Darwin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Darwin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Temmuz 2026 Pazartesi

Darwin'le Bediüzzaman hangi konuda anlaşamaz?

James E. McClellan III ve Harold Dorn'un beraber kaleme aldıkları 'Dünya Tarihinde Bilim ve Teknoloji' kitabında Darwin'in 'doğal ayıklanmayı' kendisinin bulmadığı söyleniyordu. Ya? O bunu aslında Malthus'tan araklamıştı. Yani onun 'nüfus baskısı anlayışını' kendi evrim teorisine adapte etmişti. Yerinden alıntılayalım:

"Papaz Thomas Robert Malthus, 'Nüfus İlkesi Üzerine Bir Deneme (Essay on the Principle of Population, 1798-1803)' adlı çalışmasında, denetlenemeyen nüfusun geometrik bir dizi olarak, geçim kaynaklarının ise aritmetik bir dizi şeklinde arttığını ve rakamları çok az tanıyanların bile bu ikisi arasındaki farkın büyük olacağını anlayabilecekleri sonucuna varmıştı. Başka bir deyişle; nüfus artışı yiyecek artışından fazla olduğunda, kaynaklar için rekabet giderek şiddetlenir ve bu rekabet içinde daha hızlı, güçlü, dayanıklı ve kurnaz olanların yaşama ve üreme şansı artar. Kaynaklar üzerinde 'türlerin savaşmasıyla' sonuçlanan 'nüfus baskısı anlayışı, Darwin'e, kesin sonuca götüren bulmaca parçasını vermiştir. Malthus bu ilkeyi toplumsal değişime uygulamıştı. Darwin ise ilkeyi bitki ve hayvanlara uygulamıştır. 1838'de artık doğal bir ayıklama yoluyla oluşan evrim kuramı sahibiydi: Tür nüfusları, yüksek üreme hızlarına rağmen bireyler kaynaklar için çatışırken ortaya çıkan yüksek ölüm oranlarıyla denetim altında tutulur ve çevrelerine en iyi uyum gösterenlerin yaşama ve üreme şansları daha fazla olur..."

Ancak elbette teori dediğiniz şey şişede durduğu gibi durmuyordu. Sahada ister-istemez bazı sınamalara tâbi tutuluyordu. (Çünkü, saha, kuram gibi hayalgücünden değil, gerçeklikten beslenir.) İşte, bu sınamalardan birisine, Melikşah Sezen Hoca'nın Eşref-i Mahlukatı Anlamak eserinde, şöyle bir iktibasla dikkat çekiliyordu:

"(...) Çeşitliliğin altında yatan temel, Charles Darwin'den bugüne, biyologların başını ağrıtmaya devam ediyor. 'Türlerin Kökeni' adlı eserinde Darwin bir 'Irksama (Divergence) İlkesi' önermişti; ama bu anıtsal eserde; Irksama İlkesi'nin, Darwin'in asıl ilkesi olan 'Doğal Seçilim İlkesi'nin bir çıkarımı mı olduğu, yoksa bağımsız bir ilke olarak mı değerlendirilmesi gerektiği hususunda bir açıklık yoktur. Darwin'in kendisi bile bu noktada çelişkili düşünceler içerisindeydi. Çelişkinin kaynağı açık: Irksama (ya da farklılaşma/çeşitlenme) az sayıda birimden (türden) daha çok birimin çıkması anlamını taşırken, seçilim (ister doğal olsun ister yapay) çoktan az sayıya inmek demektir. Bu iki kavram özünde çelişkilidir ve hiçbir beyin jimnastiği çelişkinin etrafından dolanamaz. Uzlaştırılamayacak iki şeyi uzlaştırma çabalarının günümüz biyologlarını böyle zorlamasına şaşmamak gerek..." Melikşah Hoca'nın bu iktibası yaptığı eseri de belirtelim: Addy Pross, Yaşam Nedir?, (çev. Raşit Gülek), s. 35.

Yani Darwin bize bir tür 'cem-i zıddeyn' öneriyor. Cem-i zıddeyn nedir? Zıtlıkları aynı şeyde birden kabul etmektir. Mesela benim şöyle demem gibidir: "Mehmed abi çok cömert bir insandır. Bir kibrit çöpünü dahi kimseyle paylaşmaz." Veya şöyle demem gibidir: "Selim abi kebabı çok sever. Bir ay aç kalsa yine de dönüp bakmaz." Böylesi cümleler işitmek/okumak herkese garip gelir. Çünkü ikinci cümle birincisinin tam zıttını söylemektedir. Mehmed abi sahiden ilk cümlede söylendiği kadar cömertse nasıl kibrit çöpünü dahi kimseyle paylaşmaz? Hiç olur mu öyle şey? Selim abi hakikaten kebabı çok seviyorsa nasıl olup da bir aylık açlıkla dönüp yüzüne bakmaz? Olamaz ki bu. Tezattır. İkinci cümlelerim 'hoşlanmazlığı' birinci cümlelerimse 'çok hoşlanmayı' imâ eder. Böyle cem-i zıddeyn sayılacak şeyler birarada bulunmaz. İnsanın mantığı böyle şeylere 'muhal' der.

Darwin de evrim teorisinde 'Irksama İlkesi' ile 'Doğal Ayıklanma İlkesi' dediği şeyleri aynı anda savunarak buna benzer birşey yapıyor. Bir yandan türlerin 'daha fazla tür olmaya çalıştığını/çeşitlendiğini' ilke olarak iddia ediyor, diğer yandan aynı türlerin 'en güçlüyü ayakta tutacak şekilde azalmaya çalıştığını' bize söylüyor. Doğal olarak bu iki iddiayı aynı anda kucağında bulanların da şunu sorması kaçınılmaz oluyor: "Abe Darwin efendi, bir karar veresin, türler çeşitlenmeye mi çalışıyor, yoksa azalmaya mı çalışıyor? İkisi birden olmaz bunların be ya!"

Benim bu noktada bir diğer itirazım da Bediüzzaman Hazretlerinin öğrettiği Kur'anî bir hakikatten kaynaklanıyor. Nedir? Şudur: 'Doğal Seçilim/Ayıklanma İlkesi' denilen iddia-yı meşkuk bize varlığın doğru bir resmini sunmamaktadır. Peki Bediüzzaman Hazretleri bunu nerede dilegetiriyor. Hemen iktibasımızı yapalım:

"Evet, en parlak bir mucize-i san'at-ı Samedâniye ve bir harika-i hikmet-i Rabbâniye olan hayatı kim vermiş, yapmış ise, rızıkla o hayatı besleyen ve idâme eden de Odur, Ondan başkası olmaz. Delil mi istersin? En zayıf, en aptal hayvan, en iyi beslenir (meyve kurtları ve balıklar gibi). Hem en âciz, en nazik mahlûk, en iyi rızkı o yer (çocuklar ve yavrular gibi). Evet, vasıta-i rızk-ı helâl iktidar ve ihtiyar ile olmadığını, belki acz ve zaaf ile olduğunu anlamak için, balıklarla tilkileri, yavrularla canavarları, ağaçlarla hayvanları muvazene etmek kâfidir."

Bakınız burada Bediüzzaman Hazretleri evrimin "Güçlü olan ayakta kalır!" iddiasına temelden bir tenkid getiriyor. "En zayıf, en aptal hayvan, en iyi beslenir!" diyor. Bu ne demek? "Doğal Ayıklanma İlkesi biraz masala benziyor!" demek. Kainattaki gerçeklik böyle değil. Cenab-ı Hak hayatı bu kanunla hayatta tutmuyor. Belki bazı lokal alanlarda bu tarz tezahürler görünüyor olabilir. Daha güçlü bir aslan daha zayıf bir aslanı sürüden kovalıyor görünebilir. Ancak bu şekilde cereyan etmeyen büyük bir düzen de var. Bedeninin zayıflığı itibariyle hayata tutunması çok müşkül görünen öyle canlılar var ki, Hazret-i Hüda, onların türlerine büyük bereketler bahşediyor. Rızıklanmaları o güçlü hayvanlardan bile daha kolay oluyor. Aslanlar on günde bir yiyecek buluyorlarsa bunlar yiyeceklerinin içinde yaşıyorlar. Yani, Kur'an'ın da öğrettiği üzere, Hüda'nın rahmeti 'zayıfın elenmesine' değil 'özel rahmet tecellileriyle hayatta tutulmasına' bakıyor. O yüzden Ankebût sûresinin 60. ayetinde buyruluyor: "Nice canlı var ki rızkını sırtında taşımıyor; onları da sizi de besleyip barındıran Allah'tır."

Sonuç olarak şunun da altını çizmeliyiz ki: Evrim teorisi sadece 'insanın yaratılışını anlatan' ayetlerle çelişmiyor. Ya? Daha fazlası da var. Evet. Evrim teorisi bizim Kur'an'dan öğrendiğimiz Allah'ın rahmetiyle, rezzakiyetiyle, tasarrufuyla da uyumsuzluklar taşıyor. O nedenle evrim teorisiyle beyni yıkanmış insanların âlem telakkisi de Kur'an'ın öğrettiğiyle uyum içinde olmuyor. Daha determinist bir varlık algısıyla şekilleniyorlar. Evet. Ahmed Kavlak Hoca'nın güzel bir sözü var: "Evrim teorisi biyoloji değil felsefedir!" Ben de aynen katılıyorum. Bu felsefeyi elsiz-ayaksız yalayıp yutanlar düşünsünler artık: Gayrı kalplerindeki iman ne hale gelir/gelebilir?

25 Ekim 2014 Cumartesi

Bediüzzaman neden evrimi eleştirmiyor?


Önce bozulan 'hayat' mıdır, yoksa 'itikat' mıdır? Evet, sizi yeni bir "Yumurta mı tavuktan çıkar, tavuk mu yumurtadan?" sorgulamasına davet ediyorum. Zira bu ikisinin arasında da, tıpkı tavuk ve yumurta örneğinde olduğu gibi, girift bir ilişki var. İlişkinin giriftliği değinilen iki nesnenin de birbirini gerektirebilir oluşundan kaynaklanıyor. Daha doğrusu: Aralarında 'mukarenet' var. Yani tavuk, yumurtanın sebebi olabileceği gibi, yumurta da tavuğun sebebi olabilir. Yumurta tavuğun neticesi olabileceği gibi, tavuk da yumurtanın neticesi olabilir. Sonucun hem neden hem sonuç, nedenin de hem sonuç hem de neden olduğu bir düzlem.

Mü'min böylesi tekerlemeli demagojilerele karşılaştığında boğulmamalı. Bir adım geriye çekilip daha geniş çerçeveden bakabilmeli olaylara. Parçalarda boğulmamanın sırrı bu: İster tavuk yumurtadan çıksın, ister yumurta tavuktan. Neticede ikisi de yaratan Allah. Biz, temelde şirke karşı savaşıyoruz, sebeplerin sıralaması üzerine değil. Allah, ister birisini diğerine neden kılar, ister diğerini ötekine sonuç. Alt tarafta sürdürülecek tartışmaların itikadî anlamda 'olmazsa olmaz' bir yanı yoktur. Amma ki Kur'an ve sünnetle bize ulaşan bilgiyle çelişmeye. Ve kendisini, kendisi için nasların bükülmesini isteyecek kadar, mutlak bir doğru olarak dayatmaya. Zoolojiye dair kısmı ise: Bugün böyle bulunur, yarın başka bir delil ortaya çıkar, öteki gün başkası isbat edilir. Bir gün Newtoncu fizik sarsılmaz görünür, öteki gün Kuantum fiziği ortaya çıkar, yarın bir başkası onların yerini alır, vs. Bilim tedricen ve zamanla gelişir. Fakat ikincil niyetli teolojik saptırmalar çıkarılmadığı sürece bilim imansızlık üretmez. Bize yatayta Allah'ın azametini anlamanın imkanlarını sunar. Dikeyde ise herşeyin yaratanı, devam ettireni, sebep-sonuç ilişkisinden aşkın bir şekilde, Allah'tır.

Evrim teorisi bile (isbat edilemezliği bir yana) teori düzleminde türden türe atlamaları tesadüfle açıklamıyorsa, yani o türden türe atlamaları bir Yaratıcıya bağlıyorsa, "Canlılar böyle oluştu fakat o türden türe atlamaları da yaratan Allah'tır!" diyorsa işine bakabilir. Çalışmaya devam edebilir. Ama dikkatinizi çekerim: Yalnızca işine bakabilir. Kendisini bize dayatamaz. "Ehakkın müddet-i taharrîsi zamanında bâtılın vücuduna bir nev'i müsamaha var..." sırrınca bir tasavvurî ihtimal olarak ufukta asılı kalabilir.

Bugün, evrim teorisini sorun haline getiren 'biyolojik bir sanrı' olarak ortalıkta dolaşmasından ziyade, sanki kat'i bir hakikatmiş gibi içinden yapılan teolojik çıkarımlardır. Dinin de ona göre bükülmeye zorlanmasıdır. Bizim temelde mücadelesini verdiğimiz şey: Kainatın 'çoklu ilah' düzleminde veya 'ilahsız' açıklanamayacağıdır. Yaratılışın keyfiyeti Allah nasıl dilerse öyledir. Fakat, burada yine altını çizmek mecburiyetindeyiz, evrim veya herhangi başka bir teorinin bize kendisini 'bilimsel bir dogma' olarak dayatmaya hakkı yoktur. Origin Unknown filminde de hatırlatıldığı üzere: "Bilim tekrarlanabilirlik üzerine kuruludur." Evriminse bugünde tekrarlanabilirliği yoktur.

Yüzümüzü mürşidime dönelim. Evrim teorisini Darwin'in ortaya atış tarihi 1859. Bediüzzaman'ın Tabiat Risalesi'ni telif ediş tarihi ise 1920 civarı. Peki, Bediüzzaman, neden evrim teorisini birebir hedef tahtasına koyup eleştirmemiştir? Ben bunu iki sebebe bağlıyorum. Birincisi: Bediüzzaman'ın Kur'anî yoludur ki, Kur'an, fizik/biyoloji kanunlarını değil, kainatta sürekli tekrar eden olayları (ki bu tekrarlar da aslında ismi konulmamış bir/birçok kanunun habercisidir) misal olarak verir. Kur'an tüm değişmezliği, açıklığı ve yalınlığı içinde kainatı delil olarak kullanır. Umuma hitap eder. Gün gelir insanî bilim diye isimlendirdiğim tesbit edilen fiziğin, kimyanın, biyolojinin kanunları, yenilerinin veya daha doğrularının keşfiyle değişebilir. Ancak Kur'an, tekrar eden nesnelere ve olaylara dikkatlerimizi çektiği için, eskimez. Hatta zaman eskidikçe Kur'an gençleşir.

Bence Bediüzzaman da Yeni Said döneminde bu yolu kullanıyor. Teoriler veya kanunlar düzleminde, felsefenin zemininde, meseleleri tartışmak yerine, kainat düzleminde tüm zamanların anlayacağı bir şekilde varlığı tartışıyor.

"Eski Said ile mütefekkirîn kısmı, felsefe-i beşeriyenin ve hikmet-i Avrupaiyenin düsturlarını kısmen kabul edip, onların silâhlarıyla onlarla mübareze ediyorlar, bir derece onları kabul ediyorlar. Bir kısım düsturlarını, fünun-u müsbete suretinde lâyetezelzel teslim ediyorlar; o suretle, İslâmiyetin hakikî kıymetini gösteremiyorlar. Adeta, kökleri çok derin zannettikleri hikmetin dallarıyla İslâmiyeti aşılıyorlar, güya takviye ediyorlar. Bu tarzda galebe az olduğundan ve İslâmiyetin kıymetini bir derece tenzil etmek olduğundan, o mesleği terk ettim..." derken de kastettiği belki bu.

Yani, evrimi 'içinde kalarak' değil, daha ötesinde 'tesadüflerin yaratıcılığının mümkün olmadığının altını çizerek' konuşuyor. İkincisi de bu bence: Felsefe-i beşeriyeyi layetezelzel kılmamak, ona yaslanmamak, onun dogmalarına da hakikat muamelesi yapmamak. Daha öz bir ifadeyle: Bilimselliğin cazibesine kapılıp vahiyden olmamak. Parçalarda boğulmanın bir açıdan da buna baktığı kanaatindeyim. Hem şu da var: Bilim modern dünyanın varlığı açıklamaya çalıştığı 'uzmanlaşma adacıklarından' oluşmuştur. Biz ise adacıkları değil bütünlüğü dava ediyoruz. Vahyin ve sünnetin bu bütünlükten haber verdiğini iddia ediyoruz. Elbette, her meseleyi yine adacıklar üzerinden değil, biraz geriye çekilip bütün üzerinden konuşmak hikmetli olacaktır.

"Kur'ân-ı Hakîm şu kâinattan bahsediyor; tâ zât ve sıfât ve esmâ-i İlâhiyeyi bildirsin. Yani bu kitâb-ı kâinatın maânîsini anlattırıp, tâ Hâlıkını tanıttırsın. Demek, mevcudâta kendileri için değil, belki Mûcidleri için bakıyor. Hem, umuma hitâb ediyor. İlm-i hikmet ise, mevcudâta mevcudât için bakıyor. Hem, hususan ehl-i fenne hitâb ediyor. Öyle ise, mâdem ki Kur'ân-ı Hakîm mevcudâtı delil yapıyor, bürhan yapıyor; delil zâhirî olmak, nazar-ı umuma çabuk anlaşılmak gerektir."

Hz. İbrahim aleyhisselam ile Nemrud arasında geçen o diyaloğu hatırlayalım: Yaratmak ve öldürmek noktasında Nemrud'un takıldığını, aşamayacağını, çıkamayacağını anlayan İbrahim aleyhisselam, onunla getirdiği iki esirden birisini öldürüp diğerini sağ bırakmasını tartışmayı seçmedi. Yani; "Senin bu yaptığın benim kastettiğim değil!" demedi. Nemrud'u biraz daha geriye çekerek hayat ve ölüm hakikatlerine daha geniş bir çerçeveden bakmasını salık verdi. Bakara sûresinin 258. ayeti bunu bize şöyle haber veriyor:

"Allah kendisine mülk verdi diye İbrahim ile Rabbi hakkında tartışanı görmedin mi? İbrahim: 'Rabbim, dirilten ve öldürendir' demişti. 'Ben de diriltir ve öldürürüm' dedi; İbrahim, 'Şüphesiz Allah güneşi doğudan getiriyor, sen de batıdan getirsene' dedi. İnkar eden şaşırıp kaldı. Allah zulmeden kimseleri doğru yola eriştirmez."
Evet, hayat ve ölüm, kainatta sürekli tekrar eden örnekleriyle bir büyük kanunun parçasıdır. Büyük bir sistemin parçasıdır. Bir köşesini güya kendi namına zaptetmekle kimse bir kanunun sahibi olamaz. İnsanın zahiren elinden çıkan fiiler de bu nedenle kendisinin olamaz. Çünkü o hangi fiili eylese bir kanunla bağı vardır. Parçasıdır. Bütünün sahibi olamayan parçasının sahibi olamaz. Bu yüzden 'tevhid' varlığın en sarsılmaz hakikatidir. Vahiy de, o bütünü gören makamdan geldiği için, en sağlam bilgi kaynağıdır. Bilimin elemanı gibi çalıştırılamaz.

Kevser'i kaybedenler deniz suyuyla da ebterlikten kurtulabilir mi?

Yaratıcı Öfke'nin 53. sayfasında, Ekrem Tahir, şöyle bir alıntı yapıyor Hegel'den: "Hayatta vahdetin kudreti kaybolursa, münfer...