Dücane Cündioğlu'na ait bir kısa video dolaştı geçenlerde nette. Özetle şöyle birşey söylüyordu orada: "Tanrı yoktur!" diyenler değil "Tanrı vardır!" diyenler kanıt getirmek zorundadır. Çünkü, birşeyin varlığını öne süren kişi, o şeyin varlığına dair kanıt getirmek zorundadır. Birşeyin yokluğunu öne süren kişi ise yokluğunu ispat etmek zorunda değildir... Peki acaba bu sahiden hep böyle midir? Adalet hakkında yapılan tartışmalardan aşina olduğumuz üzere, hakikaten de, birisine suç isnad ettiğinizde, o suçu 'iddia sahibi olarak' sizin ispatlamanız bekleniyor. "Müddei iddiasını ispatla mükelleftir." Mesela, birisine "Katilsin!" deseniz, o adam "Değilim!" diye aklanmaya çalışmaz. Siz 'o adamın cinayet işlediğini' ispatlamaya çalışırsınız. En azından bizdeki sistem böyle işliyor. Ve yeterli kanıt bulunmadığında da 'masumiyet karinesi' gereğince berât ettiriliyor. Cündioğlu haklı(!) gibi.
Fakat adalet her zaman böyle mi işler?
"İBLİS'İ İLZAM, şeytanı ifham, ehl-i tuğyanı iskât eden Birinci Mebhas, bîtarafâne muhakeme içinde şeytanın müdhiş bir desisesini, kat'î bir surette reddeden bir vakıadır..." cümlesiyle girilen 15. Söz'ün Zeyli'nde, buna da bir cevap verildiğini düşünüyorum ben. En azından adaletin 'hep bu basitlikte işlemediğini' seziyorum.
Efendim, bahsin başlangıcı, İblis'in şu sualidir: "Sen Kur'ân'ı pek âli, çok parlak görüyorsun. Bîtarafâne muhakeme et, öyle bak. Yani, bir beşer kelâmı farz et, bak. Acaba o meziyetleri, o ziynetleri görecek misin?"
Fakat, mürşidim, bu 'güya tarafsızlık' içinde bir hile olduğuna hidayet edilir: "Hakikaten ben de ona aldandım. Beşer kelâmı farz edip öyle baktım. Gördüm ki, nasıl Bayezid'in elektrik düğmesi çevrilip söndürülünce ortalık karanlığa düşer; öyle de, o farz ile, Kur'ân'ın parlak ışıkları gizlenmeye başladı. O vakit anladım ki, benimle konuşan şeytandır; beni vartaya yuvarlandırıyor. Kur'ân'dan istimdad ettim. Birden, bir nur kalbime geldi, müdafaaya kat'î bir kuvvet verdi. O vakit, şöylece Şeytana karşı münazara başladı."
Burada bir nefes alalım. Çünkü Bediüzzaman Hazretleri ilerleyen kısımda çok 'göz açıcı' şeyler söyleyecek. Ve Cündioğlu'nun argümanındaki hatayı teşhis etmemizi sağlayacak... "Dedim: Ey Şeytan! Bîtarafâne muhakeme, iki taraf ortasında bir vaziyettir. Halbuki hem senin, hem insandaki senin şakirtlerin, dediğiniz bîtarafâne muhakeme ise, taraf-ı muhalifi iltizamdır. Bîtaraflık değildir, muvakkaten bir dinsizliktir. Çünkü Kur'ân'a kelâm-ı beşer diye bakmak ve öyle muhakeme etmek, şıkk-ı muhalifi esas tutmaktır. Bâtılı iltizamdır, bîtarafâne değildir. Belki bâtıla tarafgirliktir..."
Metinde ilk dikkatimizi çeken şey şu: Bize tarafsızlık gibi sunulan zeminleri 'hakiki tarafsızlık' olarak görmemeliyiz. Tarafsızlık sûretine büründürülmüş (modern tabirle 'objektif olmak' diyelim buna) taraf tutmalar da vardır. Bunlar hakikatte 'bâtılı iltizam'dır, karşı tarafa geçmektir, tarafsızlık değildir. Bizden "Yokluğun değil varlığın ispatlaması lazım!" beklentisi içine girenler de aslında yukarıdakine benzer bir tarafsızlık teklifinde bulunmaktadırlar. Çünkü norm olarak kabul edilmesi gereken doktrini bize onlar dayatmaktadırlar. Nitekim 'masumiyet karinesi' dediğimiz şeyin zemini "İnsanlar genellikle böyle yapmazlar!" hüsnüzannıdır. Bu hüsnüzannı hukukun temeline koyduğunuz zaman 'o güveni bozacak bir delil bulunmadıktan sonra' masumiyete hükmedilir.
Lakin hukukta da her zaman işler bu tarafsızlıkta gitmez. "Şeytan dedi ki: 'Öyle ise ne Allah'ın kelâmı, ne de beşer kelâmı deme. Ortada farz et, bak!' Ben dedim: O da olamaz. Çünkü, münâzaun fîh bir mal bulunsa, eğer iki müddeî birbirine yakınsa ve kurbiyet-i mekân varsa, o vakit, o mal ikisinden başka birinin elinde veya ikisinin elleri yetişecek bir surette bir yere bırakılacak. Hangisi ispat etse, o alır. Eğer o iki müddeî birbirinden gayet uzak, biri maşrıkta, biri mağripte ise, o vakit, kaideten, sahibülyed kim ise onun elinde bırakılacaktır. Çünkü ortada bırakmak kabil değildir. İşte, Kur'ân kıymettar bir maldır. Beşer kelâmı Cenâb-ı Hakkın kelâmından ne kadar uzaksa, o iki taraf o kadar, belki hadsiz birbirinden uzaktır. İşte, serâdan Süreyya'ya kadar birbirinden uzak o iki taraf ortasında bırakmak mümkün değildir. Hem ortası yoktur. Çünkü, vücut ve adem gibi ve nâkızeyn gibi iki zıttırlar; ortası olamaz. Öyle ise, Kur'ân için sahibülyed, taraf-ı İlâhîdir. Öyle ise, Onun elinde kabul edilip, öylece delâil-i ispata bakılacak. Eğer öteki taraf, Onun kelâmullah olduğuna dair bütün burhanları birer birer çürütse, elini ona uzatabilir; yoksa uzatamaz."
Yani 'ortası olmayan hususlar'da, mecbursunuz, bir zemini esas kabul ederek hareket edersiniz. Bu 'sahibülyed' kim olduğu kararıdır aslında. 'Aslolanın ne olduğu' sorusunun cevabıdır ortaya konulan. Kur'an insan-Allah arasındaki o sonsuz mesafede 'ortada bırakılamaz.' Çünkü bu sonsuzluğun ortası yoktur. Dolayısıyla, en azından mü'minler tarafından, 'taraf-ı ilahîde' kabul edilecektir. Mü'min olmak bu taraftarlığı gerektirir. Karşı tarafın alabilmesi için, kelamullah olduğuna dair delilleri birbir çürütmesi gerekir, o zaman alabilir. Yoksa alamaz. (Kitab-ı Kebir-i Kainatı da, tıpkı Kur'an-ı Hakîm gibi, 'kıymettar bir mal' olarak görmenizi istirham edeceğim.)
Şöyle bir temsille bir parça açmayı deneyeceğim: Türkiye'de bir hanımefendi Amerikan Başkanı Trump'ın kızı olduğunu iddia etti birara. Sitelerde illa vardır. Google'da aratınca çıkar. Her neyse... Şimdi, adalet sistemi, tutup Trump'a şöyle birşey demez: "Bu kızın babası olmadığını ispat et!" Hayır. Böyle yapmaz. Çünkü Trump'ın Türkiye'de bir kız evlat sahibi olması çok uzak bir ihtimaldir. Bunun yerine kızdan delil ister. "Trump'ın baban olduğunu neyle iddia ediyorsun?" Elinde sağlam bir delil bulunmadıktan sonra davaya konu olmaz. Yani, bir nevi adalet, "Trump'ın bu kızın babası olmayacağı ihtimaline..." yatkınlıkla yola başlar. Zira coğrafî olarak da, tarihsel olarak da, sosyolojik olarak da... Trump'ın bu kızın babası olması ihtimali zayıftır. (Belki imkansızdır da zaten.)
Ancak aynı iddiayı Trump'a yakınlığıyla(?) bilinen bir kadının kızı dilegetirse... Coğrafî, tarihsel, sosyolojik imkanı da yüksek olsa, bu davadan dolayı Trump'tan bir DNA testi istenebilir. Türkiye'de de bu türden davalar yaşanmıştı. Ve sanıyorum mezkûr test marifetiyle evlatlarının babası olduklarını kabul etmek zorunda kalan ünlülerimiz olmuştu. (Metin Akpınar, Emrah, Hacı Sabancı vs.) Burada şunu görüyoruz: Kimden ispat istediğimiz neyi asıl gördüğümüzle yakından ilintili... "Heyhat! Binler berâhin-i kat'iyenin mıhlarıyla Arş-ı Âzama çakılan bu muazzam pırlantayı, hangi el bütün o mıhları söküp, o direkleri kesip, onu düşürebilir? İşte, ey şeytan, senin rağmına, ehl-i hak ve insaf bu suretteki hakikatli muhakeme ile muhakeme ederler. Hattâ, en küçük bir delilde dahi Kur'ân'a karşı imanlarını ziyadeleştirirler..." derken Bediüzzaman Hazretlerinin dikkat çektiği de bu.
Aksi duruma ise şöyle diyor: "Bir kere beşer kelâmı farz edilse, yani Arşa bağlanan o muazzam pırlanta yere atılsa, bütün mıhların kuvvetinde ve çok burhanların metanetinde birtek burhan lâzım ki onu yerden kaldırıp Arş-ı Mânevîye çaksın—tâ küfrün zulümatından kurtulup imanın envârına erişsin. Halbuki buna muvaffak olmak pek güçtür. Onun için, senin desisenle, şu zamanda, bîtarafâne muhakeme sureti altında çokları imanlarını kaybediyorlar."
Neyi asıl buluyorsak ona göre ispat istiyoruz. İnsanların masumiyetine inanıyorsak suçun ispatını istiyoruz. Kur'an'ın beşer kelamı olduğunu inanıyorsak, o zaman da, müslümanların bize mucizeler göstermesini bekliyoruz. (Belki görsek bile inanmıyoruz.) Cündioğlu'nun söyleminde de bu zehir kendisini gösteriyor. Allah'ın yokluğunu bir şüphe olarak dilegetirenlerden delil beklemiyor da, delil getirme yükümlülüğünü sadece "Allah vardır!" diyenlere yüklüyorsak, geçmiş olsun, çoktan tarafımızı değiştirmişiz demektir. Ve 'aslolana dair imanımız da yerinden oynamış' demektir. Yani aslolanda bu oynama olduğu için 'delil beklentisi' de yerini değiştirmiştir.
Fakat mü'minler, elbette, ne cahiliyede Ebu'l-Hikem denilen Asr-ı Saadet'in Ebu Cehil'i gibi, ne de eskilerde 'İslamcı aydın' fakat yenilerde 'bir acayip şey Cündioğlu' gibi, hareket etmezler. İmanlarının gereği olan "Hiçbirşey yoktur ki Allah'ı hamd ile tesbih etmesin!" itikadıyla 'masumiyet karinesini' imanları yönünde kullanırlar. Karşı taraftan da iddialarını ispatlarını beklerler. Sonra o delil diye sunulan o herzeleri kalplerindeki mü'min taraftarlığıyla sigaya çekip yanlışlarını ortaya dökerler. (Objektif değil mü'min olurlar.) Nitekim Allah'ın fakir kulu Ahmed de, tamamen Rabbinin fazl-ı ilahîsi ile, hidayet edildiği bu ameli işlemeye çalıştı. Becerdi-beceremedi. Becerdiği kısmı yine fazl-ı ilahî ile oldu. Beceremediği kusurlarından ibarettir. Allah taksiratımızı affetsin. Bize rüşdümüzü ilham eylesin. Ne İblis'in ne de İblis misal insanların tuzağına düşürmesin. Âmin.
Derkenar: Enis Doko'nun Cündioğlu'na cevap sadedinde dediği "Tanrının varolduğu iddiası da, var olmadığı iddiası da eşit derede bilgi iddiasıdır..." cümlesine yukarıdaki perspektiften hareketle itiraz ediyorum. Bu söyleyiş bir mü'min için yanlıştır. Çünkü bizim için Allah'ın varlığı-yokluğu eşit bir bilgi iddiası sayılmaz. İmanımız gereğince böyle bir eşitlik gözetmeyiz. Varolmadığı iddiasına 'şüphe' gözüyle bakarız. Varolduğu iddiasına 'iman' ederiz. Yazıda buna da değinmek isterdim. Lakin epey uzadı. Daha fazlasına mecali kalmadı.
Taraftarlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Taraftarlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
3 Mayıs 2026 Pazar
1 Şubat 2020 Cumartesi
Gözü Darth Vader'lıkta olanın kulağı salavatta olmaz
Bir vakitler yazılarımda Bediüzzaman'ı 'mürşidim' diye zikretmemi eleştirenler vardı. Her yazımda hemen tepkilerini koyarlardı. Şimdi ya usandılar yahut da alıştılar. Halbuki ben bunu özellikle yapıyordum. Onu 'mürşid' olarak sevdiklerine halen inandığım kişilerin 'Bediüzzaman' bile demekten çekinerek 'Said Nursî' diye konuştuklarını/yazdıklarını görüyordum. Sıkılıyordum. Üzülüyordum. Bu sakınımlı dilin içimizde de birşeyleri öldüreceğine kâniydim. Bir direniş olarak bastıra bastıra 'mürşidim' demeye başladım. Bugün dahi her 'mürşidim' deyişimde bir direniş ruhu hissederim. Elhamdülillah. Hem aynı direnişi "Bediüzzaman öyle diyor demeyelim de Risale-i Nur öyle diyor diyelim!" diyenlere karşı da gösteririm. Yani bu tavrı da arızalı bulurum. Şairin ifadesiyle, dansçıyı danstan, güzelliği güzelden ayırmanın mümkün olmadığını zannederim.
İnsan mürşidi hakkında konuşuyorsa mürşidi olduğunu hissettirmeli. Kaçınmamalı. Babamdan bahsettiğimde yabancı birinden bahsediyormuş gibi yapamam. Yapmam da hoş görülmez. "Kamil oğlu Şükrü şöyle demiştir..." diyemem. "Babam bir keresinde dedi ki..." derim. Mürşidim de öyledir. Kalbimin taraftarlığı elbette dilime işler. İşlemelidir. Yazarken de bundan sakınmam. Sakınılmamalıdır. Bazıları bir miktar nötrleşmenin tebliğ diline faydalı olacağını savunurlar. Buna şuraya kadar katılıyorum: Muhatabının kalbini kendi kalbin gibi olmaya zorlayamazsın. Senin sorgulamadığını onun da sorgulamamasını bekleyemezsin. Dolayısıyla bilgiyi aktarırken empati yapmaya muhtaçsın. Empati elbette kendi kabuğunu bir parça terke zorluyor seni. Ortak bir paydada geçerli olanı konuşuyorsun. Tamam. Fakat kendi kalbini de muhatabının kalbi gibi olmaya zorlamamalısın. Ne hissediyorsan o olmalı. Çünkü zorlamalar da insanda alışkanlık yapar. Alışkanlıklar yeni bir ahlaka, hatta belki fıtrata, dönüşür. "Ortada durayım!" derken karşıya geçmiş olursun. Tarafsızlığın da en düşülesi tuzağı budur.
Bu nedenle İmam Ali radyallahu anhın Hudeybiye'de 'Allah'ın Resulü Muhammed' ifadesini silip 'Abdullah'ın oğlu Muhammed' yazması emredildiğinde korkusunu anlarım. Hatta, her ne kadar emri veren Aleyhissalatuvesselam olsa da, yapamayışını kemaline yorarım. Çünkü itaatsizliği itaatsizlikten değildir. Metinden silemeyerek kalbinden de silemeyeceğini göstermiştir. Aslan tereddüdünde de aslandır. Tazecik gençleri 'Muhammed Mustafa' denilince salavat getirir gördüğümde ta götürür şununla ilgisini kurarım. İmam Ali radyallahu anhın Hudeybiye'deki şanlı tereddüdüdür bu gençleri bugün salavata âşık eden. O silememişti. Bunlar da İmam'larına ittibaen silemiyorlar. Silemediklerini de salavat getirerek gösteriyorlar. Öyle nakış nakış işlenmiş ki kalpleri sevgisiyle! İsmini taraftarlıklarından ayıramıyorlar. 'Maşaallah' diyelim gördükçe onlara.
Sünnet ümmetin kalbidir. Yaşamsal hafızasıdır. Sünneti ümmetin hayatından çıkarmak kalplerine format atmanın en kısa yoludur. Peki sünneti ayakta tutan nedir? İşte bu taraftarlık. Efendimiz aleyhissalatuvesselamın adı anıldığında bir salavat getirmek. Mescide girerken önce sağ ayağını atmak. Merhabanı onun selamına benzeterek söylemek. Bütün bunlar taraftarlığı diri tutmanın araçlarıdır. Dönergeç gibidirler. Hem ondan doğarlar hem onu beslerler.
Hadis-i şerifler bize, eğer üzerine özel bir mesai sarfedilmezse, kalplerdeki imanın da eskiyebileceğini söylüyor. Buna kendi aynamdan şöyle bir delilim var: Uzun zamandır tuttuğum takımın maçlarını takip etmiyorum. Buna bağlı olarak olup bitenlere merakım da azalıyor. Konuşmuyorum. Konuşulsa umursamıyorum. Giderek hiçleştiriyorum. İlgisizliğin sevginin zıttı olduğunu böyle görüyorum. İzleyip kızsaydım da bu sevgiden olacaktı. Nefretim bile sevgi kokacaktı. Halbuki sevginin asıl ölümü ilgisizlikledir. Dolayısıyla ilgiyi gösterir her çaba sevginin artımıdır. Meyvesidir. Canıdır. Hayatıdır. Yârin de öfkesinden değil ilgisizliğinden korkulur.
Mevzu dünyevî bir kazanım olduğunda seküler akıllar elbette ilginin yararını pek güzel kavrıyorlar. 'Tebessüm sadakadır'a sünnet diye burun kıvıranlar "Güleryüz başarıyı getirir!" deyince kulaklarına kadar gülümsüyorlar. Sağ ayağıyla mübarek bir yere girmenin bereketine inanmayanı "Benim uğurum/totemim budur!" deyu neredeyse takla atarak mekana girerken görüyorsun. Guru'sundan "İlişkinizin sağlığı için sevgilinize hoş sözler söyleyin!" diye işitince, canımı-cicimi sebil suyu gibi dağıtanlar, Habib-i Zişan'a bir 'aleyhissalatuvesselam'ı gönül sıkletiymiş gibi yutarak/yutkunarak söylüyorlar. Neden? Çünkü bir altşuur olarak farkındalar: Bu tarz eylemleri pek de yürümek istemedikleri bir yolu besliyor. Gücün karanlık tarafında Darth Vader keyfi çatmak isterken, salavat, Anakin Skywalker gibi kalmaları gerektiğini hatırlatıyor.
İşte bu yüzden ben yazılarımda mürşidime 'mürşidim' demekte teberri etmiyorum. Lisanlarında, 'Bediüzzaman'ı çoktan şutlamış, 'Said Nursî' ile yetinir olmuşlara da güceniyorum. Yabancı birisi yapsa ona elbette birşey diyemem. Mürşidi olarak bilmeyen nötrlüğünü ifade eden tabirleri seçebilir. İtiraz edilmez. Fakat bir nur talebesi 'Bediüzzaman' demekten neden teberri eder? 'Mürşidim' diyene neden kızar? Doğrusu bunları anlamaktan acizim. Anladığımsa sevginin tezahürsüz ayakta duramadığı. Evet. Ben o sevginin kalbimden hiç çıkmamasını istiyorum. Âmin.
İnsan mürşidi hakkında konuşuyorsa mürşidi olduğunu hissettirmeli. Kaçınmamalı. Babamdan bahsettiğimde yabancı birinden bahsediyormuş gibi yapamam. Yapmam da hoş görülmez. "Kamil oğlu Şükrü şöyle demiştir..." diyemem. "Babam bir keresinde dedi ki..." derim. Mürşidim de öyledir. Kalbimin taraftarlığı elbette dilime işler. İşlemelidir. Yazarken de bundan sakınmam. Sakınılmamalıdır. Bazıları bir miktar nötrleşmenin tebliğ diline faydalı olacağını savunurlar. Buna şuraya kadar katılıyorum: Muhatabının kalbini kendi kalbin gibi olmaya zorlayamazsın. Senin sorgulamadığını onun da sorgulamamasını bekleyemezsin. Dolayısıyla bilgiyi aktarırken empati yapmaya muhtaçsın. Empati elbette kendi kabuğunu bir parça terke zorluyor seni. Ortak bir paydada geçerli olanı konuşuyorsun. Tamam. Fakat kendi kalbini de muhatabının kalbi gibi olmaya zorlamamalısın. Ne hissediyorsan o olmalı. Çünkü zorlamalar da insanda alışkanlık yapar. Alışkanlıklar yeni bir ahlaka, hatta belki fıtrata, dönüşür. "Ortada durayım!" derken karşıya geçmiş olursun. Tarafsızlığın da en düşülesi tuzağı budur.
Bu nedenle İmam Ali radyallahu anhın Hudeybiye'de 'Allah'ın Resulü Muhammed' ifadesini silip 'Abdullah'ın oğlu Muhammed' yazması emredildiğinde korkusunu anlarım. Hatta, her ne kadar emri veren Aleyhissalatuvesselam olsa da, yapamayışını kemaline yorarım. Çünkü itaatsizliği itaatsizlikten değildir. Metinden silemeyerek kalbinden de silemeyeceğini göstermiştir. Aslan tereddüdünde de aslandır. Tazecik gençleri 'Muhammed Mustafa' denilince salavat getirir gördüğümde ta götürür şununla ilgisini kurarım. İmam Ali radyallahu anhın Hudeybiye'deki şanlı tereddüdüdür bu gençleri bugün salavata âşık eden. O silememişti. Bunlar da İmam'larına ittibaen silemiyorlar. Silemediklerini de salavat getirerek gösteriyorlar. Öyle nakış nakış işlenmiş ki kalpleri sevgisiyle! İsmini taraftarlıklarından ayıramıyorlar. 'Maşaallah' diyelim gördükçe onlara.
Sünnet ümmetin kalbidir. Yaşamsal hafızasıdır. Sünneti ümmetin hayatından çıkarmak kalplerine format atmanın en kısa yoludur. Peki sünneti ayakta tutan nedir? İşte bu taraftarlık. Efendimiz aleyhissalatuvesselamın adı anıldığında bir salavat getirmek. Mescide girerken önce sağ ayağını atmak. Merhabanı onun selamına benzeterek söylemek. Bütün bunlar taraftarlığı diri tutmanın araçlarıdır. Dönergeç gibidirler. Hem ondan doğarlar hem onu beslerler.
Hadis-i şerifler bize, eğer üzerine özel bir mesai sarfedilmezse, kalplerdeki imanın da eskiyebileceğini söylüyor. Buna kendi aynamdan şöyle bir delilim var: Uzun zamandır tuttuğum takımın maçlarını takip etmiyorum. Buna bağlı olarak olup bitenlere merakım da azalıyor. Konuşmuyorum. Konuşulsa umursamıyorum. Giderek hiçleştiriyorum. İlgisizliğin sevginin zıttı olduğunu böyle görüyorum. İzleyip kızsaydım da bu sevgiden olacaktı. Nefretim bile sevgi kokacaktı. Halbuki sevginin asıl ölümü ilgisizlikledir. Dolayısıyla ilgiyi gösterir her çaba sevginin artımıdır. Meyvesidir. Canıdır. Hayatıdır. Yârin de öfkesinden değil ilgisizliğinden korkulur.
Mevzu dünyevî bir kazanım olduğunda seküler akıllar elbette ilginin yararını pek güzel kavrıyorlar. 'Tebessüm sadakadır'a sünnet diye burun kıvıranlar "Güleryüz başarıyı getirir!" deyince kulaklarına kadar gülümsüyorlar. Sağ ayağıyla mübarek bir yere girmenin bereketine inanmayanı "Benim uğurum/totemim budur!" deyu neredeyse takla atarak mekana girerken görüyorsun. Guru'sundan "İlişkinizin sağlığı için sevgilinize hoş sözler söyleyin!" diye işitince, canımı-cicimi sebil suyu gibi dağıtanlar, Habib-i Zişan'a bir 'aleyhissalatuvesselam'ı gönül sıkletiymiş gibi yutarak/yutkunarak söylüyorlar. Neden? Çünkü bir altşuur olarak farkındalar: Bu tarz eylemleri pek de yürümek istemedikleri bir yolu besliyor. Gücün karanlık tarafında Darth Vader keyfi çatmak isterken, salavat, Anakin Skywalker gibi kalmaları gerektiğini hatırlatıyor.
İşte bu yüzden ben yazılarımda mürşidime 'mürşidim' demekte teberri etmiyorum. Lisanlarında, 'Bediüzzaman'ı çoktan şutlamış, 'Said Nursî' ile yetinir olmuşlara da güceniyorum. Yabancı birisi yapsa ona elbette birşey diyemem. Mürşidi olarak bilmeyen nötrlüğünü ifade eden tabirleri seçebilir. İtiraz edilmez. Fakat bir nur talebesi 'Bediüzzaman' demekten neden teberri eder? 'Mürşidim' diyene neden kızar? Doğrusu bunları anlamaktan acizim. Anladığımsa sevginin tezahürsüz ayakta duramadığı. Evet. Ben o sevginin kalbimden hiç çıkmamasını istiyorum. Âmin.
2 Aralık 2019 Pazartesi
Üslûpta neyi yitirirsek kalbimiz de onu yitiriyor
Blain Brown'un Sinematografi isimli eserini bir dostumun tavsiyesiyle okumuştum. Teknik kısımlarını anladığımı söyleyemem. Ancak teorik kısımları hakikaten öğreticiydi. Mesela şu dediği hep aklımdadır. (Elbette manaca naklediyorum:) "Eğer kuralları değiştirmek istiyorsan öncelikle o kuralların niçin konulduğunu öğrenmelisin." Neden böyle söylüyordu Brown? Çünkü kuralların konuluş hikmetini/faydasını bilmeden yapılacak değişiklikler 'geliştirme' değil 'bozma' olurdu. Sinema gibi yenilikçiliğe meyyal bir meslek kolunda olsanız bile, bir kuralı 'ne işe yaradığını bilmeden' değiştirmeye kalkarsanız, faydadan çok zarar getirirdiniz. Geleneğin üzerinde yükseldiği tecrübeyi anlamaya çalışmak bu nedenle çok önemliydi. Eline her kamera geçiren sinemayı baştan yazamazdı. Yoksa rezil olurdu.
Kon-Tiki de birçok eleştiri yapar bu açıdan modern bilimcilere. Thor Heyerdahl'ın Peru'dan Polinezya kıyılarına bir salla yolcuğulunu anlatan Kon-Tiki, filmindeki maceracılığın aksine, aslında bilimin tecrübeyle gelen bilgiye karşı körleşmesini irdeler. Kitap boyunca Heyerdahl'ın en çok kafayı taktığı konulardan birisi budur. Bilimciler kafalarının içindeki 'olurluk-olmazlık' içinde öyle boğulmuşlardı ki sahada nelerin başarılıp-başarılamayacağını koltuklarından kalkmadan tayin etmeye çalışırlar. Halbuki insanlığın binlerce yıllık tecrübesi de epeyce bir sınanmışlık içermektedir. Kulak verilmesi gerekir. Kendisi kulak verir. Başarır.
Kitaptaki misallerden birisi, yanlış hatırlamıyorsam, kutup bölgesinde seyahat eden kâşifin başına gelenlerdir. Yerlilerin fermuar türünden şeyleri kemikten yapmalarını cahillikten sanan kâşifimiz çadırına döndüğünde kötü bir sürprizle karşılaşır: Metalden yaptığı hiçbirşey açılmamaktır. Hepsi soğuktan kenetlenmiştir. Yolculuğunda büyük sıkıntılar yaşar. Aldığı dersi de Heyerdahl'a 'yerlilerin tecrübelerine önem vermesi için' aktarır.
Buradan şuraya geçmek istiyorum: Bugünlerde de bir kısım ahirzaman zıpçıktıları, başta Efendimiz aleyhissalatuvesselam başta olmak üzere, dinî açıdan büyüğümüz/öncümüz saydığımız herkesin isminin/ünvanının arkasına eklediğimiz hürmet ifadelerini 'aşırılık' olarak görüyorlar. Hatta, soyadında İslam geçen bir nasipsizi, Allah'ı andıktan sonra 'celle celaluhu' demeyi dahi 'araya resmiyet sokmak' olarak tenkid ediyor. Eh, yapacak birşey yok, rahmetli babamın dediği gibi: "Yaşa ki neler göresin!" Biz de ahirzamandan payımıza düşeni yaşadıkça böyle şeyler görüyor, işitiyoruz. Cenab-ı Hak ayaklarımızı istikametten kaydırmasın. Âmin.
İşaratü'l-İ'caz'da Bakara sûresinin 26. ayetinin tefsiri sadedinde söylenilenleri okuyanlar bilirler: Mürşidim 'marifetullahın delillerinden istifade'nin ancak 'taraftarlıkla' mümkün olabileceğini söyler. Yani niyet 'inkâr' değil 'kabul' olmalıdır. "Her kim inâyet-i ezeliye ile rububiyet-i İlâhiyeyi göz önüne getirip Allah cânibinden kudretin azameti altında bakarsa 'baudat/sivrisinek' ve emsaliyle getirilen temsillerin belâgat kanunlarına muvafık ve Cenâb-ı Haktan hak olduğunu tasdik eder. Fakat her kim nefsinin emri altında mümkinatı nazara alarak bakarsa, şüphesiz vehimler onu havalandırır, dalâletin bataklığına atar."
Peki bunu neye dayanarak söylemektedir Bediüzzaman? Elbette ayetin inceliğine. Açmaya çalışalım. Kısa bir mealiyle buyrulmaktadır ki orada: "Şüphesiz Allah (hakkı açıklamak için) sivrisinek ve onun da ötesinde bir varlığı misal getirmekten çekinmez. İman etmişlere gelince, onlar, böyle misallerin Rablerinden gelen hak ve gerçek olduğunu bilirler. Kâfir olanlara gelince: 'Allah böyle misal vermekle ne murat eder?' derler. Allah, onunla birçok kimseyi saptırır, birçoklarını da doğru yola yöneltir. Verdiği misallerle Allah ancak fâsıkları saptırır." İşte, burada ifade edilen 'yaklaşım farkının' mevzua imanla bakıp-bakmamakla ilgili olduğunu izah eder mürşidim eserinde. Hatta ekler: "Allah'ın sun'una, ef'âline, kelâmına, temsilâtına, üslûplarına, inâyet ve rububiyetini mülâhaza etmekle beraber, Allah'ın cânibinden bakmak lâzımdır. Bu bakış da ancak nûr-u imanla olur."
Yıllar sonra telif ettiği 15. Söz'de 'şeytanın bir desisesi' olarak ayrıca analiz ettiği 'bitarafane muhakeme' mevzuunda Bediüzzaman'ın düşünceleri kat'idir: "Ey Şeytan! Bîtarafâne muhakeme, iki taraf ortasında bir vaziyettir. Halbuki hem senin, hem insandaki senin şakirtlerin, dediğiniz bîtarafâne muhakeme ise, taraf-ı muhalifi iltizamdır. Bîtaraflık değildir, muvakkaten bir dinsizliktir. Çünkü Kur'ân'a kelâm-ı beşer diye bakmak ve öyle muhakeme etmek, şıkk-ı muhalifi esas tutmaktır. Bâtılı iltizamdır, bîtarafâne değildir. Belki bâtıla tarafgirliktir..." Yani itikadî meselelerde objektif olmaya çalışmak bir tuzaktır. Kişi ancak kalbindeki imanın taraftarlığıyla okuyabileceği hakikatlerden objektiflik arızasıyla mahrum kalır. Büsbütün yitirmese de bu bakış gözündeki parlaklığın epeycesini giderir.
Buradan da şuraya zıplayalım: Editörlüğüm boyunca birçok akademik metnin yayına hazırlanmasında da görev aldım. Özellikle dinî metinlerde beni en çok rahatsız eden şey, akademisyenlerin, sanki 'ortada bir yerde duruyor gibi' konuşmalarıydı. Bazen öyle ifadelerle karşılaşırdım ki "Bu adam müslüman değil mi yoksa?" diye endişelenirdim. Editörler, elbette ellerinden geldiğince, okur ile yazar arasında bir köprü oldukları için 'okurların kalpleriyle de' metinlere bakmaya çalışırdım. Böylesi metinler karşısındaki endişelerimi açtığımda daha tecrübelilerden durumun alışılmış olduğunu işitirdim: "Akademik metinler böyle olur."
Daha sonraları bu tarz içeriklerin bir tür 'tarafsızlık kaygısıyla' oluşturulduğunu öğrendim. Yani müellifler, metnin sonunda hangi tarafı savunuyor olurlarsa olsunlar, üslûp itibariyle taraf tutmamaya çalışıyorlardı. Bu nedenle bazen 'hazreti'ler, bazen 'aleyhisselam'lar, bazen 'radyallahu anh'lar bile arada kaynıyordu. İslam âlimlerinin metinlerinde tarafsızlığın böylesini hiç görmemiş olan benim gibiler için de elbette bu durum bir parça tuhaf kaçıyordu. Hatta, tuhaf kaçması bir tarafa, ruhsuz/istifadesiz görünüyordu.
Şimdilerde bu konuyu Bediüzzaman'ın yukarıdaki tefsiriyle ilişkilendiriyorum. Evet. Biz, başta Efendimiz aleyhissalatuvesselam olmak üzere, peygamberleri, sahabeyi, tabiin ve tebe-i tabiin büyüklerini, evliyaullahı 'babamızın oğlu gibi' anamıyoruz. Böyle bir tarafsızlık tanımıyoruz. Duyarsak da rahatsız oluyoruz. Çünkü Bakara sûresindeki o sır, o ders, o hikmet, şuurlu-şuursuz damarlarımıza yerleşmiş. Hatta "Peygamberi birbirinizi çağırır gibi çağırmayın!" buyuran Nur sûresinin bir parıltısı da, elhamdülillah, kalbimizi fethetmiş.
Biz, 'taraftarlığımızı gösterir' böylesi ifadeleri nakledeceğimiz delillerin öncesi kılıyoruz ki, ışıltısı dikkatimizden kaçmasın. 'Kim söylemiş'i daha derinden hissedilsin. Hem yüreğimize o kişilerle aramızdaki hiyerarşiyi hatırlatsın, söz ona göre dinlensin/okunsun, hem de içimizdeki objektivite alabileceği kadar yara alsın, durduğumuz yer bununla belli olsun. Çünkü, elhamdülillah, dinî hiçbir konuda arada bir yerde durmuyoruz. Evet. İman araf kaldırmaz. Bunu biliyoruz. O halde, yani içimizde hiçbir araf olmadığı halde, üslûbumuzda neden araf bulunsun? Hasılı: Salavatımız da, selamımız da, duamız da, hürmetimiz de, Nemrud'un ateşine su taşıyan karınca türünden bir taraftarlığımızdır muhterem kârilerim. Yitirmeyelim. Üslûpta neyi yitirirsek kalbimiz de onu yitiriyor. Yaşadıkça görüyoruz.
Kon-Tiki de birçok eleştiri yapar bu açıdan modern bilimcilere. Thor Heyerdahl'ın Peru'dan Polinezya kıyılarına bir salla yolcuğulunu anlatan Kon-Tiki, filmindeki maceracılığın aksine, aslında bilimin tecrübeyle gelen bilgiye karşı körleşmesini irdeler. Kitap boyunca Heyerdahl'ın en çok kafayı taktığı konulardan birisi budur. Bilimciler kafalarının içindeki 'olurluk-olmazlık' içinde öyle boğulmuşlardı ki sahada nelerin başarılıp-başarılamayacağını koltuklarından kalkmadan tayin etmeye çalışırlar. Halbuki insanlığın binlerce yıllık tecrübesi de epeyce bir sınanmışlık içermektedir. Kulak verilmesi gerekir. Kendisi kulak verir. Başarır.
Kitaptaki misallerden birisi, yanlış hatırlamıyorsam, kutup bölgesinde seyahat eden kâşifin başına gelenlerdir. Yerlilerin fermuar türünden şeyleri kemikten yapmalarını cahillikten sanan kâşifimiz çadırına döndüğünde kötü bir sürprizle karşılaşır: Metalden yaptığı hiçbirşey açılmamaktır. Hepsi soğuktan kenetlenmiştir. Yolculuğunda büyük sıkıntılar yaşar. Aldığı dersi de Heyerdahl'a 'yerlilerin tecrübelerine önem vermesi için' aktarır.
Buradan şuraya geçmek istiyorum: Bugünlerde de bir kısım ahirzaman zıpçıktıları, başta Efendimiz aleyhissalatuvesselam başta olmak üzere, dinî açıdan büyüğümüz/öncümüz saydığımız herkesin isminin/ünvanının arkasına eklediğimiz hürmet ifadelerini 'aşırılık' olarak görüyorlar. Hatta, soyadında İslam geçen bir nasipsizi, Allah'ı andıktan sonra 'celle celaluhu' demeyi dahi 'araya resmiyet sokmak' olarak tenkid ediyor. Eh, yapacak birşey yok, rahmetli babamın dediği gibi: "Yaşa ki neler göresin!" Biz de ahirzamandan payımıza düşeni yaşadıkça böyle şeyler görüyor, işitiyoruz. Cenab-ı Hak ayaklarımızı istikametten kaydırmasın. Âmin.
İşaratü'l-İ'caz'da Bakara sûresinin 26. ayetinin tefsiri sadedinde söylenilenleri okuyanlar bilirler: Mürşidim 'marifetullahın delillerinden istifade'nin ancak 'taraftarlıkla' mümkün olabileceğini söyler. Yani niyet 'inkâr' değil 'kabul' olmalıdır. "Her kim inâyet-i ezeliye ile rububiyet-i İlâhiyeyi göz önüne getirip Allah cânibinden kudretin azameti altında bakarsa 'baudat/sivrisinek' ve emsaliyle getirilen temsillerin belâgat kanunlarına muvafık ve Cenâb-ı Haktan hak olduğunu tasdik eder. Fakat her kim nefsinin emri altında mümkinatı nazara alarak bakarsa, şüphesiz vehimler onu havalandırır, dalâletin bataklığına atar."
Peki bunu neye dayanarak söylemektedir Bediüzzaman? Elbette ayetin inceliğine. Açmaya çalışalım. Kısa bir mealiyle buyrulmaktadır ki orada: "Şüphesiz Allah (hakkı açıklamak için) sivrisinek ve onun da ötesinde bir varlığı misal getirmekten çekinmez. İman etmişlere gelince, onlar, böyle misallerin Rablerinden gelen hak ve gerçek olduğunu bilirler. Kâfir olanlara gelince: 'Allah böyle misal vermekle ne murat eder?' derler. Allah, onunla birçok kimseyi saptırır, birçoklarını da doğru yola yöneltir. Verdiği misallerle Allah ancak fâsıkları saptırır." İşte, burada ifade edilen 'yaklaşım farkının' mevzua imanla bakıp-bakmamakla ilgili olduğunu izah eder mürşidim eserinde. Hatta ekler: "Allah'ın sun'una, ef'âline, kelâmına, temsilâtına, üslûplarına, inâyet ve rububiyetini mülâhaza etmekle beraber, Allah'ın cânibinden bakmak lâzımdır. Bu bakış da ancak nûr-u imanla olur."
Yıllar sonra telif ettiği 15. Söz'de 'şeytanın bir desisesi' olarak ayrıca analiz ettiği 'bitarafane muhakeme' mevzuunda Bediüzzaman'ın düşünceleri kat'idir: "Ey Şeytan! Bîtarafâne muhakeme, iki taraf ortasında bir vaziyettir. Halbuki hem senin, hem insandaki senin şakirtlerin, dediğiniz bîtarafâne muhakeme ise, taraf-ı muhalifi iltizamdır. Bîtaraflık değildir, muvakkaten bir dinsizliktir. Çünkü Kur'ân'a kelâm-ı beşer diye bakmak ve öyle muhakeme etmek, şıkk-ı muhalifi esas tutmaktır. Bâtılı iltizamdır, bîtarafâne değildir. Belki bâtıla tarafgirliktir..." Yani itikadî meselelerde objektif olmaya çalışmak bir tuzaktır. Kişi ancak kalbindeki imanın taraftarlığıyla okuyabileceği hakikatlerden objektiflik arızasıyla mahrum kalır. Büsbütün yitirmese de bu bakış gözündeki parlaklığın epeycesini giderir.
Buradan da şuraya zıplayalım: Editörlüğüm boyunca birçok akademik metnin yayına hazırlanmasında da görev aldım. Özellikle dinî metinlerde beni en çok rahatsız eden şey, akademisyenlerin, sanki 'ortada bir yerde duruyor gibi' konuşmalarıydı. Bazen öyle ifadelerle karşılaşırdım ki "Bu adam müslüman değil mi yoksa?" diye endişelenirdim. Editörler, elbette ellerinden geldiğince, okur ile yazar arasında bir köprü oldukları için 'okurların kalpleriyle de' metinlere bakmaya çalışırdım. Böylesi metinler karşısındaki endişelerimi açtığımda daha tecrübelilerden durumun alışılmış olduğunu işitirdim: "Akademik metinler böyle olur."
Daha sonraları bu tarz içeriklerin bir tür 'tarafsızlık kaygısıyla' oluşturulduğunu öğrendim. Yani müellifler, metnin sonunda hangi tarafı savunuyor olurlarsa olsunlar, üslûp itibariyle taraf tutmamaya çalışıyorlardı. Bu nedenle bazen 'hazreti'ler, bazen 'aleyhisselam'lar, bazen 'radyallahu anh'lar bile arada kaynıyordu. İslam âlimlerinin metinlerinde tarafsızlığın böylesini hiç görmemiş olan benim gibiler için de elbette bu durum bir parça tuhaf kaçıyordu. Hatta, tuhaf kaçması bir tarafa, ruhsuz/istifadesiz görünüyordu.
Şimdilerde bu konuyu Bediüzzaman'ın yukarıdaki tefsiriyle ilişkilendiriyorum. Evet. Biz, başta Efendimiz aleyhissalatuvesselam olmak üzere, peygamberleri, sahabeyi, tabiin ve tebe-i tabiin büyüklerini, evliyaullahı 'babamızın oğlu gibi' anamıyoruz. Böyle bir tarafsızlık tanımıyoruz. Duyarsak da rahatsız oluyoruz. Çünkü Bakara sûresindeki o sır, o ders, o hikmet, şuurlu-şuursuz damarlarımıza yerleşmiş. Hatta "Peygamberi birbirinizi çağırır gibi çağırmayın!" buyuran Nur sûresinin bir parıltısı da, elhamdülillah, kalbimizi fethetmiş.
Biz, 'taraftarlığımızı gösterir' böylesi ifadeleri nakledeceğimiz delillerin öncesi kılıyoruz ki, ışıltısı dikkatimizden kaçmasın. 'Kim söylemiş'i daha derinden hissedilsin. Hem yüreğimize o kişilerle aramızdaki hiyerarşiyi hatırlatsın, söz ona göre dinlensin/okunsun, hem de içimizdeki objektivite alabileceği kadar yara alsın, durduğumuz yer bununla belli olsun. Çünkü, elhamdülillah, dinî hiçbir konuda arada bir yerde durmuyoruz. Evet. İman araf kaldırmaz. Bunu biliyoruz. O halde, yani içimizde hiçbir araf olmadığı halde, üslûbumuzda neden araf bulunsun? Hasılı: Salavatımız da, selamımız da, duamız da, hürmetimiz de, Nemrud'un ateşine su taşıyan karınca türünden bir taraftarlığımızdır muhterem kârilerim. Yitirmeyelim. Üslûpta neyi yitirirsek kalbimiz de onu yitiriyor. Yaşadıkça görüyoruz.
28 Mart 2016 Pazartesi
Müslüman 'tarafgir' olur mu? (2)
"İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dâreyni iktiza eder." Sözler'den.
Empatiyi sorgusuz/sualsiz yüceltmenin en korkutucu yanı şu ki: Bazen empati yapmaktan ötürü, kendini o şeyin avukatı gibi hissetmeye başlarsın. Yalnız hissetsen yine iyi. Bazen, öyle olduğunu düşünmediğin halde, şeytanın avukatı olursun. Kötüyü anlamaya çalışmak, ondaki güzellik kırıntılarını veya bütünde ifade ettiği güzelliğin nakışlarını bulup ortaya çıkarmak açısından güzeldir. Çünkü mürşidimin ifadesiyle: "Herşeyde, hattâ en çirkin görünen şeylerde, hakikî bir hüsün ciheti vardır. Evet, kâinattaki herşey, her hadise, ya bizzat güzeldir, ona hüsn-ü bizzat denilir; veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki, ona hüsn-ü bilgayr denilir. Bir kısım hadiseler var ki, zahiri çirkin, müşevveştir. Fakat o zahirî perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var."
Fakat bir yanlışı anlamaya çalışmak, hem de iyiliğe olan tarafgirliğinizi yitirerek çalışmak, yanlışın ağzına/ağına düşüp lokma olmak açısından tehlikelidir. Burada en temel ölçümüz—bir nevi koruma kalkanımız—‘buğz’ olmalıdır bana göre. Bir kötüdeki kötülüğü irdelerken veya anlamaya çalışırken aynı zamanda buğzu kalbimizden hiç gitmemeli. Ona buğzetmeyi bırakmamalıyız ki, 'anlamaya çalıştığımız' kötülük, 'savunduğumuz' kötülük haline gelmesin.
İnsanın, başkalarını rasat ederken düşebileceği çok tuzak var. Empatiden avukatlığa kayma, bunlardan sadece birisi. Serinin birinci yazısında da alıntılamıştım. Neseî'de geçen bir hadis-i şerifte buyuruyor ki Allah Resulü aleyhissalatuvesselam: "Şu üç haslet kimde bulunursa, o kişi, imanın tadını ve lezzetini almıştır. Allah ve Resulünün o kimseye, o ikisinin dışındaki herşeyden daha sevimli olması. Allah için sevmesi ve Allah için buğzetmesi. Büyük bir ateşe düşmek Allah'a herhangi birşeyi ortak koşmaktan daha sevimli gelmesi."
Buradaki sıralama da bana ilginç gözüküyor: 1) Allah ve Resulüne duyulacak sevginin diğer her sevgiden aşkınlığı. 2) Sevginin ve buğzun itikada göre şekillenir bir hale gelmesi. 3) Bu itikadın esaslarından vazgeçmenin ateşe düşmekten daha can acıtıcı gelmeye başlaması... Dikkat ederseniz bu üç aşamanın hiçbirinde mü'mine tavsiye edilen 'tarafsızlık' değildir. Aksine, taraf olduğunu belli edecek hislerin/duyguların varlığıyla sınanmaktadır imanın lezzeti.
Bu yüzden Kur'an'da defaatle buyrulduğu gibi, mü'min, şeytandan bir vesvese geldiğinde Allah'a sığınmaktadır ve sığınmalıdır. Bu reflekse sahip olmalıdır. Tuttuğu tarafa sığınmaktır çünkü bu onun için. Bu noktadan hareketle diyebilirim ki: İmanın tadını almış bir mü'min için hakikat-i imaniye noktasında tarafsızlık diye birşey mümkün değildir. Tarafsızlık kokan bir empati de mümkün değildir. O, empatisini ancak 'yanılgının dayanaklarını farketmek' ve 'devalar üretmek' için yapar, yanılgıya hak vermek için değil. Bu noktada Bediüzzaman'ın 'bitarafane muhakeme' eleştirisini yine hatırlayalım:
Ebubekir Sifil Hoca'nın Akaid Bilinci Sohbetleri'de dikkat çektiği birşey var. Aklımda kaldığı gibi ifade edeceğim: "Şu hataya düşmememiz lazım. Dün televizyonda bir hoca dinledim, aklım karıştı. Dün bir yazı okudum, aklım karıştı. Dün elime bir kitap geçti, aklım karıştı... Arkadaşlar, aklınız çok kolay karışıyor. Bu din bize dün inmedi."
Hakikaten de Ebubekir Hoca'nın dikkat çektiği maraz ile müptelayız. İslam'a ve bize öğretilen hakikatlere tarafgirliğimizi yitirmişiz. Daha doğrusu tarafgirliğin hayattaki okunuşu olan teslimiyetimizi yitirmişiz büyük ölçüde. Ona taraftar olmadığımız için ona sığınmıyoruz. Mustafa İslamoğlu bir şüphe attığında İmam Gazalî'ye (r.a.) sığınmıyoruz. Yaşar Nuri Öztürk bir galat savurduğunda İmam-ı Azam'a (r.a.) sığınmıyoruz. Geleneğe tevekkül etmiyoruz. Karşı tarafla tarafgirliğimizi yitirmiş bir empatiyle veya ne kadar objektif olduğu tartışılır bir objektiflikle muhatap oluyoruz. Bu da anlamaya çalıştığımız şeyin avukatı olmaya başlamakla ve yara almakla neticeleniyor.
İnsan ancak tarafını tuttuğu şeyin bilgisini üretir. Onun bakış açısıyla bakarsa onun delillerini görür. Sahibi böyle bir tarafgirliği koruduğu sürece taklidî iman kurtuluşa vesile olur. Bediüzzaman'ın, ehl-i tarikatın mürşidine duyduğu şiddetli muhabbetin onları koruyucu bir mahiyeti olduğunu söylemesi de bununla anlaşılır bence. Bu tarafgirlik yitirildiğinde, sadece taklidi iman değil, tahkiki iman da amacını yitirmiş olur. Tahkiki iman bu tarafgirliği kazanmak içindir. Hülasa-i kelam: Tarafgirlik imanda kötü birşey değildir. Objektiflik veya empati de her zaman iyi birşey değildir. Hem İmam Cüveynî (r.a.) hem de Bediüzzaman'ın 'yaşlı kadın imanı' hadisini nasihatleri içinde bize hatırlatmaları, belki bu sırr-ı teslimiyeti hatırlatmak için. Çünkü annemden biliyorum: Size hiçbir delil anlatamıyor, ama imanı kaya kadar sağlam ve kesinlikle sorgulatmıyor.
Empatiyi sorgusuz/sualsiz yüceltmenin en korkutucu yanı şu ki: Bazen empati yapmaktan ötürü, kendini o şeyin avukatı gibi hissetmeye başlarsın. Yalnız hissetsen yine iyi. Bazen, öyle olduğunu düşünmediğin halde, şeytanın avukatı olursun. Kötüyü anlamaya çalışmak, ondaki güzellik kırıntılarını veya bütünde ifade ettiği güzelliğin nakışlarını bulup ortaya çıkarmak açısından güzeldir. Çünkü mürşidimin ifadesiyle: "Herşeyde, hattâ en çirkin görünen şeylerde, hakikî bir hüsün ciheti vardır. Evet, kâinattaki herşey, her hadise, ya bizzat güzeldir, ona hüsn-ü bizzat denilir; veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki, ona hüsn-ü bilgayr denilir. Bir kısım hadiseler var ki, zahiri çirkin, müşevveştir. Fakat o zahirî perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var."
Fakat bir yanlışı anlamaya çalışmak, hem de iyiliğe olan tarafgirliğinizi yitirerek çalışmak, yanlışın ağzına/ağına düşüp lokma olmak açısından tehlikelidir. Burada en temel ölçümüz—bir nevi koruma kalkanımız—‘buğz’ olmalıdır bana göre. Bir kötüdeki kötülüğü irdelerken veya anlamaya çalışırken aynı zamanda buğzu kalbimizden hiç gitmemeli. Ona buğzetmeyi bırakmamalıyız ki, 'anlamaya çalıştığımız' kötülük, 'savunduğumuz' kötülük haline gelmesin.
İnsanın, başkalarını rasat ederken düşebileceği çok tuzak var. Empatiden avukatlığa kayma, bunlardan sadece birisi. Serinin birinci yazısında da alıntılamıştım. Neseî'de geçen bir hadis-i şerifte buyuruyor ki Allah Resulü aleyhissalatuvesselam: "Şu üç haslet kimde bulunursa, o kişi, imanın tadını ve lezzetini almıştır. Allah ve Resulünün o kimseye, o ikisinin dışındaki herşeyden daha sevimli olması. Allah için sevmesi ve Allah için buğzetmesi. Büyük bir ateşe düşmek Allah'a herhangi birşeyi ortak koşmaktan daha sevimli gelmesi."
Buradaki sıralama da bana ilginç gözüküyor: 1) Allah ve Resulüne duyulacak sevginin diğer her sevgiden aşkınlığı. 2) Sevginin ve buğzun itikada göre şekillenir bir hale gelmesi. 3) Bu itikadın esaslarından vazgeçmenin ateşe düşmekten daha can acıtıcı gelmeye başlaması... Dikkat ederseniz bu üç aşamanın hiçbirinde mü'mine tavsiye edilen 'tarafsızlık' değildir. Aksine, taraf olduğunu belli edecek hislerin/duyguların varlığıyla sınanmaktadır imanın lezzeti.
Bu yüzden Kur'an'da defaatle buyrulduğu gibi, mü'min, şeytandan bir vesvese geldiğinde Allah'a sığınmaktadır ve sığınmalıdır. Bu reflekse sahip olmalıdır. Tuttuğu tarafa sığınmaktır çünkü bu onun için. Bu noktadan hareketle diyebilirim ki: İmanın tadını almış bir mü'min için hakikat-i imaniye noktasında tarafsızlık diye birşey mümkün değildir. Tarafsızlık kokan bir empati de mümkün değildir. O, empatisini ancak 'yanılgının dayanaklarını farketmek' ve 'devalar üretmek' için yapar, yanılgıya hak vermek için değil. Bu noktada Bediüzzaman'ın 'bitarafane muhakeme' eleştirisini yine hatırlayalım:
"Ey Şeytan! Bîtarafâne muhakeme, iki taraf ortasında bir vaziyettir. Halbuki hem senin, hem insandaki senin şakirtlerin, dediğiniz bîtarafâne muhakeme ise, taraf-ı muhalifi iltizamdır. Bîtaraflık değildir, muvakkaten bir dinsizliktir. Çünkü Kur'ân'a kelâm-ı beşer diye bakmak ve öyle muhakeme etmek, şıkk-ı muhalifi esas tutmaktır. Bâtılı iltizamdır, bîtarafâne değildir. Belki bâtıla tarafgirliktir."
Ebubekir Sifil Hoca'nın Akaid Bilinci Sohbetleri'de dikkat çektiği birşey var. Aklımda kaldığı gibi ifade edeceğim: "Şu hataya düşmememiz lazım. Dün televizyonda bir hoca dinledim, aklım karıştı. Dün bir yazı okudum, aklım karıştı. Dün elime bir kitap geçti, aklım karıştı... Arkadaşlar, aklınız çok kolay karışıyor. Bu din bize dün inmedi."
Hakikaten de Ebubekir Hoca'nın dikkat çektiği maraz ile müptelayız. İslam'a ve bize öğretilen hakikatlere tarafgirliğimizi yitirmişiz. Daha doğrusu tarafgirliğin hayattaki okunuşu olan teslimiyetimizi yitirmişiz büyük ölçüde. Ona taraftar olmadığımız için ona sığınmıyoruz. Mustafa İslamoğlu bir şüphe attığında İmam Gazalî'ye (r.a.) sığınmıyoruz. Yaşar Nuri Öztürk bir galat savurduğunda İmam-ı Azam'a (r.a.) sığınmıyoruz. Geleneğe tevekkül etmiyoruz. Karşı tarafla tarafgirliğimizi yitirmiş bir empatiyle veya ne kadar objektif olduğu tartışılır bir objektiflikle muhatap oluyoruz. Bu da anlamaya çalıştığımız şeyin avukatı olmaya başlamakla ve yara almakla neticeleniyor.
İnsan ancak tarafını tuttuğu şeyin bilgisini üretir. Onun bakış açısıyla bakarsa onun delillerini görür. Sahibi böyle bir tarafgirliği koruduğu sürece taklidî iman kurtuluşa vesile olur. Bediüzzaman'ın, ehl-i tarikatın mürşidine duyduğu şiddetli muhabbetin onları koruyucu bir mahiyeti olduğunu söylemesi de bununla anlaşılır bence. Bu tarafgirlik yitirildiğinde, sadece taklidi iman değil, tahkiki iman da amacını yitirmiş olur. Tahkiki iman bu tarafgirliği kazanmak içindir. Hülasa-i kelam: Tarafgirlik imanda kötü birşey değildir. Objektiflik veya empati de her zaman iyi birşey değildir. Hem İmam Cüveynî (r.a.) hem de Bediüzzaman'ın 'yaşlı kadın imanı' hadisini nasihatleri içinde bize hatırlatmaları, belki bu sırr-ı teslimiyeti hatırlatmak için. Çünkü annemden biliyorum: Size hiçbir delil anlatamıyor, ama imanı kaya kadar sağlam ve kesinlikle sorgulatmıyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
AK Partililer 'AK Patililer'e karşı!
AK Parti'nin sorunu 'pekmezin sinek çekmesi' sorunudur. Maşaallah ki, AK Parti, 'dindar-dine hürmetkâr' diye tarif ettiğ...
-
Hatırlarsanız, bir hafta kadar önce Cemil Tokpınar abiye dair bir analizimi yazmıştım. Çok derinlemesine sayılmayacak, kısacık birşey. Şim...
-
Tabii insanın ağırına gidiyor. Zamanında, FETÖ'nün Zaman'a 10 Kasım'da aldığı tam sayfa ilan nedeniyle ortalığı yıkan muhafazakâ...
-
" Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın müminlerin, kendi vicdanları ile hüsnüzanda bulunup da: 'Bu, apaçık bir iftiradır...


