Efendim, tanıyanlar zaten biliyor, bilmeyenler şimdi bilecek, bende biraz 'kitap oburluğu' var. Eline her geçeni okuyan cinstenim. 'Hünerdir' diye söylemiyorum. Belki değildir. (En azından her zaman değildir.) Fakat, biraz da meslek hastalığı olarak, bu illete bulaştım. İflahım da pek mümkün görünmüyor. Her neyse... Mezkûr kusurumdan dolayı nurcular mabeyninde bazı tatsızlıklar yaşadığım da olmuştur. Mesela: Daha yirmili yaşların başındayken, 'prof' titrili bir ağabeye, İbrahim Hakkı Hazretlerinin Marifetname'sinde rastladığım bir bilgiden bahsetmiştim. Beni gayet şiddetle fırçalamıştı. Risale-i Nur'dan başkasını okumaktan menetmişti. Tabii, söyleşinin şiddetinden, biraz da edebimden, yüzüne birşey demedim. İçimden ise sayıklıyordum: "Be mübarek, sen, Risale-i Nur'dan başka kitap okumadan mı profesör oldun?"
"Risale-i Nur'dan başka kitap okumamak" meselesinde nurculara bir riyakârlığın hâkim olduğunu düşünmekteyim. Herkese teşmil etmekten teberri ederim. Fakat, alelekser, başka kitapları da okuyorlar, fakat biraraya geldiklerinde 'sanki okumuyormuş gibi' yapıyorlar. Çünkü hepsinin az-çok bir tahsil hayatı var. Bazıları, tıpkı yukarıda ismini vermek istemediğim 'prof' ağabey gibi, en zirvelere kadar çıkmış. Kimseye sadece Risale-i Nur okuduğu için böyle payeleri vermezler. Risale-i Nur profesörü, doçenti, doktoru vs. yoktur. Kaldı ki, isterse gönülleri olmasın, hayat mecburiyetlerle örülü bir süreçtir. Hepsi ilgilendikleri mesleklerle meşguliyetleri içinde başka bazı metinleri okumak mecburiyetinde kalırlar. Ancak, kendi meclislerinde buluştuklarında, kimse birbirine böyle şeyler yaptığını söylemek istemez. "Risale-i Nur'la iktifa etmek" bu manada, en azından şahitliklerim kadarıyla, hiçbir nurcunun başaramadığı birşeydir. İlla önünüze metinler çıkarılır. İlla gönüllü-gönülsüz okursunuz. Ancak onları elbette mürşidinizin metinlerini okur gibi okumazsınız.
Burada benim "Risale-i Nur'la iktifa etmek" meselesini anladığım şekil tebarüz ediyor: Risale-i Nur'la iktifa etmek bahsinde Bediüzzaman Hazretlerinin, bence, kastettiği "meslek olarak Risale-i Nur'da kalmaktır." Yani pergelin sabit ayağını Risale-i Nur'da tutmaktır. Ki, sadece nurcular değil, bütün terbiye ekolleri böyle yapar. Hatta cümle meslek erbabı zaten bu hassasiyeti gözetir. Televizyonun keşşâfı John Logie Baird hakkında okuduğumu anımsıyorum. (İnşaallah hafızam beni yanıltmıyordur.) Üniversite hayatında iki bilimdalıyla birden ilgilenince, hocası, bir kenara çekip 'gayretini birisine teksif etmesini' öğütlüyor. Zira bizim irfanımızda da "Herşeye elini atan herşeyden mahrum kalır!" denmiştir. En azından herkes bu kadar herşeyi kuşatamaz. Nakşibendi, Kadirî, Rufaî, Şazelî veya Halvetî vs. tarikatına da girseniz, eğer başka ekollerle de bağınız varsa, size onları kesmenizi salık verirler. Çünkü mesafe almak için 'tevhid-i kıble etmek' şarttır. Bediüzzaman Hazretleri de İmam-ı Rabbanî kuddisesirruhtan ders aldığı bu 'tevhid-i kıble' meselesini talebelerine "Risale-i Nur'la iktifa etmek" olarak yansıtmıştır. Lakin burada vurgulanan 'Risale-i Nur okuyan herhangi birinin bir daha başka hiçbir kitabı okumaması gerektiği' değildir. Hayır. Böyle anlarsak yanlış olur. Vurgulanan 'odak noktası olarak Risale-i Nur mesleğinden ayrılmaması' gerektiğidir. Aynısını, hangi mürşide gitseniz, o da söyler. Kendisine birden fazla mürşid tutmaya çalışanı tasavvuf mesleğinde de hoşgörmezler. Dikkat, gayret, dirayet, hamiyet dağınıklığına sebep olur çünkü.
Ancak, bununla beraber, şunu da kabul ediyorum: Avam-ı nâsın metinlerle ilişkisi havassın ilişkisi kadar serbest olamaz. Çünkü avam okuyacağı metinlerin, eğer varsa, kem tesirlerinden kendisini koruyacak yeterli donanıma sahip değildir. Bu nedenle ulemamız avama İncil'i, Tevrat'ı vs. okumayı yasak etmiştir mesela. Fakat Hüseyin-i Cisrî Hazretleri gibi niceleri bu metinleri sıhhatle analiz ederek Aleyhissalatuvesselam Efendimizi müjdeleyen detayları beyanda bulunmuşlardır. Veyahut, mesela, tahrif olmuş böylesi metinlerin tutarsızlıklarını analiz eden eserler vardır.
Nasıl? Çünkü onlar âlimdir. Biz değiliz. Onların okudukları pâk denizlerini bulandırmaz. Bizim küçük havuzumuz bir damla pislikle bile çamur olur. O yüzden Bediüzzaman Hazretlerinin bu tür uyarılarını "Risale-i Nur'dan başka kitap okumamak" olarak algılayıp anlatanları da büsbütün silip atmıyorum. Yalnızca bu hususta ehl-i sünnet ve'l-cemaat ulemasının geçmişten günümüze takip ettiği yola bağlı kalalım istiyorum. O da nedir? Eğer kafası karışacaksa kişinin okumamasıdır. Eğer göğsü kaldırabilecek çaptaysa okuyabilir. Şayet siz herhangi bir ilim adamına Risale-i Nur mesleğini anlatırken "Bu meslekte gidecekler bir daha Risale-i Nur'dan başka kitap okumayacaklar!" derseniz, gülmesini geçtim, arkasını dönüp gider. Böyle bir yasağı hiçbir İslam âlimi şimdiye kadar koymamıştır. Bence Bediüzzaman Hazretleri de koymamıştır. En azından herkes için böyle bir yasak yoktur.
Hakikat aşkına şunu da dillendirmeden geçmeyelim: Nurcuların kendilerini Risale-i Nur'dan başka metinlere kapatmaları bazı iyi sonuçlar vermiş olabilir mi? el-Cevap: Olabilir. Evet. Elhamdülillah. Nurcuların Risale-i Nur metinlerine kapanmaları, ehl-i sünnet itikadına uygun olmayan, hatta bazı bazı şirk-bid'a propagandası da içeren, kimi popüler eserlerin 'tesirsizliğini' sağlamıştır. Buna misal olarak yakın zamandaki Ali Şeriatî tartışmalarını analım mesela. İslamcılık ekolüne mensup olanlar, uzunca bir süre, 'ellerine ne geçse okuyarak' zamanlarına hâkim olmaya çalışmışlardır. Özellikle Mısır'dan, Pakistan'dan, İran'dan kimi parlatılan isimler (ve daha başkaları) İslamcıların düşünce dünyasını etkilemiştir. İyisine birşey demeyiz ama çok kötü etkilenmeler de olmuştur. Hatta ehl-i sünnet itikadını bırakıp başka modernist, şiî veya selefî yollara düşenler az değildir. Bu düşüşlerde temel etken, daha ehl-i sünnet olmanın ne demek olduğunu bilmeden, istikametsiz metinlerle muhatap edilen avamın yaşadığı savrulmadır. Nümunesi çoktur. Nurcular, bu tarz savrulmalardan epeyce korunmuşlardır, zira o popüler eserleri ekseriya hiç bilmezler. Yazarlarını da tanımazlar. Kapanışları bu anlamda bir kalkandır desek yalan olmaz. Ancak...
Ancak bir de terazinin öteki kefesi var. Mürşidim diyor: "Sevâd-ı âzama ittibâ edilmeli. Ekseriyete ve sevâd-ı âzama dayandığı zaman, lâkayt Emevîlik, en nihayet Ehl-i Sünnet cemaatine girdi. Adetçe ekalliyette kalan salâbetli Alevîlik, en nihayet az bir kısmı Râfızîliğe dayandı." Nass-ı hadisle 'dalalet üzere birleşmeyeceği' haber verilen ümmet, aynı zamanda, kuşattığı bütün cemaatler, tarikatler, meslekler için bir istikamet ayarıdır. İstikamet aynasıdır. İstikamet cetvelidir. Kendi adımlarının yörüngesini o aynada sorgulamayan ve "Mü'min mü'minin aynasıdır!" sırrına mazhar olamayan gruplar, bir süre sonra, istikametten de saparlar. Buz parçası olan enaniyetini havuza atmayı başarmak güzel birşeydir. Maşaallah. Fakat o cemaat de kendini ümmet havuzuna atmıyorsa 'cemaat kadar bir buzdağıyla' maraz çıkarmaya başlar. Üstad Hazretleri yukarıda Alevilik-Emevilik kıyası yapıyor. Biz buna en yakın tecrübemiz FETÖ'yü de ekleyelim. Bu tehlike her cemaat için vardır.
Bunun sebebi de, üzerine kapanılan metinlerin, üzerine kapanıldıkça, yanlış yorumlanmaya başlanmasıdır. Bediüzzaman Hazretlerinin bir meselede 'ne demek istediğini' anlamaya çalışırken, üstadları olan, İmam-ı Rabbanî gibi, İmam Gazâlî gibi, Abdülkadir-i Geylanî gibi mürşidlerin 'neler söylediğine' bakmayanlar, yani ümmet siğasına kendi görüşlerini çekmeyenler, büyük ihtimal o hazretin cümlelerini de saptırırlar. Haricîlik, Mutezîle, Cebriye, Müşebbihe, Mürcie, Şia vs. nasıl kendi anlayışlarını nasslara dayatarak ümmetin ekserinin, yani fırka-i nâciyenin, fehmindeki selametten mahrum kalmışlardır; aynen öyle de; nurcular da 'acaba' dedikleri yerde ehl-i sünnet ve'l-cemaat aynasına bakmazlarsa 'aşırı yorumlarına' kapılıp giderler. Dışarıya kapanmak her idraki güdükleştirir. Her cemaati sapkınlaştırır. Hatta seküler alanlarda bile iletişim/etkileşim yoksunluğu bilgi fakirliğine sebep olur. Bu ümmetin istikameti cemaattedir. Ancak o cemaat kendi 'grubumuz' değil ehl-i sünnet ve'l-cemaattir. Bizim grubumuz sünniliğin bir küçük şubesidir sadece.
Çok konuştum. Sizi de sıktım. Bu konuları çok tartışıyoruz. Herhalde iyi-kötü kimi değişimler de hâsıl oluyor. İnşaallah istikametimiz hayra olur. Haklı başlamanın haklı kalmanın garantisi olmadığını Alevilik misali bize açıklıyor. Haksız başlamanın haksız kalmanın garantisi olmadığını da Emevilik misali bize gösteriyor. Kim ümmete uygun adım yürümeye çalışırsa o istikamet kazanıyor. Kim kendi sanrısına, güya biricikliğine kapılırsa, işte o da, tıpkı FETÖ'nün uğradığı gibi bir kem akıbete uğruyor. Allahu Teala ayaklarımızı ehl-i sünnet ve'l-cemaat istikametinden ayırmasın. Âmin. Âmin. Âmin.
Aşırı Yorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aşırı Yorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
18 Mart 2026 Çarşamba
1 Mayıs 2018 Salı
'Yorum' değil 'aşırı yorum'
Şimdi, bilenler zaten biliyor, bilmeyenler için bir hatırlatma geçelim: İslam üç 'fıkıh'tan oluşuyor. 1) Fıkh-ı Ekber. Ki biz onu 'akaid' olarak da biliyoruz. 'Neye/nasıl inanacağımızı' söylüyor bize. 2) Fıkh-ı Zâhir. Ki biz onu da ilmihal kitaplarımızdan tanıyoruz. Eylemlerimizin 'ne şekilde olursa' rıza-i ilahîye uygun olacağını anlatıyor bize. Helali-haramı öğretiyor. 3) Fıkh-ı Bâtın. Ki o da genelde tasavvufun iştigal alanıdır. Dışımızdaki dünyada rıza ararken iç dengelerimizin bozulmamasının sırrını ders verir bize. Çünkü nihayetinde ameli rızaya uygun yapan 'ihlas'tır. Her niyet amelinin başlangıcıdır. Her şükür amelin nihayetidir. Bu ikisinin sağlam şekilde bağlanabilmesi için insanın içinde de bir denge gözetmesi gerekir. İşte bu dengenin dersi de Fıkh-ı Bâtın'dadır.
Ben, mürşidimin, tedrisinde Fıkh-ı Ekber ve Fıkh-ı Bâtın'la yoğun bir şekilde meşgul olduğu, fakat Fıkh-ı Zâhir konusunda mevcudu yeterli gördüğü kanaatindeyim. O nedenle Risale-i Nur'u okurken namazın 'ne şekilde' kılınacağına dair bir bilgiye pek rastlanmazken 'ne hikmetle kılınması gerektiği' veya 'nasıl bir kalbî teyakkuzla eylenmesi lazım geldiği' üzerine pekçok bilgi bulunur.
Bu, bazılarının yanlış lanse ettiği şekilde, Bediüzzaman'ın Fıkh-ı Zâhir'i 'küçümsemesinden' değildir. Hâşâ, hiçbir ehl-i sünnet âlimi, böyle bir cinnete teşebbüs etmez. Allah'ın 'Bâtın' ism-i şerifi 'Zâhir' ism-i şerifini 'önemsizleştirmediği' gibi Fıkh-ı Bâtın da Fıkh-ı Zâhir'i önemsizleştiremez. Bediüzzaman'ın bu konuya girmemesi, onu 'hikmetsiz' görmesinden değil, üzerine yapılan çalışmaları 'yeterli' bulmasındandır. Eğer bu alanda ümmetin eksik bir bilgiyle muhatap olduğunu düşünseydi, elbette, ona da eserlerinde yer verecekti. (Fakat bir-iki mesele dışında temas ettiğini görmüyoruz.)
Bu yüzden, velev Risale-i Nur metinlerinden hareketle olsun, Fıkh-ı Zâhir'in (tamamının veya bir parçasının) mevcut halini eleştirip 'yeni fıkıh' arayışına giren adamlar haltediyorlar. Bu haltın edildiğine çoklukla şahit oldum. (İsim vermeyeceğim. Zira sonra başıma iş geliyor.) Bir müellifin kasten girmediği/terkettiği bir alana, o alanla doğrudan ilgili olmayan metinler üzerinden girmek, züccaciyeye giren fil gibi olmaktır. Metni 'yorumlamak' değil (Umberto Eco'nun Yorum ve Aşırı Yorum'daki tabiriyle) 'aşırı yorum'a tâbi tutmaktır. Kullanmaktır. Çünkü Fıkh-ı Zâhir'in Fıkh-ı Bâtın'dan ayrı bir usûlü vardır ve Fıkh-ı Bâtın bilgisini içeren metinler üzerinden oraya dalmak, âmiyane bir örnekle, basketbolu futbol kurallarıyla oynamaya benzer. Bu da elbette kâr değil zarardır. Şut çekerek basket atmaya çalışanlar, potaya zarar vermez belki amma, çok seyircinin başını yararlar. Pekçok canı acıtırlar.
Nur talebelerinin bu hususta dikkatli olması gerektiğini düşünüyorum. Biz, elhamdülillah, dört mezhebin cadde-i kübrası içinde yaşamaktayız. Hanefiyiz, Şafiiyiz, Malikiyiz veya Hanbeliyiz. Akaid ve tasavvuf dersimizi mürşidimizden alsak da amelde yine kendi mezhebimize tâbiyiz. Onun helal dediğini 'helal' haram dediğini 'haram' biliriz. Böyle yaşarsak istikamette kalırız.
Fıkh-ı Bâtın'a dair bir metine bakarak insan kendi adına 'takva' seçimleri yapsa da, bu özel bir tercihtir, kimseye dayatamaz. Fıkh-ı Zâhir'in dengesini bozamaz. Cadde oymuş gibi tavır takınamaz. Amel dairesi fetva dairesi kadar geniştir. Bediüzzaman dört mezhebin üzerine bir beşinci mezhep kurmamıştır. Böyle bir ihtiyaca işaret de etmemiştir. Böyle anlamak/anlatmak hatadır. Bunu zaten nur talebeleri umumen bilir. Fakat işte insan bazen istisnalarla da karşılaşıyor. İfrat-ı muhabbetten bile gelse böyle marazlara dair birşeyler söylemek gerekiyor ki üzerimizdeki sorumluluk eda edilmiş olsun. Ben de bu yazıyı şunun için yazdım.
Ben, mürşidimin, tedrisinde Fıkh-ı Ekber ve Fıkh-ı Bâtın'la yoğun bir şekilde meşgul olduğu, fakat Fıkh-ı Zâhir konusunda mevcudu yeterli gördüğü kanaatindeyim. O nedenle Risale-i Nur'u okurken namazın 'ne şekilde' kılınacağına dair bir bilgiye pek rastlanmazken 'ne hikmetle kılınması gerektiği' veya 'nasıl bir kalbî teyakkuzla eylenmesi lazım geldiği' üzerine pekçok bilgi bulunur.
Bu, bazılarının yanlış lanse ettiği şekilde, Bediüzzaman'ın Fıkh-ı Zâhir'i 'küçümsemesinden' değildir. Hâşâ, hiçbir ehl-i sünnet âlimi, böyle bir cinnete teşebbüs etmez. Allah'ın 'Bâtın' ism-i şerifi 'Zâhir' ism-i şerifini 'önemsizleştirmediği' gibi Fıkh-ı Bâtın da Fıkh-ı Zâhir'i önemsizleştiremez. Bediüzzaman'ın bu konuya girmemesi, onu 'hikmetsiz' görmesinden değil, üzerine yapılan çalışmaları 'yeterli' bulmasındandır. Eğer bu alanda ümmetin eksik bir bilgiyle muhatap olduğunu düşünseydi, elbette, ona da eserlerinde yer verecekti. (Fakat bir-iki mesele dışında temas ettiğini görmüyoruz.)
Bu yüzden, velev Risale-i Nur metinlerinden hareketle olsun, Fıkh-ı Zâhir'in (tamamının veya bir parçasının) mevcut halini eleştirip 'yeni fıkıh' arayışına giren adamlar haltediyorlar. Bu haltın edildiğine çoklukla şahit oldum. (İsim vermeyeceğim. Zira sonra başıma iş geliyor.) Bir müellifin kasten girmediği/terkettiği bir alana, o alanla doğrudan ilgili olmayan metinler üzerinden girmek, züccaciyeye giren fil gibi olmaktır. Metni 'yorumlamak' değil (Umberto Eco'nun Yorum ve Aşırı Yorum'daki tabiriyle) 'aşırı yorum'a tâbi tutmaktır. Kullanmaktır. Çünkü Fıkh-ı Zâhir'in Fıkh-ı Bâtın'dan ayrı bir usûlü vardır ve Fıkh-ı Bâtın bilgisini içeren metinler üzerinden oraya dalmak, âmiyane bir örnekle, basketbolu futbol kurallarıyla oynamaya benzer. Bu da elbette kâr değil zarardır. Şut çekerek basket atmaya çalışanlar, potaya zarar vermez belki amma, çok seyircinin başını yararlar. Pekçok canı acıtırlar.
Nur talebelerinin bu hususta dikkatli olması gerektiğini düşünüyorum. Biz, elhamdülillah, dört mezhebin cadde-i kübrası içinde yaşamaktayız. Hanefiyiz, Şafiiyiz, Malikiyiz veya Hanbeliyiz. Akaid ve tasavvuf dersimizi mürşidimizden alsak da amelde yine kendi mezhebimize tâbiyiz. Onun helal dediğini 'helal' haram dediğini 'haram' biliriz. Böyle yaşarsak istikamette kalırız.
Fıkh-ı Bâtın'a dair bir metine bakarak insan kendi adına 'takva' seçimleri yapsa da, bu özel bir tercihtir, kimseye dayatamaz. Fıkh-ı Zâhir'in dengesini bozamaz. Cadde oymuş gibi tavır takınamaz. Amel dairesi fetva dairesi kadar geniştir. Bediüzzaman dört mezhebin üzerine bir beşinci mezhep kurmamıştır. Böyle bir ihtiyaca işaret de etmemiştir. Böyle anlamak/anlatmak hatadır. Bunu zaten nur talebeleri umumen bilir. Fakat işte insan bazen istisnalarla da karşılaşıyor. İfrat-ı muhabbetten bile gelse böyle marazlara dair birşeyler söylemek gerekiyor ki üzerimizdeki sorumluluk eda edilmiş olsun. Ben de bu yazıyı şunun için yazdım.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
Ali Şeriatî tartışması nurcuları neden teğet geçti?
Efendim, tanıyanlar zaten biliyor, bilmeyenler şimdi bilecek, bende biraz 'kitap oburluğu' var. Eline her geçeni okuyan cinstenim. ...
-
Hatırlarsanız, bir hafta kadar önce Cemil Tokpınar abiye dair bir analizimi yazmıştım. Çok derinlemesine sayılmayacak, kısacık birşey. Şim...
-
Tabii insanın ağırına gidiyor. Zamanında, FETÖ'nün Zaman'a 10 Kasım'da aldığı tam sayfa ilan nedeniyle ortalığı yıkan muhafazakâ...
-
" Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın müminlerin, kendi vicdanları ile hüsnüzanda bulunup da: 'Bu, apaçık bir iftiradır...
