16 Haziran 2026 Salı
Biz niye evde kaldık?
Benzer birşeyi, çok nâmlı bir üniversiteden pazarlama eğitimi almış, 'Özgür' ismindeki bir arkadaşımdan da duymuştum. O da ticarette başarılı olmak için 'cahil cesareti' sahibi olmak gerektiğini söylerdi. Kendisinin başarısızlığını da 'o cahillikten kurtarılmış olmasına' bağlardı. Ona göre, teşebbüs etmeden önce çok düşünmek, teşebbüsü öldürüyordu. Modern eğitim ise 'raporlama yapmaktan' ticaret yapmaya zaman bırakmıyordu. Kendisi gibiler evraklarla boğuşurken ilkokul mezunu 'Anadolu Kaplanları' hızla paranın gözüne basıveriyordu.
Onların bu sözleri, bana, Efendimiz Aleyhissalatuvesselamın 'gençleri erkenden evlendirmek' konulu hadislerini hatırlatmıştı. Hani hem Buharî hem Müslim'de yeralan birisinde buyuruyor: "Ey gençler! Sizden kimin evlenmeye gücü yetiyorsa hemen evlensin. Çünkü evlilik, gözü haramdan sakındırmak ve iffeti korumak için en etkili yoldur. Kimin de evlenmeye gücü yetmiyorsa, oruç tutsun; çünkü oruç, onun için bir kalkandır (şehveti kıran bir engeldir)." (Buhârî, Nikâh 3; Müslim, Nikâh 1) Yine Tirmizî'de geçen bir başkasında da diyor ki: “Üç şeyi geciktirmeyin. Vakti gelince namazı, hazır olunca cenâzeyi ve denk birini bulunca bekârı evlendirmeyi.” (Tirmizî, Salât, 13/171) Bunlara benzer yine pekçok hadis var ki, hiç şüphe bırakmıyor, evlilik işinin gençliğe yatkınlığı var.
Bediüzzaman Hazretlerinin "Evet, gençlik damarı, akıldan ziyade hissiyatı dinler..." tesbitinin de bu durumla bir ilgisi bulunduğunu düşünüyorum ben. Gerçi geçtiği yerde bu hal daha çok 'bir olumsuzluk olarak' zikredilmiştir. Ancak yine kendisinin 'inat' bahsinde zikrettiği gibi, belki de bu damarın da hayra kullanılacağı bir yer/yön vardır, Cenab-ı Mevla tarafından da o yüzden halkedilmiştir. Yani gençliğin hakikaten 'akıldan ziyade hissiyatı dinlemesi gereken' halleri bulunabilmektedir. Ve o hikmetle zaten, Hakîm-i Rahîm, o çağda hissiyatı akla galip kılmaktadır. Fakat önce inat bahsinden iktibasımızı yapalım da bahsi havada bırakmamış olalım:
"İşte, tahmin ederim ki, nâsihlerin nasihatleri şu zamanda tesirsiz kaldığının bir sebebi şudur ki: Ahlâksız insanlara derler: 'Haset etme, hırs gösterme, adâvet etme, inat etme, dünyayı sevme!' Yani, 'Fıtratını değiştir' gibi, zâhiren onlarca mâlâyutak bir teklifte bulunurlar. Eğer deseler ki: 'Bunların yüzlerini hayırlı şeylere çeviriniz, mecrâlarını değiştiriniz;' hem nasihat tesir eder, hem daire-i ihtiyarlarında bir emr-i teklif olur."
Mevcut düzende eğitimini tastamam tamamlayıp eli iş tutacak duruma gelmiş bir gencin yaşı 30'a yaklaşıyor. Elbette bu yaşlar pek de hissiyatı dinleyecek yaşlar değil artık. Bazıları bu durumun 'daha sağlıklı evlilikler yapmaya imkan verdiğini' söyleseler de sahadaki sonuç böyle değil gibi. Evet. Sahadaki sonuç "Zaten 30'a gelmişim bir de evlenip ne yapacağım?" sorgulamasıdır. Kabul edelim: Evlilik süreci kolay değildir. O süreci sıkıntısız atlatmak da pek mümkün değildir. Ancak hissiyatın gücü çoğu zaman akıldan ileri gider. Âdemiyeti daha dayanıklı/güçlü kılar. Sırf bu sayede akılla katlanılamayacak şeyler katlanılır görünür. Hissiyat aklın gerçeklik algısıyla oynar. Yapılamaz sanılan şeyleri yapılabilir gösterir. Eğer biz de Türkiye'deki nüfus problemini gerçekten ciddiye alıyorsak, bir şekilde, gençlerin hayatlarını daha erken kurabilecekleri yaşlarda eğitim hayatlarının bitmesini sağlamalıyız. Güya teknoloji gelişiyor. Fakat bunun eğitim sürecini daha dar zamana sığdırmak yönünde hiçbir faydası dokunmuyor. Gençler en gözü kara zamanlarını okul sıralarında, üstelik bir de karma eğitimin tehlikeleri içinde, geçiriyorlar. Sonra da bu gençlerden ortayaşlarında yuva kurmaları bekleniyor.
Ben bu konuda bir miktar cüretkârım. Eğitim sürecinin çoğunun gençler için 'boşuna' geçtiğini düşünüyorum. Kendi eğitim sürecimi de hatırlıyorum. Beş seneyi üç seneye, üç seneyi bir seneye sıkıştırmak mümkün gibi gelirdi, tabii gerçekten eğitime temayül gösterenler için. Fakat MEB'deki tarz bir eğitime temayülü hiç olmayanlar için yirminin üstüne yirmi de koysanız çok birşey değişmeyecektir. Yani illa herkesi okuldan mezun etmeğe bakılmamalıdır. Hayata daha erken atılmak isteyenlerin bu isteği de desteklenmelidir.
Üsame bin Zeyd radyallahu anhın, Efendimiz Aleyhissalatuvesselam tarafından, İslam ordusuna komutan olarak atandığında 18 yaşında olduğu söylenir. 18'inde bir general! Bugün hayal bile edemiyoruz. Çünkü 18 yaşındaki gençleri bakkala göndermeye çekinen ebeveynler var. Zamanın kötü olduğunu kabul ediyorum. Tamam. Çocuklar serbest bırakılacak gibi değil. Lakin bu tutuculuğun da sonuçları pek hayırlı gelmiyor.
Gençlerimiz daha uzun süre çocuk kalıyor. Ve çocukken de kendilerini büyük sanıyorlar. Herşeyi biliyorlar ama hiçbirşey üretemiyorlar. İlgileri yüzeyselleşiyor. Zihinleri sığlaşıyor. Youtuber olmaktan ziyade hayal ettikleri meslek yok. "Evet, gençlik damarı, akıldan ziyade hissiyatı dinler..." çağlarında bu hissiyatı, tıpkı inat hususunda olduğu gibi, hayra sevketmeliyiz. Sorumluluk almaya, yuva kurmaya, anne-baba olmaya da özendirmeliyiz. Böyle benim dememle de olacak şeyler değil bunlar. Devletin tutarsız görünmemesi lazım. Çünkü tutarsızlık kadar güçsüz gösteren birşey yoktur. Tutarsızlıkla en cesim devler bile alay konusu olurlar. "Sabrın mükâfâtı zaferdir; atâletin mücâzâtı sefalettir; sa'yin sevabı servettir; sebatın mükâfâtı galebedir!" Gençlerimizi atâletten kurtaralım. İnşaallah gerisi daha coşkulu bir şekilde gelecektir, vesselam.
14 Eylül 2023 Perşembe
Peygamberliği başladığı yerde bitirmek
Aynı durumun, bazen, Allah Resulü aleyhissalatuvesselam hakkında da geçerli olduğunu düşünüyorum. Onun da nübüvvetini bilmek ‘vahiy aldığını bilmek’le başlar. Fakat kesinlikle bundan ibaret değildir. Bundan ibaret olduğunu düşünmek bizi eksik bir peygamber tasavvuruna götürür. Bakara sûresinin 129. ayetinde, Hz. İbrahim aleyhisselamın duasıyla haber verilen “Rabbimiz, neslimizden bir elçi gönder de onlara Senin ayetlerini okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin, onları arındırsın!” beyanında buyrulduğu gibi, ‘ayetleri okumak’ sadece başlangıçtır, kitabın, hikmetin öğretilmesi ve mü’minlerin tezkiyesi ayrıca vazifeler olarak nübüvvetin manasında mündemiçtir.
Risale-i Nur’a müracaat ettiğimizdeyse nübüvvet pınarı daha da gözelenir. 19. Söz’ün başındaki tarif Allah Resulü aleyhissalatuvesselamın birçok zenginliğini daha gözler önüne serer: “Sath-ı arz bir mescid, Mekke bir mihrap, Medine bir minber; o burhan-ı bâhir olan Peygamberimiz aleyhissalâtüvesselâm bütün ehl-i imana imam, bütün insanlara hatip, bütün enbiyaya reis, bütün evliyaya seyyid, bütün enbiya ve evliyadan mürekkep bir halka-i zikrin serzâkiri; bütün enbiya hayattar kökleri, bütün evliya tarâvettar semereleri bir şecere-i nuraniyedir ki, herbir dâvâsını, mu'cizatlarına istinat eden bütün enbiya ve kerametlerine itimat eden bütün evliya tasdik edip imza ediyorlar.” Hatta kimi metinlerde bu hikmet okuyuşu mübarek duasına kadar iner: “İşte, şu zat, şu mevcudat Hâlıkının vahdâniyetinin hakkaniyeti derecesinde hak bir burhan-ı nâtık, bir delil-i sadık olduğu gibi, haşrin ve saadet-i ebediyenin dahi bir burhan-ı katıı, bir delil-i sâtııdır. Belki, nasıl ki o zat, hidayetiyle saadet-i ebediyenin sebeb-i husulü ve vesile-i vusulüdür; öyle de, duasıyla, niyazıyla o saadetin sebeb-i vücudu ve vesile-i icadıdır.”
Belki, mürşidimin böylesi en güzel izahlarından birisi, Mesnevî-i Nuriye’de geçen ‘tavus kuşu’ i’lemindedir:
“Tavus kuşu gibi pek güzel bir kuş, yumurtadan çıkar, tekâmül eder, semâlarda tayarana başlar. Âfak-ı âlemde şöhret kazandıktan sonra, yerde kalan yumurtasının kabuğu içerisinde o kuşun güzelliğini, kemâlâtını, terakkiyatını arayıp bulmak isteyen adamın ahmak olduğunda şüphe yoktur. Binaenaleyh, tarihlerin naklettikleri Peygamberimizin (a.s.m.) bidâyet-i hayatına maddî, sathî, surî bir nazarla bakan bir adam, şahsiyet-i mâneviyesini idrak edemez. Ve derece-i kıymetine vasıl olamaz. Ancak bidâyet-i hayatına ve levâzım-ı beşeriyetine ve ahvâl-i zahiriyesine ince bir kışır, nazik bir kabuk nazarıyla bakılmalıdır ki, o kışır içerisinden, iki âlemin güneşi ve tûbâ gibi şecere-i Muhammediye (a.s.m.) çıkmıştır. Ve feyz-i İlâhi ile sulanmış ve fazl-ı Rabbâni ile tekâmül etmiştir. Binaenaleyh, Nebiy-yi Zîşanın (a.s.m.) mebde-i hayatına ait ahvâl-i suriyesinden zayıf birşey işitildiği zaman üstünde durmamalı; derhal başını kaldırıp etraf-ı âleme neşrettiği nurlara bakmalı. Maahaza, mebde-i hayatına şek ve şüpheyle bakan adam, herhalde masdarla mazhar, menba ile mâkes, zâtı ile tecellî aralarını fark edemiyor. Ve bu yüzden şüpheye düşer…” İyi niyetliyse hatanın böyle olduğunu düşünebiliriz. Peki ya hepten kötü niyetliyse?
Malumunuz, bu sıralar, ismi ‘Kur’an müslümanlığı’ fakat hakikati ‘sünnet inkârcılığı’ olan bir kem hâdise var. Bunlar, güya Aleyhissalatuvesselam Efendimizi ilahlaştırmamak(!) hesabına, nübüvveti başladığı yerde bitirmek istiyorlar. Mesela diyorlar ki: Peygamberlik vahyi iletmekten ibarettir. Almıştır. İletmiştir. İşi bitmiştir. Yani aşağı-yukarı bir ‘postacılık’ mesabesine denk görüyorlar. Bunların şu yaptığı da Bediüzzaman’ın yukarıda teşhis ettiği ‘yumurta kabuğunda tavus kuşunun meziyetlerini aramak’ kabilinden değil midir? Zira, Cenab-ı Hak, içimizden gönderdiği bir peygamberde âlemin birçok sırrını düğümlemiştir. Ezelden sahibi olduğu hikmetlerin vücudunun bir ucunu Onun güzide varlığına bağlamıştır. Evet. O da bir bizim gibi bir insandır. Tamam. Lakin ‘bizim gibi’si sadece başlangıcı itibariyledir. Biz insaniyetimizin kabuğunda oyalanıyoruz. Ama Allah Onu miraca kadar kanatlandırmıştır. İnşasına vesile kıldığı şeriatı aktar-ı âlemin her köşesine yaymıştır. Adını her yerine yazmıştır. Bu bugün böyle olduğu gibi ta ezelde de böyle kayıtlıdır. Zamanüstü şekilde Aleyhissalatuvesselam merkezdedir.
3 Ağustos 2023 Perşembe
Psikolojinin Allah’ı yok mu?
Allah amellerini mübarek etsin. Geçenlerde ODTÜ mezuniyet töreninde “Kalpler ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur!” ayet mealinin pankart olup gezdirildiğini gördük. Cenab-ı Hak, kelamullahından nur alan böyle sineleri çoğaltsın, müslüman memleketini müslümansız bırakmasın. Âmin. Fakat elbette yarasa tabiatlıların bu nurdan gözleri kamaştı. Hemen başlarını mâbâdlarına çevirdiler. Hatta mırıldandılar: “Böyle birşeyi savunmak akademinin/psikolojinin değerlerini aykırıdır!” Neden efendim? Onlar açık açık söylemezler ya. Biz çekinmeyip deyiverelim: Zira kafalarındaki bilimin Allah’ı yoktur. Yani Allah varsa bilim yoktur. O yüzden yanlarında ‘Allah’ denildiğinde ‘Euzü’yü duyan İblis’e dönerler. Şeytanlarından önce kendileri çarpılırlar. Kaçacak mağaralar ararlar.
Will Smith’in, yaşanmış bir hikâyeye dayanan, dişe dokunur, mesaj içerir filmlerinden Doğruyu Söyle’de (Concussion/2016) buna benzer bir sahne olduğunu izleyenler hatırlar. (Hafızamda kaldığı kadarıyla nakledeyim.) Nijeryalı dindar bir hristiyan olan Dr. Bennet Omalu ABD’de adlî tabiblik yapmaktadır. Amerikan futbolu yıldızlarının emekliliklerinin ardından intihara kadar varan psikolojik sorunlar yaşamaları dikkatini çeker. Böyle vakalardan birisini, cebinden de para harcayarak, özel olarak incelemeye tâbi tutar. Teşhisini kesinleştirir. Durum apaçıktır. Futbolcuların oyunun sertliği içinde kafalarına aldıkları darbeler beyinlerinde hasara neden olmaktadır. Ve bu hasar ilerleyen yaşlarda kendini iyice belli etmektedir. Dr. Omalu’nun asıl mücadelesi bu teşhisten sonra başlar. Kamuoyunun dikkatini çekmeye çalışır. Bulgularını yayınlamak ister. Bir bilimsel derginin editörüne verileri aktardıktan sonra şöyle bir cümleyle sunumu bitirir: “Tanrı insanı futbol oynasın diye yaratmamış!” Editörün bu finale tavrı gariptir: “Tamam. Güzel. Tanrıyı çıkar. Elindekileri makaleye dönüştür. Bunu dergide yayınlayalım.”
“Tanrıyı çıkar!” dindarlığın, sahadaki bilimsel muvaffakiyeti ne olursa olsun, titri/yetki sahibi Nemrutlardan gördüğü muamelenin özüdür. Belki biraz da bu yüzden, Bediüzzaman, “Muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar!” diye yakınan lise talebelerine şöyle cevap vermiştir: “Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisan-ı mahsusuyla, mütemadiyen Allah'tan bahsedip Hâlıkı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil onları dinleyiniz.” Devamında birçok misalle bu uyanışın yöntemini de belirtir mürşidim. Teberrüken birisini alıntılayalım: “Meselâ, nasıl mükemmel bir eczahane ki, her kavanozunda harika ve hassas mizanlarla alınmış hayattar macunlar ve tiryaklar var; şüphesiz gayet maharetli ve kimyager ve hakîm bir eczacıyı gösterir. Öyle de, küre-i arz eczahanesinde bulunan dört yüz bin çeşit nebatat ve hayvanat kavanozlarındaki zîhayat macunlar ve tiryaklar cihetiyle bu çarşıdaki eczahaneden ne derece ziyade mükemmel ve büyük olması nisbetinde, okuduğunuz fenn-i tıb mikyasıyla, küre-i arz eczahane-i kübrasının eczacısı olan Hakîm-i Zülcelâli, hatta kör gözlere de gösterir, tanıttırır.”
Bu meselede yukarıda zikredilenlerden daha garibi de şudur bence arkadaşım: Bu sekülerizm kaselislerinin din düşmanlığındaki gayreti, bönlüğü, basitliği, iptidaîliği, hamlığı vs. Batılı pirlerinde dahi bulunmaz. Mesela: Psikolojinin Freud ve Jung ile birlikte ‘üç kurucu babasından biri’ sayılan Alfred Adler, İnsanı Tanıma Sanatı isimli eserinde, ‘ben merkezciliğin’ psikolojik sağlığa verdiği zararı izah sadedinde, sözü ilginç bir yere getirip der ki:
“Gelişmiş bir toplumsallık duygusunu içinde barındıran ve ‘Başkalarına ne verebilirim?’ sorusunu soran biri tüm karşıtlığıyla kendini beğenmiş kişiyle yanyana getirildiğinde arasında ne büyük bir değer farkının bulunduğu hemen anlaşılacaktır. Bu da ulusların binlerce yıl önce müthiş bir kesinlikle sezdiği ve İncil’in o bilgelik dolu ‘Vermek almaktan daha hayırlıdır!’ sözünde dilegelen bakış açısına götürür bizi. Alabildiğine eski bir insanlık deneyiminin dışavurumu sayılan bu sözün anlamı üzerine düşündük mü görürüz ki: Burada anlatılmak istenen ruhsal bir durumdur; vermenin, kollayıp gözetmenin, yardım elini uzatmanın insanın ruhunda yarattığı havadır; bu hava, ruhsal yaşamda kendiliğinden bir denge ve uyum sağlar, veren kimsenin kendiliğinden ele geçirdiği bir Tanrı armağanıdır adeta. Daha çok almaya eğilimli kimse ise çoğu zaman dağınık ve tutarsız biridir. Hoşnut olmak nedir bilmez. Tam bir mutluluğa ulaşabilmek için elindekiler dışında daha nelere kavuşması ve neleri kendisine maletmesi gerekeceği düşüncesiyle oyalanıp durur hep. ‘Gözlerimi çevirip başkalarının gereksinimlerine bakayım’ demez. Başkalarının mutsuzluğunu kendi mutluluğu saydığından, bir uzlaşmanın sağlayacağı huzur düşüncesine kafasında yer yoktur. Dikkafalılığıyla yarattığı yasalara başkalarının boyun eğmesini ister amansız bir tutumla, varolandan başka bir gökyüzü ister, bir başka türlü düşünce ve duygu ister. Kısaca: Onda gördüğümüz herşey gibi hoşnutluk ve alçakgönüllülük duygusundan uzaklığı da dehşet vericidir.”
Adler bu hususta daha birçok önemli şey söylüyor. Fakat yazıyı daha fazla uzatmayalım. Yalnız şu noktaya bir dikkat çekelim: Adler’in bahsettiği bilgelik, sadece İncil’de değil, hadis-i şeriflerde de bulunuyor. “Veren el alan elden hayırlıdır!” buyuran Aleyhissalatuvesselam Efendimiz de bize mezkûr duruşu bir anlamda tavsiye ediyor. Biz; Bediüzzaman’ın ifadeleriyle; hodbin, hodgam, hodendiş bakanlardan değiliz varlığa. Olmamalıyız. Kainatı kendi merkezimizde şekillenmeye zorlamamalıyız. Bu yalnızca ‘nazarımızda pek fena bir memlekete’ düşmemize sebep olur. Halbuki memleket fena değildir. Nazarımızda öyledir. Mü’mine yakışan hüdabinliğinden kaynaklanan bir “Herşeyle beraber birşeyim!” neşesine sahip olmaktır. Tevhide iman tevhidle yaratılmış herşeye bağlar bizi. “İman bir intisabdır.” Artık bu zeminde, varlığın merkezini Allah’ın esmaü’l-hüsnası şekillendireceğinden, mü’min ben merkezciliğin vartalarından kurtulur. İnsaniyetini bütünün amacına kattıklarında arar. Kendi varlığına kapanmaz.
2 Aralık 2022 Cuma
Yokluğunda bir varlık var
Kibir avuçlarını kapamaktır. "Ben bana yeterim!" demektir dünyaya. Hatta "Ben hepinize yeterim!" Bu sadedde tekebbür ancak el-Mütekebbir olan Allah'ın hakkıdır. Çünkü es-Samed olan yalnız Odur. Herşey varlığa çıkmak (ve de varlıkta kalmak) için yaratışına muhtaçtır. Oysa hiçbirşeye muhtaç değildir. el-Kayyum Odur. Bir projektörün görüntüyü perdede tuttuğu gibi her ân bizleri varlıkta tutar. Allah büyüklendiğinde kendisini olmadığı birşeyle tavsif etmez arkadaşım. Bunu sakın yanlış anlama. Çünkü büyüklenmek 'fazlası görünmek' gibi anlaşılıyor bizde sadece. Doğru değildir. Allah büyüklendiğinde Zât-ı Kudsîsini hakkıyla tarif etmiş olur. Senasını ettirdiğinde hakettiği övgüyü işitmiş olur. Şükrümüz de zaten hakettiği teşekkürdür. Yani ki, arkadaşım, Hak Teala bizden her ne istese hakkı olanı ister. İhtiyacından istemez. Gereğinden ister. Adaleti öğretir. 'Mış gibi' sahası değildir orası.
'Mış gibi'yi biz aramızda yaparız. Çünkü hakikatte sahibi olmadığımız şeylerin ticaretini yapıyoruz şu hayatta. Emanetçisi olduklarımızı al-satıyoruz. Emanetçi sahiplik iddia ettiğinde hakikatin gurbetine düşer. Kibri terkettiğimizde tevazu sılamız olur. O 'vazedildiğin gibi' olma halidir. 'Alçakgönüllülük' diyorlar ya karşılamıyor. Aslı şu: Alçalmak, alçaktaymış gibi yapmak, yok. Zaten alçaktasın. Ait olduğun yerden konuşmaktır tevazu. Yapmacıklık değildir. Tasannuyu kibirliyken yapan biziz. Cenab-ı Hakkın büyüklenmesi ise yapmacık değildir. Kemalini tarifidir.
"İnsan kendisini müstağni gördükçe azgınlaşır!" buyruluyor Alâk sûresinde. İşte Kur'an'ın kelamullah olduğuna bir delil. Sen bundan daha isabetlisini duydun mu? Kur'an'da sahiden Allah konuşuyor. Zira bu derece teşhis başkasının sözünde bulunamaz. Ancak Ustası eserini bu denli 'tastamam' tarif edebilir. Evet. Gerçekten de 'kendimizi ihtiyaçsız gördükçe' azgınlaşmaya başlıyoruz. Yoldan çıkışımız da biraz şuna benziyor: Bir fabrikanın herhangi bir çarkı, çevresiyle uyumlu şekilde görevini yürütmesi gerektiğini unuttukça, kendi başına buyruk şeyler yapmaya başladıkça, düzenin zararına işliyor. Kendimizi yeterli görmek bizi büyük resme ilgisizleştiriyor. Lekemizle uğraştırıyor. Uyumdan habersizleştiriyor. Hodbinlik, hodgamlık, hodendişlik... Yani ki 'ben merkezcilik' hükmü altına alıyor herşeyimizi. Ve bu odaklanma hatasıyla parçası olduğumuz bütüne zarar vermeye girişiyoruz artık. Halbuki, arkadaşım, konu biz değiliz. Konu hep beraber Allah'ın senasını edebilmek. Bir orkestrada konu davulcu değildir. Hizmetçisidir. Davulcu gümgümünü konunun ta kendisi sanrılarsa bütün ahengi altüst edebilir. İstiğnamız bizi böylesi bir yanlış tezahüre götürüyor. Harf kendisini kelimenin tamamı sandığında okunacakları okutmaz olur. Vurgu azı çoğa galip eder. Varlıkta elbette tuttuğumuz bir yer var. Ancak tutamadığımız yerler tuttuğumuzdan çok.
'Kanser' nedir bilir misin? Kanser sorunlu bir hücrenin bedenin yerine geçmeye çalışmasıdır. Amitoz bölünmeyle meczup çoğalarak içinde yaratıldığı âkilliği mahvetmesidir. En nihayet yıktığı uyumun enkazında kendisi de kalır. Öldürdüğü canlının vücudunda kendisi de ölür. Bindiği dalı kesen oduncu gibidir yani. Fakat bu ebleh halini sonu gelene kadar farketmez. İnsanın tekebbürü de onun kanserleşmesidir işte. Tevazusu şifasıdır. Bunu şuradan da anlayabilirsin ki: Tevazu gösterdikçe, varlık, yaptığının doğruluğuna işaret eder gibi seni ödüllendirir. Bir Kanser Hastasından Yakınları İçin 75 Faydalı Öneri isimli kitapta okumuştun. Sonra Vücudunuz Hayır Diyorsa: Duygusal Stresin Bedelleri eseri de öğrendiklerini desteklemişti. Ölümcül hastalıklara yakalananlar genelde hayatın yükünü tek başlarına kaldırmaya çalışanlar. Hastalık sürecinde ilk öğrendikleri şeyse 'insanlardan yardım istemeye alışmak'tır. Hatta, yazar Deborah Hutton'ın tecrübesiyle de altını çizdiği üzere, sanki kanser, acizliğini bilmeyen insanlara 'yardım istemeyi belletmek' için gönderilmiştir. Aslını idrak ettikçe bir nebze hafifler.
Aleyhissalatuvesselam Efendimiz "Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse cennete giremeyecektir!" buyuruyor. Onun bu inci-mercan beyanına şu açıdan da iman ediyorum: Evet. Öyle. Kibri yokedemeyen insan hayatından tasannuyu da çıkaramıyor. Tasannuyu yokedemeyense 'mış gibi' yapmaktan kurtulamıyor. 'Mış gibi' gemiye atabileceğimiz yükleri sırtımızda taşımamızın en büyük müsebbibi. Yani, her neyde kibir yapıyorsak, onun fazladan yükünü çekiyoruz. Bu fazla yük de 'mümkün cennet fırsatı'ndan uzaklaştıyor bizi. Çünkü, cennet, ona ihtiyacımızı bildikçe bizi tamamlıyor. Bizim tamamlanmamız cennetimiz oluyor. Eğer ihtiyaçlarımız olmazsa Allah'ı bilemezdik. Yaralarımız olmasaydı bedenimize ışık sızamazdı Mevlana Hazretlerinin tabiriyle. Eksik bırakıldık ki tamamlanalım. Avuçlarımız boş bırakıldı ki oraya bağışlarda bulunulsun. Rahmet dolsun. Sahibi bulunsun. İnkâr etmek yerine açmalıyız. Açtıkça zenginleşeceğiz. Açtıkça hayatımız bereketlenecek. Açtıkça cennete dönüşecek.
Hem yine denmiyor mu: "Her adam için, heyet-i içtimaiyede görmek ve görünmek için mertebe denilen bir penceresi vardır. O pencere kamet-i kıymetinden yüksek ise tekebbürle tetâvül edecek. Eğer kamet-i kıymetinden aşağı ise tevazu ile takavvüs edecek ve eğilecek, tâ o seviyede görsün ve görünsün. İnsanda büyüklüğün mikyası küçüklüktür. Yani tevazudur. Küçüklüğün mizanı büyüklüktür. Yani tekebbürdür."
Dua da bu anlamda bir 'kabullenme eğitimi' değil mi? Mürşidim bir başka yerde diyor ki: "Bir müslim ne derece dine mütemessik ise, o derece kibrinden, gururundan, hatta izzet-i rütebîden fedakârlık etmek gerektir." Çünkü sebeplere hallakiyet/yaratıcılık vermemenin (tevhidin) sonucu kendini detaylaştırmaktır. Hatta şunun arkasında, arkadaşım, 'yaralarınla barışmak' da vardır. Bediüzzaman'ın 'elyazısının kötülüğünü kabullenmekle-barışmakla' elde ettiği zenginliği düşünsene: "Eskiden beri diyordum: 'Ya Rabbi! Ben o kadar muhtaç iken ve nazmı severken, bu iki nimet bana verilmedi' diye, teşekkî değil, tefekkür ediyordum. Sonra bana kat'î tebeyyün etti ki: Şiir ve hat bana verilmemek de büyük bir ihsan imiş. Hem o hatta ihtiyacımı sizin gibi kalem karamanlarının muavenetleri temin ediyor. Hat bilseydim, hatta itimad edip, mesâil ruhta kararlayarak nakşedilmeyecekti. Eskiden, hangi ilme başladım, hattım olmadığı için ruhuma yazardım. Fevkalâde bir meleke ihsan edildi."
Eksiklerimize "Bakalım nasıl tamamlanacağız?" diye baktıkça cennetimizin kapısı açılıyor. İstiğnaya kapıldıkça bizden küsüyor. Allah korusun. Cennetinden kopan cehennemine yuvarlanıyor. Sahi şu da enteresan değil mi: Cehennem sürekli yandırılmakla sanki bir 'eksiltilme' yeridir. Adem memleketidir. Yıkım cenderesidir. Cennetse nimetlenmekle sürekli 'arttırıldığımız' bir semttir. Vücud yurdudur. İnşa menzilidir. Eğer cehennemin müsebbebi içimizde barındırdığımız kibirse, yani ki o ateşi "Ben hepinize yeterim!" iddiası tutuşturuyorsa, "Bak bakalım yetiyor musun?" tarzı 'mütemadiyen eksiltilmeyle' cezalandırılması mâkul değil midir? Hem madem cennetlik olanlar mütevazı davranıyor. Eksikliğini biliyor. Onların da 'mütemadiyen çoğaltılması' manidar görünmez midir? Ben; hem bu dünyadaki hem ahiretteki tecellileriyle; kibir ile adem, tevazu ile vücud arasında bağlar görüyorum. Ama gösterebiliyor muyum? İşte ona da sen karar vereceksin arkadaşım. Yani onu da sen tamamlayacaksın. Ne de olsa yorum şahit olunanı tamamlar. Zenginleştirir. Ve şahit olunduğunun bir delilidir.
1 Temmuz 2022 Cuma
Tokat Hz. Musa’nın, yanak Hz. Azrail’in, peki bunlar neden sızlanıyor?
"Kaçıncısı?" diye sormayın. Hollywood'un filmfarafallisi bu sıralar serilerini uzattıkça uzatıyor. Başrol oyuncularının doğumundan Daru'l-Aceze'ye düşüşlerine kadar gidiyorlar. (Rambo'yla Raki öyle olmadı mı?) Sayılmaz oluyor yani. Kabil olsa na-mübarekler mezardan da çekime devam edecekler. Şükür o imkanları henüz yok. Ha, 'imkan' dedim, zaten mesele orada düğümleniyordu. Demek parmağı doğru bir yere koyduk. Kaldırmayalım.
Ahirzaman, öyle bir zaman ki muhterem karilerim, gavurun hayali müslümanınkinden geniş. Yaaa… Halbuki tersi olmalıydı. Zira gayba iman edenler bizleriz. Bakara sûresi bu yüzden bizi övüyor. Elhamdülillah. Yani duyularımızın ötesinde de bir biliş/oluş alanını kabul etmeye onlardan daha yatkınız. Veya olmalıydık. Fakat bakınız feleğin tersine dönmesine. Heyhat u heyhat! Şimdi gavurlar bizden daha acayip şeyler söylüyorlar. "Olur-olabilir!" gibisinden ne rüyalar gördürüyorlar. Bazen de sahiden o hayallere ulaşıp müslümanlara ‘Naniik’ yapıyorlar. Diyorum ya muhterem karilerim: Ahirzamandır. Şaşırtacak işleri çoktur. Daha neler görürüz.
İşte, bu Terminatör filminde de Nuri Alço tavırlı robot abimizin bir özellikleri var, bir özellikleri var. On parmağında on marifet. Kuaföre gitmiş gelin gibi başkasına mı dönüşmüyor, ellerini Kara Murad'ın çifte kılıcına mı çevirmiyor, sonra bağrından bir de iskeletini çıkarıp iki âdem beraber türlü kötülüklerin peşinde mi koşmuyorlar... Hayret ki ne hayret. Mutfak robotunda olmayan özellikler bu robotta gayeten mevcut. Ha, bir de şöyle birşey oluyor mesela: "Bu da Allah'ın dijital bir mahlukudur!" demeyip bir tane aşkettiğinizde, orası-burası kopuyor da, sonra bohçacının yaygılarını toplaması gibi 'hooop' tekrar birleşiyorlar. Evet. Soracaksınız diye arada izahatını da yapıyorlar muhterem karilerim. Neymiş efendim? Nano teknolojiymiş. Az evvel 'Naniik' yapıyorlar dedim. Az söylemişim. Bunlar 'Noniik' de yapıyorlar.
Cenab-ı Rabbü'l-Âlemin bizi nasıl hücrelerden mürekkeb halketmişse. bu nano teknoloji de, daha büyük robotların küçük robotlar kümesinden yapılabileceğini hayal ediyor. Yok mu hiç icraatı sahada? Var. Yavaş yavaş birşeyler üretmeye başladılar. Fakat beni bu konulara çekmeyin. Fizik bilgim lise terktir. Üzerine okumuşluğumuz vardır ya. Ama alaylı hep alaylı kalır. Ne kadar bildiğinden emin olamaz hiç.
İşte ben de, muhterem karilerim, Terminatör abilerimizin aralarındaki kız mevzuunu çözüme kavuşturmalarını izlerken dedim ki: "Ulan şu işe bak. Adamların öyle bir fizik algısı var ki böyle şeyler imkansız gelmiyor." Zaten imkan dediğiniz şey de hayalinizi kanatlandıran fizik algınıza dayanıyor. Eğer yeterince üst düzeydeyse Einstein gibi zamanın göreceliliğini iddia edebilirsiniz. Onu tanıyan bilimadamlarının beyanlarında hep altını çizdikleri birşeydir. Einstein'ı dahi yapan matematik bilgisi değildir. O konuda zaten çok iyi değildir. Asıl dehası hayalgücünde saklıdır. Evet. O dünyayı kendisinden önce hayal edilmemiş şekilde düşünmüştür.
Carlo Rovelli, Gerçeklik Göründüğü Gibi Değildir’de, çağdaşı matematikçi David Hilbert’in Einstein hakkında şöyle söylediğini nakleder: "Göttingen sokaklarındaki herhangi bir çocuk bile kuram için gerekli olan dört boyutlu geometriyi Einstein'dan daha iyi anlar. Buna karşın, çalışmayı sonuca ulaştıran matematikçiler değil, Einstein olmuştur."
Eloğlu düşünüyor. Düşününce de aklına birşeyler geliyor. Tutamazsın ki. Fakat gelgelelim ahirzaman müslümanı bu konuda giderek hamlaşıyor. "Şu hadis mantıklı değil!" diyor mesela. "Şöyle bir mucize yaşanmış olamaz!" Bakıyorsunuz. Aaaa! Problem tastamam fizik algısıyla ilgili çıkıyor. Başka bir sorun yok. O halde açılan kutunun söylediği kötüyle yüzleşelim: Ahirzaman müslümanı sünni atalarının sahip olduğu düzeyde bir fizik algısına dahi sahip değil. Onun sahip olduğu düzey pek meftun olduğu Batılı bilimadamlarının yüz-ikiyüz yıl arkasında. Nal toplamakta. Sözgelimi: Musa aleyhisselamın Azrail aleyhisselama tokat atıp gözünü çıkarması hâdisesini şu Terminatör'ü çeken adama anlatsanız herhalde "Olabilir!" der. Çünkü meleklerin sahip olduğu fizik düzeyine kendisini yaklaştıracak esnek 'mümkünlük' algısına sahiptir. 'İmkan' çıtasını epey yükseltmiştir. Fakat, günümüzün 'prof.' ve de 'ilahiyatçı' bazı isimleri var ki, yürekleri bu tokadı kaldırmıyor. Sanırsın Musa aleyhisselam o tokadı, Azrail aleyhisselama değil, kendilerine atmış.
Muhterem karilerim, farketmemiz gereken çok önemli birşey var, işte onu demeye getiriyorum: Böylesi ayetlerde/rivayetlerde sınanan biraz da bizim 'fizik algımız'dır. Ondan da ötede cümle fizik algılarının yaslandığı 'Allah tasavvurumuz'dur. Biz Allah'a sahiden 'herşeye gücü yeter' olarak mı inandık? O halde ulemamızın sıhhatine kefil olduğu haberlerde tereddüt göstermeyeceğiz. Çünkü bileceğiz: Herşeye gücü yetenin herşeye gücü yeter. Herşeyi yaratanın herşeye gücü yeter. Herşeye gücü yeten herşeyi yaratabilir. Bu mevzuun istisnası olamaz. Allah, Azrail aleyhisselama öyle bir fizik bahşeder ki, o fizik sayesinde Musa aleyhisselamdan yediği tokat gözünü çıkarır, ama aslında gözü çıkmış olmaz. O aslında sapasağlamdır. Bizim gibi değildir.
Nasıl sapasağlamdır? Benzetmek gibi olmasın ama tıpkı Terminatör misali. Biz meleklerin nasıl bir 'biyolojiye' sahip olduğunu biliyor muyuz? Yok. Onlara dair iman ettiğimiz diğer şeylerden haberliyiz ki bizim fizik dünyamızın çok ötesinde canlılar. Hani Yıldızlararası filminde daha üst boyutta yaşayan varlıklar hakkında şöyle bir replik geçiyordu: "Onlar için geleceğe gitmek bir yamacı tırmanmak gibi olabilir. Geçmişe gitmek ise bir vadiye inmek gibidir." (Hatırımda kaldığı gibi yazdım.) Müslümanlar olarak, utanıyorum söylemeye ama, bizim de biraz gavurlar gibi hayalimizi açmayı öğrenmemiz lazım. Madem ki, ehl-i sünnet müslümanların binbeşyüz yıldır sahip olduğu 'gayba iman'da yaralarımız var, tedavisini böyle bir yerde arayabiliriz. (Zaten biraz da bu yüzden, Ebubekir Sifil Hoca, kelam ilmiyle meşgullerin fizik ilmiyle de meşgul olmaları gerektiğine dikkat çekiyordu bir dersinde.)
Hatta bu yüzden belki, Bediüzzaman Hazretleri, mezkûr hadisi müdafaa ettiği yerde, önce talebelerinin zihnini ‘daha üst bir fiziğin imkan düzeyine’ kaldırmaya çalışıyordu:
"Birinci meslek: Azrail aleyhisselâm herkesin ruhunu kabzeder. Bir iş bir işe mani olmaz. Çünkü nuranîdir. Nuranî birşey, hadsiz âyineler vasıtasıyla hadsiz yerlerde bizzat bulunabilir ve temessül eder. Nuranînin temessülâtı, o nuranî zâtın hassasına maliktir; onun aynı sayılır, gayrı değildir. Güneşin âyinelerdeki misalleri güneşin ziya ve hararetini gösterdiği gibi, melâike gibi ruhanîlerin dahi, âlem-i misalin ayrı ayrı âyinelerinde misalleri, onların aynılarıdır, hassalarını gösterirler. Fakat âyinelerin kàbiliyetine göre temessül ediyorlar. Nasıl ki Hazret-i Cebrail aleyhisselâm, bir vakitte Dıhye suretinde Sahabeler içinde göründüğü dakikada, binler yerde başka suretlerde ve Arş-ı Âzam önünde, şarktan garba kadar geniş ve muhteşem kanatlarıyla secde ediyordu. Her yerde, o yerin kàbiliyetine göre temessülü varmış; bir anda binler yerde bulunuyormuş. İşte, şu mesleğe göre, kabz-ı ruh vaktinde insanın âyinesine temessül eden melekü'l-mevtin insanî ve cüz'î bir misali, Hazret-i Mûsâ aleyhisselâm gibi bir ulü'l-azm ve celâlli ve hiddetli bir zâtın tokadına maruz olmak ve o misalî melekü'l-mevtin libası hükmündeki suret-i misaliyesindeki gözünü çıkarmak ne muhaldir, ne fevkalâdedir, ne de gayr-ı makuldür."
Yani arkadaşım, Halık-ı Zülcelal Hazretlerinin 'yaratabilecekleri' dairesine (veya melek efendilerimizin 'yapabilecekleri' dairesine) doğru bir şekilde iman edersen, o tokat yüzüne gelmiş gibi olmaz. Canın sıkılmaz. Fehmin kasılmaz. Küçük aklın boğulmaz. Kasnağının cıvataları nasıl gevşetilecek öğrenmek istersen de yukarıdaki alıntının tamamını oku. Mürşidim orada takip edilecek yolu bir güzel tarif ediyor.
Yok. Buna daralmadın. Yoksa şuna mı sıkıldın: "Musa aleyhisselam gibi bir büyük peygamber nasıl Azrail aleyhisselam gibi bir meleğe tokat atmaya cüret edebilir? Öyle yüksek bir kemalden böyle bir davranış beklenilir mi hiç?" Arkadaşım, hadis-i şeriflere bu yollu itirazların tamamı, gidip en nihayet bir Kur'an ayetine sataşıyor. İstersen, benim dikkatimi de Prof. Dr. Bilal Saklan Hoca'nın 'Muhaddis Sûfîler' eserinde çektiği, şu hakikate nazar edelim:
"Kelâbâzî, meşhur eseri Ma'âni'l-Ahbar'da zikretmiş olduğu gerek müfesser, gerekse şevâhid türü hadislerin genelde sıhhat durumlarına işaret etmemiştir. Fakat zaman zaman bazı hadisler için 'Hâzâ hadisün sahîhun: Bu sahîh bir hadistir' ifadesini kullandığı da olmuştur. Ayrıca Hz. İsa aleyhisselamın nüzûlü ile ilgili pekçok rivayetin sahîh olduğunu ifade ederek, bunları inkâr edenleri muannidlikle suçlamıştır. Bu iki misalde olduğu gibi, hadislerin sadece 'sahîh' oluşuna dikkat çekmekle yetinmemiş, aynı zamanda hadisin sıhhatini ispatlamak için ayet ve hadislerden istifade etmiş, hadisin sahîh hadis mecmualarında hadis imamları tarafından rivayet edilip edilmediğini araştırmış, hadis hakkında değerlendirmede bulunan herhangi bir hadis âlimi olmuş ise, onun görüşlerine müracaat etmiştir. Mesela: Hz. Mûsâ aleyhisselam ile ölüm meleği arasında cereyan eden olayı anlatan hadisin sahîh olduğuna ve sahîh hadis kitaplarında hadis imamları tarafından rivayet edildiğine işaret etmiş ve bunu idrakten yoksun bazı kişilerin hadisi inkar ettiğini söylemiştir. Daha sonra da, Kur'an-ı Kerîm'den bu hadisin destekçisi olduğunu söylediği, şu ayeti (A'râf sûresi, 150) zikretmiştir: ‘Mûsâ, milletine kızgın ve üzgün olarak dönünce 'Benim arkamdan ne kötü olmuşsunuz, Rabbinizin emrinin çabucak gelmesini mi istiyorsunuz?' dedi, levhaları attı ve kardeşinin başından tutup kendine doğru çekti...’"
Kelâbâzî Hazretlerinin destek için bu ayeti sevketmesi garip gelmesin. Kesinlikle hikmetsiz değil. Çünkü burada bir peygambere 'normal şartlar altında' yakıştırılmayacak bir davranış vardır. Musa aleyhisselam kavminin Sâmirî tarafından baştan çıkarıldığını, bir buzağı heykeline tapındıklarını görünce celale kapılmış, o sırada da elindeki Tevrat nüshalarını yere atmıştır. Kendisi gibi bir peygamber olan kardeşi Harun aleyhisselamın saçını çekmiştir.
Bugün Kur'an'a (veya hatta Amerika'da kürtaj taraftalarının İncil nüshalarına bile) yaptıklarını görünce içimizin nasıl müslümanca 'Cııızzzz!" ettiğini biliyoruz. Acaba şimdi bu 'Cıızzz!' ile terbiyesizlik edip anlatılanları inkâr mı edeceğiz? Yoksa Musa aleyhisselamın, Cenab-ı Hakkın bir sırr-ı hikmeti gereği öyle celalkâr yarattığı, fıtratını mı kabul edeceğiz? Makul olan onun bu yanını kabul edip hem Kur'an'a hem sünnete karşı hadsizlikten vazgeçmek değil midir? Evet. Musa aleyhisselam öyle bir yiğittir. Bitti. Nokta. Hak Teala şefaatini cümlemize nasip eylesin. Âmin.
Sözü uzattım. Belki canınızı da sıktım. Ama benim de canım bir hayli sıkılmıştı. Geçenlerde bir ilahiyatçının bu konudaki saçma sapan 'endişelerini' okumak zorunda kaldım. Musa aleyhisselamın eline-şânına ulaşmak ne mümkün! Fakat karşımda olsa o adama da bir tane ben patlatacaktım. Tokadı atamadık. Hayalimiz hayal kaldı. Çatlayalım mı? İşte böyle birşey karaladık. Hak Teala sa'yimizi meşkûr eylesin. Tevfiki refikimiz olsun. Taksiratımızın affını da Ondan dileriz.
30 Ocak 2022 Pazar
Bu yol Mehmet Görmez'i nereye götürür?
"Anladığıma uygun mudur?" denildiği anda da âdemoğlu kendisini Allah ile Peygamberi (a.s.m.) arasında hakem tayin etmiş olarak bulur. Doğrusu şu olmalıdır gibi geliyor bana: Senedi sahih rivayeti anlamada müşkülat çekiliyorsa müteşabihler muhkemlere havale edilmelidir. (Nitekim Kur'an'daki müşkülat hakkında uygulanan kaide de budur.) Elhamdülillah. Aleyhissalatuvesselamdan sahih rivayet bir tane değildir. Binlercedir. Onbinlercedir. Onlarda görünen mizac-ı beyan-ı mübareki ortadadır.
Bütünlükte görülen ruh parçalarda boğulmayı önler. 'Aşırı yorum' tehlikesi varsa metnin bütünlüğü zaten bizim kurtarıcımızdır. Peki bu ne demek? Umberto Eco'nun Yorum ve Aşırı Yorum'da isabetle dikkat çektiği birşey: Bir yazar, sözgelimi 'komünizmi yermek' niyetiyle bir kitap kaleme almışsa, içinden hiçbir parça kesilerek "Bu yazar komünizmi çok severdi!" denilemez. Çünkü metnin bütünlüğü çerçeveyi oynanmaz kılar.
Şimdi soralım: Aleyhissalatuvesselamın hadislerinin bütünlüğü, ehl-i sünnet simasında yansıyan o pâk güzellik, müşküle düştüğümüz rivayetleri aydınlatmaya yetmiyor mu? Ulemamızın kütüphaneler dolduran izahları kâfi gelmiyor mu? Neden önce onlara müracaat etmek yerine Kur'an'a, aslında ondan bizim anladığımıza, gidiyoruz? Bu sıçrama neden?
Bu sıçramanın niyeti, suizannımca, iki amaca dayanıyor: 1) Önce Kur'an sünnetsiz bırakılarak, geometrik ifadesiyle, iki noktadan geçen tek bir doğruyken, tek bir noktadan geçebilecek çok sayıda doğruya döndürülüyor. Cevamiü'l-kelîmliği mizansız suistimal edilmek isteniyor. 2) Niyet hadis dövmek olduğu için, onların yeri de ümmet nazarında pek yüksek bulunduğundan, çocukların güç yetiremedikleri hasma karşı abilerini çağırmaları nevinden, hadis-i Resulullah'a karşı kelamullah çağrılıyor. Hadis hadislere arzedilmiyor. Bu yapılırsa galip gelecek yine hadis çünkü. Halbuki galip gelmesi değil kaybetmesi umuluyor.
Yukarıdaki misali de biraz açalım. Geometride temel öğretilerden birisidir: Birbirinin aynı olmayan iki noktadan yalnızca tek doğru geçer. Tek bir noktadan ise sayısız doğru geçebilir. Ben bunu sünnetin Kur'an yanındaki fonksiyonunu anlamada çok yardımcı bir misal olarak görüyorum. Aynısını yapıyor çünkü. Kur'an bir nokta. Üstelik cevâmiü'l-kelîm özelliği var. Vahyin beyanları 'Çok anlama gelebilir' nitelikte. Bediüzzaman'ın tabiriyle: Kısa söylemiş ta uzun olsun. Bu da içinden çok sayıda doğru geçebilir hale getiriyor. (Bid'a fırkaların tarihteki serencamı durumun şahididir.) Sünnet ise ikinci nokta. Onu da koyduğunuz zaman doğru tekleşiyor. Hep ekalliyette kalmış gayrısının rağmına ehl-i sünnetin ana omurgalığını devam ettirmesi bu iki nokta sayesindedir.
Şimdi, bütün bu tecrübeyi bir kenara bırakarak, hadisleri silbaştan tartışmaya açarsanız, Kur'an zaten hadislerle anlaşılıyor, ikinci noktayı uçurursunuz. Bindiğiniz dalı kesersiniz. Hatanın haritasını takip edelim: Hangisinin hadis olduğu nasıl anlaşılacak? Kur'an'a sorularak. İyi de Kur'an hadislerle anlaşılıyor. Sözgelimi: Namazla ilgili hadisleri Kur'an'a sorarsak, Kur'an'daki namazla ilgili ayetler bu hadislerle anlaşılıyor, Kur'an'ı anlamanın yolunu kendimiz budamış olmaz mıyız?
Adam oturuyor hadislerin başına, "Kur'an'da şu yok, bu yok, o yok!" diye Kasap Haydo gibi doğruyor. Yahu Kur'an'da göremediklerin tamam olsun diye o hadisler bildirildi. Göremediklerin üzerinden onları eleyesin diye değil. Bu mantık(!) otomatikman sünneti Kur'an'a risk algılıyor. Bunu da bir misalle açmak isterim. Diyelim: Bize bir kullanma kılavuzu verilmiş. Bir de yardımcı kılavuz verilmiş. İkincinin verilme nedeni birinciyi doğru anlamak. Sen tutup "Birincide olmayan şeyler var!" diye ikinciyi çöpe atarsan ahmaklığın cetvelle ölçülmez olur. Cenab-ı Hak öylelerden olmaktan cümlemizi muhafaza eylesin. Âmin.
12 Haziran 2021 Cumartesi
Peygamber Efendimiz (a.s.m.) musilajdan bahsediyor mu?
Öyledir. Seküler âkillerin imkan algısı zamanla gelişir. Dün "İmkansız!" dediklerine bugün "Sıradan!" deyiverirler. Dün "Olur mu öyle şey?" diye karşı çıktıklarına bugün "Nasıl kabullenmezsin canım?" diye tepki gösterirler. Eh, nihayetinde insandırlar, acizdirler, fakirdirler. Ancak birer mahlukturlar. Dolayısıyla sınırlıdırlar. Böyle böyle öğrenirler. Yanıla yanıla doğrulurlar. Ağır ağır yetişirler. Vahiyle kuşanmış aklınsa imkana bakışı elbette daha yüksektir. Çünkü gözleri açılmıştır. Çünkü gaybla tanıştırılmıştır. Çünkü 'herşeye gücü yeten' bir Allah'a iman edildikten sonra 'olabilecekler' yalnız buyruğu olarak sabit olup-olmadıklarıyla yargılanabilir. Eğer sabitse 'dilediği gibi yaratmak' şânının gereği olan bir Rabbin yapıp-yapamadığı sorgulanmaz artık. Belki ancak "Yaptım!" buyurduğunun kainattaki delillerine bakılır. Alınacak dersler tefekkür edilir. İzdüşümleri rasat edilir. İşte biraz da bu nedenle hadislerin tahlili öncelikle naklin sıhhati üzerinden yapılır. Yani Ebu Bekir radyallahu anhın Miraçtaki sıddıkıyet tavrı takınılır: "Bunu o mu söyledi?" diye sorulur sadece habercilere. Onay alınınca da iş bitirilir: "O söylediyse doğrudur." Yoksa ahirzaman nâdânları gibi denmez: "Nasıl söyler aklım almıyor. Hiç olur mu öyle şey? İslam akıl dinidir. Böyle akla sığmayan şeyler hadis olamaz. Sıhhati sabit olsa bile olsa cık, asla, kat'a, yok, hayır, ııı-ıh, inanamayız."
Onların 'cık'lanmaları kendilerine. Bizse kendimize gelelim: Risale-i Nur'da bahsi geçen bir tanesinin daha hakikatini yaşadığımızı düşünüyorum bugünlerde arkadaşım. En azından anlaşılmasını sağlayacak bir pencereyi kazandığımızı zannediyorum. Nedir? 'Müsilaj' adı da verilen 'deniz salyası' olayıdır. "Denizin de salyası olur muymuş?" demeyesin ha. Belki 'salya' kelimesi yerine 'kusmuk' desek daha doğru olacak. Evet. Kusmuk. Düpedüz kusmuk bu. Deniz kusuyor yüzümüze. Öyle ya: Neyin midesi bozulsa kusmaya başlar. İçindeki zehri dışına taşırır. Denizin de tadı kaçırıldığı zaman kusması mümkünmüş işte. Marmara'daki acı görüntü sayesinde bunu da öğrenmiş olduk. Yanısıra şu sırra da dokunmuş olduk bence arkadaşım:
"Hadîste var ki: 'Hatta deniz dibindeki balıklar dahi günahkâr ve zâlimlerden şekvâ ediyorlar ki, onların yüzünden yağmur kesilir, hatta bizim de nafakamız azalır!' derler. Evet, bu zamanlarda öyle günahlar, zulümler oluyor ki rahmet istemeye yüzümüz kalmıyor, mâsum hayvanlar da azap çekerler." Mürşidim bunu devrindeki kuraklığın hikmetini anlatmaya çalışırken söylüyor. Şimdi bu yazıyı okuyan dünyacılar hop oturup hop kalkacaklar da "Herşeyi dine bağlamayın yahu!" diye kükreyecekler belki. Nasıl bağlamayalım arkadaşım? Herşeyi yaratanın herşeyle ilgisi olmaz mı? Eh biz de tevhide iman ediyoruz. Yani "Rabbimiz bir!" diyoruz. O halde Rabbimiz bir olduğu için meselelerimiz de bir. Yani birbiriyle ilişkili. Birbirine bakar. İlla bir olan Allah'a, emirlerine, rızasına, şeriatına bir atfı olacaktır şu yaşanılanın da.
Yani demek istiyorum ki: Böylesi hadislerde dikkatimiz çekilen biraz da tabiata verebileceğimiz zararlardır belki. Potansiyelimizdir. Mübalağa olduğunu düşünenler de yine şiddet-i belağatı anlayamanlardır. Evet. "Aleyhissalatuvesselam bir işarî manada müsilajdan bahsediyor..." diyebiliriz o zaman arkadaşım. Çünkü 'herşeyi bilen' Allah'ın bildirmesiyle Habib-i Edibi de bilir ki: İnsan böyle tehlikeli bir canlıdır. Komşularına yapabileceklerinde 'çok zalim' ve sonuçlarının ne olacağını farketmede 'çok cahil'dir. Kendi evini eliyle yakar da yangının içinde de gülerek oturur. Emaneti yüklendiği günden beri bu riskle yaşamaktadır. Başı dönmüştür. Elindekini malı sanmaktadır. Böyle olduğunu nereden mi anlıyoruz arkadaşım? Rikkatsizliğinden. Dikkatsizliğinden. Zira emanetçilik en çok rikkat/dikkat işidir. Ne diyelim? Cenab-ı Hak bize bizden gelecek zararlardan bizi koruduğu gibi denizdeki dostlarımızı da korusun. Âmin.
13 Eylül 2017 Çarşamba
Ahmed 'başka kitapları' neden okur?
Yakınlarda bu bağı, hiç hesap etmeyeceğim bir yerden, Murat Gülsoy'un İstanbul'da Bir Merhamet Haftası isimli deneysel çalışmasından, öğrendim. Elbette o kitabın hiçbir yerinde bu metinler alıntılanıp "İşte onların arasındaki bağ şudur!" denmiyor. Böyle bir izah yok. Fakat, bir yerinde 'kötülüğün görünürlüğü' hakkında öyle şeyler söyleniyor ki, sanki 'sezgim' eksik parçasını onunla buluyor ve bir tür 'hakikate' dönüşüyor. Orası da şurasıdır:
"İzlemek, müdahale etmeden izlemek, bakmak, görmek, dolaylı bir onaylama mekanizmasından başka birşey değil. Modernlik sonrası dünyanın medyayı kullanma biçimi tam da bu ikili işleve dayanmakta. Kötülük gizlendiği ölçüde kaynağına zarar verebilir. Onaylanmamış kötülük sadece sahibine aittir. Kötülük sahibi olmak başlangıçta iktidarla mümkündür ancak sürdürülmeye muhtaç bir iktidardır bu. Sonsuza genişlemekten başka stratejisi olamaz kötülüğün. Dolayısıyla, yırtıcı, iktidarını bir biçimde seyirlik hale getirmek zorundadır. Bir kez seyirlik hale gelen iktidar izleyicisinin onayını alır.
Onaylamak gönüllü yapılan bir eylem değildir. İzleyicinin, güçsüzlüğünü ve etkisizliğini kavradığı anda yaşadığı psikolojik bir dönüşümdür. Bu süreç kötünün güçlüye ve haklıya dönüştürülmesi ile tamamlanır. Onaylamamanın tek yolu 'karşı kuvvet oluşturmak'tır. İzleyici bunu yapacak erke sahip olmadığını anladığı anda kötülüğü onaylamanın anaforuna kapılmak üzere olduğunu hisseder. Psikolojik bütünlüğü korumak için bu durumla başaçıkacak bir strateji/bir açıklama bulmak zorunda kalır. Yırtıcının iktidarı bu şekilde haklı bir duruma dönüşür izleyicinin zihninde. Bir başka değişle, onay önce gelir, ardından açıklama. Bu izlemenin işlevidir."
Bu ifadeler eşliğinde, bencileyin, farkettiğim şu: Birşey varolduğu andan itibaren iki güdüyle/arzuyla/taleple birlikte varoluyor. 1) Bir kere varolan her kere varolmak istiyor. Yani devam istiyor. Sonsuzluk istiyor. Beka istiyor. (Varoluş öyle büyük bir nimettir ki varolan aksini tasavvur edemez.) 2) Bir kere varolan her yerde varolmak istiyor. Yani yayılmak istiyor. İşgal etmek istiyor. Kabullenilmek istiyor. (Varolan, kendinde öyle meziyetler görür ve onları öyle beğenir ki, her yerde aynı meziyetlerin takdir edildiğini görmek ister.) Bu iki güdü, arzu veya talep ile vücuda geliyor herşey. Masivadan her ne varolsa bu iki şeyi arzulayarak varoluyor ve elde ettikçe de devam ediyor. Bu noktada diyebiliriz ki: İyiliğin varoluşu, onun bu iki talebinin tatminiyle ilgili olduğu gibi, kötülüğün eksiltilmesi de yine bu iki talebinin karşılıksız bırakılmasıyla ilgilidir.
Yani: Biz bir kötülüğe, hadiste ifade buyrulduğu gibi, karşı koyduğumuz zaman öncelikle 'yayılma arzusuna' bir bıçak vurmuş oluyoruz. "Sen bende yayılamazsın. Bana yayılamazsın. Benimle yayılamazsın!" demiş oluyoruz. İkinci olarak da bu tebliğin etkisiyle kötülük 'yanlış olduğunu' işitmiş oluyor. Birşeye yanlış olduğunu söylemek ona 'devam edici olmadığını' söylemiş olmaktır. Zira yanlış olan arızîdir. Olagelemez. Devam edemez. Kökü kesiktir. Fıtrata aykırıdır.
Birşeyin yanlışlığı ifade edildiğinde aslında söylenen o şeyin 'akışa uygun olmadığı'dır. Bu akışa ister hikmet diyelim, ister uyum, ister fıtrat, ister büyük resim, ister kader, en nihayet dilegelen o parçanın içinde yeraldığı sistemle uyumsuzluğudur. Bu yapıldığı zaman kötülüğün varlığına karşı adım atılmış olur.
Peki ya kötülüğe karşı çıkamayacak kadar güçsüz/etkisiz bir konumdaysak? O zaman ne yapmalıyız? İşgaline nasıl karşı koymalıyız? İşte, bu durumda da, en başta alıntıladığım ayet-i kerimeyi ve Bediüzzaman'ın (kanaatimce) bu ayetin bir tefsiri olduğunu düşündüğüm altındaki cümlelerini hatırlamalıyız. Bir de Murat Gülsoy'un şu cümlesini: "Onaylanmamış kötülük sadece sahibine aittir." Acze düştüğümüz yerde kötülüğe karşı koyuşumuz 'buğz' iledir. Daha ilerisinde ise bizdeki işgaline karşı koymamız 'ilgisizlikle' olur.
Kötülük, kendisiyle ilgilenenleri ancak, kendisinden haberdar eder. Etkiler. Buğzedemeyecek kadar zayıfları ise bu ilgi sayesinde işgal eder. İlgilenegeldiğiniz bir kötülük galipken mağlup bir hakikatin yanında yeralmak her babayiğidin harcı değildir. Galibiyetin bir cazibesi vardır. Genel-geçer olmanın bir dayatması vardır. Gücün bir ilüzyonu vardır. Bu cazibe, dayatma ve ilüzyonların etkisi altında kalmamak 'onların etki alanı dışında kalmak'la mümkün olur. İşte, bu zeminde biz, ayet-i kerimede bize emredilen şeyi hatırlarız: "Âyetlerimiz hakkında dedikoduya dalanları gördüğün vakit başka bir söze dalıncaya kadar onlardan yüz çevir, uzaklaş. Şayet şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra (kalk), o zalimler grubu ile beraber oturma!"
Evet. Söyleyeceklerim özetle bu kadar. Ben şimdi ne yaptım? Murat Gülsoy'un zâhiren ayetle, hadisle, Risale-i Nur'la hiçbir ilgisi olmayan birkaç paragrafını onları anlamak için kullandım. Bediüzzaman'ın 'bahtiyar doktor' dediği talebesine tavsiye ettiği gibi 'kafamdaki odunları yaktım' ve Furkan sûresindeki "Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir!" sırrına sığınarak farklı okumalarım içinden bir ateş çıkardım. (İsteyen elini ısıtır.) Daha doğrusu; öğrendiğim felsefeyi, Ene Risalesi'nde emredildiği gibi, nübüvvetin hizmetine vermeyi denedim. Bunu siz de deneyin. Korkmayın. Muvaffakiyet ise Allah'tandır.
12 Eylül 2017 Salı
Kertenkelenizi bir vuruşta öldürmekten korkmayın
"Bunun bir nümunesi Denizli Hapishanesidir. Oraya Nurlar ve o mahpuslar için yazılan Meyve Risalesi girmesiyle, üç-dört ay zarfında iki yüzden ziyade o mahpuslar öyle fevkalâde itaatli, dindarâne bir salâh-ı hal aldılar ki, üç dört adamı öldüren bir adam, tahta bitlerini öldürmekten çekiniyordu."
Bu değişim büyük bir enteresanlık. Kütüb-i Sitte okumalarım esnasında ben de enteresan şeylerle karşılaşıyorum. Özellikle 'enteresan sorular'la. Aslında soruların kendisi enteresan değil. Benim ukâlâ bakışaçım yüzünden enteresan oluyorlar. Ne de olsa ahirzaman çocuğuyum. Hak mezhep ulemasının herşeyi tam bir vukufiyetle tesbit edip sistemleştirdiği, helalleri-haramları madde madde toparlayıp sunduğu, amelleri neyin bozup neyin zarar vermediğini hazır bir liste şeklinde önüme koyduğu bir devrin müslümanıyım ben. Hazırcılığın perdeli kibrine sahibim.
Bu nedenle, dinin daha yeni tesis edildiği bir dönemde, herhangi birşeyi yedikten sonra bile 'Abdest almam gerekiyor mu?' diye soran bir sahabeyi anlayamıyorum. Yemenin abdesti bozmadığını çoktandır biliyorum çünkü. Fakat unutuyorum. Ben bunu kimin sayesinde biliyorum? Ben bunu, işte, o mübarek ve muazzez insanların bu temkinleri sayesinde biliyorum. Yoksa, onlar bu soruları sorup cevaplarını almasalardı, ben bu cevapları nereden bulacaktım?
Zaten sünnet-i seniyyeyi ve sahabeyi bizim için vazgeçilmez kılan da budur: Ancak vahiyle bilinebilecek şeylerin bilgisini o ilk neslin soruları ve Allah Resulü aleyhissalatuvesselamın cevapları sayesinde öğreniriz biz. Sahabe bu noktada alternatifsizdir. Rehberliği kaçınılmazdır. Onların rehberliğine başvurulmadan İslam'ın mesajının aslında ne olduğu anlaşılamaz.
Bize en çok "Yahu bu da sorulur mu?" gibi gelen şey, zaten vaktiyle sorulduğu ve cevabı bilinir hale geldiği için, bize öyle geliyordur. O suallerin izahı asırlar önce alınmış, zaptı yapılmış, fakihlerce metinlerde bize aktarılmıştır. İlk nesillerin bu çalışması olmasa dine dair herşey havada kalır. Elimizi-ayağımızı nereye koyacağımızı bilemeyiz. Ufacık meseleleri bile aramızda tartışadururuz. Üstelik hiçbir sonuca da varamayız.
Geçenlerde, Esad Coşan Hocaefendi merhumun yıllar boyu İskender Paşa Camii'nde verdiği Ramuzü'l-Ehadis derslerinden birisini dinliyordum. Sanıyorum tarihi 1994'tü. O haftanın hadis okuması sırasında Esad Coşan Hocaefendi, meşhur (meşhurluğu bugünlerde çokça tartışmaya konu edilmesinden) 'kerkentele hadisini' de okudu ve izah etti. Doğrusu, üzerine 'modernistler tarafından çokça gürültü koparılan' bir hadisin, bu kadar güzelce izahını işitince hakkında yazmaktan kendimi alıkoyamadım.
Anladığımca nakledeceğim. Esad Coşan Hocaefendi diyordu ki o derste: "Sahabenin soruları olmasa, biz, neyin-nerede-ne sınırlar içinde yapılacağını veya yapılamayacağını bilemezdik. Mescid-i Haram'da kan dökmek yasak mı? Yasak. Peki ya çok tehlikeli bir canlı ile karşılaşırsak? O zaman da mı yasak? Hayır. O zaman değil.
İşte bu hadis onu da bize haber veriyor. Burada bahsedilen kertenkele türü o civarda yaşayan zehri kuvvetli bir kertenkeledir. (Ebubekir Sifil Hoca da aynı soruya yanıt verdiği bir videoda Mütercim Âsım Efendi'nin bu hadisteki 'el-vezağa' ifadesini 'ağulu keler' olarak çevirdiğini nakleder.) Bütün kertenkeleler için bu hüküm geçerli değildir. 'Bu tür kertenkele ile Mescid-i Haram sınırları içinde bile karşılaşsanız onu öldürebilirsiniz' diye izin vermiş Allah Resulü aleyhissalatuvesselam. Bu hadis o izni ve teşviki anlatıyor bize. Yoksa, bir arkadaşımın da başına geldiği gibi, kötü şeyler başınıza gelebilir."
Sonra arkadaşının başına umrede gelen hadiseyi anlatıyor. Yakınındaki bir taşın altından akrep çıkınca arkadaşı tereddüt etmiş. "Burası Mescid-i Haram. Burada kan dökmek olur mu? Dokunmayayım!" demiş. Fakat akrep nasıl yapmışsa birden ayağına hamle yapıp sokuvermiş. Sokmasıyla bayılıp hastaneye kaldırılması bir olmuş arkadaşının. Böyle şeyler yaşamamak için, zararlı canlılarla karşılaşılırsa, can tehlikeye girerse, "Onları Mescid-i Haram sınırında dahi olsa öldürebilirsiniz!" sırrının bizlere böyle hadislerle ders verildiğine dikkat çekiyor Esad Coşan Hocaefendi merhum. Çünkü, İslam'ın kalplerini ihtizaza getirişiyle, mü'minlerde Allah'ın yarattığı mahluka zarar vermeme konusunda oluşan bir temkin var. O temkinin/şefkatin ifrata kaçıp hayatları tehlikeye sokmaması için bu uyarı yapılmış.
Mürşidim de bir yerde der: "Şefkat-i insaniye, merhamet-i Rabbaniyenin bir cilvesi olduğundan, elbette rahmetin derecesinden aşmamak ve Rahmetenli'l-Âlemîn zâtın (a.s.m.) mertebe-i şefkatinden taşmamak gerektir. Eğer aşsa ve taşsa, o şefkat, elbette merhamet ve şefkat değildir; belki dalâlete ve ilhada sirayet eden bir maraz-ı ruhî ve bir sakam-ı kalbîdir." Bugün biz şer'î pekçok hususta bu maraz-ı ruhî ve sakam-ı kalbî ile muhatap oluyoruz. Şefkatlerini Allah'ın sonsuz rahmeti ile yarattığı düzenden öteye taşabileceğini düşünen hastalıklı insanlar kurban ibadetini dahi sorgulayabileceklerini sanıyorlar. Hatta onların bir kısmı da işi ileri götürüp mezkûr 'kertenkele hadisi' üzerinden bütün hadis-i şeriflere bir şüphe iliştirmeye çalışıyorlar.
Öncelikle yaptıkları şu: Hadis-i şerifi 'anlayabilecekleri en yanlış şekilde' anlıyorlar. Hiçbir ilmî kaynakta 'Yakaladığınız her kertenkeleyi öldürün' diye bir hüküm olmadığı halde, sanki şimdiye kadar bu hadis hep böyle anlaşılmış ve uygulanmış gibi bir tavır takınıyorlar. Bu önkabulle birlikte safsata başlıyor. Şefkate, yine muazzez olan insanın canını hıfz için çekilen bir sınırı, kontrolsüz bir şiddetin kaynağı gibi gösteriyorlar.
Bu hususta Bediüzzaman ile talebesi Molla Hamid ağabey arasında geçen bir hâdise mezkûr meseleye ne kadar da ibretli bir delil oluşturuyor: Malumdur. Molla Hamid ağabeyin, beraberce yaptıkları gezinti sırasında, bir kertenkeleyi öldürmesi üzerine Bediüzzaman hiddetleniyor. Sorduğu ilk soru ise Esad Coşan Hocaefendi'nin izahlarını doğrular nitelikte: "O hayvan sana taarruz etti mi?"
Burada durup 'duruşumuzu' hatırlayalım: Biz önümüze gelen her koyunu öldürür müyüz? Öldürmeyiz. Ama kurbanda Allah'ın emriyle ve ismiyle, sair vakitlerde de ismiyle ve izniyle kesebiliriz. Önümüze gelen her hayvanı kin ile avlar mıyız? Avlamayız. Ama yine onun izniyle ve ismiyle helal kıldıklarını rızkımız için avlayabiliriz. Önümüze gelen her kâfirle cihad eder miyiz? Etmeyiz. Ama harp zamanı, şer'î hukuk çerçevesinde, Rabbimizin emriyle ve ismiyle karşımızdakinin sayısından korkmadan cihad ederiz. Bizde herşeyin bir fıkhı, bir çerçevesi, bir itidal sınırı vardır. Kontrolsüz olamayız.
Mü'minler olarak şunu asla ve asla unutmayız: İslam hiçbir histe garkoluş değildir. O dengedir. Şefkatinde garkolanların ise elbette Hatemü'l-Enbiya aleyhissalatuvesselamdan sınır öğrenmelerinden başka kurtuluşları yoktur. Onun beşere getirdiği istikamet tüm garkoluşların üstündedir çünkü. En güzel örnek onun itidalidir. "İbadette ifrata kaçan üç sahabeyi kendi ahlakını misal vererek düzelttiği o meşhur hadisede olduğu gibi, böyle hadislerle de, yine şefkatte ifrata düşmüş sahabeye bir itidal çağrısında bulunmuş olabilir!" deriz. Böylesi konularda çıkmaza düşenleri, değil kırda rastgeldikleri masumcukları, kafalarında onları zehirleyen modern ifrat kertenkelelerini, hiç çekinmeden, hem de mübarek bir tek vuruşta, öldürmeye çağırıyoruz. Zira onlara şefkat dinden değildir.
22 Temmuz 2017 Cumartesi
Ebubekir Sifil Hoca ne yapmaya çalışıyor?
Bu metni ilk okuduğum günlerde 'böyle birşeyin nasıl mümkün olabileceğini' düşünüp hayret ederdim. Risale-i Nur'u yeni yeni okuduğumdan belki, ondaki burhanlara bakarak, "Bunlardan sonra tekrar nasıl mağlup oluruz?" diye düşünürdüm. İslam âlimlerinin (Allah hepsinden razı olsun) ürettiği marifetin karşıkonulmaz bir içeriğe sahip olduğunu zaten biliyordum. Günbegün artıyordu da sanki bu karşıkonulmazlık! Ateizmin hâkim ideoloji olup üniversite kürsülerinden bile dayatıldığı/haykırıldığı devirler geride kalmıştı. Materyalist-naturalist-evrimci saldırı ümmetin sinesinde erimişti. Bu ümmet komünizm gibi bir dehşeti bile, yaralar almasına rağmen, atlatmıştı. Peki nasıl olup da tekrar mağlup olacaktı? İşte o zaman cevabın ortasını kaçırdığımı farkettim:
"Âhirzamanda, dinsizliğin iki cereyanı kuvvet bulacak. Birisi: Nifak perdesi altında risalet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) inkâr edecek, Süfyan namında müthiş bir şahıs, ehl-i nifakın başına geçecek, şeriat-ı İslâmiyenin tahribine çalışacaktır. Ona karşı, Âl-i Beyt-i Nebevînin silsile-i nuranîsine bağlanan ehl-i velâyet ve ehl-i kemâlin başına geçecek, Âl-i Beytten Muhammed Mehdi isminde bir zât-ı nuranî, o Süfyanın şahs-ı mânevîsi olan cereyan-ı münafıkaneyi öldürüp dağıtacaktır. İkinci cereyan ise: Tabiiyyun, maddiyyun felsefesinden tevellüt eden bir cereyan-ı Nemrudâne, gittikçe âhirzamanda felsefe-i maddiye vasıtasıyla intişar ederek kuvvet bulup, Ulûhiyeti inkâr edecek bir dereceye gelir."
Geçtiğimiz gün Habertürk'te yayınlanan münazarayı izlerken de bu bu bahis aklıma geldi. Ebubekir Sifil Hoca (Allah ona yüz şehit sevabı versin) Caner Taslaman'ın bir rapçi gibi seri şekilde savurduğu herzelerine cevap verirken neden şikayet ediyordu? Verecek cevabı olmamasından mı? Hayır, Ebubekir Sifil Hoca'yı az-çok takip edenler bilir ki, o bütün bu herzelerin cevabını bihakkın vermeye yetecek bir ilim ve istidat sahibidir. Ki birçoğunu da program sırasında cevapladı. (Zaman yetse daha çoğunu da cevaplayacaktı.)
Fakat muhatabı cevap aramıyordu. Taslaman, haksız da olsa, galip gelmenin peşindeydi. Karşısındaki ağaç yıkılmasa da baltasını sallamanın peşindeydi. Programı sorulara/şüphelere/dedikodulara boğdurmanın planıyla gelmişti. Masasını perşembe pazarına çevirmesinin bundan başka ne sebebi olabilirdi? Düşünün ki, o masada sergilemek için, muhtemelen evinde itinayla sakladığı deve idrarını bile kavanozlayıp getirmişti. (Tabii insan o evde daha neler saklandığını merak ediyor.)
Ben işte bu münazara sırasında yukarıdaki metinlerde Bediüzzaman Hazretlerinin ders verdiği bir sırrı görür gibi oldum. Neyi gördüm peki? Gördüğüm şudur: Bu dalalet dediğimiz şey tek bir koldan gelmiyor. Diyelim 'ikincisini' mağlup ettiniz. Uluhiyeti inkâr eden tabiatçı, materyalist, ateist felsefeyi yendiniz. Elhamdülillah. Lakin iş burada bitmiyor ki. Bir de 'nifak perdesi altında risalet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) inkâr edecek' birileri çıkıyor/çıkacak. Nifak perdesi ile çıktıklarına göre biz bunları müslüman sanacağız. Dillerinden de, zâhiren, İslam'ın oğlu oldukları iddiası ifade olunacak. Fakat hakikatte, alttan alta, saman altından su yürütür bir şekilde, risalet-i Ahmediye'yi inkâr edecekler. Peki bunu nasıl yapacaklar? Allahu'l-A'lem, Ebubekir Sifil Hoca'nın karşısında Caner Taslaman bu kanunun bir ferdini pek çirkef bir şekilde bizlere gösterdi.
Risalet-i Ahmediye (a.s.m.) onu bizzat görmemiş, dizi dizine değmemiş, sözü kulağına erişmemiş, gözü yüzüne dokunmamış müslümanlar için nedir? Risalet-i Ahmediye, görenler için de görmeyenler için de, öncelikle sünnet-i seniyyesidir. O sünnetle gelen ahlakıdır, hikmetidir, öğrettiğidir, hissettirdiğidir. Sünnet-i seniyyeye dair bilgi olmadan bakılan Şems-i Hidayet (a.s.m.) ışıksız bir güneş haline gelir. Yanar ama bizi aydınlatmaz. Güneşi güneş yapan aydınlığıdır.
Hadislerin inkârı, öncelikle sünnet-i seniyyeye dair bilginin, sonrasında da (müddei bunun aksini söylese de) Risalet-i Ahmediye'nin (a.s.m.) inkârıdır. Daha doğru bir ifadeyle: Risalet-i Ahmediye'nin çaktırmadan inkârıdır. Lütfen, Caner Taslaman'ın münazara boyunca dilinden çıkan şeylere bakın, dikkat edin. Bir de Ebubekir Sifil Hoca'nın hamiyet-i diniyesine nazar edin. Hangisi binayı tutuyordu? Hangisi yıkmaya çalışıyordu? Hangisi 'buradan balta vurman yanlış' diye delille ispat olunduğunda bile zeytinyağ demagojilerle üste çıkmaya çalışıyordu? Hangisi 'Bu binayı yıkarsan altında Kur'an da kalır' diye endişe ediyordu?
Bakınız, derde uyanık olmak lazım, devayı elde edebilmek için. Hakiki âlimler, mehdî misal mürşidler, hadis-i şerifin ifadesiyle Allah Resulü aleyhissalatüvesselamın varisleridir. Aynı sesin zamanlarındaki yankılarıdır. Bediüzzaman Hazretleri bundan yüzyıl önce ne için mücadele ediyorsa, Ebubekir Sifil Hoca aynı şey için mücadele ediyor. İkisi de ehl-i sünnet ve'l-cemaat itikadını maruz kaldığı saldırılara karşı koyuyor. Avamın itikadını bu saldırılardan korumaya çalışıyor. Bediüzzaman ağırlıklı olarak 'ikinci' fitneye dair cevaplar verdi. 'Birinci fitneye' dair de çok kıymetli şeyler söyledi. Eserlerinde hassaten fenden gelen dalaletin belini kırdı.
Bugün Ebubekir Sifil Hoca da ağırlıklı olarak 'birinci' fitneye karşı mücadele ediyor. O da onların belini kırıyor. Vurgudaki farklılık gözünüzü aldatmasın. Âlimlerimiz, elbette, zamanlarında ümmetin muhatap olduğu fitnenin renk tonuna göre cevap üretirler. Demek, fitne bir kere yenilmekle mağlup olan birşey değil, tekrar be tekrar değişik sûretlerle üzerimize gelen birşey. Biz nur talebeleri de uyanık olalım, parçası olduğumuz ehl-i sünnet ve'l-cemaat mirasına sahip çıkalım, sahip çıkanlara da sahip çıkalım. Zaman cemaat zamanıdır. Bizim cemaatimizi oluşturan ise sünnettir. Sünnet-i seniyye ile gelen bilgidir. Efendimiz (a.s.m.) fırka-i naciyeyi böyle tarif etmiştir. Onun etrafında birleşelim. Onun etrafında birleşmek bizi 'biz' yapan itikatta buluşmaktır.
13 Mayıs 2017 Cumartesi
Peygamberimiz (a.s.m.) karadeliklerden bahsetmedi mi?
Bu bana ilginç gelen bir benzerlik. Herkese öyle gelecek mi bilemem. Belki de, okuyup bitirdiğinizde, "Amma sallamışsın ha!" diyebilirsiniz. Eh, bir yazar olarak göze almam gereken bedeller var, farkındayım. Bunu da alacağım. O zaman şöyle bir yerden başlayalım konuşmaya: Karadelikler...
Karadeliklerin ne olduğunu az-çok hepimiz biliyoruz artık. (Bilim kurgu filmleri sağolsun.) Uzayda varolan ve güneşimizden kat kat büyük yıldızların kendi içlerine çökmesiyle oluşan gezici-süpürücüler. Evet, süpürüyorlar, çünkü güzergâhları üzerinde yeralan herşey onların cazibesine kapılıp içlerinde yokoluyor. (Veya başka bir yere gidiyor.) Belki de, ism-i Kuddüs penceresinde bakınca, uzayın akbabaları denilebilecek şeyler onlar. Yahut köpekbalıkları. Yahut dökülenleri kovalayan karıncaların delikleri. Dolaştıkları yollarda denk geldikleri şeyleri süpürerek varlığın dengesi için gerekli bir temizliği sağlıyorlar. Kimbilir? 30. Lem'a eşiğinden düşününce mümkün görünüyor.
Fakat yazı bunun hakkında değil. Bu tâli meseleyi çabuk geçelim. Sizi 2. Lem'a'ya götürmek istiyorum ben aslında. 2. Lem'a, Hz. Eyyub aleyhisselamın kıssasıyla başlayan yolculuğunda, günahların kalpte 'siyah nokta'lar meydana getirdiğini anlatan hadis-i şeriflere bakışımızı derinleştiriyor. Nasıl? Onların insan tabiatında oluşturduğu sapmayı teşhis ederek yapıyor bunu. Yani; ilgili hadislerde, kalbin günahlar tarafından siyahlandırılması meselesini, Bediüzzaman, imandan küfre giden sürecin psikolojik işleyişi olarak okuyor. Kendi izahlarıma başlamadan önce mürşidiminkini alıntılayayım:
"Bahusus, nasıl ki o hazretin yaralarından neş'et eden kurtlar kalb ve lisanına ilişmişler. Öyle de, bizleri, günahlardan gelen yaralar ve yaralardan hasıl olan vesveseler, şüpheler—neûzu billâh—mahall-i iman olan bâtın-ı kalbe ilişip imanı zedeler ve imanın tercümanı olan lisanın zevk-i ruhanîsine ilişip zikirden nefretkârâne uzaklaştırarak susturuyorlar. Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırıyor. Meselâ, utandıracak bir günahı gizli işleyen bir adam, başkasının ıttılaından çok hicap ettiği zaman, melâike ve ruhaniyâtın vücudu ona çok ağır geliyor. Küçük bir emâre ile onları inkâr etmek arzu ediyor."
Bu teşhis, aslında, bugünün modernist akımlarını ve önderlerinin psikolojisini anlamak noktasında da bize kıymetli bir bakış açısı sunuyor. Hz. Ömer'e (r.a.) atften işittiğim "İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız!" cümlesinin hakikati buradan bize gözkırpıyor. Nasıl? Hadi hayal kuralım: Kalbinizi uzay gibi düşünün. Bir her bir iman hakikatinin bir yıldız olduğu; salih amellerin, iyi düşüncelerin, güzel ahlakın o yıldızların etrafında gezegenler gibi döndüğü kocaman bir uzay! (Uzay zaten kocaman olur.) Günahlar ne olur bu düzende? Onlar nereye konulur? Hangi sembolle ifadeleri gerekir?
Arzularımız manevî dünyamızın kütle çekim kuvvetleridir. İçimizdeki taşları birbirine bağlı tutan nizamdır. Günahların da bir çekim kuvveti var. Tıpkı karadelikler gibi. Ahlakınızda meydana gelen herbir sapma, bir içe çöküş, daha sonra onun tekrarından meydana gelen kem alışkanlık, ikinci bir fıtrat olup kendisini bize dayatmaya başlar. Bir 'siyah nokta' veya bir 'karadelik' oluşturur.
Neden böyle olur? Çünkü alışkanlık da ikinci bir fıtrattır. Sahte bir fıtrattır. Doğal olan, olması gereken, olmazsa olmaz olan kendisiymiş gibi bünyeye baskı yapar. Terkinde fıtrî olan terkediliyormuş gibi azap verir. (Madde bağımlılarının halini düşünün.) Karadeliklerin, yanından/içinden geçerken bir sistemin düzenini çekim kuvvetleriyle bozmaları gibi, içinizin dengesi de bu günahlarla bozulur. Onun oluşturduğu temayülden/arzulardan/baskılardan itikadınız etkilenmeye başlar. Hemen olmaz bu. İlk seferde olmaz. Ancak karadelik kalbe girmiş olur. Tevbe ile o arzunun çekim kuvvetinin kırılması gerekir. Pişmanlık bir arzu-kırıcıdır. Bir dalga-kırandır. Bir 'kötülük dengeleyici'dir.
Peki kullanılmazsa ne olur? Süreç aksi yönde işlemeye başlar. Karadelik büyür. Çevresini siyahlandırır. Kütlesini arttırır. Karadeliğin kütlesi büyüdükçe oluşturduğu çekim kuvveti de artar. Ve bir noktada bu çekim o kadar şiddetlenir ki, sisteminiz, sahip olduğunuz itikadî düzende direnemez olur. Kıyametiniz kopar. Yıldızlarınız dökülür. Güneşiniz dürülür. Kendinizi karadeliğin dünyasındaki yıkıma bırakırsınız. İtikadınızın çekim kuvvetinden boşalırsınız. İşte küfür böyle 'imanda direnecek gücü kalmamış kalbin acizliği'dir.
Karadelikler hakkında birçok teori var. Bu teorilerden birisi de, bilim kurgu filmlerinde sıklıkla işlendiği üzere, meydana getirdiği çöküşün âlemin iki farklı noktası veya iki farklı âlem arasında bir kapı oluşturduğu. Yani, varolduğu yüzeye o kadar baskı yapıyor ki, onu, ta başka bir âleme kadar çökertiyor. İnce bir kekin üzerindeki fındığa parmakla bastırarak onu tabağın dibine indirmeniz gibi. Yüzeyle taban arasında bir kapı oluşturmuş oluyorsunuz böylece. Bediüzzaman'ın "Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var..." sözü de bu noktada daha bir anlaşılır oluyor. Günah işledin. Yüzeye bastırdın. Yüzey tabana yaklaştı. Hayatındaki sapma itikadî sapmaya doğru evrilmekte. İstiğfar ile parmağını kaldırmazsan bu kapıdan geçişler olabilir. Dikkat et.
Son olarak Kur'an'da geçen 'esfele's-safilîn' ifadesine dokunmak istiyorum buradan uzanıp. Çünkü ben de çökerttiğim yerden oraya uzanan bir yol görüyorum bencileyin. Sorularla ifade edeyim: 'Aşağıların en aşağısına' inmek, acaba, günahın/küfrün bu karadelikleri benzer yapısıyla ilgili olabilir mi? Yani, insanın 'ahsen-i takvim' mahiyetindeki çöküşlerine/batışlarına işaret olabilir mi? Kendi katlarında iniş yapmasına gönderme yapıyor sayılabilir mi? Kimbilir... Burada haddimizi aşıp sözü uzatmayalım. 'Allahu'l-alem' deyip bırakalım. Allah bizi kendi çöküşlerimize kapılmaktan korusun. Âmin.
25 Mart 2017 Cumartesi
"Çocuk dövmemek sünnettir" üzerine bir küçük itiraz (3):
"Usûl-i şeriatta takarrur ettiği vecihle, mazbut ve miktarı muayyen olmayan birşey, hükümlere illet ve medar olamaz; çünkü miktarı muayyen bir had altına alınmadığından sû-i istimale uğrar." İşaratü'l-İ'caz'dan.
Metin Karabaşoğlu abinin şahsını tenzih ederim, o böyle şeyler yapmaktan beridir, fakat kraldan çok kralcılar heryerde! "Çocuk dövmemek sünnettir" yazısına itiraz sadedinde kaleme aldığım metinlere enteresan tepkiler aldım. Hatta, kulakları çınlasın, 'Ebubekir Sifil zehirlenmesi yaşadığımı' söyleyen dahi oldu. Öncelikle şunu açıklıkla ifade edeyim: Ben böylesi zehirlenmelerden teberri etmem. Zübeyir ağabeyin Risale-i Nur'a 'zehir' denmesi karşısında mahkemede kullandığı merdane ifadeyi, maaliftihar, Ebubekir Sifil Hoca ve metinleri hakkında kullanabilirim:
"Savcı iddianamesinde diyor ki: 'Said Nursî eserleriyle üniversite gençlerini zehirlemiştir.' Biz de buna mukàbil deriz ki: Eğer Risale-i Nur bir zehir ise, bizim bu zehirlere tonlarla, binlerce kilo ihtiyacımız vardır. Eğer çoklukla olduğu yeri biliyorsa, bize tayyarelerle sevk etsin."
Benim bu itirazımın amacı, kendisinden ve kitaplarından çok şeyler öğrendiğim Metin Karabaşoğlu abiyi karalamak değildir. Hatta onun böylesi insaflı itirazlardan 'kralcılar' kadar rahatsız olmadığına eminim. Ancak yine de, madem bulanık suda balık avlamak isteyenler var, niyetimi tasrih etsem yanlış olmaz, inşaallah. Benim o iki yazıyı telif etmekteki amacım şu idi: Yaptığım araştırmalardan gördüğüm kadarıyla, Metin abinin 'yanlış anlaşıldığını' iddia ettiği hadis, sadece bugün değil, Allah Resulü aleyhissalatuvesselamın mübarek ağzından çıktığı andan beri hep böyle anlaşılmıştır. Metin abiye (veya dayanağı olan Mehmet Emin Ay'a) kadar bu hadisin farklı anlaşılabileceği üzerine bir tartışma yoktur. Hatta mezkûr hadis (veya aynı haberi veren diğer bazı hadisler) üzerine hüküm bina edilecek kadar da önemli bulunmuştur.
Bir hadis âlimi olan merhum İbrahim Canan Hoca'nın, Çocuk Eğitimi isimli eserinde, İbn-i Hacer'den, Beyhakî'den, hatta İbn-i Abbas'tan (Allah hepsinden razı olsun) konuyla ilgili yaptığı alıntıları vardır ve bu alıntıların hiçbirisi meseleye dair bir 'acaba' içermez. Alıntılar eşliğinde tartışılan ise 'tekidin varlığı' değil bu 'tekidin sınırları'dır. İnternette konu hakkında küçük bir araştırma yapan herkes, meseleye dair, benim bulduğumdan çok daha fazlasını bulacaktır. Bunların bize sordurduğu soru şudur: Ulemanın ittifak ettiği bir meselede Metin abiye 'yanlış anlaşılmıştır' dedirtebilecek güçlü delil nedir? Bu delil nedir ki, geçmiş ulema onu ıskalamış, ancak Metin abi yakalamıştır?
Metin abinin yazısında zikrettiği diğer hadisin, yani "Çocuklarınızı dövmeyiniz!" hadisinin, senedine dair bir tahlil bilgisine sahip değiliz. (Yazı bize böyle bir bilgi vermiyor.) Ancak bir tahlile sahip olmadan da şu hadislerin muarız olduğunu söylemeye gerek yoktur. Zira hadis usûlünde, muarız gibi görünen böylesi hadisleri beraber anlamanın bir yolu varsa, önce o denenir. Biz de diyebiliriz ki: Çocukları vara yoğa dövmekten Efendimiz aleyhissalatuvesselam ümmetini menetmiştir, fakat namaza alıştırmak bunun istisnasıdır. Tıpkı öğlenin, ikindinin veya yatsının farzlarını dört rekat kılmak farzken sefer halinin bunun istisnası olması gibi. Veya normalde kan dökmek haram iken cihadda bunun görev olması gibi. Örneği çoktur.
Özetle endişem şudur: Metin abinin bu meselede seleften bir dayanağı yoksa, bu yeni yorum, Bediüzzaman'ın da ahirzamanda işletilmesinden endişe duyduğu içtihad kapısından girmek gibidir. Çünkü mesele fıkhîdir. Bugünlerde böyle şeyleri gündem olarak önümüzde çok sık buluyoruz. Kimisi recmi, kimisi tesettürü, kimisi namazın beş vakit olduğunu, kimisi Hz. Âdem aleyhisselamın babasız yaratıldığını, kimisi Hz. İsa aleyhisselamın nüzulünü inkâr ediyor.
Bunu yaparken kullandıkları argümanlar da yine en çok etimolojiye dayanıyor. Kelimelerin sözlükte yeralan ardıl bir anlamını bulup onunla cerbeze yapıyorlar. (Herkes bunun bir nümunesine kendi okumalarında rastlamıştır.) Halbuki etimolojinin muayyen bir miktarı yoktur. Had altına alınamadığından suistimale uğrar. Yalnız başına hükümlere illet ve medar olmaması gerekir.
Eğer biz de, böylesi bir konuda, selef-i salihinden bize gelen fıkhın tertemiz ve sınanmış mirası yerine etimolojinin imkanlarına güvenirsek, modernistlerden/ehl-i bid'adan ne farkımız kalır? Ben eminim, Metin abi bunu yapmaya çalışmıyor, fakat zahirde öyle görünüyor. Öyle görünmemesi için, bizim, bu hükmü eskilerin fehmini suçlamadan isbat edecek delillere ihtiyacımız var. Yoksa şu kapı tehlikeli yerlere açılır. Allah bizi istikametten ayırmasın.
Kuantum fiziği 'nazar değmesini de' açıklar mı?
"Bedbinlik cezası olarak nazarında pek fena bir memlekete düşer." 2. Söz'den . Zaman zaman kuantum fiziği ile ilgili kitaplar...
-
Hatırlarsanız, bir hafta kadar önce Cemil Tokpınar abiye dair bir analizimi yazmıştım. Çok derinlemesine sayılmayacak, kısacık birşey. Şim...
-
Tabii insanın ağırına gidiyor. Zamanında, FETÖ'nün Zaman'a 10 Kasım'da aldığı tam sayfa ilan nedeniyle ortalığı yıkan muhafazakâ...
-
" Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın müminlerin, kendi vicdanları ile hüsnüzanda bulunup da: 'Bu, apaçık bir iftiradır...










