Dücane Cündioğlu'na ait bir kısa video dolaştı geçenlerde nette. Özetle şöyle birşey söylüyordu orada: "Tanrı yoktur!" diyenler değil "Tanrı vardır!" diyenler kanıt getirmek zorundadır. Çünkü, birşeyin varlığını öne süren kişi, o şeyin varlığına dair kanıt getirmek zorundadır. Birşeyin yokluğunu öne süren kişi ise yokluğunu ispat etmek zorunda değildir... Peki acaba bu sahiden hep böyle midir? Adalet hakkında yapılan tartışmalardan aşina olduğumuz üzere, hakikaten de, birisine suç isnad ettiğinizde, o suçu 'iddia sahibi olarak' sizin ispatlamanız bekleniyor. "Müddei iddiasını ispatla mükelleftir." Mesela, birisine "Katilsin!" deseniz, o adam "Değilim!" diye aklanmaya çalışmaz. Siz 'o adamın cinayet işlediğini' ispatlamaya çalışırsınız. En azından bizdeki sistem böyle işliyor. Ve yeterli kanıt bulunmadığında da 'masumiyet karinesi' gereğince berât ettiriliyor. Cündioğlu haklı(!) gibi.
Fakat adalet her zaman böyle mi işler?
"İBLİS'İ İLZAM, şeytanı ifham, ehl-i tuğyanı iskât eden Birinci Mebhas, bîtarafâne muhakeme içinde şeytanın müdhiş bir desisesini, kat'î bir surette reddeden bir vakıadır..." cümlesiyle girilen 15. Söz'ün Zeyli'nde, buna da bir cevap verildiğini düşünüyorum ben. En azından adaletin 'hep bu basitlikte işlemediğini' seziyorum.
Efendim, bahsin başlangıcı, İblis'in şu sualidir: "Sen Kur'ân'ı pek âli, çok parlak görüyorsun. Bîtarafâne muhakeme et, öyle bak. Yani, bir beşer kelâmı farz et, bak. Acaba o meziyetleri, o ziynetleri görecek misin?"
Fakat, mürşidim, bu 'güya tarafsızlık' içinde bir hile olduğuna hidayet edilir: "Hakikaten ben de ona aldandım. Beşer kelâmı farz edip öyle baktım. Gördüm ki, nasıl Bayezid'in elektrik düğmesi çevrilip söndürülünce ortalık karanlığa düşer; öyle de, o farz ile, Kur'ân'ın parlak ışıkları gizlenmeye başladı. O vakit anladım ki, benimle konuşan şeytandır; beni vartaya yuvarlandırıyor. Kur'ân'dan istimdad ettim. Birden, bir nur kalbime geldi, müdafaaya kat'î bir kuvvet verdi. O vakit, şöylece Şeytana karşı münazara başladı."
Burada bir nefes alalım. Çünkü Bediüzzaman Hazretleri ilerleyen kısımda çok 'göz açıcı' şeyler söyleyecek. Ve Cündioğlu'nun argümanındaki hatayı teşhis etmemizi sağlayacak... "Dedim: Ey Şeytan! Bîtarafâne muhakeme, iki taraf ortasında bir vaziyettir. Halbuki hem senin, hem insandaki senin şakirtlerin, dediğiniz bîtarafâne muhakeme ise, taraf-ı muhalifi iltizamdır. Bîtaraflık değildir, muvakkaten bir dinsizliktir. Çünkü Kur'ân'a kelâm-ı beşer diye bakmak ve öyle muhakeme etmek, şıkk-ı muhalifi esas tutmaktır. Bâtılı iltizamdır, bîtarafâne değildir. Belki bâtıla tarafgirliktir..."
Metinde ilk dikkatimizi çeken şey şu: Bize tarafsızlık gibi sunulan zeminleri 'hakiki tarafsızlık' olarak görmemeliyiz. Tarafsızlık sûretine büründürülmüş (modern tabirle 'objektif olmak' diyelim buna) taraf tutmalar da vardır. Bunlar hakikatte 'bâtılı iltizam'dır, karşı tarafa geçmektir, tarafsızlık değildir. Bizden "Yokluğun değil varlığın ispatlaması lazım!" beklentisi içine girenler de aslında yukarıdakine benzer bir tarafsızlık teklifinde bulunmaktadırlar. Çünkü norm olarak kabul edilmesi gereken doktrini bize onlar dayatmaktadırlar. Nitekim 'masumiyet karinesi' dediğimiz şeyin zemini "İnsanlar genellikle böyle yapmazlar!" hüsnüzannıdır. Bu hüsnüzannı hukukun temeline koyduğunuz zaman 'o güveni bozacak bir delil bulunmadıktan sonra' masumiyete hükmedilir.
Lakin hukukta da her zaman işler bu tarafsızlıkta gitmez. "Şeytan dedi ki: 'Öyle ise ne Allah'ın kelâmı, ne de beşer kelâmı deme. Ortada farz et, bak!' Ben dedim: O da olamaz. Çünkü, münâzaun fîh bir mal bulunsa, eğer iki müddeî birbirine yakınsa ve kurbiyet-i mekân varsa, o vakit, o mal ikisinden başka birinin elinde veya ikisinin elleri yetişecek bir surette bir yere bırakılacak. Hangisi ispat etse, o alır. Eğer o iki müddeî birbirinden gayet uzak, biri maşrıkta, biri mağripte ise, o vakit, kaideten, sahibülyed kim ise onun elinde bırakılacaktır. Çünkü ortada bırakmak kabil değildir. İşte, Kur'ân kıymettar bir maldır. Beşer kelâmı Cenâb-ı Hakkın kelâmından ne kadar uzaksa, o iki taraf o kadar, belki hadsiz birbirinden uzaktır. İşte, serâdan Süreyya'ya kadar birbirinden uzak o iki taraf ortasında bırakmak mümkün değildir. Hem ortası yoktur. Çünkü, vücut ve adem gibi ve nâkızeyn gibi iki zıttırlar; ortası olamaz. Öyle ise, Kur'ân için sahibülyed, taraf-ı İlâhîdir. Öyle ise, Onun elinde kabul edilip, öylece delâil-i ispata bakılacak. Eğer öteki taraf, Onun kelâmullah olduğuna dair bütün burhanları birer birer çürütse, elini ona uzatabilir; yoksa uzatamaz."
Yani 'ortası olmayan hususlar'da, mecbursunuz, bir zemini esas kabul ederek hareket edersiniz. Bu 'sahibülyed' kim olduğu kararıdır aslında. 'Aslolanın ne olduğu' sorusunun cevabıdır ortaya konulan. Kur'an insan-Allah arasındaki o sonsuz mesafede 'ortada bırakılamaz.' Çünkü bu sonsuzluğun ortası yoktur. Dolayısıyla, en azından mü'minler tarafından, 'taraf-ı ilahîde' kabul edilecektir. Mü'min olmak bu taraftarlığı gerektirir. Karşı tarafın alabilmesi için, kelamullah olduğuna dair delilleri birbir çürütmesi gerekir, o zaman alabilir. Yoksa alamaz. (Kitab-ı Kebir-i Kainatı da, tıpkı Kur'an-ı Hakîm gibi, 'kıymettar bir mal' olarak görmenizi istirham edeceğim.)
Şöyle bir temsille bir parça açmayı deneyeceğim: Türkiye'de bir hanımefendi Amerikan Başkanı Trump'ın kızı olduğunu iddia etti birara. Sitelerde illa vardır. Google'da aratınca çıkar. Her neyse... Şimdi, adalet sistemi, tutup Trump'a şöyle birşey demez: "Bu kızın babası olmadığını ispat et!" Hayır. Böyle yapmaz. Çünkü Trump'ın Türkiye'de bir kız evlat sahibi olması çok uzak bir ihtimaldir. Bunun yerine kızdan delil ister. "Trump'ın baban olduğunu neyle iddia ediyorsun?" Elinde sağlam bir delil bulunmadıktan sonra davaya konu olmaz. Yani, bir nevi adalet, "Trump'ın bu kızın babası olmayacağı ihtimaline..." yatkınlıkla yola başlar. Zira coğrafî olarak da, tarihsel olarak da, sosyolojik olarak da... Trump'ın bu kızın babası olması ihtimali zayıftır. (Belki imkansızdır da zaten.)
Ancak aynı iddiayı Trump'a yakınlığıyla(?) bilinen bir kadının kızı dilegetirse... Coğrafî, tarihsel, sosyolojik imkanı da yüksek olsa, bu davadan dolayı Trump'tan bir DNA testi istenebilir. Türkiye'de de bu türden davalar yaşanmıştı. Ve sanıyorum mezkûr test marifetiyle evlatlarının babası olduklarını kabul etmek zorunda kalan ünlülerimiz olmuştu. (Metin Akpınar, Emrah, Hacı Sabancı vs.) Burada şunu görüyoruz: Kimden ispat istediğimiz neyi asıl gördüğümüzle yakından ilintili... "Heyhat! Binler berâhin-i kat'iyenin mıhlarıyla Arş-ı Âzama çakılan bu muazzam pırlantayı, hangi el bütün o mıhları söküp, o direkleri kesip, onu düşürebilir? İşte, ey şeytan, senin rağmına, ehl-i hak ve insaf bu suretteki hakikatli muhakeme ile muhakeme ederler. Hattâ, en küçük bir delilde dahi Kur'ân'a karşı imanlarını ziyadeleştirirler..." derken Bediüzzaman Hazretlerinin dikkat çektiği de bu.
Aksi duruma ise şöyle diyor: "Bir kere beşer kelâmı farz edilse, yani Arşa bağlanan o muazzam pırlanta yere atılsa, bütün mıhların kuvvetinde ve çok burhanların metanetinde birtek burhan lâzım ki onu yerden kaldırıp Arş-ı Mânevîye çaksın—tâ küfrün zulümatından kurtulup imanın envârına erişsin. Halbuki buna muvaffak olmak pek güçtür. Onun için, senin desisenle, şu zamanda, bîtarafâne muhakeme sureti altında çokları imanlarını kaybediyorlar."
Neyi asıl buluyorsak ona göre ispat istiyoruz. İnsanların masumiyetine inanıyorsak suçun ispatını istiyoruz. Kur'an'ın beşer kelamı olduğunu inanıyorsak, o zaman da, müslümanların bize mucizeler göstermesini bekliyoruz. (Belki görsek bile inanmıyoruz.) Cündioğlu'nun söyleminde de bu zehir kendisini gösteriyor. Allah'ın yokluğunu bir şüphe olarak dilegetirenlerden delil beklemiyor da, delil getirme yükümlülüğünü sadece "Allah vardır!" diyenlere yüklüyorsak, geçmiş olsun, çoktan tarafımızı değiştirmişiz demektir. Ve 'aslolana dair imanımız da yerinden oynamış' demektir. Yani aslolanda bu oynama olduğu için 'delil beklentisi' de yerini değiştirmiştir.
Fakat mü'minler, elbette, ne cahiliyede Ebu'l-Hikem denilen Asr-ı Saadet'in Ebu Cehil'i gibi, ne de eskilerde 'İslamcı aydın' fakat yenilerde 'bir acayip şey Cündioğlu' gibi, hareket etmezler. İmanlarının gereği olan "Hiçbirşey yoktur ki Allah'ı hamd ile tesbih etmesin!" itikadıyla 'masumiyet karinesini' imanları yönünde kullanırlar. Karşı taraftan da iddialarını ispatlarını beklerler. Sonra o delil diye sunulan o herzeleri kalplerindeki mü'min taraftarlığıyla sigaya çekip yanlışlarını ortaya dökerler. (Objektif değil mü'min olurlar.) Nitekim Allah'ın fakir kulu Ahmed de, tamamen Rabbinin fazl-ı ilahîsi ile, hidayet edildiği bu ameli işlemeye çalıştı. Becerdi-beceremedi. Becerdiği kısmı yine fazl-ı ilahî ile oldu. Beceremediği kusurlarından ibarettir. Allah taksiratımızı affetsin. Bize rüşdümüzü ilham eylesin. Ne İblis'in ne de İblis misal insanların tuzağına düşürmesin. Âmin.
Derkenar: Enis Doko'nun Cündioğlu'na cevap sadedinde dediği "Tanrının varolduğu iddiası da, var olmadığı iddiası da eşit derede bilgi iddiasıdır..." cümlesine yukarıdaki perspektiften hareketle itiraz ediyorum. Bu söyleyiş bir mü'min için yanlıştır. Çünkü bizim için Allah'ın varlığı-yokluğu eşit bir bilgi iddiası sayılmaz. İmanımız gereğince böyle bir eşitlik gözetmeyiz. Varolmadığı iddiasına 'şüphe' gözüyle bakarız. Varolduğu iddiasına 'iman' ederiz. Yazıda buna da değinmek isterdim. Lakin epey uzadı. Daha fazlasına mecali kalmadı.
Enis Doko etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Enis Doko etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
3 Mayıs 2026 Pazar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Bediüzzaman hem İblis'e hem Cündioğlu'na cevap veriyor
Dücane Cündioğlu'na ait bir kısa video dolaştı geçenlerde nette. Özetle şöyle birşey söylüyordu orada: "Tanrı yoktur!" diyenle...
-
Hatırlarsanız, bir hafta kadar önce Cemil Tokpınar abiye dair bir analizimi yazmıştım. Çok derinlemesine sayılmayacak, kısacık birşey. Şim...
-
Tabii insanın ağırına gidiyor. Zamanında, FETÖ'nün Zaman'a 10 Kasım'da aldığı tam sayfa ilan nedeniyle ortalığı yıkan muhafazakâ...
-
" Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın müminlerin, kendi vicdanları ile hüsnüzanda bulunup da: 'Bu, apaçık bir iftiradır...