yuva yapar; fakat yuvaların
en zayıfı örümceğin yuvasıdır—keşke bilseler!" Hakikaten de örümceğin
ağını uzaktan gördüğünde birşey var sanırsın. Halbuki elini sürdüğün anda sanki
yokolur. Yani 'aslının yokluk olduğunu' fısıldar sana. Sadece sûretten ibaret
olduğunu fısıldar. İşte, arkadaşım, Deccal'in 'cennet sûretindeki cehennemleri'
ve 'cehennem sûretinde cennetleri' de örümcek yuvasına benziyor.
Fitnesi, vücudî görünen ademîlikler üreterek, asıl
vücudîlikleriyse ademî göstererek genişliyor. Bu nedenle bir komedyene hayret
ediliyor da İslam âlimine hayret edilmiyor. Tumturaklı albenisi pek fazla. Her
tarafı sarmış gibi. Çok çok şeyler üretmiş gibi. Lakin yekünü örümceğin yuvası.
Elini sürsen dağılıp gidecek. Çüpçürük ip gibi kopacak. Subhanallah. Örümcek
yuvasının nasıl birşey olduğunu anlatamıyoruz kimseye. Çünkü sinekleştik. Her
eylemsel artığa müşteri olduk. İnsan nefsinin peşine düşüp sinekleştikçe
örümcek yuvası da ona sahileşir. Artık tutar da bırakmaz. Yutar da
hissettirmez. Demek ağı teşhis edebilmek için önce sinekleşmekten kurtulmak
gerek. Her manipülasyona kapılmamak gerek. Her koku için oradan oraya
vızıldamamak gerek. Biraz da bundan belki, mürşidim, 4. İşaret'i şöyle bitiriyor: "İşte,
ey ehl-i iman! Şeytanların bu müthiş tahribatına karşı en mühim silâhınız ve cihazat-ı
tamiriyeniz istiğfardır ve 'Eûzü billâh' demekle Cenab-ı Hakka ilticadır. Ve
kal'anız Sünnet-i Seniyyedir."
Evet. Durması gereken yeri bilen daha az manipüle olur
sahiden. O zaman Hüdamızdan herdaim dileyelim arkadaşım: Ayaklarımızı ehl-i
sünnet dairesinde sabit kılsın. Yerimizi iyi bilirsek, inşaallah,
oramız-buramız daha ayrı ayrı oynamaz. Ayrı ayrı oynadığı yerler azalır en
azından. Arızalar için de 'istiğfar' ederiz. Nihayetinde sadece âdemiz.
Herşeyden evvel ümidimiz Rahman u Rahim Sultanımızın merhametidir. Dilenmekten
asla vazgeçmeyiz. Eh, hikâyemiz ceddimizin hatasıyla/tevbesiyle başladı, ahiri
de elbette böyle bir umuda yaslanacaktır, vesselam.
2 Aralık 2022 Cuma
Yokluğunda bir varlık var
Kibir avuçlarını kapamaktır. "Ben bana yeterim!" demektir dünyaya. Hatta "Ben hepinize yeterim!" Bu sadedde tekebbür ancak el-Mütekebbir olan Allah'ın hakkıdır. Çünkü es-Samed olan yalnız Odur. Herşey varlığa çıkmak (ve de varlıkta kalmak) için yaratışına muhtaçtır. Oysa hiçbirşeye muhtaç değildir. el-Kayyum Odur. Bir projektörün görüntüyü perdede tuttuğu gibi her ân bizleri varlıkta tutar. Allah büyüklendiğinde kendisini olmadığı birşeyle tavsif etmez arkadaşım. Bunu sakın yanlış anlama. Çünkü büyüklenmek 'fazlası görünmek' gibi anlaşılıyor bizde sadece. Doğru değildir. Allah büyüklendiğinde Zât-ı Kudsîsini hakkıyla tarif etmiş olur. Senasını ettirdiğinde hakettiği övgüyü işitmiş olur. Şükrümüz de zaten hakettiği teşekkürdür. Yani ki, arkadaşım, Hak Teala bizden her ne istese hakkı olanı ister. İhtiyacından istemez. Gereğinden ister. Adaleti öğretir. 'Mış gibi' sahası değildir orası.
'Mış gibi'yi biz aramızda yaparız. Çünkü hakikatte sahibi olmadığımız şeylerin ticaretini yapıyoruz şu hayatta. Emanetçisi olduklarımızı al-satıyoruz. Emanetçi sahiplik iddia ettiğinde hakikatin gurbetine düşer. Kibri terkettiğimizde tevazu sılamız olur. O 'vazedildiğin gibi' olma halidir. 'Alçakgönüllülük' diyorlar ya karşılamıyor. Aslı şu: Alçalmak, alçaktaymış gibi yapmak, yok. Zaten alçaktasın. Ait olduğun yerden konuşmaktır tevazu. Yapmacıklık değildir. Tasannuyu kibirliyken yapan biziz. Cenab-ı Hakkın büyüklenmesi ise yapmacık değildir. Kemalini tarifidir.
"İnsan kendisini müstağni gördükçe azgınlaşır!" buyruluyor Alâk sûresinde. İşte Kur'an'ın kelamullah olduğuna bir delil. Sen bundan daha isabetlisini duydun mu? Kur'an'da sahiden Allah konuşuyor. Zira bu derece teşhis başkasının sözünde bulunamaz. Ancak Ustası eserini bu denli 'tastamam' tarif edebilir. Evet. Gerçekten de 'kendimizi ihtiyaçsız gördükçe' azgınlaşmaya başlıyoruz. Yoldan çıkışımız da biraz şuna benziyor: Bir fabrikanın herhangi bir çarkı, çevresiyle uyumlu şekilde görevini yürütmesi gerektiğini unuttukça, kendi başına buyruk şeyler yapmaya başladıkça, düzenin zararına işliyor. Kendimizi yeterli görmek bizi büyük resme ilgisizleştiriyor. Lekemizle uğraştırıyor. Uyumdan habersizleştiriyor. Hodbinlik, hodgamlık, hodendişlik... Yani ki 'ben merkezcilik' hükmü altına alıyor herşeyimizi. Ve bu odaklanma hatasıyla parçası olduğumuz bütüne zarar vermeye girişiyoruz artık. Halbuki, arkadaşım, konu biz değiliz. Konu hep beraber Allah'ın senasını edebilmek. Bir orkestrada konu davulcu değildir. Hizmetçisidir. Davulcu gümgümünü konunun ta kendisi sanrılarsa bütün ahengi altüst edebilir. İstiğnamız bizi böylesi bir yanlış tezahüre götürüyor. Harf kendisini kelimenin tamamı sandığında okunacakları okutmaz olur. Vurgu azı çoğa galip eder. Varlıkta elbette tuttuğumuz bir yer var. Ancak tutamadığımız yerler tuttuğumuzdan çok.
'Kanser' nedir bilir misin? Kanser sorunlu bir hücrenin bedenin yerine geçmeye çalışmasıdır. Amitoz bölünmeyle meczup çoğalarak içinde yaratıldığı âkilliği mahvetmesidir. En nihayet yıktığı uyumun enkazında kendisi de kalır. Öldürdüğü canlının vücudunda kendisi de ölür. Bindiği dalı kesen oduncu gibidir yani. Fakat bu ebleh halini sonu gelene kadar farketmez. İnsanın tekebbürü de onun kanserleşmesidir işte. Tevazusu şifasıdır. Bunu şuradan da anlayabilirsin ki: Tevazu gösterdikçe, varlık, yaptığının doğruluğuna işaret eder gibi seni ödüllendirir. Bir Kanser Hastasından Yakınları İçin 75 Faydalı Öneri isimli kitapta okumuştun. Sonra Vücudunuz Hayır Diyorsa: Duygusal Stresin Bedelleri eseri de öğrendiklerini desteklemişti. Ölümcül hastalıklara yakalananlar genelde hayatın yükünü tek başlarına kaldırmaya çalışanlar. Hastalık sürecinde ilk öğrendikleri şeyse 'insanlardan yardım istemeye alışmak'tır. Hatta, yazar Deborah Hutton'ın tecrübesiyle de altını çizdiği üzere, sanki kanser, acizliğini bilmeyen insanlara 'yardım istemeyi belletmek' için gönderilmiştir. Aslını idrak ettikçe bir nebze hafifler.
Aleyhissalatuvesselam Efendimiz "Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse cennete giremeyecektir!" buyuruyor. Onun bu inci-mercan beyanına şu açıdan da iman ediyorum: Evet. Öyle. Kibri yokedemeyen insan hayatından tasannuyu da çıkaramıyor. Tasannuyu yokedemeyense 'mış gibi' yapmaktan kurtulamıyor. 'Mış gibi' gemiye atabileceğimiz yükleri sırtımızda taşımamızın en büyük müsebbibi. Yani, her neyde kibir yapıyorsak, onun fazladan yükünü çekiyoruz. Bu fazla yük de 'mümkün cennet fırsatı'ndan uzaklaştıyor bizi. Çünkü, cennet, ona ihtiyacımızı bildikçe bizi tamamlıyor. Bizim tamamlanmamız cennetimiz oluyor. Eğer ihtiyaçlarımız olmazsa Allah'ı bilemezdik. Yaralarımız olmasaydı bedenimize ışık sızamazdı Mevlana Hazretlerinin tabiriyle. Eksik bırakıldık ki tamamlanalım. Avuçlarımız boş bırakıldı ki oraya bağışlarda bulunulsun. Rahmet dolsun. Sahibi bulunsun. İnkâr etmek yerine açmalıyız. Açtıkça zenginleşeceğiz. Açtıkça hayatımız bereketlenecek. Açtıkça cennete dönüşecek.
Hem yine denmiyor mu: "Her adam için, heyet-i içtimaiyede görmek ve görünmek için mertebe denilen bir penceresi vardır. O pencere kamet-i kıymetinden yüksek ise tekebbürle tetâvül edecek. Eğer kamet-i kıymetinden aşağı ise tevazu ile takavvüs edecek ve eğilecek, tâ o seviyede görsün ve görünsün. İnsanda büyüklüğün mikyası küçüklüktür. Yani tevazudur. Küçüklüğün mizanı büyüklüktür. Yani tekebbürdür."
Dua da bu anlamda bir 'kabullenme eğitimi' değil mi? Mürşidim bir başka yerde diyor ki: "Bir müslim ne derece dine mütemessik ise, o derece kibrinden, gururundan, hatta izzet-i rütebîden fedakârlık etmek gerektir." Çünkü sebeplere hallakiyet/yaratıcılık vermemenin (tevhidin) sonucu kendini detaylaştırmaktır. Hatta şunun arkasında, arkadaşım, 'yaralarınla barışmak' da vardır. Bediüzzaman'ın 'elyazısının kötülüğünü kabullenmekle-barışmakla' elde ettiği zenginliği düşünsene: "Eskiden beri diyordum: 'Ya Rabbi! Ben o kadar muhtaç iken ve nazmı severken, bu iki nimet bana verilmedi' diye, teşekkî değil, tefekkür ediyordum. Sonra bana kat'î tebeyyün etti ki: Şiir ve hat bana verilmemek de büyük bir ihsan imiş. Hem o hatta ihtiyacımı sizin gibi kalem karamanlarının muavenetleri temin ediyor. Hat bilseydim, hatta itimad edip, mesâil ruhta kararlayarak nakşedilmeyecekti. Eskiden, hangi ilme başladım, hattım olmadığı için ruhuma yazardım. Fevkalâde bir meleke ihsan edildi."
Eksiklerimize "Bakalım nasıl tamamlanacağız?" diye baktıkça cennetimizin kapısı açılıyor. İstiğnaya kapıldıkça bizden küsüyor. Allah korusun. Cennetinden kopan cehennemine yuvarlanıyor. Sahi şu da enteresan değil mi: Cehennem sürekli yandırılmakla sanki bir 'eksiltilme' yeridir. Adem memleketidir. Yıkım cenderesidir. Cennetse nimetlenmekle sürekli 'arttırıldığımız' bir semttir. Vücud yurdudur. İnşa menzilidir. Eğer cehennemin müsebbebi içimizde barındırdığımız kibirse, yani ki o ateşi "Ben hepinize yeterim!" iddiası tutuşturuyorsa, "Bak bakalım yetiyor musun?" tarzı 'mütemadiyen eksiltilmeyle' cezalandırılması mâkul değil midir? Hem madem cennetlik olanlar mütevazı davranıyor. Eksikliğini biliyor. Onların da 'mütemadiyen çoğaltılması' manidar görünmez midir? Ben; hem bu dünyadaki hem ahiretteki tecellileriyle; kibir ile adem, tevazu ile vücud arasında bağlar görüyorum. Ama gösterebiliyor muyum? İşte ona da sen karar vereceksin arkadaşım. Yani onu da sen tamamlayacaksın. Ne de olsa yorum şahit olunanı tamamlar. Zenginleştirir. Ve şahit olunduğunun bir delilidir.
18 Mart 2022 Cuma
Dönüşü olmayan bir duayız biz
"Bütün kâinattan dergâh-ı İlâhiyeye giden bir duadır."
Mürşidim kalbime dokunduğundan beri herşeyi duaya dönüştürdüm. Artık başka hiçbirşey yok. Her 'şey' bir dua. Çünkü mutlak ademden yoksun bırakıldım. Ne mutlu! Hiçliğe düşmek imkandan çıktı. Çünkü hiçlikten gelmedim. Herşey geldiği yere döner. Ondan gelense Ona döner. Ben yokken bile vardım. Var yokken bile vardı. Zaman geçmezken bile bir yerlerde ismi geçiyordu. Varlık ne kadar evvele gitse, hatta kendini cismen hiç etse, kadîm olan Allah'ın ilminden ileriye-geriye gidemiyordu.
Biz varlığa boşluktan düşmedik arkadaşım. Boşluk varlığa bizimle düştü. Madem ki Allah varolacak herşeyi biliyordu, ki biliyordu ki yaratıyordu, o halde mutlak yokluktan sözedilemezdi. Herşey varolmadan önce yalnızca ilimdi. Alîm olan hepsini bilirdi. Hafîz olan hepsini saklardı. Bunu da bana mürşidim öğretti.
İşte bu ilmin duasıyla varlık sahnesine çıkarıldık. Rahmet bilinene varoluş da lütfetti. İhtiyaçtan yaratılmadık. İkramdan yaratıldık. Hakikat-i Muhammediye aleyhissalatuvesselam varolmayı hakeden öyle bir güzellikti ki, Cenab-ı Hak, aziz hürmetine bizleri de varlık sahnesine getirdi.
Nurundan yaratıldığımıza itiraz edecek bir gerekçe göremiyorum. İlim de nurdur çünkü. Birşey hakkında bilgi sahibi olmak etkileşime girmek gibidir. Ondan taşan birşey size gelmiş gibidir. Öyle ya: Güneşten bize ışık geliyor. Güneşi bu ışık sayesinde biliyoruz. Yine bu ışık hakkında deniliyor ki: İsm-i Nur'un Hidrojen-Helyum düzeninde bir tecellisidir. Onu aşamadığımız için bize varoluş görünür. İpleri görecek açıya sahip olmayanlar için kuklalar da 'kendiliğinden' hareketlidir. Demek: Sebepleri yaratıcı sananların aslında açısı bozuk. 'Olanı' görüyorlar da 'olduranı' göremiyorlar.
Belki güneş de uzayın yüzeyinde bir kabarcıktır ha? Nasıl su damlası güneşin yansımasını sinesine sığdırıyor. Belki güneş de başka bir güneşin, belki de Şems-i Sermed'in, tecellisini kendisinde yansıtıyor. Sen ışık ondan doğuyor sanıyorsun. Çünkü dört boyutlu fiziğin üstüne çıkamıyorsun. Eğer iki boyutlunun üstüne çıkamasaydın da parıldayan su damlası güneşin oluverirdi.
Hakikat-i Muhammediye sadece bir ilim olarak varken de varolmak için dua ederdi. Çünkü o kadar güzeldi. (Güzelliğin kendisi bir duadır.) Çünkü o kadar hikmetliydi. (Hikmetin kendisi bir duadır.) Çünkü o kadar rahmete şâyândı. (Aczin-fakrın kendisi bir duadır.) Cenab-ı Hak onun ifade ettiği cemali varlık sahasına getirdi.
Aleyhissalatuvesselamın nurundan yaratılmak ne büyük şereftir. Demek bizde de kıymettar hakikatinden birşeyler vardır. Varolan herşey varolduğuna sevinir. Varolan herşey varolmakla gönenir. Yani hep varolmak ister. Sonsuzluk ister. Şu haliyle sanki göğsündeki sırrı sezmiş gibidir. Öyle ya: Damlacığın bizzat kalmaya hatırı yoktur da göğsünde gösterilen güneşin vardır. Göğsünde gösterilen güneş hürmetine damlacığa da hürmet edilir.
Bizim göğsümüz acayip bir sır saklıyor arkadaşım. Sırrını inkâr etmezse cennet bahşedilecek. Sırrını inkâr ederse de cehenneme dahledilecek. Herşekilde sonsuzluktan kaçınamayacak. Neden? Çünkü güneşi gösterdi bir kere. Artık bu göğsün varlıktan kendini sakınabilmesi mümkün değil. Kendisinin hatırı yoksa da göğsünde gösterilenin hatırı var. Hep bilinegelen duasının neticesinde varlık sahasına çıktı. Hikmeti kabul edildi. Gayri bu duanın dönüşü yoktur.
8 Temmuz 2016 Cuma
Varlığın yokluğu yokluğun varlığından acıdır
İhlas sosyalmedya denen şeye nasıl dayanacak? Bu çılgınca paylaşma arzusuna. Şahit kılma arzusuna. Gizli amelimiz kalmayacak ki onunla 'sadece Allah'ın rızasını umduğumuzu' iddia edebilelim. Taziyesini paylaşıyor. Sadakasını paylaşıyor. Hasta ziyaretini paylaşıyor. Bunca 'haberdar etme' nasıl emin ve rahat olur ki, desin: "Bütün bunlar sadece Allah rızası içindi."
Diyemez. Dese de inanılmaz. Ben inanamıyorum. Her anına çılgınca şahit tutmaya çalışırken hüsnüzannımı korumakta zorlanıyorum. Çünkü 'yetmediğini' farkediyorum. Neyin yetmediğini? Şahit olarak Allah'ın yetmediğini. Yetmiyor ki duyurmak istiyorsun vesilesi kılındığın her hayrını. Halbuki Fussilet sûresi aksine soruyor: "Rabbinin herşeye şahit olması yetmez mi?"
Yaşadığını sanmanın yeni bir müskiri çıktı şimdilerde: Daha çok şahit bulmak. Bununla daha çok varolduğunu sanıyor. Benim veya bizim dünyamızdaki varoluşunun/şahitliğimizin onu daha 'kalıcı' kıldığını düşünüyor. Halbuki hiçbir şey değişmedi. Hâlâ aynı faniliğin izlerini taşıyor fiilerin. Tek farkı: Bir yerlere yazmış oldun. Gözlerimizi o anın farkında kıldın. Hafızamızda bir vücudu daha oldu seninkinden başka. Bildik. Duyduk. Öğrendik. Gördük. Sen belki bizim kadar da aklında tutamayacaktın eylediğini. Biz biraz daha tutacağız başka kablarda. Bu kadar... Geçiciliğindeki değişiklik ancak bu kadar oldu.
Şimdilerde yaşadığını sananın tek tesellisi her anına şahit tutmak. Ve bununla hakikaten yaşadığını, dolu dolu yaşadığını, iliklerine kadar yaşadığını isbat etmeye çalışıyor. Mümkün mü bu? Faninin şahitliğiyle mülk bakileşir mi? Kendisini varlıkta tutamayan başkasının varlığını varlıkta tutabilir mi?
Şahidinim. Yaptın. Şahidinim. Gördün. Şahidinim. Tattın. Peki. Nasıl kazanırsın? Şahit olarak beni tuttuğun halde davanı isbat etmeye çalıştığın kişi de benim. Canım çekmediği halde nasıl kazanırsın? Hadi, beni de boşverelim. Hakikatte nasıl kazanırsın? Yaşadıklarını biriktirmiyorsun ki. Vedalaşacaklarının sayısını arttırıyorsun. Kovan deliktir. Bulduğun diğer kovaların (yani şahitlerinin) kovaları da seninki gibidir. Tutamazlar. Tutsalar da saklayamazlar. Bırakacaklar. İlla ki unutacaklar. Önemsediklerini de inkar edecekler. Bu şahitlerin tamamı 'kalıcılık' iddiasında yalancıdır. Nasıl kazanırsın?
Bir zaman senle olmuşlardı ama senin olmadılar ki. Sahiplik ne demek? Sahiplik her istediğinde yanında bulmaktır. Sahip olan sahip olduğunu arzu ettiğinde veya muhtaç olduğunda yanında bulur. Kur'an'daki ifadesiyle: 'Herşeyin hazinesi yanında olan'dır asıl sahip. Her istediğinde yanında bulamadığın senin olmamıştır. Senle olmuştur. Sende olmuştur. Senden olmuştur. Sana olmuştur. Ama senin olmamıştır. Senin olsaydı seni terkedemezdi çünkü. Mülkü, Malik'ini, iradesi ve isteği dışında terkedemez. Terkediyorsa emanettir. Demiyor mu Rahman sûresi de bize öyle: "Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çevresinden geçmeye gücünüz yeterse geçin gidin. Ama Allah'ın verdiği bir güç olmadan geçemezsiniz."
O vakit bu fenaya mahkûm şahitliklerle avunmak da boş. Yaratıcısının şahitliğinden başka yaradılana teselli yoktur. İsm-i Hafîz'den başka yaşanmışın ve yaşayanın devası yok. Hakiki sahiplik ancak unutmamakla ve yaratabilmekle olur. İnsanın sahipliği mecazidir, çünkü hem unutur hem yaratamaz. Kendisiyle olanın da tüm detaylarını kuşatamaz. Kuşattığının da tamamını saklayamaz. Sakladığının da tamamını diri tutamaz. Aradığında aynı tazelikte bulamaz. Yaratamadığını her arzu ettiğinde veya ihtiyacı olduğunda yanında göremez. Demek bir çekmeceye atmamıştır. Bir kasaya kapatamamıştır. Tapusu elinde de değildir. Ölüm elinden aldıktan sonra hiçbir belge ile varlığını tazeleyemez.
'Zeval-i elem lezzet olduğu gibi zeval-i lezzet dahi elemdir...' diyen Bediüzzaman buna da dikkatimizi çekiyor. Lezzet bir sahiplik (her istediğinde yanında bulma) arzusu verdiğindendir ki, hakikatte hakikati olmadığından acı çektiriyor. Varlığını, o varlığın tekrarını, özletiyor. Lezzeti ve o lezzetin taşıyıcısını bir şekilde tutmak istiyoruz. Olmuyor. Varlığı her hatırladığımızda tekrar yokoluyor. Varlığı yokolmuyor. Yokluğu tekrar be tekrar varoluyor.
Nefsin lezzetleri tekrar tekrar yokolucudur. Bir gidince hep gidicidir. 'Elem' ise yanımızda bulmak istediğimiz birşey değildir ki, gidişiyle sahiplik arzumuza yokluğunun varlığını çektirsin. Yoku yok oluyor onun. "Yok yok ise o vardır. Yok yok olsa varolur..." sırrını mazhar oluyor. O varlıksallıktan bir lezzet alıyoruz. Yokunun yokluğu varlık oluyor. Demek, sahibi olmamakta arasak, bize çok lezzet ve varlık var. Tutmaya çalışanın elleri yara...
AK Partililer 'AK Patililer'e karşı!
AK Parti'nin sorunu 'pekmezin sinek çekmesi' sorunudur. Maşaallah ki, AK Parti, 'dindar-dine hürmetkâr' diye tarif ettiğ...
-
Hatırlarsanız, bir hafta kadar önce Cemil Tokpınar abiye dair bir analizimi yazmıştım. Çok derinlemesine sayılmayacak, kısacık birşey. Şim...
-
Tabii insanın ağırına gidiyor. Zamanında, FETÖ'nün Zaman'a 10 Kasım'da aldığı tam sayfa ilan nedeniyle ortalığı yıkan muhafazakâ...
-
" Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın müminlerin, kendi vicdanları ile hüsnüzanda bulunup da: 'Bu, apaçık bir iftiradır...

