7 Eylül 2026 Pazartesi
Haydi, Mehmet Görmez de, nurcular neden görmez?
Nasihatimin mihengini hemen aşikâr edeyim. Biz nurcuların şöyle bir zaafı var: Âlim olsun, aydın olsun, siyasi olsun, her kimle ilişki kursak, önce 'kendiliğimiz üzerinden' ilişki kuruyoruz. Yani, o kişinin Bediüzzaman'a, Risale-i Nur'a veya nurculara karşı tavrını merkeze alıyoruz. Şayet burada müsbet bir kanaat edinmişsek kolay kolay hüsnüzannımızı kırdırmıyoruz. Hatta, kırmanın artık hak olduğu, vacib olduğu yerlerde bile korumacı bir tavır takınıyoruz. Bu da bizi sair ehl-i sünnet ve'l-cemaat gruplardan koparıyor. Kendilerinin müstakim refleks gösterdikleri, tepki verdikleri, eleştiri yaptıkları yerlerde bizi karşı tarafta gördüklerinde güceniyorlar. Bazı bazı da "Düşmanımın dostu düşmanımdır!" tarzı bir yaklaşımla düşmanlaştırıyorlar. Araya soğukluk giriyor. Ve fayhatları giderek büyüyor. Burada kusurun birazı onlardaysa gerisi bizde. Çünkü biz de merkeziyetimizde haksızız.
Unutmayalım: Bediüzzaman Hazretleri bir ehl-i sünnet ve'l-cemaat âlimi idi. Mensubu bulunduğu ekole dair bütün atıfları da bu yollu idi. Onun Şafiî/Eş'arî bir mürşid olduğunu bilmeyen kaldı mı? Yoktur zannederim. Demektir ki, nurculuk da, aslında sünni dağ silsilesinin bir parçasıdır. Müstakil bir ada değildir. Bir coğrafyanın devamıdır. Etraftaki bid'î çöllerle bir ilişkisi yoktur. Öyleyse biz bu nurculuğu, öncelikle muazzez İslam için, sonralıkla da ehl-i sünnet ve'l-cemaat için yapıyoruz. "Sa'yimizin semeresi o deftere yazılıyordur!" diye diliyoruz. Elhamdülillah. Öyleyse, maşaallah, bir buz parçası olan enaniyetimizi nurculuk havuza atıp erittiğimiz gibi, nurculuk havuzunu da sevad-ı âzâm içinde eritebilmeliyiz. Çünkü yine kendisi Hakikat Çekirdekleri'nde diyor:
"Sevâd-ı âzama ittibâ edilmeli. Ekseriyete ve sevâd-ı âzama dayandığı zaman, lâkayt Emevîlik, en nihayet Ehl-i Sünnet cemaatine girdi. Adetçe ekalliyette kalan salâbetli Alevîlik, en nihayet az bir kısmı Râfızîliğe dayandı."
Bu ümmetin istikameti cemaattedir. Hangi cemaattedir peki? Elbette ehl-i sünnet ve'l-cemaatte! Bizim 'cemaat' dediğimiz daha küçük birimlerse, yüzleri o büyük cemaate dönük olduğu sürece ancak, istikametlerini koruyabilirler. Haklı bir noktadan başlamış olmak bile neticeyi değiştirmez. Eğer ümmeti görmezden gelirseniz âhiriniz râfizîliğe dayanabilir. Haksız bir noktadan başlamış olmak dahi şu ümidi hakkınızda imkansız kılmaz: Nihayet ehl-i sünnet ve'l-cemaate girebilirsiniz. Kendinizi ümmet aynasından seyredip, ona göre düzeltmeyi ihmal etmezseniz, sizin için her zaman umut vardır. Yok, bu balans ayarını ihmal ediyorsanız, akıbetiniz için korkulur.
İslam, bu necip dinin, kendisini ehl-i küfre karşı tanımlayış şeklidir. Sünnilik, bu aziz yolun, kendisini ehl-i bid'aya karşı tarif ediş biçimidir. İkisiyle de söylenmek istenen aşağı-yukarı aynıdır. Farklı olduğunu düşünmek hatadır. O nedenle, bizim de muhabbetimizin merkezini öncelikle, muhatabımızın İslam'a, ehl-i sünnete, nasıl baktığı oluşturmalıdır. Onlara bakışında bir kemlik varsa, o halde Bediüzzaman'a, Risale-i Nur'a veya nurculara karşı izhâr ettiği muhabbet de yalandır. Evet. Yalan olduğu illâ ortaya çıkacaktır. Çünkü şekerden nefret eden şerbete muhabbet etmez. "Seviyorum!" sözü ancak bir kandırmacadan ibaret kalır. Şekersiz şerbet asla bulunmaz.
Benim, Mehmet Görmez'i savunması nedeniyle, Sabri Okur abiye twitterda yaptığım tenkid de işte buna dayanıyor. Mehmet Görmez, başkanlığı döneminde, Risale-i Nur külliyatının Diyanet'te basılmasına önayak olmuş birisi. Eyvallah. Zaman zaman da Bediüzzaman Hazretlerinden sitayişle bahsediyor. Ona da eyvallah. Fakat mevzu burada bitmiyor ki. Şerbetle olan bu ilişkisinden evvel şekerle olan ilişkisine dikkat kesilmemiz lazım. Ve internete düşen son beyanları da gösterdi: Görmez'in İslam şekeriyle olan ilişkisi doğru bir yöne doğru gitmiyor.
Nice ehl-i sünnet hocalar, maşaallah, bu beyanlara karşı reddiye açıklamaları, makaleleri, videoları yayınladılar. (İhsan Şenocak Hoca'nın yaptığı bir saatlik reddiyeyi youtubedan izlemenizi tavsiye ederim.) Denilebilir: Türkiye'nin müstakim sünni uleması içinde bu sözleri takdir eden kimse olmadı. Aksine tehlike gördüler. Hatta Mehmet Görmez'in geçmişiyle ilişkilendirerek daha büyük bir resme baktıranlar da oldu. Her neyse... Ancak nurcuların bu konuda pek sesleri çıkmadı. Çıkmak bir yana, tersine, savunmaya geçenlerimiz vardı. Cibali Baba'nın Sultan Fatih'in güllelerini engellemesi misali kollarını açtılar. "Değmeyin Görmez'imize!" dediler.
Bu doğru bir tavır değil. Bizi ümmetten koparıyor. Ben aynı kem kanunun fertleri sayabileceğim çok şeyleri geçmişte yaşadım. Sözgelimi: Bir umumi derste, sırf Bediüzzaman Hazretleri hakkında övücü birkaç sözü varmış diye, Yaşar Nuri Öztürk gibi bir bedbahtın sitayişle anıldığını gördüm. (Halbuki dine verdiği zarar toplansa Ağrı dağını geçer.) Yine başka bir umumi derste, Cemaleddin Afganî'nin yanlış tanıtıldığını, aslında müstakim birisi olduğunu söyleyenleri işittim. (Halbuki dalaleti hakkında neredeyse sünni ulemanın ittifakı vardır.) Yine nurcu bir yayınevinde Caner Taslaman, Emre Dorman, Mustafa Akyol gibi 'dinde reform taraftarı' isimlerin kitapları yayınlandı. (Halbuki bu isimlerin modernist oldukları her yerde konuşuluyordu.) Hatta bir keresinde de şol nasipsizlerden birisi olan Mustafa Öztürk'e reddiye yazdığım için meşhur bir abiden uyarı aldım. "O öyle birisi değil!" demişti bana. "Bediüzzaman'a muhabbeti var!" Ne kadar muhabbeti olduğunu yakın zamanda gördük.
Hülasa: Nurcuların bu yanlış tutumdan dönmeleri gerekiyor. Kendimizi muhabbetin merkezinde tutmayı bırakmalıyız. Nasıl ki enaniyetimizi bir şahs-ı manevînin âzâsı olmak için feda ediyoruz, maşaallah, o şahs-ı manevîyi de ondan daha büyük bir şahs-ı manevînin içinde erimeye hazır hale getirmeliyiz. Yoksa, belki enaniyet buzundan kurtuluruz ama, cemaat kadar büyümüş başka bir buzumuz olur. Ve buz diğeri kadar kolay da erimez. Nitekim, kötüden emsal olmaz ama, FETÖ'yü bu ülkenin başına bela eden biraz da buzlarını ümmette eritmeye yatkın olmayışları değil miydi? O kadar 'seçilmiş' bir yere koyuyorlardı ki gruplarını, erimediler, üstüne yolu da tıkadılar, en nihayet de kırılıp atıldılar. Kaderin karşı konulmaz fetvasıyla tuz-buz oldular. Tuz-buz olmamak için gözümüzü sevâd-ı âzâmdan ayırmamak gerekir, vesselam. Cenab-ı Mevla bizlere rüştümüzü ilham eylesin. Âmin.
1 Eylül 2026 Salı
Mehmet Görmez'in göremediği...
Alkollü meşrubat üretimi, satımı, tüketimi vs. yasaldı mesela. Ancak bu fiilerden hiçbirisi helal değildi. Piyango yasaldı mesela. Fakat oynamak helal değildi. Buna benzer öyle meş'um günahlar vardı ki, devletin onlara karşı bir müeyyidesi yoktu, lakin Kur'an ve sünnet haklarında dehşetli tehditlerde bulunuyordu. Böyle bir dünyada yaşayan mü'min de, elbette, içinden çıkılmaz tezatların insanı haline geliyordu. Bir ayağı gazda, diğeri frende, mütemadiyen patinaj çeken bir kem ahvale yuvarlanıyordu. İçindeki sıkıntılarının en müessir sebebi buydu. Alatlı merhum 'lök' diye ortaya dökünce de, herkes, "Evet, işte, tam da içimdeki düğümün tarifidir!" dedi.
O deyince oldu da Mehmet Görmez deyince olmadı. Neden olmadı? Çünkü Mehmet Görmez aynı yapıyı başka birşey için kullandı. Ayracını 'yasal' ile 'helal' arasına değil 'şer'î' ile 'meşru' arasına koydu. Alıntılayalım: "Benim acizane kanaatim her şer'î olan meşru değildir. Ama her meşru olan şer'îdir. Şer'î olan tikel naslara dayanır. Meşru olan külli istikra yöntemiyle vardığımız büyük ilkedir. Şer'î olan yasaldır. Meşru olan âdildir..." Müslümanlar bu beyanı yadırgadılar. Tepki gösterdiler. Sosyalmedya bir hayli karıştı. Sebep? Çünkü mü'min kalplerinde böyle bir ikilik yoktu. Şer'î olan herşeyin meşru olduğuna iman ediyorlardı. Onlara göre Mehmet Görmez'in 'demek istediği' ile 'dediği' birbirinden başka noktalara doğru gidiyordu. Konuşmanın devamında Görmez'in şöyle söylediği işitiliyordu: "Şer'î bir hükmün meşruiyet kazanması için kat edeceği mesafeler vardır. İçinden geçeceği aşamalar vardır."
Aşamalar şeriattan ayrı mıydı peki? "Birşey sâbit olsa levazımıyla sâbit olur!" sırrınca, müslümanlar, şer'î olandan bahsettiklerinde meşru olandan bahsetmiş olmuyorlar mıydı? Görmez'in dikkatleri çekmeye çalıştığı şeyin 'nasslar hakkında yürütülmesi gereken tefakkuh faaliyeti' olduğu düşünülse dahi burada denmesi gereken 'Meşru değildir' mi olmalıydı? Yoksa şöyle bir ifade kullanılsa daha mı müstakim olurdu: "Şer'î olan herşey meşrudur! Fakat meşruiyetinin bağlı bulunduğu şartlar, bağlamlar, makamlar, hikmetler vs. gibi levazımları vardır. Bunların da tesbiti yapılmalıdır. Yani, bir sözün bağlamıyla birlikte anlaşılmasına dikkat gösterildiği gibi, şeriatın her emrinin de şartlarıyla anlaşılmasına dikkat edilmelidir. Ki fakihlerimiz de bunu yapmışlardır..."
"Kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma!" Söylenmek istenen eğer buysa, bunun ifadesi, şer'î olanı meşruiyet dışına çıkarmakla olmamalıydı. Çünkü, yine Bediüzzaman Hazretlerinin isabetle ifade buyurduğu gibi, "Mecaz, ilmin elinden cehlin eline düşse, hakikate inkılâp eder, hurâfâta kapı açar."
Şer'î olanla meşru olanın arasına konulacak bir ayraç da, müslüman gönüllerde, "Kur'an'da-sünnette geçen herşey doğru/geçerli değildir!" gibi bir yanlış anlamaya götürür. Onun biraz arkasına gidilirse ortaya bedbin 'tarihselcilik' çıkar. Onun da arkasına gidildiğinde 'dinde reform' gibi berbat bir eşiğe varılır. Onun daha da arkasında 'irtidat' vardır. Allah muhafaza! Zira mürşidim der: "Kavaid-i Şeriat-ı Garrâ ve desâtir-i Sünnet-i Seniyye tamam ve kemâlini bulduktan sonra, yeni icadlarla o düsturları beğenmemek, veyahut—hâşâ ve kellâ—nâkıs görmek hissini veren bid'aları icad etmek, dalâlettir, ateştir." Meşruiyetin inkârında böyle arkayı dolaşıcı tehlikeler vardır.
Evet. 'Her söylediğin doğru olmalı!' başka şeydir. 'Her doğruyu söylemek doğru değil!' başka şeydir. Şeriatın her söylediği tastamam doğrudur. Şer'î olan herşey meşrudur. Fakat her meşruiyetin makamı vardır. Bağlamı vardır. Şartları vardır. Levazımı vardır. Her doğrunun her yerde söylenemeyişi onları doğruluktan düşürmez. Ya? Sadece 'şartların onların söylenebilecekleri şartlar olmadıkları' anlamına gelir. Şartlarını bulduklarında söylenebilir olurlar. Fakat söylenemezken de gayet doğrudurlar. Hakikattirler. İsabettirler. Şeriatın her emri de, uygulanacakları şartlar bulunsun-bulunmasın, doğrudur-meşrudur. Şartlarını bulduklarında ise güzelce tatbike konulurlar. Bu şartların neler olduğunu anlarken de, elhamdülillah, kıblemizi dört mezhepte buluruz. Çünkü Üstad Hazretleri bize yine böyle öğretmiştir: "Adalet namazında kıbleniz dört mezhep olsun. Tâ ki namaz sahih ola."
10 Ekim 2024 Perşembe
Mehmet Görmez'in İsmailağa'yı eleştirmeye hakkı var mı?
Tanıyanlar zaten tanıyor beni. Tanımayanlar için küçük bir açıklama: Bir nur talebesiyim. Nurcuyum yani. İddia olarak söylemiyorum. 'Umut' olarak söylüyorum. İnşaallah öyleyim. İnşaallah Cenab-ı Hak beni o hale sokar. Onun duasındayım. 22 yıldır Risale-i Nur okuyorum. Demek 22 yıldır duasındayım. Elhamdülillah. Fahrolmasın. Allah'ın fazl u keremidir. Bunu şu yüzden başta belirtiyorum: Belki şimdi okuyanlar içinde "İsmailağa cemaatinden birisi onları muhafaza etmeye çalışıyormuş..." gibi yargılar oluşacak. Hiç oluşmasın. Yok. Onlardan değilim. İçlerine hiç girmedim. Fakat duacılarıyım. Çünkü Bediüzzaman bize böyle öğretti. Her kim ki, ehl-i sünnettir, kardeşimizdir. Biz de onların kardeşleriyiz. Kardeşlik hukuku da kardeşinin hukukunu muhafaza etmeyi gerektirir. Ben de bu meselede, değil yalnız kardeşlerimin, mübarek hocalarımın da hukukların muhafazaya kendimi mecbur biliyorum.
Geçenlerde eski Diyanet İşleri Başkanımız Mehmed Görmez Hoca'nın bir videosuna rastladım. Baktım. Haber sitelerine de düşmüş metni. Hoca konuşmasının bir yerinde şöyle birşey söylüyor: "10 ay bu ülkede 'Ölen şeyhimize mi rabıta yapacağız, yoksa hayattakine mi?' üzerinden post kavgaları yapıldı. Bu tartışmalar olurken Gazze'de çocuk bedenleri toplanıyordu..." Tabii herkes kimlerin kastedildiğini anladı. İsmailağa cemaatinin içinde yaşanan tartışmalardı malzeme edilen. Cenab-ı Hak sulhe çevirsin. O mübarek ocağı kıyamete kadar söndürmesin. Efendi Hazretlerinin deniz gibi emeğini zâyi etmesin. Âmin. Ancak tartışmanın bu şekilde tenkide tutulmasında biraz insafsızlık vardı. Zira: 1) Rabıta mevzuunun Nakşibendîlikteki kilit durumu ıskalanıyordu. 2) Tartışmanın sanki cemaate Filistin meselesini unutturduğu gibi yanlış bir lanse vardı. 3) Eleştiri yapan kişinin kendisinin bu eleştiriyi yapmaya ne denli hakkı vardı? İşte ben de yazımın konusu olarak bu ahir iki maddeyi seçtim. Rabıta konusuna girmeyeceğim. Zira herhalde onun önemini İsmailağa'nın liyakatli hocaları genişce izahatta bulunacaklardır.
Arkadaşlar, hepimiz az-çok sosyalmedya kullanan insanlarız, İsmailağa cemaati de gizli bir cemaat değildir. Özellikle yardım derneklerinin birçok hesapları vardır. Paylaşımlarına bakabilirsiniz. Acaba, bu rabıta tartışmaları sırasında Filistin'i unuttular mı, unutmadılar mı? Takip ettiğim kadarıyla konuşuyorum: Unutmadıklarını görüyorum. Üstelik, yine İsmailağa hocalarının, Filistin meselesi üzerine son bir yılda yaptıkları konuşmalar-vaazlar Youtube'da mebzul miktarda bulunmaktadır. Hatta bu konuda Mehmet Görmez'in yaptığı etkinliklerle İsmailağa'nın hocalarının yaptıkları karşılaştırılsa, işin süksesini/satılışını bir yana koyuyorum, hocaların yaptığı yanında Görmez'in yapabildiklerinin devede kulak kalacağını düşünüyorum. Çünkü bu hocalar Anadolu'nun her yerindeler. Bazıları da zaten Diyanet'te bizzat görevliler. Elbette ellerinin ulaştığı her yerde Filistin heyecanını canlı tutmaya çalıştılar. Sanki böyle yapmamışlar gibi rabıta tartışmalarını anmak onların hakkına girmektir. Allah'tan korkmak gerekir. (Hatta ben de bir Filistin etkinliğinden İsmailağa cemaatinin tuttuğu otobüsle dönmüştüm. Beylikdüzü'ne gittiklerini duyunca iki arkadaş hemen atlamıştık. Dönüş yolunda bile Filistin hakkında yapılması gerekenlere dair nasihatte bulundular. Bu böyle değilmiş gibi lanse etmek Mehmet Görmez'e yakışık alıyor mu?)
Diğer maddeye gelince... Onu da ikiye ayıracağım: 1) Mehmed Görmez'in aynı eleştiriyi daha başka kimlere yaptığını azıcık sigaya çekerek konuyu açmak istiyorum. Misal: Türkiye Gazze'de bebek cesetleri toplanırken olimpiyatlara gitti. Türkiye Gazze'de bebek cesetleri toplanırken Avrupa kupasına katıldı. Türkiye'nin kültür bakanlığı, belediyeleri, okulları, bilmem daha neleri, Gazze'de bebek cesetleri toplanırken türlü şekil etkinlikler düzenlediler. AK Partili belediyelerde bile konserler kesilmedi. Üniversiteler zaten mevzua kenarından girdiler. (Boykot konusuna hiç girmek istemiyorum. Onda nasıl döküldüğümüzün misalleri hem insanın içini yakar hem de saymakla bitmez.) Yani, Ahmet Kaya'nın da dediği gibi, 'Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe...' devam etti gitti süreç. Şimdi, sanki tüm bunlar olmamış gibi, hep beraber hepsini seyretmemişiz gibi, ortaya birtek İsmailağa'nın düğünle-defle ilgisi olmayan rabıta mevzuunu atmak müstakim görünmüyor. İyi niyetli gelmiyor. Keloğlan gibi "Adaletin bu mu cazgır?" diye sorarlar adama. Görmez, önce düğün evlerinin defini sustursun da, gelsin, ondan sonra ölü evinin yasına son versin. Ha, yemiyorsa, ağzın açılmıyorsa, buraya da bed konuşma bari.
2) Mehmet Görmez'in İsmailağa'nın üstüne ne başardığını sorgulayarak açacağım bu meseleyi de... Evet. Benim takip ettiğim: Mehmet Görmez Gazze'ye müdahale etmek için ordu falan toplamadı. Zaten böyle bir müdahale çağrısı yaptığını da hatırlamıyorum. Onun da yaptığı en fazla konuşmaktı ki bu sıralar lâftan daha bolunu-ucuzunu bulamıyoruz zaten. Maşaallah. Herkes konuşuyor. Herkes kınıyor. Herkes Filistin konulu aforizmaların-edebiyatın gözüne basıyor. Peki icraat? İcraat yok. İcraat sıfır. İcraat birtek Hamas'ta var. Biraz da topa şiiler giriyorlar işte. Yemen'de Ensarullah, Lübnan'da birazcık Hizbullah, İran o kadar. Şiilere de pek güven olmaz ya, neyse, şimdi Caferîlik mevzuunda kafası karışık bir eski Diyanet İşleri Başkanını bu konulara çekip küstürmeyelim. Sadede gelelim: Mehmet Görmez, konuşmak dışında, ne yapabiliyor ki İsmailağa'ya hesap soruyor? Üstelik, yukarıda da belirttim, İsmailağa cemaati vaaz u nasihat yekününde Mehmet Görmez'i bine katlar. Halkın kılcallarına kadar ulaşır onların hocaları. Her semtte bir medreselerini/hocalarını bulursunuz. Sohbetlerine katılabilirsiniz. Hal böyleyken şu artistliğe gerek var mı? Hamas kızsa insan birazcık anlar. Ama sen?
Hülasa: Ben bu eleştiri de insaf görmedim. Cenab-ı Hakkın İsmailağa içindeki ihtilafı hayra çevirmesini dilerim, o ayrı, o lazım. Birbirlerine yaptıkları ağır eleştirileri de gördüğümde üzülüyorum, o da bir tarafa, fakat amelde onların önüne geçildiğini-geçebildiğimizi de düşünmüyorum. Hamiyetli insanlardır. Gayretli bir cemaattir. Aleyhlerinde olmakta hiç hayır görmüyorum. Mehmet Görmez Hoca'yı da kardeşçe ikaz ederim. Daha fazlası elimden gelmez. Nihayetinde traktörün en son tekeriyim. Ne diyelim. Allah bizi istikamete hidayet eylesin. Âmin. Âmin. Âmin. Ve bi-hürmeti seyyidi'l-mürselin. Ve bi-hürmeti Taha ve Yasin. Ve'l-hamdülillahi Rabbi'l-âlemîn.
30 Ocak 2022 Pazar
Bu yol Mehmet Görmez'i nereye götürür?
"Anladığıma uygun mudur?" denildiği anda da âdemoğlu kendisini Allah ile Peygamberi (a.s.m.) arasında hakem tayin etmiş olarak bulur. Doğrusu şu olmalıdır gibi geliyor bana: Senedi sahih rivayeti anlamada müşkülat çekiliyorsa müteşabihler muhkemlere havale edilmelidir. (Nitekim Kur'an'daki müşkülat hakkında uygulanan kaide de budur.) Elhamdülillah. Aleyhissalatuvesselamdan sahih rivayet bir tane değildir. Binlercedir. Onbinlercedir. Onlarda görünen mizac-ı beyan-ı mübareki ortadadır.
Bütünlükte görülen ruh parçalarda boğulmayı önler. 'Aşırı yorum' tehlikesi varsa metnin bütünlüğü zaten bizim kurtarıcımızdır. Peki bu ne demek? Umberto Eco'nun Yorum ve Aşırı Yorum'da isabetle dikkat çektiği birşey: Bir yazar, sözgelimi 'komünizmi yermek' niyetiyle bir kitap kaleme almışsa, içinden hiçbir parça kesilerek "Bu yazar komünizmi çok severdi!" denilemez. Çünkü metnin bütünlüğü çerçeveyi oynanmaz kılar.
Şimdi soralım: Aleyhissalatuvesselamın hadislerinin bütünlüğü, ehl-i sünnet simasında yansıyan o pâk güzellik, müşküle düştüğümüz rivayetleri aydınlatmaya yetmiyor mu? Ulemamızın kütüphaneler dolduran izahları kâfi gelmiyor mu? Neden önce onlara müracaat etmek yerine Kur'an'a, aslında ondan bizim anladığımıza, gidiyoruz? Bu sıçrama neden?
Bu sıçramanın niyeti, suizannımca, iki amaca dayanıyor: 1) Önce Kur'an sünnetsiz bırakılarak, geometrik ifadesiyle, iki noktadan geçen tek bir doğruyken, tek bir noktadan geçebilecek çok sayıda doğruya döndürülüyor. Cevamiü'l-kelîmliği mizansız suistimal edilmek isteniyor. 2) Niyet hadis dövmek olduğu için, onların yeri de ümmet nazarında pek yüksek bulunduğundan, çocukların güç yetiremedikleri hasma karşı abilerini çağırmaları nevinden, hadis-i Resulullah'a karşı kelamullah çağrılıyor. Hadis hadislere arzedilmiyor. Bu yapılırsa galip gelecek yine hadis çünkü. Halbuki galip gelmesi değil kaybetmesi umuluyor.
Yukarıdaki misali de biraz açalım. Geometride temel öğretilerden birisidir: Birbirinin aynı olmayan iki noktadan yalnızca tek doğru geçer. Tek bir noktadan ise sayısız doğru geçebilir. Ben bunu sünnetin Kur'an yanındaki fonksiyonunu anlamada çok yardımcı bir misal olarak görüyorum. Aynısını yapıyor çünkü. Kur'an bir nokta. Üstelik cevâmiü'l-kelîm özelliği var. Vahyin beyanları 'Çok anlama gelebilir' nitelikte. Bediüzzaman'ın tabiriyle: Kısa söylemiş ta uzun olsun. Bu da içinden çok sayıda doğru geçebilir hale getiriyor. (Bid'a fırkaların tarihteki serencamı durumun şahididir.) Sünnet ise ikinci nokta. Onu da koyduğunuz zaman doğru tekleşiyor. Hep ekalliyette kalmış gayrısının rağmına ehl-i sünnetin ana omurgalığını devam ettirmesi bu iki nokta sayesindedir.
Şimdi, bütün bu tecrübeyi bir kenara bırakarak, hadisleri silbaştan tartışmaya açarsanız, Kur'an zaten hadislerle anlaşılıyor, ikinci noktayı uçurursunuz. Bindiğiniz dalı kesersiniz. Hatanın haritasını takip edelim: Hangisinin hadis olduğu nasıl anlaşılacak? Kur'an'a sorularak. İyi de Kur'an hadislerle anlaşılıyor. Sözgelimi: Namazla ilgili hadisleri Kur'an'a sorarsak, Kur'an'daki namazla ilgili ayetler bu hadislerle anlaşılıyor, Kur'an'ı anlamanın yolunu kendimiz budamış olmaz mıyız?
Adam oturuyor hadislerin başına, "Kur'an'da şu yok, bu yok, o yok!" diye Kasap Haydo gibi doğruyor. Yahu Kur'an'da göremediklerin tamam olsun diye o hadisler bildirildi. Göremediklerin üzerinden onları eleyesin diye değil. Bu mantık(!) otomatikman sünneti Kur'an'a risk algılıyor. Bunu da bir misalle açmak isterim. Diyelim: Bize bir kullanma kılavuzu verilmiş. Bir de yardımcı kılavuz verilmiş. İkincinin verilme nedeni birinciyi doğru anlamak. Sen tutup "Birincide olmayan şeyler var!" diye ikinciyi çöpe atarsan ahmaklığın cetvelle ölçülmez olur. Cenab-ı Hak öylelerden olmaktan cümlemizi muhafaza eylesin. Âmin.
4 Temmuz 2016 Pazartesi
Sakal-ı şerife düşmanlık etmek veya ergenlerin efendiliği...
Filmini izleyenler bilmez ama kitabını okuyanlar hatırlayacaktır. Kon-Tiki'de, Thor Heyerdahl, bir kâşifin başından geçen ibretlik bir hâdiseyi aktarır: Kâşif, kutup seyahatini gerçekleştirmeden önce, bölgede yaşayan Eskimoların çadırlarının düğmelerini kemikten yaptıklarını görür. Bu hassasiyetlerinin 'hikmetten' değil 'cahillikten' kaynaklandığını düşünerek 'daha sağlam olur' düşüncesiyle kendisininkini metalden yaptırır. Çadırını kurup içine gireceği bir gün şunu acıyla tecrübe eder: Metalden yapılmış düğmeler soğukta açılmamaktadır. Çadırın dışında atlattığı donma tehlikesi hem ona hem Heyerdahl'a yerlilerin tecrübelerine karşı daha anlayışlı/saygılı olmayı öğretir. "Modern insanının da bilmediği şeyler vardır." Ve Heyerdahl, kendi seyahati boyunca, yerlilerin tecrübelerine ve tavsiyelerine 'birer hazine' gözüyle bakar.
Modern zamanlar bizi en çok şu noktada kibre sürükledi: İnsanlığın son iki yüzyılında öyle şeyler keşfedildi ve üretildi ki, önceki nesillerin hayallerinde bile yoktu bunlar. Buradan Karunvarî bir kibre kapıldı çağımız. Zamanları herşeyin en iyisinin bilindiği zamanlardı. Kendilerine bu kemal 'ilimleri sayesinde' verilmişti. Çıkış her anlamda daha yukarıya doğru ve sürekliydi. Peki öncesi? Öncesi cehaletti. Öncesi vahşilikti. Öncesi bedeviyetti. Öncesi tastamam karanlıktı. Oralardan öğrenilecek birşey yoktu. Aksine öğretilecek çok şey vardı. 'Ergenlerin efendiliği' dönemi başladı böylece. İhtiyarların öğretecekleri giderek azaldı. Hatta kalmadı. Gençlerin öğretecekleri arttı.
Bu, bizi 'yaşla gelen tecrübenin' tarih boyunca yaşamadığı şekilde gözden düştüğü zamanlara uyandırdı. Geçmişe dair herşey bu kibirle karışık öfkeden payını aldı. Hor görüldü. Küçümsendi. Görmezden gelindi. Firavun gibi; "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye soruyordu modern bilimler her çağa. "Hayır!" diyen hangi dönem varsa Hz. Musa ve Hz. Harun'un (a.s.) çilesinden bir pay da onlara düşüyordu. İmaj ve Takva'da şöyle söylüyor Fatma Barbarosoğlu; “Modern hayat ile birlikte hayatın değişmeyen yönü önemini kaybetti. Bu kayıp en ağır yenilgiyi yaşlıların dünyasında gerçekleştirdi. Dünün bilgisi önemsenmediğinde, yaşlıların dünya üzerinde tuttukları alan işgal gibi algılanmaya başlandı.” Bediüzzaman'ın İhtiyarlar Risalesi'ni telif edişi ve geriatrinin (yaşlılık biliminin) ortaya çıkışı arasındaki ilgiye dair bir yazıda şöyle dokunmuştum bu konuya:
"Hakikaten her bilginin pek çabuk eskidiği ve yerlerine sürekli yenilerinin üretildiği bu devirde eskiye dair malumatı olanların ayakta kalabilmesi ve dahi kıymetli kalabilmesi çok güç. En nihayetinde gençlerden bulabildikleri tek karşılık (en iyi ihtimalle) 'küçümseyici bir şefkat' oluyor. Dikkat ediniz, mazide olduğu gibi saygı içeren bir şefkat değil bu. İçeriğinde küçümseyicilik var. Zira yaşla gelen bilgelik hayatın çarklarında ezilip kaybolan, kıymet bulmayan bir kavram haline gelmiş. Bildikleri herşey çoktan eskimiş. Bu yönüyle ihtiyarlar da ancak 'acınmayı' alabiliyorlar gençlerden. Susup hayatın dışarısına çıkmaları bekleniyor onlardan. Konuşan, görüş bildiren ihtiyar makbul olmuyor."
Günümüzde bazılarının 'İslam geleneği' denilen ama aslında İslam'ın ta kendisi olan herşeye karşı besledikleri düşmanlıkta da aynı kibrin izlerini görüyorum ben. Bu insanlar Asr-ı Saadet döneminde yaşamış insanların veya salih haleflerinin Kur'an'ı ve Allah'ın marziyatını bizden daha iyi anlamış olmalarına katlanamıyorlar. Evet, katlanamıyorlar, çünkü bu modernizmin onlara yaşattığı yüceleşme keyfine uygun düşmüyor. Anlamaya çalışmaktansa dalga geçmek, hikmet aramaktansa topyekûn reddedip ayakları altında çiğnemek daha kolay ve keyfe uygun geliyor. Böylece İslam içre olduklarını iddia ettikleri halde modernist kibrin dibine vuruyorlar.
Sakal-ı şerif ziyareti meselesini de bundan uzakta görmüyorum. Sakal-ı şerife düşmanlık takva hassasiyetinden kaynaklanmıyor. 'Eski müslümanlara müslümanlık öğretme' arzusundan kaynaklanıyor. Öyle ya, eskiler hata yapmazsa, yeniler 'daha iyisini' nasıl öğretecek? Ceptelefonundan veya bilgisiyardan daha farklı/fazla/başka birşey olmamalı onlara göre din. "Ceptelefonunu kullanmasını babama ben öğretiyorsam, sakal-ı şerifin ziyaret edilip edilmeyeceğini de babama ben öğretirim." Olay tamamen bu. Bu kibir, twitter'da yazıştığım bazı gençlerin sakal-ı şerif ziyaretini 'peygamberin idrarına tapmak' olarak tarif etmesiyle iyice ayyuka çıkıyor.
Bu bile-isteye aptallıkla nasıl başedeceğiz? Cehl-i mürekkep cehl-i basite dönüşmeden cahil neyi öğrenebilir? Kabe'ye doğru secde etmek Kabe'ye tapmak mıdır? Bayramda ebeveyn elini öpmek ebeveyne kulluk mudur? Hadi, bunları çabuk geçelim. Allah, meleklerine Hz. Âdem'e (a.s.) secde etmelerini emrediyor Kur'an'da. Onlar da ediyorlar. Hâşâ, Cenab-ı Hak böyle yapmakla kendisi kendisine Hz. Âdem (a.s.) vesilesiyle şirk mi koşturuyor? Yakaladığı her saygı ifadesini 'şirk' diye damgalayan modernist veya selefi bu kafalardan toplumda zaten mumla arar hale geldiğimiz hürmeti nasıl kurtaracağız? Geçmişe hürmet etmeyene dine hürmeti nasıl öğreteceğiz?
Zaten az kalan hürmet sembollerini hepten yasaklayarak mı? Mehmet Görmez Hoca'nın bulduğu çare bu mu? Sonra işimiz çadırın dışında kalan kâşifin işine dönmesin? Biz de 'dini daha doğru yaşayalım' derken küfre batmış yeni nesilleri görüp donmayalım? Özetlersem: Bu 'anlamaya çalışma' yerine 'reddetme' temayülü doğru değil. Ve kesinlikle de hayır getirmeyecek. Ben sakal-ı şerifi ziyaret ettiği için itikadı bozulan avam görmedim, ama bu kafayla Kur'an okuduğu için itikadı bozulan çok akademisyen gördüm. Çünkü 'anlamaya' değil, 'yıkmaya' bakıyor. Sakal-ı şerif ziyaretleri konusunda da 'yıkmaya bakan' hem kendisi kaybedecek hem bize kaybettirecek. (Nitekim daha bugün Mescid-i Nebevî yanında bir terör eylemine şahit olduk. Demek korkulması gereken sakal-ı şerife hürmet eden mü'minler değil. Hz. Peygamber'e (a.s.m.) hürmetini yitirmiş meczuplar...)
Peki Okan Bayülgen de fani değil mi?
Okan Bayülgen bir vakitler 'sosyalmedya fenomenleri' hakkında ağır ifadeler kullanmıştı: "Onların çöpe atıyorum hepsini ben. On...
-
Hatırlarsanız, bir hafta kadar önce Cemil Tokpınar abiye dair bir analizimi yazmıştım. Çok derinlemesine sayılmayacak, kısacık birşey. Şim...
-
Tabii insanın ağırına gidiyor. Zamanında, FETÖ'nün Zaman'a 10 Kasım'da aldığı tam sayfa ilan nedeniyle ortalığı yıkan muhafazakâ...
-
Mustafa Armağan Hoca, yıllar önce okuduğum bir yazısında, şöyle diyordu: "Burada tepkileri göze alarak şunu söyleyeyim ki: Nutuk'u ...
